Kanal B – Günce Programı (21 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
SİYAD – 2020’nin en iyi yabancı filmleri
Online platformlardan öneriler:
– Halloween
– Bir Kadının Parçaları (Pieces of a Woman)
– Cebimdeki Yabancı
– Tavuklar Firarda (Chicken Run)

İnsan Hakları Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 20 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 tarihinde imzalanmış olması nedeniyle, Aralık ayında insan hakları ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor. Eski güzel günlerde, bu konu ile ilgili filmleri, sinema salonlarında ya da kültür merkezlerinde izlerdik. Bu sene mecburen onlar da dijital ortamlara taşındı. Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri ve TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri düzenlendi. İstanbul Film Festivali’nin Aralık seçkisi de insan hakları konusunu temel alıyordu (geçen haftaki yazımda bahsettiğim Ağlayan Kadın ve Vitalina Varela da bu seçkidendi). Aslında bir de Hangi İnsan Hakları Film Festivali olacaktı ama onlar “pek çok festivalin aynı günlerde çevrimiçi gerçekleşeceğini göz önünde tutarak” bu sene pas geçmeyi tercih ettiler. Doğru bir karar olabilir, çünkü hepsine yetişmemiz mümkün olmadı. Bu hafta, insan hakları ile ilgili filmlerden yetişebildiklerim arasından, öne çıkanlara değineceğim.

Evin’de Doğmak (Born in Evin):

Aslında oyuncu olarak tanınan, hatta Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben o Değilim filminde de oynamış olan Maryam Zaree’nin kişisel hikayesi üzerinden İran’ın tarihine ve işlediği insanlık suçlarına baktığı bir film. Zaree, İran’da doğmuş olmasına rağmen, iki yaşında annesi ile birlikte Almanya’ya gittiği için ülkesini hemen hemen hiç hatırlamıyor. Babası ise, hapiste olduğu için, ancak birkaç sene sonra gelebiliyor. Kendisine söylenmeyen şey ise, onun da Evin hapishanesinde doğmuş olduğu. Biraz büyünce bir akrabalarının ağzından kaçırması ile öğreniyor zaten. Ancak annesi yıllar içinde Zaree’ye bu konu ile ilgili pek fazla detay vermemiş.

Bu filmde Zaree, kendi hikayesinin izini sürerken, kendisi gibi hapishanede doğmuş diğer çocukları, hapishanede doğum yapmış anneleri bulmaya, onların neler hissettiğini anlamaya çalışıyor. Bunda çok başarılı olduğu söylemez çünkü yaşanılan travma o kadar büyük ki, genellikle konuşmak istemiyorlar. Ama aynı hapishanede kalan başka kadınlarla konuşmayı başarmış ve onlardan gerçekten insanlık dışı hikayeler dinliyor. Bu süreçte, İran yakın tarihini de inceliyor ve filmin sonunda hem kendisi hem ailesi için bambaşka bir noktaya vararak, aslında en başta doğru soruları sormadığını düşünmeye başlıyor.

Gerçekten etkileyici ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir film. Maryam Zaree de kişisel hikayesi ile geneli birleştirmeyi, duyduğumuz korkutucu hikayelere karşın tıpkı ailesi gibi, umudu hep koruyan bir film yapmayı başarmış.

Pamir Sineması (Cinema Pameer):

Geçirdiğimiz pandemi sürecinde, biz sinemaseverler, sinema salonlarının bizim için ne ifade ettiğini çok daha iyi anladık. Zaman zaman sinema salonlarında rahatsız olduğumuz şeyleri bile özlediğimizi fark ettik (hepsini değil). Pamir Sineması, Afgantistan’daki az sayıdaki sinema salonlarından biri. Bu film de o salon hakkında bir belgesel.

Pamir Sineması, bugün elimizde neredeyse hiç kalmayan, eskinin büyük salonlu ve balkonlu sinemalarından. İzlerken İstanbul’daki Emek Sineması’nı, Ankara’daki Akün Sineması’nı hatırlattı. Halen dijitale geçmemiş ve 35 mm. makaralardan film gösteriyorlar. Film izleme deneyimi de belki de bizim Yeşilçam günlerini hatırlatıyor biraz. Bugün için, salonlarda bizi çok rahatsız edebilecek bir ortam var. İnsanlar filmle ilgili sürekli yorum yapıp konuşabiliyorlar örneğin. Perdeye lazer tutanlar, sinemada sigara ve haşhaş içenler de olabiliyor. Bu yüzden salona girerken bir arama yapılıyor ve sigara, haşhaş ve şampuan gibi malzemeler salona sokulmuyor (şampuanın nedenini hayal gücünüze bırakıyorum). Filmin en renkli karakterlerinin biri, eski bir asker olan sinema müdürü. Sinemada huzursuzluk çıkaranları yakaladığında, filmin ortasında el fenerleri ile salona dalıp sorumlu kişiyi yaka paça dışarı atabiliyor ya da film devam ederken, ona salonun huzurunu bozma diye öğüt verebiliyor.

Ama bu film sadece bir sinema salonunun belgeseli değil. Afganistan’ın durumu hakkında da söyleyecek sözleri var. Sinema personelinin hemen hepsinin geçen savaş yılları ile ilgili anıları, hikayeleri var. Seyirciler açısından da film izlemek çoğunlukla yaşanılan gerçeklikten uzaklaşmak anlamına geliyor. Ayrıca Afganistan’a film getirmek, zaman zaman bu işi yapanların hayatlarını tehlikeye atabiliyor. Bunun yanında elbette bir sansür kurulu da var. Filmler ve afişler sansürleniyor. İşin ilginci, kadınların sinemaya gitme imkânı çok kısıtlı iken, sansür kurulunda hangi sahnelerin çıkacağına karar veren kişilerden biri kadın.

Filmle ilgili yönetmenle yapılan söyleşide, ne yazık ki sinemanın geçtiğimiz sonbaharda kapandığı ve hükümetin konferans salonu olarak kullanmaya başladığı söylendi. Kovid günlerinde mecburen kapanacaktı belki, ama yine de üzücü.

Antigone:

Antigone’yi Sofokles’in meşhur tragedyası olarak çoğumuz biliriz. Yönetmen Sophie Deraspe, bu hikâyeyi günümüz Kanada’sına taşımış. Antigone ve ailesi Cezayir’den kaçmak zorunda kalan ve Kanada’ya yerleşen bir aile. Dört kardeş ve büyükannelerinden oluşan ailenin anne-babaları Cezayir’de öldürülüp, cesetleri evlerinin önüne bırakılmış. Antigone, başarılı bir lise öğrencisi, hatta Kanada’da önemli bir politikacının oğlu da erkek arkadaşı. Ablası bir kuaför salonunda çalışıyor ama abileri suç dünyasına karışmış. Bir gün abilerinden biri polis tarafından öldürülüp, diğeri de sınırdışı edilme tehlikesi ile karşılaşınca, Antigone’nin mücadelesi başlıyor.

Antigone’nin kendi doğruları ile tek başına tüm sistemin karşına çıkması, giderek onu destekleyenlerin çoğalması gerçekten etkileyici bir şekilde anlatılmış. İçine girdiği hemen her ortamda değişim yaratabilme gücü bazen biraz fazla olmuş ama yine de etkileyici. Abisinin yerine geçtiği kısımda da inandırıcılık konusunda bir problem yaşıyor ama hikâyenin ilerleyebilmesi için o adımı kabul edip geçtim kendi adıma. Tüm filmi sırtlayan Nahéma Ricci de son derece başarılı. Onun da henüz çok kısa bir oyunculuk kariyeri var ama doğru projelerle devam ederse yükselebileceği ışığını veriyor.

Aşkmobil (Lovemobil):

Almanya’da ormanların kenarlarında yaşadıkları karavanlarda seks işçiliği yapan göçmen kadınlar üzerine bir belgesel. Film Nijeryalı ve Bulgaristanlı iki kadın ve onlara karavanları kiralayan Alman kadının hikayeleri üzerinden dönüyor. Aslında iki seks işçisinin hikayesi de benzerlerine çok rastladığımız, ne yazık ki artık bizi şaşırtmayan hikayeler. Ailelerine para gönderebilmek umuduyla farklı ülkelere gitmişler, çeşitli durumlar sonrasında bu işe doğru sürüklenmişler, eski arkadaşlarına ne yaptıklarını söyleyemiyorlar ve günün birinde bu işi bırakmayı umuyorlar. Yaptıkları işin tehlikeli tarafı her zaman akıllarının bir köşesinde. Bazı müşteriler iyi davransa da dövülen hatta öldürülen arkadaşları da var. Alman kadının hikayesi ise daha ilginç. Aslında kendisi de yıllarca bu işi yapmış, zamanında bir eşi ve çocuğu da olmuş ama yürümemiş. Yaşı arttıkça kendisine olan talebin azaldığını fark edince karavan kiralama işine girmiş. Bir zamanlar sömürülen kişiyken, artık sömüren kişi olmuş. Ama bir yandan da karavanlarında çalışan kadınlara özellikle para konusunda çok sert davranırken, onları mutsuz gördüğünde de hatırlarını sorup, dertlerine ortak olabiliyor.

Yönetmen Elke Lehrenkrauss, bu üç karakterin hikayelerini anlatırken onlarla iyi bir güven ilişkisi kurmuş belli ki. Zaman zaman kendilerine ait sırları da paylaşabiliyorlar. Bazı müşterilerin filme çekilmeye izin vermiş olmaları da ilginçti. Belli ki, bir şekilde onlarda da o güveni oluşturabilmiş. Ayrıca bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz hikayeleri anlatsa bile sadece söyleşiler ile yetinmemiş, karakterlerin günlük hayatlarını da bize yansıtmaya çalışmış. Ancak kadınlardan birinin, arkadaşına ne yaptığını itiraf ettiği sahneler gibi bazı anlar çok inandırıcı gelmedi. Sanki önceden planlanmış ve kamera karşısında oynanmış sahnelerdi.

Filmin söyleşisinde yönetmen, başka karakterlerle çekimler yaptıklarını da söyledi. Filmden çıkarttığı isimlerden biri, yaptığı işten çok mutlu bir karaktermiş. Filmin anlatısına uymadığı için çıkardığını belirtti ama seks işçileri ile ilgili kabul gören anlayışın dışında bir bakış olduğu için filmde yer almasını isterdim açıkçası.

Çok Uzakta (Zu Weit Weg):

Yine Almanya’dan bir göçmen hikayesi ama bu kez çocuklara yönelik, kurmaca bir film. Alman bir çocuk olan Ben ile, Suriyeli bir çocuk olan Tarık’ın hikayesi. Her ikisi de yeni öğretim yılına yeni bir okulda başlayan iki çocuk. Bir anlamda her ikisi de öteki. Tarık’ın durumu daha kötü elbette. Suriye’deki savaştan kaçarak abisi ile beraber Avrupa’ya gelmişler ve o sırada onunla da yolları ayrılmış. Evleri yıkılmış, yok olmuş. Ben ve ailesi ise, kasabalarının yakınındaki maden ocağı nedeniyle evlerinden çıkan zorunda kalmışlar. Onların kasabaları da adeta hayalet kasabaya dönmüş. Her ikisi de futbolda çok yetenekli ama yeni takıma kendilerini kabul ettirmeleri de çok zor gözüküyor.

Aslında her iki karakter de filme dahil olduklarında, zamanla arkadaş olacaklarını, ortak yönlerini keşfedeceklerini, kendilerini yeni ortamlarına kabul ettireceklerini, hatta Ben’in ablası ile olan sorunlarını çözeceğini de fark ediyoruz. Bu anlamda çok bildik hikâye kalıpları üzerinden yürüyen bir film ama temel amacının çocuklara, kimsenin ötekileştirilmemesi mesajını verirken, rahat takip edilen bir hikâye yapısı kurmak olduğu da açık. Bu arada Suriyeli mülteciler ilgili temel bilgiler veriyor olması da bir artı. Bu yüzden filmin sinemasal açıdan çok büyük meziyetleri olmasa da ideal bir çocuk filmi olduğu söylenebilir.

Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas):

Aslında bu filmi geçtiğimiz aylarda, Ankara Film Festivali’nde salonlarda izlemiştik. Madem İnsan Hakları Film Günleri’ne dahil edilmiş, o zamanki fikirlerimi de buraya alayım dedim.

Luis Buñuel’in üçüncü filmi olan Las Hurdes’in çekim sürecinde yaşananları anlatan bir animasyon var karşımızda. Hikâye ilginç gerçekten. L’Age d’Or filmi sonrası, Buñuel büyük bir tepki ile karşılaşıyor. Bu tepkiler neticesinde, yeni projeleri için para bulmayınca, biraz da tesadüfler sonucunda bir arkadaşının da yardımıyla bu belgesel projesine girişiyor. Ama söz konusu Buñuel olunca bu belgesel de tartışmalı oluyor. Dramatik etkiyi arttırmak için belgesele kurmaca sahneler katıyor, hatta bazı hayvanları öldürüyor. Spoiler’lı bir örnek: Keçiler, bu yolda sıklıkla uçurumdan aşağı düşer diyorlar, yaptığı çekimlerde bu durumla karşılaşmayınca bir keçiyi kendisi vurarak, aşağı düşmesini sağlıyor.

Film, hikayesini başarılı bir şekilde anlatmış ama çok rahatlıkla canlı oyuncularla çekilen bir biyografi filmi de olabilirdi. Neden animasyon sorusunun cevabı, filmin bir çizgi roman uyarlaması olması ama sadece bu cevap yeterli gelmedi bana. Buñuel gibi bir yönetmeni anlatıyorsanız ve elinizde animasyon gibi, hayal gücünüzü sınırsız kullanabileceğiniz bir mecra varsa, daha aykırı bir şeyler beklerdim. Birkaç sahne dışında çok düz bir anlatımı var. Bu, filmi kötü yapmıyor ama bence daha iyi olma fırsatını kaçırmış. Ayrıca filmde çeşitli siyah-beyaz görüntüler de var. Eğer yanılmıyorsam, Buñuel’in filminin gerçek görüntüleri bunlar. Animasyon arasına o görüntülerin girmesi, gerçekten başarılı bir kurgu ile yapılmış. Filmin artılarından.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (14 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– E.T.
– Bizim İçin Şampiyon
– Üzgünüz, Size Ulaşamadık (Sorry We Missed You)

Filmler, Filmler, Festivaller

(Bu yazı ilk olarak, 13 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemaların kapalı olduğu bu dönemde online festivaller ve etkinlikler, yine büyük bir hızla devam ediyor. Sokağa çıkma yasakları ile birlikte evlerde film izleme deneyimlerimiz tekrar artarken, sinemalarla buluşacağımız günleri de iple çekiyoruz. Bu hafta da geçtiğimiz günlerde izlediğim filmlerden bir seçki yapmaya çalıştım. Buyurunuz:

Ağlayan Kadın (La llorona):

Geçen yıl, Ağlayan Kadın efsanesi ile ilgili bir Hollywood filmi izlemiştik. Korku filmi türünün tüm unsurlarını kullanan, zaman zaman etkileyici anlar yaratsa da benzerlerinden öne çıkamayan bir filmdi. Aynı efsane, önceki filmi de sevdiğimiz Jayro Bustamante’nin elinde bambaşka bir anlam kazanmış. Filmde, Guatemala’da uzun yıllar süren iç savaş sonrası, işlediği suçlar nedeniyle yargılanmakta olan generalin hikayesini izliyoruz. Yavaş yavaş Alzheimer’a teslim olmakta olan general, birtakım sesler ve olmayan bir kadının ağlamasını duymaktadır. Bu sanrılar, eve yeni bir hizmetçinin gelmesi ile iyice artar ve ailenin diğer üyelerini de etkilemeye başlar. Duydukları hastalığının ve vicdanının ona oynadığı oyunlar mıdır, yoksa ortada gerçekten doğaüstü bir şeyler var mıdır?

Geçmişin günahları ile hesaplaşmaya çalışan karakterlerle ilgili çok fazla film izledik. Bu da onlardan biri aslında ama yönetmen korku sinemasının unsurlarını da işin içine sokarak, tekinsiz bir atmosfer yaratmayı başarmış. Filmin hikayesi dışında tüm teknik unsurları da çok iyi. Özellikle film boyunca artan dışardaki protesto sesleri, çok iyi kullanılmış. Politik sinema ile korku sinemasının çok başarılı ve yaratıcı bir birleşimi.

Vitalina Varela:

Yönetmen Pedro Costa’nın önceki filmlerini düşününce, bu filmine biraz korkarak yaklaştığımı itiraf etmeliyim. Çünkü, seyirciden gerçekten çaba isteyen filmlere imza atıyor. Bu da öyle bir film ama bir yandan da son derece etkileyici. Filmin adı ile başrol oyuncusunun adı aynı. Costa’nın önceki filminde de oynayan Vitalina Varela, yine yönetmenle birlikte, kendi anılarından yola çıkan ama kurmaca bir film yazmış. Film, kocası yıllardır Portekiz’de yaşayan, Cabo Verde’li bir kadının ancak onun ölümünden sonra Portekiz’e gitmesini ve onun yaşadığı evde kalmasını, dolaştığı sokaklarda dolaşmasını, hiç tanımadığı bu şehirde belki de hiç tanımadığı kocasının hayaleti ile konuşmalarını anlatıyor.

Pedro Costa, ölümün ve veda edememiş olmanın tüm ağırlığını barındıran, kasvetli bir atmosfer kurmuş. Yavaş temposu ve az sayıdaki diyalogları ile izleyiciden çaba gerektiren bir film ama o çabayı harcadığınızda, karşılığını da fazlasıyla veriyor. Filmin en büyük övgülerinden birini, görüntü yönetmeni Leonardo Simões’e göndermeliyiz. Karanlığın içindeki ışıklarla muhteşem kadrajlara imza atmış. Final dışında aydınlık bir sahne yok gibi. Tam da bu nedenle, filmi iyi bir görüntü sistemi ile izlemek önemli. Normal zamanlarda, festivalde projeksiyon sistemi karanlık olan salonlarda izlemek tam bir eziyet olabilirdi. Nitekim, Costa’nın önceki filmi Horse Money, öyle olmuştu. Evde izlerken de keşke daha kaliteli bir ekranda izleyebilseydim dediğimi söylemeliyim.

Kod Adı Curveball (Curveball):

Bu politik taşlama, Berlinale’de gösterildiğinde çok ilgimi çekmemişti ama eksikliklerine karşın, ele aldığı konuyla dikkat çekici bir filmmiş. Filmin gerçek olaylardan yola çıkan bir hikayesi var. 90’ların sonunda Almanya’da yaşayan Iraklı bir mülteci, Saddam’ın kitle imha silahlarını nasıl ürettiğini bildiğini ve kendisine Alman pasaportu ve gizlenebileceği bir ev verirlerse, bu bilgiyi vereceğini söylüyor. Başta kendisine inanılsa da kısa sürede yalan söylediği ortaya çıkıyor. Birkaç yıl sonra, 11 Eylül sonrasında, Irak’a saldırmak için bahane arayan Amerika ise bu adamı hatırlayarak, Saddam’ın kitle imha silahları var söyleminin önemli bir kısmını, onun ifadeleri üzerine kuruyor.

Yönetmen Johannes Naber, filminin ana karakterlerini bu adam ile konuşan Alman ve Amerikalı ajanlar üzerinden kuruyor ve onlar arasındaki ilişkilerden bir kara komedi çıkarıyor. Ama bir yandan da hem Almanya’nın, hem Amerika’nın çıkarları için yalan olduğunu gayet iyi bildikleri bir ifadeyi rahatlıkla kullanabildiklerini de gösteriyor. Gerçeği yeniden kurma meselesi üzerinden, onun kadar iyi olmasa da, Wag the Dog’u akla getiren bir film. Sinemasına biraz daha özenilmiş ve daha başarılı oyuncular ile çalışılmış olsa yılın dikkat çeken filmleri arasına girebilirdi.

Nefret Etme (Non odiare):

Bu sene Venedik Film Festivali’nde gösterilen bu yapım, bir doktorun kendi vicdanı ile hesaplaşmasını anlatıyor. Alessandro Gassmann’ın canlandırdığı Simone isimli doktor, bir sabah tesadüfen bir araba kazasına şahit oluyor ve kaza geçiren kişiye yardım etmek isterken göğsündeki koskoca gamalı haç dövmesini görünce, sadece ambulans çağırmakla yetiniyor. Bunun sonuncuda da ilk yardım müdahalesi yapsa belki de kurtulabilecek olan adam, hayatını kaybediyor. Sonradan öğreniyoruz ki doktorumuzun babası da hayatının bir bölümünü toplama kampında geçirmiş bir Yahudi doktor. Üstelik orada, Nazi’leri tedavi etmek zorunda kalmış. Simone, yaşadığı bu olay sonrasında, hayatını kaybeden adamın ailesini buluyor ve kim olduğunu söylemeden onlara yardım etmeye çalışıyor ve olaylar gelişiyor.

Nefret Etme, iyi bir çıkış noktası yakalayan bir film olsa da giderek klişelere fazlaca teslim oluyor. Özellikle doktor ile hayatını kaybeden adamın kızı arasındaki romantik yakınlaşma, adamın oğlunun da bir neo-nazi olması ve doktorun filmin başındaki ikilemle bir kez daha karşılaşması, çok rahat tahmin edilebilir hikâye adımları. Doktorun da ölmüş olan kendi babası ile hesaplaşma aksı ise zaten çok iyi işlemiyor. Yine de karşımıza getirdiği etik soru ve Alessandro Gassmann ve Sara Serraiocco’nun oyunculukları, filmi izlenebilir bir noktaya getiriyor.

Veletler (Figli):

İzlediğim filmler içinde hangilerinden bahsedeyim diye düşünürken, arada bir tane de eğlencelik film koymalı dedim. Veletler de İtalyan Filmleri seçkisi içinde izlediğimiz bir yapımdı. Film, artık orta yaşlılık sınırlarına gelen bir çiftin, ikinci çocukları sonrasında hayatlarının ne kadar karıştığını anlatıyor. Aslında tipik bir söylem olarak, çocuklar olmadan çok iyiydik, ilk çocuktan sonra da fena değildik ama ikinciden sonra hayatımız alt üst oldu diyen bir film. Ama popüler kanaldan akan bir komedi olduğu için, aslında esprilerini genelde beklendik yerlerden kuruyor ve elbette aile kurumuna 1-2 fiske vursa da yine de neticede kutsal aile söyleminin çok da dışına çıkmıyor. Yarına kalacak bir film olmasa da eğlenceli ve keyifle izlenen bir yapım olduğunu söylemeliyim.

Film hakkında çok fazla konuşmaya gerek yok ama iki konunun dikkatimi çektiğini de eklemeliyim. Pandeminin başlarında, İtalya’daki durumun hızla kötüleşmesinin sebebinin, oradaki yaşlı nüfusun sayısının yüksekliği olduğu söyleniyordu. Pandemi öncesi çekilen bu filmde de yaşlı nüfus fazlalığı, mizah unsuru olarak kullanılmış epeyce. Bir de filmin bizim için dikkat çeken bir noktası var. Bir sahnede baş kadın karakterimize yanaşmaya çalışan erkek çok tanıdık geldi derken bir de baktım ki, Mehmet Günsür. Aslında rolü figüran diyebileceğimiz kadar az. Sadece iki sahnede görünüyor ve temel işlevi evlilikte bir tehdit unsuru olmak. Günsür bu kısacık rolde bile, üzerine yapılan personadan kurtulamamış doğrusu. Yakışıklı ve karizmatik çocuk. Hatta, jenerikte karakteri, “Tipo Simpatico” olarak geçiyor ki, sanırım kabaca “sempatik tip” olarak çevirebiliriz.

Kas (Muscle):

Gerard Johnson’ın bu filmi geçtiğimiz ayın İstanbul Film Festivali seçkisindeydi. Üzerinden biraz zaman geçti ama söz etmeden geçmeyelim. Kas, İngiliz sinemasının geleneklerinden gelen, iki erkeğin dostluğu ve bu dostluk çerçevesindeki ilişkilerinin giderek yer değiştirmesini anlatan başarılı bir film. Telefon üzerinden pazarlama yapan bir şirkette çalışan Simon, hayatından bezmiş bir adamdır. İşinde başarısızdır, karısı ile problemlerini aşamaz, pısırık bir kişiliği vardır. Gençliğinde bir süre spor yapmış olsa da onu da bırakmış, göbeği de büyütmüştür. Zaten fiziksel olarak da çekici bir adam değildir. Spor salonundan çıkan kaslı adamları gördüğü bir gün onlara özenir ve kendisi de onlara benzemek için salona yazılır. Orada, ilk anda kendisine yaklaşan Terry’den ders almaya başlar. Giderek daha girişken ve tabiri caizse, yırtık bir insan olmaya başlar. Terry ile olan arkadaşlığı ona olumlu etki yapmıştır. Ama…

Hikâyenin nereye doğru gideceği ana hatları ile tahmin edilebilir belki ama yönetmen Johnson, iki erkek arasındaki ilişkinin dinamiklerini ve üzeri örtük homo-erotik yakınlaşmalarını vermekte çok başarılı. İki karakter arasındaki ilişkinin değişimi, filmin siyah-beyaz görselliğinin yarattığı atmosferle birlikte, akla Joseph Losey’in unutulmaz The Servant’ını getiriyor. Gerçi burada karakterler arası sınıf farkı pek fazla değil ama yine de o filmin izini sürdüğü söylenebilir.

Yara:

Online gösterimlerde pek çok kısa film de izliyoruz. Onlardan birinden de bahsetmeden geçmeyelim. Suç ve Ceza Film Festivali’nde en iyi kısa film seçilen Yara, benim için de seçkideki en iyi kısa filmdi. Yönetmen Onur Güler, bu kısa filminde ölüm raporu hazırlamak için, cenaze evine giden bir doktorun hikayesini anlatıyor. Ölen yaşlı adamı incelerken bir şeylerin ters gittiğini anlayan doktor, gerçeğin ne olduğunu ve daha önemlisi nedenini anlamaya ve bir karar vermeye çalışıyor.

Bu tarz tematik festivallerde, filmlerin bir mesajı olması beklenir. Ama pek çok kısa film yönetmeni, bu mesajı seyircinin kafasına vura vura, mesajının altını çok kalın çizgilerle çizerek anlatıyorlar. Bu da filmi bir kamu spotu haline getiriyor. Yara’nın en başarılı olduğu yer, ele aldığı önemli konuyu işlerken bunu yapmıyor olması. Bazı yerlerde diyaloglara fazlaca başvursa da bunu slogan atma noktasına getirmiyor, anlattıklarının görsel karşılıklarını da bulabiliyor. Tülin Özen ve Nihal Yalçın gibi iki önemli oyuncuyla çalışabilmiş olmasının avantajını da iyi kullanmış doğrusu. Özellikle kısa filmlerde iyi oyuncular, filmin kalitesini çok etkiliyor.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (7 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
Başka Sinema – Başka Bir Ocak Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– Grease
– Uzak
– 2040
– Space Jam
– Bıçaklar Çekildi (Knives Out)

Not: Evden bağlantı olunca seste bir sorun yaşanmış. Özür dileriz.

Suç ve Ceza Film Festivali, İtalyan Filmleri, Alman Filmleri ve Diğerleri

(Bu yazı ilk olarak, 6 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Geçtiğimiz iki hafta içinde o kadar fazla online festival ve sinema etkinliği oldu ki, sinemaseverler olarak hangi birine yetişeceğimizi şaşırdık, belki de normal dönemde bir festivalde izleyeceğimizden daha fazla sayıda film izledik. Bu hafta, bu etkinliklerde izlediğim, farklı nedenlerle öne çıkan ve farklı izleyicilere hitap edebilecek filmlere bir göz atacağım. Önümüzdeki hafta da böyle karma bir seçkiyle devam ederiz kısmetse.

En Uzun Gece (Yalda, A Night for Forgivness):

Bir İran filmi olan Yalda, İran’da gerçekten televizyonlarda yayınlanmış olan bir reality şov programını temel alarak yapılmış bir yapım. Bu programda, muta nikahı ile evli olduğu, kendisinden yaşça büyük olan kocasını bir kaza sonucu öldüren ve sonrasında idam cezası alan Meryem adında genç bir kadın ile adamın eski evliliğinden olan kızı Mona karşı karşıya getiriliyor. İran kanunları gereğince kız, kan parası almayı kabul ederse Meryem’in idam cezası affedilecek, sadece belli bir süre hapis yatacak. Programın diğer bir parçası da seyircilerden gelen SMS oyları. Meryem’in affedilmesini destekleyen oyların sayısına göre, programın sponsorlarının vereceği kan parasının miktarı da artacak.

Bu konsept gerçek programda da bu şekilde işliyormuş. Bir insanın hayatının işin içinde olduğu dramatik bir olayı, bir şovun parçası haline getirmek bile başlı başına insanın kanını donduran bir durum. Filmde de bu şovun yapımcısının ve sunucusunun her şeyi izlenme oranları ve SMS’lerden ibaret olarak gören tavrı ve programın pespayeliği çok iyi verilmiş. Öyle ki, programın bazı yerlerinde alakasız bir şekilde, bir pop müzik şarkıcısı ya da şiir okuyan ünlü bir sanatçı çıkabiliyor. Ana hikâye ise, çok eskiden beri tanışan iki kadının arasındaki gerilim üzerine kuruluyor. Aslında çatışma sadece bundan ibaret kalsa ve film de buna odaklansa çok daha etkileyici olabilirmiş. Stüdyonun dışında bekleyen ve filmin ortalarına doğru gizemlerinin ne olduğu anlaşılan çift ve hikâyenin stüdyo dışına çıktığı anlar, filmi odağından uzaklaştırıyor. Ayrıca, film her ne kadar söz konusu televizyon şovunu eleştirse de bazı yerlerde kendisi de seyirciyi etkilemek için aynı taktikleri kullanıyor ve bu da kendisiyle çelişmesine yol açıyor.

Filmin her iki kadın oyuncusu da (Sadaf Asgari ve Behnaz Jafari) çok iyi. Her ikisi de içinde oldukları duygu yoğunluğunu başarılı bir şekilde verebiliyorlar. Behnaz Jafari zaten İran sinemasında belli bir yeri olan bir isim. Daha önce bir kısa filmde de izlediğim ve beğendiğim Sadaf Asgari ise henüz genç bir oyuncu ve iyi yönetmenlerle kariyerine devam etme şansı bulursa, bundan sonra adını sıkça duyacağımızı tahmin ediyorum.

Almanca Dersi (Deutschstunde):

Nazi Almanyası’nda resim yapmanın yasaklandığı dönem, iki çocukluk arkadaşını karşı karşıya getirir. Biri bölgedeki az sayıdaki polisten biri olan Jens, diğeri de bir ressam olan Max. Hikayemizin asıl kahramanı ise Jens’in oğlu olan Siggi’dir. Savaş sonrası yıllara doğru uzanan bu filmde, baskıcı babası ile özgürlükçü ressam arasında kalan Siggi’nin hikayesini izleriz. Ailecek görüşen, zaman zaman büyük yemeklerde bir araya gelen bu iki zıt kutup arasındaki çekişme, onun üzerinde de derin etkiler bırakır.

Almanca Dersi, Siegfried Lenz’in 1968’de yazdığı meşhur romanın uyarlaması. Romanı okumadım ama film, iki saatlik uzunluğuna rağmen romanın hakkını tam olarak verememiş gibi duruyor. Özellikle Siggi’nin gençlik döneminde kapatıldığı ıslahevi kısmı üzerinde çok fazla durulmamış. Yine de gayet etkileyici anlar yakalayabilmiş bir film. Özellikle resimle ilinti kurulabilecek kadrajlar kuran, görüntü yönetmeni Frank Lamm’in filme katkısı büyük. Tüm oyuncu kadrosu da üzerlerine düşeni yapıyorlar. Filmin, yine Nazi Almanyası’nda büyüyen bir ressamın hikayesini anlatan Asla Gözlerini Kaçırma (Werk ohne Autor) filmini hatırlattığını da söylemeli.

Teslimiyet (Submissão):

Portekiz’de tanınmış ve saygın bir doktorun karısı, bir gece polise gider ve tecavüze uğradığını, şikayetçi olmak istediğini söyler. Tecavüz kendi evinde gerçekleşmiş, tecavüz eden de kocasıdır. Teslimiyet, bu sürecin devamını ve mahkemede sonuçlanmasını anlatan, son derece etkileyici bir yapım. Yönetmen Leonardo António, ekonomik bir sinema dili ama çok sağlam bir senaryo ve oyunculara kendilerini göstermelerini sağlayacak geniş bir alan bırakan bir anlayışla çekmiş filmini.

Karı-koca arasında gerçekleşen tecavüz olaylarına ülkemizde bir kesimin de suç olarak bakmadığını, daha doğrusu öyle bir suçun olmadığını düşündüklerini biliyoruz. Bu film de aslında, özellikle çiftin arasında geçenlerin detaylı olarak anlatıldığı mahkeme sahneleri ile bu şekilde düşünenlere bir cevap niteliğinde. O gece yaşananları göstermeyip, her iki tarafın konuşmaları ile önümüze seren film, olaya erkeğin ve kadının bakış açısının ne kadar farklı olabileceğini gösteriyor. Erkek, ne var canım bunda, o da seksten hoşlanmıyordu zaten, ben de o gece karımla beraber olmak istiyordum, biraz zorladım şeklinde bakarken kadının ben istemediğim halde benimle ilişkiye girdi, tecavüzün başka bir tanımı var mı dediğini görüyoruz ki, son derece haklı. Mahkeme heyeti ve erkeğin ailesi üzerinden toplumun bu olaya bakışını da görme fırsatımız oluyor. Final, erkeğin argümanlarından birini çürütmek için konulmuş belli ki ama iyi çekilmiş bir sahne olarak yerinde bir dokunuş olmuş.

Yönetmen oyunculara kendilerini gösterecek alan tanımış demiştim. Özellikle başrolde Iolanda Laranjeiro çok dengeli bir oyunculuk sergilemiş. Gördüğüm kadarıyla şimdiye kadar dizilerde oyuncu ve oyuncu koçu olarak çalışmış. Şimdiye kadar önemli bir filmde yer almamış. Halbuki ciddi bir potansiyeli var.

Macaluso Kardeşler (Le sorelle Macaluso):

İtalyan sinemasını, bu yıl fiziksel olarak gerçekleşebilen az sayıda festivalden biri olan Venedik Film Festivali’nde temsil eden bu yapım, yönetmen Emma Dante’nin ikinci uzun metrajlı filmi. Film, Dante’nin yine kendisinin yazdığı tiyatro oyunundan uyarlama. Zaten izlerken de birkaç sahne hariç, tek bir mekânda geçtiği için bunu hissediyorsunuz. Ama sinemasal yönü de güçlü bir film. Perdede tiyatro izliyoruz hissiyatı da yaratmıyor.

Filmimiz, beş kız kardeşin çocukluklarından yaşlılıklarına kadar olan yaşamlarını, belli zaman dilimlerini ele alarak anlatıyor. İlk bölümde kız kardeşlerin çocukluk ve ilk gençlik dönemlerini görüyoruz. Geleceğe yönelik hayalleri, umutları ve heyecanları var. Ve bu bölümde hayatlarını bütünüyle etkileyecek bir olay gerçekleşiyor. İkinci bölümde, kız kardeşler artık orta yaşa gelmiş, sadece biri evlenerek evden ayrılmış, diğerleri beraber yaşıyorlar. Ümitler tükenmeye yüz tutmuş. Son bölümde ise artık hayatlarının son dönemine gelmişler ve anılarla yaşıyorlar.

Emma Dante, kardeşlerin hayatlarının detaylarına çok girmeden sadece belli başlı olayların altını çizmiş. Ama kardeşlerin içinde yaşadıkları evin dönüşümü üzerinden bile hikâyenin anlatılmayan detaylarını hissetmek mümkün.

Altın Sesler (Golden Voices):

1980’ler ve 90’larda Sovyetler Birliği’nin geçirdiği değişim sonrası, pek çok Sovyet Yahudisi, İsrail’e göç etmeye karar verirler. Victor ve Raya da bu kararı almış bir çifttir. Sovyetler Birliği’nde yıllarca sinemalara batıdan gelmesine izin verilen filmlere dublaj yaparak hayatlarını kazanan, artık belli bir yaşa gelmiş olan bu çift, İsrail’de kendilerini bir bilinmezin kucağında bulurlar. İsrail’de radyo tiyatrosu yapmak gibi hayalleri suya düşünce Raya, kocasından habersiz, bir telefon seks kanalında çalışmaya başlar, bir yandan da sinemalardan korsan olarak kaydedilip, VHS kasetlere aktarılan filmlere dublaj yaparlar.

Hayatlarında yaşadıkları büyük değişimle başa çıkmaya çalışan bu çiftin hikayesi çok iddialı bir filme dönüşmemiş ama dramatik yanlarının yanında komedisini de ihmal etmeyen sevimli, sıcak bir film. Sinema adına çok şey vadetmese de izlemesi gayet keyifli.

B Filmi Gibi Hayat: Piero Vivarelli (Piero Vivarelli, Life As a B-Movie):

İtalyan B-filmi yönetmenlerinden Piero Vivarelli’nin hayatını anlatan bir belgesel. Çok tanınan bir isim değil, en azından ben tanımıyordum ama enteresan filmler çekmiş. Kariyerine müzikallerle başlayıp, avantürlere, oradan erotik filmlere geçmiş. Yönettiği filmler dışında pek çok senaryoya da katkısı var. Yıllar sonra Tarantino’nun ilgisini çeken orijinal Django bunlardan biri. Lucio Fulci ve Joe D’Amato ile de yolları kesişmiş. Müzikal film döneminde yaptığı şarkılar da daha sonra bazı filmlerde kullanılmış.

Filmin adına “B Filmi Gibi Hayat” demeleri boşa değil. İlginç bir hayatı olmuş gerçekten. Gençken İtalyan faşistlerine katılmış, aklı başına gelince Komünist Parti’ye girmiş, hatta hayatının son dönemlerinde Küba Komünist Partisi üyesi olmuş. Özel hayatı da çok çalkantılı. Filmden anlayabildiğim kadarıyla, pek çok başrol oyuncusu ile ya sevgili olmuşlar (çeviri hatası yoksa, onlardan hep nişanlım diye bahsediyor) ya da evlenmişler. Bir ara oğlunun sevgilisini bile elinden almış.

İtalyan B filmlerinden hoşlananların bir şekilde bulup izlerse hoşuna gidecek bir belgesel. Ama Vivarelli’nin kendi filmlerini bulmak zor sanırım. Son dönem çektiği erotik filmlerden birinin, 1995’te İkili Taciz adıyla bizim sinemalarımıza kadar gelebilmiş olduğu notunu da düşelim.

Sessizliği Yırtan Çığlık (Schlingensief – In das Schweigen hineinschreien):

Bir yönetmen belgeseli daha. Bu sene İstanbul Modern’in Alman Filmleri seçkisinde Christoph Schlingensief’in Egomani isimli bir filmi vardı. O film için anlatılmaz, yaşanır diyerek geçelim ama Schlingensief’in hayatı üzerine olan bu belgeselden bahsetmeden geçmeyelim. Tıpkı Vivarelli gibi, Schlingensief de kendi adıma, tanımadığım bir isimdi. Schlingensief, sinemanın deneysel tarafında çalışan, sadece sinema değil tiyatro ve diğer sanat dallarında da provokatif işler yapan, özellikle Almanya’nın Nazi dönemi ile hesaplaşması gerektiğini savunup, orayı kaşıyan, iki Almanya’nın birleşmesinin o kadar da iyi bir şey olmadığını savunan, dönemin başbakanı Helmut Kohl’e sahneden ölüm çağrıları yapan bir isim. Filmlerinde ve diğer sahne eserlerinde kandan, iğrençlikten ve çıplaklıktan hiç kaçınmamış ama söyleşilerine bakıldığında ne kadar aklı başında ve yaptığı şeyleri temellendirebilen bir kişilik olduğunu görüyoruz.

Filmlerin ilham kaynağının Fassbinder ve Buñuel olduğunu birkaç kez vurgulayan ama Wenders’den pek haz etmediğini de hissettiğimiz (hisler karışlıklı olmalı, Wenders de onun ilk filminden onuncu dakikada çıkmış) Schlingensief, 2010 yılında henüz 49 yaşındayken kanser nedeniyle hayatını kaybetmiş ama bu süreci de bir sanat eylemine dönüştürmeyi başarmış. Doğrusu Egomani ve bu belgesel sonrası, diğer filmlerini de merak ettiğim bir isim oldu. MUBİ’de dört filminin yer aldığını görmek sevindirici.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (29 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları:

2020 değerlendirmesi:
-Pandeminin etkileri
-Gişe rakamları
-Oscar Ödülleri
-Festivaller
-En İyiler

Gelecekte Online Festivaller ve Etkinlikler

(Bu yazı ilk olarak, 28 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Geçtiğimiz haftalarda, sinema salonların geleceği hakkında bir fikir jimnastiği yapmıştık. Sinema salonlarının geçici olarak tekrar kapanması sonrasında online gösterimlerle baş başa kaldık. Üstelik hangisine yetişeğimizi bilemediğimiz kadar fazla gösterim olmaya başladı. Bu dönemde online festivallere de çok alıştık. Madem öyle, umarız ki yakın bir gelecekte, pandemi bitip “normal” günlere döndüğümüzde online gösterimler olmaya devam edecek mi, etmeli mi konusunda bir fikir jimnastiği yapalım.

Önden şu notu düşelim. Bu satırların yazarı, sinema salonunda film izleme deneyimini her şeyin ötesine koyar. Sinema salonlarında yapılacak olan film festivallerini ve etkinlikleri iple çekiyoruz. Beraber film izleme deneyiminin, filmin öncesinde ve sonrasında festival dostları ile yapılan muhabbetlerin, film ekibi ile yapılan söyleşilerin yerini hiçbir şey tutamaz. Hatta şimdi düşünüyorum da, filmin iptaline gitmediği sürece, gösterimlerde oluşan teknik sorunların tadı bile bir başkaymış. O yüzden aşağıda online gösterimler hakkında okuyacağınız olumlu satırlar, evde film izlemenin sinemada film izlemek yerine geçebilecek bir şey olduğu şeklinde algılanmasın kesinlikle.

Öncelikle, pandemi sırasında online gösterimler nasıl bir seyir izledi ona bir bakalım. İlk aylarda kimse tam olarak ne yapacağını bilemediği için online festival yapmak isteyenler farklı farklı yöntemler kullanmaya başladılar. Kimisi Youtube üzerinden, kimisi Vimeo üzerinden yayın yaptı. Bazı festivaller kendi sayfalarından kayıt usulü gösterim yaptılar. İlk başlarda fiziksel festivallere mümkün olduğunca benzetebilmek için, seans sistemi uygulandı. Ancak aradan zaman geçtikçe, seans sisteminin festivalleri evden takip etmek için çok uygun olmadığı ortaya çıktı. Filmlerin belli bir süre için gösterime açık olması, online festivaller için daha uygun bir gösterim yöntemi. Yine ilk başlarda tüm online gösterimler ücretsiz olarak düzenleniyordu, zamanla ücretli gösterimlerin de bir opsiyon olduğu ve fiyatların uygun düzeyde olduğu sürece, seyircilerin buna para ödemekten de kaçınmayacağı ortaya çıktı.

Online gösterimlerin de kendisine göre avantajları var elbette. Evinizin rahatlığında, kendimize uygun saatte film izlemek, sinema salonlarında konuşan ya da telefonunu açanlara maruz kalmaktan kurtulmak bir yana, asıl avantajlı durumda olanlar büyük şehirlerde yaşamayan sinemaseverler oldu kanımca. En başta İstanbul olmak üzere, büyük şehirlerde yaşayanlar belli festivallere erişebilir durumdalardı. Ama diğer illerde yaşayanlar, kimi zaman vizyon filmlerine bile ulaşamıyordu. Ki, Ankara’da yaşayan bizler bile İstanbul’da gösterilen birçok filmden mahrum kalıyorduk. Bu sayede izleyemediğimiz ve merak ettiğimiz pek çok filme ulaşma fırsatı bulduk.

Peki, pandemi ile hayatımıza giren online festivaller, pandemi sonrası devam edecek mi? Hani bundan sonra hiçbir şey aynı olmayacaktı? Festivaller ve film etkinlikleri de eskisi gibi mi olacak? Birkaç gruba ayırarak incelemeye çalışalım.

Elçiliklerin ve Kültür Merkezlerinin Etkinlikleri:

Burada Goethe-Institut, Fransız Kültür ya da farklı elçiliklerin düzenlediği, o ülkenin sinemasına yönelik film haftalarından ve özel gösterimlerden bahsediyorum. “Normal” zamanlarda bu etkinliklerde gösterilen filmler çoğunlukla Türkiye dağıtımcısı olmayan, yani sinemalarda gösterilmemiş ve gösterilmeyecek olan filmler oluyordu. Hatta, yine çoğunlukla, bu filmler çok yeni yapımlar da olmuyordu. Bu gösterimleri düzenleyen kurumların amaçları bundan maddi bir gelir elde etmek değil, belli bir ülkenin sinemasını tanıtmak olduğu için de ücretsiz gösteriliyordu. Üstelik genellikle bu tip etkinliklerin fiziksel gösterim yerleri de sinema salonları değil, gerçekte konferans salonu olarak planlanmış, ama film gösterimi de yapılabilen mekanlar oluyordu. Yani sinema salonlarının teknik yeterliliklerini sağlayamayan mekanlardı bunlar.

Bu koşullar dikkate alındığında, ilgili filmlerin daha fazla seyirciye ulaşmasını sağlamak için, online gösterimler ilerde de ciddi bir opsiyon olarak düşünülebilir. Belli bir sayı kısıtlaması yapılabilir, programda daha yeni ve/veya Türkiye dağıtımcısı olan filmler varsa, bunlar online seçkinin dışında bırakılabilir.

Tematik Festivaller:

Bu kısımda, programları diğer festivallere göre biraz daha kısıtlı, belli bir tema üzerinde yoğunlaşan ve en önemlisi söyleyecek sözü olan festivallerden söz ediyorum. Kadın Filmleri Festivali, İşçi Filmleri Festivali ya da KuirFest gibi festivallerden. Bu festivallerin film seçkilerinin diğerlerinden çok farklı olması bir yana, söyleyecek sözlerini daha geniş bir kitleye ulaştırabilmeleri önemli. Örneğin Ankara çıkışlı bir festival olan KuirFest, eğer atladığım bir gelişme yoksa, halen Ankara’da valilik kararıyla yasaklı durumda. İşçi Filmleri Festivali ve Kadın Filmleri Festivali yıl içinde ülkeyi dolaşıyor ama yine de online gösterimler, ulaşabildiği kitleyi ve farkındalığı arttıracaktır. Özellikle bu festivallerin programındaki belgesel ve kısa filmler, bu kapsamda düşünülebilir. Uzun metraj kurmaca filmler içinde Türkiye dağıtımcısı olan ya da henüz dünya festivallerindeki yolculuğuna devam eden filmler olabiliyor. Bu filmlerin hak sahipleri “normal” günlerde online gösterime izin vermeyebilirler. Ancak yine de ana seçkiden birkaç film, online’da da gösterilerek festivale ilgi arttırılabilir.

Büyük Festivaller:

Dünyadaki festivalleri bir kenara bırakalım, Türkiye’deki büyük festivallerden bahsedelim. İstanbul, Ankara, Adana ve Antalya’daki ana festivaller yani. Bu festivaller, fiziksel gösterimleri çok ilgi gören, programlarında da çok sayıda yeni filme yer veren festivaller. Ancak, özellikle İstanbul ve Ankara Film Festivallerinin programında o kadar fazla sayıda film oluyor ki, benim gibi günde 5 filme kadar çıkabilen bir sinefilin bile fiziksel olarak buna yetişmesi mümkün değil. Bazen çok merak ettiğiniz iki film arasında seçim yapmak zorunda da kalabiliyorsunuz ve kaçırdığınız filmi bir daha hiçbir yerde bulamıyorsunuz. Festivaller için şehir şehir gezen küçük bir kitleyi de bir kenara bırakırsak, bazı filmler belli bir gruba hiç ulaşamıyor. Ancak en başta söylediğim gibi bu festivallerin temel işlevi fiziksel gösterimler. Peki, bir ara çözüm bulunabilir mi?

Programda yer alan, sinemalarda vizyona çıkması planlanan filmleri bir kenara bırakalım. Bunlar zaten sinemada izlenebilecek ve sonrasında online platformlarda yerini alacak. Ancak sinemalarda vizyona girmeyecek, festival dışında asla erişemeyeceğimiz filmler ne olacak? Bu konuda benim önereceğim ara çözüm, şu anda İstanbul Film Festivali’nin yaptığı gibi yıla yayılan bir online gösterim programı. Yine İstanbul Film Festivali örneğinden gidecek olursak, Nisan ayında fiziksel gösterimler yapılır, bu dönemde online gösterim olmaz. Ancak yılın diğer aylarında festivalden seçilmiş bazı filmler online olarak, ücretli şekilde gösterilir. Bu durum, her zaman maddi zorluklardan yakınan festivallere de yıl içinde ek bir katkı olabilir. Ancak önerim şu anki kadar yoğun bir online gösterim programı değil. “Normal” zamanlarda insanlar, evde film izlemek için şu anki kadar fazla zaman ayıramayabilirler. Bu tip büyük festivaller her hafta seçkilerinden bir ya da iki film yayınlasa ve bunları hafta boyu açık tutsa, hem festivalden yıl boyu söz edilmesini sağlamış, hem de o filmleri fiziksel olarak izleyememiş seyirciler için bir alternatif sunmuş olurlar.

Bu yazıdaki naçizane fikirlerimin festivalleri ve etkinlikleri düzenleyenler ve seyirciler tarafından değerlendirilmesi dileğiyle. Üzerinde düşünüp konuşarak daha farklı öneriler ve çözüm yollarına da ulaşılabilir.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (24 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları (Program saatinde Kanal B iki farklı canlı yayına bağlanmak zorunda kaldığı için, ancak 4 dakika kadar konuşabildik):

Berlin Film Festivali’nin ertelenişi.

11. Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası

(Bu yazı ilk olarak, 21 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemaların tekrar kapanması ile yine online festivallere ve dijital platformlara döndük. Umarım söylendiği gibi, 1 Ocak 2021 tarihinde sinemalar yeniden açılır ve o günler, salgını da biraz olsun azalttığımız günler olur.

Bu ortamda, geçtiğimiz hafta içinde Ankara’da 10 yıldır düzenlenmekte olan Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nın onbirincisi düzenlendi. Fiziksel gösterimlerden vazgeçmediler ama bu sene online bir alternatif de sundular. Bu etkinlik, Ankara’da çok ilgi çeken bir etkinlikti. Geçtiğimiz yıllarda, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yer kalmadığı için izleyemeden geri döndüğüm filmler olurdu. Aslında ne de güzel günlermiş…

Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nda, o sene Ferzan Özpetek bir film çekmişse mutlaka olur, hatta genelde açılış filmi olur. Bu sene de bu kural değişmedi. Onun dışındaki filmlerin bir kısmı çok adını duymadığımız, daha çok ticari sinemayı temsil eden filmlerdir. 1-2 tane de festivallerde gösterilmiş, bazıları Türkiye’de ilk kez gösterilen filmler olur. Bu seneki seçki de benzer bir yapıdaydı. O halde, gösterilen 7 filme kısa kısa göz atalım.

Şans Tanrıçası (La dea fortuna):

Ferzan Özpetek’in yeni filmi Aralık ayında vizyona girecekti. Türkiye’deki ilk gösterimi de burada olacaktı. Şimdilik vizyon planları mecburen ötelendiğine göre izleyen az sayıdaki kişiler arasındayım sanırım. Özpetek bu filminde en yakın arkadaşlarının hastalanması sonrasında, onun çocuklarına bakmak durumunda kalan eşcinsel bir çifti konu ediyor. Bu çocuklar, ilişkilerinde sorun yaşayan çiftimize de bir terapi oluyorlar adeta.

Yıllar içinde Ferzan Özpetek sineması denince aklımıza gelen bazı kalıplar var. Bazen bunların dışına çıkmaya çalıştığı da oluyor ama bu kez tam da Özpetek sinemasının bütün unsurlarını barındıran bir filme karşı karşıyayız. Merkezdeki eşcinsel çiftimizin yakın arkadaşları arasında bir trans kadın ve bir göçmen kadın var. Tüm bu arkadaş grubu sıklıkla bir araya gelip büyük ve görkemli yemekler yiyor, Sezen Aksu şarkıları eşliğinde dans ediyorlar. Oyuncu kadrosunda tabii ki Serra Yılmaz var. Özpetek’in sevdiği oyunculardan Stefano Accorsi de var. Ve film çok belirgin bir şekilde, kan bağına dayalı olmayan, alternatif bir aile önermesi yapıyor.

Kendisini hatırlatan tüm unsurları bir araya getirse de en iyi Ferzan Özpetek filmlerinden biri dememiz zor. Bunun da nedeni senaryonun çok bildik ve tahmin edilebilir ilerlemesi. “Benim son zamanlarda çok başım ağrıyor, bir süre için hastaneye yatacağım. Bu arada çocuklarıma kısa bir süre siz bakar mısınız?” diyerek filme giren bir karakterin hikayesinin nereye gideceği o anda belli oluyor zaten. Eşcinsel çiftimizin yaşadıkları ilişki problemleri de çok bildik. Yine de Ferzan Özpetek seviyorsanız, izlerken eski bir arkadaşınızla karşılaşmış gibi oluyorsunuz ve keyifle izliyorsunuz.

Pinokyo (Pinocchio):

Bu film, daha önce Filmekimi seçkisinde gösterildi, hatta tam da geçen hafta sinemalarda vizyona da girmişti. Oralarda kaçıranlar burada yakalamış olabilirler. Sinemacıların Pinokyo öyküsüne ilgileri hiç yok olmuyor. Carlo Collodi’nin 1883 yılında yazdığı bu roman, defalarca sinemaya uyarlandı. Hatta bu filmde Geppetto Usta’yı canlandıran Roberto Benigni, 18 yıl önceki uyarlamayı yönetmiş, Pinokyo’yu da kendisi oynamıştı. Bu kez kamera arkasında Matteo Garrone var. Daha çok mafya hikayeleri ve şiddet dozu yüksek filmlerle tanıdığımız Garrone’nin bu projeyi seçmiş olması ilk bakışta ilginç olsa da yetişkinlere masallar diyebileceğimiz Tale of Tales filmini de unutmamak lazım. Ayrıca söylediğine göre, çocukluğundan beri hayalinde olan bir projeymiş.

Peki Garrone, bu uyarlamaya bir farklılık getirebilmiş mi? Pek değil. Dönemdeki yoksulluğa biraz daha vurgu yapıyor, romana sadık kalınan birkaç sert denebilecek sahne var ama temelde bir çocuk filmi denebilir. Teknik tarafı da gayet iyi bir film ama ben zaten bu öyküyü biliyorum diyerek izleyince pek bir heyecan yaratmıyor. Günümüze gönderme sayılabilecek bazı detaylar daha fazla olsa belki farklı bir yerde durabilirdi. Örneğin, sadece masumların hapse girdiği, salıverilmek için suçlu olduğunu ispatlamanın zorunlu olduğu mahkeme sahnesi gayet güzeldi. Romanda var mıydı, hatırlamıyorum ama bu anlayıştaki sahneler arttırılabilirdi.

Kötü Masallar (Favolacce):

Bu sene Berlin’de senaryo ödülü almasıyla öne çıkan bu film, seçkinin de en merak ettiğim filmlerden biriydi. İzlemem de biraz maceralı oldu ama beklentimi tam olarak karşıladığını söylemeyeceğim. Film, İtalya’nın banliyö mahallelerinden birinde yaşayan insanlar üzerinden kimi hikayeler anlatıyor. Çoğunun ana karakterleri de yeni ergenler ve gençler. Bunların baskıcı ya da umursamaz anne-babaları, öğretmenleri vs. de hikayelerin diğer karakterleri. Filmin, yer yer çok iyi sahneleri var. Özellikle çocukların cinsellik merakı ile ilgili kısımlar iyi işlenmiş. Aileleri ile olan ilişkileri de öyle. Fakat toplamda tatmin edici bir sonuca ulaştığını söyleyemiyorum. Özellikle finalde yaptığı hamlenin altını daha fazla doldurabilirdi diye düşünüyorum. Yine de kurduğu dünya, yönetmen D’Innocenzo kardeşlerin sonraki filmleri merak etmemiz için bir kapı aralıyor.

Çıkar Sesini! (Cambio tutto!):

40 yaşında, bir reklam şirketinde çalışan, geceleri üst komşudan gelen gürültü sesleri ve sürekli horlayan erkek arkadaşı ile mücadele eden, patronunun ve erkek arkadaşının kendisini sömürdüğü ve bunun da farkında olan bir kadın. Sabahları işe giderken onu taciz eden bir erkek gibi rutinleri de var. Fakat bu kadın, sürekli olarak çevresindekileri düşündüğü, etraf ne der dediği için başına gelen hiçbir şeye ses çıkarmıyor, çıkaramıyor. Günün birinde, televizyonda sürekli reklamını gördüğü bir terapiste gidiyor ve olaylar değişiyor.

Aslında bu girişten bile olayların ne şekilde değişebileceği, kadının ne şekilde davranmaya başlayacağı az çok tahmin edilebiliyor. Bu da 1-2 detay hariç, tam olarak beklediğimiz şekilde gelişen bir film. Fakat izlerken çok eğlendiğimi itiraf etmeliyim. Hani, çok iyi olmadığını bilirsiniz ama keyifle izlersiniz ya, o filmlerden. Bu İtalyan filmi, aslında Sin Filtro isimli bir Şili filminin uyarlaması. Aynı filmin Meksika, İspanya ve Uruguay uyarlamaları da var. Bu da filmin hikayesinin seyirciyi yakalamakta ne kadar başarılı olduğunu gösteriyor aslında. Geçtiğimiz yıllarda Türkiye’ye Cebimdeki Yabancı adıyla uyarlanan Perfetti Sconosciuti filminin de tüm dünyada pek çok versiyonu yapılmıştı. Bu film de benzer bir yolda gidiyor olabilir. Buradan Türkiye’deki yapımcılara duyurulur. Filmin başrolündeki Valentina Lodovini için bir arkadaşım, İtalya’nın Ezgi Mola’sı demişti. Gerçekten izlerken sürekli gözümün önüne Ezgi Mola geldi. Potansiyel bir Türkiye uyarlaması için tek adayım.

Çalınan Günler (Il ladro di giorni):

Vincenzo, yıllar önce oğlunun gözü önünde tutuklandıktan sonra, hapisten çıktıktan sonra onunla birkaç gün geçirmek üzere geri döner. İşte bu film de o birkaç günün öyküsü. Vincenzo’nun asıl niyeti, aklındaki bir takım karanlık işler için oğlunu kalkan olarak kullanmaktır. Çünkü polislerin, yanında çocuk olan bir adamdan şüphelenmeyeceğini düşünür. Filmde anlatılan baba-oğul ilişkisinin işlediği söylenebilir. Pek çok İtalyan filminde izlediğimiz Riccardo Scamarcio ve oğlu rolünde Augusto Zazzaro da iyi bir kimya tutturmuşlar ancak benzerini çok fazla izlediğimiz bir hikâye. Yine de çocuğun, tam bir ergenliğin eşiğindeki erkek çocuk hallerini başarılı bulduğumu söylemeliyim. Ufak bir spoiler olarak, babanın suçlu olmaktan vazgeçmemesinin, bu tip bir film için ilginç olduğunu da eklemeliyim.

Ev Hapsinde Aşk (L’amore a domicilio):

İşlediği bir suçtan ötürü ev hapsi cezası verilmiş genç bir kadınla, dışarı çıkma izni verildiği bir gün karşılaştığı bir sigortacı adamın aşk hikayesi. Adam kadına o kadar âşık oluyor ki onun için suç işlemeyi bile göze alıyor. Ne yazık ki yine çok bildik bir konuyu işleyen bir film ve bu kez başka bir noktadan gelen bir çekiciliği de yok. Böyle bir hikâyede çiftimizin uyumları çok önemli ama hiçbir şekilde karakterlerin aşklarına ikna olamıyorsunuz. Oyuncuların uyumsuz oluşu da bunu destekliyor. Adamın kadına âşık oluşu yine anlaşılabilir ama kadın karakterin, baştaki cinsel açlık nedeni haricinde adamla birlikte olmak istemesi için bir neden bulamadım doğrusu. Üstelik işin içine suç dünyası girdikçe hikâye daha da zayıflıyor ve daha kaba saba bir mizaha dönüşüyor. Seçkinin zayıf filmlerinden.

Dünyanın En Güzel Günü (Il giorno più bello del mondo):

Bu yılki seçkide çocukların ana karakterlerinden biri olduğu filmlerin sayısı oldukça fazlaydı. Burada da iflasın eşiğindeki bir tiyatroyu işleten kahramanımıza miras kalan(!) iki çocuğun hikayesini ve aralarındaki ilişkileri izliyoruz. Bu çocuklardan biri hiç konuşmuyor ama bir takım süper güçleri var. Eşyaları, dokunmadan yerlerinden oynatabiliyor. Öyle ki, bir kıyafeti içinde hiç kimse yokken dans ettirebilecek derecede. Kahramanımız, çocuğun bu güçlerini kullanarak yaptığı şovla tiyatroyu kurtarıyor ama bu süper güçleri test etmek isteyen bilim insanları ve kötü adamlar da devreye girince işler karışıyor.

Yetişkinlere hemen hemen hiçbir şey ifade etmeyen bir çocuk filmi ama çocuklara ne kadar şey ifade ediyor, ondan da şüpheliyim. Filmin fazla masalsı ve steril dünyası 2020’nin çocukları için fazla naif olabilir. 20-30 yıl geç kalmış bir film izlenimi verdi bana.

Ankara’dan etkinlikler:

Sinemaların kapanması ile, kültür merkezleri de etkinliklerine ara vermiş gibi gözüküyor. Sanırım bir süre için Ankara’ya özel bir sinema etkinliği bulamayacağız.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 289.434 hits
Ocak 2022
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: