24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 4. Gün: Soygun, Düş Peşinde, Körfez, Daha

Soygun (Good Time):

good_time

Bugün ilk film olarak You Were Never Really Here’a niyetlenmiştik ama şansımıza Good Time çıktı. İyi ki de çıktı. Zaten vizyonda ya da Filmekimi’nde izleyecektik ama onların öncesinde yakalamış olduk. Filmin Türkçe adı Soygun ama yönetmen Safdie kardeşler filmin büyük kısmını soyguna değil, sonrasında yaşananlara ayırmışlar.

Connie ve Nick isimli iki kardeş bir banka soygunu planlarlar fakat kardeşlerden biri zihinsel engellidir. Zaten diğer kardeşin de öyle çok iyi bir planı ya da kabarık bir suç geçmişi yoktur. Soygunun en başındaki acemiliklerinden de kolayca tahmin edilebileceği gibi, terslikler üst üste gelir ve zihinsel engelli olan kardeş Nick yakalanır. Onun hapishanede bir gece geçirmeye bile dayanamayacağını düşünen kardeşi de gece boyunca onu çeşitli yollarla hapisten çıkarmaya çalışır.

Safdie kardeşler (bu arada yönetmen kardeşlerden biri, aynı zamanda zihinsel engelli kardeşi de canlandırıyor), hikâyelerini hızlı bir tempo, bu tempoya her anında ayak uyduran bir müzik çalışması ve tıkır tıkır işleyen bir senaryo ile anlatmışlar. Film zaman zaman yakın çekimleri ve hareketli kamerası nedeniyle yorucu olabiliyor ama yönetmenler bu şekilde tercih etmişler. Bu yoruculuk filmin aleyhine de işlemiyor zaten.

Kardeşini kurtarmak için türlü yollar deneyen Connie rolünde Robert Pattinson filmin yükünün büyük bir kısmını sırtlıyor. Pattinson’ın oyunculuğunu her zaman iyi bulmadığımı saklayacak değilim ama bu sefer sağlam bir performans çıkarıyor ve filmi bir adım daha yukarı taşıyor. Sonuç olarak festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Düş Peşinde (Girl Asleep):

Girl-Asleep-1140x641

Bu yıl festivalde merakla beklediğimiz filmler kadar, hakkında çok fazla bir şey duymadığımız, başka bir yerde yakalamamızın zor olduğu filmler de vardı. İşte Girl Asleep, o filmlerden biriydi. Film, bir büyüme hikâyesi anlatıyor. 14 yaşındaki Greta, yeni yaşına yeni bir okulda girmek üzeredir. Yeni okulda hemen hemen hiç arkadaşı yoktur. Okulun havalı kızları, onu içlerine almazlarken ona yaklaşan tek kişi Elliot’dır. Zaten o da okulda dışlanan bir gençtir ve onun da arkadaşı yoktur. Greta’nın anne babası ve ablası da tuhaf tiplerdir. En azından tuhaf bir mizah anlayışları vardır. Bu mesafeli, biraz da soğuk mizah anlayışı filmin tümüne sinmiş durumda zaten. Filmin görsel yapısı da işin içine girince akla Wes Anderson filmleri geliyor.

Filmin konusunda bakınca karşımızda bildik bir büyüme öyküsü olduğu sanılabilir. Ancak yönetmen Rosemary Myers ve senaryo yazarı Matthew Whittet (ki film de onun yazdığı bir tiyatro oyunundan uyarlama zaten), işin içine Greta’nın hayal dünyasını da katarak önümüze gerçeküstü bir yapı getiriyorlar. Bu gerçeküstü dünyada Greta’nın yaşamındaki annesi, babası, uzaktan uzağa hoşlandığı oğlan gibi figürleri başka kimlikler içinde tekrar görüyoruz. Bu da gerçeklikle hayal dünyası arasındaki bağı güçlendiriyor. Bu, belki çok yeni bir fikir değil ama filmde gayet iyi işliyor. Çok büyük ve önemli bir film değil belki ama festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden biri.

Körfez:

Korfez

Emre Yeksan’ın Körfez filmi Venedik Film Festivali’nde gösterilmesi ile dikkat çekmişti. Üstelik fena da yorumlar almamıştı. Bu nedenle Adana’nın da merakla beklenen filmlerinden biriydi. Körfez, 30’lu yaşlardaki Selim’in hikâyesini anlatıyor. Selim, sorunlu bir boşanmanın arkasından İstanbul’dan İzmir’e geri dönmüş. Daha ilk anlarda genç denebilecek yaşına rağmen umutsuz ve amaçsız bir karakter olduğunu anlayabiliyoruz. Filmin ilk bölümlerinde Selim’in çevresine ve ailesine yabancılaşması gayet iyi anlatılıyor. Onların yemek masasındaki halleri, yıllar önceki kız arkadaşı ile tekrar karşılaşması ve amaçsız bir cinsellik yaşamaları, hiç tanıyamadığı asker arkadaşı ile karşılaşmasında onu tanıyor gibi yapması karakteri tanımamız açısından başarılı sahneler.

Fakat filme Körfez adının verilmesinin bir nedeni var. Körfez’de bir yangın çıkıp sonrasında şehre pis bir kokunun yayılması, şehirde yaşayanların büyük bir kısmının yaşadıkları yeri terk etmesi ile sonuçlanıyor. Bu noktadan sonra film, neredeyse distopik diyebileceğimiz bir yapıya bürünüyor. Orta ve üst sınıfın şehri terk etmesi ve kalanların durumu üzerinden bir okuma yapılabilir elbette ama Emre Yeksan filmi metaforlara boğarak fazlasıyla ağır bir hale getiriyor. Ya da çok derinmiş ve zekiceymiş gibi yapıyor diyelim. Halbuki adım adım bataklığa gömülen insan figürü hiç de heyecan uyandırıcı ya da ne kadar güzel bir buluş diyeceğiniz bir metafor değil. Ve ne yazık ki filmde bunlardan çok fazla var. Neticede film kendi içinde kayboluyor ve giderek seyirciden uzaklaşıyor. Benim için festivalin hayal kırıklığı yaratan filmlerinden biri oldu.

Daha:

daha

Onur Saylak’ı 10 yıl kadar önce Sonbahar filminde tanımış ve oyuncu olarak çok sevmiştik. Yakın zamanda bir kısa film yöneterek yönetmenliğe ilgisini de göstermişti. Orman adlı bu kısa filmde sinema duygusu olan bir yönetmen olduğunu hissettirmişti. Peşin peşin söyleyelim, Daha ile karşımızda yılların yönetmenleri ile aşık atabilecek potansiyeli olduğunu da gösterdi. Saylak ilk yönetmenlik denemesi için en baştan doğru bir karar vererek sağlam bir kitaptan yola çıkmış, Daha kitabını ele almış ve kitabın yazarı Hakan Günday ile çalışmış (ki Orman filminde de beraber çalışmışlardı). Elde güçlü bir roman olması başlı başına bir avantaj ama Saylak romanı kuru kuruya anlatmayı tercih etmemiş ve yönetmen olarak da ben buradayım demiş.

Daha, insan kaçakçılığı zincirinin bir parçası olan Ahad ve oğlu Gaza’yı anlatıyor (Ahad’ın tersten okunuşuna dikkat ettiniz mi?). Başka başka ülkelerden Türkiye’ye gelen mültecileri araçları ile taşıyan Ahad ve Gaza, onları bir süre depolarında misafir ediyor, sonra da teknelere teslim ediyorlar. Ahad hem oğluna, hem de mültecilere çok kötü davranıyor. Onları insan gibi bile görmüyor. Hayatta başarılı olmak için kötü olmak gerektiğine inanmış. Gaza ise babasının baskısından kurtulmaya çalışarak İstanbul’a kaçma çabasında. Mültecilere de daha içten bir bakışı var. Fakat giderek bambaşka bir ruh haline bürünüyor.

Onur Saylak, son derece çarpıcı bir hikâyeyi sinemanın farklı unsurlarını uyum içinde kullanarak başarılı bir şekilde anlatıyor. Feza Çaldıran’ın görüntü yönetiminden Ali Aga’nın kurgusuna kadar teknik açıdan çok iyi bir filmle karşı karşıyayız. Ahad olarak Ahmet Mümtaz Taylan zaman zaman biraz abartılı oynasa da gayet iyi ama filmin oyuncu olarak asıl yıldızı Hayat Van Eck. Gaza’ya hayat veren bu genç oyuncu kariyer planlarını doğru yaparsa geleceğin yıldızlarından biri olabilir. Festival sonunda umut veren erkek oyuncu ödülü aldı ama bence doğrudan en iyi erkek oyuncu da seçilebilirdi.

Oyuncular açısından en sıkıntılı isim ise Tuba Büyüküstün’dü. Çok büyük olmasa da olayların akışında kilit bir rolü olan Büyüküstün’ün filmin dokusuna oturmamış bir hali vardı. Doğru kelime bu olmayabilir ama fazla güzel görünüyordu. Ya da şöyle diyelim, o durumdaki bir kadının çok daha yorgun gözükmesi, yüzünde o zor günlerin izini taşıyan bir ifade olması gerekirdi. Filmin sıkıntılı yönlerinden bir diğeri ise kâğıt üzerinde Ahad ile aynı konumda olması gereken bazı karakterleri farklı konumlandırması idi. Spoiler vermeden bu konuyu daha fazla açamayacağım için şu an için bu kadarla bırakıyorum.

Daha, ağır bir konuyu anlatmasına rağmen seyirciyi kavramasını da biliyordu. Bu nedenle festivalden seyirci ödülünü de alması şaşırtıcı değildi. Benim için de Ulusal Yarışma filmlerinin en iyisi idi.

Reklamlar

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 3. Gün: The Beguiled, İşe Yarar Bir Şey, Murtaza

The Beguiled:

beguiled

Sofia Coppola, sevdiğim bir yönetmen, bir de elde Cannes Film Festivali’nden alınmış en iyi yönetmen ödülü olunca The Beguiled’den beklentim epey yüksekti. Üstelik fragman da son derece heyecan vericiydi. Sonuç ne yazık ki bu beklentileri karşılamadı. Kötü film değil belki ama uzun süre hafızalarda yer edecek bir film de değil.

The Beguiled, Amerikan iç savaşında geçen bir öyküyü ele alıyor ama iç savaşı arka planda bir motif olarak kullanıyor. Esas derdi, sadece kadınlardan oluşan bir ortama yakışıklı bir erkek girdiğinde neler olur? İç savaş döneminde genç kızların eğitim gördüğü bir okulda sadece 5 öğrenci, 1 öğretmen ve okulun sahibi Bayan Martha (Nicole Kidman) kalmıştır. Bir gün ormanda yaralı bir düşman askeri (Colin Farrell) bulunur. Onu iyileştirip, askerlere teslim etmeyi düşünürken yanlarında misafir olarak ağırlamaya karar verirler.

Doğrusunu söylemek gerekirse böyle bir öyküyü, senaryoyu da kendi yazmış olan bir kadın yönetmenin elinden izliyorsak farklı açılımlar beklerdim. İlk anda akla gelebileceği üzere tüm kadınlar, yakışıklı düşman askerinden etkileniyor ve onun etrafında pervane oluyorlar. Henüz işin cinsellik yönünü çok düşünmeyecek kadar küçük olanlar bile kendilerini ona beğendirmeye çalışıyorlar. Bu beğendirme çabasının ilk aşamalarının küçük ayrıntılar ile başlaması başarılı aslında ama kadınların birbirleri ile çatışmaları biraz fazla uzatılmış gibi. Filmin kırılma noktasından sonra yaşananlar ise çok hızlı gelişiyor ve seyirciyi hiç şaşırtmıyor. Üstelik fragmanda da neler olduğu/olacağı neredeyse tamamen verilmiş.

Filmin mekân ve kostüm tasarımları, beklenebileceği gibi çok iyi. İyi çekilmiş sahneleri de yok değil (mesela yemek sahnesi). Ama toplamda beklenen tatmin duygusunu vermiyor. Filmden birkaç dalda Oscar adaylığı beklentim vardı. Başka bahara demek zorunda kaldım.

İşe Yarar Bir Şey:

işe-yarar-bir-şey-3

Pelin Esmer’in, 11’e 10 Kala filmi benim için çok özel bir filmdir. Bu nedenle İşe Yarar Bir Şey, bu yılki festivalin merakla beklediğim filmlerinden biriydi. Üstelik bu kez işin içinde Barış Bıçakçı gibi önemli bir edebiyatçı da vardı. Film, bir tren yolculuğunda tanışan iki kadının hikâyesini anlatıyor. Leyla (Başak Köklükaya), yıllar sonra lise arkadaşlarıyla buluşmaya giderken, genç hemşire Canan (Öykü Karayel) ise bir iş görüşmesine gidiyor. Filmin ilk yarısı trende geçerken, ikinci yarısı Leyla’nın lise buluşması ve Canan’nın iş görüşmesi ile geçiyor (yani tam öyle değil de filmin gelişmelerini ele vermeyelim şimdi).

Filmin en etkili kısımları trende geçen kısımlar. Leyla ve Canan’ın birbirini tanıma çabası, kendilerini ya da amaçlarını en başta karşı tarafa tam olarak açamazken yavaş yavaş rahatlamaları, sadece trende gördükleri ve görecekleri insanların hayatlarına teğet geçmeleri çok iyi verilmiş. Filmin sinemasal anlamda en güçlü olduğu yerler de buralar. Görüntü yönetmeni Gökhan Tiryaki camlar arkasından gözlemlenen hayatları verirken gözümüze sokmadan ince ince çalışmış. Trenden inildikten sonraki bölümde ise film gücünü yitiriyor. Filmin tümünde, arka planda bir edebiyatçının olduğu hissediliyor ama sanki tren sonrası bölümde film Pelin Esmer’in olmaktan çıkıp Barış Bıçakçı’nın ellerine teslim oluyor. Söyleşi kısmında, filmin tamamen trende geçmesini düşünmüş müydünüz sorusu da geldi. Bence de olabilirmiş. Ama bu haliyle de kötü film değil kesinlikle.

Oyuncular için de birkaç kelam etmeli. Başak Köklükaya’yı sinema perdesinde izlemeyi özlemişiz gerçekten. Kimi zaman o edebi yapıya kendisini fazla kaptırıyor ama senaryonun talep ettiği de bu zaten. Onu başarılı bir genç oyuncu olarak alkışlarken bir anda sinema perdesinden uzaklaştı ve bir süre görülmedi. Umalım ki bu film, yeni projelerin başlangıcı olur. Öykü Karayel ise Köklükaya’nın yanında ezilmeyen bir performans ortaya koymuş. Özellikle ne yapacağını bilemeyen tedirgin halleri çok iyi. Onu da dizilerden çok sinemada görmek isteriz.

Murtaza:

murtaza

Murtaza, bir köyde gözleri görmeyen karısı ile birlikte yaşayan yaşlı bir adamın hikâyesi. Düğünlere, çeşitli etkinliklere yemek hazırlayarak, küçük tarlalarındaki kayısıları toplayarak hayatlarını idare ettirmeye çalışıyorlar. Çocuklarını İstanbul’a göndermişler ve onlardan pek de haber almıyorlar. Aslında Murtaza, karısının görme engelini de kullanarak kendilerine o küçük evlerinde güvenli bir bölge kurmuş ve oradan mümkün olduğu kadar dışarı çıkmıyor, dışardan da içeriye kimseyi almıyor. Film ilerledikçe anlıyoruz ki, bu adamın geçmişinde kendisinin bile utandığı, belki unuttuğu, belki unuttuğunu sandığı sırlar var.

Özgür Sevimli, bu ilk filminde kendisi için çok özel bir yer taşıyan bir hikâyeyi anlatmış. Filmin söyleşisinde Murtaza’nın onun dedesi olduğunu öğrendik. Yıllar önce bu konuda bir belgesel de çekmiş zaten. Anlattığı hikâyeye uyacak şekilde, minimal bir anlatım tarzını benimsemiş. Görkemli sahneler yok ama ışığın çok iyi kullanıldığı birkaç sahne var. Deneyimli oyuncular Cezmi Baskın ve Meral Çetinkaya da başarılılar.

Filmin ödül şansı olur mu bilemiyorum ama yönetmen Özgür Sevimli, Adana Film Festivali’nden her durumda mutlu ayrılacak sanırım. Festivalde yer alan üç filmin ekibinde yer alıyor. Bu filmin yönetmeliği dışında, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok ve Sofra Sırları filmlerinde de yardımcı yönetmenlik yapmış.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 2. Gün: Patti Cake$, Taş, Kar, Derin Sular

Patti Cake$:

patticakes

Patti, Amerika’nın küçük bir kasabasında yaşayan, annesiyle sorunlar yaşayan, kilolu, genç bir kız. Hayattaki en büyük tutkusu ise rap müzik. Çok iyi sözler yazıyor, bunları bizim âşık atışmalarını hatırlatan rap müzik kapışmalarında çok iyi kullanıyor. Hayali, elbette bir gün bu kasabadan çıkıp ünlü olmak. Önünde de bir rap müzik yarışması var. Annesi de bir zamanlar bir rock grubunda şarkıcılık yapıyormuş. O da zaman zaman geceleri kendini barlara atsa da hayatının çoğunu evinde geçiriyor.

Patti Cake$, bağımsız sinemanın anlatmayı çok sevdiği temaları karşımıza getiriyor. Küçük bir kasabada çıkışsızlık içinde yaşayan insanlar, karşısına şans çıkarsa kendini kurtarabilecek yetenekte bir karakter ve onu aşağı çekmeye çalışan zincirleri. Elbette aile sorunları da işin farklı bir katmanı. Müzik videoları ile tanınan yönetmen Geremy Jasper, bu bildik temaları rap müzik ile harmanlayarak iyi bir iş çıkarmış ve seyirci dostu bir film yapmış. Patti’nin gerçek yaşamı ile hayal dünyasını iç içe geçirmesi de iyi bir fikir. Ancak filmden keyif almak için rap müziğe de bir ilginiz olması gerekiyor. Kişisel olarak çok yakın olduğum bir müzik türü olmadığı için işin o kısmı biraz sorunluydu. Yine de finaldeki performansın insanın kanını kaynattığını itiraf etmem gerek. Hemen aşağıda filmdeki şarkılardan biri var. İzleyip/dinleyip filmi sevip sevmeyeceğinize karar verebilirsiniz.

Patti’yi canlandıran genç oyuncu Danielle Macdonald, gerçekten başarılı. Finalin bildik klişelere teslim olmamasını da filmin artıları arasında sayabiliriz.

Taş:

tas

Orhan Eskiköy’ün Taş filmi, bu yılki Adana Film Festivali’nin programındaki ilk ulusal yarışma filmiydi. Film, belirsiz bir zaman ve mekânda geçiyor. Anne-baba ve kızlarından oluşan bir aileyi tanıyoruz. Bir erkek çocukları da varmış ama küçük yaşta kaybolmuş. Geçmişte neler yaşandığını tam olarak bilmiyoruz ama anne, bu durumdan babayı sorumlu tutuyor. Günün birinde kapılarının önünde bayılmış genç bir adam buluyorlar. Anne, onun kaybolan oğlu Hasan olduğuna inanıyor, baba çok emin değil, çocuk ise adının Selim olduğunu söylüyor. Ama bu annenin inancını değiştirmeye yetmiyor. Bir de ortada Selim/Hasan’ı arayan bir memur var.

Peşin peşin şunu söylemeliyim, daha önce gösterildiği festivallerde Taş çok iyi eleştiriler almamıştı. İzledikten sonra biraz haksızlık edildiğini düşündüm. Orhan Eskiköy sorular soran ama cevapları ele vermeyen, biraz kapalı, biraz da seyircinin filmden çıkartabileceği anlamlara sırtını yaslayan bir film yapmış. Ama sinema duygusu yerli yerinde ve kendisini izlettiriyor. Memur karakteri ya da tiplemesi üzerinden getirdiği otorite ya da devlet eleştirisi bir yana, filmin esas derdi inanç kavramı. Filmin başlarında ufak ufak adı anılmaya başlayan bu kavram, film ilerledikçe ağırlığını hissettiriyor. Film, farklı konular üzerinden dönüp dolaşarak sürekli olarak inanç mevzusuna dönüyor. O gencin Hasan ya da Selim olduğuna inanmak, duvarın gücüne inanmak, ortada bir define olduğuna inanmak vs. vs. Eskiköy, söyleşide kendisinin de belirttiği gibi Taş kavramını da birkaç farklı şekilde kullanmış. Kimi zaman mistik gücü olan bir duvarın parçası, kimi zaman sıradan bir yapının bir parçası, bazen de bir silah.

Soruları sorup, cevapları açıkça vermemenin yönetmenin bilinçli bir tavrı olduğunu söyleşide Selim/Hasan karakterini canlandıran Ahmet Varlı’nın bir cevabından da anladık. Bu karakterin geçmişi ile ilgili çekilmiş bir sahne varmış. Bu sahne bazı sorulara açıklık getirebilir, en azından karakterin kim olduğunu netleştirebilirmiş ama sonradan çıkarılmış. Belki de yönetmen, bu ve benzeri konularda, filmin temasından da hareketle, seyirci neye inanıyorsa gerçeğin o olduğunu düşünmemizi istemiş.

Neticede Taş, zor ve çaba isteyen bir film ama kötü bir film değil. Yakın zamanda gösterime de girecek. Şans verilmeli derim.

Kar:

Snow-1

Kar, bu seneki festivalin sürprizlerinden biri. Çok fazla bir beklentimiz yokken karşımıza çıktı ve seyirciyi çarpıp geçti. Film, Antalya’da yaşayan bir grup lise öğrencisinin hayatına odaklanıyor. Bu gençler uzaktan baktığımızda pek çok kişinin, kim bu serseriler diyeceği, hatta pek de yanlarına yaklaşmak istemediğimiz tipler. Okulda kavga çıkarıyorlar, sokakta sağa sola bulaşıyorlar, bol bol alkol ve uyuşturucu kullanıyorlar ve ağızları çok bozuk. Tüm bu gençler aynı zamanda, sosyal sınıf olarak da altlarda yer alıyorlar. Film, girişinde bu karakterleri bize tanıtmadan nedensiz şiddetlerini karşımıza getirerek ilk anda bir şok etkisi yaratıyor. Doğrusunu söylemek gerekirse bu anlarda karakterler fazla abartılı, film de itici geldi. Ancak karakterlerden birinin Bolu’dan gelen ve orta/üst sınıfa mensup, “temiz bir çocuk” olan erkek kardeşi Ali olaya dâhil olunca biz de onunla beraber bu grubu tanımaya başlıyoruz, onları seviyoruz, sevmesek bile onları anlıyoruz. Giderek bu grubun içine giren Ali, yavaş yavaş onlardan biri oluyor ve olaylar gelişiyor.

Yönetmen Emre Erdoğdu, gerçekten güçlü karakterler ve güçlü bir öykü kurmuş. Ülkemizden çok fazla iyi gençlik filmi çıkmıyor diyoruz zaman zaman. Son yıllarda gençlik komedilerinin düzeyinde bir artış olmuştu. Kar da gençliğin bir kesimine bir yandan çok sert, bir yandan da dürüst bir bakış. Genç oyuncu kadrosunun hemen hepsi çok iyi ve doğal. Hikaye gereği, Müzeyyen’i canlandıran Hazar Ergüçlü, bir adım önde. Kendisini yakın zamanda, Nuri Bilge Ceylan’ın Ahlat Ağacı’nda da göreceğimizi düşünürsek iyi bir yönde ilerlediğini söyleyebiliriz. Onun dışında çetenin başı diyebileceğimiz Hazerhan rolünde Halil Babür de son derece başarılı.

Kar, gösterime girebilecek mi bilemiyorum ama girerse 18+ sınırlandırması alacağından eminim. Günümüzün koşullarında, televizyonlarda yayınlanması da neredeyse imkânsız. Bu nedenle karşınıza çıkan festivalde izleyin derim.

Derin Sular (Submergence):

submergence_01

Wim Wenders, pek çok filmini sinema tarihinin en iyileri arasına alabileceğim bir yönetmen. Ne yazık ki yakın dönemdeki kurmaca filmleri çok fazla sevemedim. Submergence da bu fikrimi değiştirecek bir yapım olmadı.

Submergence, karşımıza farklı farklı yerlerde kendileri ile baş başa kalan iki karakteri getiriyor. James McAvoy’un canlandırdığı James More, köktendinci teröristler tarafından ışık bile görmeyen bir odada tutsak edilmiş durumda. Alicia Vikander’in canlandırdığı Danielle Flinders ise bilimsel bir çalışma için, denizin ışık bile sızmayan kapkaranlık bir katmanında tek başına. Bu iki karakter bir süre önce Fransa’da bir sahil otelinde tanışıp çok büyük bir aşk yaşamışlar ve bugün bulundukları durumlarda kendilerini hayata bağlayan da o aşk oluyor. Filmin temel sorunu da burada ne yazık ki. O aşk bir türlü inandırıcı olamıyor. Artık McAvoy ve Vikander’in kimyası mı tutmuyor diyelim, aralarındaki hikâye ve yakınlaşmaları inandırıcı mı değil diyelim bilemiyorum ama olamıyor. Bu durumda filmin, iki karakterin içinde bulundukları durumlar arasında kurmaya çalıştığı paralellikler de havada kalıyor.

Filmin bir diğer önemli boyutu da James More karakterinin kendisini kaçıranlar ile kurduğu iletişim. Bu konuda Wim Wenders’in kötü Müslüman teröristler ve kahraman İngiliz adam klişesini kullanması beklemezdim zaten. Nitekim o tuzaktan kaçıyor. Özellikle Reda Kateb’in canlandırdığı Saif karakteri ile olaya doğru yerlerden yaklaşıp doğru sorular soruyor. Ancak kimi zaman, özellikle doktor karakteri ile kurulan diyaloglar yeterince doyurucu değil.

Wenders, bir aşk hikâyesi içinde önemli bulduğu konuları ele almaya çalışmış. İzlediğime pişman değilim ama sanırım kendisine belgesellere devam et üstad, diyeceğim.

24. Adana Film Festivali İzlenimleri – 1. Gün: Kardaki İzler, Mutlu Son

Kardaki İzler (Wind River):

wind_river

Taylor Sheridan’ı kimi dizilerdeki oyunculuklarını bir kenara bırakırsak, çoğunlukla Sicario ve Hell or High Water’ın senaryolarını yazan kişi olarak tanıyoruz. Hatta Hell or High Water’ın başarılı senaryosu ile Oscar adayı da olmuştu. Sheridan’ın 2011 yapımı, çok bilinmeyen bir yönetmenlik denemesi de var. Bu nedenle, bu başarısı sonrasında tekrar yönetmenliğe yönelmesi şaşırtıcı değil.

Sheridan bu filminde yine bir suç hikâyesi anlatıyor. Jeremy Renner tarafından canlandırılan ve hayatını, dağlarda vahşi hayvanları avlayarak kazanan Cory, bir gün dağlarda Kızılderili genç bir kızın donmuş bedenini buluyor. Olayın cinayet olma şüphesi üzerine bölgeye bir FBI ajanı çağırılıyor. Gelen ajanın deneyimsiz bir kadın (Elizabeth Olsen) olması bölgedekileri hayal kırıklığına uğratıyor.

Bir cinayeti çözmek için erkeklerin arasına gönderilen genç FBI ajanı teması, ilk anda Kuzuların Sessizliği’ni akla getirse de film o yolda gitmeyerek, genç ajan Jane’i olayın çözümü yolunda öne çıkartmıyor. Filmin hikâye olarak esas yükü Cory karakteri üzerinde. Zaten giderek rahatsız edici olan da bu oluyor. Cory hem çok iyi bir iz sürücü, hem bütün delilleri çok iyi değerlendiriyor, hem her attığını vuruyor, hem de bire bir kavgada çok başarılı. Adeta bir süper kahraman, Jeremy Renner’ın oynadığını düşünürsek, adeta Hawkeye. Jane karakteri daha çok onun geçmişindeki benzer bir acıyı ortaya çıkarmak için kullanılıyor, biraz da ufak bir romantizm unsuru. Ama neyse ki bunda çok ileri gidilmemiş.

Aslında Sheridan, dondurucu bir soğukta yaşayan insanların psikolojisini, o ortama dışardan gelenlerin her durumda yabancı olarak kalacakları duygusunu iyi vermiş. Bu yalnızlık ve izole edilmişlik duygusu üzerinden gelişen yerler gayet iyi. Ancak kimi zaman işi Hollywood aksiyonu noktasına taşıyor ki oralarda tökezliyor ve sıradanlaşıyor. Finaldeki çözüm de ilk anda etkileyici olsa da üzerinde bir süre düşününce benzerlerini gördüğümüz bir fikir olduğunu hatırlıyorsunuz.

Neticede Wind River kötü film olmamakla beraber, Hell or High Water düzeyinde de değil. Nick Cave ve Warren Ellis’in müziklerinin her zamanki gibi birinci sınıf olduğunu da not olarak düşelim.

Mutlu Son (Happy End):

happy_end

Haneke’nin Mutlu Son isimli bir film çekmesi bile başlı başına bir ironi. Daha en baştan onun karakterleri için bir mutlu son yazmayacağını biliyoruz. En azından çoğunlukla kullanıldığı anlamda. Belki de belli bir açıdan bakarsanız, Amour ve Yedinci Kıta gibi filmlerin finallerini mutlu son olarak görebilirsiniz.

Haneke bir kez daha sevdiği oyuncularla, sevdiği temalara dönüyor. Karşımızda Haneke’nin anlatmayı çok sevdiği ama bir kurum olarak hiç hoşlanmadığını hissettiğimiz üst sınıftan burjuva bir aile var. Bu aile zaten kendi içinde sorunlar yaşarken, aileye babanın eski eşinden olan kızının da dâhil olması ile işler daha da karışıyor. Ya da belki de bazı noktalarda zaten kaçınılmaz olan olayları hızlandırıyor diyelim.

Haneke bu filmde sevdiği temaları işliyor dedik, aynı zamanda sevdiği ve daha önce kullandığı şekillerde işliyor. Filmin girişinde uzun süre cep telefonu kameralarından ve güvenlik kameralarından görüntüler izliyoruz. Bunların arasında bir çocuğun evcil hayvanı üzerinde yaptığı bir deney de var. Ana karakterlerimizden biri kim olduğunu bilmediğimiz biri ile yazışıyor. Bir başka ana karakterimiz yaşlı ve hasta. Televizyonlarda göçmenler ile ilgili haberler dönüyor fakat kimse bunlarla ilgilenmiyor. Önceki Haneke filmlerini düşündüğümüzde bu ve benzeri detayların hepsini gördüğümüz filmler aklımıza geliyor. Bu nedenle film her haliyle bir Haneke filmi olduğunu hissettirirken, bir yandan da bir tekrar hissi uyandırmaktan kaçamıyor. Elbette belli bir gizem ve gerilim duygusu da oluşturuyor ama eski Haneke olayları çok daha sert bir noktaya taşırdı demekten de kendimizi alamıyoruz. Bildiğimiz Haneke tüm aileyi tüketen bir “mutlu son” yazardı. Buradaki son ise biraz etkisiz kalıyor. Ayrıca Haneke gençlerin teknolojiyi kullanmasına bir eleştiri getirecekse bunu daha orijinal bir şekilde yapmalıydı bence.

Her Haneke filmi seyre değerdir diyelim ama Mutlu Son’un usta yönetmenin en iyi filmlerinden biri olmadığını da söyleyelim. Yine de kendi adıma bazı Haneke filmlerini, demlendikçe daha çok beğendiğimi de unutmuyorum (örnek: Beyaz Bant). Belki bu da öyle olur.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 6. Gün: The King’s Choice, Ana, mon amour, Logan, Strange Birds, Terminator 2: Judgment Day 3D

Kongens Nei (The King’s Choice):

kings_choice

Norveç’in Oscar adayı The King’s Choice, buralara gelmedi ama Berlin’de yakalama fırsatı bulduk. Daha önce günümüzde geçen filmler yapan Erik Poppe bu kez bir dönem filmine imza atmış. Dönem, 2. Dünya Savaşı dönemi. Bu dönemde o kadar farklı ülkelerde o kadar çok şey yaşanmış ki, hâlâ yeni şeyler ortaya çıkabiliyor. The King’s Choice, sinema sanatı açısından pek bir yenilik getirmese de bilmediğimiz bir olayı anlatıyor. En azından Norveçli olmayanların bildiğini pek tahmin etmiyorum.

Film, Nisan 1940’da Nazi Almanyası’nın Norveç’e girmesi sonrası yaşananları anlatıyor. Almanlar başbakanlığa kendi kuklaları sayılabilecek bir ismi getiriyorlar ve Norveç’i büyük bir çatışma olmadan kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kral 7. Haakon ise aslında sadece sembolik yetkileri olmasına rağmen, halkın isteği bu yönde olduğu için Alman işgaline karşı bir tavır sergiliyor. Bunun sonucu olarak da ailesi ile birlikte kaldığı bölge bombalanıyor ama Norveç’te direnişin başlamasında ve kararlı bir şekilde sürmesinde önemli bir rol oynuyor.

The King’s Choice da bu sene festivalde izlediğimiz bazı filmler gibi çok kendi ülkesine dönük bir film. Karakterlerin ülke tarihindeki yerleri, birbirleri arasındaki ilişkilerin yansıtılışı, gelişmelerin doğurduğu sonuçlar Norveçli bir seyirciyi bizden daha fazla etkileyecektir. Muhtemelen Erik Poppe de bunun farkında olmalı ki, filmin başına ve sonuna uzun açıklayıcı metinler koyarken, film boyunca gördüğümüz mekânları, olayların gerçekleşme saatlerini de tek tek alt yazılarla belirtmiş. Baştaki yazılar olmasa, özellikle en başlarda perdede ne olup bittiğini anlamamızın zor olduğunu kabul etsem de ara yazıların filmin temposunu kıran müdahaleler olduğunu düşünüyorum. Ancak Poppe, elindeki malzemeden dönem filmi ve savaş filmi kurallarına uygun bir yapım çıkarmış. Bu anlamda rahat izlenen bir film belki ama benzerleri arasında öne çıktığını söylemek güç.

Ana, mon amour:

ana_mon_amour

Hemen her festivalde Romanya sinemasının son yıllardaki büyük yükselişinden bahsediyoruz. Berlinale de bu kuralı bozmadı. Çocuk Pozu filmi ile tanıdığımız Călin Peter Netzer’in yeni filmi Ana, Mon Amour, izlediğim filmler içinde yarışma bölümünün en iyilerinden biriydi. Filme Ana ve Toma adlı iki gencin tutkulu aşkını izleyerek başlıyoruz. Ana’nın psikolojik rahatsızlıklarının ilk emarelerini de filmin en başında görüyoruz. Yine de özellikle Ana’nın ailesi ile tanışma kısmı epey eğlenceli bir bölüm. Hoş bir aşk filmi izleyeceğimizi düşünürken Ana’nın hastalığı ve Toma’nın ona elinden geldiği kadar yardımcı olması hikâyeyi başka bir noktaya taşıyor. Ama bununla da bitmiyor, hikâye bir anda ileri gidiyor ve Toma’yı bir psikoloğa Ana ile tanışmasını anlatırken buluyoruz. İkili evlenmiş ve çocukları olmuş, bu süreçte aralarındaki ilişkinin dinamikleri de değişmiş. Tüm film zekice kurulmuş bir flashback/flashforward yapısı ile ilerliyor. Bazen, seyirci olarak karakterlerdeki fiziksel değişikliklerden hangi zaman dilimini izlediğimizi anlamaya çalışıyoruz. Bu anlamda Netzer, filminde seyirciden de katılımcı olmasını bekliyor. İşin daha da kafa karıştırıcı tarafı, Toma’nın psikolog koltuğundan anlattıklarının, olayların onun tarafından yorumu olması, hatta bazen düpedüz rüyalarını anlatıyor. Ancak bu komplike yapıdan ortaya çıkan şey bir kafa karışıklığı olmuyor. Bu nedenle senaryo yazarlarını ve kurgucuyu tebrik etmek lazım (ki filmin kurgusu Berlin’den bir özel ödül aldı zaten).

Ancak filmin tek özelliğinin kurduğu bu komplike yapı olduğunu söylemek yanlış olur. Asıl derdi, her ikisinin de çeşitli problemleri olan iki insanın arasında yazılı olmayan belli kurallara göre kurulan ilişkinin zaman içinde ne şekilde değişebileceğini göstermek ve bu değişikliğin tarafların en azından birini (belki ikisini de) nasıl boşluğa itebileceğini irdelemek. Belki de yönetmenin kendi deyişiyle, bir ilişki kurmanın imkânsızlığını göstermek. Evet, ilişkiler açısından biraz karamsar bir bakış açısı olduğunu söylemeliyiz.

Filmin başarısını sağlayan en önemli unsurlardan biri de oyuncuları. Başta Ana ve Toma’yı canlandıran Diana Cavallioti ve Mircea Postelnicu olmak üzere tüm oyuncu kadrosu çok iyiler. Yıllara yayılan bu ilişkideki değişen ruh durumunu başarılı bir şekilde vermişler. Ayrıca film, ülkemizde gösterime girecek olursa kesileceğine kesin gözüyle baktığım bir sahnede de gayet cesurlar (o sahnedeki vücutların başkalarına ait olma ihtimali her zaman mümkün).

Neticede Ana, mon amour, ikinci izlemede farklı sonuçlar çıkarılabilecek filmlerden biri. Ben de ikinci kez izlemeyi ümit ediyorum. Türkiye’deki festivallere duyurulur.

Logan:

logan1

Bir festivalde birbirinden ne kadar farklı filmler izleyebilirsiniz sorusuna bir cevap verircesine sonraki seans için seçtiğim film Logan’dı. Hugh Jackman’ın Wolverine rolü için son kez kameraların karşısına geçeceğini defalarca açıkladığı, Deadpool sağolsun, R-rating alacağı da açıklanan (yani kandan ve küfürden kaçınılmayacağı belli olan) son Wolverine filmi Logan, Avrupa prömiyerini Berlin’de yaptı. Bir çizgi roman hayranı olarak bunu kaçıramazdım.

Önce baştan şunu söyleyelim, bir Wolverine filminin atmosferi kesinlikle böyle olmalıymış. İki Wolverine filmi boşa harcanmış. X-Men filmlerinin hitap ettiği yaş kitlesi daha düşük olabilir. Bu nedenle onlarda şiddetten kaçınılabilir ama solo Wolverine filmleri için aynı şey söylenemez. Neticede ellerinden metal pençeler çıkan ve o pençelerle savaşan bir adamdan bahsediyoruz. Herhalde o pençelerle düşmanlarının başlarını okşamıyor.

Önceki Wolverine filminin de yönetmeni olan James Mangold (ki o filmin hiç beğenilmediğini hatırlatalım), filmini çok net bir şekilde, bu bildiğiniz X-Men filmlerinden değil, bildiğiniz çizgi roman uyarlamalarından da değil demek için çektiği bir sahneyle açıyor. Hatta belki de “tamam, salona kadar geldiniz ama bu sahnedeki şiddetten ya da küfürden rahatsız olduysanız kapı yakın, halen çıkabilirsiniz” diyor. Hatta girişin hemen arkasından gelen sahnede çok da gerekli olmayan bir çıplaklık da kullanarak bunun tekrar altını çiziyor. İlk sahnelerin hikâyenin gelişimine pek de bir etkisi olmadığını düşünürsek filmin tonunu kurmak için çekildiği açık.

Asıl hikâyeyi yaşlanmış bir Wolverine, daha da yaşlanmış bir Profesör X ve çocuk yaşta bir mutantın, kötü adamlar peşlerindeyken, gerçek olup olmadığını bile bilmedikleri güvenli bir yere ulaşmak üzere yaptıkları yolculuk olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda elbette bir yol filmi ama daha çok bir western filmi. Zaten film sırasında da western referansı fazlasıyla veriliyor. Filmin en büyük artılarından biri karakterine verdiği önem. İyiden iyiye bir yalnız kovboya dönüşmüş olan Wolverine (belki de Logan demeliyiz), vahşi tarafını öne çıkarmış olsa da halen iyi adam ve kendisi ile barışma çabasında. Genç mutant Laura (X-23) belki de Logan’dan daha vahşi bir karakter ve kendini keşfetmeye çalışıyor. Ama asıl dramı, ana karakterimiz olmasa da Profesör X yaşıyor. Dünyanın en güçlü beyni, o beynini kaybediyor, yaşadıklarını unutuyor, en kötüsü beyninin o müthiş gücüne hâkim olamıyor. Filmde çok net olarak söylenmese de bunun yol açtığı sonuçlar çok trajik aslında. Filmde kötü karakterin yeterince güçlü olmadığı eleştirisi yapılabilir, doğrudur da ama önemli olanın karakterlerin kendi içlerindeki yolculuk olduğunu düşünürsek çok da büyük bir eksi değil bu.

logan2

Logan’ı türünün en iyi filmlerinden biri sayabiliriz ama bir başyapıt olarak selamlamamızı engelleyen birkaç hareket yapıyor. Çok spoiler vermeden söylemeye çalışırsak, birincisi Logan’ın en büyük düşmanının kendi karanlık yönü olduğunu cümlesini metaforik anlamından daha somut bir düzleme kaydırması, diğeri ise finale doğru hafiften bildik süper kahraman filmlerinin sularına kayması.

Hugh Jackman ve Patrick Stewart defalarca canlandırdıkları rollerine ayrı boyutlar katıyorlar. Zaten her ikisinin de iyi oyuncular olduğuna şüphemiz yok. Ama filmde her ikisinden de rol çalan bir oyuncu var. Henüz 12 yaşındaki Dafne Keen, özellikle konuşmadığı sahnelerde inanılmaz başarılı. Gözleri, yüz ifadesi ve vücut diliyle karakterinin içindeki öfke ve vahşilik ile birlikte çocukluğun masumluğunu çok iyi birleştirmiş. Akıllıca adımlar atması durumunda ilerleyen yıllarca adını çok sık duyabiliriz.

Neticede, James Mangold’un basın toplantısında da söylediği gibi, Logan oyuncak satmak için yapılmış bir film değil. Karakterlerine ve hikâyesine önem veren film. Bu nedenle seyircisini de daha farklı etkiliyor. Ayrıca bu filmi izlemek için önceki X-Men filmlerini bilmek de gerekmiyor. Tamamen kendi başına, apayrı bir film olarak da izlenebilir. Hatta öyle izleyiniz.

Drôles d’oiseaux (Strange Birds):

strange_birds

Bambaşka bir filmle yola devam. Strange Birds için, gerçeküstü öğeler taşıyan, bir Fransız romantik komedisi diyebiliriz. Fransa’nın taşra bölgelerinden Paris’e gelen 20’li yaşlarda genç bir kadının hikâyesini izliyoruz filmde. Mavie adındaki bu kadın, günlerini Paris sokaklarında gezerek ve kafelerde kitap okuyarak geçiriyor. Düşünürseniz tam da filmlerde gördüğümüz ütopik Paris klişesi. Ama bir tuhaflık da var. Zaman zaman gökyüzündeki martılar durup dururken ölüp Mavie’nin çevresine düşüyor. Bu arada bir arkadaşının yanında yaşamakta olan karakterimiz de onun evli sevgilisi ile sevişme seslerinden rahatsızlık duyuyor ve başka bir yer arıyor. Tesadüfler onu kimsenin alış veriş etmediği bir kitapçıda kendisine yardımcı olacak birini arayan 70’li yaşlarda bir adama götürüyor. Georges adlı bu yaşlı adam başta çok aksi görünse de tahmin ettiğimiz gibi zamanla yumuşuyor. İkili arasında yaşanan şeye tam anlamıyla bir aşk dememiz mümkün olmasa da birbirlerine bağlandıklarını söyleyebiliriz.

İkinci uzun metraj filmini çeken Élise Girard, seyirciye hemen tanıdık gelen karakterlerden yola çıkmış olmasına rağmen farklı bir atmosfer yaratmayı başarmış. Lolita Chammah ve deneyimli Jean Sorel’in uyumları da yerli yerinde. Yarınlara kalması zor olsa da zevkle izlenen bir film olduğunu söylemek mümkün.

Terminator 2: Judgment Day 3D:

t2

Bir zamanların efsane filmi T2, restore edilmiş ve üç boyutluya çevrilmiş halinin dünya prömiyeri ile karşımızdaydı. Yine üzerine çok konuşmaya gerek olmayan bir film. Yıllar sonra tekrar izleyince halen gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliyoruz. Aradan 25 yıldan fazla geçmiş ama türünde onu geçen çok az film çıkmış gerçekten. Örneğin Michael Bay nerede yanlış yaptığını görmek için defalarca T2’yu izleyebilir. Artık klasikleşmiş bir film olduğuna göre yine uzun uzun bahsetmeyi gerekli bulmuyorum ama restore edilmiş hali ve yıllar sonra tekrar izlemek ile ilgili birkaç yorumda bulunayım:

  • Filmin sonunda James Cameron, canlı bağlantı ile aramıza katıldı ve filmin 3 boyutlu halini çok övdü. Beklenti çok olmasın derim. Sonradan 3 boyutluya çevrilen filmler ile arasında çok bir fark yok. Vizyona girdiğinde 3 boyutlu hali için değil, bu klasiği tekrar (ya da ilk kez) sinemada izlemek için gitmeli.
  • Filmin ses ve görüntü olarak restorasyonu çok başarılı, sinemada izlenmesi gereken filmlerden biri olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Tabii ki türü seviyorsanız.
  • Ne varsa mekanik efektlerde var. Zamanında ayılıp bayıldığımız o likit metal T-1000 modelinin efektleri bugünden bakınca eski ve basit kalmış. O mekanik T-800 efektleri ise hâlâ taze (orada hiç bilgisayar efekti yok anlamına gelmiyor tabii ki).
  • Elbette filmin yıldızı Arnold ama Linda Hamilton da filmin can damarı. Filmin duygusal tüm ağırlığı onun üzerinde olduğu gibi, ilk filme göre geçirdiği değişim de halen etkileyici. Sinema perdesinde daha fazla görmek isteriz. Bu arada Cameron’un eski eşi Hamilton ile ilgili bir anısını anlatırken sesin kesilmesi talihsizlik oldu ama en azından “Linda’yı kızdırmamaya bakın” dediğini duyduk.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 5. Gün: On the Beach at Night Alone, Golden Exits, Hostages, Ghost in the Shell, André – The Voice of Wine, The Shining

Bamui haebyun-eoseo honja (On the Beach at Night Alone):

beach

Yazarın Hong Sang-soo ile imtihanı. Güney Kore’nin 90’ların ortalarından beri film çeken ama özellikle son yıllarda adı daha fazla duyulmaya başlayan ismi Hong Sang-soo ile bir dargın, bir barışık bir ilişkimiz var. Bir filmini seviyorsam diğer filmini sevmiyorum genelde. Aslına bakarsanız sevdiğim filmlerini bile yılın en iyileri arasına aldığımı söyleyemem yine de. Demek ki Sang-soo, çok sevdiğim Güney Kore sineması içinde favori yönetmenlerim arasında değil.

Sang-soo’nun hemen hemen tüm filmleri benzer özellikler içeriyor. Genellikle her filmi birkaç bölüme ayrılıyor. Bu bölümlerde aynı karakterlerin farklı yerlerdeki ya da zamanlardaki hikâyeleri anlatılabildiği gibi bambaşka karakterlerin benzer öyküleri de yer alabiliyor. Ama bu hikâyeler mutlaka bir yerinden birbiri ile ilişkili oluyor. Karakterlerden biri ya da birkaçı sinema dünyasından oluyor. Hatta büyük ihtimalle karakterlerden biri film yönetmeni oluyor ve Sang-soo’nun alter egosu olarak tanımlanabiliyor. Olay örgüsünün bir kısmı karakterler şehirde gezerken, bir kısmı da bir yemek ya da içki masasında gerçekleşiyor. Filmlerinin görsel yapısında kesmelere başvurmayan yönetmen, ilk anlarda yadırgatıcı olsa da zaman geçtikçe alışılan zoom-in ve zoom-out’lar kullanıyor.

On the Beach at Night Alone da bu özelliklerin hepsine sahip bir yapım. Filmin ilk bölümü, ana karakterimiz Young-hee’nin Hamburg ziyaretinde arkadaşı ile yaptığı geziyi kapsıyor. İkinci bölüm ise Kore’de bir akşam yemeğinde geçiyor çoğunlukla. Filmin ana karakterinin bir oyuncu, diğer karakterinin ise yine bir yönetmen olması yanında gerçek hayatta da Young-hee’yi canlandıran Kim Min-hee’nin yönetmenin sevgilisi olması, filmin gerçeklikle ilişkisine ayrı bir boyut katıyor. Bunun yanında filmin kendisine ya da yönetmenin kendi filmografisine yaptığı göndermeler de seyirciyi gülümsetiyor. Örneğin yönetmene kişisel filmler yapmanın sıkıcı olduğunu söylemesi. Ya da “çok basit görünüyor ama derine indikçe ne kadar komplike olduğunu görebiliyorsun” gibi replikler.

Peki başa dönelim. Hong Sang-soo’un yeni filmini sevdim mi? Yine beni çok yakalayamayan filmlerinden biri oldu ne yazık ki. Kim Min-hee’nin en iyi kadın oyuncu ödülü alan performansına diyeceğim bir şey yok ama film bana bir eksiklik hissi verdi. Ama aldığı olumlu yorumlar Türkiye’de gösterildiğince, sakin kafayla bir şans daha verebilirim diye düşündürüyor.

Golden Exits:

golden_exits

Alex Ross Perry’nin önceki filmi Queen of Earth, iki kadının depresyon ve çekişme hallerini çok iyi anlatan psikolojik bir gerilim filmiydi adeta. Daha önceki filmi Listen Up Philip ise Woody Allen çağrışımlarını çok daha fazla yakalayabileceğiniz bir filmdi. Golden Exits ile bu filmin atmosferine döndüğü söylenebilir. Film, Avustralya’dan gelen Naomi adındaki genç bir kadının Amerika’da (hatta daha özelleştirmek gerekirse New York’da) yaşayan bir grup insan üzerindeki etkisini anlatıyor. Aslında bu tip filmlerde çoğunlukla mutlu gözüken bir ailenin yaşamının dışardan gelen bir etki ile alt üst olması işlenir. Oysa burada karakterlerimiz, hayatlarına Naomi girmeden önce de çok mutlu sayılmazlar zaten. Onun gelişinin bazı şeyleri daha hızlandırdığı söylenebilir.

Naomi, Amerika’ya arşiv materyalleri üzerinde çalışan Nick’in asistanı olmak için geliyor. Nick’in karısı ve karısının kardeşi de bu ailedeki diğer karakterler. Diğer tarafta ise Naomi’yi yıllar öncesinden tanıyan Buddy ve onun karısı var. Farklı yaş gruplarından olan bu insanların mutsuz hayatlarına giren bir yabancı onları farklı yönlerden etkiliyor, belki de önünde uzun bir yaşam olan bir genç kadına bakınca kendi kaçırdıkları fırsatları hatırlıyorlar. Bu tarz, ilişkileri temel alan filmlerde çeşitli patlama noktaları görürüz genellikle. Ama Alex Ross Perry bunun tersine son derece sakin bir film yapmış. Ama bu sakinlik zaman zaman karakterlerin içinde fırtınalar kopmadığı anlamına gelmiyor. Daha çok melankoliden ve geleceğe dair farklı bir beklenti olmamasından gelen bir sakinlik.

Perry hikâyelerini anlatırken elinde Emily Browning, Adam Horovitz, Jason Schwartzman, Chloë Sevigny, Mary-Louise Parker, Lily Rabe ve Analeigh Tipton gibi başarılı bir oyuncu kadrosu var. Yine tıpkı Woody Allen filmlerindeki gibi bu başarılı oyuncular bir yap-bozun parçaları gibi birbirlerini tamamlıyorlar ve birbirlerinin önüne geçmeyen dengeli performanslar sunuyorlar. Golden Exits, Ross Perry açısından onun filmografisini tanımlayan örneklerden biri mi olacak yoksa orta karar bir filmi olarak mı kalacak? Bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz.

Hostages:

hostages

Gürcistan yapımı Hostages, 1983 yılında ülkede gerçekleşen bir olaydan yola çıkarak yapılmış bir film. Gürcistan’ın Sovyetler Birliği’ne bağlı olduğu o yıllarda, ülke dışına çıkış neredeyse imkânsız. Bir grup genç ise ülke dışına çıkmak için, uçak kaçırmaya karar veriyor. Ancak bu girişim o kadar masum kalamıyor, uçak kaçırma çabası ve sonrasında, hem bu gençlerden hem de yolculardan hayatını kaybedenler de oluyor. O yıllarda resmi hükümet söylemi onları terörist olarak nitelerken, bugün daha romantik bir bakış açısıyla özgürlük isteyen kahramanlar olarak görülüyorlar. Yönetmen Rezo Gigineishvili, bu iki bakış açısından da uzak durmaya çalışarak ülkesi için yakın tarihli bir efsane sayılabilecek bu olayın gerçek yönlerini incelemeye çalışmış. Karakterlerin terörist olmadıkları zaten açık ama ne kadar kahraman oldukları da tartışılır. Evet, ülkeden kaçma istekleri anlaşılabilir bir durum ama bunun için onlarca kişinin hayatını tehlikeye atmış olmaları bugünden bakınca tartışmalı bir konu.

Doğrusu yönetmen bu konular üzerinde tartışmayı daha çok seyircilere bırakarak filmini iki önemli sahneye odaklamış. Düğün sahnesi ve elbette uçak kaçırma sahneleri. Özellikle düğün sahnesi bu filmin konsepti dışına çıkarıldığında bile gayet başarılı sayılabilecek bir sahne. Uçak kaçırma sahnelerinde de karakterlerin plansızlıklarının da işin içine girdiği gerilim ve karmaşa dolu anlar seyirciye yansıtılabilmiş. Burada filmin başarılı görüntü çalışmasını da anmadan geçmemek lazım. Genç oyuncular ise çok ışıltılı olmasalar da üzerlerine düşeni yapıyorlar.

Kôkaku Kidôtai (Ghost in the Shell):

ghost_in_the_shell

Ve Ghost in the Shell’i sinemada izleme zamanı. Bilet bulamayınca bir saat boyunca ayakta bekledik, sonunda da en önden ikinci sıraya konuşlandık. Ghost in the Shell denince yanlış anlaşılmasın. Bu yıl gösterime girecek olan filmden bahsetmiyoruz. 1995 yapımı, Mamoru Oshii’nin yönettiği orijinal Ghost in the Shell. Hollywood yeniden yapımı gösterime girmeden asıl filmi tekrar izlemek istiyordum, Berlinale, bu işi sinema perdesinde yapmak için iyi bir fırsat oldu.

Bir klasik olarak yine çok fazla yorum yapmayacağım ama en iyi animelerden biri olma sıfatını hak ettiğini bir kez daha gördük. Çok başarılı aksiyon sahneleri içinde pek çok felsefi soruyu da gündeme getiren bu filmi unutulmaz yapanlardan biri de bu zaten. İnsanı insan yapan, makineden ayıran nedir, makinenin bir ruhu olabilir mi, özgür irade nerede başlar, nerede biter gibi sorular filmin içine o kadar iyi yedirilmiş ki. Bunun yanında Kenji Kawai müzikleri de filme öyle bir atmosfer katıyor ki, onlar olmadan filmi hayal etmek bile mümkün değil.

Filmi yıllar sonra tekrar izlemek onun etkilediği ve etkilendiği filmleri görmek açısından da faydalı oldu. Ghost in the Shell için çokça kullanılan “Matrix’den önceki Matrix” söylemi hiç yanlış değil. Matrix hem görsel hem de içerik olarak pek unsurunu bu filme borçlu. Zaten Wachowski’lerin inkâr ettiği bir şey de değildi bu. İzlerken Avatar, A.I. ve Ex Machina gibi pek çok film de aklımdan geçti doğrusu. Şimdi karşımızda Scarlett Johansson’lu Ghost in the Shell, orijinalinin hakkını verebilecek mi sorusu var. Fragmanlardan görsel olarak başarılı olacağı görülüyor ama korkarım orijinalinin komplike hikaye yapısı fazlaca sadeleştirilecek. Bekleyelim görelim.

André – The Voice of Wine:

andre

Öyle çok da fazla içki kültürü olmayan bir sinema yazarı Berlinale’de neden ünlü bir şarap yapımcısı ile ilgili bir filmi de programına alır? Bu sorununun çok net bir cevabı var. Filmin gösterileceği IMAX salonunu görmek. O halde filmden önce salonun bir değerlendirmesini yapalım. Berlin’deki IMAX salonunun ülkemizdekine göre, daha doğrusu Ankara’dakine göre büyüklük açısından çok farkı yok. Ancak konfor olarak çok farklı. Koltuklar çok daha rahat. Hem öndeki sıra ile araları çok açık, hem de yan yana iki koltukta bir çantanızı, paltonuzu koyabileceğiniz bir boşluk var. Gösterilen film, bir IMAX filmi olmadığı için ses ve görüntü olarak herhangi bir değerlendirme yapamıyorum.

Filme gelelim. André Tchelistcheff, Rusya’da doğmuş ama küçük yaşta buradan ayrılmak zorunda kalmış bir isim. 1938’de Kaliforniya’ya yerleşmesinden beri tüm dünyada en ünlü şarap yapımcılarından biri olmuş ve yıllar içinde bu sektöre çok büyük katkıları olmuş. Anlayabildiğimiz kadarıyla 1994’teki ölümüne kadar yoğun bir şekilde bu işi yapmaya devam etmiş ve bugün bile şarap üreticileri için bir efsane konumunda. İyi bir şarabın, yapıldığı yılın iklim şartlarını yansıtması gerektiğini düşünüyor. Yağışlı bir iklimse onu, o yıl kuraklık varsa onu yansıtmalı, bunlar hata değil, şaraba ruhunu katan şeylerdir diyor.

André Tchelistcheff’in kardeşinin torunu olan Mark Tchelistcheff’in yönettiği film, klasik belgesel formlarına bir yenilik getirmiyor. Ralph Fiennes’ın anlatıcı olarak katkıda bulunduğu filmde André’nin iş arkadaşları, akrabaları fikirlerini aktarırken aynı zamanda onun arşiv görüntüleri de kullanılmış. Francis Ford Coppola ve Nikita Mikhalkov gibi sinema ve şarap dünyasının kesiştiği noktada duran isimleri de perdede görmek konuya fazla ilgisi olmayan bizim gibi seyirciler için güzel bir hoşluktu. Yine de filmden alınabilecek keyfin, şarap kültürüne ilgi ile doğru orantılı olduğunu söylemek lazım.

The Shining:

shining

İşte bir klasik daha. Kubrick’in pek çok filminin kostümlerine imza atan Milena Canonero’ya verilen onur ödülü kapsamında gösterilen The Shining’i gerçekten büyük bir sinema perdesinde izlemek inanılmaz bir deneyimdi. Film öncesinde Canonero’ya ödülü verildi. Ödül verilirken Kubrick’in filmlerinin pek çoğunun yapımcısı olan Jan Harlan da sahnedeydi ve onunla ilgili anılarını anlattı. Ayrıca Canonero’nun kostümleri ile Oscar kazandığı Grand Budapest Hotel filminin yönetmeni Wes Anderson da Canonero için özel bir tebrik videosu hazırlamıştı. Canonero da onun için Kubrick’e benzettiği bir yönetmen olduğunu söyledi.

Ödül töreni sonrası The Shining’e geçtik. İlginç olan şu ki, Canonero, o çok görkemli dönem kostümleri yaptığı onlarca filmin yanında, ödül aldığı törende gösterilmek üzere aslında görünürde çok basit kostümleri var izlenimi veren bu filmi seçmiş. Demek ki gerçekten kendisinin de çok sevdiği bir film. Shining, defalarca izlediğim bir film ama sinemada, gerçek bir sinemada bir kez daha izlemek sanki ilk defa izliyormuşum hissiyatı verdi. Jack Nicholson’ın o tekinsiz gülümseyişinin tüm perdeye yayılmasını görmek insanın kanını donduruyordu adeta. Filmin giderek yükselen gerilimi, Overlook Hotel’in o bitmek tükenmek bilmeyen koridorları ve labirent bahçesi ve daha nicelerinin etkisi sinema perdesinde daha da büyüdü. Zaten en sevdiğin yönetmenler arasında en üstlerde yer alan Kubrick’i bir kez daha takdir ettim. Gerçekten de filmlerini sinema salonlarında izlenmek üzere yapmış.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 4. Gün: The Other Side of Hope, Return to Montauk, The Bar, In Times of Fading Light, Werewolf

Toivon Tuolla Puolen (The Other Side of Hope):

other_side_of_hope

Aki Kaurismäki hayranları nicedir onun yeni filminin yolunu gözlüyordu. Bambaşka bir mizah duygusu ile güldürürken kalbimize dokunacak hassasiyette filmler yapan Finli usta, The Other Side of Hope ile karşımızda. Kaurismäki, her zaman olduğu gibi, onu tanıyanların alışık olduğu bir dünya yaratıyor. Hemen her filminde olduğu gibi sadece birkaç sahnesine rastladığınızda bir Kaurismäki filmi diyebilirsiniz.

Yönetmen karşımıza iki karakter getiriyor. Biri Suriye’den kaçmış olan Khaled. Evet, Kaurismäki günümüzün kanayan yarası olarak bir kez daha mülteci sorununu ele almış. Khaled illegal yollarla Helsinki’ye gelmiş ama hemen sığınma hakkı talep ediyor. Bir yandan hayatını sürdürmeye çalışırken bir yandan da yolculuğa beraber çıktıkları kız kardeşini arıyor. Diğer karakterimiz Wikström ise kendine yeni bir hayat kurmak isteyen orta yaşlı bir adam. Kazandığı parayla bir restoran devralıyor ve onu işletmeye başlıyor. Bu iki karakterin ilk gözüktükleri sahneler bile Kaurismäki’nin o özlediğimiz, melankoli ile karışık mizah duygusunu önümüze seriyor. Hele Wikström’ün karısını terk ettiği sahne, kısacık ama tek başına tekrar tekrar izlenebilecek bir sahne. Yine de, sanki Kaurismäki bu kez geniş kitleye çok daha fazla hitap edebilecek film yapmış. En azından salondan aldığım tepki bu yöndeydi. Özellikle restoran çalışanlarının devreye girdiği anlarda (ki onlar da tipik Kaurismäki karakterleri aslında) salon kahkahadan kırıldı.

Umudun Öteki Yüzü olarak Türkçeye çevirebileceğimiz film, gerçekten de umudu elden bırakmayan bir film. En hüzünlü anlarında bile umut hep var diyor aslında. Ve belki de Kaurismäki, eğer dünya daha iyi bir yere gidecekse işte bu insanlar sayesinde gidecek diyor. Belki biraz tuhaf, belki biraz kafası karışık ama birbirine hiçbir karşılık beklemeden yardım eden insanlar.

Kaurismäki, Berlin’de bunun son filmi olacağını açıklamış. Kendisinin, filmlerindeki şakalardan birini yaptığını umuyoruz. Emekli olmak için henüz çok gençsin üstad.

Return to Montauk:

montauk

Emekli olacak bir usta yönetmen arıyorsak Volker Schlöndorff’ü düşünsek daha iyi olabilir belki de desem ayıp etmiş olurum herhalde ama Berlinale’de yarışma filmi olarak gördüğümüz Return to Montauk, ne yazık ki hiçbir anında beni içine almayı başaramadı. Max Frisch’in bir romanından uyarlanan Return to Montauk, yeni kitabını tanıtmak için New York’a gelen bir yazarın burada eski aşkını arayıp bulmasını ve onunla Montauk’ta geçirdikleri bir hafta sonunu anlatıyor. Bu ikili geçmiş günleri üzerine uzun uzun konuşuyorlar, o günlerde birbirlerini söylemediklerini kelimelere döküyorlar.

Schlöndorff, hikâyesini anlatırken son derece eski usül bir sinema dili kullanmış ve hiçbir sürprize yer vermemiş. Film ne bekliyorsanız o şekilde ilerliyor. Belki de şöyle demeliyiz. Karakterlerle bir yerinden yakınlık kurabilirseniz filmin size hitap etmesi mümkün ama karakterler de ilginç gelmediyse işiniz zor. Yine haklarını teslim edelim, filmin tüm yükünü üstlenen iki oyuncu da (Stellan Skarsgård ve Nina Hoss) kendilerinden beklendiği gibi yine başarılılar. Özellikle Nina Hoss, bu ışıltısız filmde bile neden son yılların en iyi oyuncularından biri olduğunu göstermeyi başarıyor.

El Bar (The Bar):

bar

Álex de la Iglesia’nın bir yerden sonra çığırından çıkan, kan ve gözyaşının içinde kahkahalar attıran kara komedilerini seviyor musunuz? Eğer seviyorsanız işte tam yerindesiniz. Iglesia, filmin giriş sahnesinde kesintisiz bir çekimle karakterlerini bize tanıttıktan sonra onları bir barda topluyor. Hemen arkasından bardan çıkan bir müşteri ve ona yardım etmek için çıkan bir diğeri nereden geldiği belirsiz kurşunlarla ölünce karakterlerimiz barda mahsur kalıyorlar. Onların bakmadığı bir anda cesetlerin ansızın kaybolması da işin gizemini arttırıyor.

Aslında kısıtlı bir mekâna sıkışıp kalmış bir grup insan konsepti bilmediğimiz bir alt tür değil. Bu mekân bir uzay gemisi, bir ada ya da bir asansör bile olabilir. Yine de bu sıkışıp kalmışlığın, fiziksel engellerden çok, insanların kendi korkularından kaynaklanması bir farklılık olarak görülebilir. Beklenebileceği gibi yönetmen, bara sıkıştırdığı her karaktere farklı özellikler vererek aslında toplumun farklı kesimlerini temsil etmelerini sağlamış. Bu sayede önyargılar, korkular, güvensizlikler ve benzeri duygular ön plana çıkıyor. Örneğin bir karakter sırf sakalından dolayı terörist şüphesi uyandırırken bir diğerinin bambaşka nedenlerden dolayı çantasını açmamak istemesi farklı yorumlanabiliyor.

Iglesia’nın tarzını bilenler bu mikrokosmosdan ağır sosyal mesajlar beklemesin elbette. Tüm bu unsurları şiddet dolu bir kara komedi kalıplarında kullanıyor. Hatta diğer Iglesia filmleri için de yapabileceğimiz bir eleştiriyi burada da yapabiliriz. Finale doğru iyice abartıyor. Ancak kendisi de bunun farkında belli ki. Belki de ondan zaten bunu bekliyoruz. Neticede Iglesia’nın tarzını sevenler için ideal, festival filmlerimi ağırbaşlı isterim diyenler için fazla mainstream bir film.

In Zeiten des Abnehmenden Lichts (In Times of Fading Light):

fading_light

Her ne kadar sinema evrensel bir sanat olsa da şunu da kabul etmek lazım. Bazı filmlerin asıl değerleri, ait oldukları ülkelerde daha doğru verilebiliyor. In Times of Fading Light da bu filmlerden biri. 1989’un sonbahar günlerinde Doğu Berlin’de geçen film ülkesinde çok önemli bir politik figür olan bir adamın 90. yaşının kutlandığı günü alıyor. Wilhelm Powileit adındaki bu adam, ülkesinin geçirdiği pek çok olayın şahidi olmuş. Gençlik yıllarından beri komünist olmuş, Nazi Almayasından kaçıp bir dönem Meksika’da yaşamış, oğlu Moskova’da tutuklanmış. Sonunda Doğru Almanya’ya dönmeyi başarmış ama ona sembolik görevler vermişler çoğunlukla. Ne de olsa o batıdan gelen biri olmuş artık. Ama bu doksanıncı yaş gününde tüm ailesi, önemli parti üyeleri ve genç temsilciler ona saygılarını sunmaya gelmişler. Ancak gelenlerin çoğunun bunu gerçek bir sevgiden çok bir görev bilinci ile yaptıklarını hissediyorsunuz.

Berlin duvarının 1989’un Kasım ayında yıkılmaya başladığını düşünürsek, 90 yaşındaki Wilhelm’in yıkılmakta olan bir ideolojiyi simgelediğini söyleyebiliriz. Yaşanan olaylar, bir noktadan sonra bir aile dramı olarak da okunabilir ama bir roman uyarlaması olan bu filmde karakter, pek çok özelliği ile Doğu Almanya’yı temsil ediyor. O yıllarda yaşananlara tümüyle kötü bir gözle de bakmıyor doğrusu. Dönemin artılarını ve eksilerini farklı yönleri ile yansıtmaya çalışmış. İşte tam da bu nedenler dolayı, film asıl etkisini o kültürden gelen, o dönemi yaşamış ya o dönemden etkilenmiş kişiler üzerinde yaratması daha muhtemel.

Yönetmen Matti Geschonneck, neredeyse tüm kariyerinde televizyon için çalışmış bir yönetmen. Doğrusu burada da çok büyük bir yönetmenlik becerisi sergilemiyor. Daha çok kendisini sağlam bir romandan uyarlanan senaryonun ellerine teslim etmiş. Elbette Bruno Ganz da bahsetmeliyiz. Festival kapsamında ikinci filmini izlediğimiz Ganz, bir kez daha ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Sadece onu izlemek için bile gidilebilir.

Werewolf:

werewolf

Festivallerde seyirciyi ve genel olarak film izleme alışkanlıklarımızı zorlayıcı filmler görüyoruz zaman zaman. Bizdeki festivallerde genellikle Mayınlı Bölge ya da Keşif tarzı isimlerdeki bölümlerde gösteriliyor genelde bu filmler. Berlinale’de seçtiğim filmler çoğunlukla genel sinema anlayışına daha uygun filmlerdi (bu kötü oldukları anlamına gelmiyor elbette). Ancak festivalin keyfi bazen çok sevmeseniz bile farklı film denemelerini de görmekten geçiyor. Sinemayı farklı noktalara taşıyacak filmler biraz da bunlar çünkü. Ashley McKenzie’nin ilk uzun metrajlı filmi Werewolf da festivalin bu anlamdaki filmlerinden biriydi. İzlerken beni çok zorladığını itiraf etmeliyim ama izlediğime de memnun olduğum filmlerden biri.

Werewolf, Kanada’da yaşayan uyuşturucu bağımlısı genç bir çiftin hayatının ortasına koyuyor bizleri. Bir yandan çim biçme işleri ile para kazanmaya çalışan bu evsiz çift, bir yandan da uyuşturucuyu bırakmaya çalışıyorlar. Bu tarz hikâyeleri özellikle Amerikan bağımsız sinemasında sıklıkla gördük. Werewolf’u farklı kılan şey kurduğu görsel yapı. Yönetmen, karakterlerini neredeyse hiçbir zaman tam anlamıyla kadraja sokmuyor. Ya yüzlerinin bir kısmı görünüyor ya da gövdeleri. Bazen de önlerinde onların görünmelerini engelleyecek bir cisim/kişi vs. oluyor. Alışıldık sinema anlayışında konuşan kişinin yüzünü kadrajda tam olarak görmeyi beklediğimiz için bu tarz bir yaklaşım yorucu oluyor. Yönetmenin hikâyeyi düşük tempolu bir tarzda anlatması da izlemeyi zorlaştırabiliyor. Ancak, karakterlerin hayatın kıyısındaki hallerinin bu şekilde vurgulamak istendiği söylenebilir. Farklı tarzını sürdürürse, yönetmen Ashley McKenzie, ilerde adını daha çok duyacağımız bir isim olabilir.


Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 251,072 hits
Ekim 2017
P S Ç P C C P
« Eyl    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: