Kanal B – Günce Programı (8 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
SinePoetika Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians)
-Aile Hükümeti
-Vahşi Dostum (Mia and the White Lion)
-BoBoiBoy (BoBoiBoy: The Movie)
-Ölü Nöbeti (The Vigil)
-Bir Psikopatın Günlüğü

Sinemalarda Ne Var, Ne Yok?

Adana Altın Koza Film Festivali online olarak devam ediyor, Ayvalık Film Festivali online olarak başlamaya hazırlanıyor. Haftaya onlara bakarız. Peki sinema gündeminde ne var? Büyük filmlerin erteleme haberleri var, yeni erteleme haberleri de geliyor. Peki bu ortamda Türkiye’deki sinema salonlarında neler var, sinemalara seyirci çekebilirler mi? Bu hafta, onlara kısa bir bakış atalım.

Büyük bütçeli Hollywood filmleri:

Tenet: Aylarca sinemaları kurtaracak film bu diye beklendi. Evet, halen en fazla izlenen film Tenet. Ama yeterli bir seyirciye ulaşamadı. Eleştirmenler açısından hayal kırıklığı olması bir yana, Nolan hayranları da ayılıp bayılmadı. Yine de kısa zamanda vizyondan kalkmayacaktır.

Mulan: Disney, şaşırtıcı bir hamle ile filmi Disney+’da online olarak açmaya karar verdi. Türkiye gibi Disney+ olmayan ülkelerde vizyona girdi ama (ki bunlardan biri de Çin), bu da ne eleştirmenlerin ne de seyircilerin sevdiği bir film oldu. Gerçekten de güçlü bir kadın karaktere odaklanması açısından, zamanlaması doğru olsa da son derece heyecansız bir filmdi.

Yeni Mutantlar: 2018’den beri ertelendi, ertelendi, ertelendi, sonunda hedef kitlesi tüm heyecanını kaybetti. Karşımıza çıkan film tahmin edildiği kadar kötü değil. Hatta filmin içinde birkaç kez gördüğümüz Buffy tadında bir televizyon dizisinin pilot bölümü olsa bayağı iyi ama seyircilerin merakla sinemaya koşacakları bir film değil.

Animasyonlar:

Normal şartlarda animasyonların belli bir seyirci garantisi vardı. Çok iyi olmayanlar bile, çocuklarla bir hafta sonu aktivitesi olarak ya da okulların kültür faaliyetlerinin bir parçası olarak belli bir seyirci çekiyordu. Şimdi anne-babalar, küçük çocuklar her yere dokundukları için zaten sinema gibi yerlere götürme taraftarı değiller, okulların etkinliklerini ise bir süre için unutabiliriz. Böyle bir durumda Dinozorlar, Penguenler Takımı Uzayda gibi gerçekten kötü filmlerin zaten pek bir şansı yok. Bu durumda elimizde iki film kalıyor:

Hadi Gidelim: Disney Pixar’ın yeni filmi normalde Mart ayında vizyona girecekti ama Amerika’da çok kısa bir süre vizyonda kalıp, digital platforma çıkmak zorunda kaldı. Türkiye’de ise bu günlere kadar kaldı. Pixar’ın ne iyi filmlerinden biri olmasa da yeni bir evren yaratması açısından hiç fena değil. Duygusal anları da yerli yerli yerinde. Fakat animasyon meraklısı yetişkinlerin bir kısmı, büyük ihtimalle yaz aylarında kaçak yollarla izledi. Çocukların da izlemek için çok ısrar edecekleri bir rüzgâr yaratmadı. Frozen 2, bu dönem çıksaydı, ne kadar farklı olurdu, bilemiyorum.

Scoob!: Bu hafta gösterime giren, yeni Scooby Doo filmi, pek çok film gibi, Amerika’da online’a çıktı. Hem orta karar bulundu, hem de ülkemizde Scooby-Doo hayranları çok fazla değil sanırım. Bu durumda elimizde yine çok fazla seyirci çekemeyecek bir film var.

Korku Filmleri:

Sinemalar yeniden açıldığından beri, en fazla korku türünde filmler gösterime girdi sanırım. Şeytanın El Kitabı ile başlayan korku filmleri, Geçit, Oda, 13. Mezar, Cin Bebek 2, Davetsiz, Deney gibi filmlerle devam etti. Korku filmlerinin sadık hayranları dışında, bu filmlerin önemli bir kitlesinin, yalnız kalmak isteyen yeni sevgililer olduğunu unutmayalım. Onlar için filmin çok önemi yok ama sanırım onlar da sinemaya gelmek konusunda çok istekli değiller. Yine de bu filmler içinde, seyircimizin bitmek bilmeyen cin filmi tutkusuna hitap eden Cin Bebek 2’nin belli bir seyirciye ulaştığını söyleyebiliriz. Kalite olarak belli bir düzeyi tutturabilenler ise Şeytanın El Kitabı ve Oda idi.

Başka Sinema ve Arthouse filmleri:

Artık kendi başına bir marka haline gelmiş olan Başka Sinema ve Cinemaximum’un arthouse salonlarının da kendine özgü bir kitlesi var. Buralarda gösterilen filmler, toplamda diğerlerine göre az seyirci çekse de salon ortalamaları yüksek olur. Ama burada da firmalar çok riske girmek istememiş gibi görünüyorlar. Gerçi Boyalı Kuş ve Ran, iki iyi denemeydi, belki vizyon süreleri biraz daha uzun tutulsa, daha fazla seyirci çekebilirlerdi ama Sırlar Kitabı, Uzun Zaman Önce ve Radyoaktif gibi örnekler pek öyle filmler gibi gözükmüyor.

Özel Gösterimler, Etkinlikler:

Belki de içinde bulunduğumuz dönemin çözümü burada yatıyor. Özellikle Beyoğlu Sineması’nın bazen vizyon filmlerinde, bazen klasik filmlerde sinema yazarları ile söyleşiler düzenlediğini ve bunlardan iyi sonuç aldıklarını görüyoruz. Tek başına klasiklerin gösterilmesi bile, belli bir seyirci çekiyor gibi. Hatta Beyoğlu ve Kadıköy Sineması’nda gösterilip, ek seanslar açılan Duvara Karşı, diğer sinemaların da ilgisini çekmiş olmalı ki, bu hafta daha geniş kapsamlı olarak sinemalara geliyor.

Bambaşka bir taraftan bakarsak, Break the Silence: The Movie de kendi kitlesini belli ölçülerde sinemaya çekti. Az sayıda salonda ve kısıtlı seanslarda gösterime girmiş olmasına rağmen belli bir seyirciye ulaştı.

Sonuçta içinde bulunduğumuz dönemde tüm umutları büyük bütçeli Hollywood filmlerine bağlamak çok da doğru görünmüyor. Oradaki gelişmeler, salgının Amerika’daki seyri ile çok ilintili. Orada da durumun düzelmesi için biraz daha beklemek gerekiyor belli ki. Küçük bütçeli, sağdan soldan toplanmış filmler de seyirci açısından hareketlilik yaratacak değiller. Bir sinemadaki tüm salonları açık tutacağım diye hiç kimsenin duymadığı filmlere yer açmak, doğru çözüm değil. Bence mevcut filmlerin vizyon sürelerini biraz uzun tutmak, bu filmlerle ilgili çeşitli etkinliklere gerçekleştirmek, klasiklerden bir seçki yapmak durumu kurtaracak çözümler olabilir. Hakikaten, bir ara Siyad’ın en iyileri seçkisi yapardı sinemalar, ne oldu ona?

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, açık hava gösterimlerinde 20 Eylül Pazar günü, Fransız animasyon sinemasının klasiklerinden, La Planète Sauvage filmi gösterilecek.
  • Cermodern’de 19 Eylül’de, Dünyadan Dans Filmleri başlığı altında, 13 kısa film gösterilecek (kapalı salonda notunu düşelim).
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 18 Eylül akşamı, Zoltán Fábri’nin klasik filmi, Pal Sokağı Çocukları filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (1 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
İstanbul Film Festivali
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Yarımada (Peninsula)
-Kıyamet (Apocalypse Now Final Cut)
-Dengesiz (Unhinged)
-Troller Dünya Turu (Trolls World Tour)
-Kulübe (The Shed)
-Bizim Semtin Çocukları

Korona Döneminde Festival Günleri

Geçtiğimiz hafta, başlıyor dediğimiz 31. Ankara Film Festivali, dün gece yapılan mütevazı kapanış töreni ile sona erdi. Bu sene festivalde, ister istemez filmlerden çok korona konuştuk. Festivali takip edenler, takip etmeyenler ya da edemeyenler, gelen konuklar ve jüriler, gelemeyen konuklar ve jüriler, salonların ne kadar kalabalık ve güvenli olduğu, hep konuşulan konular arasındaydı. Her film öncesinde gösterilen uyarı videosunda Prof. Dr. Esin Şenol’un, hafif bir anlatım bozukluğu ile dile getirdiği gibi bu, “pandeminin ilk sinema festivali” idi çünkü.

Bu nedenle her şeyden önce, ortamdan bahsetmek lazım. İlk gün, o özlediğimiz Büyülü Fener sinemasına gittiğimizde bir tedirginlik vardı elbette. Öncelikle aylardır görüşmediğimiz bazı sinefil arkadaşlarla, sonrasında sinemanın çok sevdiğimiz personeliyle, festival ekibiyle tekrar buluşmak, morallerimizi yükseltti. Sinema salonun nasıl temizlendiğini, herkesin ne kadar dikkatli olduğunu görmek de içimizi rahatlattı. Kendi adıma, salonların mümkün olan en temiz halinde olduğuna ikna oldum. Kendimizden bile emin değilken, aynı filmi izlediğimiz seyircilerden hasta olan olabilir mi şüphesi yok olmadı, salondan gelen öksürük ve hapşırıklarda ufak tedirginlikler yaşadık ama sinema tutkusu bu endişelerin üstesinden geldi. Yanlış anlaşılmasın, bu dönemde festivale gelmemeyi seçenlerin sinema tutkusu az demek istemiyorum, haddime değil. Herkes risk durumunu dikkate alarak kendi seçimini yapıyor. Kimseyi yargılayacak durumda değiliz.

Festival, önümüzdeki günlerde resmi olarak doluluk oranlarını açıklayabilir ama ben kendi gözlemlerimi belirteyim. Öncelikle salon kapasitelerinin, alınan tedbirler gereğince, normalin yarısı olduğunu unutmayalım. Her yıl en çok seyirci çeken bölüm, Ulusal Yarışma bölümleri olur. Bu yıl da kural değişmedi. Hatta Aşk, Büyü, vs. ve Topal Şükran’ın Maceraları gibi filmlere ek seans bile açıldı. Sanırım önceki festivallerdeki olumlu yorum alan filmler, seyirci sayısını yükseltti. Ancak oldukça az sayıda seyirciye oynayan ulusal yarışma filmleri de oldu. Kısa film seanslarının da dolu olduğu bilgisini aldım. Belgesel filmler de genelde orta dolulukta salonlara oynadı. Bir tek Hasan Söylemez’in Tenere filmi doldu, hatta ek seans açıldı. Bunun yanında, yabancı filmler, birkaç istisna dışında çok boştu. Undine ve Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde filmleri salonları görece olarak doldurdu ama özellikle Vişegrad seçkisi filmleri boş kaldı. Sanıyorum sinemaya gelen seyircilerin önemli bir kısmı, uzun süre salonlarda kalmak istemedikleri için çok sayıda film seçmediler, seçtikleri filmler de önceden adını duydukları filmler oldu.

Ulusal Yarışma Filmleri:

Gelelim filmlere. Ulusal Uzun Film Yarışması’nda Kerem Akça ve Kurtuluş Özyazıcı ile birlikte Siyad jürisi olarak görev yaptık. Gerekçeli kararımız şu şekilde: “Siyad jürisi olarak sinemamızda benzerine pek rastlamadığımız bir anlatım tarzını kullanarak toplumumuzda kadının sessizleştirilmesini zekice vurguladığı için, Topal Şükran’ın Maceraları filmini oybirliğiyle ödüle değer bulduk.” Daha önce yarışmanın tüm filmleri ile ilgili yorum yapmış olduğum için tekrarlamak istemiyorum. Aşk, Büyü, vs. ve Bilmemek’in yarışmanın diğer öne çıkan filmleri olduğunu belirtebilirim. Ana jüri de büyük ödülü, Bilmemek’e verdi. Diğer ödüller konusunda haberler takip edilebilir.

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda da ön jüri olduğum için, daha önce fikir belirtmemiştim. Ana jüri Barê Giran (Ağır Yük), filmine ödül verdi. Benim için yarışmanın öne çıkan kısa filmleri, Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi, Çamaşır Suyu ve Evde Yok idi.

Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndaki tüm filmleri izlemedim ama izlediklerim içinde en beğendiğim iki film, Kuyudaki Taş ve Asfaltın Altında Dereler Var oldu. Kuyudaki Taş, “mahallenin delisi” olarak nitelediğimiz insanlarla yapılan söyleşilerin, başarılı bir kurgu ile harmanlanmış haliydi. Delilerin bazen ne kadar donanımlı insanlar arasından çıkabildiğini, biz “normal” insanların o çizgiyi geçmesinin ne kadar kolay olduğunu hissettiriyordu. Kimi yerlerde ünlü oyuncuları deli rolünde kullanması bence filmin zayıflığı idi. Asfaltın Altında Dereler var ise, bir zamanlar Ankara’yı çevreleyen, içinden geçen, şimdi asfaltın altında, lağımlarla karışmış şekilde yatan dereleri anlatan bir belgeseldi. Bir Ankaralı olarak çok bilmediğimiz bir konuya dikkat çekmesi ile önemliydi.

Seyirciden çok ilgi gören Hasan Söylemez’in Tenere belgeseli çölü geçmeye çalışan mülteciler gibi, bize pek gösterilmeyen bir konuyu anlatıyor ve bir mültecinin bu zorlu yolculuğuna eşlik ediyordu. Ovacık, adından da tahmin edilebileceği gibi Ovacık ilçesi ve Fatih Mehmet Maçoğlu ile ilgili bir belgeseldi ve Maçoğlu’nun bildik politikacı portresi dışına çıkan yaklaşımını başarılı bir şekilde anlatıyordu.

Dünya Sineması:

Toplam 12 filmin yer aldığı bu bölüm, bu sene biraz daha klasikler ağırlıklı bir bölüm oldu. Anısına bölümünde Fellini ve Rohmer’in iki filmi vardı. İkisini de tekrar sinemada izlemek güzel oldu. Aylaklar (I Vitelloni), ustanın daha gerçekçi olarak tanımlanabilecek döneminden, İtalya’nın bir türlü büyüyemeyen erkekleri ile ilgili bir filmdi. Bugünden bakınca özellikle kadın karakterler konusunda sıkıntılı bir yerde duruyordu ama savaş sonrası dönemin boşluktaki atmosferini de yansıtmıştı. Rohmer’in ahlak öyküleri serisi içinde yer alan Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise evlenmek üzere olan bir adamın gittiği tatil beldesinde karşılaştığı iki genç kız ile arasında geçenleri son derece incelikli bir şekilde anlatıyordu. Bugün muhtemelen daha riskli bir hikâye olurdu ama Rohmer 1970 yılında, olayı tümüyle bir genç kızın dizine dokunabilme isteği boyutunda işlemiş.

Vişegrad Dörtlüsü bölümündeki filmler arasında, Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) en ünlü filmdi. Nitekim bu ününü de hak etmiş. Hannibal üzerine bir makale yazan, ezik olarak niteleyebileceğimiz bir öğretmenin, politik figürlerin elinde bir oyuncak haline gelmesini, yeri gelince bir dahi, yeri gelince vatan haini ilan edilmesini anlatan, günümüz için de gayet taze bir filmdi. Andrzej Munk’un Eroica’sı, 2. Dünya Savaşı’nda geçen iki hikâye üzerinden kahramanlık kavramını sorguluyordu. İlk hikâye biraz savruk olsa da bir esir kampında geçen ikinci hikâye daha derli toplu idi.

Kaderin tatsız bir cilvesiyle, tam da festival sırasında vefat haberini aldığımız Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) filmi, yönetmenin başka filmlerinde de yaptığı gibi, sırandan bir Çek köyündeki olayları, insanlar arasındaki ilişkileri komedi çerçevesinde anlatıyordu. Yönetmenin bir sonraki yıl çekeceği Benim Küçük Tatlı Köyüm filminde bu tarzın daha olgun bir şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Petrus’un Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ise bu seçkinin en zayıf filmiydi bana göre. Yine de Yeşilçam’ı hatırlatan hikayesi ile nostaljik ve keyifli bir tarafı da vardı. Film hakkında araştırma yaparken, Tarık Akan ve Necla Nazır’ın oynadığı Delisin filminin de aynı hikayeden serbest bir uyarlama olduğunu öğrenmek de güzel bir detay oldu.

Dünya Sineması bölümündeki güncel filmlerden en merakla bekleneni elbette Christian Petzold’un Undine filmi idi. Kişisel olarak Petzold’un önceki filmi Transit gibi, bu filmle de çok yakınlık kuramadığımı söyleyebilirim. Ancak vizyonda bir kez daha izleyip, fikirlerimi netleştirmek istiyorum. Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas), Luis Buñuel’in üçüncü filmini çekerken yaşadıklarını anlatan bir animasyondu. Konu ilginç, film de bir biyografi olarak başarılıydı ama neden animasyon sorusunun cevabını veremedim. Luis Buñuel gibi bir figürü anlatırken, animasyonu çok daha yaratıcı bir şekilde kullanılmasını beklerdim.

Rüzgârı Eken (Semina il vento), insan ve doğanın birlikteliğini savunan, çevreci bir filmdi. Yönetmeninin filmin görüntülerine ve ses bandına gösterdiği özen de dikkat çekiciydi. Gasmann ise bu bölümün en geride kalan filmiydi. Nazilerle ilgili bir oyunda oynamaya hazırlanan bir oyuncunun hikayesini anlatan film, tiyatro provaları kısımlarında başarılı olsa da bu başarısını filmin tamamına yansıtamıyordu.

Son söz olarak şöyle diyelim. Ankara Film Festivali, pandemi döneminde düzenlenecek diğer festivallere de bir örnek niteliğinde oldu. Özen gösterildiğinde, gerekli önlemlerin alınabildiğini gördük. Ancak seyircilerin tedirginliğinin devam ettiği de bir gerçek. Şu dönemde, sinema salonlarında festival düzenlemek isteyenlerin biraz daha bilinen ve merak edilen filmleri seçmeleri gerekecek gibi duruyor. Başarılı olsa da adı çok duyulmayan filmler, şu dönemde pek tercih edilmeyecek gibi.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, açık hava gösterimlerine, Eylül ayında Fransız filmleri ile devam ediyor. 13 Eylül Pazar günü, Sara Forestier’in yazıp yönetip oynadığı M filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de 13 Eylül’de, Ruth Wilson’un Hedda Gabler’i canlandırdığı, National Theatre’ın Hedda Gabler oyununun gösterimi var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 11 Eylül akşamı, Askerin Babası (Jariskatsis Mama) filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Mulan, Antebellum, Sırlar Kitabı, Davetsiz, Pretoria’dan Kaçış, Penguenler Takımı Uzayda

Mulan:

Her adımını ince ince planlayan Disney’in, Mulan’daki zincir halindeki yanlış kararları ilginç. Üstelik güçlü bir kadın karakter için tam da uygun bir zamanken. Ama yönetmen koltuğunun Niki Caro’ya verilmesinden, Disney+ kararına kadar bir dizi yanlış var ortada. Gerçi Disney+ kararının doğru olduğunu yolunda da haberler çıktı ama Disney, çok şeffaf olamadığı için emin değiliz.

Filmi animasyonun büyülü ve eğlenceli havasından uzaklaştırmaya ve çok sert olmayan bir savaş filmi çıkarmaya çalışmışlar. Fakat kamera arkasında uzakdoğu geleneklerine hakim bir yönetmen daha iyi olabilirmiş. İzlediğimiz uzakdoğu wuxia filmlerini düşününce, buradaki sahneler çok yavan ve sıkıcı kalıyor. Zaten Çin’den de film, bizim kültürümüzü doğru yansıtmamış şeklinde çok fazla eleştiri aldı.
Hikaye ana hatları ile animasyon ile benzese de dediğim gibi, o filmin eğlenceli yerleri törpülenmiş. Ama bence asıl sorun, Mulan’ın karakterindeki değişiklik. Animasyonda Mulan, sıradan bir genç kadındı ve babasına yardım etmek için orduya girdikten sonra, çalışarak kendini geliştiriyor ve savaşta zekası ile başarılı oluyordu. Burada ise adeta bir süper kahraman hikayesi izliyoruz. Böyle olunca da karakterin hikayesi eskisi kadar ilgi çekici olmuyor. Gong Li’nin filmin karizma eksikliğini kapattığı cadı rolü iyi bir fikir. Özellikle onun Mulan ile ortak noktalarının, toplumun güçlü kadına bakışı noktasında kesişmesi filme farklı bir açılım getiriyor ama cadının hikayesinin bağlandığı yer hiç olmamış.

Bu arada filmde Jet Li’nin de olduğunu, finaldeki yazıları okurken fark ettim. Ne zamandır görmüyorduk onu. Sakallı, bıyıklı olunca epey değişmiş. Eh, doğal olarak yaşlanmış da biraz. Ama onu da şöyle bir aksiyon içinde görmek isterdik. Burada, fazla pasif bir rolde.

Antebellum:

Hakkında hiçbir şey bilmezseniz, izlemenin daha keyifli olabileceği filmlerden. O yüzden ilk cümlede sadece fikri sevdim ama uygulamada ciddi sorunlar var diyeyim. Devamında mümkün olduğu kadar spoiler vermeyeceğim ama izlemeye niyetiniz varsa, geçebilirsiniz.
Film, Amerika’da köleliğin en yoğun şekli ile yaşandığı, iç savaş döneminde açılıyor. Beyaz adam kölelere her istediğini yapar durumda, itiraz etmeye çalışanlar ise en ağır şekilde cezalandırılıyor. Fakat ilk 20-30 dakika sonrası, aynı oyuncuları günümüzde, farklı karakterlerle görüyoruz. İki hikaye arasında nasıl bir bağlantı var, bir alternatif gerçeklik mi, hikayelerden biri rüya mı gibi sorulara çengel atıyor. Aslında deneyimli bir seyirci için çözmesi zor değil. Film de gizemi çok uzatmadan, ortalarda bir yerde cevabı neredeyse tümüyle veriyor zaten. Burada açıkça yazmayacağım ama olayın olabileceğini kabul etmek/ettirmek mümkün ama arada o kadar mantığa oturmayan şeyler oluyor ki, olabilir ama bu şekilde olamaz diyorsunuz. Oyunculuklar da filmin olacakmış da olamamış yapısını destekliyor. Başrolde Janelle Monáe gayet iyi ama Jena Malone ve Jack Huston gibi oyuncular, fazla abartılı.
Filmin posterinde Get Out ve Us’ın yapımcılarından olduğunu söylüyor. Bazen böyle cümleler çok anlamsız olabiliyor ama burada benzerlikler var gerçekten. Proje önce Jordan Peele’e gitmiş ama o kabul etmemiş deseler, inanırım.

Les traducteurs (Sırlar Kitabı):

Aslında film, umut verici bir gizem filmi olarak başladı. 9 çevirmen, popüler bir kitabı çevirmek üzere dışarı ile hiçbir bağlantılarının olmadığı bir eve kapanırlar. Kitabın yayıncısı tarafından her hareketleri izlenmektedir ama kitabın içeriği sayfa sayfa dışarı sızmaya başlar. Acaba suçlu kim ya da kimlerdir?

Ortada bir cinayet ve dedektif olsa, tipik bir Agatha Christie romanı aslında. Birbirini tanımayan 9 kişi, bir suç, hatta kitabın yayıncısını da dedektif yerine koyalım, bu suçu çözmeye çalışan bir adam. Olay merak uyandırıyor, hepsi farklı ülkelerden olan çevirmenleri canladıran oyucular gayet iyi ama senaryo yazarları hikayeye o kadar çok takla attırıp sürprizli dönemeçler yazmışlar ki, bir yerden sonra ilginizi yitiriyorsunuz. Fazlası, fazla işte. Bu kadar da olmaz dediğiniz bir olaya sonradan açıklık getiriyor belki ama o da tatmin edici değil. Çevirmenlerin farklı diller biliyor olmasını da hikayenin içine yedirmeye çalışmışlar ama pek olmamış.
Şöyle diyeyim, uno-dos-tres dediğinizde, İspanyolca bilmesek de anlıyoruz.

The Wretched (Davetsiz):

Enteresan sayılabilecek bir korku filmi. Babasının yanına yaz tatiline gelen ezik gencimiz, komşularını izlerken bir şeylerden şüphelenmeye başlar ve olaylar gelişir. Rear Window yapısı ile cadı filmlerinin bir birleşimi adeta. Cadının neden olduğu olayı ilginç buldum (fragmandan az çok anlaşılıyor ama spoiler olmasın). O olaya bağlı olarak, finale doğru gelen sürpriz de zekiceydi bence. İpuçlarını tüm film boyunca vermişler ama en azından ben fark etmemişim. Fakat çizilen cadı tiplemesi çok sıkıntılı gerçekten. Kadın karakterlerin içine giren cadımız nelere yol açıyor: Kadın bir anda seksi hale geliyor, cinselliği ile erkeğin kafasını karıştırıyor, onun ailesinden uzaklaşmasına neden oluyor, vs. vs.
Filmin aileyi kutsayan bir noktaya doğru ilerlemesi de şaşırtıcı olmadı. Enteresan yerleri olsa da temelde epey muhafazakar bir film.

Escape from Pretoria (Pretoria’dan Kaçış):

Güney Afrika’nın bağımsızlık mücadelesi sırasında çeşitli eylemler yapan iki beyazın, hapisten kaçış çabaları. Güzel de filme ilk 10 dakikayı kaçırıp girerseniz, herhangi bir nedenle hapse atılmış iki kişiyi izlediğinizi sanabilirsiniz. Bu adamların hapse girme nedenleri, işin politik tarafı kaybolup gidiyor ve elde sadece kuru bir hapisten kaçma filmi kalıyor. İşin o tarafında da sorunlar var. Tamam, gerçek bir olaydan, hatta kaçan kişinin kitabından alınmış ama yine de akla yatmayan şeyler var. Ayrıca gerekli heyecanı yaratmayı da başaramıyor. Adamların kaçacağını baştan biliyoruz zaten denebilir ama iyi bir film, şimdi ne ters gidecek, adamlar burada yakalanacak mı diye seyirciyi diken üstünde tutmayı başarır, hatta ikinci/üçüncü izleyişte bile o duyguyu korur. Burada pasif bir seyirci olarak, şu adamlar kaçsın da film de bitsin artık diye bekleyerek izliyoruz. Film bitiyor, evlerimize dağılıyoruz ve The Great Escape ne güzel filmdi be, diyoruz.

Penguin League (Penguenler Takımı Uzayda):

Sinema salonlarının yolunu nasıl bulduğunu anlayamadığımız animasyonlarda bu hafta.
Film kötü olmasına kötü de konusunun manyaklığı ile çok eğlendim:
Laktoz intoleransı olan penguenlerin sandviçlerine gizlice peynir konulur. Bu nedenle osura osura ölme tehlikesi(!!) geçiren penguenlerden sağlıklı kalanlar, bunu kimin yapmış olabileceğini bulmaya çalışırlar. Vallahi John Waters’ın aklına gelse, bunun filmini çekermiş…

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını

Ankara Film Festivali

Geçen hafta, ülkemizde sinemaların yeniden açılması sonrasındaki, klasik anlamda kapalı salonlarda yapılacak olan ilk festivalin, Ankara Film Festivali olacağından bahsetmiştik. 3 Eylül tarihinde açılışı yapılan festivalde film gösterimleri 4 Eylül Cuma günü başlıyor ve bir hafta sürecek. Pandemi koşullarından dolayı, 2 salonda, günde 3’er seans olarak film gösterimleri yapılacağı için, festivalde alışık olduğumuz film sayısı biraz azalmış durumda. Festivalde bakanlığın sinemalar için uygun bulduğu tüm kuralların yanında ek önlemlerin de alındığı notunu düşelim ve programa bir göz atalım.

Öncelikle ulusal film yarışmalarında gösterilecek filmlerin listesini verelim:

Ulusal Uzun Film Yarışması:

  • Aşk, Büyü, vs. / Ümit Ünal
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Kovan / Eylem Kaftan
  • Omar ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme
  • Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil
  • Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan
  • İklim Değişimi / Yasemin Demirci
  • Meryem Ana / Mustafa Gürbüz
  • Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler
  • Servis / Ramazan Kılıç
  • Topanga / Ayçıl Yeltan
  • Tor / Ragıp Türk
  • Veger (Dönüş) / Selman Deniz
  • Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız
  • Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • Ada’m / Turgay Kural
  • Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz
  • Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin
  • Enstantane / Hakan Aytekin
  • İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu
  • Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel
  • Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı
  • Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent
  • Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal
  • Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar
  • Tenere / Hasan Söylemez

Birisinde SİYAD jürisi, diğerinde ise ön jüri olduğum için, Ulusal Uzun ve Ulusal Kısa Film yarışmaları ile ilgili bir yorum yapamıyorum şimdilik. Ancak belgesel yarışmasından, Ankara’nın unutulan dereleri ile ilgili bir film olan Asfaltın Altında Dereler Var ve 80’li yıllarda Mardin’de çekilen bir fotoğrafın izini süren Enstantane filmlerini önerebilirim. Ovacık ve Tenere de merak ettiğim filmler.

Dünya Sineması:

Bu yıl, bu bölüm, Anısına, Vişegrad Dörtlüsü ve Festivallerden adı altında, 3 alt bölüme ayrılmış durumda.

Anısına bölümünde, her ikisinin de doğumlarının 100. yılı olması vesilesiyle, Federico Fellini ve Éric Rohmer’in birer filmi gösterilecek. Fellicini’nin Aylaklar (I Vitelloni) filmi, usta yönetmenin ilk dönem filmlerinden biri. Yönetmenin daha sonraki filmlerine göre daha gerçekçi bir damardan geldiği söylenebilir. Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise Rohmer sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bir film. Her iki filmi de özellikle hiç izlememiş olanlara öneriyorum. Kendi adıma, tekrar izlemeye çalışacağım.

Vişegrad Dörtlüsü, son birkaç senedir festivalin içinde yer alan bir bölüm. Bu bölümde Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan filmler gösteriliyor. Zor ve tatsız günlerden geçtiğimiz bu yıl, bu bölüm için komedi filmleri seçilmiş. Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) bu seçkinin en ünlü filmi. Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) de adını duyduğumuz bir filmken Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Peter’in Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ve Andrzej Munk’un Eroica’sı ise ilginç keşifler olacak gibi gözüküyor.

Festivallerden bölümü ise bu yıl 6 yeni filmden oluşuyor. Bu bölümün ön plana çıkan filmi, hiç kuşkusuz ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Christian Petzold’un Undine’si. Üstelik yine Paula Beer ve Franz Rogowski ile çalışmış. Petzold’un Paula Beer öncesindeki favori oyuncusu Nina Hoss ise Seçmeler (Das Vorspiel) filmi ile karşımızda. O da geçen senenin epeyce adı duyulan filmlerinden biriydi.

Geçtiğimiz yıllarda Uçan Süpürge’de filmlerini izlediğimiz Ulrike Ottinger’in otobiyografik belgeseli Paris Calligrammes da festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri. Tıpkı, Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas) adlı animasyon gibi. Arne Körner’in Gasmann’ı ve Danilo Caputo’nun Rüzgârı Eken (Semina il vento) filmleri ise seçkinin bu bölümünün keşifleri olacak gibi duruyor.

İşte pandemi şartları altında nasıl bir ortamda gerçekleşeceğini merakla beklediğimiz ilk festivalin programı bu şekilde. Seyircinin ne kadar ilgi göstereceği, sonraki festivaller için de belirleyici olacak sanırım.

Sağlıklı festivaller dileğiyle, haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 4 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Vizyon Takibi: Subay ve Casus, Big Kill Kasabası, Kızıl Şampiyon, Cin Bebek 2, Renklerde Kaybolan Hayat, İntikam Soğuk Duş, Dinozorlar

J’accuse (Subay ve Casus):

Roman Polanski’nin yeni filmi. Tek başına bu cümle bile, hemen arkasından, sanat ve sanatçıyı ayırabilir miyiz, ayırmalı mıyız tartışmalarına kapı açıyor. Doğrusu Polanski de filmi kendi durumundan bağımsız değerlendirmemizi imkansız hale getirmiş. Bir an için, sınav kağıdında öğrencinin adını kapatan hoca gibi düşünelim ve filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmediğimizi varsayalım.
Karşımızda, Émile Zola’nın meşhur Suçluyorum metnini yazmasına neden olan Dreyfus olayı var. Alfred Dreyfus, o dönemde Fransa’daki az sayıdaki Yahudi subaydan biri. Aleyhindeki deliller incelenerek vatan haini ilan ediliyor, rütbeleri sökülüyor ve hapse atılıyor. Halkın büyük kısmı da ona karşı cephe alıyor. Bu olaydan bir süre sonra istihbarat biriminin başına getirilen Georges Picquart ise delillerin ne kadar yetersiz olduğunu fark ederek olayı inceliyor ve Dreyfus’un suçsuz olduğunu anlıyor. Ancak sistem için Dreyfus’un suçlu olması gerekli olduğu için kimse onu dinlemiyor. Giderek Picquart da vatan haini ilan edilme noktasına geliyor ama gerçeğin ortaya çıkması için onurlu mücadelesine devam ediyor.
Filmde bu süreç gayet temiz bir sinema ile, ilk yarıda zaman zaman sarksa da iş dava kısımlarına geldiğinde tempoyu da arttırarak anlatılmış. Oyunculuklar da gayet iyi. Zaten Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor. Yani film bu açılardan gayet iyi.
Pekiiii, şimdi sınav kağıdının üzerindeki isme bakalım: Roman Polanski.
Polanski’nin bu dönemde, belki de hayatındaki son film olarak (87 yaşında) bu konuyu seçmiş olmasının tesadüfle açıklanabilecek bir tarafı yok. Kendisini çok net bir şekilde Dreyfus’un yerine koyuyor. Beni günah keçisi olarak seçtiniz, hakkımdaki delilleri yeterince incelemediniz, rütbelerimi söktünüz (Amerika’da yönetmenlik yapamaması) ama eninde sonunda gerçek anlaşılacak, adalet yerini bulacak dediği çok açık.
Filme bu gözle bakınca da olumlu cümle kurmak zorlaşıyor. Yukarıda kurduğum “Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor.” cümlesini tekrarlamak istiyorum. Bu kadar tartışmalı bir figür olarak, filminde yer alan isimler gerçekten şaşırtıcı.
Neticede, iyi film diyorum ama arkasında yatan niyetin beni rahatsız ettiğini de söylemeden geçemiyorum.
Çok tartışmalı ödüllerine gelince, César’daki senaryo ödülüne tamam diyelim de karşısında Céline Sciamma ve Ladj Ly varken, yönetmen ödülü gerçekten çok abartılı olmuş. Venedik’te Martel’in başkanlığındaki jürinin ödülü de epey tartışılmıştı ama oradaki filmlerden izlediklerime bakıyorum da pek itiraz edemedim. Olabilir.

Big Kill:

Bu film için, klasik bir westernden ne bekliyorsanız o diyebiliriz. İyi adamlar, kötü adamlar, femme fatale’ler, yozlaşmış din adamları, düellolar, çatışmalar, her türlü western klişesi filme dolmuş. Ama filmin amacı da bu zaten. Jason Patric ve Lou Diamond Phillips isimlerini görünce, bu nedir kardeşim, 90’larda mıyız demiştim. Tam da öyle aslında. Sanki western türüne hiçbir yenilik gelmemiş gibi bir film. Ama o yüzden de tuhaf bir çekiciliği var. Yani, iyi film diyemem tabii de eski western filmlerini seviyorsanız, beyninizi boşa alıp izlemelik. Film de bunun farkında olduğu için kendisiyle dalgasını da geçiyor neyse ki. Yoksa çekilmez olabilirdi. Karakterler tek boyutlu olunca, oyunculuklar da öyle. Yalnız Stephanie Beran’ın sevişirken döverim, öpüşürken bıçağı böğrüne sokarım diyerek özetleyebileceğimiz karakterine düştüğümü söyleyebilirim 🙂
Şunu tekrarlamak istiyorum yalnız. Tamam, ben belli bir keyif aldım ama dağıtımcılarımız bu filmlerin salonlara hareket getireceğini düşünmüyordur umarım. Bu filmler, normalde de çok izlenmezdi zaten, yeni normalde hiç izlenmiyor.

Indian Horse (Kızıl Şampiyon):

Dünyanın farklı yerlerinden filmler gördükçe, farklı ülkelerin çok benzer günahları olduğunu öğreniyoruz. O kadar çok ülke “ikinci sınıf” gördüğü vatandaşlarının kendi geleneklerini yaşamasını, anadillerini konuşmasını engellemeye çalışmış ki. Bu da Kanada’dan bir örnek. Bölgedeki yerli çocuklar, uzun yıllar boyunca zorla ailelerinden alınıp, Hristiyan okullarına verilmiş. Burada İngilizce konuşmaya ve din değiştirmeye zorlanmışlar. Üstelik bu okullar, etkilerini yitirseler bile 1996’ya kadar varlıklarını sürdürmüşler. Bu film de o okullardan birinde yetişip, buz hokeyine olan yeteneği ile yükselen bir çocuğun öyküsü. Öfkesini sporuna yansıtarak başarılı olmuş. Bir roman uyarlaması ama gerçek bir hikaye de olabilirdi. Zaten muhtemelen, bir takım gerçek olaylardan yola çıkılmış. Aslında çok fazla örneğini gördüğümüz bir spor filmi. Başarılı olacağına kimsenin inanmadığı karakterimiz, yeteneğini gösterdikçe yükselir, giderek takım arkadaşlarının saygısını da kazanır, ünlenince bir kriz yaşar ve…
İşte o “ve”den sonrası bu filmde biraz farklı. Spoiler vermeyeyim ama beklediğimiz klişeye doğru gitmiyor diyeyim. Ama bu sefer de başka bir klişeye yaslanıyor ne yazık ki.
Anlattığı konu ile başta ilgimi çekti ama çok bildiğimiz birkaç tür filmin birleşimi gibi bir noktaya giderek ışıltısını kaybetti.
Sonuç olarak, Kanada açısından, yaptıklarımızla yüzleşelim filmi olarak önemli buluyorum ama film olarak çok iyi olduğunu söylemek zor.

Cin Bebek 2:

Eveeeet. İşte Tenet’ten sonra, haftanın en çok izlenen filmi. Film için bir eleştiri yazmaktansa, yapanlara bazı sorularım olacak.
Soru 1: Bu filmin ilki 3 Ocak 2020’de gösterime girmiş. Pandemi döneminde oturup bu filmi mi çektiniz, seriye güvenip LOTR misali iki filmi birlikte mi çekmiştiniz?
Soru 2: Filmdeki cin için neden kurtadam animasyonu kullanılmış?
Soru 3: Baş karakterimizin atanamayan genç bir öğretmen olmasının altında sosyal bir mesaj mı var?
Soru 4: Ezan okunurken, neden Türkçe altyazı görüyoruz? Bu da gizli bir Türkçe ezan mesajı mı?
Soru 5: Bu film korku filmi iken ben neden bazı sahnelerde kahkahalarla güldüm?
Soru 6: İlahi gibi başlayıp, İslami rap haline dönüşen şarkı spotify’da var mı? Dönüp dönüp, onu dinlemek istiyorum. Hayatımda böyle bir şarkı duymadığıma eminim.
Soru 7: Film bir üçleme, dörtleme, beşleme olacak mı? Cin Bebek büyüyecek mi? Bir Omen olup, ülkenin başına geçecek mi?

Renklerde Kaybolan Hayat:

“Fikret Mualla’nın hayatı ile ilgili bir film yapmışlar, ilginç olabilir” dedikten hemen sonra yönetmenin önceki filmleri neymiş diye bakıyorsunuz ve sonuç: Fists of Righteous Harmony.
Valla açıkçası, hangi film daha kötü, karar veremedim.
Yönetmen esasen, görsel efekt sanatçısı. 20 yıldır o işi yaptığına ve epey önemli filmde yer aldığına göre, işinde de başarılı. Ama o işin, bu filme yansıması, neredeyse bütün sahnelerin yeşilde çekilmesi ve bunun her sahnede hissedilmesi olmuş. Filmde Nazım Hikmet’i Bora Gencer canlandırıyor der ve başka şey söylemeye gerek yok diye bitirirdim ama diyemiyorum. Çünkü Bora Gencer, en azından doğal bir oyunculuk tutturabilmiş. Okan Bayülgen (Pablo Picasso), Bedri Baykam (Neyzen Tevfik) gibi isimler o kadar abartılı oynuyor ki.

İntikam Soğuk Duş:

Karısı ve kızı öldürülen bir adamın, hapisten çıktıktan sonra suçlunun ve onu koruyanların peşine düşmesini anlatan bir film. Fragmandan da belli olduğu üzere, bu filme de iyi demek mümkün değil ama gidiş yoluna puan verdim. Yine de sınıfı geçmeye yetmedi. Yönetmen benzer intikam hikayelerini seviyor olmalı, hikaye yapısını iyi kurmuş. İntikamcı adamımız, mahkemede yalan yere şahitlik eden herkesi tek tek öldürür ve en sona katili saklar. Katilin korkusu giderek artar, bu arada polisler de adamımızın peşindedir. Burada sorun yok. Fakat diyaloglar, oyunculuklar, olayların birbirine bağlanışı vs. o kadar kötü ki, film bir türlü toparlanamıyor.
Basit bir örnek: Adamımızın silaha ihtiyacı var. Çözüm: Karşısına yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı çıkar. Bakın şu işe ki, onun elinde kayıtsız bir silah vardır. Polislerin, gözlerinin önündeki olayları bile anlamayacak kadar beceriksiz olması da işin başka bir tarafı. Cinayet önlerinde işlense, acaba kim öldürdü diyecek gibiler.
Neticede yönetmeni, cin filmi çeker parayı götürürüz demediği için sevdim ama olmamış diyoruz.

Dino Brained (Dinozorlar):

Çocuklara, dinozor nedir, hangi çeşitleri vardır sorusunun cevabını anlatmak için yapılmış, 1 saatlik bir eğitim filminin neden vizyona girdiğini anlamadım. Bundan sonra EBA eğitimleri de vizyona girsin, para verip izleyelim bence.
Yaptığı işi de gayet sıkıcı yapıyor üstelik. Hedef kitlesi olan çocukların ilgisini çekebileceğini sanmıyorum. Pandemiden bir süre önce vizyona giren, benzer mantıkla çekilmiş, deniz hayvanlarını anlatan bir eğitim filmi de vardı. O daha ilgi çekiciydi mesela.

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 278.509 hits
Kasım 2020
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: