Archive Page 2

Kanal B – Günce Programı (19 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:

Sinemalar Yeniden Kapanıyor
İstanbul Film Festivali – Kasım Seçkisi
Suç ve Ceza Film Festivali
Haftanın Filmleri:
-İki Gözüm Ahmet
-Şans Tanrıçası (La Dea Fortuna)
-Sıra Dışı (Freaky)

Haftanın Festival Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 17 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Bu haftanın sinema gündemi festivaller ama online festivaller. Bir yandan İstanbul Film Festivali, bir yandan Engelsiz Filmler Festivali online olarak devam etmekte. İstanbul’da festival fiziksel olarak da düzenleniyor ama giden arkadaşlardan duyduğumuz ve Film Twitter’dan anladığımız kadarıyla çok fazla ilgi yok. O halde biz de geçen hafta, bu iki festivalde online olarak izlediğimiz filmlere bir göz atalım.

İstanbul Film Festivali – Uluslararası Yarışma:

Atlantis:

Yakın gelecekten bir Ukrayna portresi. Rusya ile savaş bitmiş, ülke toparlanma ve geçmişi ile yüzleşme çabasında. Bu ortamda, önce savaştan dönmenin psikolojik baskısı ile yaşayan Sergey’i, sonra da bölgedeki gömülü cesetleri ortaya çıkarmaya çalışan bir grupta yer alan Katya’yı tanıyoruz. Karamsar bir atmosferle yola çıkan film, bu ikilinin aşkı ile daha iyimser bir sonuca doğru ilerliyor.

Yönetmen Valentyn Vasyanovych, görsel olarak son derece başarılı bir işe imza atmış. Sabit planlar ve kesintisiz çekimlerden oluşan filmin her sahnesi üzerinde uzun uzun düşünülmüş belli ki. Yönetmenin, daha önce Tribe filminin görüntü yönetmenliğini yaptığı bilgisi şaşırtıcı olmadı. İki filmin görsel tarzı çok benziyor. Burada hem yönetmen hem görüntü yönetmeni zaten. Filmin temel sıkıntısı da görselliği çok önem verirken içeriği yeteri kadar dolduramaması aslında. Karakterlerin çıkmazları ve hikâyenin gelişimi belli kalıplardan kurtulamıyor. Bazı göze hoş gelen sahnelerin de hikâye içinde neye hizmet ettiğini anlamak zor. İzlemesi heyecan verici olsa da yeterince tatmin etmeyen bir film.

Mickey ve Ayı (Mickey and the Bear):

Bu sefer karşımızda bir baba-kız ilişkisi filmi var. Baba karakterimiz, Irak’taki savaştan döndükten sonra kendisini içki ve uyuşturucuya vermiş. Bundan kurtulmaya çalışsa da, bazen daha sağlıklı olsa da bağımlılık bir şekilde geri dönüyor. Kızı da büyüme çağında, ilk aşklarını yaşayan, kendisini bu küçük kasabadan kurtarmaya çalışan, bir yandan da babasını yalnız bırakmak istemeyen bir karakter. Babanın ayakta kalmak için kızına ihtiyacı var çünkü.

Amerikan bağımsız filmi dediğimiz zaman aklımıza hemen bazı kodlar geliyor. Bu film de o kodları kullanan filmlerden. Amerikan taşrasında bir büyüme hikayesi, Irak savaşı, bağımlılık gibi konular, doğal oyunculuk performansları, iyi çizilmiş karakterler, hayatın içinden, abartıya kaçmayan bir hikaye. Yapmak istediğini başardığını söyleyebiliriz ama bir ister istemez bir görülmüşlük hissi yaratıyor.

Luxor:

İngiliz bir kadın doktorun Mısır’ın Luxor şehrine gelmesi ve burada eski sevgilisi ile karşılaşmasını anlatan bir film. Lafı fazla uzatmaya gerek yok, şimdilik Uluslararası Yarışma bölümünde izlediğim en zayıf film. Mısır’ın egzotik güzelliklerini bol bol gösterelim, İngiliz bir kadınla, Mısırlı bir erkek arasında bir aşk hikayesi kuralım, biraz da bölgeye dair metafizik birkaç ayrıntı ekleyelim. Batılı seyircinin kesin ilgisini çeker anlayışı ile çekilmiş bir film. Andrea Riseborough’un ölçülü performansı filmin en elle tutulur yanı ama o da filmi kurtarmaya yeterli olmuyor.

Sarı Hayvan (Um Animal Amarelo):

Bu da Uluslararası Yarışma bölümünün şimdilik en ilginç filmi. Ama en iyisi olduğu anlamına gelmiyor. Sömürgecilerin soyundan gelen bir yönetmen, o soya musallat olan tuhaf bir ruh, sürekli olarak yönetmenle ve bizimle konuşan bir dış ses, fantastikten gerçeğe, gerçekten absürde doğru gidip gelen bir hikâye. Dış sesin kim olduğunun ortaya çıktığı bölüme kadar olan kısmı sevdiğimi söyleyebilirim. Sonrasında yerlilerin modern dünyaya adapte olmaları ile yaşadıkları değişimleri ya da yozlaşmaları anlatmak için kullanılan metafor ve o kısımdaki yan hikayeler beni filmden uzaklaştırdı. Finalde doğru ise tekrar ilgi çekici bir yere döndü. Her zevke göre olmasa da farklı bir film izlemek isteyenlere önerilir.

Yabancı (Exil):

Almanya’da yaşayan, burada büyük bir şirkette çalışan, Alman bir karısı olan Kosovalı bir adam. Bir gün evine ölü fareler gönderilmeye başlanır, bu arada eve gizlice birilerinin girdiğinden şüphelenmektedir. İşyerinde de toplantılara çağrılmaz, hazırlamak zorunda olduğu rapor için gereken veriler ona verilmez, vs. vs. Ama bunlar gerçekten olmakta mıdır, yoksa karakterimizin kuruntuları mıdır? Daha da önemlisi bunlar gerçekse, etnik kökeni yüzünden midir?

Yönetmen Visar Morina, detayların içine saklanan ırkçılığı başarılı bir şekilde verirken, gizem ve merak duygusunu da yetkin bir şekilde kurmayı başarmış. Bir eve dışarıdan gönderilen gizemli paketler teması ister istemez, yakın zamanda sinemada tekrar izlediğim Cache’yi hatırlattı. Filmin tonu da daha çok Ruben Östlund filmlerini akla getirdi. Haneke ve Östlund sinemasının tuhaf bir birleşimi demek yanlış olmaz. Her ne kadar bu yazıda bahsettiğim uluslararası yarışma filmleri arasında en yukarıya koysam da kusursuz bir film diyemiyorum. Özellikle ortalarından sonra fazlaca kendini tekrarlamaya başlıyor ve yan hikayelere fazlaca dalıyor.

Yankılar (Bergmál):

Yarışma seçkisindeki en ilginç filmlerden biri de Yankılar. Filmin anlatabileceğimiz bir öyküsü ya da tanıtabileceğimiz karakterleri yok aslında. Yönetmen Rúnar Rúnarsson, birbirinden bağımsız 56 sahne ile, İzlanda’dan insan manzaraları diyebileceğimiz bir yapı kurmuş. Sahneler birbirinden bağımsız, ortak karakterler yok belki ama 1-2 dakika arasında süren bu sahnelerde yönetmen ülkesine dair dert ettiği şeyleri de karşımıza getirmeyi başarıyor. Geçmiş ve günümüz arasındaki çelişkiler, mülteci sorunu, sınıf çatışması, yalnızlık gibi konular filmin içine girip çıkıyor. Bunun yanında bir Noel coşkusu da yok değil (gerçi o da Kuzey Avrupa coğrafyalarına yakışır şekilde, biraz donuk ama). Bunların her biri ayrı bir film konusu olabilir elbette ama yönetmen, ülkemiz belki de dünyamız bunların iç içe olduğu bir yer demek istemiş sanki.

Filmin yapısı ve geldiği coğrafya, akla hemen Roy Andersson filmlerini getiriyor. Ama Andersson filmlerinin derinliği ve o soğuk mizahı bu filmde yeterince yok. Yine de gelecekte bu tarzda devam etmeye karar verirse Rúnar Rúnarsson’dan daha iyi filmler çıkabileceği umudunu veriyor.

Engelsiz Filmler Festivali:

Aether:

Rûken Tekeş’in bu bol ödüllü belgeseli çeşitli festivallerde gösterildi, çok kısıtlı olarak vizyona da girdi ama izlemek online’a kısmet oldu. Film, 21 gün boyunca, Hasankeyf’te yapılan çekimlerden oluşuyor. Hasankeyf’in sular altında kalmadan önceki son görüntülerini kayıt altına almak, bunları seyirci ile buluşturmak başlı başına önemli bir misyon. Ama Tekeş bunu yaparken iyi bir sinemasal duygu da yakalamış. Hiç konuşma kullanmadığı filminde, bölgenin yakın zamanda kaybolacak olan doğal yapısını, insanlarını, oradan göçebe olarak gelen gidenleri kamerası ile başarılı bir şekilde yakalamış. Filmin dört görüntü yönetmeni olması da ilginç. Her bir element için farklı bir görüntü yönetmeni ile çalışılmış. Bir belgeselde bunu sağlayabilecek bir bütçenin bulunabilmiş olmasını da ayrıca takdir etmek gerek sanırım.

Filmde dair tek çekincem, Hasankeyf’e dair hiçbir bilgi verilmemesi oldu. Bir ön bilgi olmadan filmi izleyenler, özellikle yabancı seyirci filmle nasıl bir bağlantı kurar, çok emin değilim. Sanırım Anadolu’daki tarihi yörelerden birini izliyoruz diye düşünebilir sadece. Elbette, bir dış sesin anlatımından bahsetmiyorum. Filmin tüm dokusunu bozardı ama başlangıçta, filmin sular altında kalacak olan bir mekânda yapılan 21 günlük çekimlerden oluştuğu bilgisi yazı olarak konulabilirmiş.

İsa’nın Bedeni (Corpus Christi):

Genellikle, en iyi uluslararası film Oscar’ına aday olan filmler ülkemizde gösterime giriyor ama bu film unutulmuştu nedense. Belki de Parazit fırtınasından sıra gelmemişti. Bunun da sırası online bir festivalde gelecekmiş demek ki. Polonya yapımı bu film, ıslahevinde Tanrı’yı keşfeden ve rahip olmak isteyen bir genci anlatıyor. Daniel’in geçmişinden dolayı rahip olmasına izin verilmiyor ama şartlı tahliye olduktan sonra gittiği bir kasabada onu, gelmesi beklenen yeni rahip ile karıştırıyorlar ve o da hiç bozuntuya vermiyor. Film, Daniel’in geçmişi ve kasabada yakın zamanda gerçekleşen ve 6 gencin ölümüne neden olan bir trafik kazası üzerinden suçluluk ve affetme kavramları üzerinde dolaşıyor. Bunun yanında modern bir din adamı portresi de çiziyor ve öneriyor.

Başrol oyuncusu Bartosz Bielenia’nın başarılı performansını da çok iyi kullanan film, gerçekten de etkileyici anlar sunuyor. Bu kadar genç bir insanın, üstelik kasabalıya aykırı gelen fikirleri de varken, çok da sorgulanmadan yeni rahip olduğunun kabul edilmesi, hikâye açısından filmin zayıf karnı ama onu kabul ederseniz filmin kalanı gayet başarılı.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü: 17 Ekim Cumartesi günü, La Belle Et La Belle (Güzel Ve Güzel) filminin gösterimi yapılacak.

Haftaya, festival filmlerinin değerlendirmesinin devamında görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (12 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:

Türkiye’nin Oscar aday adayı
Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası
Haftanın Vizyon Filmleri:
-İki Gözüm Ahmet
-Pinokyo (Pinocchio)
-Sıra Dışı (Freaky)
-Çifte Bela: Sihirli Ayna (Unheimlich perfekte Freunde)
-Azizler Hapishanesi (Patients of a Saint)
-Follow Me
-Kapan

Engelsiz Filmler Festivali

Bu hafta İstanbul Film Festivali de başlıyor ama biz daha az sözü edilen bir festivale bakalım. Engelsiz Filmler Festivali, 2013 yılından beri düzenlenen, engelli bireylerin de film izleme deneyimini yaşayabilmelerini ve beraber film izlemenin mümkün olduğunu savunan bir festival. Filmleri sesli betimleme ve ayrıntılı altyazı seçenekleri ile sunarak tüm izleyicilere ulaştırmayı hedefliyor. Geçmiş yıllarda farklı illerde düzenlenen festival, bu yıl malum şartlar nedeniyle online olarak düzenleniyor. 12-18 Ekim arasında düzenlenecek olan festivalde filmler farklı sürelerde online gösterime açık olacak ve ücretsiz olarak gösterilecek. Festival programına, http://www.engelsizfestival.com/ adresinden erişmek mümkün. Gösterimler ise https://eff2020.muvi.com/tr adresinden yapılacak.

Festivalin bölümlerine kısaca bir göz atalım:

Engelsiz Yarışma:

Bu bölüm, önceki yıllarda genellikle vizyonda kaçırdıklarımızı yakalayalım diyebileceğimiz bir bölüm olurdu. Ama bu yıl yeni filmlerle eskiler arasında iyi bir denge kurulmuş. Programda, Kız Kardeşler ve Küçük Şeyler gibi geçen senenin en önemli filmlerinden ikisi var ama Bina gibi henüz vizyona girmemiş, Aether gibi çok kısıtlı vizyon şansı bulmuş iki film de yer alıyor. Bina, eksikleri olsa da ilginç bir distopya olarak dikkat çekiyordu. Aether ise Hasankeyf ile ilgili iyi eleştiriler almış bir belgesel. Maddenin Halleri de çok yeni bir belgesel. Hatta İstanbul Film Festivali ve Antalya Altın Portakal’da da yarışıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde çekilen bu belgesel, pandemi döneminden önce çekilmiş olsa da bugünlerde izlenince ayrı bir anlam kazanıyor. Kameranın gözlemci konumunda olması ve hastanenin bizim hiç bilmediğimiz yerlerine girip çıkması, belgeseli ilginç kılıyor.

Dünyadan:

Bu bölümde iki ilginç film var. Bu Enfes Pasta! (Ce magnifique gâteau!), bir Afrika sömürgesinde geçen, farklı karakterlerin hikayelerini anlatan orta metraj bir stop-motion animasyon. İsa’nın Bedeni (Corpus Christi) ise, bir rahiple karıştırılan eski bir suçluyu konu alan bir Polonya filmi. Geçen yıl, en iyi uluslararası film kategorisinde Oscar’a da aday olmuştu. Ülkemizde gösterime girmemiş olduğunu da not olarak düşelim. Yanılmıyorsam online olarak da ilk gösterimi olacak.

Eski Normal:

Pandemi başladığından beri, sürekli olarak normal kavramını sorguluyoruz. Eski normale dönecek miyiz, peki eski normal o kadar iyi miydi? İşte festival bu bölümde, eski normali karşımıza getirerek, bunların değişmesi gerekip gerekmediğini sorguluyor. Bu bölüm, Beden, Hayvan, Şehir, Mekân ve Sanal Benlik olarak, beş alt başlığa ayrılmış durumda. Hayvan alt başlığındaki filmlerin ikisini de izleme fırsatı bulmuştum. Ülkemizdeki sokak köpeklerinin ve barınakların durumlarını inceleyen Köpek Filmi ve hayvanları sahiplenerek ne kadar doğru bir şey yaptığımızı, aslında onlara sokaklarda sağlıklı ve güvenli bir yaşama alanı sunmanın daha mı doğru olduğunu sorgulayan Cody: Zor Günlere Veda seçkinin önerebileceğim filmleri. Beden başlığı altındaki Şişmanlar Cephesi filmi de kendilerini şişman olarak tanımlamaktan çekinmeyen ve bundan utanmayan bir grup kadını anlatan ilginç bir belgesel.

Uzun Lafın Kısası:

Türkiye sinemasının geçen yıl içindeki önemli kısa filmlerinden bir seçki sunan bu bölümden özellikle, Cadı Üçlemesi 13+, İmparatorlukta Zor Bir Gün, Kelebek Adam ve Kulak Misafiri filmlerini önerebilirim.

Çocuklar İçin:

Bu bölüm hakkında çok fazla bir şey yazmaya gerek yok sanırım. Çocuklara yönelik animasyonlardan oluşan bir bölüm. Buradaki filmlerden sadece Kuş ve Balina’yı izledim ve beğendiğim bir kısa film oldu. İyi bir seçki olduğuna güveniyorum.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü: 10 Ekim Cumartesi günü, Comme des garçons isimli, Fransa’nın ilk kadın futbol takımını konu alan filmin gösterimi yapılacak. Aynı filmin 24 Ekim’de tekrarı da var.
  • SinePoetika Film Festivali: Cermodern’de açıkhava sinemasında, 8-11 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan bu festivalde genellikle Türkiye sinemasının klasikleri var. Filmlerin bir kısmını sayalım: Susuz Yaz, Bereketli Topraklar Üzerinde, Ağır Roman, Anayurt Oteli, Bereketli Topraklar Üzerinde vs.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (5 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:
Pandemi ve sinema salonlarına etkisi
Kino 2020 Gösterimleri
Polonya Filmleri Festivali
Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Dürüst Hırsız (Honest Thief)
-Yabancı (Exil)
-85 Yazı (Été 85)
-Son Şaka
-Gitmesine İzin Ver (Let Him Go)
-Derin Korku (Sea Fever)
-Aşk Seni Bulur

Ayvalık Film Festivali

Başka Sinema’nın düzenlediği Ayvalık Film Festivali, üçüncü kez gerçekleştirildi. Daha öncekilere gitme imkânım olmamıştı ama bu yılki özel durumda online düzenlenen festivalde, Ayvalık sadece festivalin adında kalınca ve evinizin salonundaki film festivali haline gelince festivaldeki filmleri izleme şansım oldu. Festivalde 6 film gösterildi. Bunların bir kısmı vizyon şansı da bulacak gibi gözüküyor. En kötü ihtimalle, bir süre sonra online platformlara gelecektir. O halde bu filmlere kısaca bir göz atalım.

O que arde (Yangın Yeri):

Bir kundakçının hapisten çıktıktan sonraki hikayesi şeklinde özetlenen konuyu okuyunca beklentiniz başka olabilir ama yönetmen hiç o sulara girmiyor. Doğa ve insan arasındaki ilişkiyi dingin bir şekilde veren, o dinginlik ile insanı etkileyen bir film. Bu adam gerçekten o suçu işlemiş midir, işlemişse nedeni nedir, hapisten çıktıktan sonra benzer şeyler yapacak mıdır? Yönetmen, Oliver Laxe’nin derdi bu ve benzeri sorular değil. Ana karakterimiz ve annesi arasındaki ilişki ve onların doğanın kucağındaki yerlerine bakıyor. Açıkçası temposu benim için biraz fazla ağırdı ama iyi bir film. Özellikle yaşanmışlıkları yüzlerine yansıtan tüm oyuncular çok iyi. İşin ilginci, oyuncuların isimleri, canlandırdıkları karakterle aynı. Daha önce oyunculuk deneyimleri olmadığını da düşünürsek, karşımızda yarı belgesel bir film olabilir.

Fanny Lye Deliver’d (Fanny’nin Yepyeni Hayatı):

1600’lerin İngiltere’sinde bir kadının, evlerine giren yabancıların etkisiyle yaşadığı değişimi ve kendisini keşfetmesini anlatan leziz bir film. Özellikle kurduğu atmosfer, seyirciyi sürekli diken üstünde tutabilmesi çok başarılı. Bunu yaparken kamera hareketlerini ve müziği de amacına yönelik olarak çok iyi kullanmış. Oyuncular da (belki asıl kötü adamlar hariç) gayet iyiler. Yalnız eve gelen yabancının attığı uzun tiratları çok sevmediğimi söyleyebilirim. Filmin kadının özgürleşmesi ve bağnazlık üzerine bazı sözleri var. Zaten derdini anlatıyor ama tiratlar, anlamadıysanız iyice altını çizeyim diyor adeta. Çok sevmediğim bir yaklaşım. Bir de son zamanlarda bu tip filmlerde çokça karşımıza çıkan bir şey var. Eski dönemleri anlatırken, olaylara bugünün düşünce kalıpları ile yaklaşmak. Bu filmde de çok rahatsız edici olmasa da vardı. Ama genel olarak bu da başarılı diyebileceğim bir filmdi.

Made in Italy (İtalyan Yazı):

Dünyanın en tahmin edilebilir filmini yapmışlar. İlk 10-15 dakikadan sonra tüm filmin senaryosunu, neredeyse repliklerine varıncaya kadar tahmin etmeniz çok kolay. Hatta ilk 10-15 dakikaya da gerek yok. Anahtar kelimeleri veriyorum:

– Aksi ama karizmatik baba
– Boşanmak üzere olan oğul
– Erkek yaşta kaybedilen anne/eş
– İtalya’daki satılmak istenen ev (oğlanın çocukluğu orada geçmiş)
– İtalya’daki güzel kadın

Bu kavramları alınız ve bir senaryo yazınız. Korkarım ilk uzun metraj senaryosunu yazan James D’Arcy de bir senaryo kursunda böyle bir proje yapmış, bütçe bulunca da neden filmini çekmiyorum demiş. Çok da haksızlık etmeyeyim. Her şey aksamadan kuralına göre işliyor ama benzer hikayeleri o kadar çok gördük ki, çok sıkıcı. Liam Neeson’ın gerçek oğlu ile karşılıklı oynuyor olmaları ve hayatlarındaki bir olaya benzer bir olay yaşamaları bilgisi dışında ilginç tarafı yok.

Waiting for the Barbarians (Barbarları Beklerken):

Filmi daha iyi olabilirmiş ama olamamış hissi ile izledim. Uyarlandığı kitabın daha iyi olduğu hissediliyor ama film olarak bir şeyler eksik, bir türlü o vurucu etkiyi veremiyor. Filmin en iyi yanı ele aldığı tema. Var olabilmek için, kendisine olmayan bir düşman yaratan bir ülke konusu her dönem, hatta her coğrafya için geçerli bir konu. Zaten burada da belirgin bir ülke ve dönem adı vermemeye özen gösterilmiş. Ne kadar iyi bir oyuncu olduğu çok geç keşfedilen Mark Rylance’ın, pasif bir karakterden, giderek otoriteye karşı çıkan bir karaktere dönüşen performansı da başarılı. Deneyimli görüntü yönetmeni Chris Menges’in başarılı görüntülerini de filmin olumlu taraflarına dahil edelim. Kötü adamların tek boyutlu ve abartılı çizilmiş olması beni filmden uzaklaştıran unsurlardan oldu. Johnny Depp’in karakteri psikopat bir tip ve bu yüzden, onun yerinde farklı biri olsa durum değişirdi yorumu çıkartılabilir. Halbuki sistemin ona ihtiyacının olduğu yeterince vurgulanamamış. Robert Pattinson, afişte bile kendine yer bulmuş ama konuk oyuncudan hallice. Onun rolünü isimsiz biri de oynayabilirmiş. Filmin mevsimlere yayılan yapısında bazı olayların da fazla hızlı geçtiğini düşündüm. Kitapta bazı olaylar daha derinlemesine işlenmiş olabilir. Yönetmen Ciro Guerra’nın önceki filmlerini düşününce, ilk İngilizce filmi için bu projeyi seçmesi, daha doğrusu bu şekilde çekmesi de ilginç geldi. Olayları “barbarlar” tarafından anlatan bir proje, onun tarzına daha uygun olurdu sanki.

Felicità:

Kabaca, ertesi gün okulu açılacak olan bir kız çocuğunun, annesi ve babası ile geçirdiği son tatil günü olarak özetlenebilir. Muhtemelen Ayvalık FF’nin en iddiasız filmiydi ama sevdim. Fragmanını izleyince sevimli bir aile komedisi izlenimi veriyordu. Temel olarak öyle ama yazar/yönetmen Bruno Merle güzel çalımlar atıp, filmi zaman zaman, seyircinin beklentileri dışına çekmeyi de başarmış. O sevimli aile komedisi, neredeyse sert bir suç filmine bile dönüşecek gibi oluyor bir ara. Aslında filmin çok duygusal gibi gözüken ama eğlenceli açılış sahnesi, tonunu da ele veriyor. Komedisini hemen ele vermeyen, gerçek ve hayal/aldatmaca arasında gidip gelen bir yapısı var. Pio Marmaï ve Camille Rutherford uyumlu bir uyumsuz çift olmuşlar. Ufaklık da yönetmenin kızıymış zaten. Çok doğal bir oyunculuk çıkarmış. Aslında tam ülke sinemaları toplu gösterilerinde karşınıza çıkacak bir film. Keyifle izlersiniz ama yarına da pek bir şey kalmaz.

Wendy:

Bu modern Peter Pan uyarlaması, yabancı eleştirmenlerden hiç iyi not almamıştı. Benh Zeitlin’in önceki filmi gereğinden fazla övülmüştü, bu da gereğinden fazla gömülmüş bence. Üstelik tarz olarak son derece benziyor. Peter Pan hikayesini çok seven biri olarak bu versiyonunu da hiç fena bulmadım. Hikâyenin daha gerçek bir dünyaya çekilirken mistik tarafının da muhafaza edilmesi, büyümek istemeyen çocuklar temasına farklı bir açıdan bakması gayet iyiydi. Peter ve Hook arasındaki ilişki de hikâyeye farklı bir boyut katmış. İyi ve kötünün var olabilmek için birbirine ihtiyacı olması teması, uzaktan uzağa Unbreakable’ı bile hatırlattı. Wendy rolünde Devin France da gerçekten başarılı. Zaten Benh Zeitlin’in çocuk oyunculardan iyi performans aldığını biliyoruz. Yine de Peter rolünde Yashua Mack’ın biraz zayıf kaldığını, en azından Peter Pan’ın diğer çocukları peşinden sürükleyecek karizmasını veremediğini söyleyebiliriz. Hikâyenin bazı parçalarının fazla hızlı gelişmesini de olumsuz tarafa not edebilirim.

Ankara’dan etkinlikler:

Her ne kadar Ayvalık Film Festivali’nden bahsetmiş olsak da Ankara’dan etkinlikler bölümümüze de ara vermeyelim. Ankara’da havalar bozmaya başladığı için, bu tarihten sonra  açıkhava gösterimlerinin çok olası olmadığını, kapalı merak gösterimlerinin ise malum nedenlerden dolayı oldukça azaldığını not olarak düşelim.

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü başlığı altında, kendi binasında yaptığı gösterimlere başlıyor. 3 Ekim Cumartesi günü, La Belle Et La Belle (Güzel Ve Güzel) filminin gösterimi yapılacak. 17 Ekim’de tekrarı da var.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 2 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (15 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
David Lynch filmleri toplu gösterisi
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Bina
-Geriye Kalanlar (The Rest of Us)
-Tek Başına (Alone)
-Polaroid

Adana Altın Koza Film Festivali

Bu yılın özel şartlarında Adana Altın Koza Film Festivali’ndeki filmleri Ankara’daki evimizden izleme şansımız oldu. Adana’da da sınırlı sayıda seyirci ile gösterimler yapıldı ama galiba film ekipleri gösterimlere katılmadı. Evimizin rahatlığında filmleri izlemek güzeldi belki ama Adana’da prömiyer yapılan salondaki ses ve görüntü sorunlarını bile özlediğimi fark ettim.

Yarışmadaki filmlerin büyük kısmını, diğer festivallerde izlemiştik ama yine de şöyle bir üstünden geçelim. Ana jürinin en iyi film, senaryo, kurgu ve yardımcı kadın oyuncu ödülünü verdiği Nasipse Adayız, yarışmanın açık ara en iyi filmiydi. Ercan Kesal, kendisinin belediye başkanlığı aday adaylığı döneminde yaşadıklarını güçlü gözlem gücü ile başarılı bir senaryoya dönüştürmüş, ilk yönetmenlik denemesinin altından da başarıyla kalkmıştı. Üstelik filmin tüm sahnelerinde kendisi de yer alıyordu.

Ankara’da en iyi film seçilen Bilmemek ise Adana’da ikincilik ödülü sayılabilecek olan Yılmaz Güney ödülünün yanında, Leyla Yılmaz’a en iyi yönetmen, Senan Kara’ya en iyi kadın oyuncu, Emir Özden’e ise en iyi umut veren erkek oyuncu ödüllerini kazandırdı. Bir gencin eşcinsel olması ihtimalinin bile arkadaşları arasında dışlanmasına, onun üzerinde yarattığı baskıya odaklanan film, senaryodaki kimi fazlalıklara rağmen yarışmanın başarılı filmlerinden biriydi gerçekten de. Senan Kara ve Emir Özden’in Ankara jürisinden yardımcı oyuncu kategorisinde ödüller aldıklarını da ilginç bir not olarak belirtelim. Kişisel fikrim, Emir Özden kesinlikle başroldeydi, Senan Kara için başrol diyene de itiraz etmem, yardımcı rol diyene de.

Festivaldeki dikkate değer filmlerden bir diğeri de Onur Ünlü’nün yeni stil denemesi, Topal Şükran’ın maceraları idi. Adana jürisi filmi çok sevmemiş olacak ki, sadece en iyi sanat yönetmeni ödülü verdi. Onur Ünlü’nün her stil denemesinin çok başarılı olmadığını kabul ediyorum ama bu kez, biçim ve içeriği uyumlu bir film yapmıştı. Diyalogsuz ama bol gürültülü, final sekansında fazlaca ölçüsüz filmi yine de Ünlü’nün son dönemdeki en iyi filmiydi. Burada Demet Evgar’a bir ödül getirmesini bekliyordum ama yine olmadı. Ödülü üç kere Selen Uçer’e kaptıran Evgar, bu kez de Senan Kara’yı geçemedi.

Altın Koza’da ilk kez izlediğimiz filmlerden Yeniden Leyla, festivalin güzel sürprizlerinden biriydi. Dilsiz bir gencin annesi ile ilişkisini anlatıyormuş gibi görünen film ortasından itibaren bambaşka bir yola giriyor ama ilerledikçe filmin iki yarısı arasında güçlü bağlantılar da kuruyordu. Film henüz çok taze olduğu için sürprizlerinden bahsetmiyorum ama yönetmen Barış Hancıoğulları’nı takibe aldığımı söylemeliyim. Jürinin umut veren erkek oyuncu ödülünü verdiği, Ahmet Melih Yılmaz da gerçekten çok iyi bir oyunculuk sergiliyordu.

Festivalin yeni filmlerinden bir diğeri ise Ben Bir Denizim idi. Deniz adında bir gencin, babası ile olan ilişkisini ve ilk aşkını anlatan film, yapay diyalogları, inandırıcı olmayan karakterleri ve hikâye örgüsü ile festivalin zayıf filmlerinden biriydi. Bir tek Serkan Keskin, doğal oyunculuğu ile filmi toparlamaya çalışıyordu. Umut veren kadın oyuncu ödülü alan Sitare Akbaş da fena değildi.

Daha önceki festivallerde izlediğimiz filmlerden Ceviz Ağacı’nın başarılı bir yönetimi ve oyunculukları vardı ama senaryo, özellikle kadın temsilleri açısından son derece sorunluydu. Serdar Orçin’in en iyi erkek oyuncu ve Payam Azadi’nin en iyi müzik ödüllerine bir itirazım yok. Hatta görüntü yönetmeni ödülü almasına da itirazım olmazdı ama fazlası, fazla olurdu.

Fazla uzatılmış bir kısa film izlenimi veren Plaza ise hem senaryosu hem de özellikle yan oyuncuları ile zayıf bir filmdi ama jüri en azından oyuncularını beğenmiş olmalı ki, Onur Berk Arslanoğlu’na en iyi erkek oyuncu, Deniz Altan’a da umut veren kadın oyuncu ödüllerini verdiler. Filmin en iyi yanlarının onlar olduğunu kabul etmek lazım ama Deniz Altan’ın karakteri de kadın temsili açısından sorunlu bir karakterdi.

Festivalin ödül almayan iki filmi ise Körleşme ve Kuyudaki Taş idi. Körleşme ele aldığı konunun içini dolduramayan, bir kez daha yaratıcılık bunalımındaki bir adam ve onun anlayışsız karısı temasında dolaşan zayıf bir filmdi. Kuyudaki Taş ise Adana’nın son yıllarda ana yarışmaya belgesel film alma yaklaşımının bu yılki örneğiydi. Ankara Film Festivali’nin belgesel bölümünde yer alan bu film, gerçekten de başarılı bir yapımdı. Deli olarak nitelediğimiz insanların kafalarından geçenleri karışımıza getiren, “deli” ve “normal” arasındaki çizginin ne kadar ince olduğunu gösteren film, başarılı bir kurguya da sahipti. Bir tek, gerçek karakterlerin arasına ünlü oyuncuları serpiştirmesini gereksiz bulmuştum. Ancak, geçen yılki Kraliçe Lear gibi örnekler dışında belgesellerin kurmacalar ile beraber yarışıp ödül kazanması çok zor. Bazı uluslararası festivallerde de bu uygulama var ama üzerine biraz daha tartışılmalı diye düşünüyorum.

Not: Mavzer filmi online olarak gösterime açılmadığı için izleme şansım olmadı. Ama izleyen sinema yazarı arkadaşlardan ve jürinin verdiği, görüntü yönetmeni ve yardımcı oyuncu ödüllerinden anladığım kadarıyla, festivalin iyi filmlerinden biriymiş.

Ayvalık Film Festivali’nin de online olarak devam ettiğini, vizyona girmesi beklenen Hollywood filmlerinin birer ikişer ertelenmeye devam ederken çok ucuz bir takım korku, komedi ve aksiyon filmlerinin her nasılsa vizyona girdiğini, haftanın izlemeye değer filmlerinin Sekiz Yüz ve David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi olduğunu da belirtelim.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, Fransız Film Günleri’ne bir Jean-Luc Godard klasiği ile son veriyor. 27 Eylül Pazar günü, Pierrot le Fou filmi, açık havada izlenebilecek.
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 25 Eylül akşamı, Akira Kurosawa’nın Rashomon filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 25 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

David Prowse Anısına

28 Kasım 2020 günü, orijinal Star Wars üçlemesinde Darth Vader maskesinin arkasında olan ve filmde kimsenin yüzünü görmediği David Prowse’u kaybettik. 2010 yılında ülkemize geldiğinde onunla çok keyifli bir söyleşi yapma fırsatı bulmuştum. O tarihte Gölge e-Dergi’de yayımlanan bu söyleşiyi, David Prowse anısına buraya alıyorum.

Unutmayalım ki o dönemde, yeni Star Wars üçlemesi (Bölüm 7, 8 ve 9) henüz ortada yoktu, Lucas Film Disney’e satılmamıştı ve bir İngiliz olan Henry Cavill, Superman olarak seçilmemişti.

——————————————–

Geçtiğimiz ay (Eylül 2010), Star Wars serisinde Darth Vader maskesinin altındaki adam olan Dave Prowse ülkemizdeydi. Prowse JBC Yayıncılık tarafından Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi romanının imza gününe katılmak üzere ülkemize geldi ve Ankara’da bir, İstanbul’da iki adet olmak üzere üç imza gününe ve bir Star Wars partisine katıldı. Biz de henüz imza günleri başlamadan önce Ankara’da kaldığı otelde kendisi ile özel bir söyleşi yapma fırsatı bulduk. Söyleşinin gerçekleşmesindeki katkılarından dolayı JBC Yayıncılık’tan Ertan Ergil’e teşekkür ederiz.

Ülkemize hoş geldiniz Bay Prowse. Sizinle tanışmak bir şeref.
Siz çok tanınan bir film serisinin çok önemli bir parçasısınız. Bugün çok büyük bir fenomene dönüşmüş bir seri bu, çok büyük fan grupları var. İlk filmi çekerken böyle bir başarı hayal etmiş miydiniz?

Hayır. Bu kadar büyük bir film olacağını hiç düşünmemiştim. İlk filmi çekerken bu benim için sadece diğerleri gibi bir filmdi. Hatta ikincisi ve üçüncüsünün olacağını bile bilmiyordum. Hatta kimi zaman çok başarılı olmayacağını bile düşündüm. Çünkü filmi çekerken özellikle özel efektler ile ilgili sorunlar yaşadık. Ya hazır değillerdi ya da istenen şekilde olmuyordu. Sette de çeşitli problemler yaşadık.

İlk filmin yapımının çok zor olduğunu biliyoruz. Hatta pek çok stüdyo filmi kabul etmemiş ve sonunda 20th Century Fox filmi yapmayı kabul etmiş.

Doğrudur. 20th Century Fox’un bir filmiydi. George Lucas’la da ilk kez Star Wars’un yapımından bir süre önce Fox’un ofisinde görüştük. Beni Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) filminde görmüş ve bana bir rol teklif etmek istemiş. Bu arada A Clockwork Orange’ın benim için çok önemli bir film olduğunu da eklemek isterim. Çok kısa bir süre gösterimde kalabildi ama Kubrick bu filmle ilgili pek çok ölüm tehdidi almıştı. Çok kısa bir süre gösterilmiş olmasına rağmen şanslıyım ki George Lucas görmüş, beni beğenmiş ve 5 yıl sonra Star Wars çekileceği zaman beni hatırlamış. Londra’ya geldiğinde de beni aradığına dair haber geldi ve kendisiyle Fox’un ofisinde buluştuk.

Lucas bana önce Chewbacca rolünü önerdi. Nasıl bir şey dediğimde kıllı bir gorile benziyor cevabını alınca oynamak istemedim. Oynayabileceğim başka bir rol yok mu deyince filmin en kötü karakteri var bir de dedi. Ben de bu rolü kabul ettim.

Ancak filmde yüzünüz de hiç görünmüyor, sesiniz de hiç duyulmuyor aslında.

Aslında her üç filmde de sette ben konuştum. Ancak ilk filmin çekimlerinin ortasında sonradan seslendirme yapılması gerektiğine karar verildi. Çünkü ne söylersem söyleyeyim bir maskenin arkasında konuşuyordum. Her ne kadar sette herkes beni duysa ve anlasa da ses film için uygun değildi. Lucas da bunu dert etmememi, çekimler sonrasında tüm diyalogların tekrar kaydedileceğini söyledi. Ben de sonradan stüdyoya girip kendimi konuşacağımı zannetmiştim doğrusu. Film bittiğinde stüdyodaki çalışmaları yapmak için Amerika’ya gittiler. Bu durumda karşılarına iki seçenek çıktı. Ya beni Londra’dan Amerika’ya getirteceklerdi ya da Amerikalı çok tanınmış bir dublaj sanatçısını kullanacaklardı. Maliyetinin daha az olacağını düşünerek ikinci seçeneği seçmişler. Ama seslendirmeyi yapan James Earl Jones’un sesi de gerçekten çok başarılıydı.

Serinin en önemli anlarından biri Darth Vader’ın Luke’a babası olduğunu söylediği andır. Sizin bu sahnede Darth Vader’ın söylediklerini önceden bilmediğiniz, sonradan seslendirmede değiştirildiği söylenir. Gerçekten doğru mudur bu bilgi?

Gerçekten de bilmiyordum. Filmi seyirciyle beraber ilk seyrettiğimde ben de onlar gibi ilk kez duyuyordum bunu ve çok şaşırdım.

Bu arada ilginç bir bilgi de vereyim size. Ben henüz James Earl Jones ile hiç tanışmadım. Yakın zamanda Londra’ya bir tiyatro oyunu oynamaya gelmişti. O dönem James Earl Jones’un oğlundan babasının benimle tanışmak istediğine dair bir telefon aldım. Ancak ben de o dönem Londra’da değildim. Hatırlarsanız bir ara yanardağ patlamış ve küller nedeni ile tüm uçuşların iptal olmuştu. İşte o günlerde oluyor bu. Bir süre o Londra’yı ben de kaldığım yeri terk edemedik. Küller dağıldığında da Amerika’ya dönmesi gerekti ve bu yüzden hala karşılaşabilmiş değiliz. Ama birkaç hafta önce evimde oturup televizyon izlerken bir telefon çaldı ve telefonda “Ben James Earl Jones” diyen görkemli bir ses vardı. Şöyle bir titredim doğrusu. New York’dan arıyormuş ve Amerika’ya yolum düştüğünde artık görüşelim dedi. Planlamayı yaptık, umuyorum ki Ekim ayında kendisiyle bir yemek yiyeceğiz.

Üçüncü filmde sonunda Darth Vader’ın yüzünü görürüz ama gördüğümüz yüz yine sizin değildir.

Evet. Bu kez Sebastian Shaw’un yüzünü görürüz. Sanırım Shaw, Sir Alec Guinness’in arkadaşıydı ve bu nedenle onun ricası ile filme dahil oldu. Ama zaten o sahnede yoğun bir makyaj vardı. Bu nedenle ben oynasaydım bile muhtemelen beni hiç tanıyamayacaktınız. Hatta bu nedenle oynamadığıma memnun bile sayılırım.

Yeni üçlemede ise Darth Vader’ın gençliğini Hayden Christensen oynadı. Bu filmler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmleri izledim ama çok sevmedim. Özellikle The Phantom Menace berbattı. Hele o Jar Jar Binks yok mu. Ama asıl sorun filmler arasındaki zaman ve teknoloji uyumundaki problemdi bence. Sonradan çekilen Episode 1-2-3’de inanılmaz bir teknoloji vardı. Ama bizim çektiğimiz Episode 4-5-6’da elimizde öyle bir teknoloji yoktu ve filmler de bunu yansıtıyordu. Halbuki sıralamaya baktığınızda hikayede önce büyük bir teknoloji varken sonra birdenbire o teknoloji kaybolmuş gibiydi. Ben hala eski üçlemenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bence George Lucas yeni üçleme ile hikaye anlatmaktan çok teknoloji ile neler yapabileceğini göstermek istedi.

En fazla tanındığınız rolünüz Darth Vader ama oynadığınız ya da oynamak istediğiniz sizin için özel başka bir rol var mı?

Oynamak istediğim bazı rollere çok yaklaştım ama sonuçta olmadı. Mesela Bond filmlerindeki Jaws rolü. Daha önce birkaç Bond filmi çekmiş olan Guy Hamilton çekilecek yeni film için benimle bağlantıya geçmiş ve bir Bond filminde kötü karakteri oynamayı düşünüp düşünmediğimi sormuştu. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Ne yazık ki filmin çekimleri başlamadan önce Hamilton kovuldu ve Lewis Gilbert filmin yönetmeni olarak seçildi. O da Richard Kiel’ın bu rolü oynamasını istedi.

Peki ya Superman? Bu film için Christopher Reeve’e vücut çalıştırdığınızı biliyoruz. Siz bu rolü oynamayı ister miydiniz?

Hayatımda hiçbir rolü oynamak için bu kadar uğraşmadım. Fakat hem yönetmen, hem yapımcı, hem de kast yönetmeni tarafından ayrı ayrı reddedildim. Fizik olarak tam istediğimiz gibisin dediler. Uzun boy, kaslı bir vücut, güçlü kollar. O zamanlar gerçekten iri ve kaslı idim. Ama Superman bir Amerikan kahramanı, onu mutlaka bir Amerikalı oynamalı dediler. Bir İngiliz’in bu rolü oynamasına sıcak bakılmadı. Amerikan seyircisinin bu durumu kabullenemeyeceği düşünüldü.

Star Wars için üretilmiş pek çok materyal var ve dünyanın dört bir köşesinde de bu ürünleri toparlayıp koleksiyon yapan insanlar mevcut. Sizin kendinize özel bir Star Wars koleksiyonunuz var mı?

Birkaç parça bir şeyler olsa da öyle önemli bir koleksiyonum yok. En önemlisi, çekimlerde kullandığımız maskelerden biri halen bende. Bir de sevdiğim bir heykelim var. Onlar dışında çok fazla bir şey yok.

Son zamanlarda George Lucas ile bazı sorunlar yaşadığınızı duyduk. Resmi Star Wars toplantılarına katılmanız yasaklanmış. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?

Doğrusu bu konu hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama yaşadığım problemin George Lucas ile olmadığını vurgulamalıyım. O çok iyi bir yönetmen ve iyi bir insandır. Fazla konuşmayı sevmez, onunla uzun bir muhabbete giremezsiniz o kadar. Ama dediğim gibi iyi bir insandır. Benim yaşadığım problem Lucasfilm şirketi ile. Şirket ile zaten bir takım problemlerimiz vardı. Yaptığım söyleşilerde bana bununla ilgili sorular sorulduğunda her şey çok güzel gidiyor demek yerine gerçek düşüncelerimi söyledim. Onlar da şirket olarak benim söylediğim bazı sözlerin onlar tarafından kabul edilemez olduğuna karar verdiler ve Lucasfilm’in düzenlediği etkinliklere katılmamı engellediler. Özellikle “Celebration V”a katılamadığım için üzgünüm (“Celebration” etkinlikleri, Lucasfilm’in Star Wars serisi için önemli olan günlerde düzenlediği büyük etkinlikler. 1999 yılından beri 5’i Amerika’da olmak üzere tüm dünyada 7 adet “Celebration” etkinliği gerçekleştirildi. Dave Prowse, Ağustos 2010’da yapılan etkinliğe katılamadığından bahsediyor – HND’nin notu).

Darth Vader’ı canlandırmadan önce vücut çalıştığınızı ve halter sporu ile uğraştığınızı biliyoruz.

1960 benim için önemli bir yıldı bu konuda. Vücut geliştirme ile ilgili önemli bir şampiyonaya katılmıştım. Müsabaka sonrası hakemlerin başkanı yanıma gelerek bana asla birinci olamayacağımı söyledi. Ben de şaşırdım ve neden diye sordum. O an oradaki en iri yarışmacı bendim, gerekirse daha da çok çalışırdım. Bana fiziğimde hiçbir sorun olmadığını ama ayaklarımım çok çirkin olduğunu söyledi. Çok anlam veremedim ama anladım ki vücut geliştirme sporunda benim için pek bir gelecek yoktu. Ben de güçlü kuvvetli olduğum için halter sporuna geçiş yaptım. 1961 yılında İngiltere’deki ulusal şampiyonada üçüncü oldum, 1962’de ise birinciydim. Aynı yıl Avustralya’daki şampiyonada İngiltere’yi temsil ettim. 63 ve 64’de yine İngiltere’de birinciydim. 64’de Tokyo’daki olimpiyatlara katılmak üzere çalışıyorduk ama son saniyede bütçe kısıtlarından dolayı Tokyo’ya gidecek takımda kısıtlamaya gittiler ve ben de Tokyo’ya gidemeyenler arasında yer aldım.  1968 Olimpiyatları için çalışmaya devam ettim ama o tarihte rakiplerim de çok güçlenmişti. Olamadı.

Halen gayet iyi gözüküyorsunuz. Vücut çalışmaya devam ediyor musunuz?

Yakın zamanda geçirdiğim bazı hastalıklardan dolayı bir süredir durdurmak zorunda kaldım ama çok düzenli olmasa da çalışmaya hep devam ettim.

Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi roman kitabının imza günlerine katılmak üzere ülkemize geldiniz. Daha önce Türkiye’yi ziyaret etmiş miydiniz?

Yıllar önce bir tatil için gelmiştim. Çok güzel bir sahil beldesiydi. Şu anda adını hatırlamıyorum ama orada çok güzel bir tatil geçirmiştim.

Peki Darth Vader çizgi romanını nasıl buldunuz?

Çok güzel gerçekten. Ben gazete kağıdına benzer bir baskı bekliyordum, cildi ve baskısı çok kaliteli olmuş, çok beğendim.

Ülkemizde de gayet geniş bir Star Wars hayran kitlesi var. Eminim ki önümüzdeki imza günlerine ve düzenlenen partiye büyük bir katılım olacaktır. Umarım ziyaretinizden memnun kalırsınız. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Umarım güzel bir söyleşi olmuştur.

Kanal B – Günce Programı (8 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
SinePoetika Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Barbarları Beklerken (Waiting for the Barbarians)
-Aile Hükümeti
-Vahşi Dostum (Mia and the White Lion)
-BoBoiBoy (BoBoiBoy: The Movie)
-Ölü Nöbeti (The Vigil)
-Bir Psikopatın Günlüğü


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 286.184 hits
Eylül 2021
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: