Archive Page 2

Kanal B – Günce Programı (17 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Aralık Seçkisi
İstanbul Modern – Biz de Varız
Randevu İstanbul
AB İnsan Hakları Film Günleri
Uşak Kısa Film Festivali
Online platformlardan öneriler:
– Geleceğe Dönüş (Back to the Future)
– Veronique’nin İkili Yaşamı (La double vie de Véronique)
– Wonder Woman

Polonya Filmleri Festivali

(Bu yazı ilk olarak, 14 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyonda iyi film sayısı çok azken, farklı ülkelerin kültür merkezleri ve elçiliklerinin düzenlediği etkinlikler imdadımıza yetişiyor. Geçen yıl ilki düzenlenen Polonya Filmleri Festivali, bu yıl yapılmaz herhalde diye düşünürken bir anda karşımıza çıktı. Klasik gösterimden vazgeçmeyen bu ufak festival, 5-8 Kasım tarihleri arasında, Ankara Büyülü Fener Sineması’nda düzenlendi. Ücretsiz olmasına rağmen, pandemi dönemi olduğu için seyirci sayısı çok da fazla değildi. Hatta hemen her seansta, aynı kişileri gördüğümüzü söyleyebiliriz. 65 yaş üstü olmasına rağmen fiziksel festivallerden vazgeçmeyen, bu festivalde de her filmi izleyen bir sinefil ablamızın söylemi ile, Polonya’dan kötü film çıkmaz diyerek filmlere geçelim.

Demir Köprü (Zelazny most):

Bu tip festivallerde genellikle adlarını çok fazla duymadığımız filmler karşımıza çıkıyor. Bazen çok güzel sürprizler de olabiliyor. Bu da onlardan biriydi. Enkaz altında kalan bir madencinin eşinin ve arkadaşlarının ona ulaşma çabasını anlatan film, bence seçkinin en iyisiydi. Kurtarma çalışmaları sırasında geri dönüşlerle madencinin karısı ve onu çıkarmaya çalışan iş arkadaşının bir aşk yaşadıklarını, hatta daha fazla görüşebilmek için onun madenin uç noktalarına gitmesini sağladıklarını öğreniyorduk. Bu durum ister istemez, yoğun bir suçluluk duygusuna da yok açıyordu. Filmin bu aşk üçgenine yaklaşımı ise son derece objektifti. Asla bir tarafı suçlamaya ya da kötü göstermeye çalışmadan, o vicdan azabını vermeyi başarıyordu. Finale doğru, duygusal dozu artsa da duygu sömürüsüne çok müsait hikayesini, o yola sokmaması da takdir edilmesi gereken bir konuydu.

İlk uzun metrajı ile Monika Jordan-Mlodzianowska, takip edilmesi gereken bir yönetmen olarak gözüktü. Üç kilit oyuncusu da son derece başarılıydı. Özellikle akşam yemeği sahnesinde, gerçekten sarhoş olmadıklarına inanmak çok zordu. Julia Kijowska için özel bir not. İyi bir oyuncu olmasının yanında, perdeye her çıktığında hayran hayran kendisine bakmaktan kendimi alamadığımı itiraf etmeliyim.

Supernova:

Çocuklarını alıp, sarhoş babalarını terk etmek isteyen bir kadının öyküsü olarak başlayan film, bir anda bambaşka bir yere giderek o kadın ve çocuklarına çarpan ve kaçan bir sürücünün ve olayla ilgilenmeye başlayan polislerin hikayesi haline dönüşüyordu. Kazayı yapan lüks aracın sahibin hükümetten önemli bir kişi olması (film net bir şekilde kim olduğunu söylemiyor), filme ayrı bir politik boyut da katıyor ve sistemin çürümüşlüğünü de gösteriyordu. Asıl önemlisi kaza mahallinde yaşanan büyük kaostu. Polisler, sağlık görevlileri, itfaiyeciler, ne olduğunu merak edip toplanan halk hepsi bir araya gelince oluşan karmaşa başarılı bir şekilde verilmiş. Özellikle finale doğru çok güçlü sahneler yaratılabilmiş.

Ancak filmden biraz uzaklaşıp bakmaya başladığınızda tüm karakterleri aynı mekânda tutabilmek için, mantıksız bazı hamleler yaptığını da görüyoruz. Ambulans geldiği halde, bir saat boyunca hastaneye götürülmeyip olay yerinde müdahale edilmeye çalışılan ağır yaralılar, kaza geçirenlerin kendi akrabaları olduğu ortaya çıktığı halde soruşturmayı yürütmeye devam eden polis memuru gibi detaylar filmin inandırıcılığını zedeliyordu. Bunlara, finale doğru karşımıza çıkan birkaç olayı daha ekleyebiliriz.

Filmi izlerken, kurduğu atmosfer sağlam olduğu için bunlar çok fark edilmiyordu belki ama sonrasında puanı düşüren etmenler. Neyse ki oyuncular filmi yükseltmeyi başarıyordu. Peki filmin adı niye Supernova? Buna filmin sonunda bir cevap veriyordu ama bizim için soru değişmedi. Filmin adı niye Supernova?

Çürük Kulplar (Zgnile uszy):

60 dakikalık, orta metraj sayılabilecek bu film için, iyi bir deneme ama hedefi vuramıyor diyebiliriz. Film, ilişkileri monoton hale gelmiş olan bir çiftin, bir evlilik terapistine gitmesi ve onun sıra dışı yöntemleri ile sorunlarına çözüm bulma çabalarını anlatıyor. Terapi sırasında bir başka çift de devreye giriyor. Esasen, kadın-erkek ilişkileri ile ilgili güzel noktalara değinen bir film ama çok fazla derinleşemiyor. Ayrıca filmin son bölümüne doğru bir gizem yaratmaya ve seyirciyi de durduğu yeri sorgulatmaya çalışıyor ama (ufak bir spoiler) gördüğümüz her şeyin terapinin bir parçası olduğu o kadar belli ki, bunda başarılı olamıyor.

Filmin sonundaki nottan anladığımız kadarıyla, kısıtlı imkanlarla, biraz da arkadaşlık ilişkileriyle çekilmiş bir film. O samimiyet hissedilse de projenin üzerinde çok fazla çalışma olanağı bulunamadığı da hissediliyor. Olumlu bakarak, yönetmen Piotr Dylewski’nin sonraki işlerinde daha iyisini yapma ihtimali var diyelim.

Son Dağ (Ostatnia góra):

Festivalde bir de belgesel film vardı. Film, Everest’ten sonra dünyanın en yüksek dağı olan Karakurum Dağları’nın zirvesine çıkmaya çalışan, ağırlıklı olarak Polonyalılardan oluşan bir ekibi takip ediyor. Bu zirve, Everest kadar yüksek olmasa da ondan daha zor kabul ediliyor. Tırmanma sırasında ölüm oranı da daha yüksek. Film ekibi, dağcıların 2017’nin sonlarında başlayıp, 2018’de sonlandırdıkları maceralarını günü gününe takip ediyor. Kameralar çoğunlukla ana kamplarda dursa da genel planlarda oldukça ilginç anlar da yakalamışlar. Eminim ki filmin kamera arkasından ayrı bir film de çıkabilirdi.

Böyle bir tırmanışta karşınıza neyin çıkacağının bilinememesi, filmi de farklı yerlere götürüyor. Dağcıların, ölüm tehlikesi geçiren başka bir ekibe yardım etmek durumunda kalmaları, kendi aralarında çıkan anlaşmazlıklar, tahmin edilemeyen iklim değişiklikleri filmi neredeyse bir macera filmi noktasına getirirken, yaşanan hayal kırıklıkları, çeşitli nedenlerle tırmanışı erken bitirmek zorunda kalanlar da hüzünlü bir atmosfer yaratıyor.

Bir belgesel olarak çok farklı bir yaklaşım benimsemiyor ama dağın kendisinin yarattığı atmosfer ile tırmanışın ve bekleyişim gerilimi filmi izlenebilir kılıyor.

Kısa Filmler:

Seçkide 6 da kısa film vardı. Bunlardan tek tek bahsetmeyeceğim ama ön çıkan birkaç tanesinin adını anayım. Polonya’nın Müge Anlı’sı denebilecek bir karakterin televizyonda herkesi ağlatmayı hedefleyen şovunu ve bu şova konuk olan aileyi anlatan Ağlayalım (Płaczmy) filmi sonuna kadar merakla izlense de finalde beklenen patlamayı yapamıyordu. Kızının, siyahi erkek arkadaşını kabullenemeyen babanın hikayesini anlatan Gönlü Kara (Czarny charakter) ve kurallara takıntı derecesinde uyan bir hostesi anlatan Uçuş Dersi (Nauka latania) de ilginç ama belli bir seviyeyi geçemeyen filmlerdi. Kısaların en iyisi ise Hep Kötü (Nigdy dobrze) isimli, dedelerinin evine yerleşme teklifi ile gelen yeni evli bir çiftin, dedenin “beni öldürürseniz olur” şeklindeki karşı teklifi ile karşılaşmalarını anlatan, kara mizahı kullanırken, ülkenin geçmişine göndermeler de yapan filmdi.

Not: Seçkide, Aşk Vergisi (Podatek od milosci) isimli, uzun metraj bir film daha vardı ama gümrükte takıldığı için gösterilemedi. Gümrükte kalan filmler de eski festivalleri anımsatan bir nostalji oldu açıkçası.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası: 11-17 Kasım arasında düzenlenmekte olan bu festivalde, 7 İtalyan filmi gösteriliyor. Gösterimler Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde oluyor. Aynı zamanda her filmin, online gösterimi de yapılmakta. Her iki gösterim için de seyirci sayısı kısıtı var.
  • Goethe-Institut Ankara’nın film gösterimleri kapsamda, 17 Kasım Salı günü, Supa Modo filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (10 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları:

Pandemi döneminde sinema sektöründe yeni gelişmeler
İstanbul Film Festivali – Aralık Seçkisi
AB İnsan Hakları Film Günleri
İnsan Hakları Belgesel Film Günleri
Dostluk Kısa Film Festivali
Online platformlardan öneriler:
– Yedi (Se7en)
– Sarmaşık
– Dora ve Kayıp Altın Şehri (Dora and the Lost City of Gold)
– Yeni Baştan (La Belle Époque)

Pandemi ve Sinema Salonları

(Bu yazı ilk olarak, 7 Kasım 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Şu aralar sinema gündemi vizyondaki filmlerden ziyade, ertelenen filmlere ve online platformlardaki filmlere ve festivallere kaymış durumda. Bir diğer gündem ise bu durumda sinema salonlarının önümüzdeki dönemde durumunun ne olacağı. Avrupa’da pandeminin ilerlemesi ile birlikte, pek çok ülke sinema salonlarını, en azından bir ay süre için, tekrar kapama kararı aldı. Bizde henüz tümüyle bir kapanma söz konusu değil, ancak farklı sektörlerde olduğu gibi, sinemaların da 22.00’a kapanmasına karar verildi. Son seansların başlama saatlerinin 19.00-20.00 arasına çekilmesini gerektiren bu karar, pratikte günlük seans sayısının azalması anlamına geliyor. Son seanslar zaten belli filmler dışında çok fazla dolmadığı için, bu durumun seyirci sayısı üzerinde çok fazla etkisi olmayabilir. Asıl sorun, sinemalara gelen seyirci sayısının genel anlamda, beklenenin çok üzerinde bir düşüş göstermesi.

Elbette pandemi döneminde seyircilerin kapalı ortamlarda uzun süre kalmak istememesi son derece anlaşılabilir bir durum. Ancak tiyatro salonlarının kapasite kuralları dahilinde olsa da dolduğu düşünülürse, sinemalardaki seyirci azlığının tek nedeni bu değil sonucuna varabiliriz. Demek ki, kapalı ortamlara girmeyi göze alabilecek olan seyirci, sinema salonlarında beklediği filmleri bulamıyor. Ya da cümleyi şöyle kuralım: Sinema salonlarınki filmler, seyircide kapalı ortamlara girme riskini alabilecek bir etki yaratmıyor.

Bir dönem Tenet’in bu etkiyi yaratması umulmuştu ama olmadı. Her ne kadar, mevcut filmler içinde belli bir seyirciye ulaşsa da belli ki yeterli değil. Bu kadar büyük bütçeli bir film, tüm dünyada da umulan seyirci sayısına ulaşmayınca (özellikle Amerika’da) Hollywood stüdyoları tüm büyük bütçeli filmleri ertelemeye başladılar ve buna devam ediyorlar. Demek ki çıkış yolu bu değil. Klasiklerin fena seyirci çekmediği söylenebilir ama onlar da özellikle çok salonlu sinemaları döndürebilecek gibi gözükmüyor. Festival filmleri adı altında toplanabilecek filmler de yine bağımsız sinemalar için kısmi bir çözüm olsa da tek başına yeterli değil. Bu durumda, elimizde aslında 2000’lerin başından beri sinema salonlarının asıl seyirci kaynağı olan, popüler yerli filmler kalıyor.

İşin bu tarafında yapımcılar şu anki ortamda iddialı filmlerini vizyona sokmak istemiyorlar. Burada tipik bir yumurta-tavuk ilişkisi var aslında. Sinema salonlarına seyirci gelmeyince, iddialı filmler vizyona girmiyor, iddialı filmler vizyona girmeyince de sinema salonlarına seyirci gelmiyor. Bu kısır döngü içinde geçtiğimiz haftalarda önemli bir olay yaşandı. Sinema salonlarına gelmesi beklenen iki film, Ezel Akay’ın 9 Kere Leyla’sı ve Taylan Biraderler’in Azizler’i Netflix’e satıldı. Doğal olarak sinema salonları bu durumdan memnun kalmadılar. Ama yapımcılar da harcadıkları paranın karşılığını salonlarda bulamayacaklarını düşünüyorlar ve şu an için online platformlar, onlar için bir çıkış yolu oldu belli ki. Herkesin kendi açısından haklı olduğunu söylemek lazım ama sanırım ben bu konuda sinema salonları tarafına biraz daha yakınım. Bu ve benzeri filmleri sinema salonlarında izlemek isterdim ve yapımcıların şu anda olmasa da bir süre sonra bizleri, bu filmlerle sinema salonlarında buluşturmasını tercih ederdim. Pandemi kısa zamanda bitmeyeceğine göre en azından, çok büyük bütçeli olmasa da belli bir seyirci potansiyeli olan filmlerin bu riski alması gerektiğini düşünüyorum. Sanırım şu an bu riski alanlar, sadece sıfıra yakın bütçesi olan korku filmleri, ki onlar için büyük bir risk de yok zaten.

Peki, kısa ve orta vadede neler olabilir? Pandemi kısa zaman içinde bitecek gibi gözükmüyor. Bu durumda sinema salonları da bekledikleri, seyirci çekecek filmleri bulamayacak gibi. Eğer salonlar kapamak istemiyorsa, ilk akla gelen çözümler, giderleri azaltmak olacak doğal olarak. Çok salonlu komplekslerin açık salon sayılarını ve/veya seans sayılarını daha da azaltmaları öngörülebilir. Ne yazık ki bunun sonucu da salonların daha az sayıda personele ihtiyaç duymaları olur. Şu an bile sinemaların bir kısmı, çift mesaiden tek mesaiye düşmüş durumdalar. Sinemaların hiçbir personelini çıkarmadan bu süreci atlatmasını umarım ama süre uzadıkça çok mümkün olmayacak gibi.

Kısa ve orta vadedeki diğer çözüm ise gelirleri arttırmak. Bunun için alternatif çözümler bulmak gerekli ki, aslında bu konuda bağımsız sinemalar daha şanslı olabilir. Sinemayı sadece film izlenen bir mekânın dışında, sinema hakkında konuşulan ve tartışılan, hatta bir şeyler öğrenilen ve öğretilen bir yer yapmak önemli. Şu an online ortamlar kullanılarak yapılacak bu tip faaliyetler, ilerde fiziksel olarak da yapılabilir. Bu durumda seyirci o sinemayı kendisine ait bir mekân olarak sahiplenebilir ve ona farklı şekillerde katkıda bulunmayı önemseyebilir.

Elbet bu pandemi bitecek. O zaman bu hamleleri yapan sinemaların ayakta kalma şansları daha yüksek olacaktır diye düşünüyorum. Peki o zaman nasıl bir ortam olacak? Hadi bir tahmin yapalım. Bir defa büyük bütçeli filmler ortadan kaybolmayacaktır. Sinemanın eğlence tarafına hitap eden bu filmler, mutlaka salonlara seyirci çekmeye devam edecektir. Bugün o filmler çizgi roman uyarlamalarıdır, yarın savaş filmleri olur, ilerde bilim-kurgular, polisiyeler olur ama seyirci zevklerine göre türleri değişse de popüler filmler hep olur ve bunlar sinema perdesinden seyircisi ile buluşurlar.

Bir de Türkiye’de şu anda Başka Sinema’nın marka etkisi ile anılabilecek olan türde filmler var. Büyük film festivallerinde gösterilip ödül almış ya da daha önce bu festivallerde gösterilmiş filmleri olan ünlü yönetmenlerin yeni filmleri. Bu filmlerin de belli bir seyirci kitlesi var. Belki yukarıda söz ettiğim filmler kadar çok salonda gösterime girmeyecekler, toplamda o kadar seyirciye ulaşmayacaklar ama salon başına çektikleri seyirci sayısı daha tatminkâr olacak. Bu filmler de sinema salonlarında yerini bulmaya devam edecektir diye düşünüyorum.

Peki ortada kalan filmler, yani çok fazla benzerini izlediğimiz orta bütçeli aksiyonlar, korku filmleri, romantik komediler vs. İşte onların yeni mecraları online platformlar olacak gibi duruyor. Pandemi bittikten sonra da seyircide, bu filmleri sinema salonunda izlemeliyim hissi uyanmayacak. Belki de böylesi daha iyi olacak. Vizyona giren film sayısı düşecek ve filmlere daha spesifik bir seyirci kitlesi gidecek.

Bu günlerin hepimiz için sağlıklı bir şekilde bitmesini umarak, bekleyelim görelim diyelim.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Polonya Filmleri Festivali: 5-8 Kasım arasında düzenlenen olan bu festivalde, Büyülü Fener Sineması’nda 5 uzun, 6 kısa metrajlı Polonya filmi gösterilmekte.
  • Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası: 11-17 Kasım arasında düzenlenecek olan bu festivalde, 7 İtalyan filmi gösterilecek. Gösterimler Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde olacak. Ancak her günkü filmin, kısıtlı sayıda online gösterimi de yapılacak.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (3 Aralık 2020)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Aralık Seçkisi
İstanbul Modern – Alman Filmleri Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– 9 Kere Leyla
– Jaws

İstanbul Film Festivali – Belgesel Yarışması

(Bu yazı ilk olarak, 31 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Bu yıl, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması, geçtiğimiz yıllara göre daha çok dikkat çekti. Bunda seçkinin çok iyi olmasının yanında, bu yılki koşulların da etkisi ile filmlerin ayrı bir zamanda gösterilmesi, diğer filmlerle çakışmamasının da etkisi vardı bana göre. Çünkü genellikle, İstanbul Film Festivali’nde, hatta diğer büyük festivallerde de, gösterilen onlarca film içinde belgesel filmler biraz üvey evlat muamelesi görürler ve çok özel bir konu işlemiyorsa, belgesel meraklıları dışında çok fazla kişi izlemez. Bu seneki koşullar, bu durumu değiştirdi. Önümüzdeki yıllarda, belgesel yarışmasının gösterimlerinin farklı bir tarihe alınması, ya da fiziki festival gösterimlerinden bir süre sonra online gösterimlerinin yapılması da üzerinde düşünülmesi gereken bir konu olabilir.

Gelelim filmlere. Gerçekten de bu yıl, belgeselin çok farklı türlerinde gezinen, farklı konuları ele alan, iyi filmler izledik. Diğer festivallerde de yer alan, bir süredir adlarını duyduğumuz, Mimaroğlu, Maddenin Halleri ve Ah Gözel İstanbul, bence de yarışmanın en iyi filmleriydi. Yarışma filmlerinin hepsine kısa kısa bakalım:

Mimaroğlu:

Elektronik müzik hayranları dışında çok fazla kişinin tanımadığı ama alanında çok önemli bir figür olan İlhan Mimaroğlu’nun ve eşi Güngör Mimaroğlu’nun hayat hikayesini anlatan film, bildik bir biyografi belgeselinden çok farklıydı. Evet, seyirciye Mimaroğlu’nu, onun yaptıklarını ve yapamadıklarını, mutluluklarını ve hayal kırıklıklarını anlatıyordu ama bunları neredeyse tümüyle Mimaroğlu’nun kendi arşiv görüntüleri üzerinden yapıyordu. Serdar Kökçeoğlu, filmindeki görüntüler ile Mimaroğlu’nun müziğini öyle bir şekilde birleştiriyordu ki, o müziğin sinemasal karşılığını buluyordu adeta. Özellikle buluntu görüntülerin nasıl kullanılabileceği konusunda çok başarılı bir örnekti.

Maddenin Halleri:

Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nin koridorlarında, adeta bir hayalet gibi dolaşan kamerasıyla, Maddenin Halleri, hepimizin bir numaralı önceliğinin sağlık olduğu bu günlerde ayrı bir anlam kazanıyordu ama ondan bağımsız olarak da son derece başarılı bir filmdi. Kamera kendini unutturmuyor ama sağlık çalışanlarına da asla müdahale etmeden sessizce dolaşıyordu. 1-2 sahne dışında hastane personeli kamerayı görmüyordu adeta. Yine de kameranın orada olduğunu bilen doktorlar, zaman zaman normalden farklı davranıyorlar mıydı? Bazı yerlerde bunu hissetsek de bu konu belgesel sinemada hep tartışılan ve bu yazının sınırlarını aşacak bir boyut. Yine de hastanenin doğallığını yakalamış diyebiliriz. Yönetmen Deniz Tortum’un bu doğallığı yakalamasında ve bazı sahneleri çekmek için izin alabilmesinde, babasının o hastanede doktor olmasının da etkisi var muhakkak. Bir tek sonlara yakın imam bölümünü sevmediğimi, daha doğrusu, filmin dokusuna uygun bulmadığımı söyleyebilirim. Filmde, o sahne dışında, doğrudan kameraya konuşan kimse yoktu çünkü.

Ah Gözel İstanbul:

Zeynep Dadak’ın Ah Gözel İstanbul’unda, bu kez İstanbul’un içinde hayalet gibi gezen bir kamera ile tanıştık. Filmde, Eremya Çelebi Kömürciyan’ın, 300 yıllık bir eserinden yola çıkılıyor ve kamera onu kılavuz alarak, İstanbul’da bir yolcuğa çıkıyor. Bu yolculukta ses bandı ile görüntüler arasındaki benzerlikler ve farklılıklar, kentin değişen ve değişmeyen unsurları üzerinden bir anlam kurarken Dadak bu değişimi, bağırmadan vurgulamayı da başarıyor. Finale doğru, anlatıcı sesinde yaptığı bir değişiklik de filme bakışımızı farklı bir noktaya getiriyor. Filmin görüntü yönetmeninin Florent Herry gibi önemli bir isim olduğunun hissedildiğini de vurgulayalım.

Atık Sözlüğü:

İstanbul’a dair bir diğer belgesel de Atık Sözlüğü idi. İstanbul’un çöplerinin, geri dönüşümün, ikinci elcilerin konu edildiği bu belgesel, Artık İşler Kolektifi’nin bir ürünüydü. Artık İşler Kolektifi, ülkede olan farklı olayları belgeleyip, bundan farklı bütünlükte eserler çıkaran bir yapı. Bu film de aslında birbiriyle doğrudan ilgilisi olmayan, hatta çok farklı zamanlarda çekilmiş bazı görülerin ortak paydada birleştiren bir yapım olmuş. Yine İstanbul’un değişimi ve yanlarından geçerken bir görmediğimiz insanlar üzerine, başarılı bir belgeseldi.

Asfaltın Altında Dereler Var:

Kentlerin değişimi ile ilgili bir diğer belgesel de Ankara’dan geldi. Asfaltın Altında Dereler Var, Ankara’nın belli bir yaşın altındaki sakinlerinin bilmediği bir konuyu, başkentin bir zamanlar dereler ile çevrelenmiş bir şehir olduğunu anlatıyordu. Zamanla bu dereler, asfaltların altında kalmış ve lağım suları ile birleşmiş ve bu plansızlık, şehrin şu an yaşadığı sorunların bir kısmına da yol açmış. Yasin Semiz’in filmi, daha klasik yapıda bir belgeseldi ama hedeflediği de buydu zaten. Şehir plansız gelişimine dikkat çekmek ve uzmanların bu konudaki görüşlerine de yer vererek bu konuda bir farkındalık yaratmak. Amaçladığı noktaya da ulaşıyordu.

Kuyudaki Taş:

Kuyudaki Taş, daha önce de farklı festivallerde karşımıza çıkmış, hatta Adana’da ana yarışmada yer almış bir belgeseldi. “Deli” olarak tanımladığımız insanları konu eden bu film, onların kendi içlerindeki mantık dünyasını karşımıza getirirken, biz “normal” insanlarla, onlar arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu da gösteriyordu. Anlattıkları şeyler kimi zaman güldürse de belgeselin onları bir mizah unsuru olarak kullanmaması da takdir edilmesi gereken bir konuydu. Biraz fazla uzadığı ve bazı tanınmış oyuncuların kullanılmasının filmin akışını bozduğu yönündeki itirazım devam ediyor ama başarılı bir yapımdı.

Kadınlar Ülkesi:

Şirin Bahar Demirel’in Kadınlar Ülkesi ise kentsizlik ve bir yere ait olamama üzerine bir belgeseldi. Yönetmenin kendisini de doğrudan filmin içine kattığı bu yapım, Amerika’da yaşayan bir Türk’ün yine orada yaşayan Suriyeliler hakkında çektiği bir belgeseldi. İki durum arasında ortaklık kuran Demirel, yuva nedir kavramını da sorguluyordu. Suriyeli kadınların konuştuklarını eksik ya da yanlı çeviren erkekler gibi detaylar ve sürekli gülümsemesi ile dikkat çeken bir kadının, vatanını anımsatan bir yerde gözyaşlarını tutamaması gibi yakalanmış anlar, filmin güçlü noktalarıydı.

Miss Holokost Survivor:

Eytan İpeker’in Miss Holokost Survivor’u ise bambaşka coğrafyadan gelen bir filmdi. Yönetmen, İsrail’de 10 yıldır düzenlenen bir güzellik yarışmasını konu ediyordu. Ama bu güzellik yarışması, 70-80, hatta daha büyük yaşlardaki kadınlar arasında düzenlenen bir yarışmaydı. Bu kadınların ortak noktası ise, soykırımdan kurtulmuş olmalarıydı. Yarışmanın kendisi zaten ilginçken, bu yarışmanın sağcı politikaları destekleyen bir şova dönüşmüş olması durumu daha da ilginç kılıyordu. Eytan İpeker de bu iki olayın ilginçliğinin seyirciyi de yakalayacağını düşünmüş ve araya pek bir yorum katmadan karşımıza getirmiş. Film bittiğinde seyirci olarak daha fazlasını görmek istediğimi düşündüğümü söylemeliyim. İpeker için bir not düşelim. Kendisi, Mimaroğlu ve Ah Gözel İstanbul filmlerinin de kurgucusuydu. Özellikle Mimaroğlu’nun en güçlü unsurlarından birinin kurgu olduğunu düşünürsek, bu yılki yarışmanın en önemli isimlerinden biriymiş aslında.

Tenere:

Online gösterim seçkisinde yer almadığı için adından çok söz edilmeyen Tenere’yi biz Ankara’da izleme fırsatı bulmuştuk. Hasan Söylemez’in Afrika’da geçen bir mülteci hikayesini takip ettiği film, denizi geçmeye çalışan mülteciler yerine çölü geçmeye çalışan mültecileri karşımıza getiriyordu. Söylemez’in başından sonuna kadar takip ettiği bu yolculuk bizleri farklı bir coğrafyadaki mültecilerin de bizim sıklıkla duyduğumuz hikayelerin benzerlerini yaşadığını bizlere gösteriyordu.

Muhammed Ali:

Muhammed Ali, farklı yönlerden ilgi çekici bir karakterin peşine takılıp hikayesini anlatan belgesel türüne bir örnekti. Filme adını veren Muhammed Ali, engelli bir genç. Sağır, dilsiz ve yürüyemiyor. Bu gencin yüzme sporuna başlaması ve anneannesi ve koçlarının da yardımı ile madalyalar kazanması gerçekten anlatılmaya değer bir hikâye. Fakat filmin başından itibaren, izlerken bir yapaylık, olmamışlık hissettim. Gerçek karakterlerin büyük kısmının kameraya oynadığı hissinden kurtulamadım. Sonradan araştırdığımda yönetmenlerin, Muhammed Ali ile bir gazete haberi ile tanıştıklarını söylediklerini gördüm. O gazete haberinde de Ali’nin 5 madalya kazanmış olduğu yazıyor (doğru haberi bulmuşsam). Halbuki filmde, Ali’nin yüzmeye ilk başlamasını ve ilk madalyasını kazanmasını izliyoruz. Bu durumda filme, kişilerin kendilerini oynadıkları bir kurmaca demek daha doğru geldi. Belgesel kategorisine alsak bile doğallığı yakalayamadığını söylemek durumundayım.

Göbeklitepe Sakinleri:

Göbeklitepe Sakinleri ise, bölgenin önemli bir arkeolojik yer olduğu ortaya çıkmadan önce nasıl bir algısı olduğunun, ilk kazı çalışmaları sırasında yöre halkının neler düşündüğünün izini süren bir yapımdı. Bunu da o dönemleri yaşamış kişilerle yapılan söyleşiler ile yapıyordu. Konuya ilgi duyanların ilgisini çekebilir ancak diğer filmlerin yanında zayıf kalıyordu.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Bu hafta Ankara’da, benim ulaşabildiğim, yeni bir sinema etkinliği yok. Ancak, 5-8 Kasım arasında Büyülü Fener’de Polonya Filmleri Festivali olacağını önden duyurmuş olalım.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (26 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Kasım Seçkisi
Zeugma Film Festivali
İstanbul Modern – Alman Filmleri Seçkisi
Online platformlardan öneriler:
– 2001: Bir Uzay Macerası (2001: A Space Odyssey)
– Diego Maradona
– Sibel

İstanbul Film Festivali – Uluslararası Yarışma – Bölüm 2

(Bu yazı ilk olarak, 23 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Geçtiğimiz hafta, İstanbul Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma Bölümü’ndeki filmlerin altısı hakkındaki yorumlarımı yazmıştım. Bu hafta içinde ödüller de verildi. Bunların da ışığında, kalan 6 filmden de kısa kısa bahsedelim.

Oğul-Ana (Pesar-Madar):

Festivalin seyirci ödülünü de alan bu film, İran sinemasının belirgin özelliklerini barındıran bir yapım. Özellikle çocukları ana karakterlerden biri olarak kullanmak ve açıkça söyleyemediği bazı şeyleri çocuklar üzerinden söylemek, İran sinemasının sıklıkla kullandığı bir yöntem. Bu film de adından da anlaşılabileceği gibi, bir anne ve oğlunu ana karakterler olarak ele alıyor. Hatta filmi de keskin bir şekilde ikiye bölüyor.

İlk bölümde, 2 çocuğu ile birlikte yaşayan, fabrikada çalışarak geçim mücadelesi veren bir kadının hayatına odaklanıyor. Belki de dünyanın her yerinde fabrikada çalışan yalnız bir kadın olmak başlı başına bir zorluk ama İran gibi bir ülkede daha da zor. Onunla evlenmek isteyen bir adam da var ama onun da yetişme çağında bir kızı olduğu için evlilik için, kadının oğlunun evden ayrılmasını şart koşuyor. İkinci bölümde ise bu oğlanın hikayesini izliyoruz. Oğlan, herhangi bir engellilik durumu olmamasına rağmen, belli bir süre için sağır-dilsiz çocukların okuduğu bir okula gönderiliyor ve burada gün boyu engelli gibi davranıyor.

Her iki bölümdeki konu da ilginç olsa da ikinci bölüm, sonradan ortaya çıkan birkaç detayın da yardımı ile çok daha etkileyici. Özellikle çocuk oyuncuların gayet başarılı oldukları söylenebilir ama çok düz bir sineması var. Yönetmen olarak da tanıdığımız ama bu filmde sadece senaryo yazarı olarak karşımıza çıkan Mohammad Rasoulof ise, çok sayıda konuyu filme sokmaya çalışarak, zaman zaman odak noktasından uzaklaşıyor. Benim için yarışmanın orta karar filmlerinden biriydi ama seyirci ödülü almasını anlayabiliyorum.

Öteki Kuzu (The Other Lamb):

Polonyalı yönetmen Malgorzata Szumowska, İngilizce olarak çektiği bu ilk filminde, karşımıza feminist bir korku filmiyle çıkıyor diyebiliriz. Film, dış dünya ile neredeyse hiç ilintisi olmayan bir tarikatı anlatıyor. Tarikat lideri, kendini çoban olarak niteleyen bir erkek ve tarikattaki tek erkek de o zaten. Diğer üyeler, onun eşleri ve kızları (hiç oğlu olmaması ilginç, değil mi?). Bu iki grup birbirinden kesin kurallar ile ayrılmış ve belli görevleri var. Fakat hayatlarında başka bir erkek ile karşılaşmamış olan kızlar, büyüdükçe eş olmanın nasıl bir şey olduğunu da merak etmeye başlıyorlar. Tahmin edilebileceği gibi, çoban buna dünden razı zaten.

Szumowska, gerçek olmayan bir tarikatı anlatıyor belki ama belli ki derdi, tüm kuralların erkeklere göre yazıldığı, kadınların onlara hizmet etmek zorunda oldukları, cinselliğin erkek istemedikçe yasak olduğu, regl olmanın kirlenmek sayıldığı, sistemi sorgulayanın günahkâr ilan edildiği tüm bir dinler tarihi ile. Bu yüzden, bu adam, kadınları böyle bir düzene nasıl ikna etti sorusuyla da çok ilgilenmiyor. Gerçekten çok iyi çekilmiş bir film. Online takip ettiğimiz yarışmanın, keşke sinema perdesinde izleseydik dediğim filmlerinden biri. Ancak hikâyenin nereye doğru gideceği, fazlaca belli. O yüzden bir merak ya da heyecan unsuru yaratmakta zorlanıyor.

Denizaltısı da Olsun İsteyen Cam Temizleyici (Chico ventana también quisiera tener un submarino):

Bu yıl yarışma seçkisinde fantastik temalar içeren film sayısı az değildi. İsmiyle ilk anda dikkat çeken bu film de onlardan biriydi. Film birbirinden bağımsız üç dünyayı, bir şekilde birbirine bağlıyor. Lüks bir yolcu gemisinde çalışan bir genç, Güney Amerika’da bir şehirde yaşayan bir kadın ve Filipler’de bir ormanda yaşayan insanlar. Spoiler olmaması için ne şekilde olduğunu anlatmayacağım ama yazar/yönetmen Alex Piperno, bu üç dünyayı zekice bir şekilde birbirine bağlamayı başarırken, çok büyük bir bütçe kullanmadan da fantastik bir film yapılabileceğini göstermiş. Ancak filmin süresi kısa olsa da (80 dk.) o süreyi tam anlamıyla doldurabildiğini de söylemek zor. Uzun metraj sınırlarına çıkmasa daha başarılı bir film olabilirmiş. Yine de kurduğu dünya ve sakin tonu ile yarışmanın ilginç filmleri arasına aldım. Filmi hiç sevmeyenler vardı ama jürinin özel ödül verdiğini de unutmayalım.

Koza (Kokon):

Almanya’dan gelen bir büyüme ve kendini keşfetme öyküsü. Merkezinde üç genç kız olsa da temel olarak, onların en küçüğü olan 14 yaşındaki Nora’nın hikayesine odaklanıyor. Kurduğu doğallık ve hikayesine yaklaşımı ile kötü bir film değil ama benzerlerini çok fazla izlediğimiz bir hikâye. Hatta, Nora’nın yeni tanıştığı aykırı genç kız ile ilişkisi, bana fena halde Mavi En Sıcak Renktir’i hatırlattı. Tam da o filmdeki gibi bir pride yürüyüşü sahnesi bile vardı örneğin.

Özellikle başrolde Lena Urzendowsky, ilerde kendisinden söz ettirebilecek bir oyuncu olduğu ışığını veriyor (Dark’tan da hatırlanabilir). Diğer oyuncular da fena değil. Hikâyenin geçtiği Kreuzberg’in Türk mahallesi olmasının da etkisiyle, bölgedeki Almanların da bazı Türk deyimlerini benimsemiş olmaları da güzel bir detaydı (Kur’an üzerine yemin edilmesini, önce çevirideki tuhaflık sanmıştım ama öyle değilmiş). Ama tırtıl metaforunun aşırı klişe olmasından başlayan, ben bu filmi izledim hissi hiç yok olmuyor ne yazık ki.

Kuş Dili (Mowa ptaków):

Andrzej Zulawski, özellikle son filmi Cosmos’un kaotik yapısı nedeniyle çok eleştirilmişti. Vefatından sonra onun senaryosunu çeken oğlu Xawery Zulawski da babası ile aynı yolu tercih etmiş ve aynı eleştirileri de aldı. Eleştirilere katıldığımı söylemek zorundayım. Farklı karakterlerin hikayelerini takip eden Kuş Dili, bu hikayeleri doyurucu bir toplama götüremediği gibi, karakterler üzerinden de derli toplu bir anlatım kuramıyor. Benzer şekilde, biçimle içerik arasında da bir uyum yok. Örneğin, bazen göze hoş gelen, bazen rahatsız edici kamera açıları ve hareketleri kullanılmış ama bunların filmin yapısı içinde neye hizmet ettiği anlaşılamıyor.

Filmin en hoşuma giden tarafı, diğer filmler ve baba Zulawski ile kurulan bağlantılar idi. Onun filmlerine yapılan göndermeler bir yana, Possession filminden bir sahne bile izliyoruz. Fakat bu bölümler fena halde bir oğulun, babasına sunduğu saygı gibi duruyor. O yüzden senaryoya, oğul Zulawski’nin de katkısının olduğunu ama yine babasına saygıdan ötürü, kendi adını senaryoya eklemek istemediğini düşünüyorum.

Sanctorum:

Yarışma filmlerinin en sonuncusu, en heyecan vericisi oldu. Daha ilk sahnelerden keşke sinema perdesinde izleseydik dedirten Sanctorum, Meksika’da uyuşturucu kartelleri ile askerler arasında kalmış bir kasabanın insanları arasında geçiyor. Belki bu insanlar yaşadıkları toprağı terk etseler, karşılaştıkları sorunların hepsi bitecek ama bunu kabul etmiyorlar, kalıp direnmeyi seçiyorlar. Yönetmen Joshua Gil, bu hikâyenin içine mistik bir boyut da katmış. Zaten daha filmin ilk başlarında duyulan sûr borusu benzeri ses, bir kıyamet sinyalini veriyor. Buna doğanın kendisine zulmedenlerden intikamı da demek mümkün. İşin fantastik boyutu, film ilerledikçe artsa da gerçeklikle bağlantısını da hiç koparmıyor.

IMDB’ye göre filmin oyucularının hepsinin ilk oyunculuk deneyimleri. Büyük ihtimalle, profesyonel oyuncular değil, o yörede yaşayan insanlar hepsi. Özellikle diyalogların ön plana çıktığı bazı sahnelerde, bu amatörlüğün hissedildiğini söylemek lazım. Filmin başlarındaki bazı sahnelerde, oyuncuların ezberledikleri metinleri tekrarlamaya çalıştıkları çok belli oluyor. Neyse ki film gücünü daha çok doğa içinde geçen, diyalogsuz sahnelerden alıyor. Filmin aynı zamanda görüntü yönetmenliğini de üstlenen Joshua Gil, belli ki görüntü ve ses tasarımı üzerine çok emek vermiş. Filmin Türkiye dağıtımcısı var mı bilmiyorum ama umarım ileriki günlerde, beyazperdede deneyimleme şansımız da olur.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern, Ankara’da havaların bir miktar düzelmesi sonrasında açık hava gösterimlerine geri döndü. 24 Ekim’deki Deri Ceket (Deerskin) filmi ile gösterimler devam ediyor.
  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü: 24 Ekim Cumartesi günü, Comme des garçons isimli, Fransa’nın ilk kadın futbol takımını konu alan filmin gösterimi yapılacak. Çok beklendik gelişse de sevimli bir komedi diyebiliriz.

Haftaya İstanbul Film Festivali’nin online seçkisindeki filmlerin devamında görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (19 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:

Sinemalar Yeniden Kapanıyor
İstanbul Film Festivali – Kasım Seçkisi
Suç ve Ceza Film Festivali
Haftanın Filmleri:
-İki Gözüm Ahmet
-Şans Tanrıçası (La Dea Fortuna)
-Sıra Dışı (Freaky)

Haftanın Festival Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 17 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Bu haftanın sinema gündemi festivaller ama online festivaller. Bir yandan İstanbul Film Festivali, bir yandan Engelsiz Filmler Festivali online olarak devam etmekte. İstanbul’da festival fiziksel olarak da düzenleniyor ama giden arkadaşlardan duyduğumuz ve Film Twitter’dan anladığımız kadarıyla çok fazla ilgi yok. O halde biz de geçen hafta, bu iki festivalde online olarak izlediğimiz filmlere bir göz atalım.

İstanbul Film Festivali – Uluslararası Yarışma:

Atlantis:

Yakın gelecekten bir Ukrayna portresi. Rusya ile savaş bitmiş, ülke toparlanma ve geçmişi ile yüzleşme çabasında. Bu ortamda, önce savaştan dönmenin psikolojik baskısı ile yaşayan Sergey’i, sonra da bölgedeki gömülü cesetleri ortaya çıkarmaya çalışan bir grupta yer alan Katya’yı tanıyoruz. Karamsar bir atmosferle yola çıkan film, bu ikilinin aşkı ile daha iyimser bir sonuca doğru ilerliyor.

Yönetmen Valentyn Vasyanovych, görsel olarak son derece başarılı bir işe imza atmış. Sabit planlar ve kesintisiz çekimlerden oluşan filmin her sahnesi üzerinde uzun uzun düşünülmüş belli ki. Yönetmenin, daha önce Tribe filminin görüntü yönetmenliğini yaptığı bilgisi şaşırtıcı olmadı. İki filmin görsel tarzı çok benziyor. Burada hem yönetmen hem görüntü yönetmeni zaten. Filmin temel sıkıntısı da görselliği çok önem verirken içeriği yeteri kadar dolduramaması aslında. Karakterlerin çıkmazları ve hikâyenin gelişimi belli kalıplardan kurtulamıyor. Bazı göze hoş gelen sahnelerin de hikâye içinde neye hizmet ettiğini anlamak zor. İzlemesi heyecan verici olsa da yeterince tatmin etmeyen bir film.

Mickey ve Ayı (Mickey and the Bear):

Bu sefer karşımızda bir baba-kız ilişkisi filmi var. Baba karakterimiz, Irak’taki savaştan döndükten sonra kendisini içki ve uyuşturucuya vermiş. Bundan kurtulmaya çalışsa da, bazen daha sağlıklı olsa da bağımlılık bir şekilde geri dönüyor. Kızı da büyüme çağında, ilk aşklarını yaşayan, kendisini bu küçük kasabadan kurtarmaya çalışan, bir yandan da babasını yalnız bırakmak istemeyen bir karakter. Babanın ayakta kalmak için kızına ihtiyacı var çünkü.

Amerikan bağımsız filmi dediğimiz zaman aklımıza hemen bazı kodlar geliyor. Bu film de o kodları kullanan filmlerden. Amerikan taşrasında bir büyüme hikayesi, Irak savaşı, bağımlılık gibi konular, doğal oyunculuk performansları, iyi çizilmiş karakterler, hayatın içinden, abartıya kaçmayan bir hikaye. Yapmak istediğini başardığını söyleyebiliriz ama bir ister istemez bir görülmüşlük hissi yaratıyor.

Luxor:

İngiliz bir kadın doktorun Mısır’ın Luxor şehrine gelmesi ve burada eski sevgilisi ile karşılaşmasını anlatan bir film. Lafı fazla uzatmaya gerek yok, şimdilik Uluslararası Yarışma bölümünde izlediğim en zayıf film. Mısır’ın egzotik güzelliklerini bol bol gösterelim, İngiliz bir kadınla, Mısırlı bir erkek arasında bir aşk hikayesi kuralım, biraz da bölgeye dair metafizik birkaç ayrıntı ekleyelim. Batılı seyircinin kesin ilgisini çeker anlayışı ile çekilmiş bir film. Andrea Riseborough’un ölçülü performansı filmin en elle tutulur yanı ama o da filmi kurtarmaya yeterli olmuyor.

Sarı Hayvan (Um Animal Amarelo):

Bu da Uluslararası Yarışma bölümünün şimdilik en ilginç filmi. Ama en iyisi olduğu anlamına gelmiyor. Sömürgecilerin soyundan gelen bir yönetmen, o soya musallat olan tuhaf bir ruh, sürekli olarak yönetmenle ve bizimle konuşan bir dış ses, fantastikten gerçeğe, gerçekten absürde doğru gidip gelen bir hikâye. Dış sesin kim olduğunun ortaya çıktığı bölüme kadar olan kısmı sevdiğimi söyleyebilirim. Sonrasında yerlilerin modern dünyaya adapte olmaları ile yaşadıkları değişimleri ya da yozlaşmaları anlatmak için kullanılan metafor ve o kısımdaki yan hikayeler beni filmden uzaklaştırdı. Finalde doğru ise tekrar ilgi çekici bir yere döndü. Her zevke göre olmasa da farklı bir film izlemek isteyenlere önerilir.

Yabancı (Exil):

Almanya’da yaşayan, burada büyük bir şirkette çalışan, Alman bir karısı olan Kosovalı bir adam. Bir gün evine ölü fareler gönderilmeye başlanır, bu arada eve gizlice birilerinin girdiğinden şüphelenmektedir. İşyerinde de toplantılara çağrılmaz, hazırlamak zorunda olduğu rapor için gereken veriler ona verilmez, vs. vs. Ama bunlar gerçekten olmakta mıdır, yoksa karakterimizin kuruntuları mıdır? Daha da önemlisi bunlar gerçekse, etnik kökeni yüzünden midir?

Yönetmen Visar Morina, detayların içine saklanan ırkçılığı başarılı bir şekilde verirken, gizem ve merak duygusunu da yetkin bir şekilde kurmayı başarmış. Bir eve dışarıdan gönderilen gizemli paketler teması ister istemez, yakın zamanda sinemada tekrar izlediğim Cache’yi hatırlattı. Filmin tonu da daha çok Ruben Östlund filmlerini akla getirdi. Haneke ve Östlund sinemasının tuhaf bir birleşimi demek yanlış olmaz. Her ne kadar bu yazıda bahsettiğim uluslararası yarışma filmleri arasında en yukarıya koysam da kusursuz bir film diyemiyorum. Özellikle ortalarından sonra fazlaca kendini tekrarlamaya başlıyor ve yan hikayelere fazlaca dalıyor.

Yankılar (Bergmál):

Yarışma seçkisindeki en ilginç filmlerden biri de Yankılar. Filmin anlatabileceğimiz bir öyküsü ya da tanıtabileceğimiz karakterleri yok aslında. Yönetmen Rúnar Rúnarsson, birbirinden bağımsız 56 sahne ile, İzlanda’dan insan manzaraları diyebileceğimiz bir yapı kurmuş. Sahneler birbirinden bağımsız, ortak karakterler yok belki ama 1-2 dakika arasında süren bu sahnelerde yönetmen ülkesine dair dert ettiği şeyleri de karşımıza getirmeyi başarıyor. Geçmiş ve günümüz arasındaki çelişkiler, mülteci sorunu, sınıf çatışması, yalnızlık gibi konular filmin içine girip çıkıyor. Bunun yanında bir Noel coşkusu da yok değil (gerçi o da Kuzey Avrupa coğrafyalarına yakışır şekilde, biraz donuk ama). Bunların her biri ayrı bir film konusu olabilir elbette ama yönetmen, ülkemiz belki de dünyamız bunların iç içe olduğu bir yer demek istemiş sanki.

Filmin yapısı ve geldiği coğrafya, akla hemen Roy Andersson filmlerini getiriyor. Ama Andersson filmlerinin derinliği ve o soğuk mizahı bu filmde yeterince yok. Yine de gelecekte bu tarzda devam etmeye karar verirse Rúnar Rúnarsson’dan daha iyi filmler çıkabileceği umudunu veriyor.

Engelsiz Filmler Festivali:

Aether:

Rûken Tekeş’in bu bol ödüllü belgeseli çeşitli festivallerde gösterildi, çok kısıtlı olarak vizyona da girdi ama izlemek online’a kısmet oldu. Film, 21 gün boyunca, Hasankeyf’te yapılan çekimlerden oluşuyor. Hasankeyf’in sular altında kalmadan önceki son görüntülerini kayıt altına almak, bunları seyirci ile buluşturmak başlı başına önemli bir misyon. Ama Tekeş bunu yaparken iyi bir sinemasal duygu da yakalamış. Hiç konuşma kullanmadığı filminde, bölgenin yakın zamanda kaybolacak olan doğal yapısını, insanlarını, oradan göçebe olarak gelen gidenleri kamerası ile başarılı bir şekilde yakalamış. Filmin dört görüntü yönetmeni olması da ilginç. Her bir element için farklı bir görüntü yönetmeni ile çalışılmış. Bir belgeselde bunu sağlayabilecek bir bütçenin bulunabilmiş olmasını da ayrıca takdir etmek gerek sanırım.

Filmde dair tek çekincem, Hasankeyf’e dair hiçbir bilgi verilmemesi oldu. Bir ön bilgi olmadan filmi izleyenler, özellikle yabancı seyirci filmle nasıl bir bağlantı kurar, çok emin değilim. Sanırım Anadolu’daki tarihi yörelerden birini izliyoruz diye düşünebilir sadece. Elbette, bir dış sesin anlatımından bahsetmiyorum. Filmin tüm dokusunu bozardı ama başlangıçta, filmin sular altında kalacak olan bir mekânda yapılan 21 günlük çekimlerden oluştuğu bilgisi yazı olarak konulabilirmiş.

İsa’nın Bedeni (Corpus Christi):

Genellikle, en iyi uluslararası film Oscar’ına aday olan filmler ülkemizde gösterime giriyor ama bu film unutulmuştu nedense. Belki de Parazit fırtınasından sıra gelmemişti. Bunun da sırası online bir festivalde gelecekmiş demek ki. Polonya yapımı bu film, ıslahevinde Tanrı’yı keşfeden ve rahip olmak isteyen bir genci anlatıyor. Daniel’in geçmişinden dolayı rahip olmasına izin verilmiyor ama şartlı tahliye olduktan sonra gittiği bir kasabada onu, gelmesi beklenen yeni rahip ile karıştırıyorlar ve o da hiç bozuntuya vermiyor. Film, Daniel’in geçmişi ve kasabada yakın zamanda gerçekleşen ve 6 gencin ölümüne neden olan bir trafik kazası üzerinden suçluluk ve affetme kavramları üzerinde dolaşıyor. Bunun yanında modern bir din adamı portresi de çiziyor ve öneriyor.

Başrol oyuncusu Bartosz Bielenia’nın başarılı performansını da çok iyi kullanan film, gerçekten de etkileyici anlar sunuyor. Bu kadar genç bir insanın, üstelik kasabalıya aykırı gelen fikirleri de varken, çok da sorgulanmadan yeni rahip olduğunun kabul edilmesi, hikâye açısından filmin zayıf karnı ama onu kabul ederseniz filmin kalanı gayet başarılı.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü: 17 Ekim Cumartesi günü, La Belle Et La Belle (Güzel Ve Güzel) filminin gösterimi yapılacak.

Haftaya, festival filmlerinin değerlendirmesinin devamında görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 289.434 hits
Ocak 2022
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: