Archive for the 'Haberler' Category

Kanal B – Günce Programı (12 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:

Türkiye’nin Oscar aday adayı
Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası
Haftanın Vizyon Filmleri:
-İki Gözüm Ahmet
-Pinokyo (Pinocchio)
-Sıra Dışı (Freaky)
-Çifte Bela: Sihirli Ayna (Unheimlich perfekte Freunde)
-Azizler Hapishanesi (Patients of a Saint)
-Follow Me
-Kapan

Engelsiz Filmler Festivali

Bu hafta İstanbul Film Festivali de başlıyor ama biz daha az sözü edilen bir festivale bakalım. Engelsiz Filmler Festivali, 2013 yılından beri düzenlenen, engelli bireylerin de film izleme deneyimini yaşayabilmelerini ve beraber film izlemenin mümkün olduğunu savunan bir festival. Filmleri sesli betimleme ve ayrıntılı altyazı seçenekleri ile sunarak tüm izleyicilere ulaştırmayı hedefliyor. Geçmiş yıllarda farklı illerde düzenlenen festival, bu yıl malum şartlar nedeniyle online olarak düzenleniyor. 12-18 Ekim arasında düzenlenecek olan festivalde filmler farklı sürelerde online gösterime açık olacak ve ücretsiz olarak gösterilecek. Festival programına, http://www.engelsizfestival.com/ adresinden erişmek mümkün. Gösterimler ise https://eff2020.muvi.com/tr adresinden yapılacak.

Festivalin bölümlerine kısaca bir göz atalım:

Engelsiz Yarışma:

Bu bölüm, önceki yıllarda genellikle vizyonda kaçırdıklarımızı yakalayalım diyebileceğimiz bir bölüm olurdu. Ama bu yıl yeni filmlerle eskiler arasında iyi bir denge kurulmuş. Programda, Kız Kardeşler ve Küçük Şeyler gibi geçen senenin en önemli filmlerinden ikisi var ama Bina gibi henüz vizyona girmemiş, Aether gibi çok kısıtlı vizyon şansı bulmuş iki film de yer alıyor. Bina, eksikleri olsa da ilginç bir distopya olarak dikkat çekiyordu. Aether ise Hasankeyf ile ilgili iyi eleştiriler almış bir belgesel. Maddenin Halleri de çok yeni bir belgesel. Hatta İstanbul Film Festivali ve Antalya Altın Portakal’da da yarışıyor. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde çekilen bu belgesel, pandemi döneminden önce çekilmiş olsa da bugünlerde izlenince ayrı bir anlam kazanıyor. Kameranın gözlemci konumunda olması ve hastanenin bizim hiç bilmediğimiz yerlerine girip çıkması, belgeseli ilginç kılıyor.

Dünyadan:

Bu bölümde iki ilginç film var. Bu Enfes Pasta! (Ce magnifique gâteau!), bir Afrika sömürgesinde geçen, farklı karakterlerin hikayelerini anlatan orta metraj bir stop-motion animasyon. İsa’nın Bedeni (Corpus Christi) ise, bir rahiple karıştırılan eski bir suçluyu konu alan bir Polonya filmi. Geçen yıl, en iyi uluslararası film kategorisinde Oscar’a da aday olmuştu. Ülkemizde gösterime girmemiş olduğunu da not olarak düşelim. Yanılmıyorsam online olarak da ilk gösterimi olacak.

Eski Normal:

Pandemi başladığından beri, sürekli olarak normal kavramını sorguluyoruz. Eski normale dönecek miyiz, peki eski normal o kadar iyi miydi? İşte festival bu bölümde, eski normali karşımıza getirerek, bunların değişmesi gerekip gerekmediğini sorguluyor. Bu bölüm, Beden, Hayvan, Şehir, Mekân ve Sanal Benlik olarak, beş alt başlığa ayrılmış durumda. Hayvan alt başlığındaki filmlerin ikisini de izleme fırsatı bulmuştum. Ülkemizdeki sokak köpeklerinin ve barınakların durumlarını inceleyen Köpek Filmi ve hayvanları sahiplenerek ne kadar doğru bir şey yaptığımızı, aslında onlara sokaklarda sağlıklı ve güvenli bir yaşama alanı sunmanın daha mı doğru olduğunu sorgulayan Cody: Zor Günlere Veda seçkinin önerebileceğim filmleri. Beden başlığı altındaki Şişmanlar Cephesi filmi de kendilerini şişman olarak tanımlamaktan çekinmeyen ve bundan utanmayan bir grup kadını anlatan ilginç bir belgesel.

Uzun Lafın Kısası:

Türkiye sinemasının geçen yıl içindeki önemli kısa filmlerinden bir seçki sunan bu bölümden özellikle, Cadı Üçlemesi 13+, İmparatorlukta Zor Bir Gün, Kelebek Adam ve Kulak Misafiri filmlerini önerebilirim.

Çocuklar İçin:

Bu bölüm hakkında çok fazla bir şey yazmaya gerek yok sanırım. Çocuklara yönelik animasyonlardan oluşan bir bölüm. Buradaki filmlerden sadece Kuş ve Balina’yı izledim ve beğendiğim bir kısa film oldu. İyi bir seçki olduğuna güveniyorum.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Kültür Merkezi, Sinema Kulübü: 10 Ekim Cumartesi günü, Comme des garçons isimli, Fransa’nın ilk kadın futbol takımını konu alan filmin gösterimi yapılacak. Aynı filmin 24 Ekim’de tekrarı da var.
  • SinePoetika Film Festivali: Cermodern’de açıkhava sinemasında, 8-11 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan bu festivalde genellikle Türkiye sinemasının klasikleri var. Filmlerin bir kısmını sayalım: Susuz Yaz, Bereketli Topraklar Üzerinde, Ağır Roman, Anayurt Oteli, Bereketli Topraklar Üzerinde vs.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Ekim 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (5 Kasım 2020)

Bu haftaki program konuları:
Pandemi ve sinema salonlarına etkisi
Kino 2020 Gösterimleri
Polonya Filmleri Festivali
Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Dürüst Hırsız (Honest Thief)
-Yabancı (Exil)
-85 Yazı (Été 85)
-Son Şaka
-Gitmesine İzin Ver (Let Him Go)
-Derin Korku (Sea Fever)
-Aşk Seni Bulur

Kanal B – Günce Programı (15 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Engelsiz Filmler Festivali
İstanbul Film Festivali
David Lynch filmleri toplu gösterisi
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Bina
-Geriye Kalanlar (The Rest of Us)
-Tek Başına (Alone)
-Polaroid

David Prowse Anısına

28 Kasım 2020 günü, orijinal Star Wars üçlemesinde Darth Vader maskesinin arkasında olan ve filmde kimsenin yüzünü görmediği David Prowse’u kaybettik. 2010 yılında ülkemize geldiğinde onunla çok keyifli bir söyleşi yapma fırsatı bulmuştum. O tarihte Gölge e-Dergi’de yayımlanan bu söyleşiyi, David Prowse anısına buraya alıyorum.

Unutmayalım ki o dönemde, yeni Star Wars üçlemesi (Bölüm 7, 8 ve 9) henüz ortada yoktu, Lucas Film Disney’e satılmamıştı ve bir İngiliz olan Henry Cavill, Superman olarak seçilmemişti.

——————————————–

Geçtiğimiz ay (Eylül 2010), Star Wars serisinde Darth Vader maskesinin altındaki adam olan Dave Prowse ülkemizdeydi. Prowse JBC Yayıncılık tarafından Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi romanının imza gününe katılmak üzere ülkemize geldi ve Ankara’da bir, İstanbul’da iki adet olmak üzere üç imza gününe ve bir Star Wars partisine katıldı. Biz de henüz imza günleri başlamadan önce Ankara’da kaldığı otelde kendisi ile özel bir söyleşi yapma fırsatı bulduk. Söyleşinin gerçekleşmesindeki katkılarından dolayı JBC Yayıncılık’tan Ertan Ergil’e teşekkür ederiz.

Ülkemize hoş geldiniz Bay Prowse. Sizinle tanışmak bir şeref.
Siz çok tanınan bir film serisinin çok önemli bir parçasısınız. Bugün çok büyük bir fenomene dönüşmüş bir seri bu, çok büyük fan grupları var. İlk filmi çekerken böyle bir başarı hayal etmiş miydiniz?

Hayır. Bu kadar büyük bir film olacağını hiç düşünmemiştim. İlk filmi çekerken bu benim için sadece diğerleri gibi bir filmdi. Hatta ikincisi ve üçüncüsünün olacağını bile bilmiyordum. Hatta kimi zaman çok başarılı olmayacağını bile düşündüm. Çünkü filmi çekerken özellikle özel efektler ile ilgili sorunlar yaşadık. Ya hazır değillerdi ya da istenen şekilde olmuyordu. Sette de çeşitli problemler yaşadık.

İlk filmin yapımının çok zor olduğunu biliyoruz. Hatta pek çok stüdyo filmi kabul etmemiş ve sonunda 20th Century Fox filmi yapmayı kabul etmiş.

Doğrudur. 20th Century Fox’un bir filmiydi. George Lucas’la da ilk kez Star Wars’un yapımından bir süre önce Fox’un ofisinde görüştük. Beni Stanley Kubrick’in A Clockwork Orange (Otomatik Portakal) filminde görmüş ve bana bir rol teklif etmek istemiş. Bu arada A Clockwork Orange’ın benim için çok önemli bir film olduğunu da eklemek isterim. Çok kısa bir süre gösterimde kalabildi ama Kubrick bu filmle ilgili pek çok ölüm tehdidi almıştı. Çok kısa bir süre gösterilmiş olmasına rağmen şanslıyım ki George Lucas görmüş, beni beğenmiş ve 5 yıl sonra Star Wars çekileceği zaman beni hatırlamış. Londra’ya geldiğinde de beni aradığına dair haber geldi ve kendisiyle Fox’un ofisinde buluştuk.

Lucas bana önce Chewbacca rolünü önerdi. Nasıl bir şey dediğimde kıllı bir gorile benziyor cevabını alınca oynamak istemedim. Oynayabileceğim başka bir rol yok mu deyince filmin en kötü karakteri var bir de dedi. Ben de bu rolü kabul ettim.

Ancak filmde yüzünüz de hiç görünmüyor, sesiniz de hiç duyulmuyor aslında.

Aslında her üç filmde de sette ben konuştum. Ancak ilk filmin çekimlerinin ortasında sonradan seslendirme yapılması gerektiğine karar verildi. Çünkü ne söylersem söyleyeyim bir maskenin arkasında konuşuyordum. Her ne kadar sette herkes beni duysa ve anlasa da ses film için uygun değildi. Lucas da bunu dert etmememi, çekimler sonrasında tüm diyalogların tekrar kaydedileceğini söyledi. Ben de sonradan stüdyoya girip kendimi konuşacağımı zannetmiştim doğrusu. Film bittiğinde stüdyodaki çalışmaları yapmak için Amerika’ya gittiler. Bu durumda karşılarına iki seçenek çıktı. Ya beni Londra’dan Amerika’ya getirteceklerdi ya da Amerikalı çok tanınmış bir dublaj sanatçısını kullanacaklardı. Maliyetinin daha az olacağını düşünerek ikinci seçeneği seçmişler. Ama seslendirmeyi yapan James Earl Jones’un sesi de gerçekten çok başarılıydı.

Serinin en önemli anlarından biri Darth Vader’ın Luke’a babası olduğunu söylediği andır. Sizin bu sahnede Darth Vader’ın söylediklerini önceden bilmediğiniz, sonradan seslendirmede değiştirildiği söylenir. Gerçekten doğru mudur bu bilgi?

Gerçekten de bilmiyordum. Filmi seyirciyle beraber ilk seyrettiğimde ben de onlar gibi ilk kez duyuyordum bunu ve çok şaşırdım.

Bu arada ilginç bir bilgi de vereyim size. Ben henüz James Earl Jones ile hiç tanışmadım. Yakın zamanda Londra’ya bir tiyatro oyunu oynamaya gelmişti. O dönem James Earl Jones’un oğlundan babasının benimle tanışmak istediğine dair bir telefon aldım. Ancak ben de o dönem Londra’da değildim. Hatırlarsanız bir ara yanardağ patlamış ve küller nedeni ile tüm uçuşların iptal olmuştu. İşte o günlerde oluyor bu. Bir süre o Londra’yı ben de kaldığım yeri terk edemedik. Küller dağıldığında da Amerika’ya dönmesi gerekti ve bu yüzden hala karşılaşabilmiş değiliz. Ama birkaç hafta önce evimde oturup televizyon izlerken bir telefon çaldı ve telefonda “Ben James Earl Jones” diyen görkemli bir ses vardı. Şöyle bir titredim doğrusu. New York’dan arıyormuş ve Amerika’ya yolum düştüğünde artık görüşelim dedi. Planlamayı yaptık, umuyorum ki Ekim ayında kendisiyle bir yemek yiyeceğiz.

Üçüncü filmde sonunda Darth Vader’ın yüzünü görürüz ama gördüğümüz yüz yine sizin değildir.

Evet. Bu kez Sebastian Shaw’un yüzünü görürüz. Sanırım Shaw, Sir Alec Guinness’in arkadaşıydı ve bu nedenle onun ricası ile filme dahil oldu. Ama zaten o sahnede yoğun bir makyaj vardı. Bu nedenle ben oynasaydım bile muhtemelen beni hiç tanıyamayacaktınız. Hatta bu nedenle oynamadığıma memnun bile sayılırım.

Yeni üçlemede ise Darth Vader’ın gençliğini Hayden Christensen oynadı. Bu filmler hakkında ne düşünüyorsunuz?

Filmleri izledim ama çok sevmedim. Özellikle The Phantom Menace berbattı. Hele o Jar Jar Binks yok mu. Ama asıl sorun filmler arasındaki zaman ve teknoloji uyumundaki problemdi bence. Sonradan çekilen Episode 1-2-3’de inanılmaz bir teknoloji vardı. Ama bizim çektiğimiz Episode 4-5-6’da elimizde öyle bir teknoloji yoktu ve filmler de bunu yansıtıyordu. Halbuki sıralamaya baktığınızda hikayede önce büyük bir teknoloji varken sonra birdenbire o teknoloji kaybolmuş gibiydi. Ben hala eski üçlemenin daha iyi olduğunu düşünüyorum. Bence George Lucas yeni üçleme ile hikaye anlatmaktan çok teknoloji ile neler yapabileceğini göstermek istedi.

En fazla tanındığınız rolünüz Darth Vader ama oynadığınız ya da oynamak istediğiniz sizin için özel başka bir rol var mı?

Oynamak istediğim bazı rollere çok yaklaştım ama sonuçta olmadı. Mesela Bond filmlerindeki Jaws rolü. Daha önce birkaç Bond filmi çekmiş olan Guy Hamilton çekilecek yeni film için benimle bağlantıya geçmiş ve bir Bond filminde kötü karakteri oynamayı düşünüp düşünmediğimi sormuştu. Ben de memnuniyetle kabul ettim. Ne yazık ki filmin çekimleri başlamadan önce Hamilton kovuldu ve Lewis Gilbert filmin yönetmeni olarak seçildi. O da Richard Kiel’ın bu rolü oynamasını istedi.

Peki ya Superman? Bu film için Christopher Reeve’e vücut çalıştırdığınızı biliyoruz. Siz bu rolü oynamayı ister miydiniz?

Hayatımda hiçbir rolü oynamak için bu kadar uğraşmadım. Fakat hem yönetmen, hem yapımcı, hem de kast yönetmeni tarafından ayrı ayrı reddedildim. Fizik olarak tam istediğimiz gibisin dediler. Uzun boy, kaslı bir vücut, güçlü kollar. O zamanlar gerçekten iri ve kaslı idim. Ama Superman bir Amerikan kahramanı, onu mutlaka bir Amerikalı oynamalı dediler. Bir İngiliz’in bu rolü oynamasına sıcak bakılmadı. Amerikan seyircisinin bu durumu kabullenemeyeceği düşünüldü.

Star Wars için üretilmiş pek çok materyal var ve dünyanın dört bir köşesinde de bu ürünleri toparlayıp koleksiyon yapan insanlar mevcut. Sizin kendinize özel bir Star Wars koleksiyonunuz var mı?

Birkaç parça bir şeyler olsa da öyle önemli bir koleksiyonum yok. En önemlisi, çekimlerde kullandığımız maskelerden biri halen bende. Bir de sevdiğim bir heykelim var. Onlar dışında çok fazla bir şey yok.

Son zamanlarda George Lucas ile bazı sorunlar yaşadığınızı duyduk. Resmi Star Wars toplantılarına katılmanız yasaklanmış. Bu konuda bir şeyler söylemek ister misiniz?

Doğrusu bu konu hakkında çok fazla konuşmak istemiyorum. Ama yaşadığım problemin George Lucas ile olmadığını vurgulamalıyım. O çok iyi bir yönetmen ve iyi bir insandır. Fazla konuşmayı sevmez, onunla uzun bir muhabbete giremezsiniz o kadar. Ama dediğim gibi iyi bir insandır. Benim yaşadığım problem Lucasfilm şirketi ile. Şirket ile zaten bir takım problemlerimiz vardı. Yaptığım söyleşilerde bana bununla ilgili sorular sorulduğunda her şey çok güzel gidiyor demek yerine gerçek düşüncelerimi söyledim. Onlar da şirket olarak benim söylediğim bazı sözlerin onlar tarafından kabul edilemez olduğuna karar verdiler ve Lucasfilm’in düzenlediği etkinliklere katılmamı engellediler. Özellikle “Celebration V”a katılamadığım için üzgünüm (“Celebration” etkinlikleri, Lucasfilm’in Star Wars serisi için önemli olan günlerde düzenlediği büyük etkinlikler. 1999 yılından beri 5’i Amerika’da olmak üzere tüm dünyada 7 adet “Celebration” etkinliği gerçekleştirildi. Dave Prowse, Ağustos 2010’da yapılan etkinliğe katılamadığından bahsediyor – HND’nin notu).

Darth Vader’ı canlandırmadan önce vücut çalıştığınızı ve halter sporu ile uğraştığınızı biliyoruz.

1960 benim için önemli bir yıldı bu konuda. Vücut geliştirme ile ilgili önemli bir şampiyonaya katılmıştım. Müsabaka sonrası hakemlerin başkanı yanıma gelerek bana asla birinci olamayacağımı söyledi. Ben de şaşırdım ve neden diye sordum. O an oradaki en iri yarışmacı bendim, gerekirse daha da çok çalışırdım. Bana fiziğimde hiçbir sorun olmadığını ama ayaklarımım çok çirkin olduğunu söyledi. Çok anlam veremedim ama anladım ki vücut geliştirme sporunda benim için pek bir gelecek yoktu. Ben de güçlü kuvvetli olduğum için halter sporuna geçiş yaptım. 1961 yılında İngiltere’deki ulusal şampiyonada üçüncü oldum, 1962’de ise birinciydim. Aynı yıl Avustralya’daki şampiyonada İngiltere’yi temsil ettim. 63 ve 64’de yine İngiltere’de birinciydim. 64’de Tokyo’daki olimpiyatlara katılmak üzere çalışıyorduk ama son saniyede bütçe kısıtlarından dolayı Tokyo’ya gidecek takımda kısıtlamaya gittiler ve ben de Tokyo’ya gidemeyenler arasında yer aldım.  1968 Olimpiyatları için çalışmaya devam ettim ama o tarihte rakiplerim de çok güçlenmişti. Olamadı.

Halen gayet iyi gözüküyorsunuz. Vücut çalışmaya devam ediyor musunuz?

Yakın zamanda geçirdiğim bazı hastalıklardan dolayı bir süredir durdurmak zorunda kaldım ama çok düzenli olmasa da çalışmaya hep devam ettim.

Türkiye’ye özel olarak hazırlanan Darth Vader çizgi roman kitabının imza günlerine katılmak üzere ülkemize geldiniz. Daha önce Türkiye’yi ziyaret etmiş miydiniz?

Yıllar önce bir tatil için gelmiştim. Çok güzel bir sahil beldesiydi. Şu anda adını hatırlamıyorum ama orada çok güzel bir tatil geçirmiştim.

Peki Darth Vader çizgi romanını nasıl buldunuz?

Çok güzel gerçekten. Ben gazete kağıdına benzer bir baskı bekliyordum, cildi ve baskısı çok kaliteli olmuş, çok beğendim.

Ülkemizde de gayet geniş bir Star Wars hayran kitlesi var. Eminim ki önümüzdeki imza günlerine ve düzenlenen partiye büyük bir katılım olacaktır. Umarım ziyaretinizden memnun kalırsınız. Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Ben teşekkür ederim. Umarım güzel bir söyleşi olmuştur.

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını

Ankara Film Festivali

Geçen hafta, ülkemizde sinemaların yeniden açılması sonrasındaki, klasik anlamda kapalı salonlarda yapılacak olan ilk festivalin, Ankara Film Festivali olacağından bahsetmiştik. 3 Eylül tarihinde açılışı yapılan festivalde film gösterimleri 4 Eylül Cuma günü başlıyor ve bir hafta sürecek. Pandemi koşullarından dolayı, 2 salonda, günde 3’er seans olarak film gösterimleri yapılacağı için, festivalde alışık olduğumuz film sayısı biraz azalmış durumda. Festivalde bakanlığın sinemalar için uygun bulduğu tüm kuralların yanında ek önlemlerin de alındığı notunu düşelim ve programa bir göz atalım.

Öncelikle ulusal film yarışmalarında gösterilecek filmlerin listesini verelim:

Ulusal Uzun Film Yarışması:

  • Aşk, Büyü, vs. / Ümit Ünal
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Kovan / Eylem Kaftan
  • Omar ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme
  • Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil
  • Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan
  • İklim Değişimi / Yasemin Demirci
  • Meryem Ana / Mustafa Gürbüz
  • Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler
  • Servis / Ramazan Kılıç
  • Topanga / Ayçıl Yeltan
  • Tor / Ragıp Türk
  • Veger (Dönüş) / Selman Deniz
  • Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız
  • Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • Ada’m / Turgay Kural
  • Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz
  • Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin
  • Enstantane / Hakan Aytekin
  • İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu
  • Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel
  • Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı
  • Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent
  • Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal
  • Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar
  • Tenere / Hasan Söylemez

Birisinde SİYAD jürisi, diğerinde ise ön jüri olduğum için, Ulusal Uzun ve Ulusal Kısa Film yarışmaları ile ilgili bir yorum yapamıyorum şimdilik. Ancak belgesel yarışmasından, Ankara’nın unutulan dereleri ile ilgili bir film olan Asfaltın Altında Dereler Var ve 80’li yıllarda Mardin’de çekilen bir fotoğrafın izini süren Enstantane filmlerini önerebilirim. Ovacık ve Tenere de merak ettiğim filmler.

Dünya Sineması:

Bu yıl, bu bölüm, Anısına, Vişegrad Dörtlüsü ve Festivallerden adı altında, 3 alt bölüme ayrılmış durumda.

Anısına bölümünde, her ikisinin de doğumlarının 100. yılı olması vesilesiyle, Federico Fellini ve Éric Rohmer’in birer filmi gösterilecek. Fellicini’nin Aylaklar (I Vitelloni) filmi, usta yönetmenin ilk dönem filmlerinden biri. Yönetmenin daha sonraki filmlerine göre daha gerçekçi bir damardan geldiği söylenebilir. Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise Rohmer sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bir film. Her iki filmi de özellikle hiç izlememiş olanlara öneriyorum. Kendi adıma, tekrar izlemeye çalışacağım.

Vişegrad Dörtlüsü, son birkaç senedir festivalin içinde yer alan bir bölüm. Bu bölümde Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan filmler gösteriliyor. Zor ve tatsız günlerden geçtiğimiz bu yıl, bu bölüm için komedi filmleri seçilmiş. Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) bu seçkinin en ünlü filmi. Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) de adını duyduğumuz bir filmken Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Peter’in Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ve Andrzej Munk’un Eroica’sı ise ilginç keşifler olacak gibi gözüküyor.

Festivallerden bölümü ise bu yıl 6 yeni filmden oluşuyor. Bu bölümün ön plana çıkan filmi, hiç kuşkusuz ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Christian Petzold’un Undine’si. Üstelik yine Paula Beer ve Franz Rogowski ile çalışmış. Petzold’un Paula Beer öncesindeki favori oyuncusu Nina Hoss ise Seçmeler (Das Vorspiel) filmi ile karşımızda. O da geçen senenin epeyce adı duyulan filmlerinden biriydi.

Geçtiğimiz yıllarda Uçan Süpürge’de filmlerini izlediğimiz Ulrike Ottinger’in otobiyografik belgeseli Paris Calligrammes da festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri. Tıpkı, Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas) adlı animasyon gibi. Arne Körner’in Gasmann’ı ve Danilo Caputo’nun Rüzgârı Eken (Semina il vento) filmleri ise seçkinin bu bölümünün keşifleri olacak gibi duruyor.

İşte pandemi şartları altında nasıl bir ortamda gerçekleşeceğini merakla beklediğimiz ilk festivalin programı bu şekilde. Seyircinin ne kadar ilgi göstereceği, sonraki festivaller için de belirleyici olacak sanırım.

Sağlıklı festivaller dileğiyle, haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 4 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3

Sinemalar Açıldı da Ne Oldu?

Geçtiğimiz hafta boyunca sinema gündeminde çok fazla yeni bir olay olmadı. Cinemaximum’ların açılması ile ülkedeki sinema salonlarının büyük bir bölümünün açılmış olacağını söylemiştik. Öyle de oldu ama izleyici sayısı beklenilen seviyeye ulaştı mı, tartışılır. Madem öyle, geçen hafta sonunun izleyici sayılarına bakarak durumu değerlendirmeye çalışalım(*).

7-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında, 4 yeni film gösterime girmişti. Pandemi öncesi gösterime giren filmlerin de eklenmesi ile toplam 25 film gösterimdeymiş ve bu filmlerin toplam seyirci sayısı 16.155 olmuş. Yaz ayları zaten seyirci sayısı açısından düşüktür ama bir önceki yılın aynı hafta sonu ile karşılaştırmak gerekirse, 2019 yılında toplam 30 film vizyondaymış ve bunlara toplam 286.983 bilet satılmış. Görüldüğü gibi, önemli bir fark var. Belli ki henüz seyirciler sinemaya gitmek konusunda çok istekli değil. Elbette, kurallar gereği, salonlar tam kapasite ile çalışamadığı için, seyirci salonlara dönmeye başladığında da, eski sayıların bulunmasının çok zor olduğunu eklemek gerek.

Gösterime yeni giren filmlerin de seyirciyi geniş kapsamda salonlara çekecek filmler olmadığını da unutmamalıyız. Haftanın yeni filmlerinden en fazla seyirci çekebileni, 47 Metre Derinde: Kafes olmuş ki, o da 1.895 seyirci ile ancak 3. sıradan listeye girebilmiş. Haftanın diğer yeni filmleri Gece Nöbeti, Şeytanın El Kitabı ve Bir Yalnızlık Şarkısı ise sırasıyla dördüncü, yedinci ve ondördüncü sırada kendilerine yer bulabilmişler. Bu filmlerin, normalde de çok seyirci çekmeyeceğini kabul etmemiz lazım. Yeni normalde, potansiyellerinin de altında kalmaları kaçınılmazdı. Mart ayından kalan Bloodshot ve Zengo’nun listede ilk iki sırada olması, seyircinin belli ölçüde ilgisini çekebilecek filmler gösterime girmeye başladığında, salonların kısmen dolabileceğini gösteriyor. Geçen hafta da söylediğimiz gibi, bu konuda tüm sektör, Tenet’e kilitlenmiş durumda. Geçtiğimiz hafta içinde, bu filmin biletlerinin satışa çıkmış olduğunu da belirtelim. Bu satırlar yazılırken, en azından IMAX salonları için biletler de yavaş yavaş satılmaya başlamıştı. Normalde bu salonların büyük bir kısmı için biletler çok azalmış olurdu. Şimdilik, o seviyede değil ama sağlıklı bir değerlendirme için, ilk hafta sonu sayılarını beklememiz gerekecek. O zamana kadar, her hafta seyirci sayısının ufak da olsa artarak, seyircilerin sinema salonlarına tekrar alışma sürecine girmesini umacağız sanırım.

Salonlardaki tedbirler ve genel ortam:

Yeni filmlere gitmeye başladığım için bu konuda sosyal medyadan sıkça soru aldım. Buradan cevap vereyim. Öncelikle şunu belirtmeliyim, geçen hafta izlediğim filmlerin hepsinde salonda tek başımaydım. Kendi adıma, boş olabilecek seansları kovaladım ama genel olarak diğer filmlerde de çok fazla seyirci olmadığını gözlemledim. Bu nedenle salonda insanlar sosyal mesafe ve maske kurallarına uyuyor muydu, bunu değerlendirebilecek bir durum olmadı. Biletler sosyal mesafe kurallarına uygun bir şekilde satılıyordu. Cinemaximum’un online satışları ile ilgili kafamda bir soru işareti var ama kendilerinden henüz bu konuda bir cevap alamadım. Haftaya bu konuyu netleştirebilirim.

Sinema personelleri sürekli maske ile dolaşıyorlar. Siperlik takanları da mevcut. Bu konuda bir sorun yok. Filmler bittiğinde temizlik personelinin de salonlara girdiğini gördüm genellikle. Tuvaletlerde, lavabolar ve pisuarlar da sosyal mesafe kuralları dikkate alınarak düzenlenmiş ve birbirine yakın olanlardan birer tanesi kullanıma kapatılmış.

Gelelim en tartışmalı olabilecek konuya. Salon içinde yeme-içmenin serbest olması. Bu konuda ilk çıkan haberler, bakanlığın hazırladığı kurallarda buna izin verilmeyeceği yönünde idi. Ancak sonradan bu konu, belli bir şart dâhilinde sinemaların inisiyatifine bırakıldı. Şu anki kural, salonlarda yeme-içmeye müsaade edilmesi durumunda seyirciler arasında en az ikişer koltuk boşluk bırakılması, yeme-içmeye müsaade edilmemesi durumunda en az birer koltuk boşluk bırakılması gerektiği yönünde. Geçen hafta gittiğim tüm sinemalarda salonda yeme-içmeye izin verilmişti, hatta Cinemaximum’larda her bilet alana, ücretsiz mısır-içecek menüsü veriliyordu. Salonda tek kişi olunca bu konu sorun olmadı ama kendi adıma, herkesin maskesini indirerek mısır yediği ve kola içtiği kalabalık bir salonda film izlemeyi tercih etmeyeceğimi söylemek zorundayım.

Amerika’daki gelişmeler:

Aslında sinema sektöründe, tüm dünyadaki bir numaralı gündem, sinema salonlarının durumu. Bu durumda da finansal açıdan Amerika’daki gelişmeler bir şekilde dünyanın diğer bölgelerini de etkiliyor. Geçtiğimiz hafta içinde orada, özellikle bağımsız sinema salonlarını etkileyecek önemli gelişmeler oldu. Ülkemizde Cinemaximum’un tekel olması tartışmaları sırasında, Amerika’da stüdyoların, sinema salonu sahibi olmalarını engelleyen bir yasa olduğu belirtilmişti (Kaan Müjdeci, Şenay Aydemir, Evrim Kaya ve Fırat Yücel’in bu konudaki Kapalı Gişe belgeselini, iyi bir kaynak olarak analım). Geçtiğimiz hafta, Amerika’da bu yasanın yürürlükten kaldırılmasına karar verildi. İki senelik bir geçiş süreci içinde bu yasa yürürlükten kalkacak ve stüdyoların sinema salonu zincirlerinin sahibi olabilmelerinin yolu açılacak. Bu süre içinde tekelleşmenin önünü kesecek düzenlemelerin yapılacağı söyleniyor ama durum ne olacak göreceğiz.

Bu yasanın yürürlükten kalkmasının diğer bir sonucu da stüdyoların “block booking” uygulamasını yapabilmesinin önünü açması. Bu uygulama stüdyoların filmlerini paket olarak satmalarına olanak sağlıyor. Disney’in dev bir imparatorluğa dönüştüğünü düşünürsek şöyle bir örnek verebiliriz. Disney şunu diyebilecek: “Eğer yeni Marvel filmini göstermek istiyorsan, Pixar’ın yeni filmini de göstereceksin.” Ki, buna kimse itiraz etmez muhtemelen. Ama onun da yanında bizim alt şirketlerimizden birinin yaptığı, kimsenin ilgilenmediği x filmini de göstereceksin de diyebilir. İşte bu, özellikle az salonlu bağımsız sinemalar için sıkıntılı bir durum.

Bir diğer gelişme de Disney’in bundan sonra klasik filmlerinin 4K versiyonlarını fiziksel medyada piyasaya sürmeyeceğini, sadece dijital medyada bulunabileceğini açıklaması (yeni filmler için geçerli değil). Bizde zaten DVD ve Blu-Ray dönemi sona ermiş gibi gözüküyor ama Amerika’da halen ciddi bir pazar payı var. Disney’in bu hareketini, kendi dijital platformlarını desteklemek üzere bir hamle olarak görmek yanlış olmaz sanırım.

Bu gelişmeler doğrudan bizi etkilemeyecek belki ama özellikle dijitale geçişin hızlanması noktasında belirleyici olacaktır.

Ankara’dan haberler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 16 Ağustos’ta 1987 yapımı, 80 Süvari filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 15 Ağustos’ta Saka Kuşu, 18 Ağustos’ta Arizona Dream, 19 Ağustos’ta ise Kural Dışı filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk defa, 14 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 284.913 hits
Temmuz 2021
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: