Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category

Berlinale 2017 İzlenimleri – 6. Gün: The King’s Choice, Ana, mon amour, Logan, Strange Birds, Terminator 2: Judgment Day 3D

Kongens Nei (The King’s Choice):

kings_choice

Norveç’in Oscar adayı The King’s Choice, buralara gelmedi ama Berlin’de yakalama fırsatı bulduk. Daha önce günümüzde geçen filmler yapan Erik Poppe bu kez bir dönem filmine imza atmış. Dönem, 2. Dünya Savaşı dönemi. Bu dönemde o kadar farklı ülkelerde o kadar çok şey yaşanmış ki, hâlâ yeni şeyler ortaya çıkabiliyor. The King’s Choice, sinema sanatı açısından pek bir yenilik getirmese de bilmediğimiz bir olayı anlatıyor. En azından Norveçli olmayanların bildiğini pek tahmin etmiyorum.

Film, Nisan 1940’da Nazi Almanyası’nın Norveç’e girmesi sonrası yaşananları anlatıyor. Almanlar başbakanlığa kendi kuklaları sayılabilecek bir ismi getiriyorlar ve Norveç’i büyük bir çatışma olmadan kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kral 7. Haakon ise aslında sadece sembolik yetkileri olmasına rağmen, halkın isteği bu yönde olduğu için Alman işgaline karşı bir tavır sergiliyor. Bunun sonucu olarak da ailesi ile birlikte kaldığı bölge bombalanıyor ama Norveç’te direnişin başlamasında ve kararlı bir şekilde sürmesinde önemli bir rol oynuyor.

The King’s Choice da bu sene festivalde izlediğimiz bazı filmler gibi çok kendi ülkesine dönük bir film. Karakterlerin ülke tarihindeki yerleri, birbirleri arasındaki ilişkilerin yansıtılışı, gelişmelerin doğurduğu sonuçlar Norveçli bir seyirciyi bizden daha fazla etkileyecektir. Muhtemelen Erik Poppe de bunun farkında olmalı ki, filmin başına ve sonuna uzun açıklayıcı metinler koyarken, film boyunca gördüğümüz mekânları, olayların gerçekleşme saatlerini de tek tek alt yazılarla belirtmiş. Baştaki yazılar olmasa, özellikle en başlarda perdede ne olup bittiğini anlamamızın zor olduğunu kabul etsem de ara yazıların filmin temposunu kıran müdahaleler olduğunu düşünüyorum. Ancak Poppe, elindeki malzemeden dönem filmi ve savaş filmi kurallarına uygun bir yapım çıkarmış. Bu anlamda rahat izlenen bir film belki ama benzerleri arasında öne çıktığını söylemek güç.

Ana, mon amour:

ana_mon_amour

Hemen her festivalde Romanya sinemasının son yıllardaki büyük yükselişinden bahsediyoruz. Berlinale de bu kuralı bozmadı. Çocuk Pozu filmi ile tanıdığımız Călin Peter Netzer’in yeni filmi Ana, Mon Amour, izlediğim filmler içinde yarışma bölümünün en iyilerinden biriydi. Filme Ana ve Toma adlı iki gencin tutkulu aşkını izleyerek başlıyoruz. Ana’nın psikolojik rahatsızlıklarının ilk emarelerini de filmin en başında görüyoruz. Yine de özellikle Ana’nın ailesi ile tanışma kısmı epey eğlenceli bir bölüm. Hoş bir aşk filmi izleyeceğimizi düşünürken Ana’nın hastalığı ve Toma’nın ona elinden geldiği kadar yardımcı olması hikâyeyi başka bir noktaya taşıyor. Ama bununla da bitmiyor, hikâye bir anda ileri gidiyor ve Toma’yı bir psikoloğa Ana ile tanışmasını anlatırken buluyoruz. İkili evlenmiş ve çocukları olmuş, bu süreçte aralarındaki ilişkinin dinamikleri de değişmiş. Tüm film zekice kurulmuş bir flashback/flashforward yapısı ile ilerliyor. Bazen, seyirci olarak karakterlerdeki fiziksel değişikliklerden hangi zaman dilimini izlediğimizi anlamaya çalışıyoruz. Bu anlamda Netzer, filminde seyirciden de katılımcı olmasını bekliyor. İşin daha da kafa karıştırıcı tarafı, Toma’nın psikolog koltuğundan anlattıklarının, olayların onun tarafından yorumu olması, hatta bazen düpedüz rüyalarını anlatıyor. Ancak bu komplike yapıdan ortaya çıkan şey bir kafa karışıklığı olmuyor. Bu nedenle senaryo yazarlarını ve kurgucuyu tebrik etmek lazım (ki filmin kurgusu Berlin’den bir özel ödül aldı zaten).

Ancak filmin tek özelliğinin kurduğu bu komplike yapı olduğunu söylemek yanlış olur. Asıl derdi, her ikisinin de çeşitli problemleri olan iki insanın arasında yazılı olmayan belli kurallara göre kurulan ilişkinin zaman içinde ne şekilde değişebileceğini göstermek ve bu değişikliğin tarafların en azından birini (belki ikisini de) nasıl boşluğa itebileceğini irdelemek. Belki de yönetmenin kendi deyişiyle, bir ilişki kurmanın imkânsızlığını göstermek. Evet, ilişkiler açısından biraz karamsar bir bakış açısı olduğunu söylemeliyiz.

Filmin başarısını sağlayan en önemli unsurlardan biri de oyuncuları. Başta Ana ve Toma’yı canlandıran Diana Cavallioti ve Mircea Postelnicu olmak üzere tüm oyuncu kadrosu çok iyiler. Yıllara yayılan bu ilişkideki değişen ruh durumunu başarılı bir şekilde vermişler. Ayrıca film, ülkemizde gösterime girecek olursa kesileceğine kesin gözüyle baktığım bir sahnede de gayet cesurlar (o sahnedeki vücutların başkalarına ait olma ihtimali her zaman mümkün).

Neticede Ana, mon amour, ikinci izlemede farklı sonuçlar çıkarılabilecek filmlerden biri. Ben de ikinci kez izlemeyi ümit ediyorum. Türkiye’deki festivallere duyurulur.

Logan:

logan1

Bir festivalde birbirinden ne kadar farklı filmler izleyebilirsiniz sorusuna bir cevap verircesine sonraki seans için seçtiğim film Logan’dı. Hugh Jackman’ın Wolverine rolü için son kez kameraların karşısına geçeceğini defalarca açıkladığı, Deadpool sağolsun, R-rating alacağı da açıklanan (yani kandan ve küfürden kaçınılmayacağı belli olan) son Wolverine filmi Logan, Avrupa prömiyerini Berlin’de yaptı. Bir çizgi roman hayranı olarak bunu kaçıramazdım.

Önce baştan şunu söyleyelim, bir Wolverine filminin atmosferi kesinlikle böyle olmalıymış. İki Wolverine filmi boşa harcanmış. X-Men filmlerinin hitap ettiği yaş kitlesi daha düşük olabilir. Bu nedenle onlarda şiddetten kaçınılabilir ama solo Wolverine filmleri için aynı şey söylenemez. Neticede ellerinden metal pençeler çıkan ve o pençelerle savaşan bir adamdan bahsediyoruz. Herhalde o pençelerle düşmanlarının başlarını okşamıyor.

Önceki Wolverine filminin de yönetmeni olan James Mangold (ki o filmin hiç beğenilmediğini hatırlatalım), filmini çok net bir şekilde, bu bildiğiniz X-Men filmlerinden değil, bildiğiniz çizgi roman uyarlamalarından da değil demek için çektiği bir sahneyle açıyor. Hatta belki de “tamam, salona kadar geldiniz ama bu sahnedeki şiddetten ya da küfürden rahatsız olduysanız kapı yakın, halen çıkabilirsiniz” diyor. Hatta girişin hemen arkasından gelen sahnede çok da gerekli olmayan bir çıplaklık da kullanarak bunun tekrar altını çiziyor. İlk sahnelerin hikâyenin gelişimine pek de bir etkisi olmadığını düşünürsek filmin tonunu kurmak için çekildiği açık.

Asıl hikâyeyi yaşlanmış bir Wolverine, daha da yaşlanmış bir Profesör X ve çocuk yaşta bir mutantın, kötü adamlar peşlerindeyken, gerçek olup olmadığını bile bilmedikleri güvenli bir yere ulaşmak üzere yaptıkları yolculuk olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda elbette bir yol filmi ama daha çok bir western filmi. Zaten film sırasında da western referansı fazlasıyla veriliyor. Filmin en büyük artılarından biri karakterine verdiği önem. İyiden iyiye bir yalnız kovboya dönüşmüş olan Wolverine (belki de Logan demeliyiz), vahşi tarafını öne çıkarmış olsa da halen iyi adam ve kendisi ile barışma çabasında. Genç mutant Laura (X-23) belki de Logan’dan daha vahşi bir karakter ve kendini keşfetmeye çalışıyor. Ama asıl dramı, ana karakterimiz olmasa da Profesör X yaşıyor. Dünyanın en güçlü beyni, o beynini kaybediyor, yaşadıklarını unutuyor, en kötüsü beyninin o müthiş gücüne hâkim olamıyor. Filmde çok net olarak söylenmese de bunun yol açtığı sonuçlar çok trajik aslında. Filmde kötü karakterin yeterince güçlü olmadığı eleştirisi yapılabilir, doğrudur da ama önemli olanın karakterlerin kendi içlerindeki yolculuk olduğunu düşünürsek çok da büyük bir eksi değil bu.

logan2

Logan’ı türünün en iyi filmlerinden biri sayabiliriz ama bir başyapıt olarak selamlamamızı engelleyen birkaç hareket yapıyor. Çok spoiler vermeden söylemeye çalışırsak, birincisi Logan’ın en büyük düşmanının kendi karanlık yönü olduğunu cümlesini metaforik anlamından daha somut bir düzleme kaydırması, diğeri ise finale doğru hafiften bildik süper kahraman filmlerinin sularına kayması.

Hugh Jackman ve Patrick Stewart defalarca canlandırdıkları rollerine ayrı boyutlar katıyorlar. Zaten her ikisinin de iyi oyuncular olduğuna şüphemiz yok. Ama filmde her ikisinden de rol çalan bir oyuncu var. Henüz 12 yaşındaki Dafne Keen, özellikle konuşmadığı sahnelerde inanılmaz başarılı. Gözleri, yüz ifadesi ve vücut diliyle karakterinin içindeki öfke ve vahşilik ile birlikte çocukluğun masumluğunu çok iyi birleştirmiş. Akıllıca adımlar atması durumunda ilerleyen yıllarca adını çok sık duyabiliriz.

Neticede, James Mangold’un basın toplantısında da söylediği gibi, Logan oyuncak satmak için yapılmış bir film değil. Karakterlerine ve hikâyesine önem veren film. Bu nedenle seyircisini de daha farklı etkiliyor. Ayrıca bu filmi izlemek için önceki X-Men filmlerini bilmek de gerekmiyor. Tamamen kendi başına, apayrı bir film olarak da izlenebilir. Hatta öyle izleyiniz.

Drôles d’oiseaux (Strange Birds):

strange_birds

Bambaşka bir filmle yola devam. Strange Birds için, gerçeküstü öğeler taşıyan, bir Fransız romantik komedisi diyebiliriz. Fransa’nın taşra bölgelerinden Paris’e gelen 20’li yaşlarda genç bir kadının hikâyesini izliyoruz filmde. Mavie adındaki bu kadın, günlerini Paris sokaklarında gezerek ve kafelerde kitap okuyarak geçiriyor. Düşünürseniz tam da filmlerde gördüğümüz ütopik Paris klişesi. Ama bir tuhaflık da var. Zaman zaman gökyüzündeki martılar durup dururken ölüp Mavie’nin çevresine düşüyor. Bu arada bir arkadaşının yanında yaşamakta olan karakterimiz de onun evli sevgilisi ile sevişme seslerinden rahatsızlık duyuyor ve başka bir yer arıyor. Tesadüfler onu kimsenin alış veriş etmediği bir kitapçıda kendisine yardımcı olacak birini arayan 70’li yaşlarda bir adama götürüyor. Georges adlı bu yaşlı adam başta çok aksi görünse de tahmin ettiğimiz gibi zamanla yumuşuyor. İkili arasında yaşanan şeye tam anlamıyla bir aşk dememiz mümkün olmasa da birbirlerine bağlandıklarını söyleyebiliriz.

İkinci uzun metraj filmini çeken Élise Girard, seyirciye hemen tanıdık gelen karakterlerden yola çıkmış olmasına rağmen farklı bir atmosfer yaratmayı başarmış. Lolita Chammah ve deneyimli Jean Sorel’in uyumları da yerli yerinde. Yarınlara kalması zor olsa da zevkle izlenen bir film olduğunu söylemek mümkün.

Terminator 2: Judgment Day 3D:

t2

Bir zamanların efsane filmi T2, restore edilmiş ve üç boyutluya çevrilmiş halinin dünya prömiyeri ile karşımızdaydı. Yine üzerine çok konuşmaya gerek olmayan bir film. Yıllar sonra tekrar izleyince halen gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliyoruz. Aradan 25 yıldan fazla geçmiş ama türünde onu geçen çok az film çıkmış gerçekten. Örneğin Michael Bay nerede yanlış yaptığını görmek için defalarca T2’yu izleyebilir. Artık klasikleşmiş bir film olduğuna göre yine uzun uzun bahsetmeyi gerekli bulmuyorum ama restore edilmiş hali ve yıllar sonra tekrar izlemek ile ilgili birkaç yorumda bulunayım:

  • Filmin sonunda James Cameron, canlı bağlantı ile aramıza katıldı ve filmin 3 boyutlu halini çok övdü. Beklenti çok olmasın derim. Sonradan 3 boyutluya çevrilen filmler ile arasında çok bir fark yok. Vizyona girdiğinde 3 boyutlu hali için değil, bu klasiği tekrar (ya da ilk kez) sinemada izlemek için gitmeli.
  • Filmin ses ve görüntü olarak restorasyonu çok başarılı, sinemada izlenmesi gereken filmlerden biri olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Tabii ki türü seviyorsanız.
  • Ne varsa mekanik efektlerde var. Zamanında ayılıp bayıldığımız o likit metal T-1000 modelinin efektleri bugünden bakınca eski ve basit kalmış. O mekanik T-800 efektleri ise hâlâ taze (orada hiç bilgisayar efekti yok anlamına gelmiyor tabii ki).
  • Elbette filmin yıldızı Arnold ama Linda Hamilton da filmin can damarı. Filmin duygusal tüm ağırlığı onun üzerinde olduğu gibi, ilk filme göre geçirdiği değişim de halen etkileyici. Sinema perdesinde daha fazla görmek isteriz. Bu arada Cameron’un eski eşi Hamilton ile ilgili bir anısını anlatırken sesin kesilmesi talihsizlik oldu ama en azından “Linda’yı kızdırmamaya bakın” dediğini duyduk.

Sanatçı Zeyno Pekünlü’nün Dünyada Yankı Bulan Video Kolajları ve Atölye Çalışmaları, Gezici Festival’de

zeyno-ist-mod-1-editDünya ve Türkiye sinemasının klasiklerini, en seçkin örneklerini ve bol ödüllü yeni filmlerini 22 yıldır sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, “Güncel Sanat”ın da büyük destekçisi olmayı sürdürüyor. Londra’nın köklü sanat kurumu Whitechapel Gallery öncülüğünde başlayan Artists’ Film International tarafından bu yıl davet alan nadir sanatçılardan Zeyno Pekünlü, “Yeşilçam’dan Youtube’a Erkeklik Halleri” ile Gezici Festival’e katılacak.

Kendi döneminin sosyo-politik meselelerine eğilmesi, fikirlere ve uzun araştırma süreçlerine dayanmasıyla öne çıkan “Güncel Sanat”ın önemli temsilcilerinden sanatçı Zeyno Pekünlü, Gezici  Festival’de 25 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında, Ankara’da izleyicisi ile buluşacak.

Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri

erkek-erkege9-editZeyno Pekünlü, Yeşilçam melodramları ve YouTube’dan topladığı “How to..?” kliplerinin kolaj çalışmasıyla oluşturduğu Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri” isimli bölümle Gezici Festival’e katılacak.

Toplumsal cinsiyet rolleri, baskı ve kadın temsiliyeti konularına odaklanan Pekünlü’nün bu çalışmasında, erkekler birbirleriyle konuşuyor, birbirlerine bakıyor; ancak erkek karakterlerin ve erkekliğin inşasının yegâne nesnesi olan kadınlar ekran dışında kalıyor. Böylelikle videolar, erkekliğin, aslında tam da gözümüzün önünde olması nedeniyle, her zaman gizli kalmış dünyasını çarpıtarak ortaya çıkarmayı başarıyor.

Bölüm kapsamında Zapata İstanbul’da, Hep O Şarkı, Erkek Erkeğe, Sus Kimseler Duymasın!, Kendine Ait Bir Banyo ve Bir Kadına Ürkütmeden Nasıl Dokunursunuz? adlı filmler Alman Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gösterilecek. Gösterimin ardından Zeyno Pekünlü ve Prof.Dr. Alev Özkazanç ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Zeyno Pekünlü ile Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi

zapata-istanbulda_zapata-in-istanbul-editZeyno Pekünlü’nün gerçekleştireceği atölye çalışması 27 Kasım Pazar günü, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde katılımcılarını bekliyor.

Sanatçı, “Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi” isimli çalışmasını şöyle anlatıyor: “Bugün internet, bireysel, kolektif ya da interaktif olarak üretilen ve tüketilen, dijital teknolojilerden faydalanan bireysel, toplumsal, tarihsel anlatılarla dolu. Bu atölye çalışması, hikâye anlatıcılığının tarihini ve bugününü tartışmayı, dijital hikâye anlatımının siyaset, reklamcılık, aktivizm, oyun, eğitim, sanat alanlarındaki olanaklarına bir giriş yapmayı, film, canlandırma, imaj, yazı, hypertext, ses, blogging, radyo, sosyal medya gibi medyumlardaki farklı örnekleri incelemeyi ve bireysel ya da grup projeleri fikirlerini tartışmayı amaçlıyor.”

Festival Öncesi Sergi

Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda Köken Ergun, CANAN, Işıl Eğrikavuk gibi sanatçıların gösterim ve sergilerinde olduğu gibi Zeyno Pekünlü’nün sergisi de SALT işbirliği ile düzenlenecek. Zeyno Pekünlü’nün sergisi, 18 Kasım’da kapılarını açarak festivalin habercisi olacak. Sanatçının festivalde göremeyeceğiniz işleri 7 Ocak‘a kadar SALT Ulus’ta sergilenecek.

Türkiye Sineması, En Yeni Filmleri ve Yönetmenleri ile Gezici Festival’de

Gezici Festival, 22. Yaşını kutlarken, “Türkiye 2016” bölümü ile Türkiye sinemasının en yeni örneklerini, filmlerin yönetmenleriyle birlikte izleme olanağı sunuyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Festival, 25 Kasım7 Aralık günleri arasında sürdüreceği yolculukta, sinemaseverleri sadece en yeni, bol ödüllü Türkiye filmleriyle değil, yönetmenleri ile de buluşturacak. Filmleri, seyirciyle izleyecek olan yönetmenler Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Kıvanç Sezer, Mehmet Can Mertoğlu, Soner Caner, Barış Kaya ve Rıza Sönmez, filmlerinin gösterimlerinden sonra izleyicilerle söyleşi yapacak.

İZLEYİCİSİNİ BEKLEYEN FİLMLER VE YÖNETMENLER

album-1“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.

Katıldığı festivallerde çok sayıda ödül alan Babamın Kanatları, “Türkiye 2016”nın bir başka ses getiren filmi. Kıvanç Sezer imzalı film, sinemamızda yıllar sonra, işçi-işveren ilişkilerini, işçi ölümlerini ve güvencesiz çalışma koşullarını, gerçekçi bir senaryoya dayanarak anlatmasıyla önem kazanıyor.

koca-dunyaBu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.

Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve üç dalda Asya Pasifik Ödülleri’ne aday olan Zeki Demirkubuz’un son filmi Kor da yeni kurgusuyla “Türkiye 2016”da gösterilecek.

“Türkiye 2016”, yapısı itibariyle Türkiye sinemasında az rastlanır türden bir filmi de yönetmeni ile birlikte izleyiciyle buluşturacak. Oyuncu Rıza Sönmez’in sahte belgesel (mockumentary) olarak hayata geçirdiği ilk filmi Orhan Pamuk’a Söylemeyin, Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Karslıların Orhan Pamuk’un romanı Kar’ın kendi gerçeklerini yansıtmadığını düşünmesinden esinlenerek perdeye taşınan bir hikaye. Filmde, hatırlı misafirlerini ağırlamak için acilen müzisyen bulması gereken görme engelli şarkıcı Yüksel takip edilerek Kars sokaklarında dolaşılıyor. Kar romanındakine benzeyen insan, sokak, obje fotoğrafları çeken, Orhan Pamuk hayranı berber Kazım ile geleneksel müzisyenlerin hayaletleri de bu gezintiye eşlik ediyor.

rauf-3Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.

Gezici Festival, Yine “İlk”lerle Geliyor – Dünya Sinemasının Ses Getiren Filmleri Gezici Festival’de

Dünya sinemasının ses getiren en yeni filmlerini Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşturmayı gelenek haline getiren Gezici Festival, 22’nci yolculuğunda da uluslararası yankı bulan filmlerin, festivalin kentlerindeki “ilk” gösterimleri ile izleyicisinin karşısına çıkacak.

Festival’de ayrıca 4 Temmuz günü hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami de “Yarım Kalan Sözler” bölümü ile anılacak.

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, “Dünya Sineması” bölümü ile bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri beyazperdeye taşıyacak.

DÜNYA SİNEMASINDAN

Türkiye’deki “ilk” gösterimini Gezici Festival’de yapacak filmlerin başında, Hayvanat (Zoologiya) yer alıyor. Rusya yapımı bu heyecan verici filmin yönetmeni Ivan I. Tverdovsky. Karlovy Vary başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönen Hayvanat’ta, “öteki” olmanın orta yaşlı bir kadına neler hissettirdikleri, sürprizli bir öyküyle beyazperdeye taşınıyor: Kadın bir sabah, arkasında kuyrukla uyanıveriyor!

Le Bugey, France. 21 novembre 2014. Scènes de la fête country en 1995. Tournage du film "Les Cow-Boys" (réalisateur : Thomas Bidegain). Photo : Antoine Doyen

Thomas Bidegain’in, evden kaçan kızını arayan bir ailenin yaşadıklarını anlattığı filmi Kovboylar (The Cowboys) da Türkiye’de “ilk kez” Gezici Festival’de gösterilecek. Film, klasik western ile günümüz dünyasının sorunlarını buluşturuyor.

Usta yönetmen Jim Jarmusch’un Cannes Film Festivali’nde gösterilen son yapıtı Paterson, Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Jarmusch, amatör şair olan sıradan bir kahramana odaklanıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan otobüs şoförü Paterson, son derece tekdüze bir hayat sürdürür. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gider, aklına düşen şiir dizelerini defterine aktarır, otobüs sürerken yolcularının konuşmalarına kulak misafiri olur, akşamları köpeğini gezdirip hep aynı bara uğrar… Jim Jarmusch izleyiciyi iniş çıkış içermeyen bu olay örgüsüne bağlayıp sürüklüyor.

toni-erdmann-3Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.

Yılın kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan Yarden İsveçli yönetmen Mans Mansson imzalı. Berlin ve Göteborg film festivallerinde ilgiyle karşılanan ve ödülle dönen filmde, orta yaşlı bir şair-yazarın işini kaybedip kendi çevresinden dışlandıktan sonra geçinmek için çalışmaya başlaması; kurallarına tamamen yabancı olduğu yeni iş yerinde yaşadıkları ve içine girdiği mülteci topluluğuyla ilişkileri anlatılıyor.

aquarius-1Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.

Mısır’ın Oscar adayı Çatışma (Clash), Mohamed Diab imzasını taşıyor. Farklı gruplardan eylemcilerin, bir polis kamyonetinde geçirdikleri gözaltı süresi boyunca yaşadıklarının anlatıldığı film, sadece yönetmenin dar alanda yarattığı mizansen için bile izlenmeye değer.

seoul-station-1Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.

Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler”le anılacak

Gezici Festival, 4 Temmuz 2016’da hayata gözlerini yuman, dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami’yi anmak için “Yarım Kalan Sözler” isimli özel bir bölüm hazırladı.

76min15-seconds-with-abbas-kiarostamiBu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.

Osmanlı, Gezici Festival’de “Peçesini Açıyor” – Tozlu Arşivlerden Büyülü Perdeye, Osmanlı İmparatorluğu’nun İzinde

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, dünya klasikleriyle olduğu kadar özel bölümleriyle de sürprizlerle dolu bir sinema şöleni hazırlıyor.

istanbulun-cesmeleri-2Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, 22’nci yılında sinemaseverleri asırlık bir yolculuğa çıkararak, uluslararası arşivlerden henüz gün yüzüne çıkmamış bir Osmanlı İmparatorluğu ile tanıştıracak. Osmanlı topraklarını ziyaret eden yabancılar tarafından 1918-1926 yılları arasında çekilmiş bu filmler, Çanakkale Savaşı’ndan, İstanbul sokaklarında gördükleri kamerayı, peçelerini açarak selamlayan Osmanlı kadınlarına varıncaya kadar, görünmeyen Osmanlı’yı beyazperdeye yansıtacak.

Hollanda Büyükelçiliği’nin katkıları ve EYE Film Enstitüsü işbirliğiyle izleyici karşısına çıkacak ve festivalin 20. yılında gerçekleştirilen “Osmanlı’dan Manzaralar”ın devamı niteliğindeki bu bölüm, Osmanlı İmparatorluğu’na farklı bir ayna tutacak. “Osmanlı’dan Manzaralar II” bir “arşiv sunum projesi” olarak izleyici karşısına çıkacak. Bulunup, arşivde korundukları halleriyle beyaz perdeye yansıyacak olan filmlerin arka planını akademisyen Nezih Erdoğan anlatacak. Gösterim sırasında, Çiğdem Borucu da piyanosuyla bu sessiz görüntülere eşlik edecek.

Filmler, İstanbul, Gelibolu gibi Türkiye Cumhuriyeti topraklarından olduğu kadar, bir zamanlar İmparatorluğun parçası olmuş Makedonya, Kudüs ve Yugoslavya’dan da manzaralar sunuyor. Gösterim, İngiliz ve Fransızların gözünden Çanakkale Savaşı, Almanya İmparatoru Wilhelm’in 1917’deki İstanbul ve Çanakkale ziyaretleri, mübadele öncesi Makedonya, Kuleli Askeri Lisesi önünde bekleyen yetim Ermeni çocuklar, 1925 yılındaki Kudüs’te gündelik hayat, İstanbul sokaklarında dolaşan bir grup kadının, kameraya peçelerini açarak bakması gibi tarihsel, turistik ve sosyolojik birçok görüntüyü içeriyor.

OSMANLI FİLMLERİ’NE KISA BİR BAKIŞ

istanbulun-cesmeleri-3Sinema tarihi yazımı başladığında İmparatorluk çoktan çökmüştü. Bu anlamda, sinema literatüründe, “Osmanlı Sinema Tarihi” bulunmuyor. Ancak 1895’te ortaya çıkan sinematografi, imparatorluğun farklı bölgelerine hızla yayıldı. Bir yanda halka açık gösteriler düzenlenirken, diğer yanda farklı yerlerden farklı bağlantılarla gelen değişik ilgi alanlarına sahip kameramanlar, bölgede seyahat etmeye, film çekimleri ve gösterimleri yapmaya başladılar. Sinemanın bu ilk döneminde filmler, izleyenlere hikaye anlatmak yerine olağanüstü şeyler gösterme gayretindeydi. Kaydedilmeye değer, izleyicinin merakını uyandırabilecek her görüntü filme çekilir ve tüm dünyada gösterilirdi. Bu dönemde sinema panayır geleneğiyle birlikte eğlence dünyasında büyük bir yenilikti ve otomobil, uçak gibi dönemin diğer icatları kadar heyecan verici ve hayret uyandırıcıydı. İllüstrasyonlu bir kitap okumak (örneğin Pierre Loti ya da Edmondo de Amicis’in İstanbul’u anlatan kitabı) ya da bir arkadaştan renkli bir kartpostal almak mümkün olsa da, kentleri sanki insan orayı ziyaret ediyormuş gibi gösteren filmlerin yeri bambaşkaydı. Teknelerden ya da tramvaylardan çekilen görüntüler, kent içinde yapılan gezintileri anımsatıyordu. Bu görüntülerde muazzam binaların yanı sıra, dolaşan insanları ve uçan kuşları da görmek mümkündü.

YABANCI ORDULAR DA OSMANLI’DA FİLM ÇEKTİ

yugoslavyadan-goruntuler-2Hareketli görüntünün sahip olduğu yüksek potansiyel, kısa zamanda daha iyi anlaşıldı. Artık görüntü, olayları belgelemek, belli bir atmosfer yaratmak ve hatta kamuoyunu etkilemek ve manipüle etmek için kullanılabilirdi. Uluslararası çatışmaların tırmanıp Birinci Dünya Savaşı’nın çıkmasıyla tüm dünyayı dolaşan haber filmleri sinemalarda düzenli olarak gösterilmeye başlandı. Pek çok ordu, görsel kimliğini yaratmak için sinematografiye sarıldı. İngiltere ve Fransa ordularının, Gelibolu’da çektiği görüntüler de tarihe not düştü.

YENİ SORULAR ORTAYA ATAN PROJE

Gezici Festival, Osmanlı’nın çöküş döneminde, bu şartlar altında, yabancıların çektikleri Osmanlı filmlerini, bir takım sorulara cevap bulma iddiasında olmak yerine, yeni sorular ortaya atan bir proje olarak değerlendiriyor. Her yeni arşivsel görüntü, keşfedilecek ve tartışılacak yeni bir konu anlamına gelirken, Gezici Festival bu tarihsel serüvene tüm sinemaseverleri bekliyor.

Reha Erdem Seçkisi Gezici Festival’de – Usta Yönetmen ile “Sinemanın Altın Çağı”na Yolculuk

reha-erdem

Ankara Sinema Derneği tarafından T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Gezici Festival, bu yıl seyircisini, usta yönetmen Reha Erdem rehberliğinde, sinema sanatının görkemli geçmişinde bir yolculuğa davet ediyor. 22. Gezici Festival için seçtiği beş filmi “Sinemanın Altın Çağı” başlığı ile derleyen Erdem, seçtiği filmleri, “zihin açıcı ustalıkları, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri” şeklinde özetliyor.

REHA ERDEM İLE SİNEMANIN “ALTIN ÇAĞI”

Gezici Festival, 22. yılında da izleyicisinin merakla beklediği sürprizlerini sürdürüyor. Önceki yıllarda Zeki Demirkubuz, Tuncel Kurtiz, Barış Bıçakçı, Murathan Mungan gibi usta sanatçıların seçtikleri filmleri sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, bu yıl da, Reha Erdem’in seçtikleriyle sinemaseverlerin karşısına çıkacak.

Erdem’in 1940, 50 ve 60’lı yıllardan yaptığı seçkisinde, geçmişten günümüze ayna tutan beş klasik yer alıyor: Tehlikeli Fısıltı (Children’s Hour; yönetmen William Wyler, 1961), Sessizlik (The Silence; yönetmen Ingmar Bergman, 1963), Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow-Incident; yönetmen William Wellman, 1943), Yankesici (Pickpocket; yönetmen Robert Bresson, 1959), Stromboli (yönetmen Roberto Rosselini, 1950).

“SİNEMANIN ALTIN ÇAĞI, YENİLENMENİN TEK UMUDU”

Erdem’in seçkisi, sinemanın geçmişini tanımak ve tadına varmak için yapılan bir çağrı aynı zamanda. “Sinema sanatının çok muhteşem bir geçmişi var. Sinemanın geçmişini tanımadan, o geçmişin tadına varmadan, bugünkü filmleri değerlendirmenin imkanı yok” diyen Erdem, “Sinemanın Altın Çağı” başlığı altındaki seçkisini anlatırken “Eski” ile “Klasik” kavramları arasındaki büyük farka vurgu yapıyor. Gezici Festival izleyicisi için seçtiği filmler aracılığı ile klasik filmlerin aslında eskimediğini, bize yeni ufuklar açmaya devam ettiğini hatırlatan Erdem, şunları söylüyor:

Ta 20. yüzyıl başlarında yapılmış bir Mondrian tablosuna “eski” diyememe nedenimiz hâlâ bütün yenilikçiliğiyle karşımızda duruyor olması, ya da bir Platonov romanına “eski roman” diyemememiz şu anki edebiyatta bile rastlanmayacak tazelikte ufuklar açması değil mi? Peki filmlere neden çok kolay ‘eski film’ diyebiliyoruz. Sinemayı sadece gündelik hayatın gerçekçi-sosyolojik yansıması olarak piyasaya sürülmüş, son kullanım tarihli ürün-filmlerden ibaret sandığımızdan, bu geçmişi yok sayıyoruz. Bir Chaplin filminin, bir Hawks, bir Naruse, bir Keaton, bir Mankiewicz, bir Sirk, bir Von Stroheim, bir Ray, bir Browning… filminin zihin açıcı ustalıklarını, verecekleri benzersiz hazları, duyuracakları heyecanları hatırlatma arzusuyla oluşmuş bir öneri bu seçki. Sinemanın altın çağı, sinemada yenilenmenin tek umudu!”

ESKİMEYECEK 5 FİLM

Reha Erdem’in “asla eskimeyen” beş seçkisi; onlarca yıl önce çekilmiş olmalarına rağmen, konuları, işlenişleri, hissettirip, düşündürdükleri ile bugünün izleyicisi için neden birer klasik olduklarını açıklıyor.

İlk film, Türkçe’ye “Tehlikeli Fısıltı” ismiyle çevrilmiş 1961 yapımı Children’s Hour. Filmde, toplumsal baskılar, sosyal linç gibi kavramlar irdeleniyor. Audrey Hepburn ve Shirly MacLaine’in başrollerini paylaştığı film, aynı zamanda queer sinemanın ilk örneklerinden sayılıyor. Filmde, çok iyi arkadaş olan Karen ile Martha, varlıklı ailelerin çocuklarının gittiği okulda yöneticilik yapmaktadır. Bir süre sonra iki kadın arasında lezbiyen ilişki olduğuna dair dedikodular yayılır. Öğrencilerin velileri büyük tepki gösterirken, olay mahkemeye kadar gider. Film, toplum baskısının, bireyler üzerindeki ölüme kadar gidebilecek acımasız etkisine vurgu yapıyor.

the-silence-1

Erdem’in seçtiği bir diğer film, Sessizlik (The Silence) ise sinema tarihinde insanlar arası iletişimsizlik üzerine çekilmiş en nitelikli ve değerli filmlerinden biri olarak tanınıyor. Hemen hemen tüm filmlerinde iletişimsizlik ve yalnızlık temalarını irdeleyen, İsveçli dünyaca ünlü yönetmen Ingmar Bergman, bu filminde ise kardeşler arası ilişkiye odaklanıyor. Film, birbirini sevmeyen iki kız kardeşin, eve dönüş yolculuğu gibi kısa bir zaman diliminde, kendi kendilerini sorgulamalarını, son derece kısıtlı bir diyaloğa dayanarak anlatıyor. 1963 yapımı siyah beyaz film Bergman’ın Oda Üçlemesi’nin ikinci ayağı.

1943 yapımı Ox-Bow Olayı (The Ox-Bow Incident), idam cezası, adalet ve vicdan ekseninde dönen konusuyla günümüzün güncel tartışmalarına gönderme yapıyor. Filmde olaylar, Nevada’daki çiftliklerden birinde işlenen cinayetle başlar. Cinayetten sonra maktülün arkadaşları intikam için katilin peşine düşerler ve üç kişiyi yakalayıp, onları hemen öldürmek isterler. Henry Fonda’nın başrolünü oynadığı film, Western tutkunlarının da not alması gereken yapıtlardan biri. 16. Akademi Ödüllerinde, “En İyi Görüntü” Oskar ödülünü Casablanca’ya kaptırsa da, 1998 yılında Kongre Kütüphanesi tarafından, ABD Ulusal Film Sicili’nde “Kültürel olarak, tarihsel olarak ya da estetik olarak önemli” olması nedeniyle koruma altına alındı.

Sıradaki film, Yankesici (The Pickpocket), ilhamını Dostoyevski’den alan en başarılı filmler arasında yer alıyor. Robert Bresson imzalı 1959 yapımı filmin ana karakteri Michel, Dostoyevski’nin iki karakterinin, Raskolnikov ve “Yeraltından Notlar” romanındaki ana karakterin füzyonu gibidir. Michel, Raskolnikov gibi, çalma eyleminin, eğer iyi bir amaç uğruna ise, insanların yararına olduğunu söyler. Bununla birlikte Raskalnikov şiddetli bir ızdırap içerisindeyken, Michel hissizdir. Yankesici, bir suç filmi değil, insanın iç dünyasının işlendiği, yalnızlık duygusu ile birlikte ahlaki sorgulanışın filmidir.

stromboli-1

Son film ise, Roberto Rossellini’nin yeni gerçekçi bakış açısı ile savaş sonrası kederi anlatan Stromboli’si. Filmde,  Litvanyalı savaş mültecisi Karin toplama kampına yerleştirilir. Ümitsizlik içinde buradan kurtulmayı isteyen Karin’in önünde pek fazla seçeneği yoktur. Böylece ıssız Stromboli adasında yaşayan balıkçı Antonio’nun evlenme teklifini kabul eder. Ne var ki, bir süre sonra adadaki hayatın toplama kampından çok da farklı olmadığını görecektir. Adada bir yabancıdır, hem halk hem de doğa ona düşmandır sanki. Karin’in sıkıntısı, adadaki volkanın patlama belirtileri göstermesiyle tam bir dehşete dönüşür. Film, volkan patlaması sonrası Stromboli’nin boşaltılma anını da yansıtmasıyla belgesel niteliği de taşıyor.

ERDEM’İN ÖDÜLLÜ FİLMİ DE GEZİCİ’DE

koca-dunya

Diğer yandan Gezici Festival, Reha Erdem’in, Venedik Film Festivali’nin Ufuklar bölümünde Jüri Özel Ödülü’nü kazanan Koca Dünya filmini de bu yıl seyirciyle buluşturuyor. Koca Dünya, yetimhanede büyüyen Ali ve Zuhal isimli iki çocuğun sığındıkları ormandaki yaşamına odaklanıyor. Reha Erdem, filmin 8 Eylül’deki gösteriminin ardından İtalyanca yayın yapan Fred Film Radio’ya yaptığı açıklamada, filmdeki karakterlerin bir ormana sığınmasının metafor olup olmadığı sorusuna yanıt verirken, “Metafor çok sevmiyorum. Orman sığınacak bir yerdir ama bugün dünyada saklanabilecek bir orman bile yok. O anlamda metafor değil, gerçek” demişti.

Gezici Festival 22’inci Yolculuğuna Hazırlanıyor

afis_2016

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 22’inci yolculuğuna hazırlanıyor. 25 Kasım – 7 Aralık 2016 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 25 Kasım – 1 Aralık’ta başkentteki gösterimlerinin ardından, 2-4 Aralık tarihleri arasında Sinop’a konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, 5 – 7 Aralık’ta Kastamonu’da tamamlayacak.

Gezici Festival 22’inci yolculuğunda, bir yıllık aradan sonra tekrar Sinop’a, film ekipleriyle birlikte konuk olacak. Gezici Festival Sinop’un ardından iki yıldır kentleri arasına katılan Kastamonu’da festivali tamamlayacak.

Festival seyircisini, 22’inci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu yıl da sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak.

Festivalin klasikleşen bölümleri Dünya Sineması, Türkiye 2016, Kısa İyidir, Çocuk Filmleri bu yıl da festival izleyicisiyle buluşacak. Dünyanın önemli festivallerine seçilmiş ve övgüyle karşılanmış pek çok filmin tüm kentlerdeki ilk gösterimleri Gezici Festival çerçevesinde yapılacak. Yılın öne çıkan yerli yapımları da film ekiplerinin katılımıyla Türkiye 2016 bölümü dahilinde festival seyircisinin karşısına çıkacak. Her yıl olduğu gibi Kısa İyidir ve Çocuk Filmleri gösterimleri ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

İlk yılından bu ya Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün afişler sunan Behiç Ak, 22’inci yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.


Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 248,311 hits
Nisan 2017
P S Ç P C C P
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: