Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 6. Gün: Değerli Vaktim, Kyra Nerede?, Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri , Aşkın Gücü

Değerli Vaktim (Quality Time):

quality-time_2

Günün ilk filmi yine festivaller dışında görmemize imkân olmayan filmlerden biriydi. Bu sefer vizyona girme ihtimali düşük değil, sıfır. Çünkü karşımızda neredeyse deneysel bir film var. Hollandalı yönetmen Daan Bakker bu ilk uzun metrajlı filminde aslında birbirinden bağımsız 5 farklı hikâye anlatıyor. Bu nedenle, süreleri 20’şer dakika civarında olan, 5 kısa film izliyoruz da diyebiliriz. Hikâyelerin ortak yönleri için, orta yaşa yaklaşan ama hayatlarında kendilerine bir yol çizememiş erkeklerin yaşamlarına bir anlam katma çabaları demek mümkün.

İlk hikâye, aile toplantılarında süt içip ve et yediğinde midesi bulanan bir karakteri anlatıyor. İkinci hikâyede, çocukluğunun geçtiği yerlerin fotoğraflarını çekmek isteyen bir adam var karşımızda. Üçüncü hikâyede sosyalleşme korkusunu zamanda yolculuk yaparak yeneceğine inanan bir karakter izliyoruz. Giderek absürdleşen hikâyelerin bir diğeri, çocukken uzaylılar tarafından kaçırılan bir adam hakkında. Son hikâye ise gitar çalarak kendini rahatlatan ama dünyadan da kopan bir adamı anlatıyor.

Tüm bu hikâyeler kendi başına da izlenebilir hikâyeler ama yönetmen Daan Bakker, çoğunlukla ne anlattığını değil, nasıl anlattığını önemsemiş. Örneğin ilk bölüm, eğlenceli ve biraz da tuhaf bir aile yemeğini anlatıyor ama bunu bir animasyon ile anlatıyor. Üstelik bildiğimiz ya da alışık olduğumuz bir animasyon tekniği ile de değil. Perdede gördüğümüz her bir karakter, bomboş bir zeminde, yukardan gördüğümüz bir nokta ile temsil ediliyor ve konuştukları da tam olarak anlaşılmıyor. Bu bölümü tamamlamayı başaran seyirciler ikinci bölümde oyuncular ile çekilmiş bir hikâye ile karşılaşsalar da olanları yine tümüyle yukardan izliyoruz ve karakterler üstü kapalı bir mekâna girdiklerinde onları görmüyor, sadece seslerini duyuyoruz. Diğer bölümler genel seyircinin alışık olduğunu sinema anlayışına biraz daha yakın olsa da yine de yönetmen farklı şeyler denemekten çekinmiyor.

Kuzey Avrupa sinemasının farklı bir mizah anlayışı olduğunu biliyor ve seviyoruz. Daan Bakker de belli ki bu anlayıştan beslenerek iyi bir ilk film ortaya koymuş. İlerleyen yıllarda sinemasının nereye doğru gideceğini merak ettiğim bir isim oldu.

Kyra Nerede? (Where is Kyra?):

where-is-kyra

Bu yıl Adana’da yeni bir ödül verilmeye başlandı: Vizyon Sahibi Yönetmen Ödülü. Bu ödülün ilk sahibi de Andrew Dosunmu oldu. Dosunmu’nun yeni filmi Where is Kyra? da festival programındaki filmlerden biriydi. Filmin en çekici yanlarından biri oyuncu kadrosuydu elbette. Nicedir yüzüne hasret kaldığımız Michelle Pfeiffer (mother! filmini Kyra’dan daha sonra izledik) ve belki de genç neslin Jack Bauer karakteri dışında pek de tanımadığı Kiefer Sutherland. Olgunluk çağlarına gelen her iki oyuncu için de böyle bağımsız filmlerde oynamak ayrı bir yol açabilir.

Filmimizin ana karakteri Kyra, New York’da hasta annesiyle yaşayan orta yaşlı bir kadın. İşini kaybetmiş ve yeni bir iş arıyor. Ama hem yaşı, hem de niteliklerinin yetersizliği nedeniyle bir türlü iş bulamıyor. Ancak annesine bağlanmış olan maaş ile geçinmeye çalışıyorlar. Ayrıca bir barda tanıştığı Doug (Kiefer Sutherland) ile de bir gönül ilişkileri başlıyor. Her ne kadar onun bir işi olsa da maddi olarak o da Kyra’dan çok farklı bir durumda değil. Bir gün Kyra’nın annesinin ölümü ile işler daha da karışıyor ve Kyra annesinden gelen maaşı kaybetmemek için onun kılığına girmeye başlıyor. Adeta ülkemizde de birkaç yıl önce gördüğümüz bir haberdeki gibi.

Yönetmen Dosunmu ve görüntü yönetmeni Bradford Young, olaylara odaklanmaktan çok atmosfere ve Kyra’nın ayakta kalma çabasına odaklamışlar. Filmin adının Kyra Nerede olması tesadüf değil. Gerçekten de film boyunca, Kyra’nın adım adım kaybolmasını izliyoruz. Hem metaforik, hem de gerçek olarak. Görüntü yönetmenin de adını anmamın nedeni filmin ışık kullanımı. Tüm film karanlıklar ve gölgeler arasında geçiyor. Zaman zaman karanlıklar içinden tek görebildiğimiz Michelle Pfeiffer’ın yüzü oluyor (Adana’da filmi izlediğimiz salonda başka filmlerde yönetmenlerin görüntüden şikâyet ettiklerini duymuştuk. Filmin bilinçli olarak karanlık olarak çekildiği belli ama sanırım gerçekte olduğundan daha da karanlık izledik). Bir zamanların en güzel oyuncularından Michelle Pfeiffer, artık yüzünde yaşanmışlıkları da taşıyan bir kadın ve galiba eskisinden de iyi bir oyuncu. Yönetmen de onun yüzünü çok iyi kullanmış doğrusu. Gösterime girme şansı bulur mu bilinmez ama bir yerlerde karşınıza çıkarsa mutlaka şans verin.

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri):

Three-Billboards

Martin McDonagh, yeni filmi için epey uzun bir isim seçmiş. Büyük ihtimalle pek çok yerde sadece Üç Billboard adıyla anılacak ama tam ismi bir kere akıllara yerleşti mi, bir daha çıkmayacak gibi. Daha filmin başlarında isminin ne ifade ettiğini anlıyoruz. Frances McDormand’ın müthiş bir performans ile canlandırdığı Mildred, kızını vahşice bir cinayet ile kaybetmiş. Ancak polis, katil ya da katilleri bulmak için yeteri kadar çaba sarf etmemiş. Mildred da polisleri çalışmaya zorlamak için Ebbing, Missouri çıkışında üç billboard kiralıyor ve burada Şerif Willoughby’ya yönelik bir mesaj yazıyor. Woody Harrelson’ın canlandırdığı Şerif Willoughby de kötü bir insan değil aslında. O da bir yandan kendi hastalığı ile uğraşırken bir yandan da bu olayı çözmeye çalışmış ama başarılı olamamış. Mildred’ın yaptığı hareketi de kendisine bir saldırı olarak alsa da anlayışla karşılamaya çalışıyor. Filmin bir diğer ana karakteri ise tam bir ırkçı olan, polis memuru Dixon (Sam Rockwell). Filmin en sorunlu karakteri de o gibi gözüküyor zaten.

Martin McDonagh, yönettiği filmlerin senaryolarını da yazan bir isim ve çoğunlukla senaryo yazarlığı daha güçlü bulunur. Burada da çok sağlam bir senaryo ile çıkıyor karşımıza. İki saatlik süresince ele aldığı karakterlerin her birinin ayrı bir hikâyesi var ve her birine yeterli zaman ayırılıyor. Seyirci olarak hepsinin başına gelenleri de önemsiyoruz. Belki bir tek Peter Dinklage’ın James karakteri biraz kıyıda köşede kalıyor. Filmin özetini okuduğunuzda çok ağır ve karanlık bir film izlenimi verebilir. Ne de olsa tecavüz, cinayet, intikam ve hastalık gibi konular etrafında dolaşıyor. Çok dramatik, beklenmedik bir anda sizi yerle yeksan eden anlar içerse de kahkahalar attıran bir tarafı da var. Bu kahkahalar karakterlerin başlarına gelenlerden değil, çok zekice yazılmış diyaloglardan kaynaklanıyor genellikle. Özellikle Frances McDormand’ın yer aldığı her sahnede onun karakterinin zekice hazırcevaplıkları filmin en öne çıkan unsurlarından. Ayrıca bir intikam hikayesi olarak beklenen bir sonla bitmemesi de bir artı.

Bu filmle Martin McDonagh’ın en iyi senaryo, Frances McDormand’ın en iyi kadın oyuncu,  Sam Rockwell’in de en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ına adaylıklarını şimdiden kutlayabiliriz. Alma şansları da yüksek. Ama film bu kadarla da kalmayacaktır. Film ve yönetmenlik dâhil başka adaylıklar da gelebilir. Güçlü rakipleri karşısında ne yapar göreceğiz.

Aşkın Gücü (The Shape of Water):

the-shape-of-water

Ve işte o en güçlü rakiplerden biri. Guillermo del Toro, son yıllarda Amerikan sinemasında yükselen Meksikalı yönetmenlerin en önemlilerinden biri. Diğer önemli isimler olan Alfonso Cuarón ve Alejandro González Iñárritu ile de yakın arkadaş zaten. Ne kadar güzel ki, her üçü de çok önemli noktalara gelseler de halen filmlerinden birbirlerine teşekkür etmeye devam ediyorlar. Umarım böyle de devam eder. Del Toro’nun bu üç isim içinde en ticari filmlere imza attığı söylenebilir ama onun ilgisini çeken konular da biraz daha fantastik hikâyeler zaten. Ancak bazı filmlerinde bu fantastik konuları politik bir alt metinle de harmanlıyor. Bunu en iyi yaptığı film de artık modern bir başyapıt olarak kabul edebileceğimiz Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth).

Aşkın Gücü (The Shape of Water) da ilk anda pek çok unsuru ile Pan’ın Labirenti’ni hatırlatıyor. Soğuk savaşın en yoğun hissedildiği dönemlerden biri olan 1960’larda geçen hikâyede baş karakterimiz küçük bir kız olmasa da masumiyetini koruyan bir kadın (Sally Hawkins). Elisa adındaki bu kadın, bir araştırma merkezinde temizlikçi olarak çalışıyor. Bir gün çalıştığı yere Güney Amerika’nın nehirlerinde bulunan, su altında yaşayan bir yaratık getiriliyor. Yetkililer bu yaratıktan nasıl faydalanacaklarını bulmak üzere çalışmalar yaparken Elisa ile yaratık arasında özel bir dostluk, giderek bir aşk kuruluyor. Onun deneylerde kullanılmasına dayanamayan Elisa, en yakın arkadaşı ve komşusu ile yaratığı kaçırmak üzere bir plan kuruyor ve olaylar gelişiyor.

Guillermo del Toro, bir kez daha ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu gösteriyor aslında. Filmin kurmak istediği masal atmosferi çok başarılı. Çok başarılı bir oyuncu olmasına rağmen her nedense biraz kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm Sally Hawkins çok iyi (buyrunuz bir Oscar adayı daha). Del Toro filmlerinin değişmez yaratığı Doug Jones da öyle. Filmin kötü adamı olarak Michael Shannon, Elisa’nın arkadaşları olarak Richard Jenkins ve Octavia Spencer da iyiler (yine de Octavia Spencer bir kez daha her filmde oynadığı rolü oynuyor). Filmin teknik diğer unsurlarında da bir kusur bulmak pek mümkün değil. Peki hemen her filmini sevdiğim Guillermo del Toro’nun bu filmine neden âşık olmadım? Çünkü bu kez sinema sevgisi ile değil ödül alma isteği ile yapıldığı hissediliyor. Film her anında, bakın ne kadar güzel bir film yaptım diye bağırıyor adeta. Hâlbuki del Toro’nun en zayıf filmlerinde bile, kamera arkasında o filmi yaparken çok eğlenen sinema sevdalısı bir çocuk olduğu hissedilirdi. Bu kez yetenekli ve başarılı ama aynı zamanda hesapçı bir yetişkin var orada.

The Shape of Water’ın çok sevilmesinden, pek çok ödüle aday olmasından ve almasından rahatsız olmam ama del Toro deyince aklıma ilk gelecek filmlerden olmayacak belli ki. Belki de bu filmle pek çok ödül alması ödül baskısını üzerinden atmasına neden olur, güzel olur.

Reklamlar

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 5. Gün: Yakınlık, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, Sofra Sırları, Buğday

Yakınlık (Tesnota / Closeness):

closeness_h_2017

İşte tam bir festival filmi daha. Her anlamıyla. Hem vizyonda görmemiz çok zor, hem de festivallerin sevdiği konulara, sevdiği temalara el atan bir film. Hatta yönetmenin, son yıllarda vizyonda da daha sık görmeye başlasak da, daha çok festivallerde karşımıza çıkan dar kadraj tercihini de bu yönde değerlendirmek mümkün. Bu dar kadrajın filme adını da veren yakınlığı sağladığı, bir yandan da ana karakterimizin sıkışıp kalmışlığını anlattığı söylenebilir. 90’ların Rusya’sında geçen filmde odağımızda Yahudi bir aile var. Ana karakterimiz ise bu ailenin başına buyruk kızı Ila. IMDB’ye göre bu rol, Darya Zhovnar’ın ilk oyunculuğu ve çok başarılı. Zaten yönetmen Kantemir Balagov için de benzer bir cümle kurulabilir. Onun da ilk uzun metraj filmi. Filmin hikâye açısından sorunları olsa da yönetmenin becerisini takdir etmeden geçemeyiz. O dar kadraj içinde sağlam bir sinema duygusu ile çalışmış. Tüm ailenin yemek masasında toplandığı sahne uzaktan uzağa Sieranevada’yı da hatırlattı. Film ilerledikçe ve hikâye bir adam kaçırma ve fidye isteme olayına evrilince kamera da daha geniş alanlara çıkıyor. Tahmin edilebileceği gibi bu fidye hikâyesi bir Hollywood aksiyonundan çok ailenin durumunu anlatmak için kullanılan bir unsur haline geliyor.

Yakınlık, seyirciden bir miktar çaba isteyen filmlerden. Tam bir başarı olduğunu söylemek de güç ama ilerde adını daha fazla duyabileceğimiz yönetmen Balagov’un ilk filmini izlemiştim demek için bile şans verilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok:

askin_goren_gozlere

Kabul edelim ki Onur Ünlü şu anda sinemamızda en ilginç yönetmenlerden biri. Filmlerinde farklı denemeler yapıyor ama geniş ve sadık bir hayran kitlesi var. Her filmini vizyona sokmuyor ama festivallerde gösterilen filmleri hınca hınç doluyor. Bunda Leyla ile Mecnun dizisinin payı olduğunu inkâr edemeyiz elbette ama filmleri ile yarattığı bir hayran kitlesi de var. Kemik bir oyuncu kadrosu olduğu söylenebilirse de her filmde bu kadroya yeni isimler katmayı da başarıyor. Kendisi ile yapılan söyleşileri izlediğinizde ne kadar ciddi olduğunu anlayamasanız da sinema işinin çok da önemsenecek bir iş olmadığını söyleyip, çok hızlı senaryo yazıp, bunları çok hızlı çekmesi ile övündüğünü görmeniz de mümkün.

Hızlı film çekme konusunda ciddi olduğunu bu yıl çok daha iyi anladık. Yılın ilk yarısında İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde gösterilen Kırık Kalpler Bankası’nın sonrasında Görünen Adam isimli bir İnternet dizisi ile karşımıza çıktı. Adana’da gösterilen Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok sonrası belki de en ticari filmi olan (ve şimdiye kadar senaryosunu yazmadığı tek film olan) Cingöz Recai geniş çapta gösterime girdi. Sonrasında ise Ulusal Yarışma’da Put Şeylere filmi gösterildi. Yeşilçam dönemlerinden beri aynı yıl içinde bu kadar fazla filmi seyirci ile buluşan bir yönetmen görmedik muhtemelen. Bu üretkenliği takdir etmekle birlikte, Onur Ünlü’ye filmleri üzerinde daha uzun çalışmasının daha iyi olabileceğini söylemek zorundayız.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, her Onur Ünlü filminde olduğu gibi zekice ve orijinal fikirlerle dolu ama sanki o fikirler ilk akla geldiği şekilde filmin içine konulmuş. Onur Ünlü’nin polisiyeyi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. Burada da karşımızda bir cinayet soruşturması var. Hikâye, görme yetisini kaybetmekte olan bir polis (Fatih Artman) etrafında gelişiyor. Zaten film sürekli olarak görme meselesi ile uğraşıyor. Cinayetin baş şüphelisi, bu tip filmlerin olmazsa olamazı femme fatale karakteri de (rolüne çok yakışan Demet Evgar) görme engelli. Hatta filmde görme engelli bir karakter daha var. Bunun yanında polisin ayak fetişisti olması, sürekli olarak bir asker arkadaşından bahsetmesi gibi detaylar da mevcut. Filmin pek çok kilit sahnede çalan çocuk şarkıları, dramatik anlarda yaşanan absürt olaylar hep Onur Ünlü imzasını hissettiriyor ama bu sahneler o an gülüp geçilen ama iz bırakmayan sahneler olarak kalıyor.

Onur Ünlü’den isteğimizi bir kez daha tekrarlayalım o halde. Az ama öz film. Az derken yılda bire razıyım…

Sofra Sırları:

sofra-sirlari

Ümit Ünal, senaryo yazarlığından geldiğini sıklıkla hissettiren yönetmenlerden biri. Yönetmenliğine diyecek lafım yok ama her zaman öncelikle sağlam bir senaryo ile yola çıktığını görüyoruz. Sofra Sırları’nda da bu kural bozulmamış. Hikâyenin bütünlüğü, gerçek ile hayal dünyası arasındaki geçişler çok iyi planlanmış. Ünal’ın senaryo yazarı olarak Milyarder ve Arkadaşım Şeytan gibi komedi filmlerine imza attığını biliyoruz. Ama yönetmen olarak daha dramatik filmlere yönelmişti. Bu kez bir kara komedi ile karşımıza çıkıyor. Yine de Ünal’ın bildiğimiz kimi özellikleri bir kez daha karşımıza çıkıyor. Pek çok filminde ve senaryosunda çok iyi yazılmış kadın karakterler yarattığını biliyoruz. Burada da bizi şaşırtmıyor. Ayrıca, filmin büyük kısmının tek mekânda geçmesi de Ünal’ın önceki bazı filmlerini hatırlatıyor.

Hikâye, yarışma filmlerinin ikisinde karşımıza çıkan Demet Evgar’ın canladırdığı Neslihan karakteri üzerinden gelişiyor. Neslihan, tipik diyebileceğimiz bir Türk kadını. Kocası ile aşkla evlenmişler ama bir süre sonra bu aşk bitmiş ve evlilikleri monotonluğa teslim olmuş. Kocasının işten eve gelişinden sonra beraber yaptıkları hemen her gün aynı. Cinsel hayatları da aynı monotonluktan muzdarip. Kocasının bir ilişkisi olduğundan da şüpheleniyor ama emin de değil. Tüm gün evde yalnız kalan Neslihan’ın bir özelliği daha var. Çok iyi yemek yapıyor. Kendisini popüler bir kanalda yemek programları yapan ünlü bir kadın olarak hayal eden Neslihan’ın bu özelliği, günün birinde onu hayal etmeye bile korktuğu bir noktaya taşıyor.

Sofra Sırları özenli yönetimi, dinamik anlatımı ve sağlam kara mizahı ile geniş kitleye hitap edebilecek bir film. Hatta şimdiden, Ümit Ünal’ın en çok izlenen filmi olacağı tahminini yapabiliriz. Festivalden ödülsüz ayrılması ilginç. Jüri, komedi filmi olmasından dolayı çok ilgi göstermedi diye düşünmek de mümkün değil. Çünkü, en iyi film ve yönetmen ödülleri Onur Ünlü’nün filmine gitti. Sofra Sırları, en iyi kadın oyuncu ya da senaryo ödülünü alabilirdi diye düşünüyorum.

Buğday (Grain):

Grain

Festivalin en merak edilen filmlerinden biri de hiç kuşkusuz Buğday’dı. Bunda Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinin başarısı yanında elbette son dönemde iktidara yakın bir profil çizmesinin de payı vardı. Elbette filmin çok başarılı fragmanının da bu merak duygusunu körüklediğini söylemeliyiz. Ne de olsa Türkiye sinemasında, ciddi anlamda bir bilim-kurgu filmimiz yok diyebiliriz (kimi B-filmleri, Dünyayı Kurtaran Adam ve G.O.R.A. gibi örnekleri bu kapsamın dışında tutabiliriz). Fragmana bakınca, filmin siyah-beyaz görselliği de çok başarılı duruyordu.

Öncelikle şunu söylemeli, Buğday üzerine çok düşünülmüş, çok emek harcanmış bir film olduğunu her anında hissettiriyor. Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde daha üstü kapalı olarak yer alan tasavvuf felsefesi bu kez çok daha ön planda. Buğday, ilk başta bizi pek çok filmden tanıdığımız distopik bir gelecek ile karşı karşıya bırakıyor. Dünyada kuraklık var, insanlara yetecek kadar yiyecek yok. Bilim adamları, yapay yollarla dünyayı açlıktan kurtaracak bir tohum yaratmak peşindeler. Yaratmak kelimesini özelikle kullanıyorum, çünkü filmin temel meselelerinden biri, insanın buna muktedir olup olmadığı. Bu arayış peşindeki bilim adamı Erol (Jean-Marc Barr), yıllar önce bu konuda bir tez yazmış ama sonradan hem çalışmaları, hem kendisi ortadan kaybolmuş olan Cemil’i (Ermin Bravo) aramaya girişiyor.

Filmin ilk bölümü bu distopik evrenin şehirlerinde geçiyor ve bu kısımda sinemamızda daha önce benzerini görmediğimiz bir gelecek tasviri ile karşılaşıyoruz. Bu konuda Kaplanoğlu kadar, sanat yönetmeni Naz Erayda’yı da kutlamalıyız. Zaten festivalden de hak ettiği ödülü aldı. Bu kısım hikâyenin gelişimi açısından da ilginç sorular soruyor. Ancak film ilerledikçe hikâye iki insanın ıssızlığın ortasındaki yürüyüşüne dönüşüyor. Bu kısım fazlasıyla uzun tutulmuş ve ideolojik olarak da beklenebileceği gibi bilimin bir adım geri plana düştüğü bir noktaya doğru ilerliyor. Tasavvuf meselesinin en fazla ön plana çıktığı kısım da burası. Bu kısım için, bu alanda daha yetkin isimlerin yorumlarını okumak faydalı olacaktır. Örneğin film sonrası yapılan söyleşide gelen yorum üzerine hikâyenin, Hızır Aleyhisselâm ve Hz. Musa kıssasının modern bir uyarlaması olduğunu öğrendik. Sonradan kıssayı okuyunca filmde anlatılanlara farklı bir gözle baktığımı söyleyebilirim.

Kaplanoğlu gerçek anlamda uluslararası bir film yapmış. Son yıllarda yabancı yapımcı desteği bulan filmler, teknik ekibe birkaç yabancı isim katıp, senaryo uygunsa birkaç yurtdışı çekim ile olayı toparlıyorlar. Buğday’ın ise pek çok sahnesi yurtdışında çekilmekle kalmamış, neredeyse tüm oyuncu kadrosu da yabancı isimlerden oluşuyor. Ana karakterlerin adlarının Erol ve Cemil olması yanıltıcı olmasın, tüm film İngilizce. Film vizyona girdiğinde, bunun bir dezavantaj oluşturup oluşturmayacağını göreceğiz.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 4. Gün: Soygun, Düş Peşinde, Körfez, Daha

Soygun (Good Time):

good_time

Bugün ilk film olarak You Were Never Really Here’a niyetlenmiştik ama şansımıza Good Time çıktı. İyi ki de çıktı. Zaten vizyonda ya da Filmekimi’nde izleyecektik ama onların öncesinde yakalamış olduk. Filmin Türkçe adı Soygun ama yönetmen Safdie kardeşler filmin büyük kısmını soyguna değil, sonrasında yaşananlara ayırmışlar.

Connie ve Nick isimli iki kardeş bir banka soygunu planlarlar fakat kardeşlerden biri zihinsel engellidir. Zaten diğer kardeşin de öyle çok iyi bir planı ya da kabarık bir suç geçmişi yoktur. Soygunun en başındaki acemiliklerinden de kolayca tahmin edilebileceği gibi, terslikler üst üste gelir ve zihinsel engelli olan kardeş Nick yakalanır. Onun hapishanede bir gece geçirmeye bile dayanamayacağını düşünen kardeşi de gece boyunca onu çeşitli yollarla hapisten çıkarmaya çalışır.

Safdie kardeşler (bu arada yönetmen kardeşlerden biri, aynı zamanda zihinsel engelli kardeşi de canlandırıyor), hikâyelerini hızlı bir tempo, bu tempoya her anında ayak uyduran bir müzik çalışması ve tıkır tıkır işleyen bir senaryo ile anlatmışlar. Film zaman zaman yakın çekimleri ve hareketli kamerası nedeniyle yorucu olabiliyor ama yönetmenler bu şekilde tercih etmişler. Bu yoruculuk filmin aleyhine de işlemiyor zaten.

Kardeşini kurtarmak için türlü yollar deneyen Connie rolünde Robert Pattinson filmin yükünün büyük bir kısmını sırtlıyor. Pattinson’ın oyunculuğunu her zaman iyi bulmadığımı saklayacak değilim ama bu sefer sağlam bir performans çıkarıyor ve filmi bir adım daha yukarı taşıyor. Sonuç olarak festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Düş Peşinde (Girl Asleep):

Girl-Asleep-1140x641

Bu yıl festivalde merakla beklediğimiz filmler kadar, hakkında çok fazla bir şey duymadığımız, başka bir yerde yakalamamızın zor olduğu filmler de vardı. İşte Girl Asleep, o filmlerden biriydi. Film, bir büyüme hikâyesi anlatıyor. 14 yaşındaki Greta, yeni yaşına yeni bir okulda girmek üzeredir. Yeni okulda hemen hemen hiç arkadaşı yoktur. Okulun havalı kızları, onu içlerine almazlarken ona yaklaşan tek kişi Elliot’dır. Zaten o da okulda dışlanan bir gençtir ve onun da arkadaşı yoktur. Greta’nın anne babası ve ablası da tuhaf tiplerdir. En azından tuhaf bir mizah anlayışları vardır. Bu mesafeli, biraz da soğuk mizah anlayışı filmin tümüne sinmiş durumda zaten. Filmin görsel yapısı da işin içine girince akla Wes Anderson filmleri geliyor.

Filmin konusunda bakınca karşımızda bildik bir büyüme öyküsü olduğu sanılabilir. Ancak yönetmen Rosemary Myers ve senaryo yazarı Matthew Whittet (ki film de onun yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlama zaten), işin içine Greta’nın hayal dünyasını da katarak önümüze gerçeküstü bir yapı getiriyorlar. Bu gerçeküstü dünyada Greta’nın yaşamındaki annesi, babası, uzaktan uzağa hoşlandığı oğlan gibi figürleri başka kimlikler içinde tekrar görüyoruz. Bu da gerçeklikle hayal dünyası arasındaki bağı güçlendiriyor. Bu, belki çok yeni bir fikir değil ama filmde gayet iyi işliyor. Çok büyük ve önemli bir film değil belki ama festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden biri.

Körfez:

Korfez

Emre Yeksan’ın Körfez filmi Venedik Film Festivali’nde gösterilmesi ile dikkat çekmişti. Üstelik fena da yorumlar almamıştı. Bu nedenle Adana’nın da merakla beklenen filmlerinden biriydi. Körfez, 30’lu yaşlardaki Selim’in hikâyesini anlatıyor. Selim, sorunlu bir boşanmanın arkasından İstanbul’dan İzmir’e geri dönmüş. Daha ilk anlarda genç denebilecek yaşına rağmen umutsuz ve amaçsız bir karakter olduğunu anlayabiliyoruz. Filmin ilk bölümlerinde Selim’in çevresine ve ailesine yabancılaşması gayet iyi anlatılıyor. Onların yemek masasındaki halleri, yıllar önceki kız arkadaşı ile tekrar karşılaşması ve amaçsız bir cinsellik yaşamaları, hiç tanıyamadığı asker arkadaşı ile karşılaşmasında onu tanıyor gibi yapması karakteri tanımamız açısından başarılı sahneler.

Fakat filme Körfez adının verilmesinin bir nedeni var. Körfez’de bir yangın çıkıp sonrasında şehre pis bir kokunun yayılması, şehirde yaşayanların büyük bir kısmının yaşadıkları yeri terk etmesi ile sonuçlanıyor. Bu noktadan sonra film, neredeyse distopik diyebileceğimiz bir yapıya bürünüyor. Orta ve üst sınıfın şehri terk etmesi ve kalanların durumu üzerinden bir okuma yapılabilir elbette ama Emre Yeksan filmi metaforlara boğarak fazlasıyla ağır bir hale getiriyor. Ya da çok derinmiş ve zekiceymiş gibi yapıyor diyelim. Halbuki adım adım bataklığa gömülen insan figürü hiç de heyecan uyandırıcı ya da ne kadar güzel bir buluş diyeceğiniz bir metafor değil. Ve ne yazık ki filmde bunlardan çok fazla var. Neticede film kendi içinde kayboluyor ve giderek seyirciden uzaklaşıyor. Benim için festivalin hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri oldu.

Daha:

daha

Onur Saylak’ı 10 yıl kadar önce Sonbahar filminde tanımış ve oyuncu olarak çok sevmiştik. Yakın zamanda bir kısa film yöneterek yönetmenliğe ilgisini de göstermişti. Orman adlı bu kısa filmde sinema duygusu olan bir yönetmen olduğunu hissettirmişti. Peşin peşin söyleyelim, Daha ile karşımızda yılların yönetmenleri ile aşık atabilecek potansiyeli olduğunu da gösterdi. Saylak ilk yönetmenlik denemesi için en baştan doğru bir karar vererek sağlam bir kitaptan yola çıkmış, Daha kitabını ele almış ve kitabın yazarı Hakan Günday ile çalışmış (ki Orman filminde de beraber çalışmışlardı). Elde güçlü bir roman olması başlı başına bir avantaj ama Saylak romanı kuru kuruya anlatmayı tercih etmemiş ve yönetmen olarak da ben buradayım demiş.

Daha, insan kaçakçılığı zincirinin bir parçası olan Ahad ve oğlu Gaza’yı anlatıyor (Ahad’ın tersten okunuşuna dikkat ettiniz mi?). Başka başka ülkelerden Türkiye’ye gelen mültecileri araçları ile taşıyan Ahad ve Gaza, onları bir süre depolarında misafir ediyor, sonra da teknelere teslim ediyorlar. Ahad hem oğluna, hem de mültecilere çok kötü davranıyor. Onları insan gibi bile görmüyor. Hayatta başarılı olmak için kötü olmak gerektiğine inanmış. Gaza ise babasının baskısından kurtulmaya çalışarak İstanbul’a kaçma çabasında. Mültecilere de daha içten bir bakışı var. Fakat giderek bambaşka bir ruh haline bürünüyor.

Onur Saylak, son derece çarpıcı bir hikâyeyi sinemanın farklı unsurlarını uyum içinde kullanarak başarılı bir şekilde anlatıyor. Feza Çaldıran’ın görüntü yönetiminden Ali Aga’nın kurgusuna kadar teknik açıdan çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. Ahad olarak Ahmet Mümtaz Taylan zaman zaman biraz abartılı oynasa da gayet iyi ama filmin oyuncu olarak asıl yıldızı Hayat Van Eck. Gaza’ya hayat veren bu genç oyuncu kariyer planlarını doğru yaparsa geleceğin yıldızlarından biri olabilir. Festival sonunda umut veren erkek oyuncu ödülü aldı ama bence doğrudan en iyi erkek oyuncu da seçilebilirdi.

Oyuncular açısından en sıkıntılı isim ise Tuba Büyüküstün’dü. Çok büyük olmasa da olayların akışında kilit bir rolü olan Büyüküstün’ün filmin dokusuna oturmamış bir hali vardı. Doğru kelime bu olmayabilir ama fazla güzel görünüyordu. Ya da şöyle diyelim, o durumdaki bir kadının çok daha yorgun gözükmesi, yüzünde o zor günlerin izini taşıyan bir ifade olması gerekirdi. Filmin sıkıntılı yönlerinden bir diğeri ise kâğıt üzerinde Ahad ile aynı konumda olması gereken bazı karakterleri farklı konumlandırması idi. Spoiler vermeden bu konuyu daha fazla açamayacağım için şu an için bu kadarla bırakıyorum.

Daha, ağır bir konuyu anlatmasına rağmen seyirciyi kavramasını da biliyordu. Bu nedenle festivalden seyirci ödülünü de alması şaşırtıcı değildi. Benim için de Ulusal Yarışma filmlerinin en iyisi idi.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 3. Gün: The Beguiled, İşe Yarar Bir Şey, Murtaza

The Beguiled:

beguiled

Sofia Coppola, sevdiğim bir yönetmen, bir de elde Cannes Film Festivali’nden alınmış en iyi yönetmen ödülü olunca The Beguiled’den beklentim epey yüksekti. Üstelik fragman da son derece heyecan vericiydi. Sonuç ne yazık ki bu beklentileri karşılamadı. Kötü film değil belki ama uzun süre hafızalarda yer edecek bir film de değil.

The Beguiled, Amerikan iç savaşında geçen bir öyküyü ele alıyor ama iç savaşı arka planda bir motif olarak kullanıyor. Esas derdi, sadece kadınlardan oluşan bir ortama yakışıklı bir erkek girdiğinde neler olur? İç savaş döneminde genç kızların eğitim gördüğü bir okulda sadece 5 öğrenci, 1 öğretmen ve okulun sahibi Bayan Martha (Nicole Kidman) kalmıştır. Bir gün ormanda yaralı bir düşman askeri (Colin Farrell) bulunur. Onu iyileştirip, askerlere teslim etmeyi düşünürken yanlarında misafir olarak ağırlamaya karar verirler.

Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir öyküyü, senaryoyu da kendi yazmış olan bir kadın yönetmenin elinden izliyorsak farklı açılımlar beklerdim. İlk anda akla gelebileceği üzere tüm kadınlar, yakışıklı düşman askerinden etkileniyor ve onun etrafında pervane oluyorlar. Henüz işin cinsellik yönünü çok düşünmeyecek kadar küçük olanlar bile kendilerini ona beğendirmeye çalışıyorlar. Bu beğendirme çabasının ilk aşamalarının küçük ayrıntılar ile başlaması başarılı aslında ama kadınların birbirleri ile çatışmaları biraz fazla uzatılmış gibi. Filmin kırılma noktasından sonra yaşananlar ise çok hızlı gelişiyor ve seyirciyi hiç şaşırtmıyor. Üstelik fragmanda da neler olduğu/olacağı neredeyse tamamen verilmiş.

Filmin mekân ve kostüm tasarımları, beklenebileceği gibi çok iyi. İyi çekilmiş sahneleri de yok değil (mesela yemek sahnesi). Ama toplamda beklenen tatmin duygusunu vermiyor. Filmden birkaç dalda Oscar adaylığı beklentim vardı. Başka bahara demek zorunda kaldım.

İşe Yarar Bir Şey:

işe-yarar-bir-şey-3

Pelin Esmer’in, 11’e 10 Kala filmi benim için çok özel bir filmdir. Bu nedenle İşe Yarar Bir Şey, bu yılki festivalin merakla beklediğim filmlerinden biriydi. Üstelik bu kez işin içinde Barış Bıçakçı gibi önemli bir edebiyatçı da vardı. Film, bir tren yolculuğunda tanışan iki kadının hikâyesini anlatıyor. Leyla (Başak Köklükaya), yıllar sonra lise arkadaşlarıyla buluşmaya giderken, genç hemşire Canan (Öykü Karayel) ise bir iş görüşmesine gidiyor. Filmin ilk yarısı trende geçerken, ikinci yarısı Leyla’nın lise buluşması ve Canan’nın iş görüşmesi ile geçiyor (yani tam öyle değil de filmin gelişmelerini ele vermeyelim şimdi).

Filmin en etkili kısımları trende geçen kısımlar. Leyla ve Canan’ın birbirini tanıma çabası, kendilerini ya da amaçlarını en başta karşı tarafa tam olarak açamazken yavaş yavaş rahatlamaları, sadece trende gördükleri ve görecekleri insanların hayatlarına teğet geçmeleri çok iyi verilmiş. Filmin sinemasal anlamda en güçlü olduğu yerler de buralar. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki camlar arkasından gözlemlenen hayatları verirken gözümüze sokmadan ince ince çalışmış. Trenden inildikten sonraki bölümde ise film gücünü yitiriyor. Filmin tümünde, arka planda bir edebiyatçının olduğu hissediliyor ama sanki tren sonrası bölümde film Pelin Esmer’in olmaktan çıkıp Barış Bıçakçı’nın ellerine teslim oluyor. Söyleşi kısmında, filmin tamamen trende geçmesini düşünmüş müydünüz sorusu da geldi. Bence de olabilirmiş. Ama bu haliyle de kötü film değil kesinlikle.

Oyuncular için de birkaç kelam etmeli. Başak Köklükaya’yı sinema perdesinde izlemeyi özlemişiz gerçekten. Kimi zaman o edebi yapıya kendisini fazla kaptırıyor ama senaryonun talep ettiği de bu zaten. Onu başarılı bir genç oyuncu olarak alkışlarken bir anda sinema perdesinden uzaklaştı ve bir süre görülmedi. Umalım ki bu film, yeni projelerin başlangıcı olur. Öykü Karayel ise Köklükaya’nın yanında ezilmeyen bir performans ortaya koymuş. Özellikle ne yapacağını bilemeyen tedirgin halleri çok iyi. Onu da dizilerden çok sinemada görmek isteriz.

Murtaza:

murtaza

Murtaza, bir köyde gözleri görmeyen karısı ile birlikte yaşayan yaşlı bir adamın hikâyesi. Düğünlere, çeşitli etkinliklere yemek hazırlayarak, küçük tarlalarındaki kayısıları toplayarak hayatlarını idare ettirmeye çalışıyorlar. Çocuklarını İstanbul’a göndermişler ve onlardan pek de haber almıyorlar. Aslında Murtaza, karısının görme engelini de kullanarak kendilerine o küçük evlerinde güvenli bir bölge kurmuş ve oradan mümkün olduğu kadar dışarı çıkmıyor, dışardan da içeriye kimseyi almıyor. Film ilerledikçe anlıyoruz ki, bu adamın geçmişinde kendisinin bile utandığı, belki unuttuğu, belki unuttuğunu sandığı sırlar var.

Özgür Sevimli, bu ilk filminde kendisi için çok özel bir yer taşıyan bir hikâyeyi anlatmış. Filmin söyleşisinde Murtaza’nın onun dedesi olduğunu öğrendik. Yıllar önce bu konuda bir belgesel de çekmiş zaten. Anlattığı hikâyeye uyacak şekilde, minimal bir anlatım tarzını benimsemiş. Görkemli sahneler yok ama ışığın çok iyi kullanıldığı birkaç sahne var. Deneyimli oyuncular Cezmi Baskın ve Meral Çetinkaya da başarılılar.

Filmin ödül şansı olur mu bilemiyorum ama yönetmen Özgür Sevimli, Adana Film Festivali’nden her durumda mutlu ayrılacak sanırım. Festivalde yer alan üç filmin ekibinde yer alıyor. Bu filmin yönetmeliği dışında, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve Sofra Sırları filmlerinde de yardımcı yönetmenlik yapmış.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 2. Gün: Patti Cake$, Taş, Kar, Derin Sular

Patti Cake$:

patticakes

Patti, Amerika’nın küçük bir kasabasında yaşayan, annesiyle sorunlar yaşayan, kilolu, genç bir kız. Hayattaki en büyük tutkusu ise rap müzik. Çok iyi sözler yazıyor, bunları bizim âşık atışmalarını hatırlatan rap müzik kapışmalarında çok iyi kullanıyor. Hayali, elbette bir gün bu kasabadan çıkıp ünlü olmak. Önünde de bir rap müzik yarışması var. Annesi de bir zamanlar bir rock grubunda şarkıcılık yapıyormuş. O da zaman zaman geceleri kendini barlara atsa da hayatının çoğunu evinde geçiriyor.

Patti Cake$, bağımsız sinemanın anlatmayı çok sevdiği temaları karşımıza getiriyor. Küçük bir kasabada çıkışsızlık içinde yaşayan insanlar, karşısına şans çıkarsa kendini kurtarabilecek yetenekte bir karakter ve onu aşağı çekmeye çalışan zincirleri. Elbette aile sorunları da işin farklı bir katmanı. Müzik videoları ile tanınan yönetmen Geremy Jasper, bu bildik temaları rap müzik ile harmanlayarak iyi bir iş çıkarmış ve seyirci dostu bir film yapmış. Patti’nin gerçek yaşamı ile hayal dünyasını iç içe geçirmesi de iyi bir fikir. Ancak filmden keyif almak için rap müziğe de bir ilginiz olması gerekiyor. Kişisel olarak çok yakın olduğum bir müzik türü olmadığı için işin o kısmı biraz sorunluydu. Yine de finaldeki performansın insanın kanını kaynattığını itiraf etmem gerek. Hemen aşağıda filmdeki şarkılardan biri var. İzleyip/dinleyip filmi sevip sevmeyeceğinize karar verebilirsiniz.

Patti’yi canlandıran genç oyuncu Danielle Macdonald, gerçekten başarılı. Finalin bildik klişelere teslim olmamasını da filmin artıları arasında sayabiliriz.

Taş:

tas

Orhan Eskiköy’ün Taş filmi, bu yılki Adana Film Festivali’nin programındaki ilk ulusal yarışma filmiydi. Film, belirsiz bir zaman ve mekânda geçiyor. Anne-baba ve kızlarından oluşan bir aileyi tanıyoruz. Bir erkek çocukları da varmış ama küçük yaşta kaybolmuş. Geçmişte neler yaşandığını tam olarak bilmiyoruz ama anne, bu durumdan babayı sorumlu tutuyor. Günün birinde kapılarının önünde bayılmış genç bir adam buluyorlar. Anne, onun kaybolan oğlu Hasan olduğuna inanıyor, baba çok emin değil, çocuk ise adının Selim olduğunu söylüyor. Ama bu annenin inancını değiştirmeye yetmiyor. Bir de ortada Selim/Hasan’ı arayan bir memur var.

Peşin peşin şunu söylemeliyim, daha önce gösterildiği festivallerde Taş çok iyi eleştiriler almamıştı. İzledikten sonra biraz haksızlık edildiğini düşündüm. Orhan Eskiköy sorular soran ama cevapları ele vermeyen, biraz kapalı, biraz da seyircinin filmden çıkartabileceği anlamlara sırtını yaslayan bir film yapmış. Ama sinema duygusu yerli yerinde ve kendisini izlettiriyor. Memur karakteri ya da tiplemesi üzerinden getirdiği otorite ya da devlet eleştirisi bir yana, filmin esas derdi inanç kavramı. Filmin başlarında ufak ufak adı anılmaya başlayan bu kavram, film ilerledikçe ağırlığını hissettiriyor. Film, farklı konular üzerinden dönüp dolaşarak sürekli olarak inanç mevzusuna dönüyor. O gencin Hasan ya da Selim olduğuna inanmak, duvarın gücüne inanmak, ortada bir define olduğuna inanmak vs. vs. Eskiköy, söyleşide kendisinin de belirttiği gibi Taş kavramını da birkaç farklı şekilde kullanmış. Kimi zaman mistik gücü olan bir duvarın parçası, kimi zaman sıradan bir yapının bir parçası, bazen de bir silah.

Soruları sorup, cevapları açıkça vermemenin yönetmenin bilinçli bir tavrı olduğunu söyleşide Selim/Hasan karakterini canlandıran Ahmet Varlı’nın bir cevabından da anladık. Bu karakterin geçmişi ile ilgili çekilmiş bir sahne varmış. Bu sahne bazı sorulara açıklık getirebilir, en azından karakterin kim olduğunu netleştirebilirmiş ama sonradan çıkarılmış. Belki de yönetmen, bu ve benzeri konularda, filmin temasından da hareketle, seyirci neye inanıyorsa gerçeğin o olduğunu düşünmemizi istemiş.

Neticede Taş, zor ve çaba isteyen bir film ama kötü bir film değil. Yakın zamanda gösterime de girecek. Şans verilmeli derim.

Kar:

Snow-1

Kar, bu seneki festivalin sürprizlerinden biri. Çok fazla bir beklentimiz yokken karşımıza çıktı ve seyirciyi çarpıp geçti. Film, Antalya’da yaşayan bir grup lise öğrencisinin hayatına odaklanıyor. Bu gençler uzaktan baktığımızda pek çok kişinin, kim bu serseriler diyeceği, hatta pek de yanlarına yaklaşmak istemediğimiz tipler. Okulda kavga çıkarıyorlar, sokakta sağa sola bulaşıyorlar, bol bol alkol ve uyuşturucu kullanıyorlar ve ağızları çok bozuk. Tüm bu gençler aynı zamanda, sosyal sınıf olarak da altlarda yer alıyorlar. Film, girişinde bu karakterleri bize tanıtmadan nedensiz şiddetlerini karşımıza getirerek ilk anda bir şok etkisi yaratıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu anlarda karakterler fazla abartılı, film de itici geldi. Ancak karakterlerden birinin Bolu’dan gelen ve orta/üst sınıfa mensup, “temiz bir çocuk” olan erkek kardeşi Ali olaya dâhil olunca biz de onunla beraber bu grubu tanımaya başlıyoruz, onları seviyoruz, sevmesek bile onları anlıyoruz. Giderek bu grubun içine giren Ali, yavaş yavaş onlardan biri oluyor ve olaylar gelişiyor.

Yönetmen Emre Erdoğdu, gerçekten güçlü karakterler ve güçlü bir öykü kurmuş. Ülkemizden çok fazla iyi gençlik filmi çıkmıyor diyoruz zaman zaman. Son yıllarda gençlik komedilerinin düzeyinde bir artış olmuştu. Kar da gençliğin bir kesimine bir yandan çok sert, bir yandan da dürüst bir bakış. Genç oyuncu kadrosunun hemen hepsi çok iyi ve doğal. Hikaye gereği, Müzeyyen’i canlandıran Hazar Ergüçlü, bir adım önde. Kendisini yakın zamanda, Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı’nda da göreceğimizi düşünürsek iyi bir yönde ilerlediğini söyleyebiliriz. Onun dışında çetenin başı diyebileceğimiz Hazerhan rolünde Halil Babür de son derece başarılı.

Kar, gösterime girebilecek mi bilemiyorum ama girerse 18+ sınırlandırması alacağından eminim. Günümüzün koşullarında, televizyonlarda yayınlanması da neredeyse imkânsız. Bu nedenle karşınıza çıkan festivalde izleyin derim.

Derin Sular (Submergence):

submergence_01

Wim Wenders, pek çok filmini sinema tarihinin en iyileri arasına alabileceğim bir yönetmen. Ne yazık ki yakın dönemdeki kurmaca filmleri çok fazla sevemedim. Submergence da bu fikrimi değiştirecek bir yapım olmadı.

Submergence, karşımıza farklı farklı yerlerde kendileri ile baş başa kalan iki karakteri getiriyor. James McAvoy’un canlandırdığı James More, köktendinci teröristler tarafından ışık bile görmeyen bir odada tutsak edilmiş durumda. Alicia Vikander’in canlandırdığı Danielle Flinders ise bilimsel bir çalışma için, denizin ışık bile sızmayan kapkaranlık bir katmanında tek başına. Bu iki karakter bir süre önce Fransa’da bir sahil otelinde tanışıp çok büyük bir aşk yaşamışlar ve bugün bulundukları durumlarda kendilerini hayata bağlayan da o aşk oluyor. Filmin temel sorunu da burada ne yazık ki. O aşk bir türlü inandırıcı olamıyor. Artık McAvoy ve Vikander’in kimyası mı tutmuyor diyelim, aralarındaki hikâye ve yakınlaşmaları inandırıcı mı değil diyelim bilemiyorum ama olamıyor. Bu durumda filmin, iki karakterin içinde bulundukları durumlar arasında kurmaya çalıştığı paralellikler de havada kalıyor.

Filmin bir diğer önemli boyutu da James More karakterinin kendisini kaçıranlar ile kurduğu iletişim. Bu konuda Wim Wenders’in kötü Müslüman teröristler ve kahraman İngiliz adam klişesini kullanması beklemezdim zaten. Nitekim o tuzaktan kaçıyor. Özellikle Reda Kateb’in canlandırdığı Saif karakteri ile olaya doğru yerlerden yaklaşıp doğru sorular soruyor. Ancak kimi zaman, özellikle doktor karakteri ile kurulan diyaloglar yeterince doyurucu değil.

Wenders, bir aşk hikâyesi içinde önemli bulduğu konuları ele almaya çalışmış. İzlediğime pişman değilim ama sanırım kendisine belgesellere devam et üstad, diyeceğim.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 1. Gün: Kardaki İzler, Mutlu Son

Kardaki İzler (Wind River):

wind_river

Taylor Sheridan’ı kimi dizilerdeki oyunculuklarını bir kenara bırakırsak, çoğunlukla Sicario ve Hell or High Water’ın senaryolarını yazan kişi olarak tanıyoruz. Hatta Hell or High Water’ın başarılı senaryosu ile Oscar adayı da olmuştu. Sheridan’ın 2011 yapımı, çok bilinmeyen bir yönetmenlik denemesi de var. Bu nedenle, bu başarısı sonrasında tekrar yönetmenliğe yönelmesi şaşırtıcı değil.

Sheridan bu filminde yine bir suç hikâyesi anlatıyor. Jeremy Renner tarafından canlandırılan ve hayatını, dağlarda vahşi hayvanları avlayarak kazanan Cory, bir gün dağlarda Kızılderili genç bir kızın donmuş bedenini buluyor. Olayın cinayet olma şüphesi üzerine bölgeye bir FBI ajanı çağırılıyor. Gelen ajanın deneyimsiz bir kadın (Elizabeth Olsen) olması bölgedekileri hayal kırıklığına uğratıyor.

Bir cinayeti çözmek için erkeklerin arasına gönderilen genç FBI ajanı teması, ilk anda Kuzuların Sessizliği’ni akla getirse de film o yolda gitmeyerek, genç ajan Jane’i olayın çözümü yolunda öne çıkartmıyor. Filmin hikâye olarak esas yükü Cory karakteri üzerinde. Zaten giderek rahatsız edici olan da bu oluyor. Cory hem çok iyi bir iz sürücü, hem bütün delilleri çok iyi değerlendiriyor, hem her attığını vuruyor, hem de bire bir kavgada çok başarılı. Adeta bir süper kahraman, Jeremy Renner’ın oynadığını düşünürsek, adeta Hawkeye. Jane karakteri daha çok onun geçmişindeki benzer bir acıyı ortaya çıkarmak için kullanılıyor, biraz da ufak bir romantizm unsuru. Ama neyse ki bunda çok ileri gidilmemiş.

Aslında Sheridan, dondurucu bir soğukta yaşayan insanların psikolojisini, o ortama dışardan gelenlerin her durumda yabancı olarak kalacakları duygusunu iyi vermiş. Bu yalnızlık ve izole edilmişlik duygusu üzerinden gelişen yerler gayet iyi. Ancak kimi zaman işi Hollywood aksiyonu noktasına taşıyor ki oralarda tökezliyor ve sıradanlaşıyor. Finaldeki çözüm de ilk anda etkileyici olsa da üzerinde bir süre düşününce benzerlerini gördüğümüz bir fikir olduğunu hatırlıyorsunuz.

Neticede Wind River kötü film olmamakla beraber, Hell or High Water düzeyinde de değil. Nick Cave ve Warren Ellis’in müziklerinin her zamanki gibi birinci sınıf olduğunu da not olarak düşelim.

Mutlu Son (Happy End):

happy_end

Haneke’nin Mutlu Son isimli bir film çekmesi bile başlı başına bir ironi. Daha en baştan onun karakterleri için bir mutlu son yazmayacağını biliyoruz. En azından çoğunlukla kullanıldığı anlamda. Belki de belli bir açıdan bakarsanız, Amour ve Yedinci Kıta gibi filmlerin finallerini mutlu son olarak görebilirsiniz.

Haneke bir kez daha sevdiği oyuncularla, sevdiği temalara dönüyor. Karşımızda Haneke’nin anlatmayı çok sevdiği ama bir kurum olarak hiç hoşlanmadığını hissettiğimiz üst sınıftan burjuva bir aile var. Bu aile zaten kendi içinde sorunlar yaşarken, aileye babanın eski eşinden olan kızının da dâhil olması ile işler daha da karışıyor. Ya da belki de bazı noktalarda zaten kaçınılmaz olan olayları hızlandırıyor diyelim.

Haneke bu filmde sevdiği temaları işliyor dedik, aynı zamanda sevdiği ve daha önce kullandığı şekillerde işliyor. Filmin girişinde uzun süre cep telefonu kameralarından ve güvenlik kameralarından görüntüler izliyoruz. Bunların arasında bir çocuğun evcil hayvanı üzerinde yaptığı bir deney de var. Ana karakterlerimizden biri kim olduğunu bilmediğimiz biri ile yazışıyor. Bir başka ana karakterimiz yaşlı ve hasta. Televizyonlarda göçmenler ile ilgili haberler dönüyor fakat kimse bunlarla ilgilenmiyor. Önceki Haneke filmlerini düşündüğümüzde bu ve benzeri detayların hepsini gördüğümüz filmler aklımıza geliyor. Bu nedenle film her haliyle bir Haneke filmi olduğunu hissettirirken, bir yandan da bir tekrar hissi uyandırmaktan kaçamıyor. Elbette belli bir gizem ve gerilim duygusu da oluşturuyor ama eski Haneke olayları çok daha sert bir noktaya taşırdı demekten de kendimizi alamıyoruz. Bildiğimiz Haneke tüm aileyi tüketen bir “mutlu son” yazardı. Buradaki son ise biraz etkisiz kalıyor. Ayrıca Haneke gençlerin teknolojiyi kullanmasına bir eleştiri getirecekse bunu daha orijinal bir şekilde yapmalıydı bence.

Her Haneke filmi seyre değerdir diyelim ama Mutlu Son’un usta yönetmenin en iyi filmlerinden biri olmadığını da söyleyelim. Yine de kendi adıma bazı Haneke filmlerini, demlendikçe daha çok beğendiğimi de unutmuyorum (örnek: Beyaz Bant). Belki bu da öyle olur.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 6. Gün: The King’s Choice, Ana, mon amour, Logan, Strange Birds, Terminator 2: Judgment Day 3D

Kongens Nei (The King’s Choice):

kings_choice

Norveç’in Oscar adayı The King’s Choice, buralara gelmedi ama Berlin’de yakalama fırsatı bulduk. Daha önce günümüzde geçen filmler yapan Erik Poppe bu kez bir dönem filmine imza atmış. Dönem, 2. Dünya Savaşı dönemi. Bu dönemde o kadar farklı ülkelerde o kadar çok şey yaşanmış ki, hâlâ yeni şeyler ortaya çıkabiliyor. The King’s Choice, sinema sanatı açısından pek bir yenilik getirmese de bilmediğimiz bir olayı anlatıyor. En azından Norveçli olmayanların bildiğini pek tahmin etmiyorum.

Film, Nisan 1940’da Nazi Almanyası’nın Norveç’e girmesi sonrası yaşananları anlatıyor. Almanlar başbakanlığa kendi kuklaları sayılabilecek bir ismi getiriyorlar ve Norveç’i büyük bir çatışma olmadan kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kral 7. Haakon ise aslında sadece sembolik yetkileri olmasına rağmen, halkın isteği bu yönde olduğu için Alman işgaline karşı bir tavır sergiliyor. Bunun sonucu olarak da ailesi ile birlikte kaldığı bölge bombalanıyor ama Norveç’te direnişin başlamasında ve kararlı bir şekilde sürmesinde önemli bir rol oynuyor.

The King’s Choice da bu sene festivalde izlediğimiz bazı filmler gibi çok kendi ülkesine dönük bir film. Karakterlerin ülke tarihindeki yerleri, birbirleri arasındaki ilişkilerin yansıtılışı, gelişmelerin doğurduğu sonuçlar Norveçli bir seyirciyi bizden daha fazla etkileyecektir. Muhtemelen Erik Poppe de bunun farkında olmalı ki, filmin başına ve sonuna uzun açıklayıcı metinler koyarken, film boyunca gördüğümüz mekânları, olayların gerçekleşme saatlerini de tek tek alt yazılarla belirtmiş. Baştaki yazılar olmasa, özellikle en başlarda perdede ne olup bittiğini anlamamızın zor olduğunu kabul etsem de ara yazıların filmin temposunu kıran müdahaleler olduğunu düşünüyorum. Ancak Poppe, elindeki malzemeden dönem filmi ve savaş filmi kurallarına uygun bir yapım çıkarmış. Bu anlamda rahat izlenen bir film belki ama benzerleri arasında öne çıktığını söylemek güç.

Ana, mon amour:

ana_mon_amour

Hemen her festivalde Romanya sinemasının son yıllardaki büyük yükselişinden bahsediyoruz. Berlinale de bu kuralı bozmadı. Çocuk Pozu filmi ile tanıdığımız Călin Peter Netzer’in yeni filmi Ana, Mon Amour, izlediğim filmler içinde yarışma bölümünün en iyilerinden biriydi. Filme Ana ve Toma adlı iki gencin tutkulu aşkını izleyerek başlıyoruz. Ana’nın psikolojik rahatsızlıklarının ilk emarelerini de filmin en başında görüyoruz. Yine de özellikle Ana’nın ailesi ile tanışma kısmı epey eğlenceli bir bölüm. Hoş bir aşk filmi izleyeceğimizi düşünürken Ana’nın hastalığı ve Toma’nın ona elinden geldiği kadar yardımcı olması hikâyeyi başka bir noktaya taşıyor. Ama bununla da bitmiyor, hikâye bir anda ileri gidiyor ve Toma’yı bir psikoloğa Ana ile tanışmasını anlatırken buluyoruz. İkili evlenmiş ve çocukları olmuş, bu süreçte aralarındaki ilişkinin dinamikleri de değişmiş. Tüm film zekice kurulmuş bir flashback/flashforward yapısı ile ilerliyor. Bazen, seyirci olarak karakterlerdeki fiziksel değişikliklerden hangi zaman dilimini izlediğimizi anlamaya çalışıyoruz. Bu anlamda Netzer, filminde seyirciden de katılımcı olmasını bekliyor. İşin daha da kafa karıştırıcı tarafı, Toma’nın psikolog koltuğundan anlattıklarının, olayların onun tarafından yorumu olması, hatta bazen düpedüz rüyalarını anlatıyor. Ancak bu komplike yapıdan ortaya çıkan şey bir kafa karışıklığı olmuyor. Bu nedenle senaryo yazarlarını ve kurgucuyu tebrik etmek lazım (ki filmin kurgusu Berlin’den bir özel ödül aldı zaten).

Ancak filmin tek özelliğinin kurduğu bu komplike yapı olduğunu söylemek yanlış olur. Asıl derdi, her ikisinin de çeşitli problemleri olan iki insanın arasında yazılı olmayan belli kurallara göre kurulan ilişkinin zaman içinde ne şekilde değişebileceğini göstermek ve bu değişikliğin tarafların en azından birini (belki ikisini de) nasıl boşluğa itebileceğini irdelemek. Belki de yönetmenin kendi deyişiyle, bir ilişki kurmanın imkânsızlığını göstermek. Evet, ilişkiler açısından biraz karamsar bir bakış açısı olduğunu söylemeliyiz.

Filmin başarısını sağlayan en önemli unsurlardan biri de oyuncuları. Başta Ana ve Toma’yı canlandıran Diana Cavallioti ve Mircea Postelnicu olmak üzere tüm oyuncu kadrosu çok iyiler. Yıllara yayılan bu ilişkideki değişen ruh durumunu başarılı bir şekilde vermişler. Ayrıca film, ülkemizde gösterime girecek olursa kesileceğine kesin gözüyle baktığım bir sahnede de gayet cesurlar (o sahnedeki vücutların başkalarına ait olma ihtimali her zaman mümkün).

Neticede Ana, mon amour, ikinci izlemede farklı sonuçlar çıkarılabilecek filmlerden biri. Ben de ikinci kez izlemeyi ümit ediyorum. Türkiye’deki festivallere duyurulur.

Logan:

logan1

Bir festivalde birbirinden ne kadar farklı filmler izleyebilirsiniz sorusuna bir cevap verircesine sonraki seans için seçtiğim film Logan’dı. Hugh Jackman’ın Wolverine rolü için son kez kameraların karşısına geçeceğini defalarca açıkladığı, Deadpool sağolsun, R-rating alacağı da açıklanan (yani kandan ve küfürden kaçınılmayacağı belli olan) son Wolverine filmi Logan, Avrupa prömiyerini Berlin’de yaptı. Bir çizgi roman hayranı olarak bunu kaçıramazdım.

Önce baştan şunu söyleyelim, bir Wolverine filminin atmosferi kesinlikle böyle olmalıymış. İki Wolverine filmi boşa harcanmış. X-Men filmlerinin hitap ettiği yaş kitlesi daha düşük olabilir. Bu nedenle onlarda şiddetten kaçınılabilir ama solo Wolverine filmleri için aynı şey söylenemez. Neticede ellerinden metal pençeler çıkan ve o pençelerle savaşan bir adamdan bahsediyoruz. Herhalde o pençelerle düşmanlarının başlarını okşamıyor.

Önceki Wolverine filminin de yönetmeni olan James Mangold (ki o filmin hiç beğenilmediğini hatırlatalım), filmini çok net bir şekilde, bu bildiğiniz X-Men filmlerinden değil, bildiğiniz çizgi roman uyarlamalarından da değil demek için çektiği bir sahneyle açıyor. Hatta belki de “tamam, salona kadar geldiniz ama bu sahnedeki şiddetten ya da küfürden rahatsız olduysanız kapı yakın, halen çıkabilirsiniz” diyor. Hatta girişin hemen arkasından gelen sahnede çok da gerekli olmayan bir çıplaklık da kullanarak bunun tekrar altını çiziyor. İlk sahnelerin hikâyenin gelişimine pek de bir etkisi olmadığını düşünürsek filmin tonunu kurmak için çekildiği açık.

Asıl hikâyeyi yaşlanmış bir Wolverine, daha da yaşlanmış bir Profesör X ve çocuk yaşta bir mutantın, kötü adamlar peşlerindeyken, gerçek olup olmadığını bile bilmedikleri güvenli bir yere ulaşmak üzere yaptıkları yolculuk olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda elbette bir yol filmi ama daha çok bir western filmi. Zaten film sırasında da western referansı fazlasıyla veriliyor. Filmin en büyük artılarından biri karakterine verdiği önem. İyiden iyiye bir yalnız kovboya dönüşmüş olan Wolverine (belki de Logan demeliyiz), vahşi tarafını öne çıkarmış olsa da halen iyi adam ve kendisi ile barışma çabasında. Genç mutant Laura (X-23) belki de Logan’dan daha vahşi bir karakter ve kendini keşfetmeye çalışıyor. Ama asıl dramı, ana karakterimiz olmasa da Profesör X yaşıyor. Dünyanın en güçlü beyni, o beynini kaybediyor, yaşadıklarını unutuyor, en kötüsü beyninin o müthiş gücüne hâkim olamıyor. Filmde çok net olarak söylenmese de bunun yol açtığı sonuçlar çok trajik aslında. Filmde kötü karakterin yeterince güçlü olmadığı eleştirisi yapılabilir, doğrudur da ama önemli olanın karakterlerin kendi içlerindeki yolculuk olduğunu düşünürsek çok da büyük bir eksi değil bu.

logan2

Logan’ı türünün en iyi filmlerinden biri sayabiliriz ama bir başyapıt olarak selamlamamızı engelleyen birkaç hareket yapıyor. Çok spoiler vermeden söylemeye çalışırsak, birincisi Logan’ın en büyük düşmanının kendi karanlık yönü olduğunu cümlesini metaforik anlamından daha somut bir düzleme kaydırması, diğeri ise finale doğru hafiften bildik süper kahraman filmlerinin sularına kayması.

Hugh Jackman ve Patrick Stewart defalarca canlandırdıkları rollerine ayrı boyutlar katıyorlar. Zaten her ikisinin de iyi oyuncular olduğuna şüphemiz yok. Ama filmde her ikisinden de rol çalan bir oyuncu var. Henüz 12 yaşındaki Dafne Keen, özellikle konuşmadığı sahnelerde inanılmaz başarılı. Gözleri, yüz ifadesi ve vücut diliyle karakterinin içindeki öfke ve vahşilik ile birlikte çocukluğun masumluğunu çok iyi birleştirmiş. Akıllıca adımlar atması durumunda ilerleyen yıllarca adını çok sık duyabiliriz.

Neticede, James Mangold’un basın toplantısında da söylediği gibi, Logan oyuncak satmak için yapılmış bir film değil. Karakterlerine ve hikâyesine önem veren film. Bu nedenle seyircisini de daha farklı etkiliyor. Ayrıca bu filmi izlemek için önceki X-Men filmlerini bilmek de gerekmiyor. Tamamen kendi başına, apayrı bir film olarak da izlenebilir. Hatta öyle izleyiniz.

Drôles d’oiseaux (Strange Birds):

strange_birds

Bambaşka bir filmle yola devam. Strange Birds için, gerçeküstü öğeler taşıyan, bir Fransız romantik komedisi diyebiliriz. Fransa’nın taşra bölgelerinden Paris’e gelen 20’li yaşlarda genç bir kadının hikâyesini izliyoruz filmde. Mavie adındaki bu kadın, günlerini Paris sokaklarında gezerek ve kafelerde kitap okuyarak geçiriyor. Düşünürseniz tam da filmlerde gördüğümüz ütopik Paris klişesi. Ama bir tuhaflık da var. Zaman zaman gökyüzündeki martılar durup dururken ölüp Mavie’nin çevresine düşüyor. Bu arada bir arkadaşının yanında yaşamakta olan karakterimiz de onun evli sevgilisi ile sevişme seslerinden rahatsızlık duyuyor ve başka bir yer arıyor. Tesadüfler onu kimsenin alış veriş etmediği bir kitapçıda kendisine yardımcı olacak birini arayan 70’li yaşlarda bir adama götürüyor. Georges adlı bu yaşlı adam başta çok aksi görünse de tahmin ettiğimiz gibi zamanla yumuşuyor. İkili arasında yaşanan şeye tam anlamıyla bir aşk dememiz mümkün olmasa da birbirlerine bağlandıklarını söyleyebiliriz.

İkinci uzun metraj filmini çeken Élise Girard, seyirciye hemen tanıdık gelen karakterlerden yola çıkmış olmasına rağmen farklı bir atmosfer yaratmayı başarmış. Lolita Chammah ve deneyimli Jean Sorel’in uyumları da yerli yerinde. Yarınlara kalması zor olsa da zevkle izlenen bir film olduğunu söylemek mümkün.

Terminator 2: Judgment Day 3D:

t2

Bir zamanların efsane filmi T2, restore edilmiş ve üç boyutluya çevrilmiş halinin dünya prömiyeri ile karşımızdaydı. Yine üzerine çok konuşmaya gerek olmayan bir film. Yıllar sonra tekrar izleyince halen gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliyoruz. Aradan 25 yıldan fazla geçmiş ama türünde onu geçen çok az film çıkmış gerçekten. Örneğin Michael Bay nerede yanlış yaptığını görmek için defalarca T2’yu izleyebilir. Artık klasikleşmiş bir film olduğuna göre yine uzun uzun bahsetmeyi gerekli bulmuyorum ama restore edilmiş hali ve yıllar sonra tekrar izlemek ile ilgili birkaç yorumda bulunayım:

  • Filmin sonunda James Cameron, canlı bağlantı ile aramıza katıldı ve filmin 3 boyutlu halini çok övdü. Beklenti çok olmasın derim. Sonradan 3 boyutluya çevrilen filmler ile arasında çok bir fark yok. Vizyona girdiğinde 3 boyutlu hali için değil, bu klasiği tekrar (ya da ilk kez) sinemada izlemek için gitmeli.
  • Filmin ses ve görüntü olarak restorasyonu çok başarılı, sinemada izlenmesi gereken filmlerden biri olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Tabii ki türü seviyorsanız.
  • Ne varsa mekanik efektlerde var. Zamanında ayılıp bayıldığımız o likit metal T-1000 modelinin efektleri bugünden bakınca eski ve basit kalmış. O mekanik T-800 efektleri ise hâlâ taze (orada hiç bilgisayar efekti yok anlamına gelmiyor tabii ki).
  • Elbette filmin yıldızı Arnold ama Linda Hamilton da filmin can damarı. Filmin duygusal tüm ağırlığı onun üzerinde olduğu gibi, ilk filme göre geçirdiği değişim de halen etkileyici. Sinema perdesinde daha fazla görmek isteriz. Bu arada Cameron’un eski eşi Hamilton ile ilgili bir anısını anlatırken sesin kesilmesi talihsizlik oldu ama en azından “Linda’yı kızdırmamaya bakın” dediğini duyduk.

Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 251,607 hits
Kasım 2017
P S Ç P C C P
« Eki    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: