Ağustos 2022 için arşiv

Kanal B – Günce Programı (11 Mart 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Mart Seçkisi
Berlin Film Festivali (Berlinale)
Dijital platformlardan öneriler:
-Pardon
-Muhsin Bey
-Üç Renk: Mavi (Trois couleurs: Bleu)
-Kabakçığın Hayatı (Ma vie de Courgette)
-Silahlar Fora (Guns Akimbo)

Sundance Film Festivali 2021 – Bölüm 1

(Bu yazı ilk olarak, 31 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İçinden geçtiğimiz bu dönem, hepimizin farklı deneyimler yaşamasına da olanak sağlıyor. Festivallerin online olması ile, bu yıl ilk kez Sundance Film Festivali’ni takip etme fırsatı buldum. İlerde fiziksel olarak gitme şansı bulur muyum bilinmez ama bir kısmı yıl içinde çokça adında söz ettirecek, bazıları unutulup gidecek bu filmlerin çoğunun dünya prömiyerlerinde izlemek güzel bir duyguydu.

Festival devam etmekteyken, şimdiye kadar izlediğim filmlerle ilgili sosyal medyada yazdığım yorumları toparlayıp buraya alıyorum. Şimdilik bu filmleri başka yerde bulma şansınız olmasa da yıl içinde karşınıza çıkacaktır.

Suçlular:

Önce bir kısa filmle başlayalım. Sundance 2021’de ilk izlediğim film, Serhat Karaaslan’ın yeni kısa filmi oldu. Görülmüştür ile sevdiğimiz Serhat Karaaslan, tekrar kısa film dünyasına dönmüş. Genç bir çiftin, otelde romantik bir gece geçirmek isterken, olayın vardığı gerilim dolu noktaları anlatan bir film. Romantik bir filmden gerilime giderken zaman zaman sinir bozucu bir kara mizah da kurmuş. Lorin Merhart ve Deniz Altan, birbirine yakışan bir çift olmuşlar. Otelci rolünde Ercan Kesal’ı görünce, yine mi dediğimi itiraf edeyim ama yine rolüne yakışmış. Filmin gerilim atmosferini yükselten isim ise Erdem Şenocak. Görülmüştür’deki karakterinin bir çeşitlemesi diyebiliriz. Yine görüldüğü anda sinir bozan, bir dakika bile yanında durmak istemeyeceğiniz bir tip.

Mutlaka yıl içinde pek çok festivali dolaşacaktır. Yolu açık olsun.

CODA:

Sundance 2021’in açılış gecesindeki filmlerden biri CODA idi. Karşımızda tipik bir büyüme, ailesini bırakıp kendi ayakları üzerinde durma hikayesi var. Ana karakterimiz Ruby’nin ilk aşkını, sesinin güzelliği sayesinde doğup büyüdüğü kasabadan ayrılma, bir konservatuvardan burs alma şansını yakalamasını izliyoruz. Filmi ve karakteri benzerlerinden ayıran şey, tüm ailesinin işitme engelli olması. Bana bu konu da biraz tanıdık geldi diyorsanız haklısınız. Film, Türkiye’de Hayatımın Şarkısı adıyla gösterime giren La Famille Bélier’in yeniden çevrimi. Orijinal filmi izlememiş olsanız bile, Ruby’nin ailesi ve sevgilisi ile yaşadıklarından, okuldaki sorunlarına, konservatuvar seçmelerine kadar her şey o kadar tanıdık ki. Ama oyuncuların uyumu ve Emilia Jones’un doğallığı sizi filme bağlıyor. Eugenio Derbez’in oynadığı müzik öğretmeni karakterinin de fazla karikatürize olduğunu düşündüğümü ekleyeyim. Diğer oyuncuların doğallıkları arasında sırıtıyor.

 Çok klişe bir film ama bir yandan da yabancıların deyimiyle tam bir crowd-pleaser. Sinemalar açılır da iyi bir dağıtım ağı ile gösterime girebilirse, yılın çok izlenen bağımsızlarından biri olabilir. Nitekim daha festivalin üçüncü gününde yüksek bir bedel karşılığında dağıtım haklarının alındığı haberleri geldi.

Flee:

90’larda Afganistan’dan Rusya’ya oradan da Danimarka’ya göçmek zorunda kalan bir mültecinin hikayesini anlatan bir belgesel. Bu kişi ile yapılan söyleşiden, geçmişte yaşadıklarına kadar her şeyi animasyon şeklinde izliyoruz. Aralara, o yıllardan Afganistan ve Rusya görüntüleri de giriyor. Son yıllarda animasyon belgeseller sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Geçmişi bu şekilde daha rahat anlatıp, belgeseli konuşan kafalar belgeseli olmaktan kurtarıyorsunuz. Söyleşi kısmı için de genellikle o kişinin kimliğini gizlemek gibi bir etkisi olabiliyor. Burada Amir’in (ki büyük ihtimalle gerçek adı bu değil), Danimarka’ya girebilmek için söylediği bir yalanı öğreniyoruz çünkü. Yıllarca, oturma izni geri alınabilir diye gerçeği kimseye açıklamamış. Anlattıkları, onlarcasını, belki yüzlercesini dinlediğimiz mülteci hikayelerine yeni bir şey katmıyor ama bir yandan da 25-30 yıl önce de aynı şeyler oluyormuş diye düşünüyorsunuz. Hikâyenin eşcinsel bir mülteci olmak gibi bir tarafı var. Aslında orada da epey dramatik bir hikâye yatıyor. Ama o konu, en azından Amir’in kendi tahmin ettiği kadar zorlu bir şekilde çözülmediği için filmde de çok büyük yer tutmuyor.

Muhtemelen bu film de yıl içinde çeşitli festivalleri dolaşacak. Özellikle insan hakları temalı festivallerde mutlaka karşımıza çıkacaktır.

Censor:

Festivalin Geceyarısı Sineması bölümünde, tam da bu bölüme uygun bir film. 80’lerin Thatcher dönemi İngiltere’sinde sansür kurumunda çalışan bir kadın ve kendi geçmişi ile hesaplaşırken filmlerle gerçekliğin iç içe girmesi. Başlarda sadece film içindeki filmlerde gördüğümüz kan ve vahşet, giderek tüm filme yayılıyor, giderek daha stilize olmaya başlıyor ve politik göndermelerini de ihmal etmeyen sağlam bir finale bağlanıyor. Şiddet sahnelerinin bazıları komik gelebilir ama tam da o yılların korku filmleri model alınarak yapılmış. Bugün onların bazıları da bize komik geliyor ya, tam da öyle. Zaten bu filmden keyif almak için birinci şart, 80’lerin korku filmlerini sevmek.

Yönetmen Prano Bailey-Bond’u türü seven ve hangi noktalara doğru açılabileceğini gören bir isim olarak buldum. Elini de korkak alıştırmamış. Böyle devam ederse, takipçisi olacağımız yeni bir korku filmi yönetmeni bulmuş olabiliriz.

In the Same Breath:

9 yıldır Amerika’da yaşayan Çinli yönetmen Nanfu Wang, Çin’in ve Amerika’nın pandemi sırasındaki yaklaşımlarını, sağlık çalışanlarını, yakınlarını kaybedenleri anlatan bir belgesel yapmış. Pandemi ile ilgili ilk büyük belgesel sanırım. Zaman içinde mutlaka daha kapsamlı ve farklı ülkelerden farklı açılardan bakan filmler de çıkacaktır. Nanfu Wang, iki ülkenin yaklaşımlarını anlatırken çoğunlukla iki ülkenin yönetim kademelerinde alınan yanlış kararlara, söylenen yalanlara odaklanmış. İki ülkenin de vatandaşlarına ve dünyaya yalanlar söylediği açık. Ancak filmde dikkatimi çeken şöyle bir bakış açısı var. Çin tarafına bakarken, suçlu tamamen komünist parti ve onun kurduğu sistem olarak gösteriliyor. Yönetimde kim olursa olsun, değişmeyecek bir sistem olarak anlatılmış. Amerika tarafında ise Trump ve yönetim kademesi kötü adam olarak çizilmiş. Orada, sisteme yönelik bir suçlama yok. Amerika’daki sorunun sistem değil, yöneticinin kendisi olduğu yönünde bir söylem var çoğunlukla. Hatta finalde neredeyse, salgının tüm dünyaya yayılmasının tek suçlusu, Çin Komünist Partisi gibi gösteriliyor ki, abartılı bir söylem olduğu açık.

Film bu bakış açısıyla bende soru işaretleri uyandırsa da olayı kişisel hikayelere taşıdığında çok etkili. Vefat edenlerin yakınları ve sağlık çalışanları ile yapılan söyleşiler, onların duyguları ve isyanları, belki de dünyanın her yerinde asıl bakmamız gereken yönü gösteriyor.

Der menschliche Faktor (Human Factors):

Kafa dinlemek için gittikleri yazlıklarına giren hırsızların etkisiyle değişen aile dinamiklerini anlatan film, başlarda yeni bir Funny Games mi geliyor dedirtti ama rotasını Ruben Östlund’un Turist’ine doğru çevirdi. Kriz anında aile üyelerinin neler yaptıklarından yola çıkarak aslında derinlerde yatan bambaşka sorunları kazıyan film, o anı her karakterin bakış açısından, tekrar tekrar anlatan bir yap-boz şeklinde planlanmış. Bir noktadan sonra, aslında gerçeğin ne olduğu o kadar da önemli değil deseniz de son noktayı hiç beklemediğimiz birinin bakış açısı koyuyor ve bulmacayı tamamlıyor. Mekânı çok iyi kullanan görüntü yönetimini de filmin artıları arasına yazalım.

Alman bir erkek ve Fransız bir kadından oluşan çiftimizin ilişkisinde dil de önemli yer tutuyor. Her ikisi ve çocukları da her iki dili kullanıyorlar ama özellikle kadın karakter, sürekli Fransızca ve Almanca arasında geçiş yapıyor. Açıkçası ben İngilizce altyazıdan takip ettiğim için bunun biraz geç farkına vardım ama ilerde tekrar izlersem, karakterin nerelerde ana diline döndüğüne, bunun özel bir anlamı olup olmadığına da dikkat etmeyi düşünüyorum. Festivalin şu ana kadarki iyi filmlerinden.

Cryptozoo:

Yönetmen Dash Shaw’un önceki filmi gibi bu da tümüyle elle çizilmiş bir animasyon. Günümüzde bu tip filmleri görmek giderek zorlaşıyor. Görsel olarak izlemeye doyum olmayan yerleri olsa da hikâye anlamında çok da beklediğimi vermediğini söyleyebilirim. Cryptozoo, bir takım mitolojik yaratıkların toplandığı bir çeşit hayvanat bahçesi. Bu yaratıkların peşinde olan kötü adamlar ve onları korumak isteyen iyiler var. Bu yaratıkların bir kısmı da insanların arasına karışmışlar ve iki tarafta olanları da var. Aslında filmin bu temel hikâye yapısı, çok rahatlıkla bir Disney, bir Dreamworks animasyonunda karşımıza çıkabilir. Tıpkı onlarda olduğu gibi pozitif bir mesaja doğru gidiyor zaten.

Fakat film belli açılardan da tam bir yetişkin animasyonu. Epey kanlı şekillerde ölen karakterler, çok grafik olmasa da filmi açan sevişme sahnesi ya da karakterlerden birinin filmin sonuna kadar çıplak dolaşması, filmin çocuklara göre olmadığını gösteriyor. Fakat hikâye yapısı fazla basit kalınca, film de tam ortada kalmış. Beklentim daha yüksek olduğu için bir miktar hayal kırıklığı oldu ama animasyon sevenler yine de karşılarına çıktığında bir şans versin derim. Sanırım sevenleri de az değil.

In the Earth:

Ben Wheatley’nin pandemi döneminde yazıp yönettiği bu filmle köklerine döndüğü söylenebilir. Gerçi buna da o kadar bayılmadım ama Tomb Raider 2, Meg 2 gibi projelerle adının anılmasındansa, bunu tercih ederim. Film her ne kadar doğrudan Covid’le ilgili olmasa da ona benzer bir virüsün etkilediği bir dünyada geçiyor. Ülkeler bölge bölge karantinaya alınmış. Üçüncü karantina dönemi bitmiş. Maske takımı dışında, bir bölgeden diğerine geçişlerde kan ve idrar örneği veriliyor vs.

Film, bir ormanda bilimsel çalışma yaparken kendisiyle iletişimin kesildiği bir bilim insanını arama çalışması ile başlayıp, ormanda bizim bilmediğimiz bir varlık var şeklinde özetleyebileceğimiz bir folk korkusuna doğru evriliyor. Belli bir yere kadar düz bir şekilde devam etse de özellikle ormandaki varlığın (ormanın ruhunun diyelim), insanların zihinlerine de etki etmesi ile birlikte film de görsel ve işitsel olarak çığırından çıkıyor. Bu sahneleri sinemada izlemek daha güzel olurdu, ondan eminim. Ama bu çığırından çıkma hali, filmin hikaye yapısını da bir kenara bırakıyor. Yine de orman da yaşayan bir varlık ve insanlara zarar veriyorsa, bunu kötü olduğundan değil, hayatta kalmak istediğinden yapıyor gibi bir noktaya geliyor ki, bunu gerçek salgınla da birleştirebiliriz.

Knackningar (Knocking):

Festivalin Geceyarısı Sineması bölümünden bir film daha. Ama bu kez kan ve şiddet üzerinden giden bir film değil, çok daha dipten ve derinden işleyen bir psikolojik gerilim. Yaşadığı bir kayıp sonrasında bir süre klinikte yatan bir kadın, çıktıktan sonra ilaçlarına devam etmek zorundadır. Yeni taşındığı apartmanda sürekli olarak yukarı katlardan sesler duymaya başlar. Yukarıda hayatı tehlikede olan bir kadın olduğuna inanınca da apartman görevlilerine, polise ve ulaşabildiği her yere haber vermeye çalışır ama geçirdiği rahatsızlıktan ve histerik davranışlarından ötürü kimse ona inanmaz. Belli ki yönetmen kadınların seslerini duyuramaması üzerine bir film yapmak istemiş. Finalde geldiği noktayı düşünürsek, bu sorun için bir önerisi de var ama atmosferi fena kurmasa da seyirciyi ikna etmekte zorluklar yaşıyor. Ayrıca mesajını da çok fazla gözümüze sokuyor. Tıpkı filmin daha en başında, psikolojik sorunları olan İsveçli bir kadını tanıtırken, karşımıza Persona’dan alınmış bir sahne getirmesi gibi. Seyircisine biraz daha güvense, daha iyi bir film olabilirmiş.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (4 Mart 2021)

Bu haftaki program konuları:

Altın Küre Ödülleri
İstanbul Film Festivali – Mart Seçkisi
Berlin Film Festivali – Berlinale
Dijital platformlardan öneriler:
-Anlat Bakalım (Analyze This)
-Pan’ın Labirenti (El laberinto del fauno / Pan’s Labyrinth)
-Güzel Adam Süreyya
-Başlangıç (Beginning)
-Boyalı Kuş (The Painted Bird)

Dünyadan Kadın Hikayeleri

(Bu yazı ilk olarak, 24 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İlkbaharda gösterime girmesi planlanan büyük bütçeli filmler, birer birer ertelenirken evde film izleme deneyimlerimiz devam ediyor. Geçen hafta başladığımız İstanbul Film Festivali Ocak seçkisi izlenimlerine ara verip, çeşitli dijital platformlardan ve Oscar sezonunun gelmesi ile birlikte yapılan gösterimlerden izlediğim, farklı coğrafyalardan kadınların hikayelerini anlatan filmlerden bir seçki ile devam edelim.

Pieces of a Woman (Bir Kadının Parçaları):

Macar yönetmen Kornél Mundruczó, özellikle bir önceki filmi, Jupiter’s Moon ile Hollywood’a açılma niyetinde olduğunu belli etmişti. Pieces of a Woman ile ilk İngilizce filmini çekerek, bu yolda ilk adımını attı. Geçen yıl düzenlenen az sayıdaki fiziksel festivalden biri olan Venedik Film Festivali’nde gösterilen Pieces of a Woman, orada Vanessa Kirby’ye en iyi kadın oyuncu ödülü kazandırmıştı ve hemen sonrasında da Netflix, dağıtım haklarını almıştı.

Film, çok çarpıcı yarım saatlik bir bölümle açılıyor. Doğum yapmak üzere olan bir kadın ve sevgilisi, bu işi evde gerçekleştirmeye kadar vermişler ve bu konuda bir ebe ile anlaşmışlardır. Doğum başladığı anda ebenin müsait olmaması ve yerine başkasının gelmesi ile birlikte başlayan terslikler, giderek daha kötü bir noktaya gidiyor. Mundruczó’nun büyük bir kısmını plan sekans olarak, kesintisiz çektiği bu bölüm Kirby’nin çok başarılı performansıyla da seyirciye o sürecin duygusal ve fiziksel yoğunluğunu adım adım hissettiriyor. Ancak belki de filmin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. Bu kadar yüksek bir yerden açılan film, aynı yoğunluğu ve gerçekliği bir daha yakalayamıyor. Her ne kadar Vanessa Kirby, kadının içine düştüğü boşluk ve amaçsızlık halini vermekte filmin sonuna kadar başarılı performansını sürdürse de Shia LaBeouf’un duygusal patlamaları ona ayak uyduramıyor. Anneyi canlandıran Ellen Burstyn için yazılan sahneler de karaktere bir derinlik kazandırmak için düşünülmüş ama o konu üzerinden bir yere de varılamıyor. Elimizde sadece Ellen Burstyn’in başarılı performansı kalıyor. Üstelik “şu parayı al da kızımı bırak” gibi Yeşilçam filmleri hatırlatan sahneler ve finaldeki sıradan Amerikan mahkeme filmlerini anımsatan bölüm, filmi iyice düşürüyor.

İlk yarım saatte yarattığı beklentiyi karşılayamayan ama Kirby’nin performansı için izlenebilecek bir film diyelim.

Quo vadis, Aida? (Nereye Gidiyorsun, Aida?):

Bosna Hersek bu yıl Oscar’ın Uluslararası Film kategorisine, çok fazla ülkenin ortaklığı ile gerçekleştirilen (yapımcı ortaklar arasında TRT de var) bu film ile katıldı. Venedik’te de yarışan film, Antalya’da da Uluslararası yarışmada en iyi film ödülünü almıştı. Grbavica filmi ile tanıdığımız Jasmila Zbanic, bir kez daha kamerasını 90’ların ortasında Avrupa’nın göbeğinde yaşanan soykırıma, o utanç yıllarına götürüyor. Filmin merkezinde, Birleşmiş Milletler için çevirmenlik yapan Aida var. Aida, görevi nedeniyle, gelişen olaylar ile ilgili vatandaşlarından ve ailesinden daha fazla şey biliyor ve daha korunaklı bir pozisyona sahip. Birleşmiş Milletler bir grup Bosnalıyı koruma altına aldığında, ailesini de onların içine sokmak ya da Sırpların neler yapabileceğini anladığında onları korumak için elinden geleni yapıyor.

Aslında film temel olarak, yaşanan döneme ve soykırıma dair yeni şeyler söylemiyor. Bu nedenle ilk yarısının çok etkili olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak film ilerledikçe, Aida’nın ailesini korumak için umutsuz çırpınışları ve her defasında giderek umutsuzluğa doğru düşmesi filmin duygusal yoğunluğunu artırırken, bu bölümde kamera da onu dar koridorlar arasına hapsederek çıkışsızlık hissini arttırıyor. Finalde, aradan geçen yılların neleri değiştirdiğine bir göz atsa da o kısma çok gerek olmadığı, yaşanan dramatik bir olay sonrasında kameranın o olayı göstermemeyi seçip, yavaş yavaş geri çekildiği sahnede bitseydi daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

Netice olarak, Bosna’da yaşananlara dair yeni bir şey söylemese de duygusal yoğunluğu sömürüye kaçmadan kurabilen bir film olduğunu söyleyebiliriz. Oscar adaylık şansı pek olmasa da bu sene 15 filme çıkartılan kısa listeye girme ihtimali var.

To the Ends of the Earth (Dünyanın Öbür Ucu):

Kiyoshi Kurosawa’nın 2019’da Locarno’da yarışan bu filminin MUBİ’deki son haftası olduğunu belirterek başlayalım. Kurosawa, Özbekistan’da çektiği bu filminde, Japonya’dan Özbekistan’a giden bir televizyon ekibinin hikayesini, merkezine bu ekipteki sunucu kadını alarak anlatıyor. Filmi temel olarak, evinden ve erkek arkadaşından uzakta olan bu genç kadının, kültürüne yabancı olduğu bir coğrafyada kendini yeniden keşfetme çabası olarak özetleyebiliriz. Kurosawa özellikle kadının tek başına kaldığı anlarda başarılı bir atmosfer yaratmış olsa da zaman zaman batılı sinemacıların yaptığı hataya da düşüyor ve Özbekistan’a oryantalist bir bakış da atıyor. Filmi izledikten sonra, projenin Japonya ve Özbekistan arasındaki diplomatik ilişkilerin 25. yılı kapsamında geliştirildiğini öğrendim. Belki de bu yüzden, yapay kalan yerleri de var.

Açıkçası, beklentimi karşılamayan bir film oldu. Yine de Japon bir yönetmenin gözünden Özbekistan’a bakmanın nasıl olduğunu merak edenlere.

Miu Miu Woman’s Tales:

MUBİ’den geçtiğimiz hafta ayrılan (gerçi Youtube’da da var) “Miu Miu Women’s Tales” serisindeki 20 kısa filmi de izledim. Bilmeyenler için söyleyelim, Miu Miu, Miuccia Prada tarafından kurulan ve Prada’ya bağlı bir moda evi (moda dünyasına ilgim sıfıra yakın olduğu için, ben bilmiyordum). Bu serideki yapımlar da 2011’den beri her yıl, Miu Miu yaz ve kış koleksiyonu için yapılmış kısa filmler. Hemen hepsi de son dönemin heyecan verici kadın yönetmenleri tarafından çekilmiş. Çoğunu sevdim ama yapım sırasına göre favori dörtlüm, Lucrecia Martel, Miranda July, Agnès Varda ve Lynne Ramsay’in filmleri.

Proje, ilk yıllarda bu moda evinin tanıtım filmi olarak düşünülmüş belli ki. Kıyafetler çok ağırlıkta ve filmler neredeyse bir reklam filmi kıvamında. Belli ki, sonraki yıllarda yönetmenler daha özgür bırakılmış. Martel’in filmi, ilk döneme dahil olmasına rağmen, B-sınıfı filmlere ait tekinsiz bir atmosfer kurarak, farklı bir film yapmayı başarmış.

Miranda July’ın filmi, seçkinin en eğlenceli filmi. Filmde yaptığı şeyi, gerçekte de bir sanat projesi olarak hayata geçirmiş üstelik. Varda, genç bir kızın gündelik hayatını anlatırken gerçekle masal arasında bir ton tutturmuş.

Ramsay’in filmi ise galiba en sevdiğim film oldu. Seçkinin tek belgeseli ve 30 dakikalık süresiyle en uzun filmi. Bir fotoğrafçı olan, Brigitte Lacombe üzerine bir belgesel. Ramsay, kamera arkasındaki başka bir kadını anlatırken kendisini de hem bakan hem bakılan olarak konumlandırarak filme dahil oluyor. Ufak bir not, filmde çok kısa da olsa, Damla Sönmez’i de görüyoruz. Tahminimce, İstanbul Film Festivali’nde beraber jüri olduktan sonra projeye dahil olmuş.

Alice Rohrwacher ve Mati Diop’un filmlerini de bu dörtlünün arkasına koyabilirim. Özellikle Mati Diop, karantina günlerinde çektiği filminde çok kişisel bir hikâyeyi anlatarak, benzer bir durumu yaşamışsanız, sizi derinden etkiliyor. Crystal Moselle ve Haifaa Al-Mansour gibi bazı yönetmenler de bu kısa film projelerini sonraki uzun metrajlarına birer prova gibi çekmişler belli ki. Her ikisinin de sonraki filmlerinde, bu kısa filmlerin çok fazla etkisi var.

Önümüzdeki yıllarda da devam edecek gibi gözüken bu proje ile ilgili olarak tartışmaya açılabilecek olan nokta, büyük bir firmanın bütçe sağlayarak çektirdiği bu filmler, ne ölçüde sanat eseri, ne ölçüde reklam filmi olarak değerlendirilmeli? Her ne kadar, her filmde Miu Miu’nun kıyafetlerini kullanmak zorunlu olsa da yukarda da belirttiğim gibi, ilk filmlerden sonra yönetmenlere çok daha fazla özgürlük alanı bırakılmış ve kıyafetler odak noktası olmaktan çıkmış. Yönetmenlerin filmografilerinden söz edilirken, genellikle bu filmlerin adı hiç anılmıyor ancak çoğu da onların özelliklerini yansıtıyor. 2012’den beri, bu filmlerin Venedik Film Festivali’nde gösterilmekte olması da tartışmaya ayrı bir boyut katabilir diyerek, üzerine düşünmek üzere konuyu ortaya atıyorum.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 295.516 hits
Ağustos 2022
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: