Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Vizyon Takibi: Subay ve Casus, Big Kill Kasabası, Kızıl Şampiyon, Cin Bebek 2, Renklerde Kaybolan Hayat, İntikam Soğuk Duş, Dinozorlar

J’accuse (Subay ve Casus):

Roman Polanski’nin yeni filmi. Tek başına bu cümle bile, hemen arkasından, sanat ve sanatçıyı ayırabilir miyiz, ayırmalı mıyız tartışmalarına kapı açıyor. Doğrusu Polanski de filmi kendi durumundan bağımsız değerlendirmemizi imkansız hale getirmiş. Bir an için, sınav kağıdında öğrencinin adını kapatan hoca gibi düşünelim ve filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmediğimizi varsayalım.
Karşımızda, Émile Zola’nın meşhur Suçluyorum metnini yazmasına neden olan Dreyfus olayı var. Alfred Dreyfus, o dönemde Fransa’daki az sayıdaki Yahudi subaydan biri. Aleyhindeki deliller incelenerek vatan haini ilan ediliyor, rütbeleri sökülüyor ve hapse atılıyor. Halkın büyük kısmı da ona karşı cephe alıyor. Bu olaydan bir süre sonra istihbarat biriminin başına getirilen Georges Picquart ise delillerin ne kadar yetersiz olduğunu fark ederek olayı inceliyor ve Dreyfus’un suçsuz olduğunu anlıyor. Ancak sistem için Dreyfus’un suçlu olması gerekli olduğu için kimse onu dinlemiyor. Giderek Picquart da vatan haini ilan edilme noktasına geliyor ama gerçeğin ortaya çıkması için onurlu mücadelesine devam ediyor.
Filmde bu süreç gayet temiz bir sinema ile, ilk yarıda zaman zaman sarksa da iş dava kısımlarına geldiğinde tempoyu da arttırarak anlatılmış. Oyunculuklar da gayet iyi. Zaten Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor. Yani film bu açılardan gayet iyi.
Pekiiii, şimdi sınav kağıdının üzerindeki isme bakalım: Roman Polanski.
Polanski’nin bu dönemde, belki de hayatındaki son film olarak (87 yaşında) bu konuyu seçmiş olmasının tesadüfle açıklanabilecek bir tarafı yok. Kendisini çok net bir şekilde Dreyfus’un yerine koyuyor. Beni günah keçisi olarak seçtiniz, hakkımdaki delilleri yeterince incelemediniz, rütbelerimi söktünüz (Amerika’da yönetmenlik yapamaması) ama eninde sonunda gerçek anlaşılacak, adalet yerini bulacak dediği çok açık.
Filme bu gözle bakınca da olumlu cümle kurmak zorlaşıyor. Yukarıda kurduğum “Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor.” cümlesini tekrarlamak istiyorum. Bu kadar tartışmalı bir figür olarak, filminde yer alan isimler gerçekten şaşırtıcı.
Neticede, iyi film diyorum ama arkasında yatan niyetin beni rahatsız ettiğini de söylemeden geçemiyorum.
Çok tartışmalı ödüllerine gelince, César’daki senaryo ödülüne tamam diyelim de karşısında Céline Sciamma ve Ladj Ly varken, yönetmen ödülü gerçekten çok abartılı olmuş. Venedik’te Martel’in başkanlığındaki jürinin ödülü de epey tartışılmıştı ama oradaki filmlerden izlediklerime bakıyorum da pek itiraz edemedim. Olabilir.

Big Kill:

Bu film için, klasik bir westernden ne bekliyorsanız o diyebiliriz. İyi adamlar, kötü adamlar, femme fatale’ler, yozlaşmış din adamları, düellolar, çatışmalar, her türlü western klişesi filme dolmuş. Ama filmin amacı da bu zaten. Jason Patric ve Lou Diamond Phillips isimlerini görünce, bu nedir kardeşim, 90’larda mıyız demiştim. Tam da öyle aslında. Sanki western türüne hiçbir yenilik gelmemiş gibi bir film. Ama o yüzden de tuhaf bir çekiciliği var. Yani, iyi film diyemem tabii de eski western filmlerini seviyorsanız, beyninizi boşa alıp izlemelik. Film de bunun farkında olduğu için kendisiyle dalgasını da geçiyor neyse ki. Yoksa çekilmez olabilirdi. Karakterler tek boyutlu olunca, oyunculuklar da öyle. Yalnız Stephanie Beran’ın sevişirken döverim, öpüşürken bıçağı böğrüne sokarım diyerek özetleyebileceğimiz karakterine düştüğümü söyleyebilirim 🙂
Şunu tekrarlamak istiyorum yalnız. Tamam, ben belli bir keyif aldım ama dağıtımcılarımız bu filmlerin salonlara hareket getireceğini düşünmüyordur umarım. Bu filmler, normalde de çok izlenmezdi zaten, yeni normalde hiç izlenmiyor.

Indian Horse (Kızıl Şampiyon):

Dünyanın farklı yerlerinden filmler gördükçe, farklı ülkelerin çok benzer günahları olduğunu öğreniyoruz. O kadar çok ülke “ikinci sınıf” gördüğü vatandaşlarının kendi geleneklerini yaşamasını, anadillerini konuşmasını engellemeye çalışmış ki. Bu da Kanada’dan bir örnek. Bölgedeki yerli çocuklar, uzun yıllar boyunca zorla ailelerinden alınıp, Hristiyan okullarına verilmiş. Burada İngilizce konuşmaya ve din değiştirmeye zorlanmışlar. Üstelik bu okullar, etkilerini yitirseler bile 1996’ya kadar varlıklarını sürdürmüşler. Bu film de o okullardan birinde yetişip, buz hokeyine olan yeteneği ile yükselen bir çocuğun öyküsü. Öfkesini sporuna yansıtarak başarılı olmuş. Bir roman uyarlaması ama gerçek bir hikaye de olabilirdi. Zaten muhtemelen, bir takım gerçek olaylardan yola çıkılmış. Aslında çok fazla örneğini gördüğümüz bir spor filmi. Başarılı olacağına kimsenin inanmadığı karakterimiz, yeteneğini gösterdikçe yükselir, giderek takım arkadaşlarının saygısını da kazanır, ünlenince bir kriz yaşar ve…
İşte o “ve”den sonrası bu filmde biraz farklı. Spoiler vermeyeyim ama beklediğimiz klişeye doğru gitmiyor diyeyim. Ama bu sefer de başka bir klişeye yaslanıyor ne yazık ki.
Anlattığı konu ile başta ilgimi çekti ama çok bildiğimiz birkaç tür filmin birleşimi gibi bir noktaya giderek ışıltısını kaybetti.
Sonuç olarak, Kanada açısından, yaptıklarımızla yüzleşelim filmi olarak önemli buluyorum ama film olarak çok iyi olduğunu söylemek zor.

Cin Bebek 2:

Eveeeet. İşte Tenet’ten sonra, haftanın en çok izlenen filmi. Film için bir eleştiri yazmaktansa, yapanlara bazı sorularım olacak.
Soru 1: Bu filmin ilki 3 Ocak 2020’de gösterime girmiş. Pandemi döneminde oturup bu filmi mi çektiniz, seriye güvenip LOTR misali iki filmi birlikte mi çekmiştiniz?
Soru 2: Filmdeki cin için neden kurtadam animasyonu kullanılmış?
Soru 3: Baş karakterimizin atanamayan genç bir öğretmen olmasının altında sosyal bir mesaj mı var?
Soru 4: Ezan okunurken, neden Türkçe altyazı görüyoruz? Bu da gizli bir Türkçe ezan mesajı mı?
Soru 5: Bu film korku filmi iken ben neden bazı sahnelerde kahkahalarla güldüm?
Soru 6: İlahi gibi başlayıp, İslami rap haline dönüşen şarkı spotify’da var mı? Dönüp dönüp, onu dinlemek istiyorum. Hayatımda böyle bir şarkı duymadığıma eminim.
Soru 7: Film bir üçleme, dörtleme, beşleme olacak mı? Cin Bebek büyüyecek mi? Bir Omen olup, ülkenin başına geçecek mi?

Renklerde Kaybolan Hayat:

“Fikret Mualla’nın hayatı ile ilgili bir film yapmışlar, ilginç olabilir” dedikten hemen sonra yönetmenin önceki filmleri neymiş diye bakıyorsunuz ve sonuç: Fists of Righteous Harmony.
Valla açıkçası, hangi film daha kötü, karar veremedim.
Yönetmen esasen, görsel efekt sanatçısı. 20 yıldır o işi yaptığına ve epey önemli filmde yer aldığına göre, işinde de başarılı. Ama o işin, bu filme yansıması, neredeyse bütün sahnelerin yeşilde çekilmesi ve bunun her sahnede hissedilmesi olmuş. Filmde Nazım Hikmet’i Bora Gencer canlandırıyor der ve başka şey söylemeye gerek yok diye bitirirdim ama diyemiyorum. Çünkü Bora Gencer, en azından doğal bir oyunculuk tutturabilmiş. Okan Bayülgen (Pablo Picasso), Bedri Baykam (Neyzen Tevfik) gibi isimler o kadar abartılı oynuyor ki.

İntikam Soğuk Duş:

Karısı ve kızı öldürülen bir adamın, hapisten çıktıktan sonra suçlunun ve onu koruyanların peşine düşmesini anlatan bir film. Fragmandan da belli olduğu üzere, bu filme de iyi demek mümkün değil ama gidiş yoluna puan verdim. Yine de sınıfı geçmeye yetmedi. Yönetmen benzer intikam hikayelerini seviyor olmalı, hikaye yapısını iyi kurmuş. İntikamcı adamımız, mahkemede yalan yere şahitlik eden herkesi tek tek öldürür ve en sona katili saklar. Katilin korkusu giderek artar, bu arada polisler de adamımızın peşindedir. Burada sorun yok. Fakat diyaloglar, oyunculuklar, olayların birbirine bağlanışı vs. o kadar kötü ki, film bir türlü toparlanamıyor.
Basit bir örnek: Adamımızın silaha ihtiyacı var. Çözüm: Karşısına yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı çıkar. Bakın şu işe ki, onun elinde kayıtsız bir silah vardır. Polislerin, gözlerinin önündeki olayları bile anlamayacak kadar beceriksiz olması da işin başka bir tarafı. Cinayet önlerinde işlense, acaba kim öldürdü diyecek gibiler.
Neticede yönetmeni, cin filmi çeker parayı götürürüz demediği için sevdim ama olmamış diyoruz.

Dino Brained (Dinozorlar):

Çocuklara, dinozor nedir, hangi çeşitleri vardır sorusunun cevabını anlatmak için yapılmış, 1 saatlik bir eğitim filminin neden vizyona girdiğini anlamadım. Bundan sonra EBA eğitimleri de vizyona girsin, para verip izleyelim bence.
Yaptığı işi de gayet sıkıcı yapıyor üstelik. Hedef kitlesi olan çocukların ilgisini çekebileceğini sanmıyorum. Pandemiden bir süre önce vizyona giren, benzer mantıkla çekilmiş, deniz hayvanlarını anlatan bir eğitim filmi de vardı. O daha ilgi çekiciydi mesela.

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3

Festivaller Yaklaşıyor

Sinemaların yeniden açılması sonrası en çok beklenen film Tenet’ti. Geçen haftalarda da belirttiğimiz gibi, tüm sektör gözünü dikmiş, bu filmi bekliyordu. Nitekim geçtiğimiz Çarşamba günü gösterime giren Tenet, sinemalarda belli bir hareketlilik yaratmış oldu. İlk günlerde, özellikle IMAX salonlarının, mevcut durumda izin verilen şartlar dahilinde, satılabilecek bilet sayısında üst limitleri zorladıklarını gördük. Diğer salonlar da fena gitmiyor gibi ama beklenen performansa erişilebilmesi için, daha güvenli bir ortamın oluşması gerekiyor. Yine de Tenet örneği, seyircinin ilgisini çekecek filmlerin salonları belli oranlarda da olsa doldurabileceğini göstermiş oldu. Geçen hafta da yazdığımız gibi, Warner Bros, Tenet’in seyirci sayılarını şimdilik açıklamayacağını belirtmişti. Büyük ihtimalle Amerika vizyonundan sonra açıklanacak (Amerika’da büyük eyaletlerde henüz sinemaların açılmadığını, bu nedenle de Tenet’in orada bir sonraki hafta gösterime gireceğini not olarak düşelim).

Peki film nasıldı? Doğrusunu söylemek gerekirse farklı yorumlar var ama ülkemizdeki eleştirmenler tarafından çok fazla sevilmediğini söylemek lazım. Kişisel olarak ben de çok sevmediğimi, özellikle senaryo ve diyaloglar konusunda ciddi sorunları olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Nolan, bulduğu fikre âşık olmuş ve görsel olarak çok büyük sahneler oluşturma isteğine kapılmış ama iyi bir film yapmak için gerekli bazı noktaları unutmuş gibi. Bu yazı yazıldığında henüz genel seyircinin filme yönelik düşüncelerini çok fazla duyma fırsatımız olmadı ama önümüzdeki günlerde seyircilerin fikirleri de netleşir. Elbette Tenet’in çok iyi bir film olduğunu düşünenler de var. Yurtdışındaki yorumların biraz daha iyi olduğu da söylenebilir.

Ankara Film Festivali:

Festivaller yaklaşıyor dedik ama şu ana kadar yine Tenet’ten bahsettik. Sinemaları hareketlendiren unsurlardan biri, büyük Hollywood filmleri ise diğeri de festivaller. Yaz boyu online festivaller ile geçti. İstanbul Film Festivali, ulusal uzun ve kısa metraj yarışmalarını online ve açık hava sinemasının ortak olarak kullanıldığı bir şekilde yaptı. Ama bunlar klasik anlamdaki bir festivalin tadını vermedi tabii ki. Önümüzdeki hafta, Ankara Film Festivali, bu ülkemizde bu süreçte düzenlenecek olan, klasik şekilde kapalı salonlarda yapılan ilk festival olmaya hazırlanıyor. Elbette yeni normal kuralları kapsamında. Seyirciler arasında birer koltuk boşluk bırakılarak salonların kapasiteleri düşürülecek, salonlarda yeme-içmeye izin verilmeyecek, seans aralıkları uzun tutulacak ve buna bağlı olarak günlük seans sayısı düşecek. Seans sayıları azaldığı için festival programı da normalde alışık olduğumuzdan daha küçük bir program olacak gibi gözüyor. Ulusal uzun, kısa ve belgesel yarışma filmlerinin sayısı eskisi gibi. Zaten bu filmlerin seçimi aylar önceden tamamlanmıştı. Ancak Dünya Sineması bölümünün kapsamı küçültülmüş görünüyor. Yine de Undine gibi ilgi çekecek örnekler var.

Önümüzdeki hafta Ankara Film Festivali’nin programına daha detaylı bir bakış atarız ama 28 Ağustos itibarıyla biletlerin satışa sunulmuş olmasının beklendiğini hatırlatalım. Bu festivale seyircilerin göstereceği ilgi, diğer festivaller için de belirleyici olacak sanırım. Sırada İstanbul Film Festivali’nin kapalı salonlarda yapılacak bölümü, Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal var. İstanbul Film Festivali yine hibrid bir yapıda olacak büyük ihtimalle. Altın Koza’nın online olacağı, Altın Portakal’ın ise açık hava ağırlıklı olacağı söyleniyor. Tarihler yaklaştıkça, detaylar netleşir.

Uluslararası festivaller ve oyuncu ödülleri:

Bir de işin uluslararası büyük festivaller tarafı var elbette. Berlin Film Festivali, tam da salgının ilk başladığı dönemde, Çin dışındaki ülkeler henüz büyük tedbirler almamışken yapılmış ve bitmişti. O festivale katılmış sinema yazarlarından biri olarak çoğunlukla, tıklım tıklım dolu salonlarda film izlediğimizi ve ülkeye tedirgin bir şekilde döndüğümüzü söyleyebilirim. Sonrasında Cannes’ın ne olacağı uzun süre tartışıldı. Festival yöneticileri uzunca bir süre festivali yapabilmek için direndiler ama sonunda bu seneyi Cannes seçkisi adı altında bir grup filmi açıklamakla geçirdiler. Yaz boyunca yapılması gereken Karlovy Vary gibi bazı festivaller iptal edilirken, bazı festivaller de açık hava festivali şeklinde yapıldı. Online yapmayı tercih eden daha küçük festivaller de oldu. Uluslararası düzeyde önümüzdeki en büyük festival ise Venedik Film Festivali. Tam da Ankara Film Festivali ile aynı tarihler arasında yapılacak olan festival de dünyadaki diğer festivaller için belirleyici olacak gibi gözüküyor.

Bu arada Berlin Film Festivali ise, önümüzdeki sene yapılacak festival ile ilgili bir kararını açıklayarak, haftanın sinema gündemini değiştirdi. Festival, önümüzdeki yıldan itibaren oyuncu ödüllerini kadın oyucu ve erkek oyuncu olarak ayırmayacak, en iyi oyuncu ve en iyi yardımcı oyuncu olarak iki ödül verecek (daha önce yardımcı oyuncu ödülü yoktu, yani ödül sayısı değişmemiş oldu). Bu durum, farklı ortamlarda zaman zaman tartışılan bir konuydu. İlk adımı Berlinale atmış oldu ve tartışmalar da peşinden geldi. Kişisel olarak, nasıl ki yönetmen, kurgucu, görüntü yönetmeni ve bunun gibi diğer kategorilerde cinsiyet ayrımı yoksa, ideal bir durumda, oyuncu kategorisinde de olmaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta baştan bu ayrımın getirilmiş olmasının nedeninin, oyuncuların sinemada en çok göz önünde olan insanlar olmasından dolayı, ödül törenlerinin daha fazla ilgi çekebilmesi için, daha fazla oyuncunun adının anılması isteğinden geldiğini düşünüyorum. Bu açıdan olumlu bir gelişme olarak görüyorum.

Bu konuda farklı görüşü olanlar ise, sistemin erkek egemen bir sistem olmasından dolayı, oyunculuk ödüllerini erkeklerin domine edeceğini düşünüyorlar. Ödül sistemini geçmişe yönelik çalıştırırsak bu doğru olabilir ancak günümüzde gelinen noktada durumun böyle olmayacağını düşünüyorum. Yine de üst üste iki yıl bir erkek oyuncuya ödül verilirse, bir sonraki yılın jürisinin üzerinde bir baskı oluşacağını da düşünmek mümkün. Tam da bu yüzden, genel olarak jürilerin en iyi oyuncu ödülünü bir cinsiyete verirken yardımcı kadın oyuncu ödülünü diğer cinsiyete vermeye eğilimli olacağını düşünüyorum. İki cinsiyetli bir yapı üzerinden konuştuğumun farkındayım ama büyük ihtimalle, çok yakın bir gelecekte trans kadın, trans erkek ya da kendisini cinsiyetsiz olarak tanımlayan oyuncuların da bu ödüllerden biri alacağını göreceğiz. 2017’de Daniela Vega bu ödüle çok yakındı örneğin. Önümüzdeki birkaç yıl bu kararın diğer festivalleri ve ödülleri de etkileyip etkilemediğini göreceğiz.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 30 Ağustos’ta 2014 yapımı, Gri Savaş filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 28 Ağustos’ta Seninle Başım Dertte, 30 Ağustos’ta ise National Theatre’ın Hamlet oyununun gösterimi (canlı olarak sahne üzerinden kayda alınmış) var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği’nin düzenlediği açıkhava gösterimleri de bu ay başlıyor. 28 Ağustos’ta Sydney Pollack’ın Atları da Vururlar filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 28 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Yarın Yokmuş Gibi, Oda, Hayallerin Peşinde, Ran, 13. Mezar

Palm Springs (Yarın Yokmuş Gibi):

Aynı günün tekrar tekrar yaşandığı filmlerinin sayısı son zamanlarda giderek arttı ama en iyisi halen Groundhog Day galiba. Palm Springs, birden fazla kişinin durumun farkında olması dışında türe pek bir yenilik katmıyor ama keyifli bir film. Andy Samberg ve Cristin Milioti birbirlerine yakışmışlar. Ki romantik komedilerde en önemli olan şeylerden biri bu. Giderek birbirlerine yakınlaşmaları, ilişkilerindeki kriz noktaları gayet ikna edici. Özellikle günü beraber tekrarladıklarında yaptıkları çok eğlenceli. Yaşanan olayın nedenine niçinine fazla girmemesi de bu film için doğru. Tekrardan çıkmak için yaptıkları ikna edici değilse de derin bilimsel açıklamalara girmek bu filmin işi değil, onu Dark gibi örneklere bırakmak lazım. Yine de senaryoda beni tatmin etmeyen birkaç nokta oldu. Biri, Sarah karakterinin kimin yanında uyandığının filmin ortasına kadar saklanması. Yani, tecrübesiz bir seyirci değilseniz, daha ilk birkaç döngüde anlıyorsunuz zaten. Bir de eğer bir şeyleri atlamadıysam, Nyles’ın en başlarda mağaraya girmesine bir anlam veremedim. Sarah’ın döngüsü o hareket sonrasında başlıyor ama Nyles’ın öyle bir şey yapmasına gerek yok ki. Filmde defalarca ölüyor ve aynı günde diriliyor zaten.
Sinemalar açıldığından beri vizyona giren filmler arasında, geniş kitleye en çok hitap edebilecek film bu gibi gözüküyor. Sinemalar kapalıyken ortamlara düşmüş olması gibi bir handikabı var ama konuştuğum sinemacılar fena seyirci çekmediğini söylediler (ben yine tek izledim).

The Room (Oda):

Çok bir beklentim yoktu ama değerlendirilememiş bazı fırsatlara rağmen bayağı hoşuma gitti. Bir defa, fikir iyi. Odanın içinde istediğiniz her şey gerçek oluyor ama evin dışına çıkartırsanız yok oluyor. 2019 filmi olmasa, kovid sonrası yazıldığını düşünebilirdim. İnsan ister istemez, aylarca evde kaldığımızda böyle fantastik bir durum olsa ne yapardım diye düşünüyor. Valla sanki ben, yıllarca evde mutlu mesut yaşamaya devam ederdim gibime geliyor. Evden dışarı sadece sinemada film izlemek için çıksam yeterli olurdu. Zaten öyle yapıyorum. Finale doğru devreye giren, erkek çocuğun annesine ilgi duyduğu, babasını düşman olarak gördüğü dönemde, o kafa yapısı ile birden büyüse ve hala aynı şeyleri hissetmeye devam etse ne olurdu sorusu da ilginç. Daha iyi işlenebilecek yerlerden biri buydu mesela. Genel olarak evin içindeki sahneleri, hatta evin içindeki farklı evren kısımlarını sevdim ama dışarıya çıkılan yerlerde film zayıflıyor. Özellikle akıl hastanesindeki, evin eski sakini kısmı fazlasıyla klişeydi. Onun hikayesini, Tanrı mevzusuna bağlaması da pek olmamış.
Ama genel olarak, sinemalar açıldıktan sonra izlediğim filmler içinde en keyif aldıklarımdan biri diyebilirim. Türü sevenlere (tür için korkudan ziyade, fantastik demek daha doğru sanırım).

The Peanut Butter Falcon (Hayallerin Peşinde):

Toplumdan belli nedenlerle dışlanmış iki insanın (bir süre sonra üç kişi oluyorlar) yol hikayesi. Başlarından geçen kötü bazı olaylara ve tehditlere karşın, keyifli bir kendini iyi hisset filmi aslında. Keyifli bir film ama kahramanlarımızın karşısına çıkan karakterler genellikle çok iyi kalpli olunca filmin merak duygusu ve kalıcılığı azalıyor. Hatta filmin kötü adamları bile kendi açılarından haklılar aslında. Shia LaBeouf ve gerçekten Down sendromlu olan Zack Gottsagen, iyi bir uyum yakalamışlar ve filmi izlettiriyorlar. Dakota Johnson da o uyumu yakalamış ama karakteri o kadar gerçeklikten kopuk ki. O karakterin, bu ikilinin yolculuğuna katılmasını anlamlandırmak çok zor.

Ran:

Akira Kurosawa’nın en görkemli filmlerinden birini sinema perdesinde tekrar izlemek çok güzeldi ama çok küçük bir salonda gösteriliyor (en azından Ankara’da). Keşke IMAX gibi dev gibi bir perdede izleyebilseydik. Böyle klasikleşmiş filmler için çok fazla diyecek bir şey yok ama Kurosawa’nın bambaşka bir kültürden gelip, Shakespeare’in Kral Lear’ını yerelleştirmesine tekrar hayran kaldım. Bu durum Shakespeare’in metinlerinin her zamana ve mekana uyum sağlayabileceğini de gösteriyor elbette. Görkemli sahnelerin iyi bir hikayenin içine nasıl yedirileceği, hikayenin bir parçası olacağı konusunda da bir ders adeta. Üstelik aradan geçen 35 yılda da etkisinden bir şey kaybetmemiş. O kalabalık sahnelerde her figüranın gerçek olduğunu bilmek gerçekten filme çok şey katıyor. Başka zaman olsa, sinemada izleme fırsatını kaçırmayın derdim ama şimdi işin içinde bir de hastalık riski var. Umarım daha sağlıklı günlerde, Başka Çarşamba’da falan tekrar gösterilir.

13 Graves (13. Mezar):

Dağıtımcılarımızın muhtemelen indirim raflarından, 3 alana 1 bedava kampanyalarından aldığı, kimsenin duymadığı filmlerden biri daha. İki kiralık katilin, cesetleri gömdükleri ormandan çıkamayışlarını ve suçluluk duyguları ile yüzleşmelerini anlatıyor. Filmin büyük kısmı 3 kişinin ormanda ve ormandaki bir kulübede dönüp durmaları ve geçmişi hatırlamaları şeklinde geçiyor. Ama eldeki kısıtlı bütçeyi, son 15 dakikadaki sahnelere yığmışlar. Orada oyuncu sayısı ve prodüksiyon kalitesi görece olarak artıyor. Hatta son bölümde ufaktan bir Wicker Man havası bile yaratmaya çalışmışlar. Neticede vasat bir film. Aslında katillere değil de onlara görevlerini veren acımasız kadın karaktere odaklansalar, daha güzel bir film çıkabilirmiş. Terri Dwyer’ın gayet abartılı oynadığı bu karakter (keyifli bir abartı), geçmişte kocasını öldürtmüş, filmin başında da öz oğlunun ölüm emrini, onun gözlerinin içine baka baka veriyor. Kesinlikle filmin en ilginç karakteri ama çok az görünüyor.

Tenet’i Beklerken

Bu hafta da sinema gündemimizde pek bir yeni konu yok. Tüm sektör, gözlerini dikmiş 26 Ağustos’ta gösterime girecek olan Tenet’in beklentileri karşılayıp karşılamayacağını bekliyor. Bu durumda biz yine, mevcut seyirci sayılarına bir göz atalım(*). Geçen hafta, bir önceki hafta sonunda vizyondaki toplam 25 filme 16.155 bilet satıldığını söylemiştik. Geçtiğimiz hafta sonu ise toplam 29 filme 21.110 bilet satılmış. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla açılan sinema sayısı hemen hemen aynı olduğuna göre ufak da olsa bir artış var. Ancak istenen sayıların çok altında elbette. Yine de  bu konuyu sadece korona nedeniyle seyircinin sinemaya gitmekte isteksiz olmasına bağlamak yanlış olur. Elbette bu büyük bir etken ama birkaç durumu daha göz önüne almak gerekli.

Öncelikle gösterime giren yeni filmlerin kalitesi. Geçen hafta gösterime giren filmlerin üçü (Geçit, Aslan Krallığı ve Kahramanlar) fazlasıyla vasat, hatta kötü filmler. Bazen kötü filmler de seyirci çekiyor ama bu filmler, normal zamanda da seyirci çekme potansiyeli olan filmler değiller. Dağıtımcıların, seyirci potansiyeli olan filmleri bu dönemde gösterime sokmak istememeleri anlaşılabilir ama biraz da risk almak lazım. Boyalı Kuş’un gösterime girmesini bu açıdan cesur bir karar olarak niteleyebiliriz. Geçen haftanın yeni filmleri arasında en iyisi olduğu tartışılmaz. Aslında belli bir seyirci potansiyeli de var ama 3 saatlik süresi ve kısıtlı seans sayısı nedeniyle (Ankara’da sadece 1 sinemada, günde 1 seans oynadı örneğin), hafta sonunda ancak 109 seyirciye ulaşabilmiş.

Geçtiğimiz hafta sonunun asıl değerlendirilmesi gereken filmi ise Başlangıç (Inception). Tenet’e bir hazırlık niteliğinde, sadece IMAX salonlarında gösterime giren film, toplam 8 salonda 1.727 bilet satmış. Günde ortalama 3 seans olduğunu varsayarsak, seans başına ortalama olarak, yaklaşık 24 seyirci anlamına geliyor ki, içinden geçtiğimiz dönemde, 10 yıl önce gösterime girmiş ve meraklısının mutlaka izlemiş olduğu bir film için, hiç fena değil. Tenet için de ümit verici doğrusu. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarabiliriz. Dağıtımcılarımız, kimsenin duymadığı, izlemek istemediği filmler yerine, yakın geçmişin popüler filmlerine ya da klasiklere de bir dönüş yapabilirler. Bu konuda, bu hafta gösterime girecek olan Ran, bir gösterge olabilir mi? Uzun süresi ve yine kısıtlı seans sayısı ile biraz zor gibi. Ama sinemalar kapalıyken, Karışık Kaset ve Neredesin Firüze gibi filmlerin tekrar gösterime gireceği konuşuluyordu. Bu tarz denemeler belki iyi bir tercih olabilir. En azından bir denemek lazım.

Not: Tam yazıyı bitirdim derken, Warner Bros’dan, Tenet’in gişe rakamlarının açıklanmayacağı bilgisi geldi. Büyük ihtimalle Avrupa ya da Asya gişesi kötü olursa, bunun Amerika’ya olumsuz yansımaması için. Hâlbuki Tenet’in seyirci sayısı, pek çok konuda belirleyici olacaktı. Özellikle seyircinin gerçekten merakla beklediği bir filme ne kadar ilgi gösterdiğini görebilecektik.

Inception:

Madem Tenet öncesi Inception tekrar gösterime girdi dedik, o halde 10 yıl sonra filmi tekrar izlemenin bıraktığı izlenim ne oldu bir bakalım. Merak edenler olduğunu biliyorum, önce sinemadan izlenimler. Yukarıda sayısal olarak belirttiğim olayı kişisel olarak da gözlemledim. Sinemalar tekrar açıldığından beri en fazla seyirci ile izlediğim film oldu. 30 civarında seyirci vardı sanırım. Bu süreçte Boyalı Kuş hariç tüm izlediğim filmlerde salonda tek kişiydim. Boyalı Kuş’ta da 3 kişiydik. Film sırasında, uzaktan gördüğüm kadarıyla genellikle maskeler yarım ya da tam takıldı. Ama tam önümdeki genç arkadaşlar hiç takmadılar ne yazık ki. Cinemaximum’un ücretsiz popcorn ve içecek uygulaması da devam ettiği için, arada bunlar da alındı. Yeri gelmişken, geçen hafta, Cinemaximum’un bilet alma sistemlerinde bir soru işareti olduğundan bahsetmiştim. Tek kişi olarak bilet alındığında sistemin otomatik olarak yan koltuğunuzu iptal etmesi lazım ama bunu yapmıyordu. Sonradan bu sorunun çözüldüğüne dair bilgilendirme yaptılar ama bu bilgilendirmeden sonra kişisel olarak sistemin doğru çalıştığını da gördüm, yanlış çalıştığını da. Yani kafamdaki soru işareti kaybolmadı.

Dönelim filme. Baştan şunu belirtmem lazım, katıksız Nolan hayranlarından değilim. Bazı filmlerini seviyorum, bazılarını sevmiyorum. Inception, sevdiğim filmleri arasındaydı. Arşivime dönüp baktığımda, 2010 yılındaki listemde 3. sıraya almışım. Ama geçen yılın sonunda 2000’lerin en iyi filmlerini sıralamaya kalktığımda, listeye almayı düşünmedim bile. Sonradan Blu-Ray’ini de almış olmama rağmen, tekrar izlemek de içimden gelmemişti. Yani ilk izleyişte epey sevmiş olmama karşın, öyle derin bir etki bırakmamıştı. Tekrar izleyince hissim, “biraz abartmışız yahu” şeklinde oldu. Özellikle o set tasarımlarını, katlanan şehirleri vs. ilk defasında ağzımız açık izlemiştik ama tekrarında ve aradan geçen 10 yılda pek de taze kalamamışlar. Filmin hikâyesi de öyle. İç içe geçen 4 rüya dilimi çok zekice bir fikir gibi gelmişti. Belki hâlâ zekice ama o da ilk izlemenin etkisini yaratamıyor. Aksiyon sekansları içinde, otel bölümü halen en iyisi ve etkileyicisi. Ama özellikle karların içinde geçen bölüm fazlasıyla zayıf. Gerçi, ilk defasında da öyle olduğunu düşünmüştüm ve hatta zihnimden neredeyse silmişim o bölümü. Ufak bir abartıyla söylüyorum. O bölüm, B sınıfı aksiyon filmlerinden çok da farklı değil.

Nolan fanlarını daha çok kızdırmak pahasına diyorum ki, son durumda benim için, Dark Night ve Memento en iyi filmleri arasında tepede kaldı. Diğerlerini iyi seviyesine indirdim. Dark Night Rises ve Dunkirk ise zaten orta, hatta ortanın altı seviyesindeydi benim için.

Siyad Ödül Töreni:

Bu seneki Siyad ödül tören için oylarımızı vermiş, törenin yapılmasını beklerken pandemi patladı ve her şey gibi o süreç de durmuş oldu. Sonunda, 23 Ağustos Pazar akşamı, Youtube’da, Siyad’ın kanalından canlı olarak yayınlanacak (https://www.youtube.com/channel/UCj02uVz3QCDtXkgHy6ygjfA) ve Siyad’a göre Türkiye sinemasında 2019’un en iyileri açıklanmış olacak. Açıkçası, araya o kadar fazla gündem girdi ki, o günler epey eskide kalmış görünüyor, hatta verdiğim oyları bile bakmadan hatırlayamadım ama kimlerin kazandığını görmek eğlenceli olacak. Herkesi bekleriz.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 23 Ağustos’ta 2014 yapımı, Bern Elçisi filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 25 Ağustos’ta Sınır, 27 Ağustos’ta ise Yüzleşme filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk olarak, 21 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Boyalı Kuş, Kızım Gibi Kokuyorsun, Geçit, Kahramanlar, Aslan Krallığı

The Painted Bird (Boyalı Kuş):

Sinemalar açıldığından beri en merak ettiğim film buydu. Gerçekten çok etkileyici bir film. Siyah-beyaz görselliği ve başroldeki çocuğun oyunculuğu çok iyi. Fakat bazı sahneler gerçekten çok sert ve izlemesi zor. Çocuğun başına gelen kötü olaylar o kadar fazla ki, açıkçası kötü çekilmiş bir film olsa, acıların çocuğu filmi çekmişsiniz derdim. Yine de filmin epizodlara bölünmüş yapısında, bir noktada bu bölümde hangi felaket olacak acaba diye beklemeye başlıyorsunuz. Filmin 3 saatlik süresinde bölümlerin yapısının hep aynı olduğunu söylemek lazım. Çocuk yeni bir yetişkin ile yaşamaya başlar, çok kötü bir olay yaşanır ve çocuk oradan ayrılır/ayrılmak zorunda kalır. Etkileyici bölümler ama bu kadar fazla olmasına gerek var mıydı, emin değilim. Filmdeki ünlü oyuncular konusunda da benzer bir kararsızlığım var. Yönetmen Václav Marhoul, hiçbir yetişkin oyuncunun, çocuktan rol çalmasına müsaade etmemiş. Bu konuda takdir ettim ama yine de, “aaaa Stellan Skarsgård, aaaaa Harvey Keitel” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Ünlü oyuncular arasında en etkileyicisi Udo Kier idi. İnanması en güç olan şiddet eylemlerinden birini gerçekleştiriyor ama tam o sahne öncesi bir yakın plan yüz çekimi var ki, o yüze bakarak, bu adam her şeyi yapabilir sonucunu çıkartıyorsunuz.
Tekrar uyarıyorum, iyi film ama insanların saf kötülüğünü göstermek adına, epey sert bir film.
Sonunda hayvanlara zarar verilmediği ve çocuğun içinde bulunduğu cinsellikle ilgili sahnelerde, yetişkin bir dublörün kullanıldığı yazıyor. Günümüzde tersi olamazdı zaten.


Kızım Gibi Kokuyorsun:

Her şeyden önce, alttaki gibi güzel bir afiş varken, neden Türkiye vizyonu için üsttekini seçtiniz demek istiyorum.
Filme gelince, yine iyi niyetli bir çaba ama yine sonuç pek iyi değil. Film, İŞİD ve terörizm sonucunda hayatları etkilenen farklı karakterlerin kesişen hikayelerini karşımıza getiriyor. Bunların bazıları kendini izlettiriyor ama bazıları çok zayıf kalıyor. Fransa’dan gelen Beatrice ve İŞİD’in elinden kurtarılan Ezidi kızı Hevi’nin hikayesi en sağlamı. Oyuncular da iyi olunca bu bölüm duygu olarak da seyirciye geçiyor. Fakat burada bile, mülteci kampındaki bazı sahneler çok yapay kalıyor. Çağlar Ertuğrul’un canlandırdığı İbrahim karakterinin çok derinliği yok ama yine de durumu kurtarıyor diyebiliriz. En zayıf bölüm ise askerlerin olduğu bölümler. Bu kısım biraz da Türk askeri güzellemesi yapmak için filme konulmuş gibi ama olmamış. Tamam, Türk askeri çok fedakar mesajını vermişler ama izlediğim sahnelerin çoğunda da bir o kadar da dikkatsizler dedim. Kızı çok basit şekilde ellerinden kaçırmaları, uğradıkları baskın vs. Ayrıca bu bölümdeki oyunculuklar da çok zayıf.
Sinemamızın sonunda mülteci hikayelerine eğilmiş olması güzel bir gelişme ama kalıplardan biraz kurtulmaları lazım. Bu konuda iyi örneklerden biri olarak, Saf geliyor aklıma mesela.


Portal (Geçit):

Bir televizyon programı için hayalet öyküleri kovalayan bir ekip, geçmişte trajik olayların yaşandığı bir eve giderler ve kötücül bir varlığın serbest kalmasına yol açarlar. Evet, korku filmlerinin büyük kısmında gördüğümüz bir hikaye. Film bu hikayenin üzerine ek bir şey koymuyor ama yine de çok kötü değil, az kötü )
En azından kendini ciddiye almıyor, arada fena sayılmayacak espriler de var. Oyunculuklar ortalama. En önemlisi film kendi sınırlarının farkında. Öyle saçma sapan özel efektlere girişelim falan dememişler, ellerindeki imkanlarla ne oluyorsa, onu yapmışlar (spoiler: afişteki gibi bir sahne yok mesela).
Bir de filmde Heather Langenkamp’ı oynatarak, korku hayranlarına bir selam çakmışlar.

Heather Langenkamp kimdir? Bkz. A Nightmare on Elm Street serisi.

Fists of Righteous Harmony (Kahramanlar):

2008 yapımı, 3-5 arkadaşın biraraya gelip çektiği bir dövüş sanatları filmi. Üstelik nasıl olmuşsa birden fazla ülkede sahneler çekebilmişler. Hatta bu arkadaşlardan biri Türkiyeli olunca bazı sahnelerde Türkçe konuşmalar da var. Film gayet kötü ama dalga boyuna girerseniz o kötülükle eğlenebiliyorsunuz.
İyi güzel de, bu film niye vizyona giriyor?
Anlıyorum, insanlar sinemaya gitmekte isteksiz. Dağıtımcılar ellerindeki seyirci potansiyeli olabilecek filmleri vizyona sokmak istemiyorlar ama bu filmlerle salonlara canlılık kazandırabileceklerini sanmıyorlar umarım. Benim gibi 3-5 manyak dışında kimse gitmiyor işte. Eski güzel filmler şu ara daha makul olabilir. Inception belli bir seyirci çekti mesela. Sinemalar kapalı olduğu dönemde, Neredesin Firuze, Karışık Kaset falan tekrar vizyona girecek deniyordu ama yalan oldu galiba. Yani onlar ne kadar seyirci çekerdi bilmiyorum ama bundan iyi olurdu en azından.


The Lost Lion Kingdom (Aslan Krallığı):

Filmin Türkiye dağıtımcısının bile farkında olmadığını sandığım bir bilgiyi açıklıyorum. WowNow Entertainment denen, sıfır bütçeyle animasyonlar üreten gudik şirket, bir de kendi animasyon evrenini kurmuş. Bunların 2016 tarihli Star Paws diye bir filmi varmış. Ne hikmetse bizde gösterime girmemiş. Sonradan Jurassic Bark isimli müthiş, muhteşem filmde o karakterleri kullandıklarını fark etmiştim. İşte bu film de aynı seriden bir spin-off. Başka bilmediğim de vardır belki. Korkarım 3-5 yıla kendi Avengers’larını yapar bunlar.
Film nasıl mı? Daha önce bu şirketin filmleri için, Animasyon 101 dersinde, ödev olarak verseler geçemezler demiştim. Eh, öyle ucundan kıyısından da olsa geçebilecek seviyeye gelmişler diyeyim, daha da konuşmayayım.

Sinemalar Açıldı da Ne Oldu?

Geçtiğimiz hafta boyunca sinema gündeminde çok fazla yeni bir olay olmadı. Cinemaximum’ların açılması ile ülkedeki sinema salonlarının büyük bir bölümünün açılmış olacağını söylemiştik. Öyle de oldu ama izleyici sayısı beklenilen seviyeye ulaştı mı, tartışılır. Madem öyle, geçen hafta sonunun izleyici sayılarına bakarak durumu değerlendirmeye çalışalım(*).

7-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında, 4 yeni film gösterime girmişti. Pandemi öncesi gösterime giren filmlerin de eklenmesi ile toplam 25 film gösterimdeymiş ve bu filmlerin toplam seyirci sayısı 16.155 olmuş. Yaz ayları zaten seyirci sayısı açısından düşüktür ama bir önceki yılın aynı hafta sonu ile karşılaştırmak gerekirse, 2019 yılında toplam 30 film vizyondaymış ve bunlara toplam 286.983 bilet satılmış. Görüldüğü gibi, önemli bir fark var. Belli ki henüz seyirciler sinemaya gitmek konusunda çok istekli değil. Elbette, kurallar gereği, salonlar tam kapasite ile çalışamadığı için, seyirci salonlara dönmeye başladığında da, eski sayıların bulunmasının çok zor olduğunu eklemek gerek.

Gösterime yeni giren filmlerin de seyirciyi geniş kapsamda salonlara çekecek filmler olmadığını da unutmamalıyız. Haftanın yeni filmlerinden en fazla seyirci çekebileni, 47 Metre Derinde: Kafes olmuş ki, o da 1.895 seyirci ile ancak 3. sıradan listeye girebilmiş. Haftanın diğer yeni filmleri Gece Nöbeti, Şeytanın El Kitabı ve Bir Yalnızlık Şarkısı ise sırasıyla dördüncü, yedinci ve ondördüncü sırada kendilerine yer bulabilmişler. Bu filmlerin, normalde de çok seyirci çekmeyeceğini kabul etmemiz lazım. Yeni normalde, potansiyellerinin de altında kalmaları kaçınılmazdı. Mart ayından kalan Bloodshot ve Zengo’nun listede ilk iki sırada olması, seyircinin belli ölçüde ilgisini çekebilecek filmler gösterime girmeye başladığında, salonların kısmen dolabileceğini gösteriyor. Geçen hafta da söylediğimiz gibi, bu konuda tüm sektör, Tenet’e kilitlenmiş durumda. Geçtiğimiz hafta içinde, bu filmin biletlerinin satışa çıkmış olduğunu da belirtelim. Bu satırlar yazılırken, en azından IMAX salonları için biletler de yavaş yavaş satılmaya başlamıştı. Normalde bu salonların büyük bir kısmı için biletler çok azalmış olurdu. Şimdilik, o seviyede değil ama sağlıklı bir değerlendirme için, ilk hafta sonu sayılarını beklememiz gerekecek. O zamana kadar, her hafta seyirci sayısının ufak da olsa artarak, seyircilerin sinema salonlarına tekrar alışma sürecine girmesini umacağız sanırım.

Salonlardaki tedbirler ve genel ortam:

Yeni filmlere gitmeye başladığım için bu konuda sosyal medyadan sıkça soru aldım. Buradan cevap vereyim. Öncelikle şunu belirtmeliyim, geçen hafta izlediğim filmlerin hepsinde salonda tek başımaydım. Kendi adıma, boş olabilecek seansları kovaladım ama genel olarak diğer filmlerde de çok fazla seyirci olmadığını gözlemledim. Bu nedenle salonda insanlar sosyal mesafe ve maske kurallarına uyuyor muydu, bunu değerlendirebilecek bir durum olmadı. Biletler sosyal mesafe kurallarına uygun bir şekilde satılıyordu. Cinemaximum’un online satışları ile ilgili kafamda bir soru işareti var ama kendilerinden henüz bu konuda bir cevap alamadım. Haftaya bu konuyu netleştirebilirim.

Sinema personelleri sürekli maske ile dolaşıyorlar. Siperlik takanları da mevcut. Bu konuda bir sorun yok. Filmler bittiğinde temizlik personelinin de salonlara girdiğini gördüm genellikle. Tuvaletlerde, lavabolar ve pisuarlar da sosyal mesafe kuralları dikkate alınarak düzenlenmiş ve birbirine yakın olanlardan birer tanesi kullanıma kapatılmış.

Gelelim en tartışmalı olabilecek konuya. Salon içinde yeme-içmenin serbest olması. Bu konuda ilk çıkan haberler, bakanlığın hazırladığı kurallarda buna izin verilmeyeceği yönünde idi. Ancak sonradan bu konu, belli bir şart dâhilinde sinemaların inisiyatifine bırakıldı. Şu anki kural, salonlarda yeme-içmeye müsaade edilmesi durumunda seyirciler arasında en az ikişer koltuk boşluk bırakılması, yeme-içmeye müsaade edilmemesi durumunda en az birer koltuk boşluk bırakılması gerektiği yönünde. Geçen hafta gittiğim tüm sinemalarda salonda yeme-içmeye izin verilmişti, hatta Cinemaximum’larda her bilet alana, ücretsiz mısır-içecek menüsü veriliyordu. Salonda tek kişi olunca bu konu sorun olmadı ama kendi adıma, herkesin maskesini indirerek mısır yediği ve kola içtiği kalabalık bir salonda film izlemeyi tercih etmeyeceğimi söylemek zorundayım.

Amerika’daki gelişmeler:

Aslında sinema sektöründe, tüm dünyadaki bir numaralı gündem, sinema salonlarının durumu. Bu durumda da finansal açıdan Amerika’daki gelişmeler bir şekilde dünyanın diğer bölgelerini de etkiliyor. Geçtiğimiz hafta içinde orada, özellikle bağımsız sinema salonlarını etkileyecek önemli gelişmeler oldu. Ülkemizde Cinemaximum’un tekel olması tartışmaları sırasında, Amerika’da stüdyoların, sinema salonu sahibi olmalarını engelleyen bir yasa olduğu belirtilmişti (Kaan Müjdeci, Şenay Aydemir, Evrim Kaya ve Fırat Yücel’in bu konudaki Kapalı Gişe belgeselini, iyi bir kaynak olarak analım). Geçtiğimiz hafta, Amerika’da bu yasanın yürürlükten kaldırılmasına karar verildi. İki senelik bir geçiş süreci içinde bu yasa yürürlükten kalkacak ve stüdyoların sinema salonu zincirlerinin sahibi olabilmelerinin yolu açılacak. Bu süre içinde tekelleşmenin önünü kesecek düzenlemelerin yapılacağı söyleniyor ama durum ne olacak göreceğiz.

Bu yasanın yürürlükten kalkmasının diğer bir sonucu da stüdyoların “block booking” uygulamasını yapabilmesinin önünü açması. Bu uygulama stüdyoların filmlerini paket olarak satmalarına olanak sağlıyor. Disney’in dev bir imparatorluğa dönüştüğünü düşünürsek şöyle bir örnek verebiliriz. Disney şunu diyebilecek: “Eğer yeni Marvel filmini göstermek istiyorsan, Pixar’ın yeni filmini de göstereceksin.” Ki, buna kimse itiraz etmez muhtemelen. Ama onun da yanında bizim alt şirketlerimizden birinin yaptığı, kimsenin ilgilenmediği x filmini de göstereceksin de diyebilir. İşte bu, özellikle az salonlu bağımsız sinemalar için sıkıntılı bir durum.

Bir diğer gelişme de Disney’in bundan sonra klasik filmlerinin 4K versiyonlarını fiziksel medyada piyasaya sürmeyeceğini, sadece dijital medyada bulunabileceğini açıklaması (yeni filmler için geçerli değil). Bizde zaten DVD ve Blu-Ray dönemi sona ermiş gibi gözüküyor ama Amerika’da halen ciddi bir pazar payı var. Disney’in bu hareketini, kendi dijital platformlarını desteklemek üzere bir hamle olarak görmek yanlış olmaz sanırım.

Bu gelişmeler doğrudan bizi etkilemeyecek belki ama özellikle dijitale geçişin hızlanması noktasında belirleyici olacaktır.

Ankara’dan haberler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 16 Ağustos’ta 1987 yapımı, 80 Süvari filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 15 Ağustos’ta Saka Kuşu, 18 Ağustos’ta Arizona Dream, 19 Ağustos’ta ise Kural Dışı filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk defa, 14 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Gece Nöbeti, 47 Metre Derinde: Kafes, Şeytanın El Kitabı, Bir Yalnızlık Şarkısı

Gece Nöbeti (The Night Clerk):

Eveeeet. 15 Mart’ta Bloodshot sonrası, zorunlu olarak girdiğim sinema salonu orucuna, 8 Ağustos’da The Night Clerk ile son vermiş bulunuyorum. Hayırlı olsun.
Film mi? Valla filmde pek bir numara yok ama boş geçmemek için 1-2 satır yorum yazayım.
Aslında çıkış noktası fena değil. Asperger sendromu olan bir genç, iletişim yeteneklerini güçlendirmek amacıyla, çalıştığı otelin odalarına kamera yerleştirip müşterileri izliyor. Bu sırada bir cinayete tanık oluyor ama polise durumu açıklayamıyor. Fakat işin polisiye tarafı çok zayıf. Bolca tutarsızlık var. Sürprizli bir öykü kurulmaya çalışılmış ama hiç olmamış. Bağlandığı final ise son derece zayıf.
Müşterilerin en mahrem anlarının izlenmesinden bir yol açılabilirmiş. Karakterin bu eylemi masum bir eylem olarak yansıtılıyor ama bundan gizli ya da açık cinsel bir haz duymuş olabileceği çok üstü kapalı geçilmiş. Halbuki o konu deşilse daha ilginç olabilirmiş.
Ana de Armas, son zamanlarda beğendiğim bir oyuncu ama ona da kendini gösterebileceği bir alan açılmamış. Bir tek Tye Sheridan iyi oynamış diyebilirim.

47 Meters Down: Uncaged (47 Metre Derinde: Kafes):

İlk filmin başarılı bir atmosferi ve gerçekten gerilimli sahneleri vardı. Yönetmen değişmemiş ama bu kez daha otomatiğe bağlamış bir yapısı var. Denizaltındaki sahneler de o kadar sağlam değil. İlk filmdeki kızkardeşler teması devam ediyor aslında. Ama baştaki düşman kardeşlerin, finalde başlarına gelenlerden sonra dost olacaklarını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Aslında bu tip filmlerde, atmosfer sağlamsa konu çok da önemli değil. Ama işte, korkutması/heyecanlandırması gereken sahneler o kadar abartılı ki korkutmaktan ziyade güldürüyor bazen.
Bu arada ilk filmin devamı değil aslında. Tümüyle farklı karakterler var karşımızda. Bizim cin filmi serileri gibi aslında. Aynı temada ama başka karakterlerle başka bir öykü.
İki şeyi sevdim diyebilirim. Biri, bu filmlerin başlarında hep olan, egzotik güzellikler, harika bir deniz manzarası vs. Evden çıkamadığımız bir yazın sonlarında, en azından güzel manzaralar gördük dedim.
Diğeri de Sistine Stallone’nin, babasının bir filmine selam çaktığı sahne.

The Field Guide to Evil (Şeytanın El Kitabı):

8 farklı ülkeden yönetmenin, kendi ülkelerinin korku hikayelerini temel alarak çektiği 8 kısa korku filmi. Uzun zamandır vizyon sırasını bekliyordu ama tam da pandemi dönemine denk geldi. Bu tip antoloji filmlerinin hemen hepsinde olduğu gibi, filmlerin hepsi aynı düzeyde değil. Bence en iyisi, en sondaki Peter Strickland filmiydi. Sessiz sinema kalıplarında, kara mizahı da es geçmeyen bir peri masalı adeta. Yalnız her yönetmen kendi ülkesine dönerken, İngiliz Strickland’ın bir Macar hikayesi anlatmasını pek anlamadım.
Not: Bunu Twitter’da yazdıktan sonra Can Evrenol, Strickland’ın, 2 yıldır Macaristan’da yaşadığı bilgisini verdi.
Filmin açılışındaki Veronika Franz ve Severin Fiala’nın filmi de ikinci favorim. İki genç kadının aşk hikayesi içinde, korkuyu hissedilen suçluluk duygusu ile birleştiren iyi bir filmdi. Zaten yönetmen ikilisi de son zamanlardaki favorilerimden.
Can Evrenol’un Al Karısı bölümünü de beğendim. Bir cin hikayesi çekmiş ama iyi bir atmosfer kurmuş. Franz-Fiala filminden sonra gelince, erkeksiz iki kısa film olarak belli bir bağlantı da kurdum.
Katrin Gebbe’nin birinin içine kötücül bir varlık giren iki kardeşin hikayesini anlattığı filmi de fena bulmadım.
Agnieszka Smoczynska’nın filmi çok iyi başladı ama zayıf bir finale gitti.
Yannis Veslemes’in filmi, öteki kavramı üzerine ilgi çekici yerler barındırsa da tatmin edici olmadı.
Ashim Ahluwalia filmi, siyah-beyaz görselliği ile ümit verdi ama bitince, “eeeee yani” dedirtti.
Calvin Reeder’ın filmi ise, baştan sona “eeeee yani” dedirtti.

Bir Yalnızlık Şarkısı:

Dört çiftin, çok ufak noktalardan bağlanan (bağımsız 4 hikaye de diyebiliriz aslında) aşk hikayelerini romantik komedi tadında anlatan, vasatı aşamayan bir film. Oyunculuklar fazla abartılı olmasa biraz daha iyi olabilirdi. Finali daha hüzünlü bir noktaya bağlanan bir hikaye var. Bence en iyisi o. Hatta biraz daha üzerinde çalışılıp, sadece ondan da bir film çıkabilirmiş.
Anladığım kadarıyla uzunca süredir rafta bekleyen bir filmmiş. Seyircisiz bir haftada vizyon denediler ama sonuç pek iyi olmadı.

Sinemalar Açılıyor

Bundan bir ay önce, böyle bir yazıya başlasak aynı başlığı koyabilirdik. Geçirdiğimiz karantina günleri sonrasında, 1 Temmuz’da sinemaların açılmasına izin verilmişti çünkü. Ancak Temmuz ayında sinemaların çok az bir kısmı açıldı ve açılan sinemalar da tüm ay boyunca, karantina öncesi vizyona girmiş filmleri gösterdiler. Temmuz ayında sinemalarda sadece tek bir yeni film gösterime girdi: Kızım Gibi Kokuyorsun. Doğrusunu söylemek gerekirse, neden böyle riskli bir karar verdiler bilemiyorum ama 3 hafta boyunca sadece 226 seyirci toplayabilmişler. Vizyonda kalmaya devam edecek mi, seyirci sayısını arttırabilecek mi göreceğiz.

Bu hafta, 7 Ağustos itibariyle, ülkenin en büyük sinema zinciri olan Cinemaximum’ların büyük kısmının açılması ile sinemalar gerçek anlamda açılıyor diyebiliriz. Bu yazının yazıldığı tarihte Beyoğlu Sineması da açılacağını açıklamış durumdaydı. Diğer sinemalar da birkaç hafta içinde açılacaktır büyük ihtimalle. Görünen o ki, eski vizyon filmleri de devam edecek ama bu haftadan itibaren yeni filmler de hızla vizyona girmeye başlayacak. Ancak Ağustos ayı programına baktığımızda, seyirciyi salonlara çekecek etkide bir film yok gibi gözüküyor. Tipik bir yaz programı olarak, adında “cin” geçen bir sürü sıfır bütçeli yerli korku filmi, farklı yabancı korku filmleri ve ucuz animasyonlar ile dolu bir ay bizi bekliyor. Arada bir tek 14 Ağustos’ta Boyalı Kuş ilgi çekici olabilir. O da sadece belirli bir seyirci kitlesi için.

Tenet:

Aslında 26 Ağustos büyük gün. Bu dönemin simge filmi Tenet oldu bilindiği gibi. Tüm filmler vizyonlarını ertelerken, Tenet uzunca bir süre Temmuz vizyonunda direndi, sonra birkaç ertelemeden sonra, vizyon tarihi Avrupa’da ve dünyanın pek çok yerinde 26-27 ve 28 Ağustos olarak belirlendi. Amerika’da henüz sinema salonlarının durumu belirsizliğini koruduğu için, bir hafta sonrası düşünülüyor ama ülke çapında değil, sadece sinemaların açıldığı bölgelerde gösterime girecek. Yeni normalde, sinema salonlarına seyircilerin ne kadar ilgi göstereceği de Tenet ile belli olacak gibi gözüküyor.

Peki yeni normalde, sinema salonlarında bizleri neler bekliyor? Öncelikli olarak, bakanlığın belirlediği kurallar var. Tüm salonlar bunlara uymak durumunda. Salonda maske kullanılması, koltuklar arasında boşluk bırakılması, %100 temiz hava ile çalışan havalandırma sistemleri gibi. Bunların nasıl denetleneceği de bir muamma ama göreceğiz. Bunun dışında sinemaların kendilerinin ek olarak alacağı önlemler de olacak gibi gözüküyor. Örneğin Ankara Büyülü Fener Sineması, 2 saatten kısa filmlerde ara vermeyeceklerini ve salona yiyecek içecekle girilmesine müsaade etmeyeceğini açıklamıştı.

Bu kuralların biz seyircilere nasıl yansıyacağını göreceğiz. Pandemi öncesinde, sinemada konuşanlarla, cep telefonunu açanlarla yaptığımız mücadele, bu sefer de neden maskeni takmıyorsun tartışmasına dönebilir. Büyük ihtimalle 26 Ağustos’a kadar vizyona girecek olan filmlerde salonlar çok dolmayacağı için böyle sorunlar yaşanmaz ama Tenet bu konuda da önemli bir gösterge olacak gibi.

Dijital vizyon:

İşin bir de dijital platformlar ve dijital vizyon tarafı var. Evde kaldığımız dönemde hepimiz dijital platformlardan, online festivallerden filmler izledik ve bu bir alışkanlık da yarattı. Bunun sinema salonlarına etkisini göreceğiz ama yurtdışında dijital vizyon konusunda önemli gelişmeler oluyor. AMC sinemaları ile Universal’in yaptığı anlaşma sonrasında Universal filmlerinin sinemada vizyona girdikten 17 gün sonra dijitale çıkabilmesinin yolu açıldı. AMC de bu gelirden pay alacak. Pandemi döneminde bazı filmlerin sinema salonlarını pas geçip, doğrudan dijitalde vizyona çıktığını da görmüştük. Ancak bu filmler genellikle, gişe şansı çok olmayan filmlerdi. Geçtiğimiz günlerde Mulan’ın, Amerika’da ve Disney+ olan diğer ülkelerde sinemada vizyona çıkmayacağı, ek bir ücretle online olarak gösterileceği açıklandı. Bu kadar büyük bütçeli ve gişe beklentisi olan bir film için riskli bir karar ama başarılı olması durumunda dijital vizyonun önünü engellenemeyecek şekilde açabilir. Sinema sinemada izlenir diyenler için kaygı verici gelişmeler. Ülkemize nasıl yansıyacak, özellikle bağımsız sinemalar bu konuda nasıl tavır alacaklar, bunu da zaman gösterecek. Belki de bu konu, ileride başka bir yazı konusu olur.

Alan Parker:

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Alan Parker’ı da burada anmadan geçmek istemedim. Parker, özellikle bizim için çok tartışmalı bir figür ama o konudan bahsetmeyi biraz ertelersek, sinema sanatı adına önemli filmlere imza atmış, başarılı bir sinemacı olarak anmayı tercih ediyorum kendi adıma. 1944 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Parker, reklamcılıktan sinemaya geçen bir kuşağın temsilcilerinden biri. Tam da bu nedenle, filmleri, görsel açıdan reklam estetiğini yakalayabileceğiniz anlar barındırır. Ama aynı yolu izleyen bazı yönetmenlerin tersine, filmlerinin içeriğini de ihmal etmez.

Kariyerine Bugsy Malone gibi çocuklarla çekilmiş bir gangster filmi parodisi ile başlayan Parker, pek çok farklı türde filmler çekti. Fame, The Wall ve Evita gibi önemli müzikaller (diğerleri kadar çok adı anılmasa da benim çok sevdiğim The Commitments’ı da buraya ekleyelim), Mississippi Burning gibi ırkçılık karşıtı, The Life of David Gale gibi idam cezası karşıtı filmler, Angel Heart gibi dedektifik/korku filmleri, Birdy gibi bir özgürlük destanı bu filmler arasındaydı. Hemen hepsi de belli bir kalitenin üzerinde filmlerdi.

Gelelim Midnight Express’e. Aslında Parker’ın kariyerinde önemli bir film. Yönetmen olarak aldığı Oscar adaylığı ile önünün açılmasına da neden olmuştu. Etkileyici bir film olduğunu da kabul etmeliyiz. Ancak Türkiye’de bir hapishanede geçen filmde görünen tüm Türklerin kötü karakterler olması, hatta karikatüre varacak derecede abartılı olmaları, düzgün Türkçe konuşamayan yabancı aktörler tarafından canlandırılmaları filmi ırkçı bir noktaya da koyuyordu doğrusu. Yıllarca Türkiye’nin adı ile beraber anılan bu film, son derece yanlış bir kararla, ülkemizde de uzun yıllar yasaklanmıştı. Parker ve filmin senaryo yazarı Oliver Stone, yıllar sonra özür de dilediler. O yılların koşullarında, yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarını düşünüyorum. Özellikle özgürlükçü filmler çekmesi ile tanınan Parker’ın, o dönemin Türkiye’si ile ilgili görüşü de farklıydı muhtemelen. Ayrıca o dönemin Türkiye’sinin bir cennet olmadığını da kabul edelim ve filme Türkiye’de çekim izni verilmediğini de unutmayalım. Bilemeyiz ama belki de Parker, Türkiye’yi görmüş olsa, Türkiyeli karakterleri Türkiyeli oyunculara oynatabilse, durum biraz daha farklı olurdu. Ne olursa olsun, bu film yüzünden Parker’ın önemli bir sinemacı olduğunu atlamayalım ve kendisini saygıyla analım.

Ankara’dan haberler:

Ankara’da yaşayan az sayıda sinema yazarından biri olunca, Ankara’da normal vizyon takvimi dışındaki etkinlikleri de ufak bir not olarak düşmek istedim bundan sonra. Şimdilik korona ve yaz nedeni ile sayısı az ama umalım ki ilerde sayıları çoğalır.

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, Ağustos ayı boyunca her Pazar, Macar filmleri gösterilecek. 9 Ağustos’da gösterilecek olan ilk film, Pal Sokağı Çocukları.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de bir yaz klasiği diyebileceğimiz açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 8 Ağustos’ta Genç Ahmed, 11 Ağustos’ta ise Bozkır filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk defa, 7 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.261 hits
Eylül 2020
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: