Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



Berlinale 2018 İzlenimleri – 5. Gün: Museum, The Son, Unsane, 11 x 14, Fail Safe

Museo (Museum):

museum

Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un Museum filmi, 1985 yılında gerçekten olmuş bir müze soygununu konu ediyor. Gael García Bernal ve Leonardo Ortizgris’in canlandırdığı karakterlerimiz bir müze soygunu planlıyorlar. Aslında çok kapsamlı ve kusursuz bir plan da değil karşımızdaki ama bir şekilde plan gerçekleşiyor ve filmin büyük kısmı, iki arkadaşın kaçma ve ellerindeki malları satma çabaları etrafında gelişiyor. Aslına bakarsanız düz bir soygun ve kaçış filmi olarak baktığınızda Museum benzerleri arasında çok önde bir yerlerde almıyor. Heyecan ya da merak hissi o kadar yüksek değil.

Fakat filmi izlerken bir süre sonra yönetmenin derdinin düz bir soygun hikâyesi anlatmaktan farklı olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Daha filmin en başında, “anlatılanlar, gerçek olayların bir replikasıdır” ibaresini “gerçek olaylardan uyarlanmıştır” cümlesinin farklı bir anlatımı olarak düşünmüştüm ama yönetmen tam olarak da bu gerçeklik hissi ve film kalıpları ile oynuyor. Bu tarz bir filmde seyirci olarak, izleyeceklerimizin gerçek olduğu ön kabulü ile sinema salonuna gireriz. Ancak Ruizpalacios, bir yerden sonra, hatta belki de en baştan beri, seyirci ile olan bu yazılı olmayan anlaşmanın üzerine giderek, hayır şu anda bir film izliyorsunuz, kamera arkasında biri var, hatta bu gördükleriniz de sahneleri birkaç defa tekrarlayan oyuncular diyor. Ama bunu öyle altını çok kalın çizerek değil, alttan alta yapıyor. Aslına bakarsanız izlerken bunu biraz geç fark etmiş de olabilirim. Museum’un ülkemizde vizyona gireceği haberi de geldi. Sanırım vizyonda filmi, baştan beri farklı bir gözle bakmak adına, tekrar izleyeceğim.

Syn (The Son):

the_son

Bu sene Berlinale’deki belgesellerin bir kısmı çok kişisel konulardan yola çıkarak gerçekleştirilmiş yapımlardı. En azından benim izlediklerim. Genç yönetmen Alexander Abaturov da The Son isimli bu ilk uzun metraj belgeselinde kendi kuzeninin Rus ordusunda askerlik yaparken, henüz 21 yaşında ölmesinden yola çıkmış. Belgesel boyunca, ele aldığı konuya genel olarak iki farklı açıdan yaklaştığı söylenebilir. Bir tarafta oğullarını kaybeden anne ve babanın acıları, bir yanda da savaşa gitmek üzere hazırlanan gençler var. Her ne kadar giriş sahnesinde, bir seremonide, askerlerin hayatını kaybetmiş arkadaşlarını anarken her birinin ölümünden sonra kahramanlık madalyası aldığını söylemeleri çarpıcı bir an olsa da filmin geri kalanında, genç askerlerin hazırlıkları istenen etkiyi uyandırmıyor. Benzerlerini gördüğümüz bir belgesel olduğunu söyleyebiliriz.

Unsane:

unsane

Steven Soderbergh, enteresan bir yönetmen. Bağımsız sinemanın simge isimlerinden biri olarak kariyerine başladı. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra yavaş yavaş filmlerine Hollywood’un büyük starlarını dâhil etmeye başladı. Sonrasında Ocean’s Eleven ve devam filmleri gibi gişe yapımları da çekti ama farklı şeyler denemeyi seven bağımsız yapısını da terk etmedi. Seyirci ve sektör ile ufak oyunlar oynamayı da seven bir isim. Genellikle filmlerinin görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu kendisi yapıyor ama farklı farklı isimlerle. Bazı filmlerinde senaryo için de aynı numarayı yaptığı söylenir. Geçtiğimiz yıllarda sinemayı bıraktığını söylemişti ama bu kararından çok kısa bir sürede geri döndü. Zaten bence o da bir oyunun parçasıydı.

Unsane ile Soderbergh, yine farklı bir deneme peşinde. Tüm filmi iPhone ile çekmiş. Bunu yapan ilk yönetmen değil, daha önce farklı örnekleri de var ama sanırım Hollywood’da önemli yeri olan yönetmenler arasında bunu yapan ilk kişi. Aynı zamanda, farklı türler arasında gidip gelmesiyle tanıdığımız Soderbergh, bu kez bir korku-gerilim filminde bu tekniği deniyor. Aslında hikâye çok orijinal değil. Kendisini sürekli takip eden bir adamdan kaçmak için farklı şehirlere giden ve bu konuda psikolojik destek de alan bir kadın, bir seans sonrası kendi isteği dışında bir hastaneye yatırılıyor, sonrasında da takipçisinin o hastanede çalıştığını fark ediyor ama kimseyi inandıramıyor. Kısıtlı mekânda geçen bu hikâye için iPhone iyi bir tercih olmuş. Belki alışık olduğumuz modern filmlerdeki pürüzsüz görüntüler yok ama farklı kamera açıları ve lenslerle, kapatılmış olma hissini iyi vermiş. Her nedense filmin giriş bölümünde başroldeki Claire Foy dışındaki oyuncular son derece yapay geldi ve film ile arama bir mesafe koydu. Hastane bölümünde olaya Juno Temple ve Joshua Leonard’ın girmesi ile film epeyce toparlandı. Hatta ilk başlarda filmin genellikle biçimsel özelliklerine dikkat ederken, giderek hikâyesi ve gerilimi ile de kendisine çekti.

Unsane ilginç bir deneme ve vasatın üzerinde bir gerilim filmi ama türü ya da film çekme tekniklerini yenileyecek bir film olarak da yaklaşmamak lazım. Zaten Soderbergh’in de çok büyük bir film çektiği iddiasında olduğunu düşünmüyorum. Ama onun bu tarz denemelerini seviyoruz. Bu arada, bu satırlar yazıldığında henüz IMDB’de bile adını görmesek de filme Soderbergh’in sevdiği oyunculardan birinin de ufak bir rol ile konuk olduğunu minik bir spoiler olarak verelim.

11 x 14:

11_x_14

Berlinale’nin Forum bölümü festivalde farklı sinemasal deneyimlere en açık bölüm. Yıllardır da böyleymiş. 11 x 14, ilk gösterimi 1977 yılında yine Forum bölümünde yapılan bir film. Bu yıl yapılan restorasyon ile tekrar seyirci karşısına çıktı. Hiçbir diyalog içermeyen film, kameranın belli anları uzaktan takip etmesi ile ilerliyor. Bir adamla, bir kadının ayrılmasını izliyoruz, adam başka bir eve gidip merdivenden çıkıyor, iki kadını yatakta yatarken görüyoruz vs. vs. Her ne kadar belli belirsiz bir hikâye ve tekrarlayan imajları olsa da başı sonu olan bir anlatım yapısı olduğunu söylemek zor. Daha çok seyirciyi görüntülerin akışına bırakıp serbestçe yol almasını sağlamak istiyor gibi gözüküyor. Klasik sinema yapısına alışık olan seyirci için zorlayıcı olabilir ama biraz farklı bir şeyler arayanların rahatça izleyebileceği bir yapım. Ama her izleyen açısından farklı yorumlanabilecek, farklı noktaları ön plana çıkartılabilecek bir film olduğu açık. Örneğin benim açımdan, görüntüyü zaman zaman farklı katmanlara ayıracak şekilde perdeyi boydan boya kesen tren ya da araba görüntüleri ilgi çekici anlar yaratıyordu.

Fail Safe:

fail_safe

Senelerdir izleme fırsatı bulamadığım Fail Safe’i de Berlin’de izlemek kısmette varmış demek ki. Usta yönetmen Sidney Lumet’nin bu filmi, tam da soğuk savaşın en yoğun yaşandığı dönemde çekilmiş. 1962 yılında yazılmış olan bir romandan uyarlanan 1964 yapımı film, yaratıcı ekibin dünyanın geldiği nokta ile ilgili endişelerini yansıtıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin her ikisinin de elinde çok güçlü nükleer silahlar mevcut ve karşı tarafın olası saldırısına karşı sistemler geliştirilmiş durumda. Bir yanlışlık sonrasında Amerikan uçaklarından biri Rusya’yı bombalamak üzere yola çıkıyor. Alınan güvenlik önlemleri nedeniyle durdurmak da mümkün olmayınca Amerikan başkanı, Sovyet başkanını arıyor ve bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlar. Bulunan çözüm ilk anda akla gelmeyecek, epey radikal bir çözüm aslında.

Çoğunlukla Amerikan tarafındaki üst düzey yetkililer ve pilotların bakış açısından izlediğimiz film, o anın gerilimini, karar vermenin zorluğunu ve elbette silahlanmanın sakıncalarını çok iyi yansıtmış. Henry Fonda da Amerikan başkanı rolüne çok yakışmış. Belirgin bir şekilde mesaj kaygılı bir film ama bugünden bakınca zayıf kalan tarafı da biraz bu. Seyirciye derdini çok açıkça anlatabilmek için ders verici uzun diyaloglara fazlasıyla başvuruyor. Bugünün sinema anlayışı için biraz demode bir yaklaşım. Hatta Lumet’nin kendisi bile, filmi 70’lerde çekmiş olsa ortaya çok daha sağlam bir yapım çıkardı diye düşünüyorum. Film sırasında, pek çok filmin yeniden yapımı gündemdeyken daha incelikli bir senaryo ile yeni bir Fail Safe izlesek güzel olabilir diye düşündüm. Aman, Michael Bay ya da benzeri bir isim yönetmen koltuğuna oturmasın da…

Berlinale 2018 İzlenimleri – 4. Gün: Madeline’s Madeline, Güvercin, Blast Excavator 1010, The Interpreter, Touch Me Not

Madeline’s Madeline:

madeline

Berlinale’de onlarca film olduğu için özellikle ana yarışma bölümü dışındaki iyi filmleri keşfetmek için tavsiye çok önemli oluyor. Madeline’s Madeline de böyle bir film oldu. Filmin adından Madeline adında bir karakterden bahsettiğini anlamak zor değil herhalde. Annesi ile beraber yaşayan Madeline, zihinsel olarak çok sağlıklı bir genç kız değil. Bu nedenle de annesi tarafından sürekli baskı altında tutuluyor. Ama onun içinde öyle bir oyunculuk damarı var ki, o konuda da oyunculuk öğretmeni onu sürekli kendisini zorlaması için cesaretlendiriyor. Filmin konusunu bu şekilde özetlemek aslında filme haksızlık sayılabilir. Basitçe, oyuncu olmak isteyen bir genç kızın hayatını izlemiyoruz aslında. O genç kızın zihnine giriyoruz. O genç kızın kendisi oluyoruz adeta. Ama o da, film boyunca bambaşka şeyler oluyor (bambaşka derken kedi ya da kaplumbağa da bunlara dâhil). Madeline’i canlandıran Helena Howard o kadar iyi ki, tüm bunlar hiç tuhaf gelmiyor. Daha önce neredeymiş, ne yaparmış bilinmez ama önümüzdeki yıllarda adını sık sık duyacağımız bir oyuncu geliyor olabilir. İsmini bir yerlere yazın.

Daha çok oyunculuk açısından öne çıkardım ama yönetmen Josephine Decker’ın başarısını da yabana atmayalım. Bizi Madeline’in dünyasına sokarken kullandığı dinamik el kamerası, görüntüler ile oynaması vs. filmin atmosferini çok güçlendiriyor. Ayrıca oyunculara doğaçlama imkânı vererek çalışması da onun seçimi zaten.

Güvercin:

guvercin

Berlin’de prömiyerini yapan Türkiye filmlerinden biri de Güvercin’di. Banu Sıvacı bu ilk filminde doğup büyüdüğü topraklara uzanmış ve Adana’dan bir hikaye getirmiş karşımıza. Adana’da güvercin yetiştirmenin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Filmimizin kahramanı Yusuf da güvercinleri çok seven bir genç. Onlarla ilgilenmek hayatının en önemli işi, işten öte tutkusu. Onların üzerinden ufak paralar kazansa da onun için önemli olan güvercinlerin yanında olmak, onlarla beraber yaşamak. Güvercinler içinde biri var ki, ona daha da çok bağlı: Maverdi. Para kazanmak da onun için çok önemli değil, o kendine damlarda bir yaşam alanı oluşturmuş zaten. Abisi ise, tabir yerindeyse, onun bir baltaya sap olmasını istiyor ve bu konuda kardeşinin üzerinde bir baskı oluşturuyor. Aslında kötü bir adam da değil ama kardeşinin tutkusunu anlayamıyor.

Banu Sıvacı, hikâyesini anlatırken seyirciye bir yaşanmışlık duygusu geçirmeyi başarıyor. Adeta Adana’nın sokaklarında hissediyorsunuz kendinizi. Yusuf’un tutkusunu da anlıyorsunuz. Bu sayede seyircinin içine işleyen bir hikâye anlatmayı başarıyor. Yusuf rolünde ise sanırım ilk defa bir uzun metraj filmde başrol oynayan Kemal Burak Alper var (geçen yılın öne çıkan kısa filmlerinden Sirayet’te de görmüştük kendisini). Onun başarılı oyunculuğu da filmi sürükleyen unsurlardan bir diğeri. Bundan sonra daha çok filmlerde görürüz adını.

Güvercin muhtemelen önce ülkemizdeki festivalleri bir dolaşıp vizyon şansı da bulacaktır. Şimdiden tavsiye edelim.

Sprengbagger 1010 (Blast Excavator 1010):

blast_evacator_1010

Sırada Berlinale’nin retrospektif bölümünden bir film var. Doğrusunu söylemek gerekirse asıl gitmek istediğim filme bilet bulamayınca, bu filme yönlendim. 1929 yapımı bu sessiz Alman filmi özellikle teknik yanı ile öne çıkıyor. Filmde o dönem için devasa diyebileceğimiz büyük setler, açık alanda yapılan görkemli çekimler yer alıyor. Açıkçası bugünden bakınca filme yönelik olarak ilgimizi çeken şeyler de bunlardan daha fazlası değil. Madenleri çıkarmak için dev bir makine yapan bir mühendisin ve kız arkadaşının çabalarını anlatan filmin bu anlamda çok ilgi çekici bir konusu yok. Hatta giderek makineleşmenin ne kadar iyi bir şey olduğunu savunması ve yıllarca ürün veren büyük tarlaların yerini dev fabrikaların almasını gururla anlatması da bugünden bakınca sorgulanması gereken bir nokta. Bunun yanında kadına bakışının o yıllar için bir adım önde olduğunu söylemek mümkün. Tümüyle erkeklerin olduğu bir dünyada, bir kadının da ayakta durabileceğini anlatıyor. Ama o kadının ayak bileğini görüp etkilenen erkekler olduğunu görmek de komikti doğrusu (Almanya için tabii, yoksa bizde ne yazık ki halen var galiba).

Filmin öncesinde yapılan sunum Almanca olduğu için ne yazık ki anlayamadım ama kaynaklara göre filmin orijinal versiyonu 132 dakika imiş ama bugüne kalan versiyonu 89 dakika. 89 dakika yetti diyelim.

The Interpreter:

interpreter

Martin Sulík’i genellikle festivallerde karşımıza çıkan pek çok filmiyle tanıyoruz. Çektiği filmler de çoğunlukla ülkesi Slovakya’nın Oscar’a gönderdiği filmler oluyor. Artık olgun bir yönetmen diyebileceğimiz Sulík, bu kez 70’li-80’li yaşlarda iki adamın bir yol hikâyesi ile karşımızda. Eski bir çevirmen olan Ali, savaş sırasında ailesinin ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü bir Nazi subayını bulup öldürmek için Viyana’ya gidiyor, ancak onun oğlu Georg’u bulabiliyor. Aradığı adam zaten ölmüş. Georg ise babasının anılarında bahsettiği yerleri görmek, onun geçmişiyle yüzleşmek istiyor. Bunun için de Ali’yi çevirmen olarak tutuyor ve birlikte bir yolcuğa başlıyorlar.

Geçmişin günahlarının deşileceği bu yolculuk ilk anda beklendiği gibi tümüyle hüzünlü bir yolculuk değil. Hatta filmde komedi unsurlarının daha fazla yer aldığını söylemek mümkün. Sulík aslında yol filmlerinde çok fazla karşılaştığımız bir numarayı kullanıyor ve bu iki adamı tamamen zıt karakterlere sahip olarak çiziyor. Georg, yaşına rağmen halen hayat dolu, yaşamayı seven, içkisinden vazgeçmeyen, fırsat buldukça kadınlar ile flört etmekten keyif alan, önüne çıkan maceraları geri çevirmeyen bir adam. Ali ise tümüyle kurallara göre yaşayan, hep asık suratlı, sanki karısı ölünce hayat onun için de bitmiş gibi davranan bir adam.

Aslında Sulík karşımıza çok yeni bir şey getirmiyor ama çok rahat izlenen keyifli ve beklenebileceği gibi, finale doğru daha hüzünlü bir film yapmış. Filmin bu başarısında iki oyuncusunun uyumunun payı büyük. Geçen yıl Toni Erdmann ile hayran olduğumuz ve burada da aynı hayat enerjisini taşıyan bir rol canlandıran Peter Simonischek ve Çek sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak bildiğimiz ama oyuncu olarak da pek çok filmde yer alan Jiří Menzel, çok iyi bir ikili olmuşlar. Türkiye’deki festivallerde karşımıza çıkma ihtimali yüksek bir film. Çok büyük beklentilere girmedikçe keyifle izlenebilir diyorum.

Touch Me Not:

touch_me_not

Yazıyı izledikten birkaç gün sonraya yetiştirebildiğim için en baştan Altın Ayı ödüllü Touch Me Not diyelim. Aslında kişisel olarak bir özel ödül bekliyordum. Tom Tykwer’in başkanı olduğu bir jürinin bu filme kayıtsız kalacağını düşünmüyordum. Haksız da çıkmadım, hatta benim tahminimden daha çok sevmişler anlaşılan.

Peki, Touch Me Not ne anlatıyor? 126 dakikalık süresi boyunca bedenleri ile bir takım dertleri olan karakterlerin hem kendi vücutları, hem de cinsellikle ilgili türlü türlü meselelerini karşımıza getiriyor. Bunları yaparken de bir kısmı, çeşitli yönleri ile deforme olmuş vücutları, yapılan cinsel aktiviteleri defalarca karşımıza getirmekten kaçınmıyor. Yönetmen de kendisini, anlatısının bir parçası haline getirerek bir yandan bu filmi neden çektiğinin cevabını bulmaya çalışıyor. Hatta film boyunca karakterler kamera ile iletişim halindeler ve seyirciyi de aynı anlatının içine girmeye davet ediyorlar. Film bir belgesel tarzında çekilmiş. Şunu da itiraf edeyim, yönetmenin daha önce kısa belgeseller çektiği bilgisine sahip olduğumuz için, bu filmden çıktığımda tümüyle bir belgesel izlediğimi düşünüyordum. Sonradan aslında filmde mesleği oyunculuk olan kişiler de olduğunu fark ettim. Hatta bazılarını önceden tanıyormuşum bile. Ama yönetmen, seyirci ile oynadığı bu gerçeklik oyununda beni kandırmayı başarmış. Halen de belgesel ve kurmacanın arasında yer aldığını söyleyebilirim.

Artık Altın Ayı almış bir film etiketine sahip olduğuna göre ülkemizdeki festivallerde karşımıza çıkacaktır ama içerdiği çıplaklık unsurları nedeniyle vizyon görme şansı sıfıra yakın. Festivallerde yakalayınca ne yapıp edip izlenmesi, yaşanması gereken bir deneyim ama herkesin beğeneceği bir film olmadığı da açık. Süresinin anlattığı konuya göre biraz uzun olmasının yanında gerçekten de seyircinin üzerine üzerine geliyor. Hakkında olumlu ya da olumsuz pek çok görüş çıkabilecek bir film. Kimsenin ne dediğine bakmayın, bir deneyin diyorum.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 3. Gün: Pig, The Best Thing You Can Do With Your Life, Don’t Worry He Won’t Get Far on Foot, The Hunter

Khook (Pig):

pig

İran sinemasının çoğunlukla daha dramatik konuları ele almasına alışığız. En azından uluslararası alanda tanındığı filmler genellikle öyle. Yönetmen Mani Haghighi (ki kendisini oyuncu olarak da tanıyoruz, özellikle Elly Hakkında filmiyle), Berlinale’nin yarışma bölümünde karşımıza bir kara komedi ile çıkıyor. Ana karakterimiz Hasan, bir yönetmen. Ancak kara listeye alındığı için yıllardır film çekememiş. Zamanında karısı da onun filmleri ile ünlenmiş ama o da başka yönetmenlerle çalışma peşinde. Bu durumda işin içine kıskançlıklar da giriyor. Ama filmin ana hikâyesi bu değil. Tahran’da bir seri katil, yönetmenleri, kafalarını keserek birer birer öldürmekte. Hasan da bunu dert ediyor. Katil neden onun peşine düşmemiş, yoksa o artık sevilen, ünlü bir yönetmen değil mi? Belki de katil onu öldürse daha mutlu olacak…

Yönetmen Haghighi, daha ilk sahnede cep telefonu ve sosyal medya kullanımı ile ilgili bir derdi olduğunu gösteriyor ve film ilerledikçe bunu hikâyenin de bir parçası haline getiriyor. Hasan’ın başına gelenler ve bundan kurtulma planı, tamamen sosyal medya ile ilgili bir hal alıyor. Son dönemde cep telefonlarının hayatımızda kapladığı yer pek çok yönetmenin ele aldığı bir konu. Doğrusunu söylemek gerekirse Haghighi’nin eleştirilerini Haneke ya da Zvyagintsev’den daha iyi buldum.

Filmin absürt, giderek şiddet dolu mizahı herkese göre olmayabilir ama benim hoşuma gitti. Bizim için dikkat çekici noktalardan biri de Hasan’ın annesinin Türkçe konuşuyor olmasıydı. Bir anda Türkçe sözcükler duymak şok etkisi yarattı. Ayrıca Hasan’ın rock temalı t-shirt’leri de pek güzeldi. Bir not daha. Filmi izlerken sürekli olarak, neden Leila Hatami’yi daha fazla filmde görmüyoruz diye düşündüm. Aslında IMDB’den bakınca hemen her yıl bir filmde oynamış ama bizlere kadar ulaşamamış genelde. Bu kadar başarılı bir oyuncu daha fazla filmde rol almalı, hatta mümkünse (ki mümkün olup olmadığından çok emin değilim), İran dışına da açılmalı diye düşünüyorum.

The Best Thing You Can Do With Your Life:

best_thing

Yönetmen Zita Erffa’nın bir zamanlar çok yakın olduğu kardeşi László, bir tatil sonrası bir Katolik Kilisesi’ne kayıt olmak istediğini söylüyor ve ailesinden ayrılıyor. Kilisenin çok katı kuralları var, ailen ile iletişim kurma imkânların çok kısıtlı, mektupların okunuyor, yılda sadece bir kere görüşme hakkın var. Zaten kilise binasından da dışarı çıkamıyorsun. Futbol oynama, film izleme gibi sosyal aktiviteleri de kilise kendisi düzenliyor. Adeta bir hapishaneyi andırıyor değil mi?

Yönetmen bir şekilde kiliseden izin alarak, kısıtlı bir kamera arkası ekibi ile birlikte kardeşini kilisede iki hafta boyunca takip edebilmiş, onunla ve kilisenin diğer öğrencileri ile söyleşiler yapabilmiş. Film sonrasındaki söyleşiye kalamadım ama büyük ihtimalle kilise bu isteği uzun süre tartıştı ve kendimizi iyi tanıtırsak, daha fazla katılımcıya ulaşabiliriz diye düşündü. Yönetmen Erffa, gerçekten de yaptığı söyleşilerde karşı tarafı zorlayacak ya da kızdıracak konulara girmemeye özen gösteriyor ama sonradan, seçtiği bölümler ve kurgudaki başarısı ile karşımızdaki topluluğun ne kadar sıkıntılı bir yapı olduğunu çok güzel gösteriyor. Örneğin, öğrencilere belli sorulara vermeleri gereken cevaplar önceden ezberletilmiş belli ki. Üst sınıftan bir öğrencinin hiç aksamadan verdiği cevaba bakarak, burası ne kadar güzel bir yer diyebilirsiniz ama hemen arkasından alt sınıftan bir öğrencinin birkaç kelimeyi hatırlayamadığı için ecel terleri döktüğünü görünce iş değişiyor. Ya da kiliseye katılanların çoğunlukla varlıklı ailelerin çocukları olması, kilisenin kurucunun yaşamındaki tuhaflıklar hep ince ince değinilen konular. Periyodik futbol maçlarında, her zaman üst sınıfların kazanması bile kilisedeki yoğun alt-üst ilişkisi gösteren bir detay olarak kullanılıyor.

Yönetmen, kendi ailelerinin arşivlerini de bolca kullanarak, kardeşinin seçiminin nedenini bulmaya çalışıyor. Hayatları bir şekilde bu muhafazakâr grupların yolları ile kesişmiş ama kendisi o gruba girmek için hiçbir istek hissetmezken, kardeşinin durumu öyle olmamış. Bunun nedenini anlamak için, kilisedeki söyleşiler sırasında yönetmenin en çok sıkıştırdığı kişi de kardeşi zaten. Özellikle kilisenin kadın-erkek eşitliği ve eşcinselliğe bakışı konusunda ciddi tartışmalar dönüyor.

Son derece kişisel bir belgesel karşımızdaki ama bir yandan da çok evrensel konulara değiniyor. Belgesel Amerika’da bir kiliseden bahsediyor olabilir ama sizce Türkiye’de herhangi bir cemaatin yapılanması ele alınsa, alınabilse, karşımıza çok farklı bir yapı mı çıkardı?

Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot:

dont_worry

Bir zamanların en önemli Amerikan bağımsız yönetmenlerinden Gus Van Sant, son yıllardaki filmleri ile bir türlü bekleneni veremiyor. Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot filmi ile bu trendi geri çevireceğini düşünmüştüm ama olamadı. Van Sant, henüz 21 yaşında bir araba kazası geçirip, tekerlekli sandalyeye mahkûm kalan John Callahan’ın hayatını anlatıyor. Peki, Callahan kim? Bir karikatürist ama tabu sayılan konuları hiç çekinmeden ele alıp, benim hakkımda biri ne der acaba kaygısı gütmeyen bir karikatürist. Böyle bir yanı olmasa, hayatını film yapmak gibi bir proje de olmazdı zaten. Van Sant ne yapıyor? Filmini koca bir “alkol kötüdür” kamu spotuna çevirip Callahan’ın sanatına, onun çıkış noktalarına neredeyse hiç değinmiyor, değindiği zaman da onu mizah unsuru olarak kullanıyor.

Van Sant’ın iyi yaptığı şeyler de var elbette. Ne de olsa kötü bir yönetmen değil. Hikâyesinin duygu sömürüsüne sürüklenmesine hemen hemen hiç izin vermiyor. Düz bir biyografi anlatmayıp, karakterinin hikâyesinin farklı aşamalarını arka arkaya getirerek seyirciden de belli bir çaba istiyor. Zaman geçişlerinde kullandığı kimi numaralar da güzel ama işte dönüp dolaşıp geldiği yer “su iç” olunca bir şeyler eksik kalıyor. Hele Callahan’ın aydınlanma yaşadığı bir sahne var ki, gerçekten çok fena.

Oyunculara gelirsek, Joaquin Phoenix, kendisinden beklediğimiz gibi, çok iyi. Tekerlekli sandalyedeki bir karakteri canlandırmanın oyuncuları hem zorlayıcı, hem de kendilerini göstermelerini sağlayacak rollerden biri olduğunu kabul edelim ama Phoenix, bunu iyi kullanmış. Berlin’den bir en iyi erkek oyuncu ödülü gelir mi? Mümkün. Diğer oyunculara gelirsek Jonah Hill, kendisini çok görmediğimiz tarzda bir oyunculuk sergilemiş. Tipini de değiştirmiş. Fena değil. Ama biri bana Rooney Mara’nın bu filmde ne yaptığını anlatabilir mi? Ya da Udo Kier’in? Hoş, Udo Kier sanırım sadece Berlin’de olması nedeniyle galaya katıldı. Yoksa filmde neredeyse bir figüran konumunda.

The Hunter:

hunter

Geçen sene de söylenmişti, Berlin’de onur ödülü alacak olan sanatçılar, tören sonrası hangi filmlerinin gösterileceğine kendileri karar veriyorlar. Bu senenin onur ödülü sahibi Willem Dafoe, kariyerinde nice filmler varken, çok bilinmeyen The Hunter’ı seçmiş. Aslında filmi izleyince bunun nedenini anlayabiliyorsunuz. Dafoe, bu filmde çoğunlukla ormanda tek başına, kendi kendisiyle kalan bir adamı canlandırarak tüm filmi omuzlarında taşıyor. Kariyerinde daha iyi filmleri olduğu doğru ama içten gelen ekonomik bir oyunculuk sergilediği en iyi filmlerden biri bu.

The Hunter, adı üzerinde bir avcıyı anlatıyor. Willem Dafoe da bu avcıyı canlandırıyor elbette. Büyük bir şirket tarafından tutulan bu avcı, Tazmanya’da soyu tükenmekte olan bir kaplanı bulup kalan bütün kaplanları öldürmesi için tutuluyor. Çünkü bu şirket, hayvanın DNA’sını kullanacak ve başka şirketlerin de bu DNA’ya sahip olabilme ihtimallerini ortadan kaldırmak istiyor. Tazmanya’ya giden avcı, iki çocuk ve annelerinden oluşan bir ailenin yanına yerleşiyor. Çevreci olan baba, bir süre önce ortadan kaybolmuş. Avcı’nın en başta, yapacağı iş ile ilgili bir etik çekincesi yok, fakat aile ile yakınlaşmaya başladıkça işler değişiyor. Bu yakınlaşma biraz klişe bir şekilde ilerlese de ilk akla gelen sonuçlara bağlanmıyor.

The Hunter, çoğunlukla bir oyunculuk gösterisi olsa da filmografisi genellikle, hatta neredeyse tümüyle televizyon dizilerinden ibaret olan Daniel Nettheim, doğa ile baş başa kalan insan temasından iyi bir film çıkarmayı bilmiş.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 2. Gün: Daughter of Mine, Tuzdan Kaide, Heaven on Earth, Shadow of the Vampire, 7 Days in Entebbe

Figlia mia (Daughter of Mine):

figlia_mia

Yönetmen Laura Bispuri’yi daha önce Uçan Süpürge’de izlediğimiz Sworn Virgin ile tanıyoruz. Karşımıza yine bir kadın hikâyesi ile çıkıyor. İki kadın arasında kalmış olan on yaşındaki Vittoria’nın öyküsünü izlediğimiz film, sürprizini baştan açık ediyor. Aslında pek de sürpriz denemez. Çocuğu ilk gördüğümüz sahnede ne olup bittiğini anlıyoruz zaten. Bispuri’nin derdi de daha çok karakterlerini düzgün şekilde çizmek ve aralarındaki çatışmaları yansıtmak zaten. Bunda kısmen başarılı olduğunu söylemek mümkün ama filmdeki gelişmeler ve karakter motivasyonları benzer hikâyelerde çokça karşımıza çıkmıştı. Yönetmen bunları yaparken de çok farklı bir anlatım tarzı denemiyor doğrusu. Çoğunlukla bizi karakterlerin yanına konumlayan bir anlatım tarzı var.

Daughter of Mine için senaryosu ya da yönetmenliği ile değil, oyuncuları ile öne çıkan bir film tanımlaması yapmamız mümkün. Bu konuda gayet iyi ama. Genç bir keşif olan Sara Casu ve yönetmenin önceki filminde de beraber çalıştığı Alba Rohrwacher, çok başarılı. Valeria Golino da iyi ama onların bir adım arkasından geliyor. Yarışma filmlerinin hepsini izlemedim ama Rohrwacher, en iyi kadın oyuncu ödülünün önemli alternatiflerinden biri olabilir. Son olarak, filmi Uçan Süpürge ya da benzeri kadın filmleri festivallerine önermiş olalım.

Tuzdan Kaide:

tuzdan_kaide

Bu yıl Türkiye sinemasından gelen üç film prömiyerini Berlin’de yapıyor. Bunlardan ilki olan Tuzdan Kaide, Forum bölümünde yer alıyor. Daha farklı sinemasal örneklere yer verilen bu bölüme yakışmış doğrusu. Öncelikle şunu söyleyelim, sinemamızın Burak Çevik gibi yönetmenlere ihtiyacı var. Popüler sinemada son zamanlarda bir kalite artışı olsa da o kulvarın gidişatı belli, Türkiye “sanat sineması” da zaman zaman ortaya çıkan iyi örneklere rağmen çoğunlukla bilindik bazı kalıpları kullanıyor. Bu noktada Tuzdan Kaide, zaman zaman birkaç farklı filmi akla getirse de, farklı bir soluk. Sevin ya da sevmeyin, farklı bir soluk.

Daha ilk sahnedeki mağaraya benzer yerin mekân tasarımından karşımızda farklı bir film olduğunu anlıyoruz. Hikâye, çok basitçe anlatmak gerekirse, yıllar önce kaybolan kız kardeşini arayan bir kadın hakkında. Bambaşka, karanlık bir İstanbul’da gerçekleşen bu arama çalışması sırasında karakterimizin yolu her adımda başka bir kadınla kesişiyor. Evet, bir süre önce filmin posterine ve oyuncu listesine bakınca fark ettiğimiz şey gerçekten doğru. Yönetmen Burak Çevik, tümüyle kadınlardan oluşan bir dünya kurmuş. Bu dünyada erkeklere, silik fotoğraflar ya da geçmişten gelen şarkılar dışında yer yok. Filmde karşımıza çıkan kadınları da genelde sinemamızın genç ve orta kuşak başarılı kadın oyuncuları canlandırıyor.

Tüm ilgi çekici yapısına rağmen kendi adıma filmin beni uzakta tuttuğu noktalar da oldu. Tüm film boyunca karşımıza çıkan simgeler, anlam verilmesi gereken animasyon sekansları fazlaca üstüme geldi diyebilirim. Bu kadar fazla simgeselliği sevmiyorum sanırım. Bunun yanında 1-2 sahnede, salondan kaynaklı değilse, ses konusunda da sıkıntılar vardı. Bu sahnelerde, karakterlerin Türkçe konuşmalarını, İngilizce altyazıdan takip etmek durumunda kaldım. Diyaloglar da kimi zaman fazla yapaydı, ama bilinçli bir yapaylıktı bu.

Neticede filmi ilk izleyişte ortalarda bir noktada konumluyorum kendimi. Ülkemizde vizyon şansı bulabilir mi bilmiyorum ama karşınıza çıkabilecek olan festivallerde bir şans veriniz derim. Özellikle A Ay ve Karanlık Sular gibi filmler, sevdiğiniz filmler arasındaysa.

Der Himmel auf Erden (Heaven on Earth):

heaven_on_earth

İki yıldır takip ettiğim Berlinale’de Retrospektif bölümünün en ilgimi çeken bölümlerden olduğunu fark ettim. Geçen yıl, zaten bilim-kurgu filmleri ile beni kalbimden yakalamıştı ama bu yıl da 1918-1933 yılları arasından gelen filmlerden oluşan bu bölümündeki filmleri mümkün olduğunca programıma almaya çalıştım. 1927 yılından gelen Heaven on Earth, uzun yıllar boyunca çok popüler olan bir komedi tarzının bir örneği. Kendisini ait olmadığı bir ortamda bulan bir adam, yanlış anlaşmalar, birbirlerinden gizlenmek zorunda kalan, sadece saniyeler ile burun buruna gelmekten kurtulan karakterler. İzlerken tiyatro sahnesinde benzerlerini çok gördük diyorsunuz. Bu yüzden, 1909 yılında yazılmış bir tiyatro oyunundan uyarlanmış olduğunu duymak şaşırtıcı değil.

Filmde politikada yeni yeni bir yerlere gelmeye çalışan Traugott Bellmann adında bir karakteri izliyoruz. Aynı zamanda yeni evli olan bu adam, bir gün vergilerle ilgili yaptığı bir konuşmanın metnini kaybedip doğaçlama olarak konuşmaya devam edince ülkenin en bilinen gece kulüplerinden birinin ne kadar ahlaksız bir yer olduğu ile ilgili cümleler kuruyor. Bunun üzerine çeşitli muhafazakâr örgütlenmeler onu çok beğeniyor, başkanları yapıyorlar. Tam da bunun üzerine, ne tesadüftür ki, bu gece kulübünün ona miras kaldığını öğreniyor ama mirası alabilmesi için bazı şartlar vardır. Filmin geri kalanı bu ikilem arasında ve gece kulübünde tanıştığı bir kadın ile yeni karısı arasında kalan karakterimizi takip ederek geçiyor.

Bugünden bakınca epey eski kalmış bir komedi tarzı olduğu açık. Üstelik gerçekleşmesi çok zor olan tesadüflere de fazlaca bel bağlayan bir senaryosu var. Bazı sahneler de çok uzun tutulmuş. Özellikle finalde başkarakterimizin kadın kılığına girdiği ve kimsenin onu tanımadığı sahneler. Yine de eğlendik mi, eğlendik. Ayrıca filmi 35 mm. kopyadan ve canlı piyano eşliğinde izlemek de ayrı bir keyif verdi.

Shadow of the Vampire:

shadow_of_the_vampire

Berlinale’de sevdiğim bölümlerden bir diğeri de onur ödülü alan sanatçının filmlerine ayırılan bölüm. Bu yıl Willem Dafoe’ya verilen ödül nedeniyle programda onun oynadığı 10 film yer alıyor. Bir türlü izleme fırsatı yaratamadığım 2000 yapımı Shadow of the Vampire’ı da bu vesileyle izlemiş oldum.

Film, sinema tarihinin en önemli vampir filmlerinden olan Nosferatu’nun çekimlerine götürüyor bizleri. Yönetmen Murnau’nun Dracula’nın haklarını alamayınca ona çok benzer bir vampir hikâyesi yazıp baş karakterine Kont Orlok adını vererek filmini çektiğini biliyoruz. Bir şehir efsanesi, bu filmde Orlok’u canlandıran Max Schreck’in gerçekten vampir olduğunu söyler. Shadow of the Vampire da bu efsaneden yola çıkmış. Willem Dafoe’nun müthiş bir başarı ile korku ve komedi arasında bir yol tutarak canlandırdığı Max Schreck, ilk başta metod oyunculuğunun ilk örneklerinden birini sergiliyor gibi gözüküyor. Sete kostümsüz gelmiyor, diğer oyuncular ile iletişim kurmuyor, kendisine çekimler boyunca Kont Orlok olarak seslenilmesini istiyor vs. vs. Peki, o gerçekten çok iyi bir oyuncu mu, yoksa bir vampir mi? Bu soruyu filmi izleyenlere bırakalım.

Dafoe’nun başarılı oyunculuğu yanında filminin iyi olması için her şeyi yapabilecek olan yönetmen Murnau olarak, John Malkovich’in de adını analım. O da en az Dafoe kadar tekinsiz bir karakter çiziyor. “Eğer kadraj içinde değilse, yoktur” repliğine bayıldım.

Bu filmin yönetmeni E. Elias Merhige ise modern tekniklerle geçmişin tekniklerini bir arada kullanarak başarılı bir yapım ortaya çıkarmış. Bu başarılı filme rağmen kariyerinde çok fazla sinema filmi yok. Genellikle müzik videoları çekmiş. Sinema için bir kayıp olduğunu söylemek mümkün.

Bu arada filmi 35 mm. bir kopyadan izlediğimizi de not olarak düşelim. Artık 35 mm. kopyaları bulmak zor olsa gerek, Berlin’deki bir festivalde olmamıza rağmen filmin ancak Fransızca altyazılı bir kopyası bulunabilmiş. Bu da ilginç bir detay olarak zihinlerimize işlendi.

7 Days in Entebbe:

7_days_in_entebbe

Yönetmen José Padilha, önceki filmlerinde, özellikle devlet şiddetini meşrulaştırmakla eleştirilmişti. Bu eleştiriler haksız da değildi kanımca. RoboCop’ın yeniden çekimin ciddi başarısızlığı sonrası Narcos dizisi ile kendine bir şans daha yaratan Padilha, 7 Days in Entebbe ile yeniden uzun metraja dönüş yapıyor.

Ele aldığı konu, yine tartışma yaratabilecek bir konu. 1976 yılında Tel Aviv’den Paris’e giderken kaçırılan yolcu uçağı ve bu uçağa düzenlenen operasyon. Daniel Brühl, Rosamund Pike ve Eddie Marsan gibi uluslararası bir kadro ile çalışan Padilha, belki de önceki filmlerinden kendisine gelen eleştiriler yüzünden olabildiğince tarafsız davranmaya çalışmış. Uçağı kaçıranları kötü adamlar olarak resmetmekten ya da İsrail’in düzenlediği operasyonu tek çözüm olarak sunmaktan özenle kaçınmış. Sürekli olarak İsrail ve Filistin arasında barış görüşmeleri yapılması gerektiğine vurgu var. Ama yine de uçağı kaçıran Almanların motivasyonları çok klişe birkaç sahne ile açıklanırken, hatta arka plandaki Filistinliler filmin kötü adam diyebileceğimiz kavrama en yakın karakterleri iken, İsrail tarafında operasyon kararına giden yok en ince detayları ile anlatılıyor.

Filmlerinin arka planları bir yana, Padilha’yı başarılı atmosfer yaratmayı beceren bir yönetmen olarak biliyoruz (Robocop’ı saymazsak tabii). Ama bu kez bunda da başarılı olamıyor. Ne rehineler için endişeleniyoruz, ne uçağı kaçıranlar ne de operasyonu düzenleyen askerler için. Hâlbuki elde 7 gün boyunca süren bir rehine meselesi var. Bu 7 günden seyirciyi kavrayacak anlar çıkmalıydı. Olamamış. İnternet’te gördüğüm bir yorumdan alıntı yapayım. Böyle bir filmde en etkileyici anlar, modern dans sahneleriyse, bir yerlerde ciddi bir sorun vardır.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 1. Gün: La Cama, 14 Apples, Infinite Football

La Cama (The Bed):

la_cama

Yaşlı sayılabilecek bir çift. Bir yatakta sevişmeye çalışıyorlar. Ancak adamın başarısız olması nedeniyle olmuyor, olamıyor. Bir süre boyunca bu yatakta çırılçıplak olan bu iki karakteri izliyoruz. Evin diğer odalarını da görüyoruz ama son derece durağan, sanki içinde yaşayan olmayan bir ev. Daha doğrusu, sanki önceden yaşanmışlıkları olan, şu anda boş duran bir ev. Film ilerledikçe, filmin adının da etkisiyle, tüm hikâyenin yatak odasında geçeceğini ve karakterlerimizin de tüm film boyunca çıplak olacağını düşünüyorsunuz ama bir noktada diğer odalar da devreye giriyor. Ama filmde sadece bu iki oyuncuyu gördüğümüzü ve evden de dışarı çıkmadığımızı söyleyebiliriz.

Mónica Lairana, bu ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir işe girişiyor. Tüm filmin tek bir mekânda geçmesi ve sadece iki oyuncuyu görüyor olmamızın yanında son derece ağır tempolu ve sessiz bir filmle karşı karşıyayız. Oyuncular Alejo Mango ve Sandra Sandrini açısından da benzer bir zorluk var. Bütün filmi sırtlamaları gerekiyor, aynı zamanda o yaşta kamera önüne hiç çekinmeden ve vücutlarının hiçbir deformasyonunu gizlemeden çırılçıplak olarak geçmeleri de takdir edilmeli. Oyunculuk açısından bir sahnede biraz abartılı bulmakla beraber, genel olarak gayet iyi olduklarını düşünüyorum. Zor bir film olduğu açık, ancak karakterleri tanıdıkça ve evle olan ilişkileri keşfettikçe film de karşılığını vermeye başlıyor. Ama kesinlikle herkese göre değil. Basın gösteriminde bile salonun neredeyse yarısı dışarı çıktı, üstelik bu durum tüm film boyunca devam etti.

14 Apples:

14_apples

Midi Z, yeni belgeseli 14 Apples’da yaşadığı sorunlardan kurtulmak üzere, bir falcının tavsiyesi ile 14 günlüğüne bir manastıra kapanıp her gün bir elma yiyecek olan bir işadamının peşine düşüyor. Filmin ilk bölümü yenecek olan bu elmaların satın alınması, manastıra gidiş ve ritüele başlamak için saçların sıfıra vurdurulması gibi gerekli işlemlerin yapılması ile geçiyor. Sonrasında da manastırdaki hayatını izliyoruz. Yönetmen, Budizm’in geldiği noktada, artık eskiden anıldığı kadar insancıl olmadığını gösteriyor belki ama filmde buna değindiği anlar o kadar az ve aralıklı ki. Çoğunlukla, kameranın takip ettiği karakterlerin bir yerden bir yere yürüyüşünü izliyoruz, izliyoruz ve izliyoruz. Filmin derdini en net ifade ettiği yer, ortalardaki, filmin süresine göre uzun sayılabilecek olan bir söyleşi. Yine herkese göre olmayan bir film. Ama bu kez bana göre de değil.

Fotbal infinit (Infinite Football):

infinite_football

Yönetmen Corneliu Porumboiu’nun futbola olan ilgisini biliyoruz. Daha önce The Second Game filminde, eski bir hakem olan babası ile birlikte, 80’lerden gelen bir maçı yorumlamışlardı. Hem nostaljik bir tat vermişti, hem de Romanya’nın o günlerine dair bir şeyler söyleyen bir filmdi. Bu kez, gençliğinde geçirdiği bir sakatlık sonrasında futbolun kurallarının değişmesi gerektiğini düşünen ve bu kurallar üzerinde yıllarca düşünen Laurentiu Ginghina’yı bulmuş ve onunla konuşmuş. Ginghina, korner bayrağının oralarda geçirdiği sakatlık sonrasında, futbol sahasının dikdörtgen şeklinde olmaması gerektiğine karar vermiş, devamında da sahayı bölümlere ayırmak, takımları alt takımlara ayırmak gibi yöntemler geliştirmiş. Genelde geliştirdiği bu kurallar da hayatındaki gelişmeler ile ilgili. Çoğunlukla, futbolun yıldızı futbolcular değil toptur, top özgür olmalıdır felsefesi üzerinden gidiyor.

Her ne kadar kuralları ilk dinlediğiniz anda işlemeyeceği noktalar çok açık olarak görülse de o yılmamış, bu kuralları da ciddi ciddi federasyona sunmuş. Yönetmen Porumboiu, belki de bu noktada farklı bir şey yapıyor, onun karşısına geçip ciddi şekilde dinliyor. Ama bu olmaz ki dediği sadece 1-2 yer var. Olay, kuralları gerçek bir maça uyarlamaya gelince sıkıntıları Ginghina da görmeye başlıyor zaten. Ama kuralları değiştirme isteğinden vazgeçmiyor, kendi kurallarını revize etmeye devam ediyor.

Ancak bu film sadece bir futbol filmi değil. İlk sakatlıktan itibaren geliştirilen kurallar, aslında Ginghina’nın hayatından yola çıkan kurallar olduğu için yıllar içinde Romanya’nın değişimi, Amerika’ya gitme çabası, devletteki bürokrasi hatta süper kahramanlar bile filmin değindiği konulardan. Festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 2

!f Ankara için ikinci gün tercih ve önerilerim şu şekilde.

2 Mart Cuma:

12:30 – The Work / Terapi
13:00 – David Bowie: The Last Five Years / David Bowie: Son Beş Yıl

last_five_years

Karşımızda yine iki belgesel var. Bunlardan ilki oaln Terapi, bir hapishanede mahkumların dört gün süren grup terapi seanslarını anlatıyor. Diğer belgesel ise, adı üzerinde, David Bowie’nin son beş yılına odaklanmış. Sanıyorum bu seans için hangi filmi seçeceğiniz tamamen David Bowie’yi ne kadar sevdiğinizle alakalı. Eğer David Bowie sizin için farklı bir yerde duruyorsa, belli noktalarda hayatınıza dokunmuşsa, onun son dönemlerini anlatan bir belgeseli izleme fırsatını kaçırmazsınız. Ben de öyle yapacağım. Ama David Bowie’yi zaten çok sevmem diyorsanız Terapi çok iyi bir alternatif gibi gözüküyor. Neredeyse tüm kaynaklarda çok etkili bir belgesel olduğu belirtiliyor.

—————————–

15:00 – Primas / Primalar
15:30 – Dreaming Murakami / Murakami’yi Düşlemek

primas

!f Ankara’nın hafta içi gündüz seansları ağırlıklı olarak belgesellere ayrılmış durumda. Yine karşımızda iki belgesel var fakat bu kez bu filmlere ilgili İnternet’te çok fazla yoruma ulaşmak mümkün olmadı. Bu durumda sadece filmlerin konularından ve fragmanlarından hareketle bir karar vermek durumundayız. Primalar, iki kuzenin öyküsü. Özetinden anlaşıldığı kadarıyla, geçmişlerinde şiddete uğramış bu genç kadınların sanat ile buluşarak travmaları ile baş etmelerini anlatan bir film. Murakami’yi Düşlemek ise Danimarka’da Murakami’nin romanlarını çeviren ve giderek onun dünyasına dalan Mette Holm’u anlatıyor. Fragmanlarına bakınca Primalar daha çekici geldi ama Murakami hayranlarının adresi belli sanırım.

—————————–

17:00 – İstanbul Echoes / İstanbul Yankıları
17:30 – Cano

Istanbul-Echoes

Bu seansta karşımıza çıkan iki filmden biri yine bir belgesel. İstanbul’da yıllar içinde oluşan değişimi farklı yönleri ile ele almak mümkün. İstanbul Yankıları, bunu seyyar satıcılar üzerinden yapan bir belgesel. İlginç olan, filmin İtalyan bir ekibin elinden çıkması. Belki de bizi bize anlatması için, yabancı bir göze ihtiyacımız vardır.

Cano ise Diyarbakır’dan gelen bağımsız bir film. Cano isimli bir karakterin kaybolmasından sonra, arkadaşının onu arama çabaları anlatılıyor. Film hakkında çok fazla bir bilgimiz yok ama festivalin filmi tanıtırken Ali Kemal Çınar’ın filmlerini referans vermesi umut verici. Fragmanda da o hava var zaten. Kürt sinemacıların kendilerini belli konular ile kısıtlamayıp farklı arayışlar peşine düşmelerinin yeni bir örneği olarak gözüküyor.

Normal şartlarda seçimim Cano’dan yana olurdu ama o günkü programımdan dolayı İstanbul Yankıları’nı seçeceğim, belki de onu bile sonuna kadar izleyemeyeceğim. Ama naçizane tavsiyem Cano.

—————————–

19:00 – Sweet Country / Güzel Ülke
19:30 – Revenge / İntikam

revenge

Bu seansta karşımıza çıkan filmlerden ilki olan Güzel Ülke, 1920’lerde geçen bir Avustralya westerni. Daha önceki filminde de ülkesinin hikâyelerini anlatan Warwick Thornton, yaşlıca bir Aborjn’in, kendisini kurtarmak için bir beyaz adamı öldürmesi sonrasında kanun kaçağı haline gelmesini ve karısı ile birlikte kaçmalarını anlatıyor. İntikam ise, tecavüze uğrayıp ölüme terk edilen genç bir kadının bol kanlı (ama gerçekten bol kanlı) intikam hikâyesi. Tam bir gece yarısı sineması. Zaten İstanbul programındaki bir seansı ve İzmir programındaki gösterimi gece yarısı saatlerinde.

Benim yine kendi adıma ilk filme yetişme şansım olmayacak, belki ikinci filme yetişebilirim. Yine her iki filmin de Türkiye dağıtımcıları var ama vizyon tarihleri belli değil. Her iki film de iyi eleştiriler almış. Demek ki, bir intikam hikâyesi ve bir modern western arasındayız. Bol kanlı ve şiddet dolu sahnelerden hoşlanmayanların İntikam’ı tercih etmemeleri gerektiği açık.

—————————–

21:30 – The Death of Stalin / Stalin’in Ölümü
22:00 – Las Hijas de Abril / Nisan’ın Kızları

aprilsdaughter

Günün son seansındaki Stalin’in Ölümü için posterlerin üzerine yazılan tarzda bir cümle kurabiliriz. Veep’in yaratıcısından politik bir taşlama. Sanırım Veep dizisini izleyenler, aynı kafadan çıkan ve Stalin’in ölümü sonrası yaşanan iktidar çekişmelerini komedi kalıpları içinde anlatan bir filmin ne kadar eğlenceli olabileceğini tahmin edebilirler sanırım. Zaten hemen hemen tüm kaynaklarda da çok başarılı bir komedi olduğu söyleniyor.

Nisan’ın Kızları ise daha dramatik bir film. 17 yaşında hamile bir genç kızı ve onun annesi ile yaşadığı ilişkiyi anlatıyor. Hemen hemen tüm eleştirilerde Emma Suarez’in iyi oyunundan bahsediliyor. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde ödül kazanmış olması da bir artı.

Netice’de günü mizahla kapamak isteyenler Stalin’in Ölümü’nü, daha dramatik bir öykü izlemek isteyenler Nisan’ın Kızları’nı seçmeli. Festivallerde başka zaman göremeyeceğim filmleri izlemek istiyorum diyenleri de Nisan’ın Kızları’na yönlendirmeliyiz. Ben de öyle yapacağım. Çünkü bu satırların yazıldığı sıralarda Stalin’in Ölümü’nün Mart ayında Başka Sinema’da gösterileceği kesinleşmişti.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 1

Her yıl olduğu gibi !f Ankara bu yıl da Cinemaximum Armada’nın iki salonunda yapılacak. Festivalin Ankara ayağındaki her filmin sadece bir gösterimi var. Dört gün boyunca, her seansta karşı karşıya gelen iki filmden birini seçmemiz gerekiyor. Yaptığım ön çalışma ve kendi beğenilerim doğrultusunda bir seçim yapmaya çalıştım. Umarım Ankaralı sinemaseverlere de yardımcı olur.

İlk günden başlayalım:

1 Mart Perşembe:

12:30 – A Ciambra
13:00 – Druga Strana Svega / Her Şeyin Diğer Yanı

a-ciambra

Festivalin ilk gününde seçim yapmamız gereken filmlerden biri İtalya’nın Oscar adayı olan A Ciambra. Filmde 14 yaşında, abisine hayran bir gencin büyüme hikâyesi anlatılıyor. Abisinin ortadan kaybolması üzerinde onun rolünü kendisi üstlenmek zorunda kalıyor. Her Şeyin Diğer Yanı ise, Sırbistan’dan gelen bir belgesel. Yönetmen, annesinin evinde 70 yıldan beri kilitli olan bir kapı üzerinden yola çıktığı filmde, ülkesinin tarihine çarpıcı bir bakış atıyor.

Her ne kadar A Ciambra’nın Türkiye dağıtımcısı olsa da henüz vizyon tarihi belirlenmiş değil. Bu nedenle daha bol ödülü olan ve konusu da daha çok ilgimi çeken bu filmi tercih ediyorum. Hem Martin Scorsese de sevdiğini söylemiş. Ama özellikle Balkan tarihine özel bir ilgisi olanlar diğer filmi de tercih edebilirler.

—————————–

15:00 – The Distant Barking of Dogs / Uzakta Havlayan Köpekler
15:30 – Jane

jane

Bu seansta karşımızda iki belgesel film var. Uzakta Havlayan Köpekler, Ukrayna’da, savaşın tam ortasında, babaannesi ile beraber yaşayan bir çocuğu konu ediyor. Filmciler bu çocuğu bir yıl boyunca takip etmişler. Jane ise gençliğinden beri Afrika’da şempanzeler ile ilgili çalışmalar yapan Jane Goodall’ın hayat hikâyesi. Aslında çok daha klasik bir belgesele benziyor ama pek çok kaynakta yılın en iyi belgeselleri arasında adı anılıyor. Onlarca da ödülü var. Hatta, Oscar’a aday olmasına da kesin gözüyle bakılıyordu ama olmadı.

Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı yok. En azından şimdilik. Bu nedenle aklım diğer salonda kalacak olsa da tercihim Jane. Aldığı övgüler yerinde miymiş, bir de kendimiz görelim bakalım.

—————————–

17:00 – Yüzleşme
17:30 – Displaced / Arafta

displaced

Yine karşımızda iki belgesel var. !f Yeni bölümünden gelen bu iki belgesel de dikkat çekici yapımlar. Yüzleşme, meme kanseri teşhisi konulmuş 7 farklı kişinin hayatlarına bakıyor. Onların bu hastalığı kabullenme, onun üstesinden gelme çabalarını anlatıyor. Arafta ise, pek çok insanın İstanbul’dan, hatta Türkiye’den ayrılma hayali kurduğu günümüzde, yurtdışındaki 4 Türk kökenli gencin İstanbul’a geri dönme serüvenini ele almış.

Görüldüğü kadarıyla, her iki belgesel de ele aldıkları konuyu, farklı insanların hikâyeleri ile inceleyen yapımlar. Bu nedenle sinema anlayışı olarak yakın filmlere benziyorlar. Hangi belgeselin konusu daha çok ilginizi çekiyorsa onu tercih edebilirsiniz diyelim. Benim tercihim, Arafta.

—————————–

19:00 – Last Flag Flying / Son Kahraman
19:30 – The Nile Hilton Incident / Esrarengiz Cinayet

the-nile-hilton-incident

Bu seansta karşımızda farklı açılardan ilgi çekici iki film var. Aslında ikisinin de ülkelerinin o dönem yaşadıklarını arka plana koyarak hikâyelerini anlatan filmler olduklarını söylemek mümkün. Son Kahraman, Vietnam’da görev yapmış üç karakteri karşımıza getiriyor. Aradan yıllar geçmiş ve bu üç eski arkadaş, aralarından birinin Irak’ta hayatını kaybeden oğullarının cenazesi için bir araya gelmişler. Film özellikle, Steve Carell, Bryan Cranston, Laurence Fishburne üçlüsü ile dikkat çekiyor. Yönetmenin Richard Linklater olduğunu da atlamamalı elbette. Filmin, bir anlamda, yıllar öncesinden gelen The Last Detail’ın devamı olduğunu da söyleyebiliriz.

Esrarengiz Cinayet ise, temelde bir dedektiflik öyküsü. Kahire’de Nil Hilton otelinde işlenen bir cinayeti çözmeye çalışan bir dedektifi getiriyor karşımıza. Ama filmi dikkat çekici yapan Arap Baharı’nın tetikleyicilerinden Tahrir Meydanı ayaklanmasının hemen öncesinde geçiyor olması. Bu dedektiflik öyküsünün içine ister istemez ülkenin içinden geçtiği dönem de dâhil oluyor.

Eleştirilere bakıldığında Son Kahraman, biraz daha iyi bir film olarak duruyor. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı mevcut (hatta ikisininki de Filmartı). Bu nedenle gösterime girmeleri beklenebilir. Son Kahraman’ın vizyon şansını daha fazla gördüğüm için tercihimi Esrarengiz Cinayet yönünde kullanıyorum.

—————————–

21:30 – How To Talk To Girls At Parties / Partilerde Kız Tavlama Sanatı
22:00 – Mudbound / Savaştan Sonra

how_to_talk_to__girls_at_parties_h_2017

Bu kez iki bambaşka film arasında seçim yapmamız gerekiyor. Partilerde Kız Tavlama Sanatı, arka planına Londra’da punk müziğin ilk çıkış dönemlerini alan bir romantik komedi, aynı zamanda bir müzikal, aynı zamanda bir bilim-kurgu. Nasıl yani, dediğinizi duyar gibiyim. Ama filmin uyarlandığı hikâyenin yazarının Neil Gaiman, filmin yönetmeninin de John Cameron Mitchell olduğunu duyunca kafalarda bir şeyler canlanabilir. Belli ki epey uçuk bir film var karşımızda.

Savaştan Sonra ise Türkçe adından da anlaşılabileceği gibi bir savaşın sonrasında geçen bir hikâyeyi konu ediyor. Söz konusu savaş 2. Dünya Savaşı. Bu savaşta kahramanlık gösteren siyahi askerler ülkelerine döndüklerinde ırkçılığın halen devam ettiğini görüyorlar. Film, bu ortamda biri beyaz, biri siyahi iki ailenin hikâyesini anlatıyor. Bu yılın Oscar’larında sıkça adı geçen filmlerden.

Filmler arasında seçim yapmaya gelince. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı var, hatta gösterim tarihleri bile belli. Aldıkları eleştirilere bakarsak Savaştan Sonra’nın daha iyi bir film olduğu görülüyor. Ancak onu zaten izleyeceğimize kesin gözüyle bakarak tercihimi Partilerde Kız Tavlama Sanatı’ndan yana kullanıyorum.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 6. Gün: Değerli Vaktim, Kyra Nerede?, Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri , Aşkın Gücü

Değerli Vaktim (Quality Time):

quality-time_2

Günün ilk filmi yine festivaller dışında görmemize imkân olmayan filmlerden biriydi. Bu sefer vizyona girme ihtimali düşük değil, sıfır. Çünkü karşımızda neredeyse deneysel bir film var. Hollandalı yönetmen Daan Bakker bu ilk uzun metrajlı filminde aslında birbirinden bağımsız 5 farklı hikâye anlatıyor. Bu nedenle, süreleri 20’şer dakika civarında olan, 5 kısa film izliyoruz da diyebiliriz. Hikâyelerin ortak yönleri için, orta yaşa yaklaşan ama hayatlarında kendilerine bir yol çizememiş erkeklerin yaşamlarına bir anlam katma çabaları demek mümkün.

İlk hikâye, aile toplantılarında süt içip ve et yediğinde midesi bulanan bir karakteri anlatıyor. İkinci hikâyede, çocukluğunun geçtiği yerlerin fotoğraflarını çekmek isteyen bir adam var karşımızda. Üçüncü hikâyede sosyalleşme korkusunu zamanda yolculuk yaparak yeneceğine inanan bir karakter izliyoruz. Giderek absürdleşen hikâyelerin bir diğeri, çocukken uzaylılar tarafından kaçırılan bir adam hakkında. Son hikâye ise gitar çalarak kendini rahatlatan ama dünyadan da kopan bir adamı anlatıyor.

Tüm bu hikâyeler kendi başına da izlenebilir hikâyeler ama yönetmen Daan Bakker, çoğunlukla ne anlattığını değil, nasıl anlattığını önemsemiş. Örneğin ilk bölüm, eğlenceli ve biraz da tuhaf bir aile yemeğini anlatıyor ama bunu bir animasyon ile anlatıyor. Üstelik bildiğimiz ya da alışık olduğumuz bir animasyon tekniği ile de değil. Perdede gördüğümüz her bir karakter, bomboş bir zeminde, yukardan gördüğümüz bir nokta ile temsil ediliyor ve konuştukları da tam olarak anlaşılmıyor. Bu bölümü tamamlamayı başaran seyirciler ikinci bölümde oyuncular ile çekilmiş bir hikâye ile karşılaşsalar da olanları yine tümüyle yukardan izliyoruz ve karakterler üstü kapalı bir mekâna girdiklerinde onları görmüyor, sadece seslerini duyuyoruz. Diğer bölümler genel seyircinin alışık olduğunu sinema anlayışına biraz daha yakın olsa da yine de yönetmen farklı şeyler denemekten çekinmiyor.

Kuzey Avrupa sinemasının farklı bir mizah anlayışı olduğunu biliyor ve seviyoruz. Daan Bakker de belli ki bu anlayıştan beslenerek iyi bir ilk film ortaya koymuş. İlerleyen yıllarda sinemasının nereye doğru gideceğini merak ettiğim bir isim oldu.

Kyra Nerede? (Where is Kyra?):

where-is-kyra

Bu yıl Adana’da yeni bir ödül verilmeye başlandı: Vizyon Sahibi Yönetmen Ödülü. Bu ödülün ilk sahibi de Andrew Dosunmu oldu. Dosunmu’nun yeni filmi Where is Kyra? da festival programındaki filmlerden biriydi. Filmin en çekici yanlarından biri oyuncu kadrosuydu elbette. Nicedir yüzüne hasret kaldığımız Michelle Pfeiffer (mother! filmini Kyra’dan daha sonra izledik) ve belki de genç neslin Jack Bauer karakteri dışında pek de tanımadığı Kiefer Sutherland. Olgunluk çağlarına gelen her iki oyuncu için de böyle bağımsız filmlerde oynamak ayrı bir yol açabilir.

Filmimizin ana karakteri Kyra, New York’da hasta annesiyle yaşayan orta yaşlı bir kadın. İşini kaybetmiş ve yeni bir iş arıyor. Ama hem yaşı, hem de niteliklerinin yetersizliği nedeniyle bir türlü iş bulamıyor. Ancak annesine bağlanmış olan maaş ile geçinmeye çalışıyorlar. Ayrıca bir barda tanıştığı Doug (Kiefer Sutherland) ile de bir gönül ilişkileri başlıyor. Her ne kadar onun bir işi olsa da maddi olarak o da Kyra’dan çok farklı bir durumda değil. Bir gün Kyra’nın annesinin ölümü ile işler daha da karışıyor ve Kyra annesinden gelen maaşı kaybetmemek için onun kılığına girmeye başlıyor. Adeta ülkemizde de birkaç yıl önce gördüğümüz bir haberdeki gibi.

Yönetmen Dosunmu ve görüntü yönetmeni Bradford Young, olaylara odaklanmaktan çok atmosfere ve Kyra’nın ayakta kalma çabasına odaklamışlar. Filmin adının Kyra Nerede olması tesadüf değil. Gerçekten de film boyunca, Kyra’nın adım adım kaybolmasını izliyoruz. Hem metaforik, hem de gerçek olarak. Görüntü yönetmenin de adını anmamın nedeni filmin ışık kullanımı. Tüm film karanlıklar ve gölgeler arasında geçiyor. Zaman zaman karanlıklar içinden tek görebildiğimiz Michelle Pfeiffer’ın yüzü oluyor (Adana’da filmi izlediğimiz salonda başka filmlerde yönetmenlerin görüntüden şikâyet ettiklerini duymuştuk. Filmin bilinçli olarak karanlık olarak çekildiği belli ama sanırım gerçekte olduğundan daha da karanlık izledik). Bir zamanların en güzel oyuncularından Michelle Pfeiffer, artık yüzünde yaşanmışlıkları da taşıyan bir kadın ve galiba eskisinden de iyi bir oyuncu. Yönetmen de onun yüzünü çok iyi kullanmış doğrusu. Gösterime girme şansı bulur mu bilinmez ama bir yerlerde karşınıza çıkarsa mutlaka şans verin.

Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri (Three Billboards Outside Ebbing, Missouri):

Three-Billboards

Martin McDonagh, yeni filmi için epey uzun bir isim seçmiş. Büyük ihtimalle pek çok yerde sadece Üç Billboard adıyla anılacak ama tam ismi bir kere akıllara yerleşti mi, bir daha çıkmayacak gibi. Daha filmin başlarında isminin ne ifade ettiğini anlıyoruz. Frances McDormand’ın müthiş bir performans ile canlandırdığı Mildred, kızını vahşice bir cinayet ile kaybetmiş. Ancak polis, katil ya da katilleri bulmak için yeteri kadar çaba sarf etmemiş. Mildred da polisleri çalışmaya zorlamak için Ebbing, Missouri çıkışında üç billboard kiralıyor ve burada Şerif Willoughby’ya yönelik bir mesaj yazıyor. Woody Harrelson’ın canlandırdığı Şerif Willoughby de kötü bir insan değil aslında. O da bir yandan kendi hastalığı ile uğraşırken bir yandan da bu olayı çözmeye çalışmış ama başarılı olamamış. Mildred’ın yaptığı hareketi de kendisine bir saldırı olarak alsa da anlayışla karşılamaya çalışıyor. Filmin bir diğer ana karakteri ise tam bir ırkçı olan, polis memuru Dixon (Sam Rockwell). Filmin en sorunlu karakteri de o gibi gözüküyor zaten.

Martin McDonagh, yönettiği filmlerin senaryolarını da yazan bir isim ve çoğunlukla senaryo yazarlığı daha güçlü bulunur. Burada da çok sağlam bir senaryo ile çıkıyor karşımıza. İki saatlik süresince ele aldığı karakterlerin her birinin ayrı bir hikâyesi var ve her birine yeterli zaman ayırılıyor. Seyirci olarak hepsinin başına gelenleri de önemsiyoruz. Belki bir tek Peter Dinklage’ın James karakteri biraz kıyıda köşede kalıyor. Filmin özetini okuduğunuzda çok ağır ve karanlık bir film izlenimi verebilir. Ne de olsa tecavüz, cinayet, intikam ve hastalık gibi konular etrafında dolaşıyor. Çok dramatik, beklenmedik bir anda sizi yerle yeksan eden anlar içerse de kahkahalar attıran bir tarafı da var. Bu kahkahalar karakterlerin başlarına gelenlerden değil, çok zekice yazılmış diyaloglardan kaynaklanıyor genellikle. Özellikle Frances McDormand’ın yer aldığı her sahnede onun karakterinin zekice hazırcevaplıkları filmin en öne çıkan unsurlarından. Ayrıca bir intikam hikayesi olarak beklenen bir sonla bitmemesi de bir artı.

Bu filmle Martin McDonagh’ın en iyi senaryo, Frances McDormand’ın en iyi kadın oyuncu,  Sam Rockwell’in de en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar’ına adaylıklarını şimdiden kutlayabiliriz. Alma şansları da yüksek. Ama film bu kadarla da kalmayacaktır. Film ve yönetmenlik dâhil başka adaylıklar da gelebilir. Güçlü rakipleri karşısında ne yapar göreceğiz.

Aşkın Gücü (The Shape of Water):

the-shape-of-water

Ve işte o en güçlü rakiplerden biri. Guillermo del Toro, son yıllarda Amerikan sinemasında yükselen Meksikalı yönetmenlerin en önemlilerinden biri. Diğer önemli isimler olan Alfonso Cuarón ve Alejandro González Iñárritu ile de yakın arkadaş zaten. Ne kadar güzel ki, her üçü de çok önemli noktalara gelseler de halen filmlerinden birbirlerine teşekkür etmeye devam ediyorlar. Umarım böyle de devam eder. Del Toro’nun bu üç isim içinde en ticari filmlere imza attığı söylenebilir ama onun ilgisini çeken konular da biraz daha fantastik hikâyeler zaten. Ancak bazı filmlerinde bu fantastik konuları politik bir alt metinle de harmanlıyor. Bunu en iyi yaptığı film de artık modern bir başyapıt olarak kabul edebileceğimiz Pan’ın Labirenti (Pan’s Labyrinth).

Aşkın Gücü (The Shape of Water) da ilk anda pek çok unsuru ile Pan’ın Labirenti’ni hatırlatıyor. Soğuk savaşın en yoğun hissedildiği dönemlerden biri olan 1960’larda geçen hikâyede baş karakterimiz küçük bir kız olmasa da masumiyetini koruyan bir kadın (Sally Hawkins). Elisa adındaki bu kadın, bir araştırma merkezinde temizlikçi olarak çalışıyor. Bir gün çalıştığı yere Güney Amerika’nın nehirlerinde bulunan, su altında yaşayan bir yaratık getiriliyor. Yetkililer bu yaratıktan nasıl faydalanacaklarını bulmak üzere çalışmalar yaparken Elisa ile yaratık arasında özel bir dostluk, giderek bir aşk kuruluyor. Onun deneylerde kullanılmasına dayanamayan Elisa, en yakın arkadaşı ve komşusu ile yaratığı kaçırmak üzere bir plan kuruyor ve olaylar gelişiyor.

Guillermo del Toro, bir kez daha ne kadar iyi bir yönetmen olduğunu gösteriyor aslında. Filmin kurmak istediği masal atmosferi çok başarılı. Çok başarılı bir oyuncu olmasına rağmen her nedense biraz kıyıda köşede kaldığını düşündüğüm Sally Hawkins çok iyi (buyrunuz bir Oscar adayı daha). Del Toro filmlerinin değişmez yaratığı Doug Jones da öyle. Filmin kötü adamı olarak Michael Shannon, Elisa’nın arkadaşları olarak Richard Jenkins ve Octavia Spencer da iyiler (yine de Octavia Spencer bir kez daha her filmde oynadığı rolü oynuyor). Filmin teknik diğer unsurlarında da bir kusur bulmak pek mümkün değil. Peki hemen her filmini sevdiğim Guillermo del Toro’nun bu filmine neden âşık olmadım? Çünkü bu kez sinema sevgisi ile değil ödül alma isteği ile yapıldığı hissediliyor. Film her anında, bakın ne kadar güzel bir film yaptım diye bağırıyor adeta. Hâlbuki del Toro’nun en zayıf filmlerinde bile, kamera arkasında o filmi yaparken çok eğlenen sinema sevdalısı bir çocuk olduğu hissedilirdi. Bu kez yetenekli ve başarılı ama aynı zamanda hesapçı bir yetişkin var orada.

The Shape of Water’ın çok sevilmesinden, pek çok ödüle aday olmasından ve almasından rahatsız olmam ama del Toro deyince aklıma ilk gelecek filmlerden olmayacak belli ki. Belki de bu filmle pek çok ödül alması ödül baskısını üzerinden atmasına neden olur, güzel olur.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 5. Gün: Yakınlık, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, Sofra Sırları, Buğday

Yakınlık (Tesnota / Closeness):

closeness_h_2017

İşte tam bir festival filmi daha. Her anlamıyla. Hem vizyonda görmemiz çok zor, hem de festivallerin sevdiği konulara, sevdiği temalara el atan bir film. Hatta yönetmenin, son yıllarda vizyonda da daha sık görmeye başlasak da, daha çok festivallerde karşımıza çıkan dar kadraj tercihini de bu yönde değerlendirmek mümkün. Bu dar kadrajın filme adını da veren yakınlığı sağladığı, bir yandan da ana karakterimizin sıkışıp kalmışlığını anlattığı söylenebilir. 90’ların Rusya’sında geçen filmde odağımızda Yahudi bir aile var. Ana karakterimiz ise bu ailenin başına buyruk kızı Ila. IMDB’ye göre bu rol, Darya Zhovnar’ın ilk oyunculuğu ve çok başarılı. Zaten yönetmen Kantemir Balagov için de benzer bir cümle kurulabilir. Onun da ilk uzun metraj filmi. Filmin hikâye açısından sorunları olsa da yönetmenin becerisini takdir etmeden geçemeyiz. O dar kadraj içinde sağlam bir sinema duygusu ile çalışmış. Tüm ailenin yemek masasında toplandığı sahne uzaktan uzağa Sieranevada’yı da hatırlattı. Film ilerledikçe ve hikâye bir adam kaçırma ve fidye isteme olayına evrilince kamera da daha geniş alanlara çıkıyor. Tahmin edilebileceği gibi bu fidye hikâyesi bir Hollywood aksiyonundan çok ailenin durumunu anlatmak için kullanılan bir unsur haline geliyor.

Yakınlık, seyirciden bir miktar çaba isteyen filmlerden. Tam bir başarı olduğunu söylemek de güç ama ilerde adını daha fazla duyabileceğimiz yönetmen Balagov’un ilk filmini izlemiştim demek için bile şans verilebilir.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok:

askin_goren_gozlere

Kabul edelim ki Onur Ünlü şu anda sinemamızda en ilginç yönetmenlerden biri. Filmlerinde farklı denemeler yapıyor ama geniş ve sadık bir hayran kitlesi var. Her filmini vizyona sokmuyor ama festivallerde gösterilen filmleri hınca hınç doluyor. Bunda Leyla ile Mecnun dizisinin payı olduğunu inkâr edemeyiz elbette ama filmleri ile yarattığı bir hayran kitlesi de var. Kemik bir oyuncu kadrosu olduğu söylenebilirse de her filmde bu kadroya yeni isimler katmayı da başarıyor. Kendisi ile yapılan söyleşileri izlediğinizde ne kadar ciddi olduğunu anlayamasanız da sinema işinin çok da önemsenecek bir iş olmadığını söyleyip, çok hızlı senaryo yazıp, bunları çok hızlı çekmesi ile övündüğünü görmeniz de mümkün.

Hızlı film çekme konusunda ciddi olduğunu bu yıl çok daha iyi anladık. Yılın ilk yarısında İstanbul ve Ankara Film Festivalleri’nde gösterilen Kırık Kalpler Bankası’nın sonrasında Görünen Adam isimli bir İnternet dizisi ile karşımıza çıktı. Adana’da gösterilen Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok sonrası belki de en ticari filmi olan (ve şimdiye kadar senaryosunu yazmadığı tek film olan) Cingöz Recai geniş çapta gösterime girdi. Sonrasında ise Ulusal Yarışma’da Put Şeylere filmi gösterildi. Yeşilçam dönemlerinden beri aynı yıl içinde bu kadar fazla filmi seyirci ile buluşan bir yönetmen görmedik muhtemelen. Bu üretkenliği takdir etmekle birlikte, Onur Ünlü’ye filmleri üzerinde daha uzun çalışmasının daha iyi olabileceğini söylemek zorundayız.

Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok, her Onur Ünlü filminde olduğu gibi zekice ve orijinal fikirlerle dolu ama sanki o fikirler ilk akla geldiği şekilde filmin içine konulmuş. Onur Ünlü’nin polisiyeyi ne kadar çok sevdiğini biliyoruz. Burada da karşımızda bir cinayet soruşturması var. Hikâye, görme yetisini kaybetmekte olan bir polis (Fatih Artman) etrafında gelişiyor. Zaten film sürekli olarak görme meselesi ile uğraşıyor. Cinayetin baş şüphelisi, bu tip filmlerin olmazsa olamazı femme fatale karakteri de (rolüne çok yakışan Demet Evgar) görme engelli. Hatta filmde görme engelli bir karakter daha var. Bunun yanında polisin ayak fetişisti olması, sürekli olarak bir asker arkadaşından bahsetmesi gibi detaylar da mevcut. Filmin pek çok kilit sahnede çalan çocuk şarkıları, dramatik anlarda yaşanan absürt olaylar hep Onur Ünlü imzasını hissettiriyor ama bu sahneler o an gülüp geçilen ama iz bırakmayan sahneler olarak kalıyor.

Onur Ünlü’den isteğimizi bir kez daha tekrarlayalım o halde. Az ama öz film. Az derken yılda bire razıyım…

Sofra Sırları:

sofra-sirlari

Ümit Ünal, senaryo yazarlığından geldiğini sıklıkla hissettiren yönetmenlerden biri. Yönetmenliğine diyecek lafım yok ama her zaman öncelikle sağlam bir senaryo ile yola çıktığını görüyoruz. Sofra Sırları’nda da bu kural bozulmamış. Hikâyenin bütünlüğü, gerçek ile hayal dünyası arasındaki geçişler çok iyi planlanmış. Ünal’ın senaryo yazarı olarak Milyarder ve Arkadaşım Şeytan gibi komedi filmlerine imza attığını biliyoruz. Ama yönetmen olarak daha dramatik filmlere yönelmişti. Bu kez bir kara komedi ile karşımıza çıkıyor. Yine de Ünal’ın bildiğimiz kimi özellikleri bir kez daha karşımıza çıkıyor. Pek çok filminde ve senaryosunda çok iyi yazılmış kadın karakterler yarattığını biliyoruz. Burada da bizi şaşırtmıyor. Ayrıca, filmin büyük kısmının tek mekânda geçmesi de Ünal’ın önceki bazı filmlerini hatırlatıyor.

Hikâye, yarışma filmlerinin ikisinde karşımıza çıkan Demet Evgar’ın canladırdığı Neslihan karakteri üzerinden gelişiyor. Neslihan, tipik diyebileceğimiz bir Türk kadını. Kocası ile aşkla evlenmişler ama bir süre sonra bu aşk bitmiş ve evlilikleri monotonluğa teslim olmuş. Kocasının işten eve gelişinden sonra beraber yaptıkları hemen her gün aynı. Cinsel hayatları da aynı monotonluktan muzdarip. Kocasının bir ilişkisi olduğundan da şüpheleniyor ama emin de değil. Tüm gün evde yalnız kalan Neslihan’ın bir özelliği daha var. Çok iyi yemek yapıyor. Kendisini popüler bir kanalda yemek programları yapan ünlü bir kadın olarak hayal eden Neslihan’ın bu özelliği, günün birinde onu hayal etmeye bile korktuğu bir noktaya taşıyor.

Sofra Sırları özenli yönetimi, dinamik anlatımı ve sağlam kara mizahı ile geniş kitleye hitap edebilecek bir film. Hatta şimdiden, Ümit Ünal’ın en çok izlenen filmi olacağı tahminini yapabiliriz. Festivalden ödülsüz ayrılması ilginç. Jüri, komedi filmi olmasından dolayı çok ilgi göstermedi diye düşünmek de mümkün değil. Çünkü, en iyi film ve yönetmen ödülleri Onur Ünlü’nün filmine gitti. Sofra Sırları, en iyi kadın oyuncu ya da senaryo ödülünü alabilirdi diye düşünüyorum.

Buğday (Grain):

Grain

Festivalin en merak edilen filmlerinden biri de hiç kuşkusuz Buğday’dı. Bunda Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinin başarısı yanında elbette son dönemde iktidara yakın bir profil çizmesinin de payı vardı. Elbette filmin çok başarılı fragmanının da bu merak duygusunu körüklediğini söylemeliyiz. Ne de olsa Türkiye sinemasında, ciddi anlamda bir bilim-kurgu filmimiz yok diyebiliriz (kimi B-filmleri, Dünyayı Kurtaran Adam ve G.O.R.A. gibi örnekleri bu kapsamın dışında tutabiliriz). Fragmana bakınca, filmin siyah-beyaz görselliği de çok başarılı duruyordu.

Öncelikle şunu söylemeli, Buğday üzerine çok düşünülmüş, çok emek harcanmış bir film olduğunu her anında hissettiriyor. Semih Kaplanoğlu’nun önceki filmlerinde daha üstü kapalı olarak yer alan tasavvuf felsefesi bu kez çok daha ön planda. Buğday, ilk başta bizi pek çok filmden tanıdığımız distopik bir gelecek ile karşı karşıya bırakıyor. Dünyada kuraklık var, insanlara yetecek kadar yiyecek yok. Bilim adamları, yapay yollarla dünyayı açlıktan kurtaracak bir tohum yaratmak peşindeler. Yaratmak kelimesini özelikle kullanıyorum, çünkü filmin temel meselelerinden biri, insanın buna muktedir olup olmadığı. Bu arayış peşindeki bilim adamı Erol (Jean-Marc Barr), yıllar önce bu konuda bir tez yazmış ama sonradan hem çalışmaları, hem kendisi ortadan kaybolmuş olan Cemil’i (Ermin Bravo) aramaya girişiyor.

Filmin ilk bölümü bu distopik evrenin şehirlerinde geçiyor ve bu kısımda sinemamızda daha önce benzerini görmediğimiz bir gelecek tasviri ile karşılaşıyoruz. Bu konuda Kaplanoğlu kadar, sanat yönetmeni Naz Erayda’yı da kutlamalıyız. Zaten festivalden de hak ettiği ödülü aldı. Bu kısım hikâyenin gelişimi açısından da ilginç sorular soruyor. Ancak film ilerledikçe hikâye iki insanın ıssızlığın ortasındaki yürüyüşüne dönüşüyor. Bu kısım fazlasıyla uzun tutulmuş ve ideolojik olarak da beklenebileceği gibi bilimin bir adım geri plana düştüğü bir noktaya doğru ilerliyor. Tasavvuf meselesinin en fazla ön plana çıktığı kısım da burası. Bu kısım için, bu alanda daha yetkin isimlerin yorumlarını okumak faydalı olacaktır. Örneğin film sonrası yapılan söyleşide gelen yorum üzerine hikâyenin, Hızır Aleyhisselâm ve Hz. Musa kıssasının modern bir uyarlaması olduğunu öğrendik. Sonradan kıssayı okuyunca filmde anlatılanlara farklı bir gözle baktığımı söyleyebilirim.

Kaplanoğlu gerçek anlamda uluslararası bir film yapmış. Son yıllarda yabancı yapımcı desteği bulan filmler, teknik ekibe birkaç yabancı isim katıp, senaryo uygunsa birkaç yurtdışı çekim ile olayı toparlıyorlar. Buğday’ın ise pek çok sahnesi yurtdışında çekilmekle kalmamış, neredeyse tüm oyuncu kadrosu da yabancı isimlerden oluşuyor. Ana karakterlerin adlarının Erol ve Cemil olması yanıltıcı olmasın, tüm film İngilizce. Film vizyona girdiğinde, bunun bir dezavantaj oluşturup oluşturmayacağını göreceğiz.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 4. Gün: Soygun, Düş Peşinde, Körfez, Daha

Soygun (Good Time):

good_time

Bugün ilk film olarak You Were Never Really Here’a niyetlenmiştik ama şansımıza Good Time çıktı. İyi ki de çıktı. Zaten vizyonda ya da Filmekimi’nde izleyecektik ama onların öncesinde yakalamış olduk. Filmin Türkçe adı Soygun ama yönetmen Safdie kardeşler filmin büyük kısmını soyguna değil, sonrasında yaşananlara ayırmışlar.

Connie ve Nick isimli iki kardeş bir banka soygunu planlarlar fakat kardeşlerden biri zihinsel engellidir. Zaten diğer kardeşin de öyle çok iyi bir planı ya da kabarık bir suç geçmişi yoktur. Soygunun en başındaki acemiliklerinden de kolayca tahmin edilebileceği gibi, terslikler üst üste gelir ve zihinsel engelli olan kardeş Nick yakalanır. Onun hapishanede bir gece geçirmeye bile dayanamayacağını düşünen kardeşi de gece boyunca onu çeşitli yollarla hapisten çıkarmaya çalışır.

Safdie kardeşler (bu arada yönetmen kardeşlerden biri, aynı zamanda zihinsel engelli kardeşi de canlandırıyor), hikâyelerini hızlı bir tempo, bu tempoya her anında ayak uyduran bir müzik çalışması ve tıkır tıkır işleyen bir senaryo ile anlatmışlar. Film zaman zaman yakın çekimleri ve hareketli kamerası nedeniyle yorucu olabiliyor ama yönetmenler bu şekilde tercih etmişler. Bu yoruculuk filmin aleyhine de işlemiyor zaten.

Kardeşini kurtarmak için türlü yollar deneyen Connie rolünde Robert Pattinson filmin yükünün büyük bir kısmını sırtlıyor. Pattinson’ın oyunculuğunu her zaman iyi bulmadığımı saklayacak değilim ama bu sefer sağlam bir performans çıkarıyor ve filmi bir adım daha yukarı taşıyor. Sonuç olarak festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Düş Peşinde (Girl Asleep):

Girl-Asleep-1140x641

Bu yıl festivalde merakla beklediğimiz filmler kadar, hakkında çok fazla bir şey duymadığımız, başka bir yerde yakalamamızın zor olduğu filmler de vardı. İşte Girl Asleep, o filmlerden biriydi. Film, bir büyüme hikâyesi anlatıyor. 14 yaşındaki Greta, yeni yaşına yeni bir okulda girmek üzeredir. Yeni okulda hemen hemen hiç arkadaşı yoktur. Okulun havalı kızları, onu içlerine almazlarken ona yaklaşan tek kişi Elliot’dır. Zaten o da okulda dışlanan bir gençtir ve onun da arkadaşı yoktur. Greta’nın anne babası ve ablası da tuhaf tiplerdir. En azından tuhaf bir mizah anlayışları vardır. Bu mesafeli, biraz da soğuk mizah anlayışı filmin tümüne sinmiş durumda zaten. Filmin görsel yapısı da işin içine girince akla Wes Anderson filmleri geliyor.

Filmin konusunda bakınca karşımızda bildik bir büyüme öyküsü olduğu sanılabilir. Ancak yönetmen Rosemary Myers ve senaryo yazarı Matthew Whittet (ki film de onun yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlama zaten), işin içine Greta’nın hayal dünyasını da katarak önümüze gerçeküstü bir yapı getiriyorlar. Bu gerçeküstü dünyada Greta’nın yaşamındaki annesi, babası, uzaktan uzağa hoşlandığı oğlan gibi figürleri başka kimlikler içinde tekrar görüyoruz. Bu da gerçeklikle hayal dünyası arasındaki bağı güçlendiriyor. Bu, belki çok yeni bir fikir değil ama filmde gayet iyi işliyor. Çok büyük ve önemli bir film değil belki ama festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden biri.

Körfez:

Korfez

Emre Yeksan’ın Körfez filmi Venedik Film Festivali’nde gösterilmesi ile dikkat çekmişti. Üstelik fena da yorumlar almamıştı. Bu nedenle Adana’nın da merakla beklenen filmlerinden biriydi. Körfez, 30’lu yaşlardaki Selim’in hikâyesini anlatıyor. Selim, sorunlu bir boşanmanın arkasından İstanbul’dan İzmir’e geri dönmüş. Daha ilk anlarda genç denebilecek yaşına rağmen umutsuz ve amaçsız bir karakter olduğunu anlayabiliyoruz. Filmin ilk bölümlerinde Selim’in çevresine ve ailesine yabancılaşması gayet iyi anlatılıyor. Onların yemek masasındaki halleri, yıllar önceki kız arkadaşı ile tekrar karşılaşması ve amaçsız bir cinsellik yaşamaları, hiç tanıyamadığı asker arkadaşı ile karşılaşmasında onu tanıyor gibi yapması karakteri tanımamız açısından başarılı sahneler.

Fakat filme Körfez adının verilmesinin bir nedeni var. Körfez’de bir yangın çıkıp sonrasında şehre pis bir kokunun yayılması, şehirde yaşayanların büyük bir kısmının yaşadıkları yeri terk etmesi ile sonuçlanıyor. Bu noktadan sonra film, neredeyse distopik diyebileceğimiz bir yapıya bürünüyor. Orta ve üst sınıfın şehri terk etmesi ve kalanların durumu üzerinden bir okuma yapılabilir elbette ama Emre Yeksan filmi metaforlara boğarak fazlasıyla ağır bir hale getiriyor. Ya da çok derinmiş ve zekiceymiş gibi yapıyor diyelim. Halbuki adım adım bataklığa gömülen insan figürü hiç de heyecan uyandırıcı ya da ne kadar güzel bir buluş diyeceğiniz bir metafor değil. Ve ne yazık ki filmde bunlardan çok fazla var. Neticede film kendi içinde kayboluyor ve giderek seyirciden uzaklaşıyor. Benim için festivalin hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri oldu.

Daha:

daha

Onur Saylak’ı 10 yıl kadar önce Sonbahar filminde tanımış ve oyuncu olarak çok sevmiştik. Yakın zamanda bir kısa film yöneterek yönetmenliğe ilgisini de göstermişti. Orman adlı bu kısa filmde sinema duygusu olan bir yönetmen olduğunu hissettirmişti. Peşin peşin söyleyelim, Daha ile karşımızda yılların yönetmenleri ile aşık atabilecek potansiyeli olduğunu da gösterdi. Saylak ilk yönetmenlik denemesi için en baştan doğru bir karar vererek sağlam bir kitaptan yola çıkmış, Daha kitabını ele almış ve kitabın yazarı Hakan Günday ile çalışmış (ki Orman filminde de beraber çalışmışlardı). Elde güçlü bir roman olması başlı başına bir avantaj ama Saylak romanı kuru kuruya anlatmayı tercih etmemiş ve yönetmen olarak da ben buradayım demiş.

Daha, insan kaçakçılığı zincirinin bir parçası olan Ahad ve oğlu Gaza’yı anlatıyor (Ahad’ın tersten okunuşuna dikkat ettiniz mi?). Başka başka ülkelerden Türkiye’ye gelen mültecileri araçları ile taşıyan Ahad ve Gaza, onları bir süre depolarında misafir ediyor, sonra da teknelere teslim ediyorlar. Ahad hem oğluna, hem de mültecilere çok kötü davranıyor. Onları insan gibi bile görmüyor. Hayatta başarılı olmak için kötü olmak gerektiğine inanmış. Gaza ise babasının baskısından kurtulmaya çalışarak İstanbul’a kaçma çabasında. Mültecilere de daha içten bir bakışı var. Fakat giderek bambaşka bir ruh haline bürünüyor.

Onur Saylak, son derece çarpıcı bir hikâyeyi sinemanın farklı unsurlarını uyum içinde kullanarak başarılı bir şekilde anlatıyor. Feza Çaldıran’ın görüntü yönetiminden Ali Aga’nın kurgusuna kadar teknik açıdan çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. Ahad olarak Ahmet Mümtaz Taylan zaman zaman biraz abartılı oynasa da gayet iyi ama filmin oyuncu olarak asıl yıldızı Hayat Van Eck. Gaza’ya hayat veren bu genç oyuncu kariyer planlarını doğru yaparsa geleceğin yıldızlarından biri olabilir. Festival sonunda umut veren erkek oyuncu ödülü aldı ama bence doğrudan en iyi erkek oyuncu da seçilebilirdi.

Oyuncular açısından en sıkıntılı isim ise Tuba Büyüküstün’dü. Çok büyük olmasa da olayların akışında kilit bir rolü olan Büyüküstün’ün filmin dokusuna oturmamış bir hali vardı. Doğru kelime bu olmayabilir ama fazla güzel görünüyordu. Ya da şöyle diyelim, o durumdaki bir kadının çok daha yorgun gözükmesi, yüzünde o zor günlerin izini taşıyan bir ifade olması gerekirdi. Filmin sıkıntılı yönlerinden bir diğeri ise kâğıt üzerinde Ahad ile aynı konumda olması gereken bazı karakterleri farklı konumlandırması idi. Spoiler vermeden bu konuyu daha fazla açamayacağım için şu an için bu kadarla bırakıyorum.

Daha, ağır bir konuyu anlatmasına rağmen seyirciyi kavramasını da biliyordu. Bu nedenle festivalden seyirci ödülünü de alması şaşırtıcı değildi. Benim için de Ulusal Yarışma filmlerinin en iyisi idi.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.426 hits
Ekim 2020
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: