Ayvalık Film Festivali

Başka Sinema’nın düzenlediği Ayvalık Film Festivali, üçüncü kez gerçekleştirildi. Daha öncekilere gitme imkânım olmamıştı ama bu yılki özel durumda online düzenlenen festivalde, Ayvalık sadece festivalin adında kalınca ve evinizin salonundaki film festivali haline gelince festivaldeki filmleri izleme şansım oldu. Festivalde 6 film gösterildi. Bunların bir kısmı vizyon şansı da bulacak gibi gözüküyor. En kötü ihtimalle, bir süre sonra online platformlara gelecektir. O halde bu filmlere kısaca bir göz atalım.

O que arde (Yangın Yeri):

Bir kundakçının hapisten çıktıktan sonraki hikayesi şeklinde özetlenen konuyu okuyunca beklentiniz başka olabilir ama yönetmen hiç o sulara girmiyor. Doğa ve insan arasındaki ilişkiyi dingin bir şekilde veren, o dinginlik ile insanı etkileyen bir film. Bu adam gerçekten o suçu işlemiş midir, işlemişse nedeni nedir, hapisten çıktıktan sonra benzer şeyler yapacak mıdır? Yönetmen, Oliver Laxe’nin derdi bu ve benzeri sorular değil. Ana karakterimiz ve annesi arasındaki ilişki ve onların doğanın kucağındaki yerlerine bakıyor. Açıkçası temposu benim için biraz fazla ağırdı ama iyi bir film. Özellikle yaşanmışlıkları yüzlerine yansıtan tüm oyuncular çok iyi. İşin ilginci, oyuncuların isimleri, canlandırdıkları karakterle aynı. Daha önce oyunculuk deneyimleri olmadığını da düşünürsek, karşımızda yarı belgesel bir film olabilir.

Fanny Lye Deliver’d (Fanny’nin Yepyeni Hayatı):

1600’lerin İngiltere’sinde bir kadının, evlerine giren yabancıların etkisiyle yaşadığı değişimi ve kendisini keşfetmesini anlatan leziz bir film. Özellikle kurduğu atmosfer, seyirciyi sürekli diken üstünde tutabilmesi çok başarılı. Bunu yaparken kamera hareketlerini ve müziği de amacına yönelik olarak çok iyi kullanmış. Oyuncular da (belki asıl kötü adamlar hariç) gayet iyiler. Yalnız eve gelen yabancının attığı uzun tiratları çok sevmediğimi söyleyebilirim. Filmin kadının özgürleşmesi ve bağnazlık üzerine bazı sözleri var. Zaten derdini anlatıyor ama tiratlar, anlamadıysanız iyice altını çizeyim diyor adeta. Çok sevmediğim bir yaklaşım. Bir de son zamanlarda bu tip filmlerde çokça karşımıza çıkan bir şey var. Eski dönemleri anlatırken, olaylara bugünün düşünce kalıpları ile yaklaşmak. Bu filmde de çok rahatsız edici olmasa da vardı. Ama genel olarak bu da başarılı diyebileceğim bir filmdi.

Made in Italy (İtalyan Yazı):

Dünyanın en tahmin edilebilir filmini yapmışlar. İlk 10-15 dakikadan sonra tüm filmin senaryosunu, neredeyse repliklerine varıncaya kadar tahmin etmeniz çok kolay. Hatta ilk 10-15 dakikaya da gerek yok. Anahtar kelimeleri veriyorum:

– Aksi ama karizmatik baba
– Boşanmak üzere olan oğul
– Erkek yaşta kaybedilen anne/eş
– İtalya’daki satılmak istenen ev (oğlanın çocukluğu orada geçmiş)
– İtalya’daki güzel kadın

Bu kavramları alınız ve bir senaryo yazınız. Korkarım ilk uzun metraj senaryosunu yazan James D’Arcy de bir senaryo kursunda böyle bir proje yapmış, bütçe bulunca da neden filmini çekmiyorum demiş. Çok da haksızlık etmeyeyim. Her şey aksamadan kuralına göre işliyor ama benzer hikayeleri o kadar çok gördük ki, çok sıkıcı. Liam Neeson’ın gerçek oğlu ile karşılıklı oynuyor olmaları ve hayatlarındaki bir olaya benzer bir olay yaşamaları bilgisi dışında ilginç tarafı yok.

Waiting for the Barbarians (Barbarları Beklerken):

Filmi daha iyi olabilirmiş ama olamamış hissi ile izledim. Uyarlandığı kitabın daha iyi olduğu hissediliyor ama film olarak bir şeyler eksik, bir türlü o vurucu etkiyi veremiyor. Filmin en iyi yanı ele aldığı tema. Var olabilmek için, kendisine olmayan bir düşman yaratan bir ülke konusu her dönem, hatta her coğrafya için geçerli bir konu. Zaten burada da belirgin bir ülke ve dönem adı vermemeye özen gösterilmiş. Ne kadar iyi bir oyuncu olduğu çok geç keşfedilen Mark Rylance’ın, pasif bir karakterden, giderek otoriteye karşı çıkan bir karaktere dönüşen performansı da başarılı. Deneyimli görüntü yönetmeni Chris Menges’in başarılı görüntülerini de filmin olumlu taraflarına dahil edelim. Kötü adamların tek boyutlu ve abartılı çizilmiş olması beni filmden uzaklaştıran unsurlardan oldu. Johnny Depp’in karakteri psikopat bir tip ve bu yüzden, onun yerinde farklı biri olsa durum değişirdi yorumu çıkartılabilir. Halbuki sistemin ona ihtiyacının olduğu yeterince vurgulanamamış. Robert Pattinson, afişte bile kendine yer bulmuş ama konuk oyuncudan hallice. Onun rolünü isimsiz biri de oynayabilirmiş. Filmin mevsimlere yayılan yapısında bazı olayların da fazla hızlı geçtiğini düşündüm. Kitapta bazı olaylar daha derinlemesine işlenmiş olabilir. Yönetmen Ciro Guerra’nın önceki filmlerini düşününce, ilk İngilizce filmi için bu projeyi seçmesi, daha doğrusu bu şekilde çekmesi de ilginç geldi. Olayları “barbarlar” tarafından anlatan bir proje, onun tarzına daha uygun olurdu sanki.

Felicità:

Kabaca, ertesi gün okulu açılacak olan bir kız çocuğunun, annesi ve babası ile geçirdiği son tatil günü olarak özetlenebilir. Muhtemelen Ayvalık FF’nin en iddiasız filmiydi ama sevdim. Fragmanını izleyince sevimli bir aile komedisi izlenimi veriyordu. Temel olarak öyle ama yazar/yönetmen Bruno Merle güzel çalımlar atıp, filmi zaman zaman, seyircinin beklentileri dışına çekmeyi de başarmış. O sevimli aile komedisi, neredeyse sert bir suç filmine bile dönüşecek gibi oluyor bir ara. Aslında filmin çok duygusal gibi gözüken ama eğlenceli açılış sahnesi, tonunu da ele veriyor. Komedisini hemen ele vermeyen, gerçek ve hayal/aldatmaca arasında gidip gelen bir yapısı var. Pio Marmaï ve Camille Rutherford uyumlu bir uyumsuz çift olmuşlar. Ufaklık da yönetmenin kızıymış zaten. Çok doğal bir oyunculuk çıkarmış. Aslında tam ülke sinemaları toplu gösterilerinde karşınıza çıkacak bir film. Keyifle izlersiniz ama yarına da pek bir şey kalmaz.

Wendy:

Bu modern Peter Pan uyarlaması, yabancı eleştirmenlerden hiç iyi not almamıştı. Benh Zeitlin’in önceki filmi gereğinden fazla övülmüştü, bu da gereğinden fazla gömülmüş bence. Üstelik tarz olarak son derece benziyor. Peter Pan hikayesini çok seven biri olarak bu versiyonunu da hiç fena bulmadım. Hikâyenin daha gerçek bir dünyaya çekilirken mistik tarafının da muhafaza edilmesi, büyümek istemeyen çocuklar temasına farklı bir açıdan bakması gayet iyiydi. Peter ve Hook arasındaki ilişki de hikâyeye farklı bir boyut katmış. İyi ve kötünün var olabilmek için birbirine ihtiyacı olması teması, uzaktan uzağa Unbreakable’ı bile hatırlattı. Wendy rolünde Devin France da gerçekten başarılı. Zaten Benh Zeitlin’in çocuk oyunculardan iyi performans aldığını biliyoruz. Yine de Peter rolünde Yashua Mack’ın biraz zayıf kaldığını, en azından Peter Pan’ın diğer çocukları peşinden sürükleyecek karizmasını veremediğini söyleyebiliriz. Hikâyenin bazı parçalarının fazla hızlı gelişmesini de olumsuz tarafa not edebilirim.

Ankara’dan etkinlikler:

Her ne kadar Ayvalık Film Festivali’nden bahsetmiş olsak da Ankara’dan etkinlikler bölümümüze de ara vermeyelim. Ankara’da havalar bozmaya başladığı için, bu tarihten sonra  açıkhava gösterimlerinin çok olası olmadığını, kapalı merak gösterimlerinin ise malum nedenlerden dolayı oldukça azaldığını not olarak düşelim.

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü başlığı altında, kendi binasında yaptığı gösterimlere başlıyor. 3 Ekim Cumartesi günü, La Belle Et La Belle (Güzel Ve Güzel) filminin gösterimi yapılacak. 17 Ekim’de tekrarı da var.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 2 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (15 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
David Lynch filmleri toplu gösterisi
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Bina
-Geriye Kalanlar (The Rest of Us)
-Tek Başına (Alone)
-Polaroid

Adana Altın Koza Film Festivali

Bu yılın özel şartlarında Adana Altın Koza Film Festivali’ndeki filmleri Ankara’daki evimizden izleme şansımız oldu. Adana’da da sınırlı sayıda seyirci ile gösterimler yapıldı ama galiba film ekipleri gösterimlere katılmadı. Evimizin rahatlığında filmleri izlemek güzeldi belki ama Adana’da prömiyer yapılan salondaki ses ve görüntü sorunlarını bile özlediğimi fark ettim.

Yarışmadaki filmlerin büyük kısmını, diğer festivallerde izlemiştik ama yine de şöyle bir üstünden geçelim. Ana jürinin en iyi film, senaryo, kurgu ve yardımcı kadın oyuncu ödülünü verdiği Nasipse Adayız, yarışmanın açık ara en iyi filmiydi. Ercan Kesal, kendisinin belediye başkanlığı aday adaylığı döneminde yaşadıklarını güçlü gözlem gücü ile başarılı bir senaryoya dönüştürmüş, ilk yönetmenlik denemesinin altından da başarıyla kalkmıştı. Üstelik filmin tüm sahnelerinde kendisi de yer alıyordu.

Ankara’da en iyi film seçilen Bilmemek ise Adana’da ikincilik ödülü sayılabilecek olan Yılmaz Güney ödülünün yanında, Leyla Yılmaz’a en iyi yönetmen, Senan Kara’ya en iyi kadın oyuncu, Emir Özden’e ise en iyi umut veren erkek oyuncu ödüllerini kazandırdı. Bir gencin eşcinsel olması ihtimalinin bile arkadaşları arasında dışlanmasına, onun üzerinde yarattığı baskıya odaklanan film, senaryodaki kimi fazlalıklara rağmen yarışmanın başarılı filmlerinden biriydi gerçekten de. Senan Kara ve Emir Özden’in Ankara jürisinden yardımcı oyuncu kategorisinde ödüller aldıklarını da ilginç bir not olarak belirtelim. Kişisel fikrim, Emir Özden kesinlikle başroldeydi, Senan Kara için başrol diyene de itiraz etmem, yardımcı rol diyene de.

Festivaldeki dikkate değer filmlerden bir diğeri de Onur Ünlü’nün yeni stil denemesi, Topal Şükran’ın maceraları idi. Adana jürisi filmi çok sevmemiş olacak ki, sadece en iyi sanat yönetmeni ödülü verdi. Onur Ünlü’nün her stil denemesinin çok başarılı olmadığını kabul ediyorum ama bu kez, biçim ve içeriği uyumlu bir film yapmıştı. Diyalogsuz ama bol gürültülü, final sekansında fazlaca ölçüsüz filmi yine de Ünlü’nün son dönemdeki en iyi filmiydi. Burada Demet Evgar’a bir ödül getirmesini bekliyordum ama yine olmadı. Ödülü üç kere Selen Uçer’e kaptıran Evgar, bu kez de Senan Kara’yı geçemedi.

Altın Koza’da ilk kez izlediğimiz filmlerden Yeniden Leyla, festivalin güzel sürprizlerinden biriydi. Dilsiz bir gencin annesi ile ilişkisini anlatıyormuş gibi görünen film ortasından itibaren bambaşka bir yola giriyor ama ilerledikçe filmin iki yarısı arasında güçlü bağlantılar da kuruyordu. Film henüz çok taze olduğu için sürprizlerinden bahsetmiyorum ama yönetmen Barış Hancıoğulları’nı takibe aldığımı söylemeliyim. Jürinin umut veren erkek oyuncu ödülünü verdiği, Ahmet Melih Yılmaz da gerçekten çok iyi bir oyunculuk sergiliyordu.

Festivalin yeni filmlerinden bir diğeri ise Ben Bir Denizim idi. Deniz adında bir gencin, babası ile olan ilişkisini ve ilk aşkını anlatan film, yapay diyalogları, inandırıcı olmayan karakterleri ve hikâye örgüsü ile festivalin zayıf filmlerinden biriydi. Bir tek Serkan Keskin, doğal oyunculuğu ile filmi toparlamaya çalışıyordu. Umut veren kadın oyuncu ödülü alan Sitare Akbaş da fena değildi.

Daha önceki festivallerde izlediğimiz filmlerden Ceviz Ağacı’nın başarılı bir yönetimi ve oyunculukları vardı ama senaryo, özellikle kadın temsilleri açısından son derece sorunluydu. Serdar Orçin’in en iyi erkek oyuncu ve Payam Azadi’nin en iyi müzik ödüllerine bir itirazım yok. Hatta görüntü yönetmeni ödülü almasına da itirazım olmazdı ama fazlası, fazla olurdu.

Fazla uzatılmış bir kısa film izlenimi veren Plaza ise hem senaryosu hem de özellikle yan oyuncuları ile zayıf bir filmdi ama jüri en azından oyuncularını beğenmiş olmalı ki, Onur Berk Arslanoğlu’na en iyi erkek oyuncu, Deniz Altan’a da umut veren kadın oyuncu ödüllerini verdiler. Filmin en iyi yanlarının onlar olduğunu kabul etmek lazım ama Deniz Altan’ın karakteri de kadın temsili açısından sorunlu bir karakterdi.

Festivalin ödül almayan iki filmi ise Körleşme ve Kuyudaki Taş idi. Körleşme ele aldığı konunun içini dolduramayan, bir kez daha yaratıcılık bunalımındaki bir adam ve onun anlayışsız karısı temasında dolaşan zayıf bir filmdi. Kuyudaki Taş ise Adana’nın son yıllarda ana yarışmaya belgesel film alma yaklaşımının bu yılki örneğiydi. Ankara Film Festivali’nin belgesel bölümünde yer alan bu film, gerçekten de başarılı bir yapımdı. Deli olarak nitelediğimiz insanların kafalarından geçenleri karışımıza getiren, “deli” ve “normal” arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gösteren film, başarılı bir kurguya da sahipti. Bir tek, gerçek karakterlerin arasına ünlü oyuncuları serpiştirmesini gereksiz bulmuştum. Ancak, geçen yılki Kraliçe Lear gibi örnekler dışında belgesellerin kurmacalar ile beraber yarışıp ödül kazanması çok zor. Bazı uluslararası festivallerde de bu uygulama var ama üzerine biraz daha tartışılmalı diye düşünüyorum.

Not: Mavzer filmi online olarak gösterime açılmadığı için izleme şansım olmadı. Ama izleyen sinema yazarı arkadaşlardan ve jürinin verdiği, görüntü yönetmeni ve yardımcı oyuncu ödüllerinden anladığım kadarıyla, festivalin iyi filmlerinden biriymiş.

Ayvalık Film Festivali’nin de online olarak devam ettiğini, vizyona girmesi beklenen Hollywood filmlerinin birer ikişer ertelenmeye devam ederken çok ucuz bir takım korku, komedi ve aksiyon filmlerinin her nasılsa vizyona girdiğini, haftanın izlemeye değer filmlerinin Sekiz Yüz ve David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi olduğunu da belirtelim.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, Fransız Film Günleri’ne bir Jean-Luc Godard klasiği ile son veriyor. 27 Eylül Pazar günü, Pierrot le Fou filmi, açık havada izlenebilecek.
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 25 Eylül akşamı, Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 25 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

David Prowse Anısına

28 Kasım 2020 günü, orijinal Star Wars üçlemesinde Darth Vader maskesinin arkasında olan ve filmde kimsenin yüzünü görmediği David Prowse’u kaybettik. 2010 yılında ülkemize geldiğinde onunla çok keyifli bir söyleşi yapma fırsatı bulmuştum. O tarihte Gölge e-Dergi’de yayımlanan bu söyleşiyi, David Prowse anısına buraya alıyorum.

Unutmayalım ki o dönemde, yeni Star Wars üçlemesi (Bölüm 7, 8 ve 9) henüz ortada yoktu, Lucas Film Disney’e satılmamıştı ve bir İngiliz olan Henry Cavill, Superman olarak seçilmemişti.

——————————————–

Geçtiğimiz ay (Eylül 2010), Star Wars serisinde Darth Vader maskesinin altındaki adam olan Dave Prowse ülkemizdeydi. Prowse JBC Yayıncılık tarafından Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi romanının imza gününe katılmak üzere ülkemize geldi ve Ankara’da bir, İstanbul’da iki adet olmak üzere üç imza gününe ve bir Star Wars partisine katıldı. Biz de henüz imza günleri başlamadan önce Ankara’da kaldığı otelde kendisi ile özel bir söyleşi yapma fırsatı bulduk. Söyleşinin gerçekleşmesindeki katkılarından dolayı JBC Yayıncılık’tan Ertan Ergil’e teşekkür ederiz.

Ülkemize hoş geldiniz Bay Prowse. Sizinle tanışmak bir şeref.
Siz çok tanınan bir film serisinin çok önemli bir parçasısınız. Bugün çok büyük bir fenomene dönüşmüş bir seri bu, çok büyük fan grupları var. İlk filmi çekerken böyle bir başarı hayal etmiş miydiniz?

Hayır. Bu kadar büyük bir film olacağını hiç düşünmemiştim. İlk filmi çekerken bu benim için sadece diğerleri gibi bir filmdi. Hatta ikincisi ve üçüncüsünün olacağını bile bilmiyordum. Hatta kimi zaman çok başarılı olmayacağını bile düşündüm. Çünkü filmi çekerken özellikle özel efektler ile ilgili sorunlar yaşadık. Ya hazır değillerdi ya da istenen şekilde olmuyordu. Sette de çeşitli problemler yaşadık.

İlk filmin yapımının çok zor olduğunu biliyoruz. Hatta pek çok stüdyo filmi kabul etmemiş ve sonunda 20th Century Fox filmi yapmayı kabul etmiş.

Doğrudur. 20th Century Fox’un bir filmiydi. George Lucas’la da ilk kez Star Wars’un yapımından bir süre önce Fox’un ofisinde görüştük. Beni Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) filminde görmüş ve bana bir rol teklif etmek istemiş. Bu arada A Clockwork Orange’ın benim için çok önemli bir film olduğunu da eklemek isterim. Çok kısa bir süre gösterimde kalabildi ama Kubrick bu filmle ilgili pek çok ölüm tehdidi almıştı. Çok kısa bir süre gösterilmiş olmasına rağmen şanslıyım ki George Lucas görmüş, beni beğenmiş ve 5 yıl sonra Star Wars çekileceği zaman beni hatırlamış. Londra’ya geldiğinde de beni aradığına dair haber geldi ve kendisiyle Fox’un ofisinde buluştuk.

Lucas bana önce Chewbacca rolünü önerdi. Nasıl bir şey dediğimde kıllı bir gorile benziyor cevabını alınca oynamak istemedim. Oynayabileceğim başka bir rol yok mu deyince filmin en kötü karakteri var bir de dedi. Ben de bu rolü kabul ettim.

Ancak filmde yüzünüz de hiç görünmüyor, sesiniz de hiç duyulmuyor aslında.

Aslında her üç filmde de sette ben konuştum. Ancak ilk filmin çekimlerinin ortasında sonradan seslendirme yapılması gerektiğine karar verildi. Çünkü ne söylersem söyleyeyim bir maskenin arkasında konuşuyordum. Her ne kadar sette herkes beni duysa ve anlasa da ses film için uygun değildi. Lucas da bunu dert etmememi, çekimler sonrasında tüm diyalogların tekrar kaydedileceğini söyledi. Ben de sonradan stüdyoya girip kendimi konuşacağımı zannetmiştim doğrusu. Film bittiğinde stüdyodaki çalışmaları yapmak için Amerika’ya gittiler. Bu durumda karşılarına iki seçenek çıktı. Ya beni Londra’dan Amerika’ya getirteceklerdi ya da Amerikalı çok tanınmış bir dublaj sanatçısını kullanacaklardı. Maliyetinin daha az olacağını düşünerek ikinci seçeneği seçmişler. Ama seslendirmeyi yapan James Earl Jones’un sesi de gerçekten çok başarılıydı.

Serinin en önemli anlarından biri Darth Vader’ın Luke’a babası olduğunu söylediği andır. Sizin bu sahnede Darth Vader’ın söylediklerini önceden bilmediğiniz, sonradan seslendirmede değiştirildiği söylenir. Gerçekten doğru mudur bu bilgi?

Gerçekten de bilmiyordum. Filmi seyirciyle beraber ilk seyrettiğimde ben de onlar gibi ilk kez duyuyordum bunu ve çok şaşırdım.

Bu arada ilginç bir bilgi de vereyim size. Ben henüz James Earl Jones ile hiç tanışmadım. Yakın zamanda Londra’ya bir tiyatro oyunu oynamaya gelmişti. O dönem James Earl Jones’un oğlundan babasının benimle tanışmak istediğine dair bir telefon aldım. Ancak ben de o dönem Londra’da değildim. Hatırlarsanız bir ara yanardağ patlamış ve küller nedeni ile tüm uçuşların iptal olmuştu. İşte o günlerde oluyor bu. Bir süre o Londra’yı ben de kaldığım yeri terk edemedik. Küller dağıldığında da Amerika’ya dönmesi gerekti ve bu yüzden hala karşılaşabilmiş değiliz. Ama birkaç hafta önce evimde oturup televizyon izlerken bir telefon çaldı ve telefonda “Ben James Earl Jones” diyen görkemli bir ses vardı. Şöyle bir titredim doğrusu. New York’dan arıyormuş ve Amerika’ya yolum düştüğünde artık görüşelim dedi. Planlamayı yaptık, umuyorum ki Ekim ayında kendisiyle bir yemek yiyeceğiz.

Üçüncü filmde sonunda Darth Vader’ın yüzünü görürüz ama gördüğümüz yüz yine sizin değildir.

Evet. Bu kez Sebastian Shaw’un yüzünü görürüz. Sanırım Shaw, Sir Alec Guinness’in arkadaşıydı ve bu nedenle onun ricası ile filme dahil oldu. Ama zaten o sahnede yoğun bir makyaj vardı. Bu nedenle ben oynasaydım bile muhtemelen beni hiç tanıyamayacaktınız. Hatta bu nedenle oynamadığıma memnun bile sayılırım.

Yeni üçlemede ise Darth Vader’ın gençliğini Hayden Christensen oynadı. Bu filmler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmleri izledim ama çok sevmedim. Özellikle The Phantom Menace berbattı. Hele o Jar Jar Binks yok mu. Ama asıl sorun filmler arasındaki zaman ve teknoloji uyumundaki problemdi bence. Sonradan çekilen Episode 1-2-3’de inanılmaz bir teknoloji vardı. Ama bizim çektiğimiz Episode 4-5-6’da elimizde öyle bir teknoloji yoktu ve filmler de bunu yansıtıyordu. Halbuki sıralamaya baktığınızda hikayede önce büyük bir teknoloji varken sonra birdenbire o teknoloji kaybolmuş gibiydi. Ben hala eski üçlemenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bence George Lucas yeni üçleme ile hikaye anlatmaktan çok teknoloji ile neler yapabileceğini göstermek istedi.

En fazla tanındığınız rolünüz Darth Vader ama oynadığınız ya da oynamak istediğiniz sizin için özel başka bir rol var mı?

Oynamak istediğim bazı rollere çok yaklaştım ama sonuçta olmadı. Mesela Bond filmlerindeki Jaws rolü. Daha önce birkaç Bond filmi çekmiş olan Guy Hamilton çekilecek yeni film için benimle bağlantıya geçmiş ve bir Bond filminde kötü karakteri oynamayı düşünüp düşünmediğimi sormuştu. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Ne yazık ki filmin çekimleri başlamadan önce Hamilton kovuldu ve Lewis Gilbert filmin yönetmeni olarak seçildi. O da Richard Kiel’ın bu rolü oynamasını istedi.

Peki ya Superman? Bu film için Christopher Reeve’e vücut çalıştırdığınızı biliyoruz. Siz bu rolü oynamayı ister miydiniz?

Hayatımda hiçbir rolü oynamak için bu kadar uğraşmadım. Fakat hem yönetmen, hem yapımcı, hem de kast yönetmeni tarafından ayrı ayrı reddedildim. Fizik olarak tam istediğimiz gibisin dediler. Uzun boy, kaslı bir vücut, güçlü kollar. O zamanlar gerçekten iri ve kaslı idim. Ama Superman bir Amerikan kahramanı, onu mutlaka bir Amerikalı oynamalı dediler. Bir İngiliz’in bu rolü oynamasına sıcak bakılmadı. Amerikan seyircisinin bu durumu kabullenemeyeceği düşünüldü.

Star Wars için üretilmiş pek çok materyal var ve dünyanın dört bir köşesinde de bu ürünleri toparlayıp koleksiyon yapan insanlar mevcut. Sizin kendinize özel bir Star Wars koleksiyonunuz var mı?

Birkaç parça bir şeyler olsa da öyle önemli bir koleksiyonum yok. En önemlisi, çekimlerde kullandığımız maskelerden biri halen bende. Bir de sevdiğim bir heykelim var. Onlar dışında çok fazla bir şey yok.

Son zamanlarda George Lucas ile bazı sorunlar yaşadığınızı duyduk. Resmi Star Wars toplantılarına katılmanız yasaklanmış. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?

Doğrusu bu konu hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama yaşadığım problemin George Lucas ile olmadığını vurgulamalıyım. O çok iyi bir yönetmen ve iyi bir insandır. Fazla konuşmayı sevmez, onunla uzun bir muhabbete giremezsiniz o kadar. Ama dediğim gibi iyi bir insandır. Benim yaşadığım problem Lucasfilm şirketi ile. Şirket ile zaten bir takım problemlerimiz vardı. Yaptığım söyleşilerde bana bununla ilgili sorular sorulduğunda her şey çok güzel gidiyor demek yerine gerçek düşüncelerimi söyledim. Onlar da şirket olarak benim söylediğim bazı sözlerin onlar tarafından kabul edilemez olduğuna karar verdiler ve Lucasfilm’in düzenlediği etkinliklere katılmamı engellediler. Özellikle “Celebration V”a katılamadığım için üzgünüm (“Celebration” etkinlikleri, Lucasfilm’in Star Wars serisi için önemli olan günlerde düzenlediği büyük etkinlikler. 1999 yılından beri 5’i Amerika’da olmak üzere tüm dünyada 7 adet “Celebration” etkinliği gerçekleştirildi. Dave Prowse, Ağustos 2010’da yapılan etkinliğe katılamadığından bahsediyor – HND’nin notu).

Darth Vader’ı canlandırmadan önce vücut çalıştığınızı ve halter sporu ile uğraştığınızı biliyoruz.

1960 benim için önemli bir yıldı bu konuda. Vücut geliştirme ile ilgili önemli bir şampiyonaya katılmıştım. Müsabaka sonrası hakemlerin başkanı yanıma gelerek bana asla birinci olamayacağımı söyledi. Ben de şaşırdım ve neden diye sordum. O an oradaki en iri yarışmacı bendim, gerekirse daha da çok çalışırdım. Bana fiziğimde hiçbir sorun olmadığını ama ayaklarımım çok çirkin olduğunu söyledi. Çok anlam veremedim ama anladım ki vücut geliştirme sporunda benim için pek bir gelecek yoktu. Ben de güçlü kuvvetli olduğum için halter sporuna geçiş yaptım. 1961 yılında İngiltere’deki ulusal şampiyonada üçüncü oldum, 1962’de ise birinciydim. Aynı yıl Avustralya’daki şampiyonada İngiltere’yi temsil ettim. 63 ve 64’de yine İngiltere’de birinciydim. 64’de Tokyo’daki olimpiyatlara katılmak üzere çalışıyorduk ama son saniyede bütçe kısıtlarından dolayı Tokyo’ya gidecek takımda kısıtlamaya gittiler ve ben de Tokyo’ya gidemeyenler arasında yer aldım.  1968 Olimpiyatları için çalışmaya devam ettim ama o tarihte rakiplerim de çok güçlenmişti. Olamadı.

Halen gayet iyi gözüküyorsunuz. Vücut çalışmaya devam ediyor musunuz?

Yakın zamanda geçirdiğim bazı hastalıklardan dolayı bir süredir durdurmak zorunda kaldım ama çok düzenli olmasa da çalışmaya hep devam ettim.

Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi roman kitabının imza günlerine katılmak üzere ülkemize geldiniz. Daha önce Türkiye’yi ziyaret etmiş miydiniz?

Yıllar önce bir tatil için gelmiştim. Çok güzel bir sahil beldesiydi. Şu anda adını hatırlamıyorum ama orada çok güzel bir tatil geçirmiştim.

Peki Darth Vader çizgi romanını nasıl buldunuz?

Çok güzel gerçekten. Ben gazete kağıdına benzer bir baskı bekliyordum, cildi ve baskısı çok kaliteli olmuş, çok beğendim.

Ülkemizde de gayet geniş bir Star Wars hayran kitlesi var. Eminim ki önümüzdeki imza günlerine ve düzenlenen partiye büyük bir katılım olacaktır. Umarım ziyaretinizden memnun kalırsınız. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Umarım güzel bir söyleşi olmuştur.

Kanal B – Günce Programı (8 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
SinePoetika Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians)
-Aile Hükümeti
-Vahşi Dostum (Mia and the White Lion)
-BoBoiBoy (BoBoiBoy: The Movie)
-Ölü Nöbeti (The Vigil)
-Bir Psikopatın Günlüğü

Sinemalarda Ne Var, Ne Yok?

Adana Altın Koza Film Festivali online olarak devam ediyor, Ayvalık Film Festivali online olarak başlamaya hazırlanıyor. Haftaya onlara bakarız. Peki sinema gündeminde ne var? Büyük filmlerin erteleme haberleri var, yeni erteleme haberleri de geliyor. Peki bu ortamda Türkiye’deki sinema salonlarında neler var, sinemalara seyirci çekebilirler mi? Bu hafta, onlara kısa bir bakış atalım.

Büyük bütçeli Hollywood filmleri:

Tenet: Aylarca sinemaları kurtaracak film bu diye beklendi. Evet, halen en fazla izlenen film Tenet. Ama yeterli bir seyirciye ulaşamadı. Eleştirmenler açısından hayal kırıklığı olması bir yana, Nolan hayranları da ayılıp bayılmadı. Yine de kısa zamanda vizyondan kalkmayacaktır.

Mulan: Disney, şaşırtıcı bir hamle ile filmi Disney+’da online olarak açmaya karar verdi. Türkiye gibi Disney+ olmayan ülkelerde vizyona girdi ama (ki bunlardan biri de Çin), bu da ne eleştirmenlerin ne de seyircilerin sevdiği bir film oldu. Gerçekten de güçlü bir kadın karaktere odaklanması açısından, zamanlaması doğru olsa da son derece heyecansız bir filmdi.

Yeni Mutantlar: 2018’den beri ertelendi, ertelendi, ertelendi, sonunda hedef kitlesi tüm heyecanını kaybetti. Karşımıza çıkan film tahmin edildiği kadar kötü değil. Hatta filmin içinde birkaç kez gördüğümüz Buffy tadında bir televizyon dizisinin pilot bölümü olsa bayağı iyi ama seyircilerin merakla sinemaya koşacakları bir film değil.

Animasyonlar:

Normal şartlarda animasyonların belli bir seyirci garantisi vardı. Çok iyi olmayanlar bile, çocuklarla bir hafta sonu aktivitesi olarak ya da okulların kültür faaliyetlerinin bir parçası olarak belli bir seyirci çekiyordu. Şimdi anne-babalar, küçük çocuklar her yere dokundukları için zaten sinema gibi yerlere götürme taraftarı değiller, okulların etkinliklerini ise bir süre için unutabiliriz. Böyle bir durumda Dinozorlar, Penguenler Takımı Uzayda gibi gerçekten kötü filmlerin zaten pek bir şansı yok. Bu durumda elimizde iki film kalıyor:

Hadi Gidelim: Disney Pixar’ın yeni filmi normalde Mart ayında vizyona girecekti ama Amerika’da çok kısa bir süre vizyonda kalıp, digital platforma çıkmak zorunda kaldı. Türkiye’de ise bu günlere kadar kaldı. Pixar’ın ne iyi filmlerinden biri olmasa da yeni bir evren yaratması açısından hiç fena değil. Duygusal anları da yerli yerli yerinde. Fakat animasyon meraklısı yetişkinlerin bir kısmı, büyük ihtimalle yaz aylarında kaçak yollarla izledi. Çocukların da izlemek için çok ısrar edecekleri bir rüzgâr yaratmadı. Frozen 2, bu dönem çıksaydı, ne kadar farklı olurdu, bilemiyorum.

Scoob!: Bu hafta gösterime giren, yeni Scooby Doo filmi, pek çok film gibi, Amerika’da online’a çıktı. Hem orta karar bulundu, hem de ülkemizde Scooby-Doo hayranları çok fazla değil sanırım. Bu durumda elimizde yine çok fazla seyirci çekemeyecek bir film var.

Korku Filmleri:

Sinemalar yeniden açıldığından beri, en fazla korku türünde filmler gösterime girdi sanırım. Şeytanın El Kitabı ile başlayan korku filmleri, Geçit, Oda, 13. Mezar, Cin Bebek 2, Davetsiz, Deney gibi filmlerle devam etti. Korku filmlerinin sadık hayranları dışında, bu filmlerin önemli bir kitlesinin, yalnız kalmak isteyen yeni sevgililer olduğunu unutmayalım. Onlar için filmin çok önemi yok ama sanırım onlar da sinemaya gelmek konusunda çok istekli değiller. Yine de bu filmler içinde, seyircimizin bitmek bilmeyen cin filmi tutkusuna hitap eden Cin Bebek 2’nin belli bir seyirciye ulaştığını söyleyebiliriz. Kalite olarak belli bir düzeyi tutturabilenler ise Şeytanın El Kitabı ve Oda idi.

Başka Sinema ve Arthouse filmleri:

Artık kendi başına bir marka haline gelmiş olan Başka Sinema ve Cinemaximum’un arthouse salonlarının da kendine özgü bir kitlesi var. Buralarda gösterilen filmler, toplamda diğerlerine göre az seyirci çekse de salon ortalamaları yüksek olur. Ama burada da firmalar çok riske girmek istememiş gibi görünüyorlar. Gerçi Boyalı Kuş ve Ran, iki iyi denemeydi, belki vizyon süreleri biraz daha uzun tutulsa, daha fazla seyirci çekebilirlerdi ama Sırlar Kitabı, Uzun Zaman Önce ve Radyoaktif gibi örnekler pek öyle filmler gibi gözükmüyor.

Özel Gösterimler, Etkinlikler:

Belki de içinde bulunduğumuz dönemin çözümü burada yatıyor. Özellikle Beyoğlu Sineması’nın bazen vizyon filmlerinde, bazen klasik filmlerde sinema yazarları ile söyleşiler düzenlediğini ve bunlardan iyi sonuç aldıklarını görüyoruz. Tek başına klasiklerin gösterilmesi bile, belli bir seyirci çekiyor gibi. Hatta Beyoğlu ve Kadıköy Sineması’nda gösterilip, ek seanslar açılan Duvara Karşı, diğer sinemaların da ilgisini çekmiş olmalı ki, bu hafta daha geniş kapsamlı olarak sinemalara geliyor.

Bambaşka bir taraftan bakarsak, Break the Silence: The Movie de kendi kitlesini belli ölçülerde sinemaya çekti. Az sayıda salonda ve kısıtlı seanslarda gösterime girmiş olmasına rağmen belli bir seyirciye ulaştı.

Sonuçta içinde bulunduğumuz dönemde tüm umutları büyük bütçeli Hollywood filmlerine bağlamak çok da doğru görünmüyor. Oradaki gelişmeler, salgının Amerika’daki seyri ile çok ilintili. Orada da durumun düzelmesi için biraz daha beklemek gerekiyor belli ki. Küçük bütçeli, sağdan soldan toplanmış filmler de seyirci açısından hareketlilik yaratacak değiller. Bir sinemadaki tüm salonları açık tutacağım diye hiç kimsenin duymadığı filmlere yer açmak, doğru çözüm değil. Bence mevcut filmlerin vizyon sürelerini biraz uzun tutmak, bu filmlerle ilgili çeşitli etkinliklere gerçekleştirmek, klasiklerden bir seçki yapmak durumu kurtaracak çözümler olabilir. Hakikaten, bir ara Siyad’ın en iyileri seçkisi yapardı sinemalar, ne oldu ona?

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, açık hava gösterimlerinde 20 Eylül Pazar günü, Fransız animasyon sinemasının klasiklerinden, La Planète Sauvage filmi gösterilecek.
  • Cermodern’de 19 Eylül’de, Dünyadan Dans Filmleri başlığı altında, 13 kısa film gösterilecek (kapalı salonda notunu düşelim).
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 18 Eylül akşamı, Zoltán Fábri’nin klasik filmi, Pal Sokağı Çocukları filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 18 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (1 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
İstanbul Film Festivali
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Yarımada (Peninsula)
-Kıyamet (Apocalypse Now Final Cut)
-Dengesiz (Unhinged)
-Troller Dünya Turu (Trolls World Tour)
-Kulübe (The Shed)
-Bizim Semtin Çocukları

Korona Döneminde Festival Günleri

Geçtiğimiz hafta, başlıyor dediğimiz 31. Ankara Film Festivali, dün gece yapılan mütevazı kapanış töreni ile sona erdi. Bu sene festivalde, ister istemez filmlerden çok korona konuştuk. Festivali takip edenler, takip etmeyenler ya da edemeyenler, gelen konuklar ve jüriler, gelemeyen konuklar ve jüriler, salonların ne kadar kalabalık ve güvenli olduğu, hep konuşulan konular arasındaydı. Her film öncesinde gösterilen uyarı videosunda Prof. Dr. Esin Şenol’un, hafif bir anlatım bozukluğu ile dile getirdiği gibi bu, “pandeminin ilk sinema festivali” idi çünkü.

Bu nedenle her şeyden önce, ortamdan bahsetmek lazım. İlk gün, o özlediğimiz Büyülü Fener sinemasına gittiğimizde bir tedirginlik vardı elbette. Öncelikle aylardır görüşmediğimiz bazı sinefil arkadaşlarla, sonrasında sinemanın çok sevdiğimiz personeliyle, festival ekibiyle tekrar buluşmak, morallerimizi yükseltti. Sinema salonun nasıl temizlendiğini, herkesin ne kadar dikkatli olduğunu görmek de içimizi rahatlattı. Kendi adıma, salonların mümkün olan en temiz halinde olduğuna ikna oldum. Kendimizden bile emin değilken, aynı filmi izlediğimiz seyircilerden hasta olan olabilir mi şüphesi yok olmadı, salondan gelen öksürük ve hapşırıklarda ufak tedirginlikler yaşadık ama sinema tutkusu bu endişelerin üstesinden geldi. Yanlış anlaşılmasın, bu dönemde festivale gelmemeyi seçenlerin sinema tutkusu az demek istemiyorum, haddime değil. Herkes risk durumunu dikkate alarak kendi seçimini yapıyor. Kimseyi yargılayacak durumda değiliz.

Festival, önümüzdeki günlerde resmi olarak doluluk oranlarını açıklayabilir ama ben kendi gözlemlerimi belirteyim. Öncelikle salon kapasitelerinin, alınan tedbirler gereğince, normalin yarısı olduğunu unutmayalım. Her yıl en çok seyirci çeken bölüm, Ulusal Yarışma bölümleri olur. Bu yıl da kural değişmedi. Hatta Aşk, Büyü, vs. ve Topal Şükran’ın Maceraları gibi filmlere ek seans bile açıldı. Sanırım önceki festivallerdeki olumlu yorum alan filmler, seyirci sayısını yükseltti. Ancak oldukça az sayıda seyirciye oynayan ulusal yarışma filmleri de oldu. Kısa film seanslarının da dolu olduğu bilgisini aldım. Belgesel filmler de genelde orta dolulukta salonlara oynadı. Bir tek Hasan Söylemez’in Tenere filmi doldu, hatta ek seans açıldı. Bunun yanında, yabancı filmler, birkaç istisna dışında çok boştu. Undine ve Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde filmleri salonları görece olarak doldurdu ama özellikle Vişegrad seçkisi filmleri boş kaldı. Sanıyorum sinemaya gelen seyircilerin önemli bir kısmı, uzun süre salonlarda kalmak istemedikleri için çok sayıda film seçmediler, seçtikleri filmler de önceden adını duydukları filmler oldu.

Ulusal Yarışma Filmleri:

Gelelim filmlere. Ulusal Uzun Film Yarışması’nda Kerem Akça ve Kurtuluş Özyazıcı ile birlikte Siyad jürisi olarak görev yaptık. Gerekçeli kararımız şu şekilde: “Siyad jürisi olarak sinemamızda benzerine pek rastlamadığımız bir anlatım tarzını kullanarak toplumumuzda kadının sessizleştirilmesini zekice vurguladığı için, Topal Şükran’ın Maceraları filmini oybirliğiyle ödüle değer bulduk.” Daha önce yarışmanın tüm filmleri ile ilgili yorum yapmış olduğum için tekrarlamak istemiyorum. Aşk, Büyü, vs. ve Bilmemek’in yarışmanın diğer öne çıkan filmleri olduğunu belirtebilirim. Ana jüri de büyük ödülü, Bilmemek’e verdi. Diğer ödüller konusunda haberler takip edilebilir.

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda da ön jüri olduğum için, daha önce fikir belirtmemiştim. Ana jüri Barê Giran (Ağır Yük), filmine ödül verdi. Benim için yarışmanın öne çıkan kısa filmleri, Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi, Çamaşır Suyu ve Evde Yok idi.

Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndaki tüm filmleri izlemedim ama izlediklerim içinde en beğendiğim iki film, Kuyudaki Taş ve Asfaltın Altında Dereler Var oldu. Kuyudaki Taş, “mahallenin delisi” olarak nitelediğimiz insanlarla yapılan söyleşilerin, başarılı bir kurgu ile harmanlanmış haliydi. Delilerin bazen ne kadar donanımlı insanlar arasından çıkabildiğini, biz “normal” insanların o çizgiyi geçmesinin ne kadar kolay olduğunu hissettiriyordu. Kimi yerlerde ünlü oyuncuları deli rolünde kullanması bence filmin zayıflığı idi. Asfaltın Altında Dereler var ise, bir zamanlar Ankara’yı çevreleyen, içinden geçen, şimdi asfaltın altında, lağımlarla karışmış şekilde yatan dereleri anlatan bir belgeseldi. Bir Ankaralı olarak çok bilmediğimiz bir konuya dikkat çekmesi ile önemliydi.

Seyirciden çok ilgi gören Hasan Söylemez’in Tenere belgeseli çölü geçmeye çalışan mülteciler gibi, bize pek gösterilmeyen bir konuyu anlatıyor ve bir mültecinin bu zorlu yolculuğuna eşlik ediyordu. Ovacık, adından da tahmin edilebileceği gibi Ovacık ilçesi ve Fatih Mehmet Maçoğlu ile ilgili bir belgeseldi ve Maçoğlu’nun bildik politikacı portresi dışına çıkan yaklaşımını başarılı bir şekilde anlatıyordu.

Dünya Sineması:

Toplam 12 filmin yer aldığı bu bölüm, bu sene biraz daha klasikler ağırlıklı bir bölüm oldu. Anısına bölümünde Fellini ve Rohmer’in iki filmi vardı. İkisini de tekrar sinemada izlemek güzel oldu. Aylaklar (I Vitelloni), ustanın daha gerçekçi olarak tanımlanabilecek döneminden, İtalya’nın bir türlü büyüyemeyen erkekleri ile ilgili bir filmdi. Bugünden bakınca özellikle kadın karakterler konusunda sıkıntılı bir yerde duruyordu ama savaş sonrası dönemin boşluktaki atmosferini de yansıtmıştı. Rohmer’in ahlak öyküleri serisi içinde yer alan Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise evlenmek üzere olan bir adamın gittiği tatil beldesinde karşılaştığı iki genç kız ile arasında geçenleri son derece incelikli bir şekilde anlatıyordu. Bugün muhtemelen daha riskli bir hikâye olurdu ama Rohmer 1970 yılında, olayı tümüyle bir genç kızın dizine dokunabilme isteği boyutunda işlemiş.

Vişegrad Dörtlüsü bölümündeki filmler arasında, Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) en ünlü filmdi. Nitekim bu ününü de hak etmiş. Hannibal üzerine bir makale yazan, ezik olarak niteleyebileceğimiz bir öğretmenin, politik figürlerin elinde bir oyuncak haline gelmesini, yeri gelince bir dahi, yeri gelince vatan haini ilan edilmesini anlatan, günümüz için de gayet taze bir filmdi. Andrzej Munk’un Eroica’sı, 2. Dünya Savaşı’nda geçen iki hikâye üzerinden kahramanlık kavramını sorguluyordu. İlk hikâye biraz savruk olsa da bir esir kampında geçen ikinci hikâye daha derli toplu idi.

Kaderin tatsız bir cilvesiyle, tam da festival sırasında vefat haberini aldığımız Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) filmi, yönetmenin başka filmlerinde de yaptığı gibi, sırandan bir Çek köyündeki olayları, insanlar arasındaki ilişkileri komedi çerçevesinde anlatıyordu. Yönetmenin bir sonraki yıl çekeceği Benim Küçük Tatlı Köyüm filminde bu tarzın daha olgun bir şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Petrus’un Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ise bu seçkinin en zayıf filmiydi bana göre. Yine de Yeşilçam’ı hatırlatan hikayesi ile nostaljik ve keyifli bir tarafı da vardı. Film hakkında araştırma yaparken, Tarık Akan ve Necla Nazır’ın oynadığı Delisin filminin de aynı hikayeden serbest bir uyarlama olduğunu öğrenmek de güzel bir detay oldu.

Dünya Sineması bölümündeki güncel filmlerden en merakla bekleneni elbette Christian Petzold’un Undine filmi idi. Kişisel olarak Petzold’un önceki filmi Transit gibi, bu filmle de çok yakınlık kuramadığımı söyleyebilirim. Ancak vizyonda bir kez daha izleyip, fikirlerimi netleştirmek istiyorum. Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas), Luis Buñuel’in üçüncü filmini çekerken yaşadıklarını anlatan bir animasyondu. Konu ilginç, film de bir biyografi olarak başarılıydı ama neden animasyon sorusunun cevabını veremedim. Luis Buñuel gibi bir figürü anlatırken, animasyonu çok daha yaratıcı bir şekilde kullanılmasını beklerdim.

Rüzgârı Eken (Semina il vento), insan ve doğanın birlikteliğini savunan, çevreci bir filmdi. Yönetmeninin filmin görüntülerine ve ses bandına gösterdiği özen de dikkat çekiciydi. Gasmann ise bu bölümün en geride kalan filmiydi. Nazilerle ilgili bir oyunda oynamaya hazırlanan bir oyuncunun hikayesini anlatan film, tiyatro provaları kısımlarında başarılı olsa da bu başarısını filmin tamamına yansıtamıyordu.

Son söz olarak şöyle diyelim. Ankara Film Festivali, pandemi döneminde düzenlenecek diğer festivallere de bir örnek niteliğinde oldu. Özen gösterildiğinde, gerekli önlemlerin alınabildiğini gördük. Ancak seyircilerin tedirginliğinin devam ettiği de bir gerçek. Şu dönemde, sinema salonlarında festival düzenlemek isteyenlerin biraz daha bilinen ve merak edilen filmleri seçmeleri gerekecek gibi duruyor. Başarılı olsa da adı çok duyulmayan filmler, şu dönemde pek tercih edilmeyecek gibi.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, açık hava gösterimlerine, Eylül ayında Fransız filmleri ile devam ediyor. 13 Eylül Pazar günü, Sara Forestier’in yazıp yönetip oynadığı M filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de 13 Eylül’de, Ruth Wilson’un Hedda Gabler’i canlandırdığı, National Theatre’ın Hedda Gabler oyununun gösterimi var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 11 Eylül akşamı, Askerin Babası (Jariskatsis Mama) filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Mulan, Antebellum, Sırlar Kitabı, Davetsiz, Pretoria’dan Kaçış, Penguenler Takımı Uzayda

Mulan:

Her adımını ince ince planlayan Disney’in, Mulan’daki zincir halindeki yanlış kararları ilginç. Üstelik güçlü bir kadın karakter için tam da uygun bir zamanken. Ama yönetmen koltuğunun Niki Caro’ya verilmesinden, Disney+ kararına kadar bir dizi yanlış var ortada. Gerçi Disney+ kararının doğru olduğunu yolunda da haberler çıktı ama Disney, çok şeffaf olamadığı için emin değiliz.

Filmi animasyonun büyülü ve eğlenceli havasından uzaklaştırmaya ve çok sert olmayan bir savaş filmi çıkarmaya çalışmışlar. Fakat kamera arkasında uzakdoğu geleneklerine hakim bir yönetmen daha iyi olabilirmiş. İzlediğimiz uzakdoğu wuxia filmlerini düşününce, buradaki sahneler çok yavan ve sıkıcı kalıyor. Zaten Çin’den de film, bizim kültürümüzü doğru yansıtmamış şeklinde çok fazla eleştiri aldı.
Hikaye ana hatları ile animasyon ile benzese de dediğim gibi, o filmin eğlenceli yerleri törpülenmiş. Ama bence asıl sorun, Mulan’ın karakterindeki değişiklik. Animasyonda Mulan, sıradan bir genç kadındı ve babasına yardım etmek için orduya girdikten sonra, çalışarak kendini geliştiriyor ve savaşta zekası ile başarılı oluyordu. Burada ise adeta bir süper kahraman hikayesi izliyoruz. Böyle olunca da karakterin hikayesi eskisi kadar ilgi çekici olmuyor. Gong Li’nin filmin karizma eksikliğini kapattığı cadı rolü iyi bir fikir. Özellikle onun Mulan ile ortak noktalarının, toplumun güçlü kadına bakışı noktasında kesişmesi filme farklı bir açılım getiriyor ama cadının hikayesinin bağlandığı yer hiç olmamış.

Bu arada filmde Jet Li’nin de olduğunu, finaldeki yazıları okurken fark ettim. Ne zamandır görmüyorduk onu. Sakallı, bıyıklı olunca epey değişmiş. Eh, doğal olarak yaşlanmış da biraz. Ama onu da şöyle bir aksiyon içinde görmek isterdik. Burada, fazla pasif bir rolde.

Antebellum:

Hakkında hiçbir şey bilmezseniz, izlemenin daha keyifli olabileceği filmlerden. O yüzden ilk cümlede sadece fikri sevdim ama uygulamada ciddi sorunlar var diyeyim. Devamında mümkün olduğu kadar spoiler vermeyeceğim ama izlemeye niyetiniz varsa, geçebilirsiniz.
Film, Amerika’da köleliğin en yoğun şekli ile yaşandığı, iç savaş döneminde açılıyor. Beyaz adam kölelere her istediğini yapar durumda, itiraz etmeye çalışanlar ise en ağır şekilde cezalandırılıyor. Fakat ilk 20-30 dakika sonrası, aynı oyuncuları günümüzde, farklı karakterlerle görüyoruz. İki hikaye arasında nasıl bir bağlantı var, bir alternatif gerçeklik mi, hikayelerden biri rüya mı gibi sorulara çengel atıyor. Aslında deneyimli bir seyirci için çözmesi zor değil. Film de gizemi çok uzatmadan, ortalarda bir yerde cevabı neredeyse tümüyle veriyor zaten. Burada açıkça yazmayacağım ama olayın olabileceğini kabul etmek/ettirmek mümkün ama arada o kadar mantığa oturmayan şeyler oluyor ki, olabilir ama bu şekilde olamaz diyorsunuz. Oyunculuklar da filmin olacakmış da olamamış yapısını destekliyor. Başrolde Janelle Monáe gayet iyi ama Jena Malone ve Jack Huston gibi oyuncular, fazla abartılı.
Filmin posterinde Get Out ve Us’ın yapımcılarından olduğunu söylüyor. Bazen böyle cümleler çok anlamsız olabiliyor ama burada benzerlikler var gerçekten. Proje önce Jordan Peele’e gitmiş ama o kabul etmemiş deseler, inanırım.

Les traducteurs (Sırlar Kitabı):

Aslında film, umut verici bir gizem filmi olarak başladı. 9 çevirmen, popüler bir kitabı çevirmek üzere dışarı ile hiçbir bağlantılarının olmadığı bir eve kapanırlar. Kitabın yayıncısı tarafından her hareketleri izlenmektedir ama kitabın içeriği sayfa sayfa dışarı sızmaya başlar. Acaba suçlu kim ya da kimlerdir?

Ortada bir cinayet ve dedektif olsa, tipik bir Agatha Christie romanı aslında. Birbirini tanımayan 9 kişi, bir suç, hatta kitabın yayıncısını da dedektif yerine koyalım, bu suçu çözmeye çalışan bir adam. Olay merak uyandırıyor, hepsi farklı ülkelerden olan çevirmenleri canladıran oyucular gayet iyi ama senaryo yazarları hikayeye o kadar çok takla attırıp sürprizli dönemeçler yazmışlar ki, bir yerden sonra ilginizi yitiriyorsunuz. Fazlası, fazla işte. Bu kadar da olmaz dediğiniz bir olaya sonradan açıklık getiriyor belki ama o da tatmin edici değil. Çevirmenlerin farklı diller biliyor olmasını da hikayenin içine yedirmeye çalışmışlar ama pek olmamış.
Şöyle diyeyim, uno-dos-tres dediğinizde, İspanyolca bilmesek de anlıyoruz.

The Wretched (Davetsiz):

Enteresan sayılabilecek bir korku filmi. Babasının yanına yaz tatiline gelen ezik gencimiz, komşularını izlerken bir şeylerden şüphelenmeye başlar ve olaylar gelişir. Rear Window yapısı ile cadı filmlerinin bir birleşimi adeta. Cadının neden olduğu olayı ilginç buldum (fragmandan az çok anlaşılıyor ama spoiler olmasın). O olaya bağlı olarak, finale doğru gelen sürpriz de zekiceydi bence. İpuçlarını tüm film boyunca vermişler ama en azından ben fark etmemişim. Fakat çizilen cadı tiplemesi çok sıkıntılı gerçekten. Kadın karakterlerin içine giren cadımız nelere yol açıyor: Kadın bir anda seksi hale geliyor, cinselliği ile erkeğin kafasını karıştırıyor, onun ailesinden uzaklaşmasına neden oluyor, vs. vs.
Filmin aileyi kutsayan bir noktaya doğru ilerlemesi de şaşırtıcı olmadı. Enteresan yerleri olsa da temelde epey muhafazakar bir film.

Escape from Pretoria (Pretoria’dan Kaçış):

Güney Afrika’nın bağımsızlık mücadelesi sırasında çeşitli eylemler yapan iki beyazın, hapisten kaçış çabaları. Güzel de filme ilk 10 dakikayı kaçırıp girerseniz, herhangi bir nedenle hapse atılmış iki kişiyi izlediğinizi sanabilirsiniz. Bu adamların hapse girme nedenleri, işin politik tarafı kaybolup gidiyor ve elde sadece kuru bir hapisten kaçma filmi kalıyor. İşin o tarafında da sorunlar var. Tamam, gerçek bir olaydan, hatta kaçan kişinin kitabından alınmış ama yine de akla yatmayan şeyler var. Ayrıca gerekli heyecanı yaratmayı da başaramıyor. Adamların kaçacağını baştan biliyoruz zaten denebilir ama iyi bir film, şimdi ne ters gidecek, adamlar burada yakalanacak mı diye seyirciyi diken üstünde tutmayı başarır, hatta ikinci/üçüncü izleyişte bile o duyguyu korur. Burada pasif bir seyirci olarak, şu adamlar kaçsın da film de bitsin artık diye bekleyerek izliyoruz. Film bitiyor, evlerimize dağılıyoruz ve The Great Escape ne güzel filmdi be, diyoruz.

Penguin League (Penguenler Takımı Uzayda):

Sinema salonlarının yolunu nasıl bulduğunu anlayamadığımız animasyonlarda bu hafta.
Film kötü olmasına kötü de konusunun manyaklığı ile çok eğlendim:
Laktoz intoleransı olan penguenlerin sandviçlerine gizlice peynir konulur. Bu nedenle osura osura ölme tehlikesi(!!) geçiren penguenlerden sağlıklı kalanlar, bunu kimin yapmış olabileceğini bulmaya çalışırlar. Vallahi John Waters’ın aklına gelse, bunun filmini çekermiş…

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 283.000 hits
Mayıs 2021
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: