Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category

Kanal B – Günce Programı (25 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
İstanbul Modern – Oscar’ın Yabancıları
Berlin Film Festivali (Berlinale)
Altın Küre Tahminleri
Dijital platformlardan öneriler:
– Doğum Günü 4 Temmuz (Born on the Fourth of July)

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi: Bölüm 1

(Bu yazı ilk olarak, 17 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemalar kapalıyken, film izleme deneyimlerimiz evlerimizdeki ekranlardan devam ediyor. Geçen ay üst üste gelen online festivaller, bu ay hızını biraz azalttı ama İstanbul Film Festivali bizi filmsiz bırakmamaya kararlı. Ocak ayında, 15 filmlik bir seçki ile karşımıza çıktı. Bu kez Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri birer film olmak üzere haftada üç filmi gösterime açıyorlar. Filmlerin 5’er gün gösterimde kaldığını da hatırlatalım. Bu hafta, bazılarını önceden izlediğim, ilk iki haftanın filmlerine bir göz atalım. Önümüzdeki haftalarda, bir ya da iki bölüm daha yaparız.

85 Yazı (Eté 85):

Aslında François Ozon’un bu yeni filmini, sinemaların açık olduğu aylarda, beyazperdede izlemiştim. Dönüp bakınca, filmin iyiliği, kötülüğü bir yana, iyi ki sinema perdesinde izledim diyorum. Adından anlaşılabileceği gibi, 1985 yazında geçen film, iki genç erkeğin aşk hikayesi üzerinden gelişiyor. Ozon’un en iyi filmlerinden biri değil belki ama yine de sevdiğim, keyifle izlediğim bir film oldu. Biraz bildik bir ilk gençlik ve aşk hikayesi ama yer yer Ozon’un oyunbaz tarafını da hissetmek mümkün. İzlerken, filmin finalini baştan açık etmesinin büyük risk olduğunu düşünmüştüm ama aslında o finale nasıl gittiğimiz daha önemli demiş oluyor. Bir yandan da filmin hikâye anlatıcılığı ile kurduğu ilişkiyi de sevdim. Tüm filmi karakterlerden birinin anlatımıyla ve bakış açısıyla izliyoruz ki, aslında bizim bakış açımız da onun hatırladıkları, onun tercihleri ile sınırlı. Hatta bir sahnede hınzırca, “bunu merak ediyorsunuz ama size göstermeyeceğim” bile diyebiliyor.

Ozon, hikâye anlatıcılığı meselesini, Dans la maison (Evde) filminde çok daha iyi işlemişti belki ama burada da filme ayrı bir boyut katmayı başarıyor. Ozon, 85 yazında 17 yaşındaymış. Film bir roman uyarlaması belki ama atmosferiyle, bazı detaylarla mutlaka kendi gençliğinden de izler koymuştur. Bizi de o günlere götürebiliyor doğrusu.

Çirkin Masallar (Favolacce):

Bu filmi de aslında yine haftalar önce Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nda izlemiş ve burada yorumlamıştım. Düşüncelerim değişir mi diye tekrar izledim ama pek değişmedi. O halde, bütünlüğü bozmamak adına, o zamanki yorumumu tekrar alıyorum:

Bu sene Berlin’de senaryo ödülü almasıyla öne çıkan bu film, seçkinin de en merak ettiğim filmlerinden biriydi. İzlemem biraz maceralı oldu ama beklentimi tam olarak karşıladığını söylemeyeceğim. Film, İtalya’nın banliyö mahallelerinden birinde yaşayan insanlar üzerinden kimi hikayeler anlatıyor. Çoğunun ana karakterleri de yeni ergenler ve gençler. Bunların baskıcı ya da umursamaz anne-babaları, öğretmenleri vs. de hikayelerin diğer karakterleri. Filmin, yer yer çok iyi sahneleri var. Özellikle çocukların cinsellik merakı ile ilgili kısımlar iyi işlenmiş. Aileleri ile olan ilişkileri de öyle. Fakat toplamda tatmin edici bir sonuca ulaştığını söyleyemiyorum. Özellikle finalde yaptığı hamlenin altını daha fazla doldurabilirdi diye düşünüyorum. Yine de kurduğu dünya, yönetmen D’Innocenzo kardeşlerin sonraki filmleri merak etmemiz için bir kapı aralıyor.

Fotoğrafı Göster: Jim Marshall’ın Hikâyesi (Show Me the Picture: The Story of Jim Marshall):

Hayran olduğumuz sanatçıların bazılarının fotoğrafları da zihnimizin bir köşesinde, ona ait imgeler arasında yer alır ama özel bir ilgimiz yoksa, genellikle o fotoğrafları kimin çektiği ile pek fazla ilgilenmeyiz. İşte Jim Marshall da o fotoğrafçılardan biri. Bu film de onun hayatını anlatan bir belgesel. Jim Marshall, genellikle ünlü müzisyenlerin konserlerinde ve sahne arkalarında, bazıları ikonik hale dönüşmüş fotoğraflarını çekmiş. Hendrix’den Beatles’a, Dylan’dan Cash’e pek çok müzisyenin halen hatırladığımız fotoğraflarını çekerken, onlarla yakın ilişkiler de kurmuş, en önemlisi güvenlerini kazanmış. Ancak 60’lar ve 70’ler sonrası uyuşturucu ve alkol problemleri ile şiddete olan yatkınlığı, sektördeki yerini sarsmış ve ilerleyen yıllarda, çok istese de o eski günlerine dönememiş. Ama bunda sistemin farklı bir noktaya doğru ilerlemesinin, stüdyoların en ufak ayrıntıları bile kontrol etme çabasının payı da büyük. Marshall’ın spontane olarak çektiği fotoğrafların, sistemde çok fazla yeri kalmamış, her türlü fotoğraf çekimi, planlanarak yapılır olmuş.

Filmin Jim Marshall’ı tanımamıza vesile olmasını bir kenara bırakıp, belgesel olarak değerine bakarsak aslında karşımızda klasik bir yapı var. Marshall’ın arşiv kayıtları, arkadaşları ile yapılan söyleşiler, mesleğindeki önemini vurgulamak için ondan sonraki dönemdeki fotoğrafçılar ile söyleşiler ve elbette çektiği fotoğraflar, filmin omurgasını oluşturuyor. Bu anlamda, sinemasal anlamda özel bir film değil ama konu ilginizi çektiyse, film de tatmin edecektir.

Umudun Dili (Persian Lessons):

İkinci Dünya Savaşı sırasında, bir toplama kampında, hayatını kurtarabilmek için İranlı olduğunu söyleyen bir adamın hikayesi. Kimi etkileyici sahneleri olsa da izlediğimiz onlarca toplama kampı filmine yeni bir şey katmıyor, farklı bir bakış açısı getirmiyor. En büyük sıkıntısı, hikâyenin çıkış noktasının bir türlü inandırıcı olamaması. Bir insanın, o şartlarda, sıfırdan hiç bilmediği bir dil uydurması, uydurduğu kelimeleri ve gramer kurallarını çok ufak bir istisna dışında hiç şaşırmaması için ya keşfedilmemiş bir dâhi ya da dilbilim profesörü falan olması lazım. Üstelik bunu inandırdığı kişi de hiç öyle şapşal bir nazi subayı olarak çizilmemiş. Gayet akıllı ve kültürlü bir karakter. Karşı taraf bir dil uydurmayı başarmış olsa bile, tutarsızlıkların farkına varması gerekirdi diye düşünüyorsunuz. Konunun, gerçek olaylardan alındığı söyleniyor. Olabilir ama farklı örneklere bakınca, o gerçek olayların filme aktarılırken ne kadar değişebildiğini de biliyoruz.

Film teknik açıdan fena değil aslında. Nahuel Pérez Biscayart ve Lars Eidinger de iyi oyuncular. Burada da ellerinden geleni yapıyorlar ama konu tatmin edici olmayınca, film de benzerleri arasında kayboluyor.

Jumbo:

Bu hafta bahsedeceğim filmlerin en ilginci. Annesiyle birlikte yaşayan, çevresi ile rahat bir ilişki kuramayan ve içe kapanık bir genç kadın olan Jeanne, o güne kadar romantik bir ilişki de yaşamamıştır. Günün birinde, çalıştığı lunaparkta aşkı bulur. Peki bunun nesi ilginç? Çünkü Jeanne, lunaparktaki aletlerden birine âşık olmuştur. Cansız bir nesneye duyulan aşk hissinin mümkün olabildiğini biliyoruz. Bu filmin başında da gerçek olaylardan esinlenilmiştir ibaresi var zaten. Ancak, Umudun Dili’nin aksine, bu ibare filmin başında olmasa da inandırıcı olmayı başarıyor. Filmin en önemli başarısı da bu zaten. Bir çoğumuz için inandırıcı gelmeyecek bir durumu doğal kılmayı ve ana karakterini komik duruma düşürmemeyi başarıyor. Bunda yönetmen Zoé Wittock kadar, Jeanne rolünde Noémie Merlant’ın da payı var. Özellikle ana karakterimizin, lunaparktaki cihazla yalnız kaldığı sahnelerdeki görüntü yönetimini de filmin artıları arasına yazmalıyız.

Filmin eksileri ise başka filmleri fena halde çağrıştırdığı anlar. Özellikle makine ile yaşanan bir cinsel birliktelik sahnesi var ki, doğrudan Under the Skin filminden alınıp buraya konulmuş gibi. Yine görsel olarak başarılı ama başka bir çözüm bulunabilirdi. Ayrıca filmin finalinin de tüm sorunların çözüldüğü, son derece güvenli sulara doğru kaydığını söylemek lazım. Olayların mutlu sona doğru gitmesinde katalizör etkisi gösteren annenin erkek arkadaşı ise filmin en inandırıcı olmayan karakteriydi. Olumsuz noktalarına karşın, yine de izlemeye değer bir film olarak anabiliyorum.

Merkez Üssü (Epicentro):

Her ne kadar filmin özetinde, Küba tarihinin son 100 yılına odaklandığı belirtilse de karşımızda Küba’nın tarihini anlatan bir belgesel yok. Filmin ilk kısmında, 100 yıl önce Amerika’nın Küba’ya yardım adı altındaki ilk adımı atmasında, sinemanın ne kadar manipülatif bir rol oynadığı üzerinden anlatısını kuruyor. O yıllarda yeni gelişmekte olan bir sanat türü olan sinemanın, bu amaçla kullanılabileceğinin çözülmüş olması gerçekten ilginç. Bugünden bakınca çocuklar bile bunu görebiliyor belki ama günümüzde izlediğimiz pek çok görüntünün gerçekliğini de sorgulamamız gerektiğini düşündürüyor. Buradan hareketle bugün Küba’nın dünya genelindeki imajı da sorgulanıyor. Kimileri için erişilecek en iyi nokta ve bir ütopya olarak görülen Küba, kimileri için de tam tersi. Ama gerçek bu ikisinin arasında bir yerde duruyor ve film de bu iki tarafa da yaslanmıyor zaten. Bunun yanında film zaman zaman kendi gerçekliğini sorgulatan anlar da kuruyor ama bunlar çok kısıtlı. İzlerken, keşke daha fazla olsaydı diye düşündüm. Aslında, Küba’da da Avengers’ın hayranlıkla izlendiği anlar görüyoruz ama bunlar da çok anlık görüntüler olarak kalıyor.

Gerçeklik ve sinema arasında kurduğu bağlantılar dışında filmin büyük kısmı, Küba vatandaşları ile yapılan söyleşilerden oluşuyor. Özellikle çocuklara yapılan söyleşilerde, onları geleceğe dair bir umut olarak konumlasa da bu kısımlar, benzer belgesellerden çok da farklı değil. Neticede ilgi çekici anlar ve tartışmalar yaratsa da beklentimin biraz altında kalan bir film olduğunu söyleyebilirim.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (11 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

Oscar Uluslararası Film Adayları
İstanbul Modern Oscar’ın Yabancıları Seçkisi
İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
Rotterdam Film Festivali (IFFR)
Dijital platformlardan öneriler:
– Büyük Hesaplaşma (Heat)
– Parazit (Parasite)
– Çılgın Aptal Aşk (Crazy, Stupid, Love.)
– Mutluluk (Le Bonheur)
– Tavşan Peter (Peter Rabbit)

2021’de Sinema

(Bu yazı ilk olarak, 10 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Geçen hafta, sinema dünyasında nasıl bir 2020 yılı geçirmiştik, ona bakmıştık. Bu hafta da nasıl bir 2021 yılı bekliyoruz, kısmetse hangi filmleri izleyeceğiz onlara bir göz atalım.

Öncelikle elbette en fazla istediğimiz şey, 2020’nin neredeyse tümünde başımıza bela olan pandeminin, 2021’de azalarak bitmesi ve sinema salonlarının açılması. Elbette sadece sinema salonlarının açılması da yetmiyor, kendimizi o salonlarda güvenli hissetmemiz, festivallerde ve popüler filmlerde tümüyle dolu salonlarda film izlemekten çekinmeyeceğimiz bir noktaya gelmemiz gerekiyor. Ülkemizde şu an sinemalar Mart başına kadar kapalı. Umuyorum ki, o tarihte aşılama belli bir noktaya ulaşmış olur ve sinemalar açılır. Mart’ta sinemalar açılsa bile, henüz sosyal mesafe ve maske kurallarından vazgeçmiş olmayacağımızı tahmin ediyorum. Bu durum, yüksek gişe beklentili filmlerin biraz daha ertelenmesine yol açabilir. En azından yaz aylarında kurallar kalkmış olursa, sektör açısından daha iyi bir 2021 geçirebiliriz. Pandemi döneminin sinema salonlarına etkisini ise, tam olarak yılın ikinci yarısında görmüş olacağız sanırım.

Bir de işin festivaller tarafı var. Yılın ilk aylarında düzenlenecek olan Sundance, Rotterdam, Berlin gibi uluslararası festivaller, şimdiden ya tümüyle online’a geçeceklerini açıkladılar ya da Şubat-Mart aylarında bir online seçki, yaz aylarında da fiziksel bir festival yapmayı planlıyorlar. Muhtemelen uluslararası alanda belirleyici olan festival, Cannes olacak. Eğer Mayıs ayında, eskisi gibi bir festival yapabilirlerse, diğer festivaller de o yoldan gidebilir. Türkiye’de İstanbul Film Festivali şimdiden online gösterimlere devam edeceğini açıkladı. Haziran ayında açıkhava mekanlarında ve online olarak ulusal yarışmaları yapacaklar. Görünen o ki, şu an klasik tarihleri olan Nisan ayı için bir fiziksel festival niyeti yok. Diğer festivallerin nasıl pozisyon alacağını zaman gösterecek.

Gelelim 2021’de izlemeyi beklediğimiz filmlerden bazılarına. İşin ilginci, geçtiğimiz yıl bu yazıyı yazmış olsaydık, hemen hemen aynı filmlerden bahsedecektik herhalde.

No Time to Die:

Daniel Craig’i son kez Bond olarak izleyeceğimiz, yönetmen koltuğuna da Cary Fukunaga’nın oturduğu bu Bond filmi, pandemi döneminde ilk ertelenen büyük bütçeli film olmuştu. Şu an planlandığı gibi, Nisan ayında sinemalarda vizyona girerse, sembolik de olsa normalleşmenin ilk adımlarından biri olacak gibi gözüküyor. Tekrar ertelenme ihtimali, her zaman mümkün ama umarım sadece online platformlarda seyirci karşısına çıkacak filmlerden biri olmaz.

Black Widow:

Çizgi roman severler olarak, Iron Man’in vizyona girdiği 2008’den beri her yıl en az bir Marvel filmi izlemeye alışmıştık. Marvel sinematik evreninin ilk aşamalarında 2009 boş geçmişti belki ama o zamandan beri yeni bir Marvel filmi izlemediğimiz tek yıl, 2020 oldu. Sanki Black Widow en başta da o kadar merak uyandırmadı, ertelemeler ile merak iyice söndü ama o da Mayıs ayında gösterime girebilirse, yine Bond gibi sembolik bir anlamı da olacak.

Eternals:

Bu yıl gösterime girmesi planlanan dört Marvel filminden bir diğeri ise Eternals. Şu ana kadar Marvel filmlerinde hiç görmediğimiz, ölümsüz bir uzaylı ırkının maceralarını anlatacak olan filmin başrollerinden birinde Angelina Jolie olsa da aslında yönetmeni ile dikkat çekiyor. 2020’de Nomadland ile çok büyük övgüler toplayan, Nisan ayında en iyi yönetmen Oscar’ı alma ihtimali epey güçlü olan (adaylık kesin zaten), Chloé Zhao bu filmin yönetmen koltuğunda. Bambaşka tarzda bir sineması olan Zhao’nun büyük bir stüdyo filminde nasıl bir performans göstereceği, kendi tarzını filme ne kadar yansıtabileceği merak konusu.

Not: Çevresinde bir sürü dedikodu dönen yeni Spider-Man filmi de bu yıl içinde gösterime girecek gibi gözüküyor ama içimden bir ses 2022’ye kalacağını söylüyor.

The French Dispatch:

Wes Anderson’un yeni filmi, 2020’nin en çok merak edilen filmlerinden biriydi. Her Wes Anderson filmi gibi, yine deli bir oyuncu kadrosu var. Burada saymaya kalksak, epey uzun sürer. Aşağı afişini koyalım, merak eden oradan baksın diyelim. Filmin, Cannes’da açılması, Oscar’da da adaylıklar alması bekleniyordu. Cannes yapılamayınca, yapsaydık festivalde olacaktı diye açıkladıkları filmler arasında yer aldı gerçekten de ama Oscar sezonu için filmi öne sürmediler ve tümüyle 2021’e kaldı. Büyük ihtimalle açılışını yine Cannes’da yapacağı söyleniyor. Bekliyoruz.

The Tragedy of Macbeth:

Yeni bir Macbeth uyarlaması mı? Fassbender’li, Cotillard’lı uyarlamayı izleyeli ne kadar oldu ki? Yenisine gerek vardı mıydı derken yönetmen olarak Joel Coen’in adını görünce dikkat kesiliyoruz, Ethan Coen’in projede olmamasından işkilleniyoruz, Denzel Washington ve Frances McDormand’ın Macbeth’leri oynayacağını görünce de 2022 oyuncu Oscar’ları için iki yeri şimdiden ayıralım diyoruz.

The Souvenir: Part II:

The Souvenir’in ilk bölümü, 2019’da Sundance’de açılmış ve o yılın en beğenilen filmlerinden biri olmuştu. İkinci bölümünün çekimleri de 2019 yılında tamamlandı aslında. Bu nedenle, 2020’deki büyük festivallerden birinde karşımıza çıkması bekleniyordu ama belki pandemiden, belki de post prodüksiyonun uzamasından dolayı, karşımıza çıkmadı. 2021’de Berlin ya da Cannes’da bekliyoruz.

Top Gun: Maverick / Mission: Impossible 7:

Tom Cruise, oradan oraya koşuyor, her türlü atlamayı zıplamayı kendisi yapıyor, yeri geliyor uçak kullanıyor ama hiç dublör kullanmıyor filmlerinden iki tanesinin bu yıl gösterime girmesi planlanıyor. Ben bunların birinin 2022’ye kalma ihtimali olduğunu düşünüyorum ama belli de olmaz. Yıllar sonra gelen Top Gun’un devam filminin çekimleri zaten çok önceden bitmişti ve film hazır bir şekilde bekliyor. MI7’ın çekimleri ise pandemi nedeniyle birkaç kez durduktan sonra yakın zamanda bitti sanırım. Yıl sonuna yetişip yetişmeyeceğini göreceğiz.

Dune:

Yıllar önce Jodorowsky’nin çekmek isteyip hayata geçiremediği, David Lynch’in stüdyonun da etkisi ile başarılı bir filme dönüştüremediği (ben suçlu zevk olarak severim gerçi) Dune serisi, bu kez Denis Villeneuve’ün ellerinde. Villeneuve genellikle beklentileri boşa çıkarmayan bir isim. Blade Runner’ın devamında bile orijinal filme ihanet etmeyen bir iş ortaya çıkarmıştı. Her ne kadar, Timothée Chalamet’nin nasıl bir Paul Atreides olacağına dair şüphelerim olsa da yönetmene güveniyor, filmi sinema dünyasının büyük çoğunluğu gibi merakla bekliyorum.

The Matrix 4:

Ve bir efsanenin yıllar sonra gelen ve hemen hemen aynı kadro tarafından yapılan devamı. Normal şartlarda, kapı baca indirmesi, biletlerin ilk çıktığı anda, büyük ölçüde tükenmesi beklenirdi. 21 Aralık 2021 tarihine kadar çok zaman var, kim bilir belki de öyle olur. Filmi büyük bir merakla beklediğimiz doğrudur ama ilk Matrix’i sevip, diğerlerini pek sevmeyen gruptan olduğum için kafamda bir soru işareti de var. Ayrıca Matrix, 90’lar sonu, 2000’ler başına o kadar iyi oturan bir filmdi ki, oradan 2020 dünyasını aynı şekilde kapsayabilecek bir hikâye kurulabilecek mi göreceğiz. Ama görmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

Elbette 2021’de beklediğimiz filmler sadece bunlar değil. Yukardaki filmleri seçerken üzerinden geçtiğim diğer filmlerin bir listesini de buraya bırakayım (bir kısmının 2022’ye kalması muhtemeldir):

A Quiet Place Part II, Three Thousand Years of Longing, Elvis, Nightmare Alley, Soggy Bottom, Annette, Last Night in Soho, The Northman, Bigbug, Triangle of Sadness, Petite Maman, Don’t Look Up, Blonde, The Power Of The Dog.

Bunların yanına, bir de şu adından bile haberimiz olmayan, festivallerde ve vizyonda karşımıza çıkacak olan sürprizleri eklemek isteriz. Umarım her alanda, 2020’den daha iyi bir 2021 olur.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (4 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

Altın Küre Adayları
İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
Sundance Film Festivali
Dijital platformlardan öneriler:
-Kuzuların Sessizliği (Silence of the Lambs)
-Ölümlü Dünya
-Sıra Sende (Your Turn)
-Iron Man

Kanal B – Günce Programı (28 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
Sundance Film Festival
Rotterdam Film Festival (IFFR)
Online platformlardan öneriler:
– Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest)
– Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow)
– Hayat Var
– Hitchcock Truffaut
– Otel Transilvanya

Kanal B – Günce Programı (21 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
SİYAD – 2020’nin en iyi yabancı filmleri
Online platformlardan öneriler:
– Halloween
– Bir Kadının Parçaları (Pieces of a Woman)
– Cebimdeki Yabancı
– Tavuklar Firarda (Chicken Run)

İnsan Hakları Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 20 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 tarihinde imzalanmış olması nedeniyle, Aralık ayında insan hakları ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor. Eski güzel günlerde, bu konu ile ilgili filmleri, sinema salonlarında ya da kültür merkezlerinde izlerdik. Bu sene mecburen onlar da dijital ortamlara taşındı. Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri ve TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri düzenlendi. İstanbul Film Festivali’nin Aralık seçkisi de insan hakları konusunu temel alıyordu (geçen haftaki yazımda bahsettiğim Ağlayan Kadın ve Vitalina Varela da bu seçkidendi). Aslında bir de Hangi İnsan Hakları Film Festivali olacaktı ama onlar “pek çok festivalin aynı günlerde çevrimiçi gerçekleşeceğini göz önünde tutarak” bu sene pas geçmeyi tercih ettiler. Doğru bir karar olabilir, çünkü hepsine yetişmemiz mümkün olmadı. Bu hafta, insan hakları ile ilgili filmlerden yetişebildiklerim arasından, öne çıkanlara değineceğim.

Evin’de Doğmak (Born in Evin):

Aslında oyuncu olarak tanınan, hatta Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben o Değilim filminde de oynamış olan Maryam Zaree’nin kişisel hikayesi üzerinden İran’ın tarihine ve işlediği insanlık suçlarına baktığı bir film. Zaree, İran’da doğmuş olmasına rağmen, iki yaşında annesi ile birlikte Almanya’ya gittiği için ülkesini hemen hemen hiç hatırlamıyor. Babası ise, hapiste olduğu için, ancak birkaç sene sonra gelebiliyor. Kendisine söylenmeyen şey ise, onun da Evin hapishanesinde doğmuş olduğu. Biraz büyünce bir akrabalarının ağzından kaçırması ile öğreniyor zaten. Ancak annesi yıllar içinde Zaree’ye bu konu ile ilgili pek fazla detay vermemiş.

Bu filmde Zaree, kendi hikayesinin izini sürerken, kendisi gibi hapishanede doğmuş diğer çocukları, hapishanede doğum yapmış anneleri bulmaya, onların neler hissettiğini anlamaya çalışıyor. Bunda çok başarılı olduğu söylemez çünkü yaşanılan travma o kadar büyük ki, genellikle konuşmak istemiyorlar. Ama aynı hapishanede kalan başka kadınlarla konuşmayı başarmış ve onlardan gerçekten insanlık dışı hikayeler dinliyor. Bu süreçte, İran yakın tarihini de inceliyor ve filmin sonunda hem kendisi hem ailesi için bambaşka bir noktaya vararak, aslında en başta doğru soruları sormadığını düşünmeye başlıyor.

Gerçekten etkileyici ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir film. Maryam Zaree de kişisel hikayesi ile geneli birleştirmeyi, duyduğumuz korkutucu hikayelere karşın tıpkı ailesi gibi, umudu hep koruyan bir film yapmayı başarmış.

Pamir Sineması (Cinema Pameer):

Geçirdiğimiz pandemi sürecinde, biz sinemaseverler, sinema salonlarının bizim için ne ifade ettiğini çok daha iyi anladık. Zaman zaman sinema salonlarında rahatsız olduğumuz şeyleri bile özlediğimizi fark ettik (hepsini değil). Pamir Sineması, Afgantistan’daki az sayıdaki sinema salonlarından biri. Bu film de o salon hakkında bir belgesel.

Pamir Sineması, bugün elimizde neredeyse hiç kalmayan, eskinin büyük salonlu ve balkonlu sinemalarından. İzlerken İstanbul’daki Emek Sineması’nı, Ankara’daki Akün Sineması’nı hatırlattı. Halen dijitale geçmemiş ve 35 mm. makaralardan film gösteriyorlar. Film izleme deneyimi de belki de bizim Yeşilçam günlerini hatırlatıyor biraz. Bugün için, salonlarda bizi çok rahatsız edebilecek bir ortam var. İnsanlar filmle ilgili sürekli yorum yapıp konuşabiliyorlar örneğin. Perdeye lazer tutanlar, sinemada sigara ve haşhaş içenler de olabiliyor. Bu yüzden salona girerken bir arama yapılıyor ve sigara, haşhaş ve şampuan gibi malzemeler salona sokulmuyor (şampuanın nedenini hayal gücünüze bırakıyorum). Filmin en renkli karakterlerinin biri, eski bir asker olan sinema müdürü. Sinemada huzursuzluk çıkaranları yakaladığında, filmin ortasında el fenerleri ile salona dalıp sorumlu kişiyi yaka paça dışarı atabiliyor ya da film devam ederken, ona salonun huzurunu bozma diye öğüt verebiliyor.

Ama bu film sadece bir sinema salonunun belgeseli değil. Afganistan’ın durumu hakkında da söyleyecek sözleri var. Sinema personelinin hemen hepsinin geçen savaş yılları ile ilgili anıları, hikayeleri var. Seyirciler açısından da film izlemek çoğunlukla yaşanılan gerçeklikten uzaklaşmak anlamına geliyor. Ayrıca Afganistan’a film getirmek, zaman zaman bu işi yapanların hayatlarını tehlikeye atabiliyor. Bunun yanında elbette bir sansür kurulu da var. Filmler ve afişler sansürleniyor. İşin ilginci, kadınların sinemaya gitme imkânı çok kısıtlı iken, sansür kurulunda hangi sahnelerin çıkacağına karar veren kişilerden biri kadın.

Filmle ilgili yönetmenle yapılan söyleşide, ne yazık ki sinemanın geçtiğimiz sonbaharda kapandığı ve hükümetin konferans salonu olarak kullanmaya başladığı söylendi. Kovid günlerinde mecburen kapanacaktı belki, ama yine de üzücü.

Antigone:

Antigone’yi Sofokles’in meşhur tragedyası olarak çoğumuz biliriz. Yönetmen Sophie Deraspe, bu hikâyeyi günümüz Kanada’sına taşımış. Antigone ve ailesi Cezayir’den kaçmak zorunda kalan ve Kanada’ya yerleşen bir aile. Dört kardeş ve büyükannelerinden oluşan ailenin anne-babaları Cezayir’de öldürülüp, cesetleri evlerinin önüne bırakılmış. Antigone, başarılı bir lise öğrencisi, hatta Kanada’da önemli bir politikacının oğlu da erkek arkadaşı. Ablası bir kuaför salonunda çalışıyor ama abileri suç dünyasına karışmış. Bir gün abilerinden biri polis tarafından öldürülüp, diğeri de sınırdışı edilme tehlikesi ile karşılaşınca, Antigone’nin mücadelesi başlıyor.

Antigone’nin kendi doğruları ile tek başına tüm sistemin karşına çıkması, giderek onu destekleyenlerin çoğalması gerçekten etkileyici bir şekilde anlatılmış. İçine girdiği hemen her ortamda değişim yaratabilme gücü bazen biraz fazla olmuş ama yine de etkileyici. Abisinin yerine geçtiği kısımda da inandırıcılık konusunda bir problem yaşıyor ama hikâyenin ilerleyebilmesi için o adımı kabul edip geçtim kendi adıma. Tüm filmi sırtlayan Nahéma Ricci de son derece başarılı. Onun da henüz çok kısa bir oyunculuk kariyeri var ama doğru projelerle devam ederse yükselebileceği ışığını veriyor.

Aşkmobil (Lovemobil):

Almanya’da ormanların kenarlarında yaşadıkları karavanlarda seks işçiliği yapan göçmen kadınlar üzerine bir belgesel. Film Nijeryalı ve Bulgaristanlı iki kadın ve onlara karavanları kiralayan Alman kadının hikayeleri üzerinden dönüyor. Aslında iki seks işçisinin hikayesi de benzerlerine çok rastladığımız, ne yazık ki artık bizi şaşırtmayan hikayeler. Ailelerine para gönderebilmek umuduyla farklı ülkelere gitmişler, çeşitli durumlar sonrasında bu işe doğru sürüklenmişler, eski arkadaşlarına ne yaptıklarını söyleyemiyorlar ve günün birinde bu işi bırakmayı umuyorlar. Yaptıkları işin tehlikeli tarafı her zaman akıllarının bir köşesinde. Bazı müşteriler iyi davransa da dövülen hatta öldürülen arkadaşları da var. Alman kadının hikayesi ise daha ilginç. Aslında kendisi de yıllarca bu işi yapmış, zamanında bir eşi ve çocuğu da olmuş ama yürümemiş. Yaşı arttıkça kendisine olan talebin azaldığını fark edince karavan kiralama işine girmiş. Bir zamanlar sömürülen kişiyken, artık sömüren kişi olmuş. Ama bir yandan da karavanlarında çalışan kadınlara özellikle para konusunda çok sert davranırken, onları mutsuz gördüğünde de hatırlarını sorup, dertlerine ortak olabiliyor.

Yönetmen Elke Lehrenkrauss, bu üç karakterin hikayelerini anlatırken onlarla iyi bir güven ilişkisi kurmuş belli ki. Zaman zaman kendilerine ait sırları da paylaşabiliyorlar. Bazı müşterilerin filme çekilmeye izin vermiş olmaları da ilginçti. Belli ki, bir şekilde onlarda da o güveni oluşturabilmiş. Ayrıca bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz hikayeleri anlatsa bile sadece söyleşiler ile yetinmemiş, karakterlerin günlük hayatlarını da bize yansıtmaya çalışmış. Ancak kadınlardan birinin, arkadaşına ne yaptığını itiraf ettiği sahneler gibi bazı anlar çok inandırıcı gelmedi. Sanki önceden planlanmış ve kamera karşısında oynanmış sahnelerdi.

Filmin söyleşisinde yönetmen, başka karakterlerle çekimler yaptıklarını da söyledi. Filmden çıkarttığı isimlerden biri, yaptığı işten çok mutlu bir karaktermiş. Filmin anlatısına uymadığı için çıkardığını belirtti ama seks işçileri ile ilgili kabul gören anlayışın dışında bir bakış olduğu için filmde yer almasını isterdim açıkçası.

Çok Uzakta (Zu Weit Weg):

Yine Almanya’dan bir göçmen hikayesi ama bu kez çocuklara yönelik, kurmaca bir film. Alman bir çocuk olan Ben ile, Suriyeli bir çocuk olan Tarık’ın hikayesi. Her ikisi de yeni öğretim yılına yeni bir okulda başlayan iki çocuk. Bir anlamda her ikisi de öteki. Tarık’ın durumu daha kötü elbette. Suriye’deki savaştan kaçarak abisi ile beraber Avrupa’ya gelmişler ve o sırada onunla da yolları ayrılmış. Evleri yıkılmış, yok olmuş. Ben ve ailesi ise, kasabalarının yakınındaki maden ocağı nedeniyle evlerinden çıkan zorunda kalmışlar. Onların kasabaları da adeta hayalet kasabaya dönmüş. Her ikisi de futbolda çok yetenekli ama yeni takıma kendilerini kabul ettirmeleri de çok zor gözüküyor.

Aslında her iki karakter de filme dahil olduklarında, zamanla arkadaş olacaklarını, ortak yönlerini keşfedeceklerini, kendilerini yeni ortamlarına kabul ettireceklerini, hatta Ben’in ablası ile olan sorunlarını çözeceğini de fark ediyoruz. Bu anlamda çok bildik hikâye kalıpları üzerinden yürüyen bir film ama temel amacının çocuklara, kimsenin ötekileştirilmemesi mesajını verirken, rahat takip edilen bir hikâye yapısı kurmak olduğu da açık. Bu arada Suriyeli mülteciler ilgili temel bilgiler veriyor olması da bir artı. Bu yüzden filmin sinemasal açıdan çok büyük meziyetleri olmasa da ideal bir çocuk filmi olduğu söylenebilir.

Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas):

Aslında bu filmi geçtiğimiz aylarda, Ankara Film Festivali’nde salonlarda izlemiştik. Madem İnsan Hakları Film Günleri’ne dahil edilmiş, o zamanki fikirlerimi de buraya alayım dedim.

Luis Buñuel’in üçüncü filmi olan Las Hurdes’in çekim sürecinde yaşananları anlatan bir animasyon var karşımızda. Hikâye ilginç gerçekten. L’Age d’Or filmi sonrası, Buñuel büyük bir tepki ile karşılaşıyor. Bu tepkiler neticesinde, yeni projeleri için para bulmayınca, biraz da tesadüfler sonucunda bir arkadaşının da yardımıyla bu belgesel projesine girişiyor. Ama söz konusu Buñuel olunca bu belgesel de tartışmalı oluyor. Dramatik etkiyi arttırmak için belgesele kurmaca sahneler katıyor, hatta bazı hayvanları öldürüyor. Spoiler’lı bir örnek: Keçiler, bu yolda sıklıkla uçurumdan aşağı düşer diyorlar, yaptığı çekimlerde bu durumla karşılaşmayınca bir keçiyi kendisi vurarak, aşağı düşmesini sağlıyor.

Film, hikayesini başarılı bir şekilde anlatmış ama çok rahatlıkla canlı oyuncularla çekilen bir biyografi filmi de olabilirdi. Neden animasyon sorusunun cevabı, filmin bir çizgi roman uyarlaması olması ama sadece bu cevap yeterli gelmedi bana. Buñuel gibi bir yönetmeni anlatıyorsanız ve elinizde animasyon gibi, hayal gücünüzü sınırsız kullanabileceğiniz bir mecra varsa, daha aykırı bir şeyler beklerdim. Birkaç sahne dışında çok düz bir anlatımı var. Bu, filmi kötü yapmıyor ama bence daha iyi olma fırsatını kaçırmış. Ayrıca filmde çeşitli siyah-beyaz görüntüler de var. Eğer yanılmıyorsam, Buñuel’in filminin gerçek görüntüleri bunlar. Animasyon arasına o görüntülerin girmesi, gerçekten başarılı bir kurgu ile yapılmış. Filmin artılarından.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (14 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– E.T.
– Bizim İçin Şampiyon
– Üzgünüz, Size Ulaşamadık (Sorry We Missed You)

Filmler, Filmler, Festivaller

(Bu yazı ilk olarak, 13 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemaların kapalı olduğu bu dönemde online festivaller ve etkinlikler, yine büyük bir hızla devam ediyor. Sokağa çıkma yasakları ile birlikte evlerde film izleme deneyimlerimiz tekrar artarken, sinemalarla buluşacağımız günleri de iple çekiyoruz. Bu hafta da geçtiğimiz günlerde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalıştım. Buyurunuz:

Ağlayan Kadın (La llorona):

Geçen yıl, Ağlayan Kadın efsanesi ile ilgili bir Hollywood filmi izlemiştik. Korku filmi türünün tüm unsurlarını kullanan, zaman zaman etkileyici anlar yaratsa da benzerlerinden öne çıkamayan bir filmdi. Aynı efsane, önceki filmi de sevdiğimiz Jayro Bustamante’nin elinde bambaşka bir anlam kazanmış. Filmde, Guatemala’da uzun yıllar süren iç savaş sonrası, işlediği suçlar nedeniyle yargılanmakta olan generalin hikayesini izliyoruz. Yavaş yavaş Alzheimer’a teslim olmakta olan general, birtakım sesler ve olmayan bir kadının ağlamasını duymaktadır. Bu sanrılar, eve yeni bir hizmetçinin gelmesi ile iyice artar ve ailenin diğer üyelerini de etkilemeye başlar. Duydukları hastalığının ve vicdanının ona oynadığı oyunlar mıdır, yoksa ortada gerçekten doğaüstü bir şeyler var mıdır?

Geçmişin günahları ile hesaplaşmaya çalışan karakterlerle ilgili çok fazla film izledik. Bu da onlardan biri aslında ama yönetmen korku sinemasının unsurlarını da işin içine sokarak, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarmış. Filmin hikayesi dışında tüm teknik unsurları da çok iyi. Özellikle film boyunca artan dışardaki protesto sesleri, çok iyi kullanılmış. Politik sinema ile korku sinemasının çok başarılı ve yaratıcı bir birleşimi.

Vitalina Varela:

Yönetmen Pedro Costa’nın önceki filmlerini düşününce, bu filmine biraz korkarak yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, seyirciden gerçekten çaba isteyen filmlere imza atıyor. Bu da öyle bir film ama bir yandan da son derece etkileyici. Filmin adı ile başrol oyuncusunun adı aynı. Costa’nın önceki filminde de oynayan Vitalina Varela, yine yönetmenle birlikte, kendi anılarından yola çıkan ama kurmaca bir film yazmış. Film, kocası yıllardır Portekiz’de yaşayan, Cabo Verde’li bir kadının ancak onun ölümünden sonra Portekiz’e gitmesini ve onun yaşadığı evde kalmasını, dolaştığı sokaklarda dolaşmasını, hiç tanımadığı bu şehirde belki de hiç tanımadığı kocasının hayaleti ile konuşmalarını anlatıyor.

Pedro Costa, ölümün ve veda edememiş olmanın tüm ağırlığını barındıran, kasvetli bir atmosfer kurmuş. Yavaş temposu ve az sayıdaki diyalogları ile izleyiciden çaba gerektiren bir film ama o çabayı harcadığınızda, karşılığını da fazlasıyla veriyor. Filmin en büyük övgülerinden birini, görüntü yönetmeni Leonardo Simões’e göndermeliyiz. Karanlığın içindeki ışıklarla muhteşem kadrajlara imza atmış. Final dışında aydınlık bir sahne yok gibi. Tam da bu nedenle, filmi iyi bir görüntü sistemi ile izlemek önemli. Normal zamanlarda, festivalde projeksiyon sistemi karanlık olan salonlarda izlemek tam bir eziyet olabilirdi. Nitekim, Costa’nın önceki filmi Horse Money, öyle olmuştu. Evde izlerken de keşke daha kaliteli bir ekranda izleyebilseydim dediğimi söylemeliyim.

Kod Adı Curveball (Curveball):

Bu politik taşlama, Berlinale’de gösterildiğinde çok ilgimi çekmemişti ama eksikliklerine karşın, ele aldığı konuyla dikkat çekici bir filmmiş. Filmin gerçek olaylardan yola çıkan bir hikayesi var. 90’ların sonunda Almanya’da yaşayan Iraklı bir mülteci, Saddam’ın kitle imha silahlarını nasıl ürettiğini bildiğini ve kendisine Alman pasaportu ve gizlenebileceği bir ev verirlerse, bu bilgiyi vereceğini söylüyor. Başta kendisine inanılsa da kısa sürede yalan söylediği ortaya çıkıyor. Birkaç yıl sonra, 11 Eylül sonrasında, Irak’a saldırmak için bahane arayan Amerika ise bu adamı hatırlayarak, Saddam’ın kitle imha silahları var söyleminin önemli bir kısmını, onun ifadeleri üzerine kuruyor.

Yönetmen Johannes Naber, filminin ana karakterlerini bu adam ile konuşan Alman ve Amerikalı ajanlar üzerinden kuruyor ve onlar arasındaki ilişkilerden bir kara komedi çıkarıyor. Ama bir yandan da hem Almanya’nın, hem Amerika’nın çıkarları için yalan olduğunu gayet iyi bildikleri bir ifadeyi rahatlıkla kullanabildiklerini de gösteriyor. Gerçeği yeniden kurma meselesi üzerinden, onun kadar iyi olmasa da, Wag the Dog’u akla getiren bir film. Sinemasına biraz daha özenilmiş ve daha başarılı oyuncular ile çalışılmış olsa yılın dikkat çeken filmleri arasına girebilirdi.

Nefret Etme (Non odiare):

Bu sene Venedik Film Festivali’nde gösterilen bu yapım, bir doktorun kendi vicdanı ile hesaplaşmasını anlatıyor. Alessandro Gassmann’ın canlandırdığı Simone isimli doktor, bir sabah tesadüfen bir araba kazasına şahit oluyor ve kaza geçiren kişiye yardım etmek isterken göğsündeki koskoca gamalı haç dövmesini görünce, sadece ambulans çağırmakla yetiniyor. Bunun sonuncuda da ilk yardım müdahalesi yapsa belki de kurtulabilecek olan adam, hayatını kaybediyor. Sonradan öğreniyoruz ki doktorumuzun babası da hayatının bir bölümünü toplama kampında geçirmiş bir Yahudi doktor. Üstelik orada, Nazi’leri tedavi etmek zorunda kalmış. Simone, yaşadığı bu olay sonrasında, hayatını kaybeden adamın ailesini buluyor ve kim olduğunu söylemeden onlara yardım etmeye çalışıyor ve olaylar gelişiyor.

Nefret Etme, iyi bir çıkış noktası yakalayan bir film olsa da giderek klişelere fazlaca teslim oluyor. Özellikle doktor ile hayatını kaybeden adamın kızı arasındaki romantik yakınlaşma, adamın oğlunun da bir neo-nazi olması ve doktorun filmin başındaki ikilemle bir kez daha karşılaşması, çok rahat tahmin edilebilir hikâye adımları. Doktorun da ölmüş olan kendi babası ile hesaplaşma aksı ise zaten çok iyi işlemiyor. Yine de karşımıza getirdiği etik soru ve Alessandro Gassmann ve Sara Serraiocco’nun oyunculukları, filmi izlenebilir bir noktaya getiriyor.

Veletler (Figli):

İzlediğim filmler içinde hangilerinden bahsedeyim diye düşünürken, arada bir tane de eğlencelik film koymalı dedim. Veletler de İtalyan Filmleri seçkisi içinde izlediğimiz bir yapımdı. Film, artık orta yaşlılık sınırlarına gelen bir çiftin, ikinci çocukları sonrasında hayatlarının ne kadar karıştığını anlatıyor. Aslında tipik bir söylem olarak, çocuklar olmadan çok iyiydik, ilk çocuktan sonra da fena değildik ama ikinciden sonra hayatımız alt üst oldu diyen bir film. Ama popüler kanaldan akan bir komedi olduğu için, aslında esprilerini genelde beklendik yerlerden kuruyor ve elbette aile kurumuna 1-2 fiske vursa da yine de neticede kutsal aile söyleminin çok da dışına çıkmıyor. Yarına kalacak bir film olmasa da eğlenceli ve keyifle izlenen bir yapım olduğunu söylemeliyim.

Film hakkında çok fazla konuşmaya gerek yok ama iki konunun dikkatimi çektiğini de eklemeliyim. Pandeminin başlarında, İtalya’daki durumun hızla kötüleşmesinin sebebinin, oradaki yaşlı nüfusun sayısının yüksekliği olduğu söyleniyordu. Pandemi öncesi çekilen bu filmde de yaşlı nüfus fazlalığı, mizah unsuru olarak kullanılmış epeyce. Bir de filmin bizim için dikkat çeken bir noktası var. Bir sahnede baş kadın karakterimize yanaşmaya çalışan erkek çok tanıdık geldi derken bir de baktım ki, Mehmet Günsür. Aslında rolü figüran diyebileceğimiz kadar az. Sadece iki sahnede görünüyor ve temel işlevi evlilikte bir tehdit unsuru olmak. Günsür bu kısacık rolde bile, üzerine yapılan personadan kurtulamamış doğrusu. Yakışıklı ve karizmatik çocuk. Hatta, jenerikte karakteri, “Tipo Simpatico” olarak geçiyor ki, sanırım kabaca “sempatik tip” olarak çevirebiliriz.

Kas (Muscle):

Gerard Johnson’ın bu filmi geçtiğimiz ayın İstanbul Film Festivali seçkisindeydi. Üzerinden biraz zaman geçti ama söz etmeden geçmeyelim. Kas, İngiliz sinemasının geleneklerinden gelen, iki erkeğin dostluğu ve bu dostluk çerçevesindeki ilişkilerinin giderek yer değiştirmesini anlatan başarılı bir film. Telefon üzerinden pazarlama yapan bir şirkette çalışan Simon, hayatından bezmiş bir adamdır. İşinde başarısızdır, karısı ile problemlerini aşamaz, pısırık bir kişiliği vardır. Gençliğinde bir süre spor yapmış olsa da onu da bırakmış, göbeği de büyütmüştür. Zaten fiziksel olarak da çekici bir adam değildir. Spor salonundan çıkan kaslı adamları gördüğü bir gün onlara özenir ve kendisi de onlara benzemek için salona yazılır. Orada, ilk anda kendisine yaklaşan Terry’den ders almaya başlar. Giderek daha girişken ve tabiri caizse, yırtık bir insan olmaya başlar. Terry ile olan arkadaşlığı ona olumlu etki yapmıştır. Ama…

Hikâyenin nereye doğru gideceği ana hatları ile tahmin edilebilir belki ama yönetmen Johnson, iki erkek arasındaki ilişkinin dinamiklerini ve üzeri örtük homo-erotik yakınlaşmalarını vermekte çok başarılı. İki karakter arasındaki ilişkinin değişimi, filmin siyah-beyaz görselliğinin yarattığı atmosferle birlikte, akla Joseph Losey’in unutulmaz The Servant’ını getiriyor. Gerçi burada karakterler arası sınıf farkı pek fazla değil ama yine de o filmin izini sürdüğü söylenebilir.

Yara:

Online gösterimlerde pek çok kısa film de izliyoruz. Onlardan birinden de bahsetmeden geçmeyelim. Suç ve Ceza Film Festivali’nde en iyi kısa film seçilen Yara, benim için de seçkideki en iyi kısa filmdi. Yönetmen Onur Güler, bu kısa filminde ölüm raporu hazırlamak için, cenaze evine giden bir doktorun hikayesini anlatıyor. Ölen yaşlı adamı incelerken bir şeylerin ters gittiğini anlayan doktor, gerçeğin ne olduğunu ve daha önemlisi nedenini anlamaya ve bir karar vermeye çalışıyor.

Bu tarz tematik festivallerde, filmlerin bir mesajı olması beklenir. Ama pek çok kısa film yönetmeni, bu mesajı seyircinin kafasına vura vura, mesajının altını çok kalın çizgilerle çizerek anlatıyorlar. Bu da filmi bir kamu spotu haline getiriyor. Yara’nın en başarılı olduğu yer, ele aldığı önemli konuyu işlerken bunu yapmıyor olması. Bazı yerlerde diyaloglara fazlaca başvursa da bunu slogan atma noktasına getirmiyor, anlattıklarının görsel karşılıklarını da bulabiliyor. Tülin Özen ve Nihal Yalçın gibi iki önemli oyuncuyla çalışabilmiş olmasının avantajını da iyi kullanmış doğrusu. Özellikle kısa filmlerde iyi oyuncular, filmin kalitesini çok etkiliyor.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 294.639 hits
Ağustos 2022
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: