Ekim 2013 için arşiv

Başka Sinema Nedir, Neler Bekliyoruz?

Bir süredir İnternet’te Başka Sinema adı altında bir oluşumun adını duyuyoruz. Konuyu takip edenler ne olduğu konusunda artık bilgi sahibi oldular. Henüz duymamış olanlara bir de buradan haber olarak verelim. Arkasından da ben de bu yeni oluşum hakkında ilk görüşlerimi ve izlenimlerimi paylaşayım. Önce işin haber tarafı:

——————————

1 Kasım 2013’de izleyicisi ile buluşacak Başka Sinema’da festivallerde izlemeye alıştığımız filmleri farklı bir programla sinemalarda izleme fırsatı bulacağız. Bağımsız filmlerin dağıtımcısı M3 Film ve Kariyo & Ababay Vakfı işbirliğiyle hayata geçirilen Başka Sinema, sinemaseverlerin sabırsızlıkla bekledikleri bağımsız filmleri yıl boyunca erişilebilir kılacak.

İzleyicisine, aynı salonda günde en az üç film sunacak olan Başka Sinema’da filmler bir haftada vizyondan kalkmayacak ve filmler 110 dakikadan uzun değilse ara verilmeyecek. Sürpriz film geceleri, kısa filmler, fragman seansları, gala gösterimleri, seanslardan sonra film ekibiyle sohbetler, izleyicinin katkısıyla yaratılacak etkinlikler, hep seyretmek istediğiniz ama kaçırdığınız filmler Başka Sinema’da izleyicilerini bekliyor.

İlk aşamada Beyoğlu Beyoğlu, Altunizade Capitol, Kadıköy Rexx ve Ankara Büyülü Fener sinemalarında başlayacak olan Başka Sinema’nın ilerleyen aylarda daha fazla ile yayılmasını umuyoruz.

Kasım ayının programında Sen Aydınlatırsın Geceyi, Frances Ha, Mavi En Sıcak Renktir, Hayatboyu ve Byzantium bulunan Başka Sinema kapsamında önümüzdeki aylarda Yozgat Blues, Genç ve Güzel, Geçmiş, Sen Şarkılarını Söyle, Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Le Capital ve Mavi Dalga filmleri de izleyicileri ile buluşacak.

Başka Sinema ile ilgili bilgilere http://www.baskasinema.com/ adresinden ulaşılabileceği gibi Facebook ve Twitter hesaplarından da film ve etkinlik programları takip edilebilir.

——————————

Başka Sinema’nın basın bülteninden derlediğim cümlelerle verdiğimiz bu haberden sonra birkaç maddede görüşlerimi ve Başka Sinema’nın gerçekten başka sinema olabilmesi için gerekenleri toparlamaya çalışayım.

– Genellikle festivalde görmeye alıştığımız ya da vizyona girdiğinde sadece bir ya da iki hafta vizyonda kaldığı için o hafta yakalamak için uğraştığımız, o hafta başka bir işimiz varsa yakalayamadığımız filmleri önceden belli seanslar ile 3-4 haftaya yayılmış şekilde görmek çok güzel.

– Filmlerin, Başka Sinema’nın olduğu tüm sinemalarda ortak seansları olması iyi bir uygulama. Özellikle yeni başlayacak filmlerin İstanbul ve Ankara’da aynı anda başlaması çok olumlu. Bu tip bazı filmler Ankara’ya 3-4 hafta geç geldiğinde ya izlemek isteyen izleyiciler başka yöntemlerle zaten izlemiş oluyordu ya da o hafta basında filmin adını görmüş olan kimi izleyiciler çoktan filmi unutmuş oluyor ve seyirci sayısı düşüyordu (mesela Holy Motors Ankara’ya geldiğinde izlemeyen bir ben kalmıştım galiba).

– Bir önceki maddede İstanbul ve Ankara dedik. Başka Sinema’nın gerçekten başka sinema olması için kesinlikle farklı illere de yayılması gerekli. İlk aşamada bir festival kültürü olan İzmir, Adana ve Antalya gibi iller düşünülebilir. Mutlaka düşünülen bir konudur. Sanırım ilk birkaç ayda mevcut sinemalardaki talep, yaygınlaşıp yaygınlaşmayacağı konusunda etkili olacaktır.

– Başka Sinema için seçilen filmler konusuna gelelim. Yukarda yazdıklarım ve başka kaynaklardan gördüğümüz kadarıyla programdaki filmlerin neredeyse hepsi çeşitli festivallerde zaten İstanbul ve Ankara’da gösterilmiş filmler. Bu filmlerin potansiyel izleyici kitlesinden önemli bir kısmının zaten izlediğini düşünebiliriz. Elbette izlemeyen ve bir kez daha izlemek isteyen (ki ben bazılarını gerçekten ikinci kez izleyeceğim) de hatırı sayılır sayıda kişi vardır ama ilk kez Başka Sinema’da izleyeceğimiz kimi filmler de olmalı.

– Basın bülteninde ve projenin mimarları ile yapılan söyleşilerde Başka Sinema’da klasik filmler izleyebileceğimize dair sinyaller var. Bu da olursa gerçekten başka sinema ile karşı karşıya gelmiş oluruz. Ama bu konuda da belli bir tarza bağlı kalmamak lazım. Eski filmlerin bu tip bir gösterim ağında gösterilme şartları nelerdir bilmiyorum ama klasik filmler denince festival çizgisine bağlı kalınıp Tarkovsky, Bergman, Godard gibi isimlerle sınırlı kalınmamalı (yanlış anlaşılmasın onlar da mutlaka gerekli). Ama bir Cumartesi gecesi Rocky Horror Picture Show’u izlemek, Ghost in the Shell’i ya da Suspiria’yı sinema perdesinde görmek Başka Sinema’yı başka sinema yapacak hamleler olur.

– Proje M3 Film’in bir projesi olduğu için şimdi yazacağım madde biraz zor olabilir ama yine de yazayım. Sadece M3 Film’in değil diğer bağımsız dağıtımcıların filmleri de belli bir anlaşma ile bu ağa dâhil olsa pek güzel olur.

– Film sonrası yapılacak söyleşiler. Bunlar da olacak belli ki. İstanbul için çok daha rahat elbette ama Ankara da ihmal edilmemeli (elbette yayınlaşırsa diğer iller de). Ayrıca söyleşiler sadece film ekibinin katılımı ile sınırlı olmamalı. Eleştirmenler ve akademisyenlerle film okumaları da gayet şık olacaktır.

Şu ilk aşamada Başka Sinema’ya tam destek veriyoruz ve umutluyuz ama yukarda yazdıklarım da olursa gerçekten bambaşka bir deneyim olur. Şimdiden projede emeği geçen herkese yolları açık olsun diyorum.

Reklamlar

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Genç ve Güzel

Genç ve Güzel (Jeune & Jolie / Young & Beautiful):

François Ozon, Genç ve Güzel’de karşımıza cinselliği yeni keşfeden on yedi yaşında genç bir kızın bir yılını getiriyor. Mevsimlerin adlarıyla bölümlere ayrılmış filmin başında tatilde kendisinden biraz büyük bir gençle ilk cinselliği yaşayan Isabelle’in aşk acılarını izleyeceğimizi sanırken henüz ikinci bölümde onun para karşılığı erkeklerle birlikte olmaya başladığını görüyoruz. Bir mevsim de bu şekilde geçerken yaşanan bir olay sonrası hem yaptığı bu işi bırakmak zorunda kalıyor hem de yaptıklarını ailesi ve yakın çevresi de öğreniyor.

Ozon’un Genç ve Güzel‘i hakkında iyi diyen de çoktu, kötü diyen de. İzleyince ben sevmiş olsam da en iyi Ozon filmleri arasına da sokmam. Gündüz Güzeli‘ne selam çakan senaryosu biraz daha doyurucu olsaymış çok iyi olacakmış ki Ozon’un bu konuda çok iyi olabildiğini biliyoruz. Yine de çok başarılı bir keşif olan Marine Vacth başta tüm oyuncular filmi sürüklüyorlar. Filmin özellikle Isabelle’in fahişelik yaptığı ortaya çıktıktan sonraki bölümündeki mizahı da yerli yerinde. Burada annesinin ve üvey babasının kendisine nasıl yaklaşacağını bilememesi, hatta üvey babasının elinin ayağına dolaşması çok güzel verilmiş (Isabelle ve üvey babasının iki farklı sahnede birbirlerini çıplak olarak görmelerini öylesine çekilmiş sahneler olarak görmemeliyiz). Benzer bir mizahı Isabelle’in bebek bakıcılığı yaptığı aile dostlarının evinde de görmek mümkün. Ayrıca tıpkı bir önceki gün izlediğimiz Mavi En Sıcak Renktir’de olduğu gibi burada da Fransız ailelerinde cinselliğe yaklaşımın çok serbest olabildiğini görüyoruz.

Filmin bazı kilit noktalara basit çözümler getirmesi beni biraz rahatsız etti. Isabelle’in fahişelik yaptığının ortaya çıkmasını sağlayan olay mesela. Senaryo gereği bunu tetikleyecek bir olay gerekiyormuş ama Ozon daha iyi bir çözüm bulabilirdi. Ayrıca filmin başında küçük erkek kardeşin cinselliğe olan merakı nedeniyle hikâyeye bir noktada ağırlıklı bir şekilde gireceği hissediliyordu ama onun hikâyesi bir iki eşcinsellik imasının ötesine geçmemiş. Bunun yanında senaryonun çok sevdiğim yerleri de oldu. Isabelle’in zorla götürüldüğü psikolog onun yaptığı hareketleri en basit çözümle hemen babanın eksikliğe bağlamaya çalışıyor. “Kızın paraya ihtiyacı yok ama fahişelik yapıyor, genelde de yaşı büyük müşterileri var, anne baba da ayrılmış, demek ki kız baba figürü arıyor.” Bu klişe analizi yapmak için yıllarını verip okullar bitirmeye gerek yok. Ozon da bu basmakalıp psikolojik analizlerin bir genç kızın psikolojisini çözmeye yetmeyeceği çok başarılı şekilde vermiş.

Sonuç olarak Genç ve Güzel için iyi bir film demek mümkün ama Evde (Dans la Maison / In the House) sonrası Ozon açısından bir geri adım olarak düşünülebilir.

———-

Filmekimi Ankara’nın son gününde sadece bir film izlediğim için bu yazı bir tek bu filmden ibaret oldu. Ama programdaki diğer filmleri Altın Koza ve Altın Portakal’da izlemiştim. Blogu takip edenler okumuştur ama Filmekimi’nde neler izledik diye gelenler için Filmekimi Ankara programında olup da başka başlıklarda bahsettiğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vereyim:

Sen Şarkılarını Söyle
Moebius
Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma
Sefertası
Sadece Aşıklar Hayatta Kalır
Benim Babam, Benim Oğlum

Hatta başlamışken oldu olacak Filmekimi programında yer alıp da Ankara’ya gelmeyen ama yine farklı festivallerde izlediğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vermeden geçmeyeyim:

Ömer
Hayatın Baharı (Uçan Süpürge’de Tomurcuk adıyla oynamıştı)
Heli
Geçmiş
Ateşli Bakışlar

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Kırık Çember, Bir Hurdacının Hayatı, The Canyons, Locke

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown):

Belçika’nın Oscar adayı Kırık Çember, hafiften duygu sömürüsüne kaydığı anlar olsa da gayet iyi ve çok etkileyici bir film. Filmin konusu itibariyle duygu sömürüsüne kayması da affedilebilir. Sonuçta filmin başkarakterleri Elise ve Didier’ın beklenmeyen bir hamilelik sonrası çok sevdikleri kızları Maybelle’ın hastalanmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyor film. Filmin başında karı-kocayı kızlarının hasta yatağı başında görsek de yönetmen Felix Van Groeningen filmi zamanda ileri/geri giden bir yapıda kurmuş. Böyle yapınca da hüzün ile neşeyi dengelemeyi başarmış. Hastalık süreci ne kadar üzücüyse çiftin ilk tanışmalarından hastalığı öğrendikleri noktaya kadar giden süreç de o kadar neşeli. Ayrıca film boyunca sürekli zaman geçişleri olsa da yönetmen bu olayı da iyi çözmüş, hiçbir kafa karışıklığına yol açmıyor.

Filmin müzikleri de soundtrackini almayı düşündürecek kadar başarılı. Zaten filmin içinde müzik önemli bir yer tutuyor.  Didier’ın bir müzik grubu var. Elise de onunla tanıştıktan bir süre sonra bu gruba dâhil oluyor. Film boyunca bu gruptan pek çok şarkı dinliyoruz. Hemen hepsi de filmin konusuyla da ilintili bir yandan. Kırık Çember bir Amerikan filmi olsaydı bu filmden bir iki tane Oscar adayı şarkı çıkar derdim. Aslında şarkılar İngilizce olduğuna göre hala şansı olabilir.

Filmin çatışma noktalarından biri de Didier’ın ateist, Elise’in ise dindar olması. İşin içine hastalık ve ölüm temaları girince birbirini çok seven bu iki insanın olaya yaklaşımı da farklı oluyor elbette. Filmin hüznü ve öfkesi o kadar gerçek ki yönetmen ya da yazarının hayatında gerçekten buna benzer bir olay var mı acaba diye düşündüm. Özellikle kök hücre araştırma çalışmalarının yapılmasını engelleyen köktendincilere karşı ciddi bir muhalefeti, daha ötesi öfkesi var filmin. Filmin bir yerinde hiç konu ile ilgili yokken 11 Eylül saldırıları ile ilgili haberi ve George W. Bush’un saldırılar sonrası açıklamasını görüyoruz. Önce anlam veremedim buna ama film ilerleyip Bush’un kök hücre çalışmalarına karşı açıklamaları ile bağlanınca anlamlı hale geldi.

Başrol oyuncuları da iyi bir çift olmuşlar. Özellikle Elise’i canlandıran Veerle Baetens’a hem oyunculuk, hem şarkıcılık, hem de güzellik açısından hayran kaldım. Tüm vücudunu dolduran dövmeleri ile son derece zarif ve güzeldi (sanırım bu film için yapılmış geçici dövmeler). Didier’ı canlandıran Johan Heldenbergh ise zaten filmin uyarlandığı tiyatro oyununun yazarlarından biri, sanırım tiyatroda da aynı rolü oynamış. Bu yüzden metne çok hâkim. Belki de öfkesini bu kadar gerçek bulmamın nedeni de budur.

Son olarak filmden örnek bir şarkı (bu arada İnternet’te filmin içinde geçen tüm şarkıların kliplerini bulmak mümkün ama bazıları arka planda çok kilit sahnelerle geldikleri için spoiler almaktan hoşlanmayanlar dikkat etmeli):

Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker):

Belgesel ve kurmaca arasındaki sınırı bulanıklaştıran filmler epey rağbet görüyor son yıllarda ama sevdiğim pek az örneğini gördüm (mesela İki Dil Bir Bavul). Danis Tanovic’in yeni filmi Bir Hurdacının Hayatı da başroldeki karakterlerin kendilerini oynadığı bu tip bir film ve yine bana hitap etmedi. Film zorluklarla dolu yoksul bir yaşamı, kimsenin önemsemediği insanları tüm gerçekliğiyle veriyor ama bunu yaparken sinema duygusunu ne kadar veriyor, tartışılır. Filmdeki karakterlerin gerçekliğine girebilirseniz çevrelerinde adeta görünmez olarak dolaşan bu ailenin dramı sizi etkileyebilir elbette ama sanırım katıksız bir belgeseli tercih edebilirdim. Bu arada filmin Bosna Hersek’in Oscar adayı olduğunu da ekleyelim.

The Canyons:

The Canyons Filmekimi’nin kötü eleştiriler alan filmlerinden biriydi. Bu sefer bu eleştirilere katılacağım ne yazık ki. Bildiğin kötü film olmuş. Filmekimi kapsamında gösterilen filmlerden 21’ini izlemişim. Rahatlıkla en dibe koyabilirim. Ortada erotik film-noir tadında bir şeyler var ama ne erotik tarafı iyi ne noir tarafı. Hayatlarını türlü seks oyunları ile geçiren yapımcı ve onun oyuncu olmaya çabalayan kız arkadaşı çevresinde dönen hikâye 90’ların kırmızı noktalı televizyon filmlerinden hallice. Oyuncular biraz daha iyi olsa belki biraz fark ederdi ama o da olamayınca film de Paul Schrader hanesine eksi bir puan daha oluyor. Yazar Bret Easton Ellis için de öyle elbette. Yine de filmde onun favori temalarının izlerini sürmek mümkün. Lindsay Lohan da bu filmi kendisi için yeni bir fırsat olarak görmüş belli ki ama kimi eleştirmenlerin film kötü ama Lohan iyi şeklindeki yorumlarına katılamayacağım, o da en az film kadar kötü. Filmin en iyi oyuncusu esasen yönetmen olan ve nereden bu filme dâhil olduğunu çözemediğim Gus Van Sant diyeyim, siz anlayın. Muhtemelen Paul Schrader’i kıramadı bir şekilde. Bu arada Schrader’in de hala Taxi Driver ve Raging Bull’un senaristi etiketinin ekmeğini yemesi de ilginç, aradan 40 yıla yakın zaman geçmiş. Elbette çok iyi senaryolardı ama onları başyapıt yapanın Martin Scorsese olduğu yıllar geçtikçe daha iyi anlaşıldı.

Başroldeki James Deen’i film boyunca nerden hatırlıyorum diye düşünüp İnternet’te ufak bir arama yapınca porno oyuncusu olduğunu görmemin üstünde fazla durmasam iyi olacak galiba… Bu arada porno oyuncularını filmde oynatma olayına karşı olmadığımı söylemeden geçmeyeyim yine de. Catherine Breillat’ın iki filminde Rocco’yu gayet iyi kullandığını, Steven Soderbergh’in The Girlfriend Experience’de Sasha Grey’den hiç fena olmayan bir oyunculuk performansı aldığını unutmamak lazım. Aslında çok uzağa da gitmeye gerek yok, Fatih Akın sayesinde Sibel Kekilli’nin içinde de çok başarılı bir oyuncu yattığını da görmüş olduk. Ama bu filmde James Deen’de kesinlikle iyi oyuncu kumaşı olmadığını görüyoruz, porno sektöründe kendisini ünlü yapan özelliklerinin de bu film için bir önemi yok (lütfen çıplak olarak dolaştığı tek bir sahneyi örnek göstermeyin, son birkaç haftada izlediğimiz filmlerde oyunculuk yeteneği çok daha yüksek olan isimlerin çok daha cesur sahnelerde oynadığını gördük). O zaman filme onu seçmek de gereksiz olmuş.

Locke:

Filmekimi’ne son anda dâhil olan Locke güzel bir sürpriz oldu. 23:15 seansı diye salonu boş bırakan Ankaralılar pişman olabilirler. Film tek mekanda (bir araba), neredeyse gerçek zamanda geçiyor ve perdede tek bir oyuncu görüyoruz. Bir nevi Buried. Yönetmen Steven Knight ve oyuncu Tom Hardy’nin aldığı risk daha büyük ama. Buried adamın sağ kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu idi ve bu soru filmin sonuna kadar gerilim duygusu yaratıyordu. Burada ise Locke’nin hayatında çok kötü şeyler olurken, o arabayı durdurup çıkmak ya da geri dönmek tamamen karakterin kendi ahlaki kararı. Çünkü karşımızdaki karakter çok bağlı olduğu işini ve sevdiği ailesini bırakıp bir gecelik bir ilişkiden olan çocuğunun doğumuna yetişmeye çalışıyor. Ortada onun açısından bir ölüm kalım meselesi yok yani, yolun herhangi bir yerinde fikrinden vazgeçip işine ve evine dönebilir. Onu engelleyen tek şey vicdanı. Bu tarz bir filmde akıcılığı sağlamak zor ama çok iyi üstesinden gelinmiş. Sadece telefondan duyduğumuz çeşitli karakterlerle yaşanan diyaloglar gayet sağlam. Bir de Locke’nin kendi kendine girdiği monologlar var ki, sanki onlar olmasa daha iyi olacaktı. Bu monologlar sayesinde karakterin çocuğuna sahip çıkma ihtiyacının kendi babası ile yaşadıklarından kaynaklandığını öğreniyoruz ama böyle bir açıklama yapılmasına da çok gerek yokmuş aslında.

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Son Şans, Pislikler, Ilo Ilo, Mavi En Sıcak Renktir

Son Şans (The Congress):

Beşir’le Vals ile tanıyıp sevdiğimiz Ari Folman’ın yeni filmi Son Şans ile ilgili genellikle olumsuz yorumlar duymuştum. Ama baştan söyleyeyim ben sevdim, özellikle ilk yarısını. Her ne kadar çok yeni bir fikir olmasa da Robin Wright’ı oynayan Robin Wright fikri hoşuma gitti. Ama menajeri olarak Harvey Keitel ve stüdyo sahibi olarak Danny Huston gibi tanınmış isimleri görmek işi biraz bozdu. Keşke o rollerde de Robin Wright’ın gerçek menajerini ya da gerçek bir stüdyo patronunu görebilseydik. Stüdyo patronu olarak, kabul etmesi durumunda Harvey Weinstein süper olabilirdi mesela. Bu olamıyorsa en azından tanınmamış oyuncular daha iyi olabilirdi ama Harvey Keitel’in döktürdüğü birkaç sahneyi de başkası o başarıyla oynar mıydı bilinmez.

Oyunculuğun geleceğine ve bugününe dair fikirler de hoşuma gitti. Bu arada filmin konusunu bilmeyenler için kısaca aktaralım. Filmde artık oyuncuların bilgisayar tarafından modellenebildiği yakın bir gelecekteyiz. Bir defa çeşitli hareketleri, duyguları ve sesleri kaydedilen oyuncu ondan sonra bilgisayarın diskinde yer alan bir obje olarak stüdyonun malı oluyor ve hiç haberi olmadan her türlü filmde rol almış olabiliyor. Stüdyo bunun karşılığında oyuncunun sözleşme süresince başka herhangi bir ortamda oyunculuk yapmamasını istiyor. İşte filmin ilk yarısında Robin Wright’ın ikna edilme çabasını izliyoruz. Burada menajer karakteri aracılığı ile oyuncuların bugün de seçme şansları olduğunu düşünürken çeşitli nedenlerle hiç istemedikleri ya da sevmedikleri filmlerde oynadıklarını ya da başta iyi gözükse de son derece yanlış seçimler yaptıklarını vurgulayan sahneler çok başarılıydı.

Filmin ikinci yarısı ise 20 yıl sonra geçiyor ve hemen hemen tümüyle animasyon. İşte bu kısımlarda filmin etkisi düşüyor. Bu kısımları kimi göndermeleri yakalamaya çalışmanın zevki dışında biraz uzatılmış ve içeriği çok doldurulmuş gözükse de yetersiz buldum. Hâlbuki filmin uyarlandığı Stanislaw Lem          romanının asıl ele aldığı konu da bu kısımmış sanırım. Sırf animasyon bölümlerinden hareketle filme zayıf denirse katılabilirim ama birisi izlememi tavsiye eder misin derse evet diyeceğim bir film Son Şans.

Pislikler (Les Salauds / Bastards):

Claire Denis’in herkese göre filmler yapmadığını biliyoruz zaten. Pislikler‘in de kolay içine girilen bir film olmasını beklemiyorduk. Bir gemi kaptanının kızkardeşine yardım etmek için işini gücünü bırakıp Paris’e dönmesi ile açılan film giderek karışık bir intikam hikâyesine dönüşüyor. Denis’in filmlerinin içeriği zaten çok karanlık olabiliyor zaman zaman, bu kez görsel olarak da sanırım en karanlık filmine imza atmış. Filmde karakterlerin motivasyonlarını tam anlamıyla kavrayabilmek de güç, en azından belli bir yere kadar. Filmin finalinde büyük bir gizemi çözüyor gibi gösterilen kayıp görüntüler ise o noktaya gelinceye kadar zaten tahmin ettiğimiz bir olayı açıklığa kavuşturuyor aslında. Ama karanlık ve karışık yapısına rağmen sevmedim de diyemiyorum filmi. Belli bir çekiciliği var. Ve tabii ki Tindersticks. Herhangi bir Claire Denis filmi Tindersticks nedeniyle +1 olarak başlıyor zaten. Bu filmde de müzikleri atmosfere çok iyi uyum sağlıyor.

Ilo Ilo:

Ilo Ilo iddiasız, küçük ama sevimli ve iyi bir film nitelemesinin çok iyi uyduğu bir film. Filmde 90’lı yıllarda ekonomik kriz içindeki Singapur’da orta düzeydeki bir ailenin Filipinli bir hizmetçi tutması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Film bir yandan evin oğlunun hizmetçiyi zamanla annesinin yerine koyması, bir yandan da ailenin kötüleşen ekonomik durumu üzerinden gidiyor. Hizmetçi çocuk arasındaki ilişkinin düşmanlıktan bir nevi anne-oğul ilişkisine dönüşmesi başarılı bir şekilde anlatılmış. Çocuğun yaşı bunun için fazla küçük ama yönetmenin bu ilişki içinde çok çok hafiften cinselliği de yoklayıp oradan incelikli olarak çıkması da başarılı. Ekonomik kriz meselesinde de aslında dünyanın her yerinde yakın zamanlarda birbirine benzer olayların yaşandığını bir kez daha görüyoruz. İşini kaybedip de hala işe gidiyorum numarası yapan adam teması hiç yabancı değil. Hatta bir Uzakdoğu filminde de tamamen aynı izleği gördüğümü hatırlıyorum. Burada dikkat çekici olan unsurlardan birisi, gayet saf bir kişilik gibi duran kadının aslında her şeyin farkında olması ama durumu kocasının yüzüne vurmak istememesi. Genel olarak Ilo Ilo’nun hikayesinin çok orijinal olduğunu söyleyemeyiz belki ama güzel ve akıcı bir sinema diliyle işlenmiş.

Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adèle / Blue Is the Warmest Color):

Geldik Filmekimi Ankara’nın en ilgi çeken, biletleri en çabuk tükenen filmine. Sanırım diğer illerde de bu şekilde oldu. Hem Altın Palmiye kazanmış bir film hem de adından başka nedenlerle de çok sık bahsedilince üç saatlik bu film doldu taştı. Hayal kırıklığına uğrayan arkadaşlar oldu ama bence iyi hatta çok iyi bir film Mavi En Sıcak Renktir. Altın Palmiye biraz fazla mı? Mümkün. Ama üzerinde düşündükçe daha çok sevdiğimi anlıyorum. Sanırım vizyona girdiğinde bir kez daha izleyeceğim.

Filmin basitçe iki genç kızın aşkını anlattığını herhalde sinema ile az çok ilgisi olan herkes biliyordur artık. En başta oyuncularından bahsetmeli. Elbette Adèle ve Emma’yı canlandıran Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux’dan bahsedeceğiz. Bu uzun filmin tümü onlar üzerine kurulu, diğer oyuncular neredeyse birer figüran konumundalar. Yönetmen Abdellatif Kechiche neredeyse tüm filmi yakın plan kullanarak çekmiş. Her iki oyuncu da yakın planla çalışmak zorunda kalıp yüzleri ile duyguları ifade etmekte çok iyiler. Filmin kalan kısmında da zaten bu sefer tüm vücutlarını kullanmak zorunda kalmışlar ki orada da çok başarılı ve cesurlar. Aslında Emma karakterinin başlardaki ilk tanışma sahnesini saymazsak (ki o sahneyi de atlamamak lazım aslında, sadece ufak birkaç bakışla gördüğüm en iyi ilk görüşte aşk sahnelerinden biri çıkmış ortaya) neredeyse ilk bir saat sonrasında filme dâhil olduğunu düşünürsek filmin tüm ağırlığının Adèle üzerinde olduğu daha iyi belli oluyor. Zaten filmin orijinal adı da Adèle’in Yaşamı anlamına geliyor. O yüzden her ne kadar her ikisi de çok iyi olsa Adèle’i biraz daha başarılı buldum. Yakın zamanda her iki oyuncunun da Kechiche’nin çalışma tarzı üzerine epey sert açıklamalarını okuduk, hatta onunla bir daha çalışmak istemediklerini duyduk ama ne şekilde olursa olsun yönetmen her ikisinden de çok iyi bir performans almış.

Filmin adını çokça duymamızı sağlayan uzun ve cesur sevişme sahnelerini ise film için gerekli buldum. Her sahneyi öncesinde ya da sonrasında gelen olay ışığında değerlendirirseniz anlamlı oluyor. Kısaca şöyle özetleyelim. Mastürbasyon sahnesi Adèle’in bir kadından etkilendiğini göstermesi açısından gerekli zaten. Bir erkek ile sevişmesi de benzer şekilde o sevişmeden yeterince zevk alamadığını gösteriyor. Asıl konuşulan Adèle ve Emma arasındaki on dakikayı bulan uzun sevişme sahnesi ise hem bu ilişki içinde cinselliğin yerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor, hem de ikilinin kendilerini serbest bıraktıkları durumdaki hallerini gözler önüne seriyor. Bunun önemi de filmin ilerleyen kısımlarında ayrı ayrı her ikisinin de ailesinin evlerinde seviştiklerinde aradaki farkı görebildiğimiz zaman anlaşılıyor. Emma’nın evinde aileleri çok yakında olsa da yine kendilerini serbest bırakabilirken, Adèle’in evinde kendilerini frenlemek zorundalar. Peki film sinemalarımızda gösterime girdiğinde bu sahneler kesintisiz oynar mı? Biraz zor. Bekleyip göreceğiz bakalım.

İki karakter ve aileleri arasındaki farklar sadece cinsellikle ilgili kısımlarda ortaya çıkmıyor elbette. Filmin aileler ile yenilen ve arkadaşlar için hazırlanan yemek sahneleri ve buradan hareketle kültür farkına bakışı da başarılı. Özellikle arkadaşlar arasında yenilen yemekte Adèle’in kendini ezilmiş hissetmesi çok ince bir şekilde verilmiş. Kechiche ilişkinin başlangıcı, gelişimi ve bitişini çok iyi planlayarak adım adım perdeye yansıtmış. İkilinin hayatında yeni bir gelişme olduğunda bunun ipuçlarının filme yaymış olduğunu görüyorsunuz.

Film üç saat ama filmden şu kısımları çıkartalım diyebileceğimiz pek bir şey yok. Hatta daha ilginci bazı noktaların eksik kaldığını düşünüyorum. Mesela daha Adèle kendi cinselliğinden emin değilken onu lezbiyen olarak damgalayan ve üzerine giden okul arkadaşları (bu arada kendisi ile tanıştığımızda Adèle henüz lise öğrencisi) ile gerçekleştirdiği uzunca ve etkili bir tartışma sahnesi sonrasında Adèle’in okulda olanlarla nasıl başa çıktığı bir soru işareti olarak kalıyor. Filmin 45 dakika daha uzun bir kurgusunun daha yapılabileceğine dair haberler de okuduk yakın zamanda. Üç saatlik bir film için bunu söyleyeceğimi sanmazdım ama böyle bir kurgu daha da iyi olabilir belki de (aslında Lord of the Rings gibi bir örnek daha var bu konuda).

Bu arada her ne kadar senaryo Abdellatif Kechiche ve Ghalia Lacroix’e ait olsa da filmin bir çizgi roman uyarlaması olduğunu da unutmamak lazım. Ne kadar sadık bir uyarlama olduğunu okumadığım için bilmiyorum ama çizgi romanları hala çocuk işi olarak görenler varsa (ki sayıları epey azaldı sanırım) Altın Palmiye kazanmış bir filmin çizgi roman uyarlaması olabileceğini tekrar hatırlatmak gerek. Ufak bir not daha. Çizgi romanda ana karakterin adı Clémentine. Filmde Adèle olarak değiştirilmesinin nedeni belki de Kechiche’nin başrol oyuncusunun gerçek adı ile karakterinin adının aynı olmasını istemesi.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 6. Gün: 36, Gündüz Gözüyle

36:

36, sabit kamera ile çekilmiş 36 kesintisiz çekimden oluşuyor. 36 rakamı analog fotoğraf makinelerinde yer alan poz sayısı. Film de zaten bir yandan analog/dijital ayrımı üzerine cümleler kurarken bir yandan da fotoğraflar ile belleğin ilişkisi üzerine eğiliyor. Filmin sonrasında başroldeki iki oyuncunun katıldığı söyleşide de belirtildiği üzere hatırlamak için fotoğraf çekiyoruz, hele günümüzde dijital makineler sayesinde herhangi bir olay hakkında elimizde onlarca hatta yüzlerce fotoğraf olabiliyor ama hatırlama olayı yine de bellek ile sınırlı. Filmin uzun kesintisiz çekimlerden oluşması üstelik kameranın da hiçbir çekimde hareket etmemesi zaten seyirciyi zorlayan bir seçimken yönetmen Nawapol Thamrongrattanarit bununla yetinmemiş. Hemen hemen hiçbir sahnede başrol oyuncularını, özellikle erkek oyuncuyu net bir şekilde görmüyoruz. Çoğu sahnede sırtı kameraya dönük, bir kısmında da kamera ile karakter arasına bir bulanık bir cam benzeri bir engel giriyor. Belli ki bilerek ve isteyerek yapılmış bir seçim ama seyircinin filmden iyice uzaklaşmasına neden oluyor açıkçası. Her ne kadar söyleşide sadece oyuncular olsa da yönetmenle bu konuyu konuşmuş olabileceklerini düşünerek bu seçimin nedenini sordum. Filmin, kadın karakterin hatırladıklarına dayandığı için onun anılarının çok net olmaması ile ilintili olduğu gibi bir cevap geldi. Bu şekilde açıklandığı zaman hak veriyorsunuz ama demek ki film sırasında bu cevabı alamamışız filmden. Nihayetinde filmi bir biçim denemesi olarak ilginç buldum ama farklı konulara değinse de daha ötesinde pek başarılı bulamadım. Hadi çekinmeden açıkça söyleyeyim, filmi izlerken epey sıkıldım.

Genel olarak seyircilerin de sıkıldığını gözlemledim ama görünen o ki bizim gibi düşünmeyenler de varmış. Mesela jüri üyeleri. Uluslararası Yarışma bölümü filmlerinden olan 36, ödül gecesinde jüri üyelerinin beni çok şaşırtan kararıyla en iyi film ödülünü aldı. Bir jüri özel ödülü ile bu farklı biçimsel denemeye bir destek verilmesine bir itirazım olmazdı ama en iyi film ödülü gerçekten fazla geldi bana.

Gündüz Gözüyle (Al-khoroug Lel-nahar / Coming Forth by Day):

Gündüz Gözüyle ölmek üzere olan yatalak babası ve annesiyle yaşayan genç bir kadının bir gününü anlatan bir Mısır filmi. Filmin büyük kısmı neredeyse gerçek zamanlı olarak babanın bakımına ayrılmış. Üstünün değiştirilmesi, yaralarının pansumanı gibi işlemleri tüm ayrıntıları ile izliyoruz. Yönetmen Hala Lotfy, hastalığın tüm eve, anneye ve kızına yayılan basıcı etkisini vermek istiyor belli ki. Bu boğuculuğu verince genç kadının günün sonunda kendisini evden dışarı atabildiğinde yaşadığı kısmi ferahlama daha iyi anlaşılıyor ama bu kadar boğuculuğa da gerek var mıydı acaba diyor insan. Benzer bir dönem yaşamış insanlar filmi çok gerçek bulacaklar ama bir yandan da insanlara kendi yaşadıklarını anımsatacağı için izlemesi zor da olabilir. Mesela filmin son repliği olarak finalde sorulan bir soru var ki ne kadar acıtıcı olabildiğini kendi deneyimlerimden biliyorum. Ama işte gerçek bu olsa da sinemada acının ve boğuculuğun bu kadarına gerek var mı çok emin değilim gerçekten.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 5. Gün: Uzun Yol, Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler, Ölüler ve Yaşayanlar, Ateşli Bakışlar, Cennetten Kovulmak

Uzun Yol:

Ozun Yol (filmin başında adını böyle yazdıklarına göre biz de böyle diyelim), Altın Portakal öncesi vizyonda gördüğümüz 3 Kadın 3 Kader filminde gördüğümüz bir hikâyenin az daha iyisi. Birbirine âşık iki genç kaçıyorlar ve evleniyorlar. Uzun yol şoförü olan erkek kumara düşkün. Bir türlü kendini bu alışkanlığından kurtaramıyor, ara ara kazansa da nihayetinde kaybediyor (değişmez kural: her zaman kasa kazanır). Karısı ise hamile kalıyor, doğum yaptıktan sonra evin ihtiyaçlarını karşılamak için kocasının muhalefetine karşın çalışmaya başlıyor ama kumar meselesi yüzünden aile giderek kaçınılmaz bir çöküşe doğru gidiyor. Bu arada bir de mahallede bunlara yardım eden mert bir abi var. O da kadına platonik olarak âşık ama mert bir insan olduğu için hiçbir şey yapmıyor. Elbette kız evden kaçtığı için tüm film boyunca onu arayan birileri de var.

Böyle olaylar yaşanıyor, anlatılması lazım denebilir ki doğrudur da ama keşke biraz daha iyi anlatılsa. Yeşilçam’da defalarca benzerini gördüğümüz bir hikâye yeniden anlatılabilir, onda bir sorun yok aslında. Neticede bu filmin de göndermeler yaptığı Selvi Boylum Al Yazmalım benzer bir konuyu anlatan bir klasik olarak yıllara direnerek sapasağlam duruyor. Ama aradan geçen zamanda hala aynı kalıplarla ve sinema anlayışıyla film yapıyorsanız ortada bir sıkıntı var. Uzun Yol, tam da bu sorundan mustarip. İşin daha kötüsü, film sanki çok aceleye getirilerek festivale yetiştirilmiş. Daha filmin başında adının yanlış yazılması bir yana film içinde de öyle vahim kurgu hataları var ki oturup filmi izleyen bir kurgucunun ve yönetmenin gözünden kaçmasına imkân olmamalı diye düşünüyor insan. Gösterime gireceği zaman yeni bir kurgu bile yapılabilir gibime geliyor. Bunun yanında festival sonunda filmin erkek oyuncuları Hakan Yufkacıgil ve Ahmet Özarslan’ın en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini almasını da ilginç buldum açıkçası. Kötü oyunculuklar değildi belki ama çok öne çıkacak ya da akılda kalacak performanslar olmadıkları da açık.

Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler (Nos Héros Sont Morts ce Soir / Our Heroes Died Tonight):

Altın Portakal’ın Uluslararası Yarışma filmlerinden Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler hiç kuşkusuz yarışmanın en stilize filmiydi. Siyah/beyaz görselliği başarılı kullanımı, bunun yine etkileyici bir müzik eşliğinde ve başarılı oyunculuklar ile sunulması takdir edilmesi gereken noktalardı ancak 1960’lar Fransa’sında geçen senaryosu çok tatmin edici değildi. Dönemin popüler sporlarından köstüm giymiş sporcuların dövüşmesi çerçevesinde gelişen hikâye seyircilerin destekleyecekleri kahraman karşısında nefret etmekten hoşlanacakları bir kötü adam görmek istemeleri üzerinden umut verici şekilde başlıyordu ama daha iyi geliştirilebilirdi. Yönetmen David Perrault, kurduğu görselliği daha iyi bir senaryo ile birleştirmiş olsa karşımızda yarışmanın en iyi filmlerinden biri olabilirdi. Uluslararası Yarışma’da en iyi görüntü yönetmeni ödülü veriliyor olsaydı bir numaralı adayımdı.

Ölüler ve Yaşayanlar (Die Lebenden / The Dead and the Living):

Ölüler ve Yaşayanlar, üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen Nazi Almanyası’nda yaşananların hala hayatları etkileyebildiğini gösteriyor. Başkarakter Sita, ailesinin geçmişindeki sırlarla yüzleşirken kendi hayatını da temize çekiyor. Filmin en büyük sıkıntısı da burada çıkıyor bence. Filmin başında karakterin bugünü üzerinde dururken ailesinin geçmişi devreye girince bugün unutuluyor. Çok sonlara doğru geçmişin bugünü etkilemesi ise hem çok geç hem de fazla yüzeysel kalıyor. O zaman da en başta Sita’nın kişisel problemleri ile fazlasıyla haşır neşir olmamızın pek bir anlamı kalmıyor. Finale doğru karşılaştığımız hastalık meselesi de bir anlamda geçmişin günahlarının kefareti gibi yorumlanabilir ama biraz zorlama bir hareket olmuş kanımca. Yine de filmin başrolündeki Anna Fischer’in performansı başarılı. Uluslararası yarışma bölümünde kadın oyuncu ödülü verilseydi ciddi bir şansı olabilirdi (rakipleri de Köksüz‘den Ahu Türkpençe ve Lale Başar olurdu). Bu arada filmin gayet sağlam soundtrack’inde bir şarkıda Alev Lenz’in sesini duymak da mümkün (rock müzik sevenler hatırlar sanırım kendisini).

Ateşli Bakışlar (The Look of Love):

Michael Winterbottom filmleri her zaman eşit derecede başarılı olmasa da mutlaka bir yerinden ilgi çekici olmayı başarıyor. Ateşli Bakışlar da ele aldığı gerçek hikâye ile ilgi çekici ama bir yerden sonra ahlak dersine dönüyor. Winterbottom bu kez striptiz salonlarının sahipliğinden başlayıp dev bir yetişkin eğlenceleri (adult entertainment) imparatorluğu kuran Paul Raymond’un hayatını anlatıyor. Bir nevi İngiliz Hugh Hefner ya da Larry Flint olarak tanımlayabiliriz Raymond’u. Aslında Winterbottom’un ahlakçı bir bakış açısı da yoktur ama filmde Raymond’a bakış açısı konusunda kararsız kalmış sanki. İlk yıllarını anlatırken Raymond’un yaşam tarzına uzaktan da olsa anlayışlı bir bakış açısıyla yaklaşırken özellikle kızının başına gelenlerde suçlunun o olduğu gibi bir sonuca bağlanıyor adeta. Yine de Winterbottom’un sinema duygusu, film ilerledikçe anlatılan zaman dilimine ve hikâyeye göre değişen görsel yapısı sağlam. Bir de Steve Coogan tabii ki. Her nedense Winterbottom dışında sinemanın bir türlü kullanamadığı Coogan yine çok iyi.

Hikâyesi gereği filmde çıplaklık var ama yine de Winterbottom kendini bayağı tutmuş (ki 9 Songs’dan biliriz, yeri gelince hiç çekinmez) ve rahatsız edici değil. Zaten Antalya’da çıplaklık gözüken her filmi terk eden bir seyirci kitlesi gözlemliyorum. Bu filmden çıkanların yok denecek kadar az olduğu düşünülürse filmdeki çıplaklığın çok olsa da geniş kitleyi rahatsız etmediği anlaşılıyordu. Yine aynı örneğe dönersek, 9 Songs’da salonun yarısının çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Cennetten Kovulmak:

Cennetten Kovulmak’ı izledikten sonra ilk aklımdan geçen şey keşke biraz daha iyi olsaydı oldu. Daha derli toplu bir senaryo ile türünde ve anlattığı konuda geleceğe kalacak bir film olurmuş. Bu haliyle evet kötü bir film değil, hatta izlediğim üç Ulusal Yarışma filminin en iyisi (festival öncesi izlediğim Meryem’i de katarsak dört ) zaten festival sonunda da en iyi film ödülünü paylaşan filmlerden biri oldu ama ilerde ne kadar hatırlanır emin değilim.

Film ne anlatıyor? Bir tarafta İstanbul’da çoğunlukla Kürt işçilerin çalıştığı bir inşaatta yeni çalışmaya başlayan beyaz Türk, genç elektrik mühendisi Emine ve ailesi var. Diğer tarafta da Muş’ta bir köyde yaşayan ve İstanbul’u merak eden Ayşe ve onun hikâyesi.  Yakalanan konu iyi, iki hikâye arasındaki geçişler başarılı ama bazı karakterler sadece belli bir meseleye değinmek ya da iki ailenin hikâyeleri arasında paralellikler sağlanmak için filme konulmuş tiplemeler gibiler. Örneğin beyaz Türk ailenin oğullarının şehit düşmesi hikâye içinde bir kırılma noktası olarak gerekli ama Kürt ailenin oğlunun da Jitem tarafından öldürülmesi sadece bakın iki tarafta da benzer acılar var demek için gibi. Ayrıca yine film içinde okulda Kürt öğrencilerin Türkçe konuşmaya zorlanmasından tutun da yaşı küçük kaçak işçi çalıştırılmasına kadar pek çok konuya değinmeye kalkınca senaryo çok dağılıyor. Halbuki diğer meseleleri biraz törpüleyip mühendis Emine’ye platonik olarak âşık olan genç Kürt işçi Kürşat hikayesine ağırlık verilse çok daha iyi bir film çıkacakmış sanki. Özellikle Emine’nin Kürşat’a âşık olmaması bir yana onun kendisi için böyle hisler duyabileceğini aklına bile getirmemesi üzerinden daha ilginç noktalara gidilebilirdi.

Belki ufak bir ayrıntı ama genç ve güzel bir kadının tüm çalışanların erkek olduğunu bir inşaatta bütün gününü geçirmesinin etkisi de filmde gördüğümüzden farklı olurdu (Bu rolü Ezgi Asaroğlu oynuyor bu arada). İlla ki bir taciz ya da benzeri bir olaydan bahsetmiyorum, hatta olmadığı iyi olmuş ama filmde arkasından yapılan konuşmalarda en fazla yürüyüşünü taklit etmeyi görüyoruz. Hâlbuki onlarca erkeğin olduğu bir ortamda arkasından neler neler konuşulabileceğini herhalde herkes tahmin edecektir.

Genel olarak oyunculukların da çok iyi olmasa da sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Hatta küçük kızı oynayan Rojin Tekin jüriden özel bir ödül de aldı. Ama işte film tam olarak hedefi vuramıyor. Kaçmış bir fırsat diyebiliriz. Zaten bu yazıya dâhil beş filmin de ortak noktası, buradan çok daha iyi bir film çıkarmış duygusu oldu galiba.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Moebius, Dalgalanan Gökdelenler, Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, Ömer, Kısa Film

Moebius:

Kim Ki-Duk’un yeni filmi Moebius‘u Antalya’da izlemeden önce hakkında oldukça kötü eleştiriler duymuştum. Hastalıklı bir hikâye anlattığını kabul ediyorum. Kendisini aldatan kocasından intikam almak için onun penisini kesmeye kalkışan, bunu başaramadığında aynı eylemi oğlu üzerinde uygulayan bir kadın karakteri zaten sıkıntılıyken işin içine bir de penis naklinden tutun acıdan cinsel zevk almaya kadar çeşitli konular girince iş iyice karışıyor. Filmin tümüyle diyalogsuz olma seçimi de fena halde zorlama duruyor ama bunları kabul ettiğinizde filmi fena bulmadım ben. Özellikle kadının kocasına olan öfkesinin oğluna yönlendirmesini mümkün görürseniz sonrasında babanın oğluna olabilecek en aşırı yöntemlerle yardım etmesi ya da özellikle Kore’de tartışma yarattığını duyduğumuz ensest olayı filmin hikâyesi içinde yerli yerine oturuyor. Filmin adından hareketle oğlunu düştüğü durumdan çıkarmak için her şeyi yapan babanın finale doğru geldiği nokta, bir anlamda her şeyin başladığı noktaya dönüşü de iyi düşünülmüştü. Bu arada izlerken fark etmemiştim, filmdeki her iki kadın karakterini de aynı oyuncu oynamış. Ki bu da özellikle ensest ilişki meselesinde ayrı bir katman oluşturuyor.

Bu arada festival kapsamında Antalya Cinemaximum’da filmin 50 dakikasını yanlış formatta izlediğimizi belirmeden geçemeyeceğim. Dijital gösterime geçince bu sorunlar bitecek diyorduk ama bu sefer de filmlerin formatını yanlış ayarlayınca ya alttan ve üstten ya da sağdan ve soldan görüntü kaybı ile izliyoruz filmleri. Moebius’un da yaklaşık yarısını üstten ve alttan görüntü kaybı ile izledik. Ben çıkmak zor olan bir yerde olduğum için söyleyemedim ama birisi fark etti ki düzeltildi sonunda.

Dalgalanan Gökdelenler (Plynace Wiezowce / Floating Skyscrapers):

Dalgalanan Gökdelenler, annesi ve kız arkadaşı ile yaşayan, eşcinsel ama bunu kendi bile kabullenemeyen Kuba adındaki genç bir adam hakkında. Ama günün birinde gerçekten sevdiği bir adamı bulunca artık eşcinselliğinden kendi de kaçamıyor ve tutkulu ve hüzünlü bir aşk yaşıyorlar. Aslında çok orijinal bir şey anlatmasa da derdini iyi bir sinema dili ile anlatan bir film. Karakterlerin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu da gayet iyi vermiş. Ayrıca finalde geldiği nokta ve en son sahnesi de gayet başarılı ve gerçekçi. Gösterilecek filmler belli midir bilmiyorum ama 2014’ün başında üçüncüsü düzenlenecek olan Kuirfest için iyi bir aday olabilir.

Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma (Când se Lasa Seara Peste Bucuresti sau Metabolism / When Evening Falls on Bucharest or Metabolism):

Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, temel olarak bir yönetmenin ve baş kadın oyuncusunun yeni filmlerini hazırlanmalarını, bu filmle ilgili tartışmalarını ve ilişkilerini konu alıyor. Bu arada yönetmenin çektiği ülser sancılarını da konuya bir yerinden dâhil ediyor. Film en başta yönetmen ve oyuncu arasında dijital sinema/geleneksel sinema, kesintisiz çekimler gibi konulardan muhabbet açarak kalbimi kazandı. Filmin büyük bölümünde de bu iki karakter sinema üzerine konuşuyor zaten. Uzunca süren bir yemek muhabbeti de var ama orada konuşulanları sinemaya ya da bambaşka konulara dair olarak okumak da mümkün. Filmin kendi içine verdiği referanslar da beğendiğim bir başka noktası. En başta yönetmen kesintisiz uzun planlardan, kesintisiz uzun bir plan içinde bahsedince filmin böyle geçeceğini anlıyorsunuz. Ya da bir sahnede kadın oyuncu filmdeki çıplaklığı sorgularken birkaç sahne sonra onu çıplak olarak görüyoruz ve gerekli miydi acaba diyoruz. Benzer şekilde duştan çıkıp yan odada konuşulanları dinleme sahnesi de filmin kendi içine verdiği referanslardan. Bu tip ayrıntılar çok iyi ve filmi gerçek bir sinefil filmi yapıyor.

İzledikten sonra o ana kadar Uluslararası Yarışma’da izlediğim filmler arasında en iyisi olduğunu söylemiştim, festival sonuna kadar da bu fikrim değişmedi. Jüriler ile aynı fikirde olmasak da mühim değil. Zaten filmi sevmek konusunda çok yandaş bulamayacağımı sanıyordum ama Filmekimi Ankara’da da gösterildikten sonra festival izleyicileri ile konuşmalarımda yalnız olmadığımı gördüm. Yine de uzun planları ile herkese tavsiye edebileceğim bir film değil. Çoğu izleyiciye sıkıcı da gelebilir.

Bu arada filmde yönetmenin kütüphanesinde yukarıda gördüğünüz set vardı. Bir Dvd/Blu-Ray koleksiyoncusu olarak filmi sevmek için bir neden daha. Elbette gördüğümüz set sadece içi boş bir kutu da olabilir ama filmin yönetmeni Corneliu Porumboiu’nun evinde bu set varsa hiç şaşırmam. Neymiş bu setin içeriği derseniz buyurunuz:
http://www.criterion.com/boxsets/305-essential-art-house-50-years-of-janus-films-50-dvd-box-set

Ömer (Omar):

Filistin’in Oscar’lara göndermek için seçtiği Ömer, Filistin/İsrail meselesi üzerine gayet sağlam bir film. Sevdiği kızı görebilmek için kendisini tehlikenin ortasına atan Ömer, sevdiği kız Nadya, onun abisi ve Ömer’in çocukluk arkadaşı arasında geçen hikâye başka bir coğrafyada geçse basit bir aşk hikâyesi olabilirdi. Ama ortam birinin sırlarını bilenin onu kendi çıkarları için kullanabileceği tekinsiz bir ortam olunca olaylar karmaşıklaşıyor. Özellikle aynı tarafta yer aldığı düşünülen kişilerden bazılarının aslında tümüyle kendi çıkarlarını düşündüğünün verilmesi başarılı. Oyuncuların (özellikle Ömer’i oynayan Adam Bakri’nin) filmi sürükleyen performansları da çok iyi.

Kısa Film:

Ali Kemal Çınar’ın ulusal yarışmadaki Kısa Film adlı filmi ne yazık ki olmamış. Çınar’ın kendisini oynadığı filmde bir kısa film yönetmeninin ve ondan sürekli tavsiye alan bir gencin kısa film yapma çabaları ile yakınlarının onlara bakışları konu ediliyor. Bu arada yönetmen hemoroit belasıyla da baş etmeye çalışıyor. Aslında film yapma meselesi ile ilgili ilginç bir film olabilirdi ama filmin fena halde eş dost akraba arasında çekilmiş, amatör bir film havası var. Oyunculuklardan çekimlere varıncaya kadar filmin tüm unsurlarında bu durum hissediliyor. Bir ilk film olarak elbette olabilir ancak, yarışmaya 60 civarında film başvurdu deniyordu, ön jüriyi geçebilen bir filmin daha iyi olmasını bekliyor insan.

İlginç bir tesadüf, aynı gün izlediğimiz iki filmden Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma filminde ülserle mücadele ederken senaryo ile boğuşan bir yönetmen vardı, Kısa Film‘de ise hemoroitle mücadele ederken senaryoyla boğuşan bir yönetmen var. İlki ne kadar iyi anlatıyorsa konuyu ikincisi de o kadar acemi kalmış. Ali Kemal Çınar’ın Antalya’dayken zaman ayırıp Porumboiu’nun filmini izleyip izlemediğini bilmiyorum ama filminden en azından sinema sevgisi hissedilen bir kişi olarak bir yerlerde yakalayıp izlemesini isterim gerçekten. Bu arada kimi eleştirmenlerin filmin amatörlüğünü olumlu bulduklarını ve filmi yarışmanın iyi filmleri arasında andıklarını da eklemeli. O yüzden bir şans verilmesi gereken filmlerden diyelim.

Yukarda günün ilk filmi olan Moebius‘u yanlış formatta izlediğimizden bahsetmiştim. Ne yazık ki Kısa Film‘i de yanlış formatta izledik. Üstelik bu kez düzelten de olmadı. Seyirciye ve sinemacıya ayıp. Bu konuda festival ekibi ve Cinemaximum biraz daha dikkatli olmalı.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.782 hits
Ekim 2013
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: