Berlinale 2017 İzlenimleri – 6. Gün: The King’s Choice, Ana, mon amour, Logan, Strange Birds, Terminator 2: Judgment Day 3D

Kongens Nei (The King’s Choice):

kings_choice

Norveç’in Oscar adayı The King’s Choice, buralara gelmedi ama Berlin’de yakalama fırsatı bulduk. Daha önce günümüzde geçen filmler yapan Erik Poppe bu kez bir dönem filmine imza atmış. Dönem, 2. Dünya Savaşı dönemi. Bu dönemde o kadar farklı ülkelerde o kadar çok şey yaşanmış ki, hâlâ yeni şeyler ortaya çıkabiliyor. The King’s Choice, sinema sanatı açısından pek bir yenilik getirmese de bilmediğimiz bir olayı anlatıyor. En azından Norveçli olmayanların bildiğini pek tahmin etmiyorum.

Film, Nisan 1940’da Nazi Almanyası’nın Norveç’e girmesi sonrası yaşananları anlatıyor. Almanlar başbakanlığa kendi kuklaları sayılabilecek bir ismi getiriyorlar ve Norveç’i büyük bir çatışma olmadan kontrol edebileceklerini düşünüyorlar. Kral 7. Haakon ise aslında sadece sembolik yetkileri olmasına rağmen, halkın isteği bu yönde olduğu için Alman işgaline karşı bir tavır sergiliyor. Bunun sonucu olarak da ailesi ile birlikte kaldığı bölge bombalanıyor ama Norveç’te direnişin başlamasında ve kararlı bir şekilde sürmesinde önemli bir rol oynuyor.

The King’s Choice da bu sene festivalde izlediğimiz bazı filmler gibi çok kendi ülkesine dönük bir film. Karakterlerin ülke tarihindeki yerleri, birbirleri arasındaki ilişkilerin yansıtılışı, gelişmelerin doğurduğu sonuçlar Norveçli bir seyirciyi bizden daha fazla etkileyecektir. Muhtemelen Erik Poppe de bunun farkında olmalı ki, filmin başına ve sonuna uzun açıklayıcı metinler koyarken, film boyunca gördüğümüz mekânları, olayların gerçekleşme saatlerini de tek tek alt yazılarla belirtmiş. Baştaki yazılar olmasa, özellikle en başlarda perdede ne olup bittiğini anlamamızın zor olduğunu kabul etsem de ara yazıların filmin temposunu kıran müdahaleler olduğunu düşünüyorum. Ancak Poppe, elindeki malzemeden dönem filmi ve savaş filmi kurallarına uygun bir yapım çıkarmış. Bu anlamda rahat izlenen bir film belki ama benzerleri arasında öne çıktığını söylemek güç.

Ana, mon amour:

ana_mon_amour

Hemen her festivalde Romanya sinemasının son yıllardaki büyük yükselişinden bahsediyoruz. Berlinale de bu kuralı bozmadı. Çocuk Pozu filmi ile tanıdığımız Călin Peter Netzer’in yeni filmi Ana, Mon Amour, izlediğim filmler içinde yarışma bölümünün en iyilerinden biriydi. Filme Ana ve Toma adlı iki gencin tutkulu aşkını izleyerek başlıyoruz. Ana’nın psikolojik rahatsızlıklarının ilk emarelerini de filmin en başında görüyoruz. Yine de özellikle Ana’nın ailesi ile tanışma kısmı epey eğlenceli bir bölüm. Hoş bir aşk filmi izleyeceğimizi düşünürken Ana’nın hastalığı ve Toma’nın ona elinden geldiği kadar yardımcı olması hikâyeyi başka bir noktaya taşıyor. Ama bununla da bitmiyor, hikâye bir anda ileri gidiyor ve Toma’yı bir psikoloğa Ana ile tanışmasını anlatırken buluyoruz. İkili evlenmiş ve çocukları olmuş, bu süreçte aralarındaki ilişkinin dinamikleri de değişmiş. Tüm film zekice kurulmuş bir flashback/flashforward yapısı ile ilerliyor. Bazen, seyirci olarak karakterlerdeki fiziksel değişikliklerden hangi zaman dilimini izlediğimizi anlamaya çalışıyoruz. Bu anlamda Netzer, filminde seyirciden de katılımcı olmasını bekliyor. İşin daha da kafa karıştırıcı tarafı, Toma’nın psikolog koltuğundan anlattıklarının, olayların onun tarafından yorumu olması, hatta bazen düpedüz rüyalarını anlatıyor. Ancak bu komplike yapıdan ortaya çıkan şey bir kafa karışıklığı olmuyor. Bu nedenle senaryo yazarlarını ve kurgucuyu tebrik etmek lazım (ki filmin kurgusu Berlin’den bir özel ödül aldı zaten).

Ancak filmin tek özelliğinin kurduğu bu komplike yapı olduğunu söylemek yanlış olur. Asıl derdi, her ikisinin de çeşitli problemleri olan iki insanın arasında yazılı olmayan belli kurallara göre kurulan ilişkinin zaman içinde ne şekilde değişebileceğini göstermek ve bu değişikliğin tarafların en azından birini (belki ikisini de) nasıl boşluğa itebileceğini irdelemek. Belki de yönetmenin kendi deyişiyle, bir ilişki kurmanın imkânsızlığını göstermek. Evet, ilişkiler açısından biraz karamsar bir bakış açısı olduğunu söylemeliyiz.

Filmin başarısını sağlayan en önemli unsurlardan biri de oyuncuları. Başta Ana ve Toma’yı canlandıran Diana Cavallioti ve Mircea Postelnicu olmak üzere tüm oyuncu kadrosu çok iyiler. Yıllara yayılan bu ilişkideki değişen ruh durumunu başarılı bir şekilde vermişler. Ayrıca film, ülkemizde gösterime girecek olursa kesileceğine kesin gözüyle baktığım bir sahnede de gayet cesurlar (o sahnedeki vücutların başkalarına ait olma ihtimali her zaman mümkün).

Neticede Ana, mon amour, ikinci izlemede farklı sonuçlar çıkarılabilecek filmlerden biri. Ben de ikinci kez izlemeyi ümit ediyorum. Türkiye’deki festivallere duyurulur.

Logan:

logan1

Bir festivalde birbirinden ne kadar farklı filmler izleyebilirsiniz sorusuna bir cevap verircesine sonraki seans için seçtiğim film Logan’dı. Hugh Jackman’ın Wolverine rolü için son kez kameraların karşısına geçeceğini defalarca açıkladığı, Deadpool sağolsun, R-rating alacağı da açıklanan (yani kandan ve küfürden kaçınılmayacağı belli olan) son Wolverine filmi Logan, Avrupa prömiyerini Berlin’de yaptı. Bir çizgi roman hayranı olarak bunu kaçıramazdım.

Önce baştan şunu söyleyelim, bir Wolverine filminin atmosferi kesinlikle böyle olmalıymış. İki Wolverine filmi boşa harcanmış. X-Men filmlerinin hitap ettiği yaş kitlesi daha düşük olabilir. Bu nedenle onlarda şiddetten kaçınılabilir ama solo Wolverine filmleri için aynı şey söylenemez. Neticede ellerinden metal pençeler çıkan ve o pençelerle savaşan bir adamdan bahsediyoruz. Herhalde o pençelerle düşmanlarının başlarını okşamıyor.

Önceki Wolverine filminin de yönetmeni olan James Mangold (ki o filmin hiç beğenilmediğini hatırlatalım), filmini çok net bir şekilde, bu bildiğiniz X-Men filmlerinden değil, bildiğiniz çizgi roman uyarlamalarından da değil demek için çektiği bir sahneyle açıyor. Hatta belki de “tamam, salona kadar geldiniz ama bu sahnedeki şiddetten ya da küfürden rahatsız olduysanız kapı yakın, halen çıkabilirsiniz” diyor. Hatta girişin hemen arkasından gelen sahnede çok da gerekli olmayan bir çıplaklık da kullanarak bunun tekrar altını çiziyor. İlk sahnelerin hikâyenin gelişimine pek de bir etkisi olmadığını düşünürsek filmin tonunu kurmak için çekildiği açık.

Asıl hikâyeyi yaşlanmış bir Wolverine, daha da yaşlanmış bir Profesör X ve çocuk yaşta bir mutantın, kötü adamlar peşlerindeyken, gerçek olup olmadığını bile bilmedikleri güvenli bir yere ulaşmak üzere yaptıkları yolculuk olarak tanımlayabiliriz. Bu anlamda elbette bir yol filmi ama daha çok bir western filmi. Zaten film sırasında da western referansı fazlasıyla veriliyor. Filmin en büyük artılarından biri karakterine verdiği önem. İyiden iyiye bir yalnız kovboya dönüşmüş olan Wolverine (belki de Logan demeliyiz), vahşi tarafını öne çıkarmış olsa da halen iyi adam ve kendisi ile barışma çabasında. Genç mutant Laura (X-23) belki de Logan’dan daha vahşi bir karakter ve kendini keşfetmeye çalışıyor. Ama asıl dramı, ana karakterimiz olmasa da Profesör X yaşıyor. Dünyanın en güçlü beyni, o beynini kaybediyor, yaşadıklarını unutuyor, en kötüsü beyninin o müthiş gücüne hâkim olamıyor. Filmde çok net olarak söylenmese de bunun yol açtığı sonuçlar çok trajik aslında. Filmde kötü karakterin yeterince güçlü olmadığı eleştirisi yapılabilir, doğrudur da ama önemli olanın karakterlerin kendi içlerindeki yolculuk olduğunu düşünürsek çok da büyük bir eksi değil bu.

logan2

Logan’ı türünün en iyi filmlerinden biri sayabiliriz ama bir başyapıt olarak selamlamamızı engelleyen birkaç hareket yapıyor. Çok spoiler vermeden söylemeye çalışırsak, birincisi Logan’ın en büyük düşmanının kendi karanlık yönü olduğunu cümlesini metaforik anlamından daha somut bir düzleme kaydırması, diğeri ise finale doğru hafiften bildik süper kahraman filmlerinin sularına kayması.

Hugh Jackman ve Patrick Stewart defalarca canlandırdıkları rollerine ayrı boyutlar katıyorlar. Zaten her ikisinin de iyi oyuncular olduğuna şüphemiz yok. Ama filmde her ikisinden de rol çalan bir oyuncu var. Henüz 12 yaşındaki Dafne Keen, özellikle konuşmadığı sahnelerde inanılmaz başarılı. Gözleri, yüz ifadesi ve vücut diliyle karakterinin içindeki öfke ve vahşilik ile birlikte çocukluğun masumluğunu çok iyi birleştirmiş. Akıllıca adımlar atması durumunda ilerleyen yıllarca adını çok sık duyabiliriz.

Neticede, James Mangold’un basın toplantısında da söylediği gibi, Logan oyuncak satmak için yapılmış bir film değil. Karakterlerine ve hikâyesine önem veren film. Bu nedenle seyircisini de daha farklı etkiliyor. Ayrıca bu filmi izlemek için önceki X-Men filmlerini bilmek de gerekmiyor. Tamamen kendi başına, apayrı bir film olarak da izlenebilir. Hatta öyle izleyiniz.

Drôles d’oiseaux (Strange Birds):

strange_birds

Bambaşka bir filmle yola devam. Strange Birds için, gerçeküstü öğeler taşıyan, bir Fransız romantik komedisi diyebiliriz. Fransa’nın taşra bölgelerinden Paris’e gelen 20’li yaşlarda genç bir kadının hikâyesini izliyoruz filmde. Mavie adındaki bu kadın, günlerini Paris sokaklarında gezerek ve kafelerde kitap okuyarak geçiriyor. Düşünürseniz tam da filmlerde gördüğümüz ütopik Paris klişesi. Ama bir tuhaflık da var. Zaman zaman gökyüzündeki martılar durup dururken ölüp Mavie’nin çevresine düşüyor. Bu arada bir arkadaşının yanında yaşamakta olan karakterimiz de onun evli sevgilisi ile sevişme seslerinden rahatsızlık duyuyor ve başka bir yer arıyor. Tesadüfler onu kimsenin alış veriş etmediği bir kitapçıda kendisine yardımcı olacak birini arayan 70’li yaşlarda bir adama götürüyor. Georges adlı bu yaşlı adam başta çok aksi görünse de tahmin ettiğimiz gibi zamanla yumuşuyor. İkili arasında yaşanan şeye tam anlamıyla bir aşk dememiz mümkün olmasa da birbirlerine bağlandıklarını söyleyebiliriz.

İkinci uzun metraj filmini çeken Élise Girard, seyirciye hemen tanıdık gelen karakterlerden yola çıkmış olmasına rağmen farklı bir atmosfer yaratmayı başarmış. Lolita Chammah ve deneyimli Jean Sorel’in uyumları da yerli yerinde. Yarınlara kalması zor olsa da zevkle izlenen bir film olduğunu söylemek mümkün.

Terminator 2: Judgment Day 3D:

t2

Bir zamanların efsane filmi T2, restore edilmiş ve üç boyutluya çevrilmiş halinin dünya prömiyeri ile karşımızdaydı. Yine üzerine çok konuşmaya gerek olmayan bir film. Yıllar sonra tekrar izleyince halen gelmiş geçmiş en iyi aksiyon filmlerinden biri olduğunu söyleyebiliyoruz. Aradan 25 yıldan fazla geçmiş ama türünde onu geçen çok az film çıkmış gerçekten. Örneğin Michael Bay nerede yanlış yaptığını görmek için defalarca T2’yu izleyebilir. Artık klasikleşmiş bir film olduğuna göre yine uzun uzun bahsetmeyi gerekli bulmuyorum ama restore edilmiş hali ve yıllar sonra tekrar izlemek ile ilgili birkaç yorumda bulunayım:

  • Filmin sonunda James Cameron, canlı bağlantı ile aramıza katıldı ve filmin 3 boyutlu halini çok övdü. Beklenti çok olmasın derim. Sonradan 3 boyutluya çevrilen filmler ile arasında çok bir fark yok. Vizyona girdiğinde 3 boyutlu hali için değil, bu klasiği tekrar (ya da ilk kez) sinemada izlemek için gitmeli.
  • Filmin ses ve görüntü olarak restorasyonu çok başarılı, sinemada izlenmesi gereken filmlerden biri olduğu bir kez daha anlaşılıyor. Tabii ki türü seviyorsanız.
  • Ne varsa mekanik efektlerde var. Zamanında ayılıp bayıldığımız o likit metal T-1000 modelinin efektleri bugünden bakınca eski ve basit kalmış. O mekanik T-800 efektleri ise hâlâ taze (orada hiç bilgisayar efekti yok anlamına gelmiyor tabii ki).
  • Elbette filmin yıldızı Arnold ama Linda Hamilton da filmin can damarı. Filmin duygusal tüm ağırlığı onun üzerinde olduğu gibi, ilk filme göre geçirdiği değişim de halen etkileyici. Sinema perdesinde daha fazla görmek isteriz. Bu arada Cameron’un eski eşi Hamilton ile ilgili bir anısını anlatırken sesin kesilmesi talihsizlik oldu ama en azından “Linda’yı kızdırmamaya bakın” dediğini duyduk.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 5. Gün: On the Beach at Night Alone, Golden Exits, Hostages, Ghost in the Shell, André – The Voice of Wine, The Shining

Bamui haebyun-eoseo honja (On the Beach at Night Alone):

beach

Yazarın Hong Sang-soo ile imtihanı. Güney Kore’nin 90’ların ortalarından beri film çeken ama özellikle son yıllarda adı daha fazla duyulmaya başlayan ismi Hong Sang-soo ile bir dargın, bir barışık bir ilişkimiz var. Bir filmini seviyorsam diğer filmini sevmiyorum genelde. Aslına bakarsanız sevdiğim filmlerini bile yılın en iyileri arasına aldığımı söyleyemem yine de. Demek ki Sang-soo, çok sevdiğim Güney Kore sineması içinde favori yönetmenlerim arasında değil.

Sang-soo’nun hemen hemen tüm filmleri benzer özellikler içeriyor. Genellikle her filmi birkaç bölüme ayrılıyor. Bu bölümlerde aynı karakterlerin farklı yerlerdeki ya da zamanlardaki hikâyeleri anlatılabildiği gibi bambaşka karakterlerin benzer öyküleri de yer alabiliyor. Ama bu hikâyeler mutlaka bir yerinden birbiri ile ilişkili oluyor. Karakterlerden biri ya da birkaçı sinema dünyasından oluyor. Hatta büyük ihtimalle karakterlerden biri film yönetmeni oluyor ve Sang-soo’nun alter egosu olarak tanımlanabiliyor. Olay örgüsünün bir kısmı karakterler şehirde gezerken, bir kısmı da bir yemek ya da içki masasında gerçekleşiyor. Filmlerinin görsel yapısında kesmelere başvurmayan yönetmen, ilk anlarda yadırgatıcı olsa da zaman geçtikçe alışılan zoom-in ve zoom-out’lar kullanıyor.

On the Beach at Night Alone da bu özelliklerin hepsine sahip bir yapım. Filmin ilk bölümü, ana karakterimiz Young-hee’nin Hamburg ziyaretinde arkadaşı ile yaptığı geziyi kapsıyor. İkinci bölüm ise Kore’de bir akşam yemeğinde geçiyor çoğunlukla. Filmin ana karakterinin bir oyuncu, diğer karakterinin ise yine bir yönetmen olması yanında gerçek hayatta da Young-hee’yi canlandıran Kim Min-hee’nin yönetmenin sevgilisi olması, filmin gerçeklikle ilişkisine ayrı bir boyut katıyor. Bunun yanında filmin kendisine ya da yönetmenin kendi filmografisine yaptığı göndermeler de seyirciyi gülümsetiyor. Örneğin yönetmene kişisel filmler yapmanın sıkıcı olduğunu söylemesi. Ya da “çok basit görünüyor ama derine indikçe ne kadar komplike olduğunu görebiliyorsun” gibi replikler.

Peki başa dönelim. Hong Sang-soo’un yeni filmini sevdim mi? Yine beni çok yakalayamayan filmlerinden biri oldu ne yazık ki. Kim Min-hee’nin en iyi kadın oyuncu ödülü alan performansına diyeceğim bir şey yok ama film bana bir eksiklik hissi verdi. Ama aldığı olumlu yorumlar Türkiye’de gösterildiğince, sakin kafayla bir şans daha verebilirim diye düşündürüyor.

Golden Exits:

golden_exits

Alex Ross Perry’nin önceki filmi Queen of Earth, iki kadının depresyon ve çekişme hallerini çok iyi anlatan psikolojik bir gerilim filmiydi adeta. Daha önceki filmi Listen Up Philip ise Woody Allen çağrışımlarını çok daha fazla yakalayabileceğiniz bir filmdi. Golden Exits ile bu filmin atmosferine döndüğü söylenebilir. Film, Avustralya’dan gelen Naomi adındaki genç bir kadının Amerika’da (hatta daha özelleştirmek gerekirse New York’da) yaşayan bir grup insan üzerindeki etkisini anlatıyor. Aslında bu tip filmlerde çoğunlukla mutlu gözüken bir ailenin yaşamının dışardan gelen bir etki ile alt üst olması işlenir. Oysa burada karakterlerimiz, hayatlarına Naomi girmeden önce de çok mutlu sayılmazlar zaten. Onun gelişinin bazı şeyleri daha hızlandırdığı söylenebilir.

Naomi, Amerika’ya arşiv materyalleri üzerinde çalışan Nick’in asistanı olmak için geliyor. Nick’in karısı ve karısının kardeşi de bu ailedeki diğer karakterler. Diğer tarafta ise Naomi’yi yıllar öncesinden tanıyan Buddy ve onun karısı var. Farklı yaş gruplarından olan bu insanların mutsuz hayatlarına giren bir yabancı onları farklı yönlerden etkiliyor, belki de önünde uzun bir yaşam olan bir genç kadına bakınca kendi kaçırdıkları fırsatları hatırlıyorlar. Bu tarz, ilişkileri temel alan filmlerde çeşitli patlama noktaları görürüz genellikle. Ama Alex Ross Perry bunun tersine son derece sakin bir film yapmış. Ama bu sakinlik zaman zaman karakterlerin içinde fırtınalar kopmadığı anlamına gelmiyor. Daha çok melankoliden ve geleceğe dair farklı bir beklenti olmamasından gelen bir sakinlik.

Perry hikâyelerini anlatırken elinde Emily Browning, Adam Horovitz, Jason Schwartzman, Chloë Sevigny, Mary-Louise Parker, Lily Rabe ve Analeigh Tipton gibi başarılı bir oyuncu kadrosu var. Yine tıpkı Woody Allen filmlerindeki gibi bu başarılı oyuncular bir yap-bozun parçaları gibi birbirlerini tamamlıyorlar ve birbirlerinin önüne geçmeyen dengeli performanslar sunuyorlar. Golden Exits, Ross Perry açısından onun filmografisini tanımlayan örneklerden biri mi olacak yoksa orta karar bir filmi olarak mı kalacak? Bunu ilerleyen yıllarda göreceğiz.

Hostages:

hostages

Gürcistan yapımı Hostages, 1983 yılında ülkede gerçekleşen bir olaydan yola çıkarak yapılmış bir film. Gürcistan’ın Sovyetler Birliği’ne bağlı olduğu o yıllarda, ülke dışına çıkış neredeyse imkânsız. Bir grup genç ise ülke dışına çıkmak için, uçak kaçırmaya karar veriyor. Ancak bu girişim o kadar masum kalamıyor, uçak kaçırma çabası ve sonrasında, hem bu gençlerden hem de yolculardan hayatını kaybedenler de oluyor. O yıllarda resmi hükümet söylemi onları terörist olarak nitelerken, bugün daha romantik bir bakış açısıyla özgürlük isteyen kahramanlar olarak görülüyorlar. Yönetmen Rezo Gigineishvili, bu iki bakış açısından da uzak durmaya çalışarak ülkesi için yakın tarihli bir efsane sayılabilecek bu olayın gerçek yönlerini incelemeye çalışmış. Karakterlerin terörist olmadıkları zaten açık ama ne kadar kahraman oldukları da tartışılır. Evet, ülkeden kaçma istekleri anlaşılabilir bir durum ama bunun için onlarca kişinin hayatını tehlikeye atmış olmaları bugünden bakınca tartışmalı bir konu.

Doğrusu yönetmen bu konular üzerinde tartışmayı daha çok seyircilere bırakarak filmini iki önemli sahneye odaklamış. Düğün sahnesi ve elbette uçak kaçırma sahneleri. Özellikle düğün sahnesi bu filmin konsepti dışına çıkarıldığında bile gayet başarılı sayılabilecek bir sahne. Uçak kaçırma sahnelerinde de karakterlerin plansızlıklarının da işin içine girdiği gerilim ve karmaşa dolu anlar seyirciye yansıtılabilmiş. Burada filmin başarılı görüntü çalışmasını da anmadan geçmemek lazım. Genç oyuncular ise çok ışıltılı olmasalar da üzerlerine düşeni yapıyorlar.

Kôkaku Kidôtai (Ghost in the Shell):

ghost_in_the_shell

Ve Ghost in the Shell’i sinemada izleme zamanı. Bilet bulamayınca bir saat boyunca ayakta bekledik, sonunda da en önden ikinci sıraya konuşlandık. Ghost in the Shell denince yanlış anlaşılmasın. Bu yıl gösterime girecek olan filmden bahsetmiyoruz. 1995 yapımı, Mamoru Oshii’nin yönettiği orijinal Ghost in the Shell. Hollywood yeniden yapımı gösterime girmeden asıl filmi tekrar izlemek istiyordum, Berlinale, bu işi sinema perdesinde yapmak için iyi bir fırsat oldu.

Bir klasik olarak yine çok fazla yorum yapmayacağım ama en iyi animelerden biri olma sıfatını hak ettiğini bir kez daha gördük. Çok başarılı aksiyon sahneleri içinde pek çok felsefi soruyu da gündeme getiren bu filmi unutulmaz yapanlardan biri de bu zaten. İnsanı insan yapan, makineden ayıran nedir, makinenin bir ruhu olabilir mi, özgür irade nerede başlar, nerede biter gibi sorular filmin içine o kadar iyi yedirilmiş ki. Bunun yanında Kenji Kawai müzikleri de filme öyle bir atmosfer katıyor ki, onlar olmadan filmi hayal etmek bile mümkün değil.

Filmi yıllar sonra tekrar izlemek onun etkilediği ve etkilendiği filmleri görmek açısından da faydalı oldu. Ghost in the Shell için çokça kullanılan “Matrix’den önceki Matrix” söylemi hiç yanlış değil. Matrix hem görsel hem de içerik olarak pek unsurunu bu filme borçlu. Zaten Wachowski’lerin inkâr ettiği bir şey de değildi bu. İzlerken Avatar, A.I. ve Ex Machina gibi pek çok film de aklımdan geçti doğrusu. Şimdi karşımızda Scarlett Johansson’lu Ghost in the Shell, orijinalinin hakkını verebilecek mi sorusu var. Fragmanlardan görsel olarak başarılı olacağı görülüyor ama korkarım orijinalinin komplike hikaye yapısı fazlaca sadeleştirilecek. Bekleyelim görelim.

André – The Voice of Wine:

andre

Öyle çok da fazla içki kültürü olmayan bir sinema yazarı Berlinale’de neden ünlü bir şarap yapımcısı ile ilgili bir filmi de programına alır? Bu sorununun çok net bir cevabı var. Filmin gösterileceği IMAX salonunu görmek. O halde filmden önce salonun bir değerlendirmesini yapalım. Berlin’deki IMAX salonunun ülkemizdekine göre, daha doğrusu Ankara’dakine göre büyüklük açısından çok farkı yok. Ancak konfor olarak çok farklı. Koltuklar çok daha rahat. Hem öndeki sıra ile araları çok açık, hem de yan yana iki koltukta bir çantanızı, paltonuzu koyabileceğiniz bir boşluk var. Gösterilen film, bir IMAX filmi olmadığı için ses ve görüntü olarak herhangi bir değerlendirme yapamıyorum.

Filme gelelim. André Tchelistcheff, Rusya’da doğmuş ama küçük yaşta buradan ayrılmak zorunda kalmış bir isim. 1938’de Kaliforniya’ya yerleşmesinden beri tüm dünyada en ünlü şarap yapımcılarından biri olmuş ve yıllar içinde bu sektöre çok büyük katkıları olmuş. Anlayabildiğimiz kadarıyla 1994’teki ölümüne kadar yoğun bir şekilde bu işi yapmaya devam etmiş ve bugün bile şarap üreticileri için bir efsane konumunda. İyi bir şarabın, yapıldığı yılın iklim şartlarını yansıtması gerektiğini düşünüyor. Yağışlı bir iklimse onu, o yıl kuraklık varsa onu yansıtmalı, bunlar hata değil, şaraba ruhunu katan şeylerdir diyor.

André Tchelistcheff’in kardeşinin torunu olan Mark Tchelistcheff’in yönettiği film, klasik belgesel formlarına bir yenilik getirmiyor. Ralph Fiennes’ın anlatıcı olarak katkıda bulunduğu filmde André’nin iş arkadaşları, akrabaları fikirlerini aktarırken aynı zamanda onun arşiv görüntüleri de kullanılmış. Francis Ford Coppola ve Nikita Mikhalkov gibi sinema ve şarap dünyasının kesiştiği noktada duran isimleri de perdede görmek konuya fazla ilgisi olmayan bizim gibi seyirciler için güzel bir hoşluktu. Yine de filmden alınabilecek keyfin, şarap kültürüne ilgi ile doğru orantılı olduğunu söylemek lazım.

The Shining:

shining

İşte bir klasik daha. Kubrick’in pek çok filminin kostümlerine imza atan Milena Canonero’ya verilen onur ödülü kapsamında gösterilen The Shining’i gerçekten büyük bir sinema perdesinde izlemek inanılmaz bir deneyimdi. Film öncesinde Canonero’ya ödülü verildi. Ödül verilirken Kubrick’in filmlerinin pek çoğunun yapımcısı olan Jan Harlan da sahnedeydi ve onunla ilgili anılarını anlattı. Ayrıca Canonero’nun kostümleri ile Oscar kazandığı Grand Budapest Hotel filminin yönetmeni Wes Anderson da Canonero için özel bir tebrik videosu hazırlamıştı. Canonero da onun için Kubrick’e benzettiği bir yönetmen olduğunu söyledi.

Ödül töreni sonrası The Shining’e geçtik. İlginç olan şu ki, Canonero, o çok görkemli dönem kostümleri yaptığı onlarca filmin yanında, ödül aldığı törende gösterilmek üzere aslında görünürde çok basit kostümleri var izlenimi veren bu filmi seçmiş. Demek ki gerçekten kendisinin de çok sevdiği bir film. Shining, defalarca izlediğim bir film ama sinemada, gerçek bir sinemada bir kez daha izlemek sanki ilk defa izliyormuşum hissiyatı verdi. Jack Nicholson’ın o tekinsiz gülümseyişinin tüm perdeye yayılmasını görmek insanın kanını donduruyordu adeta. Filmin giderek yükselen gerilimi, Overlook Hotel’in o bitmek tükenmek bilmeyen koridorları ve labirent bahçesi ve daha nicelerinin etkisi sinema perdesinde daha da büyüdü. Zaten en sevdiğin yönetmenler arasında en üstlerde yer alan Kubrick’i bir kez daha takdir ettim. Gerçekten de filmlerini sinema salonlarında izlenmek üzere yapmış.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 4. Gün: The Other Side of Hope, Return to Montauk, The Bar, In Times of Fading Light, Werewolf

Toivon Tuolla Puolen (The Other Side of Hope):

other_side_of_hope

Aki Kaurismäki hayranları nicedir onun yeni filminin yolunu gözlüyordu. Bambaşka bir mizah duygusu ile güldürürken kalbimize dokunacak hassasiyette filmler yapan Finli usta, The Other Side of Hope ile karşımızda. Kaurismäki, her zaman olduğu gibi, onu tanıyanların alışık olduğu bir dünya yaratıyor. Hemen her filminde olduğu gibi sadece birkaç sahnesine rastladığınızda bir Kaurismäki filmi diyebilirsiniz.

Yönetmen karşımıza iki karakter getiriyor. Biri Suriye’den kaçmış olan Khaled. Evet, Kaurismäki günümüzün kanayan yarası olarak bir kez daha mülteci sorununu ele almış. Khaled illegal yollarla Helsinki’ye gelmiş ama hemen sığınma hakkı talep ediyor. Bir yandan hayatını sürdürmeye çalışırken bir yandan da yolculuğa beraber çıktıkları kız kardeşini arıyor. Diğer karakterimiz Wikström ise kendine yeni bir hayat kurmak isteyen orta yaşlı bir adam. Kazandığı parayla bir restoran devralıyor ve onu işletmeye başlıyor. Bu iki karakterin ilk gözüktükleri sahneler bile Kaurismäki’nin o özlediğimiz, melankoli ile karışık mizah duygusunu önümüze seriyor. Hele Wikström’ün karısını terk ettiği sahne, kısacık ama tek başına tekrar tekrar izlenebilecek bir sahne. Yine de, sanki Kaurismäki bu kez geniş kitleye çok daha fazla hitap edebilecek film yapmış. En azından salondan aldığım tepki bu yöndeydi. Özellikle restoran çalışanlarının devreye girdiği anlarda (ki onlar da tipik Kaurismäki karakterleri aslında) salon kahkahadan kırıldı.

Umudun Öteki Yüzü olarak Türkçeye çevirebileceğimiz film, gerçekten de umudu elden bırakmayan bir film. En hüzünlü anlarında bile umut hep var diyor aslında. Ve belki de Kaurismäki, eğer dünya daha iyi bir yere gidecekse işte bu insanlar sayesinde gidecek diyor. Belki biraz tuhaf, belki biraz kafası karışık ama birbirine hiçbir karşılık beklemeden yardım eden insanlar.

Kaurismäki, Berlin’de bunun son filmi olacağını açıklamış. Kendisinin, filmlerindeki şakalardan birini yaptığını umuyoruz. Emekli olmak için henüz çok gençsin üstad.

Return to Montauk:

montauk

Emekli olacak bir usta yönetmen arıyorsak Volker Schlöndorff’ü düşünsek daha iyi olabilir belki de desem ayıp etmiş olurum herhalde ama Berlinale’de yarışma filmi olarak gördüğümüz Return to Montauk, ne yazık ki hiçbir anında beni içine almayı başaramadı. Max Frisch’in bir romanından uyarlanan Return to Montauk, yeni kitabını tanıtmak için New York’a gelen bir yazarın burada eski aşkını arayıp bulmasını ve onunla Montauk’ta geçirdikleri bir hafta sonunu anlatıyor. Bu ikili geçmiş günleri üzerine uzun uzun konuşuyorlar, o günlerde birbirlerini söylemediklerini kelimelere döküyorlar.

Schlöndorff, hikâyesini anlatırken son derece eski usül bir sinema dili kullanmış ve hiçbir sürprize yer vermemiş. Film ne bekliyorsanız o şekilde ilerliyor. Belki de şöyle demeliyiz. Karakterlerle bir yerinden yakınlık kurabilirseniz filmin size hitap etmesi mümkün ama karakterler de ilginç gelmediyse işiniz zor. Yine haklarını teslim edelim, filmin tüm yükünü üstlenen iki oyuncu da (Stellan Skarsgård ve Nina Hoss) kendilerinden beklendiği gibi yine başarılılar. Özellikle Nina Hoss, bu ışıltısız filmde bile neden son yılların en iyi oyuncularından biri olduğunu göstermeyi başarıyor.

El Bar (The Bar):

bar

Álex de la Iglesia’nın bir yerden sonra çığırından çıkan, kan ve gözyaşının içinde kahkahalar attıran kara komedilerini seviyor musunuz? Eğer seviyorsanız işte tam yerindesiniz. Iglesia, filmin giriş sahnesinde kesintisiz bir çekimle karakterlerini bize tanıttıktan sonra onları bir barda topluyor. Hemen arkasından bardan çıkan bir müşteri ve ona yardım etmek için çıkan bir diğeri nereden geldiği belirsiz kurşunlarla ölünce karakterlerimiz barda mahsur kalıyorlar. Onların bakmadığı bir anda cesetlerin ansızın kaybolması da işin gizemini arttırıyor.

Aslında kısıtlı bir mekâna sıkışıp kalmış bir grup insan konsepti bilmediğimiz bir alt tür değil. Bu mekân bir uzay gemisi, bir ada ya da bir asansör bile olabilir. Yine de bu sıkışıp kalmışlığın, fiziksel engellerden çok, insanların kendi korkularından kaynaklanması bir farklılık olarak görülebilir. Beklenebileceği gibi yönetmen, bara sıkıştırdığı her karaktere farklı özellikler vererek aslında toplumun farklı kesimlerini temsil etmelerini sağlamış. Bu sayede önyargılar, korkular, güvensizlikler ve benzeri duygular ön plana çıkıyor. Örneğin bir karakter sırf sakalından dolayı terörist şüphesi uyandırırken bir diğerinin bambaşka nedenlerden dolayı çantasını açmamak istemesi farklı yorumlanabiliyor.

Iglesia’nın tarzını bilenler bu mikrokosmosdan ağır sosyal mesajlar beklemesin elbette. Tüm bu unsurları şiddet dolu bir kara komedi kalıplarında kullanıyor. Hatta diğer Iglesia filmleri için de yapabileceğimiz bir eleştiriyi burada da yapabiliriz. Finale doğru iyice abartıyor. Ancak kendisi de bunun farkında belli ki. Belki de ondan zaten bunu bekliyoruz. Neticede Iglesia’nın tarzını sevenler için ideal, festival filmlerimi ağırbaşlı isterim diyenler için fazla mainstream bir film.

In Zeiten des Abnehmenden Lichts (In Times of Fading Light):

fading_light

Her ne kadar sinema evrensel bir sanat olsa da şunu da kabul etmek lazım. Bazı filmlerin asıl değerleri, ait oldukları ülkelerde daha doğru verilebiliyor. In Times of Fading Light da bu filmlerden biri. 1989’un sonbahar günlerinde Doğu Berlin’de geçen film ülkesinde çok önemli bir politik figür olan bir adamın 90. yaşının kutlandığı günü alıyor. Wilhelm Powileit adındaki bu adam, ülkesinin geçirdiği pek çok olayın şahidi olmuş. Gençlik yıllarından beri komünist olmuş, Nazi Almayasından kaçıp bir dönem Meksika’da yaşamış, oğlu Moskova’da tutuklanmış. Sonunda Doğru Almanya’ya dönmeyi başarmış ama ona sembolik görevler vermişler çoğunlukla. Ne de olsa o batıdan gelen biri olmuş artık. Ama bu doksanıncı yaş gününde tüm ailesi, önemli parti üyeleri ve genç temsilciler ona saygılarını sunmaya gelmişler. Ancak gelenlerin çoğunun bunu gerçek bir sevgiden çok bir görev bilinci ile yaptıklarını hissediyorsunuz.

Berlin duvarının 1989’un Kasım ayında yıkılmaya başladığını düşünürsek, 90 yaşındaki Wilhelm’in yıkılmakta olan bir ideolojiyi simgelediğini söyleyebiliriz. Yaşanan olaylar, bir noktadan sonra bir aile dramı olarak da okunabilir ama bir roman uyarlaması olan bu filmde karakter, pek çok özelliği ile Doğu Almanya’yı temsil ediyor. O yıllarda yaşananlara tümüyle kötü bir gözle de bakmıyor doğrusu. Dönemin artılarını ve eksilerini farklı yönleri ile yansıtmaya çalışmış. İşte tam da bu nedenler dolayı, film asıl etkisini o kültürden gelen, o dönemi yaşamış ya o dönemden etkilenmiş kişiler üzerinde yaratması daha muhtemel.

Yönetmen Matti Geschonneck, neredeyse tüm kariyerinde televizyon için çalışmış bir yönetmen. Doğrusu burada da çok büyük bir yönetmenlik becerisi sergilemiyor. Daha çok kendisini sağlam bir romandan uyarlanan senaryonun ellerine teslim etmiş. Elbette Bruno Ganz da bahsetmeliyiz. Festival kapsamında ikinci filmini izlediğimiz Ganz, bir kez daha ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Sadece onu izlemek için bile gidilebilir.

Werewolf:

werewolf

Festivallerde seyirciyi ve genel olarak film izleme alışkanlıklarımızı zorlayıcı filmler görüyoruz zaman zaman. Bizdeki festivallerde genellikle Mayınlı Bölge ya da Keşif tarzı isimlerdeki bölümlerde gösteriliyor genelde bu filmler. Berlinale’de seçtiğim filmler çoğunlukla genel sinema anlayışına daha uygun filmlerdi (bu kötü oldukları anlamına gelmiyor elbette). Ancak festivalin keyfi bazen çok sevmeseniz bile farklı film denemelerini de görmekten geçiyor. Sinemayı farklı noktalara taşıyacak filmler biraz da bunlar çünkü. Ashley McKenzie’nin ilk uzun metrajlı filmi Werewolf da festivalin bu anlamdaki filmlerinden biriydi. İzlerken beni çok zorladığını itiraf etmeliyim ama izlediğime de memnun olduğum filmlerden biri.

Werewolf, Kanada’da yaşayan uyuşturucu bağımlısı genç bir çiftin hayatının ortasına koyuyor bizleri. Bir yandan çim biçme işleri ile para kazanmaya çalışan bu evsiz çift, bir yandan da uyuşturucuyu bırakmaya çalışıyorlar. Bu tarz hikâyeleri özellikle Amerikan bağımsız sinemasında sıklıkla gördük. Werewolf’u farklı kılan şey kurduğu görsel yapı. Yönetmen, karakterlerini neredeyse hiçbir zaman tam anlamıyla kadraja sokmuyor. Ya yüzlerinin bir kısmı görünüyor ya da gövdeleri. Bazen de önlerinde onların görünmelerini engelleyecek bir cisim/kişi vs. oluyor. Alışıldık sinema anlayışında konuşan kişinin yüzünü kadrajda tam olarak görmeyi beklediğimiz için bu tarz bir yaklaşım yorucu oluyor. Yönetmenin hikâyeyi düşük tempolu bir tarzda anlatması da izlemeyi zorlaştırabiliyor. Ancak, karakterlerin hayatın kıyısındaki hallerinin bu şekilde vurgulamak istendiği söylenebilir. Farklı tarzını sürdürürse, yönetmen Ashley McKenzie, ilerde adını daha çok duyacağımız bir isim olabilir.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 3. Gün: Bright Nights, gog, The Midwife, Maudie, Foreign Body

Helle Nächte (Bright Nights):

bright_nights

Thomas Arslan’ın yeni filmi Bright Nights, onlarca örneğini gördüğümüz bir hikâyeyi anlatıyor. Yıllarca birbirini görmemiş, bir vesile ile bir araya gelmiş bir baba oğulun birbirini keşfetme hikayesi. Buradaki vesile, Norveç’te yaşayan büyükbabanın ölmüş olması. Bu haber üzerine baba, yıllardır çok az görüştüğü oğlunu da yanına alıp Norveç’e doğru yola çıkıyor. Ancak sadece cenaze için kalmıyorlar, beraberce birkaç gün daha geçiriyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse babanın kendisi ile hesaplaşmasından tutun da oğlanın ergen atarlarına kadar her şey o kadar bildik ki, filmi izlerken ben bunu görmüştüm demekten kendinizi alamıyorsunuz. Yine de baba-oğul arasındaki kuşak farkını vurgulayan kimi diyaloglar gayet eğlenceli. Özellikle filmler ile ilgili diyaloglarına bayıldım. Yüzüklerin Efendisi, oğlan için kitabını okumanın gerekmediği müthiş bir filmken baba ise romanları biliyor elbette. Ya da babanın favori filmleri Rocky, Rumble Fish gibi tarih öncesi(!) filmler. Bu tip ayrıntılar daha fazla olsaydı filmden daha fazla keyif alırdım belki de. Yine de sıkmadan kendini izleten, finale doğru kendini toparlayan bir film olduğu söylenebilir. Çok büyük beklenti içine girmeden izlenebilecek bir film.

gog:

gog

Asıl izlemek istediğim filme bilet bulamayınca, madem retrospektif bölümüne almışlar, vardır bir hikmeti diyerek izlediğim gog, Berlinale’de en keyif aldığım keşiflerden biri olarak hafızamda kalacak sanırım. 1950’lerden, 3 boyutlu filmlerin bir eğlence malzemesi olarak revaçta olduğu o yıllardan gelen bu film, büyük bir restorasyon emeği ile karşımıza gelmiş. Biliyoruz ki, o dönemdeki 3 boyut teknolojisi bugünkünden çok farklıydı. Her göz için ayrı bir kopya üretilmesi ve bunların senkron bir şekilde oynatılması gerekiyordu. gog filminin bu kopyalarından biri bugüne ulaşamamış ama yine de film, günümüz teknolojisi ile günümüz sinemalarında oynayabilecek şekilde 3 boyutlu hale getirilmiş.

Aslında tam anlamıyla bir B-filmi denebilecek olan gog’un son derece klişe bir hikâyesi var. Bir çölün ortasında canlıları dondurup geri getirerek deneyler yapan bilim adamlarının başına gizemli kazalar gelmeye başlıyor. Örneğin hayvanları dondurdukları bölmelerde kendileri sıkışıp kalıyor ve orada ölüyorlar. Olaylar çoğalınca araştırma için dışardan bir görevli getiriliyor ve tesisin ana bilgisayarının ve onun yönettiği Gog ve Magog adlı iki robotun bu kazalardan sorumlu olduğu anlaşılıyor. Bu anlamda makinelerin insanları yönettiği bilim-kurgu filmlerinin ilk örneklerinden biri sayılabilir. B-filmlerinde sıklıkla görmeye alıştığımız kasıntı ve yapay oyunculuklar, aşırı klişe bir senaryo ve akıllara zarar diyaloglar ve durumlar (mesela, “önemli bir şeyin yok, sadece kısa süreli öldürücü bir radyasyona maruz kalmışsın”) filmi keyifle izlememize yol açtı.

Yine o yıllarda uygun bir şekilde filmin Amerikan milliyetçisi bir tarafı da var. Film ilerledikçe her şeyin perde arkasında Amerika’nın düşmanları olduğu ortaya çıkıyor. Gizli bir hayalet uçakla tüm düzeneği kontrol ediyorlar. Bu noktada, finale doğru, bugünden bakınca kan dondurucu sayılabilecek bir kehanet ortaya çıkıyor. Final, o güçlü Amerika’nın uzaya, dünyadaki her şeyi takip edebilecek bir uydu atması ile geliyor. Beklenebileceği gibi bu durum, artık bizi kimse gafil avlayamayacak diyerek gururla ve sevinçle açıklanıyor ama bu yönüyle gog’un tüm o amatörlüğü yanında bugünü çok güzel tahmin ettiğini de söyleyebiliriz.

Sage Femme (The Midwife):

midwife

Günün ilk filmi gibi, Sage Femme için de iyi film ama bunu daha önce çok fazla görmedik mi demek mümkün. İki kadının arkadaşlığını, bu arkadaşlığın onların hayatlarına etkilerini izliyoruz filmde. Aslında filmin adının Midwife (Ebe) olması karakterlerden sadece birini tanımlıyor. Catherine Frot karakterininin canlandırdığı Claire, mesleğini klasik yöntemlerle yapan bir ebe. Her şeye para gözüyle bakan modern tıp merkezleri onu rahatsız ediyor. Yetişkin bir oğlu var ama yalnız yaşıyor. Bir gün bir telefon alıyor. Çocukluğundan tanıdığı, babasının eski metresi Béatrice onunla tekrar görüşmek istiyor. Catherine Deneuve’ün her zamanki karizmasını yansıttığı Béatrice karakteri ilerlemiş yaşına rağmen hâlâ yaşama bağlı, çevresinin ne düşündüğünü değil kendisini önemseyen özgür ruhlu bir karakter. Bu iki kadın bir süre sonra birlikte yaşamaya ve iyi arkadaş olmaya başlıyorlar. Aynı dönemde Claire de yeni bir erkek arkadaş ediniyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı Martin Provost, hikâyesini anlatırken kendisini geri planda tutan bir anlayış benimsemiş. Başarılı iki oyuncuya (hatta erkek arkadaşı canlandıran Olivier Gourmet’yi de sayarsak üç) meydanı bırakarak onların kendilerini göstermelerine fırsat tanımış. İzlemesi keyifli ama çok iz bırakacak bir film olduğunu söylemek yanlış olur.

Maudie:

maudie

Maudie, beklenmedik bir yerden çıkan bir sanatçının gerçek yaşam öyküsü. Film, Kanadalı sanatçı Maud Lewis’in hayatını anlatıyor. Maud çocukluğundan beri romatoid artrit hastalığı ile pençeleşiyor. Yürüyüşünde bozukluk var, vücut yapısı da çok narin ve ufak tefek. Anne ve babasının ölümğnden sonra abisi evlerini satılığa çıkarıyor ve Maud’u teyzesi ile yaşamaya zorluyor. Ancak Maud, o ufak tefek yapısından beklenmeyecek kadar inatçı bir kişilik. Kafasına ne koyduysa yapıyor. Evden ayrılmak için, tek başına ufak bir evde yaşamakta olan bir balıkçının temizlikçi ilanına başvuruyor. Son derece aksi bir adam olan balıkçı, tek başvuran Maud olunca onu kabul ediyor. Aslında her zaman olduğu gibi erkek seçim yaptığını zannediyor ama asıl seçimi yapan Maud. İkili arasındaki ilişki gün geçtikçe başka bir noktaya doğru evrilirken Maud evin her köşesini resimlerle doldurmaya başlıyor ve bu resimler pek çok kişinin ilgisini çekiyor.

Konusundan da anlaşılmıştır sanırım, Maudie tipik bir biyografi aslında. Ama doğru adımlar atarak ilerleyen bir biyografi. Hemen her zaman başarılı bulduğum Sally Hawkins, yine çok iyi. Üstelik bu kez benzeri rollerin verdiği avantajı da kullanarak ödül için oynamış adeta. Sürekli olarak etrafta homurdanan adam olarak gezen Ethan Hawke da ilk anlarda biraz komik dursa da başarılı bir performans sergiliyor. Filmi benzerleri arasında öne çıkaran unsuru ise bu iki karakter arasındaki ilişkinin gelişimini çok iyi vermiş olması. Balıkçının yavaş yavaş yelkenleri suya indirmesi, her ne kadar kendisinin patron olduğunu düşünse de evi yönetenin Maud olması, giderek her konuda birbirlerinin destekçileri olmaları çok iyi verilmiş. Hikâyenin, bir sanatçının yükselişi kısmı ise biraz fazla tipik ama Maud’un aslında ne kadar ünlü olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamaması biraz da işin trajik yönü.

Jassad Gharib (Foreign Body):

foreign_body

Berlin’de de olsa çok adı duyulmayan filmler biraz boş salonlara oynayabiliyor. Foreign Body de böyle bir filmdi (boş derken, yine de salonun yarısı doluydu). İtiraf edeyim ki ben de Hiam Abbass’ın ismini görünce bu filmi seçmiştim. Tüm dünyada yaşanan gelişmeler düşünülürse son yıllarda sinemanın da göçmenlere daha fazla eğilmesi şaşırtıcı değil. Foreign Body de bu filmlerden biri. Tunus’tan Fransa’ya kaçan Samia, hem ülkedeki durumdan, hem de ailesinin baskısından uzaklaşmaya çalışıyor. Daha önce Fransa’ya yerleşmiş olan eski arkadaşı Imed’i buluyor. Imed her ne kadar ona yardım etse de abisinin arkadaşı olması Samia üzerindeki baskının devam etmesine yol açıyor. Samia da oturma ya da çalışma izni olmasa da başka bir iş aramaya başlıyor. Tesadüfler onu yardımcı arayan dul bir kadının yanına götürüyor. O da yıllar önce Fransa’ya yerleşmiş bir göçmen aslında. Gelişen olaylar bu üç kişiyi farklı bir ilişki içine sürüklüyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı Raja Amari, özellikle kadın karakterlerin durumlarını ve arayışlarını incelikli bir senaryo ile karşımıza getiriyor. Farklı açılardan da olsa her iki kadın da bir anlamda kendi özgürlüklerini arıyorlar. Hikâyede işin içine cinsel çekim de giriyor ama Amari bu sahnelerde işi çok ileri götürmek istememiş belli ki. Böyle bir hareket filmin ana eksenini de farklı bir yere kaydırabilirdi zaten. Filmin en büyük gücü ise oyuncularından geliyor. Hiam Abbass zaten iyi performanslarına her zaman alışık olduğumuz bir isim. Daha önceden tanımadığımız Sarra Hannachi ise ilerde adını daha sık duyacağımız bir oyuncu olabilir.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 2. Gün: Kaygı, The Party, A Fantastic Woman, Rustlers, Barry Lyndon

Kaygı (Inflame):

kaygi

Bu sene Berlin’de Türkiye’den hiç film olmayacak mı acaba diye düşünürken Ceylan Özgün Özçelik’in nicedir beklediğimiz filmi Kaygı’nın Panaroma bölümünde yer aldığı haberi bizleri sevindirmişti (İngilizce adı ile Inflame). Filmimizin ana karakteri Hasret (Algı Eke) bir televizyon kanalında belgesel kurgusu yapıyor ama yeni patronu onu haber kurgusuna veriyor. Ama Hasret haber kurgusu yaparken hiç de özgür değil. Politikacıların ve işadamlarının konuşmalarını ya da ülkede gerçekleştirilen muhalif eylemleri yukardan gelen emirler doğrultusunda kurgulamak durumunda. Yukardan gelen emirler de elbette ülkenin her konuda ne kadar ileri gittiği, iktidarı eleştirenlerin ise ne kadar yanlış yolda olduklarını vurgulayacak bir kurgu yapılması yönünde. Hasret bunu içine sindiremezken bir yandan da tek başına kaldığı evinde duyduğu seslerle, geçmişin izleriyle uğraşmak zorunda. Acaba yıllar önce bir trafik kazasında ölen anne ve babasının hikâyesi onun bildiğinden/hatırladığından daha farklı mıdır?

Ceylan Özgün Özçelik, yıllarca medyanın içinde de yer alan bir isim bildiğimiz gibi (sinema meraklıları, En Heyecanlı Yeri programını hatırlayacaklardır). Bunun da etkisiyle olsa gerek, hem medyanın, hem de günümüz Türkiye’sinin durumunu çok iyi yansıtmış. Manipüle edilen haberler, birbirinin aynısı manşetlerle çıkan gazeteler, bir şantiye alanına dönüşmüş olan İstanbul ve daha niceleri. Bir yandan da ülkenin nasıl bir toplumsal unutkanlık halinde olduğunun da altını çok iyi çiziyor. Hasret’in unuttuğu olay sadece onun değil, tüm ülkenin unuttuğu bir olay (filmin gizemini yok etmemek için bu olayın ne olduğunu yazmayacağım şimdilik ama film ülkemizde gösterime girdiğinde konuşulacaktır mutlaka).

Tüm bunlar filmin artıları. Benim kafamda olan tek soru, bizim çok net anladığımız bu göndermelerin yurtdışında anlaşılıp anlaşılmayacağı oldu. Ancak söyleşide de belirtildiği gibi, bazı şeyler dünyanın neresine giderseniz birbirine benziyor, farklı dönemlerde de olsa her ülke benzer dönemlerden geçiyor gerçekten. Yine de finaldeki yazı biraz da Türkiye’deki malum olayı bilmeyenler için yazılmış diye düşünmeden edemedim (yine spoiler vermemek için açıkça yazmıyorum). Yoksa biz neden bahsedildiğini çok net anlıyoruz elbette. O olayı bile unuttuysak, zaten Türkiye’nin geleceğinden umutlu olmak da çok zor olacak.

Ufak bir not daha. Filmin giderek kâbusa dönüşen atmosferinde, yan rollerde, hatta belki de figüran olarak demek daha doğru, bazı tanıdık isimleri görmek de aynı camiada olanların yüzünde ufak gülümsemeler yarattı doğrusu.

The Party:

party

Sally Potter, beş yıllık bir aradan sonra, Berlinale’nin yarışma filmlerinden biri olarak seçilen The Party ile karşımızda. Film, özel bir kutlama için bir araya gelen bir grup arkadaşın aralarındaki sırların tek tek ortaya dökülmesini anlatıyor. Bu konudaki filmler bir alt tür oluşturacak kadar fazla aslında. Potter, bu alt türe komedi unsurlarını ön plana çıkararak yaklaşmış. 71 dakika gibi kısa bir süresi olan filmde, salon pek çok kez kahkahalara boğuldu. Senaryoyu da yazan Potter, muhtemelen çok yakından tanıdığı İngiliz orta/üst sınıfının fertlerini çok iyi bir gözlem yeteneği ile perdeye yansıtmış. Politikacı bir kadın, onun hayattan ümidi kesmiş kocası, her şeye muhalif arkadaşları ve onun sürekli olarak yaşam koçu tadında yorumlar yapan kocası, lezbiyen bir çift ve para kazanmak daha genel olarak sürekli olarak kazanmak hırsı ile yaşayan bir adam. Bu karakterleri bir odaya toplamak, ortaya dökülen sırlar olmasa bile çok eğlenceli olabilirmiş.

Potter belki de en seyirci dostu olan bu filminde oyuncularından da çok destek almış. Kristin Scott Thomas, Patricia Clarkson, Timothy Spall, Bruno Ganz, Cillian Murphy, Emily Mortimer     ve Cherry Jones’dan oluşan oyuncu kadrosunun her biri, tek tek övgüyü hak ediyor. Fakat film bir türlü bir tiyatro uyarlaması havasından kurtulamıyor. Tek mekân ve kısıtlı bir zamanda geçen bir hikayeye sahip olunca bu doğal belki ama yine de Potter açısından çok keyifli ama sabun köpüğü gibi bir film olmuş diye düşünmeden edemedim. Aynı kadroyu, aynı hikâyeyle tiyatroda izlemek müthiş bir keyif olabilirdi. Peki ortaya çıkan şey, iyi bir sinema olabilmiş mi? Ondan çok emin değilim.

Una Mujer Fantástica (A Fantastic Woman):

fantastic_woman

Yönetmen koltuğunda Gloria ile bağrımıza bastığımız Sebastián Lelio, yapımcılar arasında son dönemin en konuşulan filmlerinden bir kaçına imza atan Pablo Larraín ve Maren Ade olunca A Fantastic Woman, Berlinale’nin en merak edilen filmlerinden biri oluyordu hiç kuşkusuz. Film, yaşlıca bir adam ve ona göre daha genç olan sevgilisinin doğum günü kutlaması ile açılıyor. Tatil planları yapmakta olan çiftimizin mutluluğu, adamın ani hastalığı ve ölümü ile tümüyle bozuluyor. Görüyoruz ki ölen adamın ailesi geride kalan Marina’ya oldukça tepkili, polis de onun adının gerçek olup olmadığını sorguluyor bu arada. Tamam, evlenmeden bir beraberlik yaşıyorlar, arada yaş farkı da var ama yine de Marina’ya karşı alınan bu cephenin nedenini tam olarak anlayamazken bir anda seyirci olarak durumu fark ediyorsunuz. Çünkü Marina … (evet, filmin özetinde bu bilgi veriliyor aslında ama yine de açık etmek istemiyorum, filmi ilk defasında mümkün olan en az bilgiyle izlemek daha güzel).

Sebastián Lelio’nun ele aldığı karaktere yaklaşımı, onun yanında yer alışı tıpkı Gloria gibi çok sağlam. Üstelik bu kez, hem anlatım tarzı, hem de kamera ve renk kullanımı ile görsel olarak da çok daha etkileyici bir yapıma imza atmış. Yarışma filmlerinin çoğunu izlemediğim için ödül alır mı almaz mı bilemem ama (ki genel yorumlar yarışmanın iddialı filmlerinden biri olduğu yönünde) hem filmin, hem de başrol oyuncusu Daniela Vega’nın adını ilerleyen günlerde çok duyacağız. Bir kenara not alın. O gerçekten fantastik bir kadın.

Cuatreros (Rustlers):

rustlers

Şunu kabul edelim ki, bazen festivallerde programınıza uyduğu için hakkında çok da bir şey bilmediğiniz filmleri izlemek durumunda kalabiliyorsunuz. İtiraf etmeliyim ki Albertina Carri’nin Cuatreros adlı belgeseli benim için böyle bir film oldu. Carri, Arjantin tarihinin yitik ama efsanevi kişiliklerinden biri olan Isidro Velázquez üzerine bir film yapmaya karar veriyor. Yıllar önce babası da bu konuda bir kitap yazmış ve film çekmiş ama diktatörlük döneminde hem babası yitmiş gitmiş, hem de film kaybolmuş. İşte Carri belki de yüzlerce arşiv görüntüsü içinden bir derleme yaparak hem kendi ailesinin, hem de Velázquez’in izini sürüyor.

Öncelikle söylemem gereken şey, filmin arkasında takdir edilmesi gereken çok büyük bir emeğin olduğu. Carri, gerçekten de çok detaylı bir çalışma yapmış. Ancak filmin içine girebilmek için seyircinin de oldukça çaba sarf etmesi gerekiyor. Bir defa, son derece kişisel bir tarafı olan bir film karşımızdaki. Yönetmenin anne ve babasının hikâyesi filmin önemli bir damarı. Filmin diğer damarı olan Arjantin tarihi ise ülke tarihini çok iyi bilmeyenler için havada kalıyor. Üstelik yönetmen, filmin büyük bölümünde perdeye aynı anda beş farklı arşiv görüntüsü yansıtınca hem o görüntüleri takip etmeye çalışmak hem de altyazı takip etmek mümkün olamıyor. Kısacası takdir ediyor ama pas geçiyorum dediğim filmlerden.

Barry Lyndon:

barry

Ve işte yine beyazperdede görme şansı bulduğumuz bir klasik. Bu film de festivalin, kostüm tasarımcısı Milena Canonero’ya vereceği onur ödülü kapsamında gösterilen bir filmdi. Dün izlediğim Alien’da olduğu gibi zaten bir klasik olduğu için hakkında çok yorum yapmayacağım. Stanley Kubrick’in el attığı her türün en iyi örneklerinden birini verebilen bir yönetmen olduğunu gösteren bir film diyebiliriz genel olarak. Kişisel olarak her filmini sevdiğim Kubrick’in filmlerini sıraladığımda en üstte yer almaz belki ama yine de o sadece mum ışıklarının eşlik ettiği doğal ışıklarda çekilmiş sahneleri sinema salonunda izlemek bile büyük bir keyifti elbette.

Berlinale 2017 İzlenimleri – 1. Gün: The Queen of Spain, Alien

logo-berlinale-facebookYurtiçindeki festivallerin belli başlılarına uzun zamandır katılıyorum. Bir süredir kendi kendime artık yurtdışında da bazı festivallere katılmanın vakti geldi demiştim. İlk adımı Berlinale 2017 ile attım. Festival 9 Şubat’ta başlasa da ben 12 Şubat’tan itibaren Berlin’deyim. Ayağımın tozuyla izlediğim ilk filmler ile ilgili kısa kısa izlenimlerimi paylaşayım (illa yarışma filmlerini izlemek gibi bir takıntım yok, içimden ne gelir, programıma ne uyarsa artık).

La Reina de España (The Queen of Spain):

queen_of_spainTürkiye’deki festivallerde film seçmek için önceden yazılan eleştirilere, filmin aldığı ödüllere bakmak faydalı oluyor. Filmlerin büyük kısmının Dünya ya da Avrupa prömiyerlerinin yapıldığı Berlinale gibi festivallerde ise böyle bir şansımız yok. O halde yurtdışı bir festivalde ilk filmimde, güvenli sulardan ayrılmayıp bildiğim isimleri ziyaret edeyim istedim. Fernando Trueba, yıllar sonra, yanına Penélope Cruz’u da alıp The Girl of Your Dreams’in devamı niteliğinde bir film çekmiş (20 yıla yakın zaman geçtiğine inanmak mümkün değil). İlk filmin kahramanı Macarena Granada, aradan geçen yıllarda Hollywood’a gitmiş ve tüm dünyanın tanıdığı bir star olmuş. Bir dönem filminde İspanya Kraliçesi Isabella’yı canlandırmak üzere ülkesine dönüyor ve burada eski dostları ve aşkı ile karşılaşıyor.

Film bir yandan Franco dönemindeki İspanya’yı anlatırken bir yandan da dönemin sinemasını anlatan bir komedi yapısı kuruyor. Film içindeki filmin çekimlerinde dönemin sinema dünyasına yapılan pek çok gönderme var. Örneğin, filmdeki yönetmenin açıkça John Ford’u temsil ettiğine şüphe yok. Filmin komedi unsuru da daha çok film çekimleri kısmında karşımıza çıkıyor. Evet, bunlardan bazıları gerçekten güldürüyor ama çok da doyurucu olamıyor. Hele ki eşcinsellikle ilgili bazı espriler var ki onlar çok fena. Ancak herhangi bir kaba komedine karşımıza çıkabilecek düzeyde ne yazık ki.

Filmin Franco dönemi anlatısına gelince, orada da kısmi bir başarı olduğu söylenebilir. Kahramanlarımız o baskıyı üzerlerinde çok fazla hissetmiyorlar aslında. Ancak belki de tüm filmin en keyifli anı, bir diktatör ile (burada örneğimiz Franco elbette), bir film yıldızının karşı karşıya geldiği final sahnesi. Yine de o ana kadar geçen 128 dakika için değer mi, tartışılır.

Alien:

alienTakip ettiğim ilk Berlinale’de retrospektif bölümünün bilim-kurgu filmlere ayrılmış olması bir tesadüf olamaz. Özel olarak ilgi duyduğum bu türün en iyi örneklerini sinemada izleme fırsatını kaçıramazdım. Bu kapsamda izlediğim ilk film Ridley Scott’ın 1979 tarihli başyapıtı Alien oldu. Elbette film hakkında yıllardır o kadar fazla yazıldı, çizildi ki erdemlerini burada tek tek sayacak değilim. Yoksa Scott’ın gerilimi yavaş yavaş tırmandırması, muhteşem set tasarımları, kullanılan ışık-gölge oyunları, H.R. Giger’in çığır açan yaratık tasarımı, Sigourney Weaver’ın film süresince yan karakterden ana karaktere evrilmesi ve bir kuşağın beyazperde aşklarından biri olması gibi unsurlar ve daha niceleri hakkında paragraflarca yazı yazılabilir. Yine de ufak bir not düşeyim. 70’ler ve 80’lerdeki bilim kurgularda karşımıza çıkan, bugüne göre eski bir teknolojiyi temsil eden unsurların, türün ruhunu daha iyi yakaladığını düşünüyorum. Günümüzde bir bilim kurgu filmi yaptığınızda o dokunmatik ekranlar, kusursuz hologramlar vs. o distopik ortamı yaratmıyor. Hâlbuki Alien gibi filmlerin atmosfer yaratabilmek için biraz daha eskimiş/eski kalmış teknolojiye ihtiyaçları var. Benzer şeyler filmin mekanik özel efektleri için de geçerli. Evet, bugünden bakınca bazıları komik bile gözükebiliyor ama tümüyle yapaylık akan bilgisayar efektlerine tercih ederim yine de (gerçek hissi veren bilgisayar efektleri de var elbette, onlar istisna).

Benim için önemli olan, bu klasiği sinema perdesinde izleme şansıydı. Doğrusunu söylemek gerekirse bu durum öyle bir haz verdi ki, tarifi yok. Alien’ı neden sinema tarihinin en iyi filmleri arasına neden dâhil ettiğimi bir kez daha anladım. Böyle filmleri evde ne kadar izlerseniz izleyin, sinemada izlemenin tadı bir başka (ki çok da büyük olmayan bir salonda izledik, daha büyük bir salon, filmi bambaşka bir noktaya taşıyabilirdi). Teşekkürler Berlinale.

Arşivden: Saving Private Ryan (Er Ryan’ı Kurtarmak)

Son dönemde Sinema Manyakları blogunu istediğim kadar sıklıkla güncelleyemiyorum. Bu nedenle yeni yılda en azından eski yazılarımı buraya taşıyarak, arşivi burada toplamak istedim. İlk örnek olarak da Er Ryan’ı Kurtarmak’ı seçtim. Aşağıdaki yazı, filmle ilgili 1998 yılındaki görüşlerimi yansıtmakta olup, birkaç yazım düzeltmesi dışında müdahale edilmemiştir.

saving_private_ryan_poster

Amistad’ı sinemalarda seyrettiğim sıralarda Spielberg’in yeni bir film yapmakta olduğu haberi beni heyecanlandırmıştı. Zaten Spielberg küçüklüğümden beri favori yönetmenlerimden biridir ve beni çok az düş kırıklığına uğratmıştır.

Spielberg bu filmde yine ustalığını konuşturmuş. Filmin ilk 25 dakikasını oluşturan Normandiya çıkartması sahneleri belki de sinema tarihinin en iyi savaş sahneleri. Daha karakterleri bile tanımadan bir anda savaşın dehşeti içinde buluveriyoruz kendimizi. Teknelerin kapaklarının açılmasıyla birlikte askerler bir anda ölmeye başlıyor ve bu ölümler hiç de öyle çoğu filmde gördüğümüz düşüp de yerde kalan bir takım önemsemediğimiz insanlar değiller. Askerlerin gerçekten kolları ve bacakları kopuyor, gerçekten kan kaybediyorlar, gerçekten bağırsakları dışarı fırlıyor. Denizin suyu kandan kıpkırmızı oluyor. Kameranın kullanımı ve dijital ses düzeninin de yardımıyla kendinizi savaş alanının ortasında hissediyorsunuz. Bu sahneler savaşın dehşetini o kadar iyi vurguluyor ki bir daha herhangi bir savaş filmine veya haberine aynı gözlerle bakmak mümkün değil. Ayrıca bu savaş 2. Dünya Savaşı olmak durumunda da değil, benzer sahnelerin herhangi bir savaşta olabileceği de açık.

er-ryan-1

Filmin geri kalanı da savaşın dehşetini ve anlamsızlığını anlatmaya devam ediyor. Savaşın politik boyutu filmde hiç bir şekilde verilmediği için birbirini anlamsız yere öldüren insanlar görüyoruz perdede. Haklı ve haksız bir taraf yok sadece ölenler ve öldürenler var. Gerçek bir savaş alanında da durum aynen budur diye tahmin ediyorum. Bu yüzden filmin savaşın politik boyutunu vermeyişini olumlu buluyorum.

Ayrıca film Amerikan bayrağıyla açılıp kapanmasına rağmen Amerikan propagandası yaptığını da düşünmüyorum (zaten bu bayrak da tıpkı savaş alanındaki görüntüler gibi gayet soluk renklerde verilmiş). Filmde hiç kimse kahramanlık yapmıyor. Ayrıca hiç kimse de dünyayı kötülüklerden temizlemek gibi yüce bir idealle orada değil. Bir şekilde oraya gelmiş, bir görev almış olan insanlar görevlerini başarıp sağ kalmaya çalışıyorlar. Bu sırada teslim olan askerleri öldürenlerden tutun da korkudan donup kalanlara kadar birçok asker de görülüyor. Mesela (burada filmin önemli bir sahnesinden bahsediyorum, filmi görmeyenler bir sonraki paragrafa geçebilirler) kahramanlık edebiyatı yapan bir filmde korkmuş olan asker, arkadaşı iki adım ötesinde ölürken bir anda kahramanlık gösterir ve onu kurtarırdı, burada ise hiç bir şey yapamıyor. Ya da karşı taraftaki küçük bir çocuk mutlaka kurtarılırdı, yine bu filmde çocuğu kurtarmaya çalışan asker, hedef oluşturduğu için ölüyor. Film Alman askerleri açısından anlatılsaydı da değişen pek bir şey olmazdı bence.

er-ryan-2

Savaşta normal yaşamdan ne kadar çok uzaklaşıldığının birçok göstergesi var filmde. Örneğin grubun komutanı Yüzbaşı Miller savaştan önce öğretmenmiş, ama bunu uzun süre kimseye söylemiyor. Muhtemelen emrindeki adamların üzerindeki otoritesinin bozulacağından korkuyor. Miller bir sahnede dayanamayıp ağlamaya da başlıyor ama bunu da kimsenin göremeyeceği bir yerde yapıyor. Çünkü savaşta insani duygulara yer yok. Yine Onbaşı Upham filmin gerçekçiliğini olumlu yönde etkiliyor. Hiçbir sıcak savaş deneyimi olmayan Upham, korkuyu bir türlü üzerinden atamıyor ve arkadaşlarının bazılarının ölmesine sebep oluyor. Açıkçası öyle bir durumda kalsam benim de durumum Upham’dan pek farklı olmazdı diye düşünüyorum.

Film oyuncular açısından da gayet başarılı. Herkes rolünün hakkını vermiş. Özellikle Tom Hanks ve Tom Sizemore çok iyiler. Ama özellikle Upham rolünde Jeremy Davies beni çok etkiledi.

Filmden rahatsız olabilirsiniz ama mutlaka gidin görün. Böylece her ne amaçla olursa olsun savaşmanın ve adam öldürmenin anlamsızlığını ve dehşetini daha iyi anlayabilirsiniz.

(1998 yılında, o dönemki Sinema Manyakları web sitesinde yayınlanmıştır)


Sinema Manyakları Gezici Festivali'i destekliyor

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 248,311 hits
Nisan 2017
P S Ç P C C P
« Mar    
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: