Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Konular:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını

Ankara Film Festivali

Geçen hafta, ülkemizde sinemaların yeniden açılması sonrasındaki, klasik anlamda kapalı salonlarda yapılacak olan ilk festivalin, Ankara Film Festivali olacağından bahsetmiştik. 3 Eylül tarihinde açılışı yapılan festivalde film gösterimleri 4 Eylül Cuma günü başlıyor ve bir hafta sürecek. Pandemi koşullarından dolayı, 2 salonda, günde 3’er seans olarak film gösterimleri yapılacağı için, festivalde alışık olduğumuz film sayısı biraz azalmış durumda. Festivalde bakanlığın sinemalar için uygun bulduğu tüm kuralların yanında ek önlemlerin de alındığı notunu düşelim ve programa bir göz atalım.

Öncelikle ulusal film yarışmalarında gösterilecek filmlerin listesini verelim:

Ulusal Uzun Film Yarışması:

  • Aşk, Büyü, vs. / Ümit Ünal
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Kovan / Eylem Kaftan
  • Omar ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme
  • Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil
  • Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan
  • İklim Değişimi / Yasemin Demirci
  • Meryem Ana / Mustafa Gürbüz
  • Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler
  • Servis / Ramazan Kılıç
  • Topanga / Ayçıl Yeltan
  • Tor / Ragıp Türk
  • Veger (Dönüş) / Selman Deniz
  • Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız
  • Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • Ada’m / Turgay Kural
  • Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz
  • Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin
  • Enstantane / Hakan Aytekin
  • İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu
  • Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel
  • Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı
  • Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent
  • Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal
  • Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar
  • Tenere / Hasan Söylemez

Birisinde SİYAD jürisi, diğerinde ise ön jüri olduğum için, Ulusal Uzun ve Ulusal Kısa Film yarışmaları ile ilgili bir yorum yapamıyorum şimdilik. Ancak belgesel yarışmasından, Ankara’nın unutulan dereleri ile ilgili bir film olan Asfaltın Altında Dereler Var ve 80’li yıllarda Mardin’de çekilen bir fotoğrafın izini süren Enstantane filmlerini önerebilirim. Ovacık ve Tenere de merak ettiğim filmler.

Dünya Sineması:

Bu yıl, bu bölüm, Anısına, Vişegrad Dörtlüsü ve Festivallerden adı altında, 3 alt bölüme ayrılmış durumda.

Anısına bölümünde, her ikisinin de doğumlarının 100. yılı olması vesilesiyle, Federico Fellini ve Éric Rohmer’in birer filmi gösterilecek. Fellicini’nin Aylaklar (I Vitelloni) filmi, usta yönetmenin ilk dönem filmlerinden biri. Yönetmenin daha sonraki filmlerine göre daha gerçekçi bir damardan geldiği söylenebilir. Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise Rohmer sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bir film. Her iki filmi de özellikle hiç izlememiş olanlara öneriyorum. Kendi adıma, tekrar izlemeye çalışacağım.

Vişegrad Dörtlüsü, son birkaç senedir festivalin içinde yer alan bir bölüm. Bu bölümde Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan filmler gösteriliyor. Zor ve tatsız günlerden geçtiğimiz bu yıl, bu bölüm için komedi filmleri seçilmiş. Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) bu seçkinin en ünlü filmi. Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) de adını duyduğumuz bir filmken Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Peter’in Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ve Andrzej Munk’un Eroica’sı ise ilginç keşifler olacak gibi gözüküyor.

Festivallerden bölümü ise bu yıl 6 yeni filmden oluşuyor. Bu bölümün ön plana çıkan filmi, hiç kuşkusuz ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Christian Petzold’un Undine’si. Üstelik yine Paula Beer ve Franz Rogowski ile çalışmış. Petzold’un Paula Beer öncesindeki favori oyuncusu Nina Hoss ise Seçmeler (Das Vorspiel) filmi ile karşımızda. O da geçen senenin epeyce adı duyulan filmlerinden biriydi.

Geçtiğimiz yıllarda Uçan Süpürge’de filmlerini izlediğimiz Ulrike Ottinger’in otobiyografik belgeseli Paris Calligrammes da festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri. Tıpkı, Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas) adlı animasyon gibi. Arne Körner’in Gasmann’ı ve Danilo Caputo’nun Rüzgârı Eken (Semina il vento) filmleri ise seçkinin bu bölümünün keşifleri olacak gibi duruyor.

İşte pandemi şartları altında nasıl bir ortamda gerçekleşeceğini merakla beklediğimiz ilk festivalin programı bu şekilde. Seyircinin ne kadar ilgi göstereceği, sonraki festivaller için de belirleyici olacak sanırım.

Sağlıklı festivaller dileğiyle, haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 4 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3

Festivaller Yaklaşıyor

Sinemaların yeniden açılması sonrası en çok beklenen film Tenet’ti. Geçen haftalarda da belirttiğimiz gibi, tüm sektör gözünü dikmiş, bu filmi bekliyordu. Nitekim geçtiğimiz Çarşamba günü gösterime giren Tenet, sinemalarda belli bir hareketlilik yaratmış oldu. İlk günlerde, özellikle IMAX salonlarının, mevcut durumda izin verilen şartlar dahilinde, satılabilecek bilet sayısında üst limitleri zorladıklarını gördük. Diğer salonlar da fena gitmiyor gibi ama beklenen performansa erişilebilmesi için, daha güvenli bir ortamın oluşması gerekiyor. Yine de Tenet örneği, seyircinin ilgisini çekecek filmlerin salonları belli oranlarda da olsa doldurabileceğini göstermiş oldu. Geçen hafta da yazdığımız gibi, Warner Bros, Tenet’in seyirci sayılarını şimdilik açıklamayacağını belirtmişti. Büyük ihtimalle Amerika vizyonundan sonra açıklanacak (Amerika’da büyük eyaletlerde henüz sinemaların açılmadığını, bu nedenle de Tenet’in orada bir sonraki hafta gösterime gireceğini not olarak düşelim).

Peki film nasıldı? Doğrusunu söylemek gerekirse farklı yorumlar var ama ülkemizdeki eleştirmenler tarafından çok fazla sevilmediğini söylemek lazım. Kişisel olarak ben de çok sevmediğimi, özellikle senaryo ve diyaloglar konusunda ciddi sorunları olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Nolan, bulduğu fikre âşık olmuş ve görsel olarak çok büyük sahneler oluşturma isteğine kapılmış ama iyi bir film yapmak için gerekli bazı noktaları unutmuş gibi. Bu yazı yazıldığında henüz genel seyircinin filme yönelik düşüncelerini çok fazla duyma fırsatımız olmadı ama önümüzdeki günlerde seyircilerin fikirleri de netleşir. Elbette Tenet’in çok iyi bir film olduğunu düşünenler de var. Yurtdışındaki yorumların biraz daha iyi olduğu da söylenebilir.

Ankara Film Festivali:

Festivaller yaklaşıyor dedik ama şu ana kadar yine Tenet’ten bahsettik. Sinemaları hareketlendiren unsurlardan biri, büyük Hollywood filmleri ise diğeri de festivaller. Yaz boyu online festivaller ile geçti. İstanbul Film Festivali, ulusal uzun ve kısa metraj yarışmalarını online ve açık hava sinemasının ortak olarak kullanıldığı bir şekilde yaptı. Ama bunlar klasik anlamdaki bir festivalin tadını vermedi tabii ki. Önümüzdeki hafta, Ankara Film Festivali, bu ülkemizde bu süreçte düzenlenecek olan, klasik şekilde kapalı salonlarda yapılan ilk festival olmaya hazırlanıyor. Elbette yeni normal kuralları kapsamında. Seyirciler arasında birer koltuk boşluk bırakılarak salonların kapasiteleri düşürülecek, salonlarda yeme-içmeye izin verilmeyecek, seans aralıkları uzun tutulacak ve buna bağlı olarak günlük seans sayısı düşecek. Seans sayıları azaldığı için festival programı da normalde alışık olduğumuzdan daha küçük bir program olacak gibi gözüyor. Ulusal uzun, kısa ve belgesel yarışma filmlerinin sayısı eskisi gibi. Zaten bu filmlerin seçimi aylar önceden tamamlanmıştı. Ancak Dünya Sineması bölümünün kapsamı küçültülmüş görünüyor. Yine de Undine gibi ilgi çekecek örnekler var.

Önümüzdeki hafta Ankara Film Festivali’nin programına daha detaylı bir bakış atarız ama 28 Ağustos itibarıyla biletlerin satışa sunulmuş olmasının beklendiğini hatırlatalım. Bu festivale seyircilerin göstereceği ilgi, diğer festivaller için de belirleyici olacak sanırım. Sırada İstanbul Film Festivali’nin kapalı salonlarda yapılacak bölümü, Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal var. İstanbul Film Festivali yine hibrid bir yapıda olacak büyük ihtimalle. Altın Koza’nın online olacağı, Altın Portakal’ın ise açık hava ağırlıklı olacağı söyleniyor. Tarihler yaklaştıkça, detaylar netleşir.

Uluslararası festivaller ve oyuncu ödülleri:

Bir de işin uluslararası büyük festivaller tarafı var elbette. Berlin Film Festivali, tam da salgının ilk başladığı dönemde, Çin dışındaki ülkeler henüz büyük tedbirler almamışken yapılmış ve bitmişti. O festivale katılmış sinema yazarlarından biri olarak çoğunlukla, tıklım tıklım dolu salonlarda film izlediğimizi ve ülkeye tedirgin bir şekilde döndüğümüzü söyleyebilirim. Sonrasında Cannes’ın ne olacağı uzun süre tartışıldı. Festival yöneticileri uzunca bir süre festivali yapabilmek için direndiler ama sonunda bu seneyi Cannes seçkisi adı altında bir grup filmi açıklamakla geçirdiler. Yaz boyunca yapılması gereken Karlovy Vary gibi bazı festivaller iptal edilirken, bazı festivaller de açık hava festivali şeklinde yapıldı. Online yapmayı tercih eden daha küçük festivaller de oldu. Uluslararası düzeyde önümüzdeki en büyük festival ise Venedik Film Festivali. Tam da Ankara Film Festivali ile aynı tarihler arasında yapılacak olan festival de dünyadaki diğer festivaller için belirleyici olacak gibi gözüküyor.

Bu arada Berlin Film Festivali ise, önümüzdeki sene yapılacak festival ile ilgili bir kararını açıklayarak, haftanın sinema gündemini değiştirdi. Festival, önümüzdeki yıldan itibaren oyuncu ödüllerini kadın oyucu ve erkek oyuncu olarak ayırmayacak, en iyi oyuncu ve en iyi yardımcı oyuncu olarak iki ödül verecek (daha önce yardımcı oyuncu ödülü yoktu, yani ödül sayısı değişmemiş oldu). Bu durum, farklı ortamlarda zaman zaman tartışılan bir konuydu. İlk adımı Berlinale atmış oldu ve tartışmalar da peşinden geldi. Kişisel olarak, nasıl ki yönetmen, kurgucu, görüntü yönetmeni ve bunun gibi diğer kategorilerde cinsiyet ayrımı yoksa, ideal bir durumda, oyuncu kategorisinde de olmaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta baştan bu ayrımın getirilmiş olmasının nedeninin, oyuncuların sinemada en çok göz önünde olan insanlar olmasından dolayı, ödül törenlerinin daha fazla ilgi çekebilmesi için, daha fazla oyuncunun adının anılması isteğinden geldiğini düşünüyorum. Bu açıdan olumlu bir gelişme olarak görüyorum.

Bu konuda farklı görüşü olanlar ise, sistemin erkek egemen bir sistem olmasından dolayı, oyunculuk ödüllerini erkeklerin domine edeceğini düşünüyorlar. Ödül sistemini geçmişe yönelik çalıştırırsak bu doğru olabilir ancak günümüzde gelinen noktada durumun böyle olmayacağını düşünüyorum. Yine de üst üste iki yıl bir erkek oyuncuya ödül verilirse, bir sonraki yılın jürisinin üzerinde bir baskı oluşacağını da düşünmek mümkün. Tam da bu yüzden, genel olarak jürilerin en iyi oyuncu ödülünü bir cinsiyete verirken yardımcı kadın oyuncu ödülünü diğer cinsiyete vermeye eğilimli olacağını düşünüyorum. İki cinsiyetli bir yapı üzerinden konuştuğumun farkındayım ama büyük ihtimalle, çok yakın bir gelecekte trans kadın, trans erkek ya da kendisini cinsiyetsiz olarak tanımlayan oyuncuların da bu ödüllerden biri alacağını göreceğiz. 2017’de Daniela Vega bu ödüle çok yakındı örneğin. Önümüzdeki birkaç yıl bu kararın diğer festivalleri ve ödülleri de etkileyip etkilemediğini göreceğiz.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 30 Ağustos’ta 2014 yapımı, Gri Savaş filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 28 Ağustos’ta Seninle Başım Dertte, 30 Ağustos’ta ise National Theatre’ın Hamlet oyununun gösterimi (canlı olarak sahne üzerinden kayda alınmış) var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği’nin düzenlediği açıkhava gösterimleri de bu ay başlıyor. 28 Ağustos’ta Sydney Pollack’ın Atları da Vururlar filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 28 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Tekrar Merhaba

Uzun bir süredir blogu güncellemiyordum. Aslında farklı mecralara yazı yazmaya da biraz ara vermiştim. Geçen haftadan itibaren, SinemaMüzik sitesine yazı yazmaya başladım ve onların da izniyle, yazılarımı bir süre sonra buradan da paylaşacağım. Fırsat buldukça bloga özel içerikler de koymaya çalışacağım.

Buyurunuz SinemaMüzik sitesinde yayımlanan ilk yazım:


Bu haftadan itibaren SinemaMüzik sitesine yazılarımla katkıda bulunmaya çalışacağım. Bu yazılar bazen o haftanın sinema gündemi ile ilgili olacak, bazen sosyal medyada paylaştığım film notlarının bir derlemesi olacak, belki de bazen tamamen farklı ufak ufak notlardan oluşacak. Nasıl gelişeceği konusunda sizlerden de fikirler alırsam, zaman içinde o yönde ilerleyebiliriz.

İlk haftanın konusu, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Uzun Film Yarışması olacak. Bu yılın özel koşulları nedeniyle açık havada kısıtlı bir seyirci ile gerçekleşen yarışmada filmlerin büyük çoğunluğu online olarak da gösterildi (2 film online gösterilmedi, öğrendiğimiz kadarıyla yapımcıları kabul etmemiş). Bu sayede filmleri İstanbul dışındaki seyircilerin de izleme imkânı oldu. Belki de bu nedenle yarışmanın, sosyal medyada uyandırdığı yankı da her zamankinden fazla oldu. Bu durumun dezavantajları da var elbette. Mesela yarışmadaki filmlerin bir kısmı, Eylül ayında düzenlenecek Ankara Film Festivali’nde de yer alıyor. Oradaki potansiyel izleyicinin bir kısmı, bu filmleri şimdiden izlemiş oldu.

Yarışmadaki filmleri tek tek ele almaktansa, genel tabloya bakmak daha anlamlı olabilir. Son yıllarda ulusal uzun film yarışmalarında benzer cümleleri hep duyuyoruz: Bu sene de iyi film yok, bu filmler yarışmaya nasıl kabul edilmiş, vs.. Bu yarışmada da farklı yorumlar olmadı. Gösterim sıralaması nasıl belirlendi bilmiyoruz ama başlarda zayıf filmlerin olması da olumsuz yorumların arka arkaya gelmesine etken oldu sanırım. Ne olursa olsun, şuna kabul etmeliyiz. Sinemamız, yılda 5-6 adet ulusal yarışmayı besleyebilecek kadar iyi film çıkartamıyor, zaten bu yarışmalardaki çoğu filmler de birbirini tekrar ediyor. Bu konu, gerçekten de festivallerin bir araya gelip değerlendirmeleri gereken bir gündem olabilir. Hatta durumlar normalleştiğinde, bu konuda, farklı festival temsilcilerinin katılacağı bir paneli buradan önermiş olayım.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu erkek hikâyeleriydi. Üstelik bunların da önemli bir kısmı, yaratıcılık sorunları ile boğuşan erkeklerdi. Bu tarz filmlere, sinemamızın büyük bir krizde olduğu ve 80’lerde çok rastlardık. O dönem iyileri de vardı elbette. Bir yandan da yoğun bir sansür döneminde, iktidarı rahatsız etmeyecek filmlerdi bunlar. Belki de bu dönemde benzer bir akım olması, yine benzer bir dönemden geçiyor olmamızın işareti olabilir, kimbilir. Önümüzdeki yıllarda bu dönemin genel bir değerlendirmesi yapıldığında daha net ortaya çıkacaktır.

Yaratıcılık sorunu ile boğuşan erkek karakterler dedik. Bunların entelektüel kişilikler olduğunu vurgulamak için kullanılan yöntemler de son derece ucuzdu. Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay ve Tarkovski gibi isimler bu filmlerde çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyordu. Ancak, karakterimizin “yüksek sanat” takip ettiğini göstermek için bu isimlerin kitapları kucağındayken uyuyakalması gerekmiyor. Biz de Tarkovski seviyoruz ama biraz da içtiğimiz bir doğumgünü partisi sonrası, üstelik bu tip filmleri hiç de sevmediğini bildiğimiz bir arkadaşımızla birlikte otururken, Tarkovski’den Nostalji’yi açmayız herhalde.

Gelelim kadın karakterlere. Yarışmanın geneli bu açıdan da çok zayıftı ne yazık ki. Pek çok filmdeki kadın karakterler, erkeklere destek ya da köstek olmak dışında bir işlevleri olmayan karakterlerdi. Anlayışsız eş, dert dinleyen eski kız arkadaş, erkeğe koşulsuz hayranlık duyan kadın ya da erkeğin zaaflarından faydalanarak onu dolandırmaya çalışan kadın gibi tipler, filmlerde ardı ardına karşımıza çıktı. Ceviz Ağacı filminde ise bir kadın cinayeti yer almasına rağmen, bu cinayet sadece erkeğin karakter dönüşümü için bir araç haline geliyordu. Üstelik filmin bu kadına bakışı da son derece sorunluydu.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu, meşhur Bechdel testini geçemezdi. Neydi bu testin koşulları: Filmde adını bildiğimiz en az iki kadın olacak, bu kadınlar birbirleri ile erkekler dışında bir konuda konuşacaklar. Sanırım bu testten geçen tek film, festivalde büyük ödül alan, Aşk, Büyü vs. idi. Topal Şükran’ın Maceraları ise diyalogsuz bir film olduğu için, bu anlamda değerlendirmesi biraz zordu. Bilmemek filmindeki anne karakterinin de iyi yazıldığı söylenebilir ama yanılmıyorsam o filmde de ikinci bir kadın karakter yoktu.

Ülkemizde gündem zaman zaman çok politik olurken filmlerin büyük bir kısmının bundan uzak durması da riskli alanlara çok girilmediğinin bir göstergesi idi belki de. Ercal Kesal’ın ilk yönetmenlik denemesi, Nasipse Adayız, bir seçim hazırlığı süreci içinde olduğu için politik bir atmosfer taşıyordu ama genel olarak sistemin çürümüşlüğü ve insanların çıkarcılığı üzerineydi. Bir tür filmi olarak, alternatif bir gerçeklikte geçen Bina ise otoriter bir rejimin, tek bir kanaldan insanlara ulaşmak isteyen medya sunumu ile günümüzün baskıcı düzenine en net referans veren filmdi belki de.

İşin ilginci, iki kadının aşkını anlatan Aşk, Büyü vs. ve eşcinsellik şüphesinin bir gencin ve ailesinin üzerinde kurduğu baskıyı ele alan Bilmemek, aslında hiç öyle bir niyetleri olmamasına rağmen, tam da iktidarın LGBTİ karşıtı açıklamaları sonrasında, bir anlamda politik bir zeminde kaldılar ve bu dönem için cesur filmler olarak kabul edildiler.

Her yarışmanın, her jürinin ödülleri tartışılır. Ama sanırım bu yarışmanın ödülleri, son zamanlarda en az itiraz edilen ödüller oldu. Film, senaryo ve her iki oyuncusuna da kadın oyuncu ödülü kazandıran Aşk, Büyü vs. için pek çok kişi, festivalin en iyilerinden biri diyordu. Bence üç ödülü de hakkıyla kazandı. Özellikle kadın oyuncu ödülünün, birbirlerinin performanslarını tamamlayan Selen Uçer ve Ece Dizdar arasında bölüştürülmesi çok mantıklı bir karardı.

Festivalin çoğunlukla beğenilen bir diğer filmi de Nasipse Adayız idi. Bu film de en iyi yönetmen ve en iyi kurgu ödülü aldı. Bunlar da çok itiraz edilecek ödüller değildi ama bir not düşmeden de geçmeyelim. Filmin teşekkür bölümünde, jüri başkanı Mahmut Fazıl Coşkun’un adı en üstlerde yer alıyordu. Bu durum tartışmalara yol açabilecek bir durumdu. Keşke Fazıl Coşkun, bu sene için bu görevi kabul etmeseydi. Jürinin hakkaniyetli bir ödül dağılımı yaptığını düşünüyorum ama kafalarda ufak da olsa bir soru işareti kalmazdı.

En iyi ilk film ödülü için benim de favorim olan Bina, bu ödülün yanına jüri özel ödülünü, görüntü yönetmeni ve müzik ödülünü de ekledi. Eksikleri olan, biraz fazla uzatılmış, başka filmlerden fazlaca sahneler ödünç almış bir filmdi ama yarışmadaki ilk filmler arasında heyecan yaratan, yönetmenin sonraki işinin ne olacağına dair merak uyandıran tek film oydu (Not: Nasipse Adayız da ilk film ama Ercan Kesal’ın sinema sektöründeki yeri nedeniyle, jüri bu ödülü daha yolun başındaki bir yönetmene vermek istemiştir diye tahmin ediyorum. Ben de öyle yapardım).

Körleşme filmiyle Fatih Al, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Engelli bir karakteri canlandırmak oyuncular için her zaman avantajdır. Bu avantajını kullandığını düşünüyorum ama Fatih Al’ın daha iyi performanslarını gördüğümüzü söylemek zorundayım.

Gelelim yarışmanın jüriden ödülsüz dönen ama belli bir kaliteyi yakalamış filmlerine. Topal Şükran’ın Maceraları ve Bilmemek. Onur Ünlü, son dönemde her filminde farklı bir şey deniyor. Bu kez de diyalogsuz bir film yapmış ve bunda da başarılı olmuş bana kalırsa. Finale giden yolda sıkıntıları olsa da son dönem filmleri içinde en iyisi diyebilirim. Demet Evgar da tüm filmi, hiç konuşmadan başarılı bir şekilde sürüklüyordu. Jüri özel ödülü, kadın oyuncu ödülü ve kurgu ödülü konusunda adı geçmiş olabilir. Bilmemek de kusursuz bir film değildi. Özellikle senaryoda fazlalıklar vardı ve bazı oyunculuklar sorunluydu ama ele aldığı konuya ve ana karakterine yaklaşımı başarılıydı.

Bir ulusal yarışmayı da böyle geçirdik diyerek sinemaların geniş kapsamda açılacağı günlere hızla yaklaşıyoruz. Umalım ki sağlıklı günlerde sinema salonları ile buluşuruz.

Haftaya başka konularda görüşmek üzere, sağlıkla kalın.

(Bu yazı ilk defa, 31 Temmuz 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Berlinale 2018 İzlenimleri – 7. Gün: Die Tomorrow, Gushing Prayer, Notes on an Appearance, Evidence of the Evidence, Araf, River’s Edge, Lemonade

Araya başka festivaller girince Berlinale’deki son günümde izlediğim filmler ile ilgili yorumlarım eksik kalmıştı. Tamamlayalım:

Die Tomorrow:

die_tomorrow

Festivalin daha deneysel filmlere yer veren Forum bölümünde yer alan Tayland filmi Die Tomorrow, adından tahmin edilebileceği gibi ölüm meselesi ile ilgili bir filmdi. Yönetmen Nawapol Thamrongrattanarit, filmini küçük bir çocuğun ölüm ile yüzleşmesi ile açıyor. Bir ev videosuna benzeyen bu sahnede (gerçek mi, bu film için çekilen bir kurmaca mı bilemiyoruz) babasından, kendisi dâhil, herkesin bir gün öleceğini duyan çocuk ağlamaya başlıyor. Sonrasında da ölümle ilgili istatistikler görüyoruz. İstatistiklere göre, dünya üzerinde her saniyede iki insan ölüyor. Tüm film boyunca bir köşede işleyen saat ve sayaç da bunu gösteriyor. 75 dakikalık bu filmi izlediğimiz süre boyunca dünyada kaç kişinin öldüğünü sürekli görüyoruz.

Filmimiz, birbiri ile ilişkisiz, daha doğrusu ortak noktaları ölümle bitmeleri olan, çeşitli hikâyeleri anlatıyor. Bu hikâyeler, gerçek haberlerden yola çıkarak oluşturulmuş. Yönetmen, gerçek ölüm haberleri alarak onların öncesinde ne olduğunu anlatmaya girişmiş. Ama derdi ölüm anı değil, ölümün hayatı hiç beklenmedik bir anda nasıl kesintiye uğrattığı. Örneğin ilk haber, mezuniyet gecelerinde oteldeki bir arkadaş grubunun içkilerinin bitmesi sonrasında içki almak için dışarı çıkan bir kızın, araba çarpması sonuncunda ölümü. Bizim izlediğimiz ise önlerinde koskoca bir hayat bulunan bir grup genç kızın, bir otel odasında gelecek planları üzerine konuşmaları. Onlar için ölüm akıllarının köşesinden bile geçmeyen bir olgu. Biz ise seyirci olarak, aralarından birinin dakikalar sonra öleceğini biliyoruz. Tüm filmdeki olaylar da bu mantıkta gerçekleşiyor. Perdede gördüğümüz karakterlerin yakın zamanda öleceklerinden haberleri yok ama biz onlardan birinin öleceğini biliyoruz.

Film pek çok yönü ile ölüm meselesini irdeliyor ve seyircinin kafasında sorular açıyor. Yakın zamanda öleceğimi bilsem geleceğe dair planlarımı sürekli erteler miydim, karşımdaki ile bu kadar sert konuşur muydum, son günümde neler yapardım, vs. vs. Bu anlamda seyirciyi aktif olarak izleme sürecine dâhil eden filmlerden. Festival seçkilerinde karşınıza çıkarsa izlenebilecek bir yapım.

Gushing Prayer:

gushing_prayer

Japon sinemasının “pembe film” türüne ayrılan alt bölümünün diğer bir filmi Gushing Prayer idi. Bu kez dün izlediğimiz gibi farklı bir alt türle kesişen bir film değil, doğrudan cinsellik ile ilgili derdi olan bir film izliyorduk. Ancak yönetmenin sol politik görüşü, karşımıza cinselliğin politikasını da konu edinen bir film getiriyordu.

Film, bir grup lise öğrencisi gencin cinselliklerini keşfetmeleri üzerine kurulu. Ancak bu keşif, ilk anda bekleyebileceğimiz gibi bir aşk hikâyesi etrafında şekillenmiyor. Daha çok, bu dört gencin bir arada yer aldığı bir deney olarak görebiliriz. Birbirlerine dokunuyorlar, sevişiyorlar ama ne durumda ne hissettiklerini daha çok mekanik bir şekilde çözmeye çalışıyorlar. Dün zevk aldıkları bir hareketten bugün neden zevk almadıklarını anlamaya çalışıyorlar örneğin. Bu sırada aralarından birinin öğretmenleri ile cinsellik yaşadığı ortaya çıkıyor. Birbirlerine yetişkin bir kişi ile cinsellik yaşamayacaklarına dair söz verdikleri için diğer arkadaşları bunu bir ihanet hatta fahişelik olarak görüyor. Zaten o dönem pek çok Japon filminde olduğu gibi, filmin farklı İngilizce adları da var. Biri de; A 15-Year-Old Prostitute.

Aslında öğretmeni ile birlikte olan Yasuko’nun bundan maddi bir beklentisi yok ama bir otorite, bir iktidar figürü ile birlikte olmak arkadaşlarının onu eleştirmeleri için yeterli oluyor. Bugünden bakınca şaşırtıcı olarak görülebilecek şeylerden biri de yönetmenin, 15 yaşında bir kızın öğretmeni ile cinsel ilişkiye girmesine yaş meselesi üzerinden değil, iktidar ve konum meselesi üzerinden bakması. Filmin 1971 yapımı olduğunu not olarak düşelim. Ayrıca cinsellik üzerine bir film ve doğal olarak epeyce çıplaklık da içeriyor ama bugünün bakışı ile erotik olduğunu söylemek de pek mümkün değil. İlginç bir film olduğuna şüphe yok ama herkese göre olmadığı da açık.

Notes on an Appearance:

notes_on_appearance

Peşin peşin bir itiraf. 7 filmlik bir günün en az bir filminin güme gitmesi kaçınılmazdı. O da Notes on an Appearance oldu. Belli bir yerinden sonra kopup gittiğim film hakkında yorum yapmam yanlış olur ama en azından ben de filmin neredeyse hiç görünmeyen ama hikâyenin onun etrafında döndüğü ana karakteri David gibi, bu filmin gösterildiği Delphi Filmpalast’da fiziksel olarak yer aldığımı tarihe not olarak düşeyim. David, arkadaşlarına farklı yerlerden farklı izler bırakarak ortadan kaybolan bir karakter. Arkadaşları da onu arıyorlar ama filme klasik anlamda bir gizem filmi demek doğru olmaz. Ortada büyük bir gizem ya da kayboluşa dair bir komplo yok. Film daha çok metaforik anlamda bir yerlerde olmanın, oradan geçip gitmenin tanımı nedir, orada olduğuna dair bir fotoğrafının ya da uçak biletinin olması gerçek anlamda orada olduğunu gösterir mi, yoksa bu bir yanılsama mıdır gibi sorularla ilgili dertleri var. Mesela ben acaba gerçekten bu filmde miydim acaba? Kim bilir?

Evidence of the Evidence:

evidence

Sırada 22 dakikalık bir belgesel var. Tümüyle arşiv görüntülerinden oluşan belgesel bizleri 1971 yılında Attica hapishanesinden yaşanan meşhur isyana götürüyor. Amerika’da insan hakları hareketinde önemli bir yeri olan bu isyanı biz sinemaseverler Dog Day Afternoon filminden de hatırlayabiliriz. Filmde izlediğimiz görüntülerin hemen hepsi, bir polisin, isyan sırasında mümkün olduğunca mahkûmların yanına yaklaşıp çektiği görüntüler. Bu görüntüler iki anlamda önemli. Birincisi, bu dört günlük isyanda içerde yaşananlara dair en doğrudan elde olan görüntüler belki de. Yaşananların belgesi olarak önemli. İkicisi ise, polisin orantısız güç kullanarak bastırdığı bu isyanda öldürülen mahkûmların, operasyon öncesi bu görüntüler yardımı ile isyanda aktif olarak rol oynayan mahkûmlar olarak tanımlanmaları. Belki de elde bu görüntüler olmasa, o mahkûmlar öldürülmeyecekti. Filmin adı da burada anlam kazanıyor. Aslında hapishanede yaşananların bir delili ama aynı zamanda öldürülecek (pardon, etkisiz hale getirilecek) mahkûmların seçiminin de bir delili karşımızdaki.

Filmin sadece yönetmeni değil, her şeyi olan Alexander Johnston, elindeki görüntülerin ham halini kullanmamış. Görüntüler ve sesle oynarken, bazı konuşmaların özellikle altını çizmek için, konuşulanları ekrana yazı olarak koyduğu anlar da mevcut. Sadece kuru bir arşiv çalışmasından ziyade, işin sinema yönüne de kafa yormuş. Başarılı bir kısa belgesel.

Araf:

araf

Evidence of the Evidence ile aynı seansta gösterilen Araf, esasen bu seanstaki filmleri seçmemin asıl sebebiydi. Yurtdışı festivallerde Türkiye’den gelen filmlerin ne şekilde karşılandığını, nasıl tepkiler aldığını görmek güzel oluyor. Araf da, Türk-Yunan-Bosna Herkes ortak yapımı bir filmdi. Yönetmen Didem Pekün, en genel tanımı ile bir belgesele imza atmış ama alışık olduğumuz anlamda bir belgesel değil. Filmin dış sesi olan, Nayia adında kurmaca bir karakter yaratmış ve film boyunca onun yolculuğunu takip etmiş. Bu karakter Bosna’da yaşanan savaştan, Mostar köprüsünün yıkılmasından yıllarca sonra ülkesine geri dönüyor, biz de onunla ve o günlerin anısına yürüyen yüzlerce kişiyle birlikte aynı yolculuğa çıkıyoruz. Acıların halen dinmediğini gösteren film, bir yanıyla İkarus efsanesine de bağlanıyor. Ama onu da köprüden suya atlayan bir adam ile özdeşleştiriyor.

Didem Pekün, filmini siyah-beyaz olarak çekmeyi ve yarattığı kurmaca karakterin dış sesi dışında başka bir konuşma kullanmamayı tercih etmiş. Bu da filmini farklı bir yerde konumlandırıyor. Zaman zaman anlatısının biraz fazla kitabi olması dışında başarılı bir film. 47 dakikalık süresinden dolayı, ancak festivallerde karşımıza çıkabilecektir sanırım.

River’s Edge:

rivers_edge

Film sayısı çok fazla olduğu için Berlinale’de film seçmenin fazlasıyla zor olduğundan bahsetmiştim. River’s Edge başka bir filmin başlamasını beklerken kulak misafiri olduğum bir konuşma sonrasında seçtiğim bir film oldu. İyi ki de seçmişim.

90’larda Tokyo’da geçen bir gençlik hikâyesi izliyoruz. Birbirinden epey bağımsız gibi görünen bir dizi sahne ile başlayan filmde, ilk başta bu sahnelerin ne olduğunu anlayamasak da film ilerledikçe bu sahneler yerli yerlerine oturmaya başlıyor. Karşımızda bir lisede okuyan genç karakterler var. Zaten onların anne-babalarını ya da öğretmenlerini film boyunca sanırım hiç görmedik. Sürekli okul arkadaşları tarafından tartaklanan utangaç bir öğrenci, onun tuhaf bir ilişki yaşadığı kız arkadaşı, cinsellikte de şiddeti seven bir karakter olduğunu öğrendiğimiz okulun kabadayısı, onun kız arkadaşı ve kız arkadaşının kardeşi, lisede olmasına rağmen modellik yapan ve bu yüzden fiziğine dikkat etmesi gereken bir başka kız, ana karakterlerimiz. Hemen hepsinin de ilk bakışta görmediğimiz bir sırrı var. Bu kadar karakter ve olay ilk bakışta biraz fazla gibi gözükse de sağlam bir senaryo ile bağlanıyor ve karşımıza iyi ve çarpıcı bir gençlik filmi çıkıyor.

Senaryodaki bazı olayların biraz abarttığını düşünmek mümkün. Çoğunlukla böyle anlardan ötürü ama genel olarak filmin atmosferini de dikkate alarak filmin bazı yerlerinin manga ya da anime örneklerine çok benzediğini düşünmüştüm. Film sonundaki yazıları okuduğumda tümüyle bir manga uyarlaması olduğunu gördüm. Henüz mangayı okumadım ama iyi bir uyarlama olduğunu tahmin ediyorum.

Önceki filmlerinden bazıları ülkemizde vizyon şansı da bulmuş olan Isao Yukisada, sağlam bir film yapmış. Umalım ki bu filmini de en azından festivallerde görme şansımız olur. Benim için, yarışma filmleri dâhil olmak üzere, tüm festivalde izlediğim filmler arasında en iyiler arasına girebilecek bir yapımdı. Fipresci’nin Panorama bölümündeki ödülünün bu filme gittiğini de not olarak düşelim.

Lemonade:

lemonade

Benim için Berlinale’nin son filmi Lemonade oldu. Romanya’dan gelen bu film, Amerika’dan Yeşil Kart almak için çabalayan bir kadının hikâyesi. Hemşire olarak çalışırken tanıştığı Amerikalı bir adamla evlenmiş ve göçmen bürosu ile görüşmeleri devam ediyor. Bu arada eski bir ilişkisinden olan oğlunu da Amerika’ya getiriyor. Bir yandan da onunla kocasının anlaşmasını sağlamaya çalışıyor.

Son yıllarda giderek yükselen Romen sinemasından gelen film sinemasal olarak son derece güçlü. Romen sinemasının sıklıkla kullandığı gibi, seyirciyi olayların içinde hissettiren bir kamera kullanımı ve başrolde Mãlina Manovici’nin başarılı oyunu, seyirciyi hemen yakalıyor. Kadının arka arkaya başına gelen olayları da merak ve endişe ile takip ediyorsunuz. Ancak bu olayların hepsinin çok kısa bir süre içinde gelip karakterimizi bulması işin inandırıcılığını biraz zedeliyor. Filmin başında, yaşananların gerçek olaylardan alındığı ibaresi var. Böyle dendiyse doğrudur ama büyük ihtimalle Yeşil Kart almaya çalışan farklı kadınların yaşadıkları, filmde tek bir kadında birleştirilmiş. Böyle olunca da biraz abartı oluyor. Üstelik kadının karşısına bir tane bile iyi Amerikalı çıkmaz mı diyorsunuz. Kadının çocuğu ile ilişkisini anlamak için görevlerini yapan polis memurları bile, kötü olmasalar bile tümüyle empatiden yoksun tipler olarak çizilmiş. Ona yardım etmeye çalışan az sayıda kişi var, onlar da yine onun gibi göçmen.

İnandırıcılık sorunları olsa da Lemonade için yine de festivalin güçlü filmlerinden yorumunu yapabilirim. Yoğun bir festival için iyi bir finaldi.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 4

4 Mart Pazar:

12:30 – Human Flow / İnsan Seli
13:00 – Ara Güler, Once Upon a Time Istanbul / Ara Güler, Bir Zamanlar İstanbul

Human_Flow

Pazar sabahı için karşımızda yine iki belgesel var. Bunların ilki olan İnsan Seli, günümüzde dünyanın pek çok yerinde farklı nedenlerle etkisini giderek arttıran mülteci meselesi üzerine. Bir ülkeden diğer bir ülkeye yasal ya da yasal olmayan şekillerde geçme çabası, kalanların yaşadıkları, gidenlerin yaşadıkları, her biri başka açılardan ele alınması gereken konular. Değişik sanat alanlarında eserler veren Ai Weiwei, bu kez mülteci meselesini ele almış. Dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirdiği çekimlerle bu konuyu irdelemiş. Genellikle de çok iyi eleştiriler almış. Karşısında ise Ara Güler ile ilgili, 51 dakikalık bir belgesel var. Ancak bu film hakkında çok fazla bir bilgimiz bulunmamakta.

Her ne kadar İnsan Seli’nin Türkiye dağıtımcısı olsa da gösterime girme ihtimali çok yüksek olmayabilir. Bu yüzden önerim ve seçimim odur. Ancak filmin 140 dakika olduğunu gözden kaçırmayalım. Özellikle önceki akşam geceyarısı sinemasına kalmış olanları zorlayabilir.

—————————–

15:00 – Ava
15:30 – Arada

ava

Bu seansta birbirinden epey farklı iki film arasından seçim yapmamız gerekiyor. !f programında hemen her yıl İran sinemasından gelen çarpıcı bir film oluyor. Bu sene sıra Ava filminde gibi gözüküyor. Keman dersleri alan genç bir kızın erkek arkadaşı ile olan buluşmasının bir bekâret kontrolüne kadar uzanmasını ve sonrasını anlatan film, hem iyi bir büyüme hikâyesi, hem de İran’da genç kızların yaşadıkları üzerine sağlam bir bakış olacak gibi gözüküyor. Fragmana bakınca, görsel açıdan da üzerinde düşünülmüş bir film olduğu anlaşılıyor. Gelen yorumlar da iyi.

İyi yorumlar alan bir diğer filmse Arada. Film hakkında Türkiye’nin ilk punk filmi şeklinde bir tanıtım yürütüldü. Etiketlere takılmayalım ama anladığımız kadarıyla Arada iyi bir film. 90’ların İstanbul’unun gece hayatını yansıtma iddiası ile ortaya çıkan bu filmin bunu iyi bir şekilde becerdiği söyleniyor.

Birbirinden çok farklı olsa da kendi adıma ikisi de izlemek istediğim filmler. Arada’nın vizyon tarihi aldığını düşünerek Ava diyorum.

—————————–

17:00 – Dreaming Murakami / Murakami’yi Düşlemek
17:30 – Kar

dreaming_murakami

Öncelikle bir not düşelim. İlk açıklanan programda, 17:00 seansında İstila filmi gözüküyordu ve bu filme bilet satışı yapılmıştı. Ne yazık ki bu film iptal oldu ve yerine Murakami’yi Düşlemek kondu.

Adana Film Festivali’nde izlemiş olduğum Kar’dan başlayalım. Henüz lisede okuyan Antalyalı bir grup gencin hayatına baktığımız film, Türkiye sineması adına son yılların heyecan verici filmlerinden. Hayatı uçlarda yaşayan bu gençlerden filmin ilk bölümlerinde nefret edebilirsiniz ama film ilerledikçe onları anlamaya başlıyorsunuz. Hazar Ergüçlü ve Halil Babür’ün başarılı oyunculukları da filmin dikkat çekici unsurlarından. Yönetmen, hikâyesini anlatırken bu hayatın bir parçası olan alkol, uyuşturucu, cinsellik gibi unsurları da bolca kullanmış. Filmde bolca küfür de var. Bu nedenle gösterime girme şansı olur mu, emin değildim. Son haftalarda vizyon tarihi geldi ama tabii ki +18 girecek.

Murakami’yi Düşlemek için birkaç gün önce yazdığımızı tekrarlayalım. Danimarka’da Murakami’nin romanlarını çeviren ve giderek onun dünyasına dalan Mette Holm’u anlatıyor. Onun dışında hakkında çok fazla bir bilgimiz yok.

Filmlerden birini zaten izlemiş olduğum için benim seçimim Murakami’yi Düşlemek olacak. Ama tavsiyem Kar. !f’de olmasa da vizyonda mutlaka izleyiniz. Son bir not daha düşelim. Bu seans için Kar’ı seçenler, diğer seansta Şafaktan Önce’ye yetişemiyor.

—————————–

19:00 – A Prayer Before Dawn / Şafaktan Önce
19:30 – Most Beautiful Island / En Güzel Ada

most_beautiful_

Bu kez seçim yapmamız gereken filmler yine birbirinden epey farklı. Şafaktan Önce, gerçek bir olaydan uyarlanmış. İngiliz bir boksörün, Tayland’da bir hapishanede geçirdiği yılları ve burada da boks turnuvasına katılmasını anlatan film, epey şiddet yüklü gözüküyor. Filmin bir özelliği de Tayland’da gerçek bir hapishanede, gerçek mahkûmlarla çekilmesi (başrol oyuncusu Joe Cole öyle değil tabii ki, diğer mahkûmlar). Başarılı ve gerçekçi bir film olduğuna dair yorumlar var.

En Güzel Ada ise ilk bakışta, New York’da (ki filme adını veren en güzel ada New York zaten) ayakta kalmaya çalışan İspanyol göçmen bir kadının dramatik hikâyesi gibi gözüküyor. Fakat anlaşılan, olay bir korku filmine doğru evriliyor.

Her ne kadar iki film içinde Şafaktan Önce, daha iyi eleştiriler almışsa da En Güzel Ada, konusu ve fragmanı ile beni tavlamayı başardı. Ayrıca Şafaktan Önce’nin vizyon görme şansı da olabilir.

—————————–

21:30 – Film Stars Don’t Die in Liverpool / Yıldızlar Asla Ölmez
22:00 – A Fábrica de Nada / Hiçlik Fabrikası

a-fabrica-de-nada

Bu seanstaki ilk filmimiz Yıldızlar Asla Ölmez, eski bir Hollywood starı olan Gloria Grahame’in hayatının son dönemlerinde yaşadığı Liverpool’da kendisinden epey genç bir erkekle yaşadığı aşkı konu ediyor. Gerçek bir hayat hikâyesinden uyarlanan bu film, özellikle Annette Bening’in oyunculuğu açısından çok iyi eleştiriler aldı. Ama onun dışında, işin içine hastalık meseleleri de girdiğine göre, tipik bir hüzünlü biyografi filmi gibi duruyor.

Hiçlik Fabrikası ise Portekiz’de bir fabrikayı işgal eden bir grup işçiyi anlatan bir film. Bu tek cümlelik konusu bile filmin politik bir içeriği olduğunu gösteriyor ama belgesel kökenli yönetmen Pedro Pinho, hikâyesini anlatırken çok farklı tercihler yapmış. Anlaşıldığı kadarıyla bazen çok gerçekçi sahneler varken, bazen olay müzikale dönüyor. Dikkat çekici bir film kesinlikle ama süresinin 176 dakika olduğunu ve 22.00’da başladığını unutmayalım.

Kişisel olarak bu seans için seçim yapmayacağım, çünkü gecenin bir yarısında Oscar törenleri var ve uyku hakkımı onu izlemek için kullanmak istiyorum. Ama seçim yapacak olsam, uzun süresine rağmen, tercihim Hiçlik Fabrikası olurdu. Hem daha ilginç bir filme benziyor, hem de Yıldızlar Asla Ölmez, vizyon tarihi almış durumda.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 3

Berlinale nedeniyle ara vermek durumunda kaldığımız, !f Ankara önerileri ve tercihlerimize Cumartesi günü ile devam edelim.

3 Mart Cumartesi:

12:30 – Kamikaze 1989
13:00 – Dröm Vidare / Rüyaların Ötesinde

kamikaze-89

Cumartesi gününün ilk seansında !f Kült bölümünden bir film var. 1982 yapımı, Kamikaze 1989’da Rainer Werner Fassbinder’in son oyunculuk deneyimine şahit olma şansımız bulunuyor. Filmin geçtiği yıllar için yakın gelecek olan bir dönemde, tüm haberleri kontrol eden bir şirkete düzenlenen bir bombalama olayını ve bunu soruşturan bir dedektifi izliyoruz. İşte o dedektif, Fassbinder. Filmin türünün cyberpunk olarak geçmesi benim ve benim gibi seyircilerin gözünde filmi daha da dikkat çekici bir hale getiriyor.

Rüyaların Ötesinde ise İsveç’te yaşayan Kürt yönetmen Rojda Şekersöz’ün ilk filmi. Şekersöz, biri hapisten yeni çıkmış dört kız arkadaşın bir kuyumcuyu soyma planlarını anlatıyor. Tam bir kadın hikâyesi olan bu film epey canlı ve dinamik bir film gibi gözüküyor.

Rüyaların Ötesinde de epey ilgimi çeken bir film oldu ama Kamikaze 1989’a çok iyi olmasa bile mutlaka izlemem gereken bir film olarak bakıyor ve tercihimi ondan yana kullanıyorum. Umarım Rüyaların Ötesinde’yi bir şekilde izleme fırsatı buluruz.

—————————–

15:00 – Les garçons sauvages / Vahşi Oğlanlar
15:30 – Dark River / Karanlık Nehir

garcons

!f programında zaman zaman deneysele yakın filmler görmeye alışkınız. Bu seansın ilk alternatifi olan Vahşi Oğlanlar da böyle bir filme benziyor. 5 genç erkeğin önce bir teknede, sonra fantastik bir adada geçirdikleri zamanı ve cinselliklerini keşfetmelerini anlatan film siyah-beyaz bir dünyada geçen sürreal bir fantezi olarak tanımlanıyor. Karanlık Nehir ise daha gerçekçi bir İngiliz filmi olarak gözüküyor. Babası ile problemler yaşayan bir kadının, onun ölümünden sonra, 15 yıldır gitmediği evine dönmesini anlatan film, çoğunlukla Ruth Wilson’ın oyunculuğu ile dikkat çekmiş. Çok iyi eleştiriler olduğu gibi orta karar bir film diyenler de var.

Festivalde biraz farklı, başka yerlerde izleyemeyeceğimiz tarzda filmler izleyelim diyenleri Vahşi Oğlanlar’a alalım. Ben de tercihimi o yönde kullanarak Fabula’nın Karanlık Nehir’i vizyona sokmasını bekleyeceğim.

—————————–

17:00 – Oh Lucy! / Ah Lucy!
17:30 – Anadolu Turnesi

oh-lucy

Bu seans için bir komedi/drama ile bir belgesel arasında seçim yapmamız gerekiyor. Ah Lucy!,  Tokyo’da bir İngilizce kursuna katılan ve orada öğretmenine aşık olan, Setsuko adında bir kadını konu ediyor. İngilizce öğretmeni Los Angeles’a geri dönünce, üstelik yanına Setsuko’nun yeğenini de alınca o da peşlerinden Amerika’ya doğru yola çıkıyor. Kültürel farklılıklar ve kendisini başka biri yerine koyma üzerine ilginç bir film yorumları mevcut.

Anadolu Turnesi ise amatör bir rock grubunun 2014 yılında çıktığı bir turnenin, bir belgesel ekibi tarafından takip edilmesi ile oluşmuş bir belgesel. Hakkında henüz çok fazla yorum göremedik ama bir yandan grubu takip ederken bir yandan ülkenin hallerine bakan bir yapım gibi gözüküyor.

Kendi adımına seçimimi, hakkında daha fazla bilgimiz olan Ah Lucy! filminden yana kullanıyorum. Ancak özellikle müzikle daha yakından ilgilenenler ya da müzik belgesellerini sevenler Anadolu Turnesi’ni seçebilirler. Ancak bir not olarak düşelim, bu seans için Anadolu Turnesi’ni seçenler, bir sonraki seansta Dev Avcısı’na yetişemeyecekler.

—————————–

19:00 – I Kill Giants / Dev Avcısı
19:30 – Mom and Dad

i_kill_giants

!f’in programını yapan arkadaşlar, bazen birbirinin karşısına benzer türlerde filmler koyarak seçim yapmamızı iyice zorlaştırıyorlar. Bu kez fantastik film türüne sokabileceğimiz iki film karşı karşıya. İkisi de iyi eleştiriler almış üstelik.

Dev Avcısı, daha önce kısa filmleri ile Oscar almış olan Anders Walter’ın ilk uzun metrajlı filmi. Aynı zamanda bir çizgi roman uyarlaması. Filmde gerçekle hayal dünyası arasında kalmış, hayattaki amacı devleri öldürmek olan genç bir kızın maceralarını anlatıyor. Muhtemelen hayal dünyasında karşılaştıklarının gerçek dünyada da karşılıkları var. Konusu A Monster Calls’u hatırlattı bir miktar.

Mom and Dad ise çılgın bir korku komedi gibi duruyor. Ameika’da bir salgın baş gösteriyor ve bu salgın, nasıl bir salgınsa, anne ve babaların kendi çocuklarını öldürmek istemeleri ile sonuçlanıyor. Öyle ki anne-babaların tek amacı bu oluyor. Sırf bu özet bile filmi izleme isteği uyandırıyor. Fragman ve film hakkındaki eleştiriler de ümit verici. Elbette tür filmlerini sevenler için. Özellikle Nicolas Cage’in son yıllarda bir türlü engelleyemediği abartılı oyunculuğunun bu film için son derece uygun olduğu söyleniyor.

İki film de izlemek istediğim filmler. Üstelik her ikisinin de Türkiye dağıtımcısı Fabula. Vizyona girme ihtimalleri açısından Mom and Dad daha güçlü bir aday diye düşünerek Dev Avcısı’nı seçiyorum ve zor kararı size bırakıyorum. Fantastik film sevmiyorum diyenlerse bu seansı boş geçebilirler.

Yine seans çakışması notumuzu düşelim. Bu seansta Mom and Dad’i seçenler, sonraki seans için Brad’in Durumu: Karmaşık filmini seçemiyor. Aslında sadece 3 dakika çakışıyorlar. Yazılar devam ederken çıkılırsa yetişme ihtimali var.

—————————–

21:30 – Brad’s Status / Brad’in Durumu: Karmaşık
22:00 – Madame Hyde / Bayan Hyde

Brads-Status

İşte zor bir seçim daha. Ama bu kez o kadar yakın türlerde filmler değiller. Brad’in Durumu: Karmaşık, sevdiğimiz tarzda bir Ben Stiller komedisi gibi duruyor. Oğluna üniversite bulmak için bir geziye çıkan Brad’in bu yolculuğu, yıllar önceki yakın arkadaşların kariyer basamaklarını üçer-beşer atladıklarını görmesi ile sonuçlanıyor. Bunun üzerine Brad de arkadaşlarına göre çok “sıradan” kalan hayatını sorgulamaya başlıyor. Büyük ihtimalle film, hayatımız sıradan gözükse de içindeki güzellikleri keşfedelim tarzı bir mesaja bağlanacak ama bunu iyi yaptığınız sürece sıkıntı yok. Stiller’in bu tarz filmleri de bunu iyi yapıyor (yönetmen Stiller gibi anlaşılmasın bu arada, Mike White ama Stiller’in bu temadaki filmlerini düşünerek bu cümleyi kurdum).

Bayan Hyde ise isminin çağrıştırabileceği gibi Dr. Jekyll ve Mr. Hyde romanının modern ve serbest bir uyarlaması. Isabelle Huppert’in canlandırdığı silik bir öğretmen olan Bayan Géquil’a deney yaparken yıldırım çarpıyor ve bayılıyor. Uyandığında kendini bambaşka hissetmeye başlıyor ve karakteri tümüyle değişiyor. Huppert’in karakterin her iki yönünü de başarılı bir şekilde canlandırdığına şüphem yok. Ancak filmin o kadar dikkat çekici eleştiriler almadığını vurgulamalıyız.

Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı mevcut. Ama gösterime girme şanslarını çok yüksek görmüyorum. Benim tercihim Brad’in Durumu: Karmaşık’tan yana.

—————————–

00:00 – Brawl In Cell Block 99 / 99. Blok

brawlincellblock99

Geceyarısı sinemasında karşımızda tek bir film var: 99. Blok. Yani tercih yapmamıza gerek yok, gidip gitmeyeceğimize karar vermeliyiz. Film, eski bir boksör olan, Bradley’nin bir uyuşturucu meselesine karışıp hapse düşmesinden sonra başından geçenleri konu ediyor. Bu saatteki seansa konulmasından tahmin edilebileceği gibi, bolca şiddet içeren bir film. Hem film, hem de Vince Vaughn’un performansı çok iyi yorumlar almış. Bu tarz filmleri sevenlerin izlemesi gereken bir film diye düşünüyorum ancak günün her seansına bir film koyduysanız altıncı film olarak, 132 dakikalık bu filmle günü noktalamak zor olabilir. Sanırım ben pas geçip, Fabula’nın filmi gösterime sokmasını umacağım. Belki de son anda fikir değiştiririm, kim bilir.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 6. Gün: Inflatable Sex Doll of the Wastelands, Auto Focus, To Live and Die in L. A.

Inflatable Sex Doll of the Wastelands:

sex_doll

Bu yıl Berlinale’nin alt bölümlerinden bir tanesi, Japon sinemasının “pembe film” olarak tanımlanan filmlerine ayırılmıştı. “Pembe film” kavramının temel olarak Japon erotik sinemasını simgelediği söylenebilir. Ama türün meraklıları, pek çok alt türünün olduğunu belirtecektir. 1967 yılından gelen Inflatable Sex Doll of the Wastelands için, türün gangster filmleri ile bir karması olduğunu söyleyebiliriz. Hatta birkaç sahne olmasa, tümüyle gangster filmi bile denebilir. Kahramanımız olan özel dedektif, varlıklı bir adam tarafından, kaçırılan kız arkadaşını bulmak için tutuluyor. Ona kız arkadaşının porno sayılabilecek görüntüleri gönderilmiş. Dedektifin kız arkadaşı da yıllar önce benzer şekilde öldürülmüş. Suçlunun aynı kişi olabileceğini görünce iş kişisel bir hal de alıyor. Aslında bu özet klasik bir suç filmini işaret ediyor ama daha filmin başında dedektifin bir ağacı öldürmesi(!) ya da izlediği görüntülerin kalitesinden şikâyet etmesi karşımızda farklı bir film olduğunu gösteriyor. Film ilerledikçe, bahsedilen kadınların gerçek mi olduğu yoksa sadece şişme bebek tarzında, gerçek olmayan ama erkeklerin onlara gerçeklik yükledikleri birer seks oyuncağı mı oldukları sorusu gündeme geliyor. Final itibariyle de enteresan bir noktaya gidiyor.

Yönetmen Atsushi Yamatoya’yı daha çok Branded to Kill filminin senaryo yazarlarından biri olarak biliyoruz. Zaten kariyerini çoğunlukla senaryo yazarı olarak geçirmiş ama az sayıda yönetmenlik denemesi de var. Inflatable Sex Doll of the Wastelands, yakuza filmlerine ilgisini de gösteren, farklı senaryo yapısıyla ilgi çekici bir film. Yeni restore edilmiş bir kopyasını izlediğimize göre belki bu türde filmler gösterecek bir festivalimize uğrar. Bu arada filmin İngilizce olarak, başka başka isimlerle de tanındığını not olarak düşelim. Dutch Wife in the Desert olarak da biliniyor örneğin.

Auto Focus:

auto_focus

Festivalde Willem Dafoe’ya verilen onur ödülü kapsamındaki bölümde yer alan, izlemediğim filmlerden biri de Auto Focus idi. Paul Schrader’in 2002 yapımı bu filmi, yanlışım yoksa, ülkemizde gösterimde girmemişti. Merak ettiğim bir film olmasına rağmen ev sinemasında da denk gelmemiş. Adı her zaman Taxi Driver ve Raging Bull’un senaryo yazarı olarak anılan Schrader’in yönettiği film sayısı da az değil. Auto Focus’da gerçek ve gerçekten ilginç bir hikâyeyi anlatıyor. Film, bir dönem Hogan’s Heroes isimli bir televizyon dizisinin başrolü ile epey ünlenen, hatta Emmy adaylıkları olan Bob Crane’in hayatının bir dönemi anlatıyor. Kariyerine radyocu olarak başlamış, amatör olarak müzisyenlik yapmış ama ünü televizyon ile kazanmış. Ancak o ününü koruyamamış. Ama Schrader’in onun hayatını anlatmak için seçmesinin nedeni olan tam da video kameralar yeni yeni yayılırken, John Carpenter adlı bir arkadaşının (bildiğimiz yönetmen John Carpenter değil, isim benzerliği) vasıtası ile pek çok kadınla yaşadığı cinsel maceraları kayda alması. Beraberce bugün amatör porno olarak adlandırabileceğimiz pek çok kayıt yapmışlar. Sonradan araları bozulunca olaylar farklı noktalara gitmiş.

Olayın ilginç olduğuna şüphe yok. Schrader’in ilgisini çekmesi de şaşırtıcı değil. Ama filmin dış ses ile anlatıcısının kim olduğu dışında (ki o seçim de çok yeni bir şey değil), klasik anlamda bir biyografi izliyoruz. Özellikle karakterlerin motivasyonları çok derinlemesine verilememiş. Bunun yanında oyunculuklar son derece iyi. Doğrusu Greg Kinnear’ı çok iyi bir oyuncu olarak görmem ama burada tüm kariyerindeki en iyi performanslardan birini vermiş. Tekinsiz karakterlerin aranan oyuncusu olarak Willem Dafoe için de fazla bir şey demeye gerek yok. Her zamanki gibi iyi.

Schrader bu sıra dışı hayat hikâyesini daha farklı bir yapı ile önümüze getirse uzun yıllar konuşulacak bir film ortaya çıkabilirmiş. Bu haliyle, iyi denebilecek bir film olsa da ancak o kadar.

To Live and Die in L. A.:

to_live_and_die_in_la

Bir Willem Dafoe filmi daha. Bu sefer her şeyiyle tam bir 80’ler filmi var karşımızda. Çoğunlukla French Connection ve Exorcist’in yönetmeni olarak bildiğimiz William Friedkin, 80’lerin tam da ortasında, o yılların tüm kültürel kodlarını kullanan bir polisiye yapmış. Sınırları zorlamaktan hiç çekinmeyen, özel ajan Richard Chance (yıllar sonra CSI dizisi ile çok iyi tanıyacağımız William L. Petersen), bir operasyon sırasında ortağını kaybediyor ve intikam peşine düşüyor. Bu arada hiç istemese de yanına yeni bir ortak veriyorlar. Peşinde olduğu adam da gencecik bir Willem Dafoe’nun canlandırdığı Rick. Rick, sahte para basıp bunları piyasaya sürüyor. Birbirleriyle pek anlaşamayan ajan ikilimiz de onu takipteler.

Zorla bir arada çalışmak zorunda kalan kanun adamları klişesini pek çok filmde gördük elbette. En bilinen örneği de Cehennem Silahı serisi olabilir. Ama burada mizah dozu çok daha az ve çok daha sert bir film var karşımızda. Zaten ilk Cehennem Silahı, To Live and Die in L. A.’den iki yıl sonra çekilmiş. Bir etkilenme varsa da, ters yönde yani. To Live and Die in L. A. için çok orijinal bir film demek mümkün değil zaten. Bugünden bakınca güzel yanı da o. Yapıldığı zamanda çok ciddi olarak çekilmiş bazı sahneler, kullanılan kostümler, renkler, ışıklar bugün komik gelebiliyor. O yılların polisiye filmlerinin bir parodisi adeta ama parodi değil, gayet ciddi bir örneği.

Filmde cinsellik kullanımı da epey ilginç. Yine bir 80’ler klasiği olarak, çok alakasız yerlerde maço bir sevişme sahnesi ya da çıplaklık görmek mümkün. Fakat Friedkin, bu sahnelerde en az kadın çıplaklığı kadar erkek çıplaklığını da kullanmış. Zaman zaman homoerotizm’in sınırlarını zorlayacak bu sahneler, Petersen ve Dafoe’nun karşı karşıya geldikleri sahnede neredeyse birbirlerine aşklarını haykırmalarına kadar uzanıyor. Film boyunca süren bu alt metnin tesadüf olmadığını düşünüyorum.

Pek çok yönü ile klişelerden oluşan bu film, finali ile gerçekten şaşırtmayı başarıyor. Neticede ana akıma dâhil bir filmden bahsediyoruz ve belli kalıplara uymasını bekliyoruz. Ama finalde öyle bir numara yapıyor ki filmin değerini arttırıyor.

Neticede benim gibi yıllar öncesinden eksik bıraktığınız bir filmse, eski moda, iyi bir aksiyon filmi izlemek isterseniz tavsiye edilir ama biraz eskimiş bulabilirsiniz. Ama 80’lerin popüler kültürüne özel bir ilgi duyuyorsanız, hiç durmayın, mutlaka ama mutlaka izleyin.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.451 hits
Ekim 2020
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: