Archive for the 'Haberler' Category

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Konular:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını

Ankara Film Festivali

Geçen hafta, ülkemizde sinemaların yeniden açılması sonrasındaki, klasik anlamda kapalı salonlarda yapılacak olan ilk festivalin, Ankara Film Festivali olacağından bahsetmiştik. 3 Eylül tarihinde açılışı yapılan festivalde film gösterimleri 4 Eylül Cuma günü başlıyor ve bir hafta sürecek. Pandemi koşullarından dolayı, 2 salonda, günde 3’er seans olarak film gösterimleri yapılacağı için, festivalde alışık olduğumuz film sayısı biraz azalmış durumda. Festivalde bakanlığın sinemalar için uygun bulduğu tüm kuralların yanında ek önlemlerin de alındığı notunu düşelim ve programa bir göz atalım.

Öncelikle ulusal film yarışmalarında gösterilecek filmlerin listesini verelim:

Ulusal Uzun Film Yarışması:

  • Aşk, Büyü, vs. / Ümit Ünal
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Kovan / Eylem Kaftan
  • Omar ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme
  • Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil
  • Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan
  • İklim Değişimi / Yasemin Demirci
  • Meryem Ana / Mustafa Gürbüz
  • Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler
  • Servis / Ramazan Kılıç
  • Topanga / Ayçıl Yeltan
  • Tor / Ragıp Türk
  • Veger (Dönüş) / Selman Deniz
  • Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız
  • Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • Ada’m / Turgay Kural
  • Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz
  • Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin
  • Enstantane / Hakan Aytekin
  • İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu
  • Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel
  • Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı
  • Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent
  • Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal
  • Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar
  • Tenere / Hasan Söylemez

Birisinde SİYAD jürisi, diğerinde ise ön jüri olduğum için, Ulusal Uzun ve Ulusal Kısa Film yarışmaları ile ilgili bir yorum yapamıyorum şimdilik. Ancak belgesel yarışmasından, Ankara’nın unutulan dereleri ile ilgili bir film olan Asfaltın Altında Dereler Var ve 80’li yıllarda Mardin’de çekilen bir fotoğrafın izini süren Enstantane filmlerini önerebilirim. Ovacık ve Tenere de merak ettiğim filmler.

Dünya Sineması:

Bu yıl, bu bölüm, Anısına, Vişegrad Dörtlüsü ve Festivallerden adı altında, 3 alt bölüme ayrılmış durumda.

Anısına bölümünde, her ikisinin de doğumlarının 100. yılı olması vesilesiyle, Federico Fellini ve Éric Rohmer’in birer filmi gösterilecek. Fellicini’nin Aylaklar (I Vitelloni) filmi, usta yönetmenin ilk dönem filmlerinden biri. Yönetmenin daha sonraki filmlerine göre daha gerçekçi bir damardan geldiği söylenebilir. Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise Rohmer sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bir film. Her iki filmi de özellikle hiç izlememiş olanlara öneriyorum. Kendi adıma, tekrar izlemeye çalışacağım.

Vişegrad Dörtlüsü, son birkaç senedir festivalin içinde yer alan bir bölüm. Bu bölümde Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan filmler gösteriliyor. Zor ve tatsız günlerden geçtiğimiz bu yıl, bu bölüm için komedi filmleri seçilmiş. Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) bu seçkinin en ünlü filmi. Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) de adını duyduğumuz bir filmken Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Peter’in Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ve Andrzej Munk’un Eroica’sı ise ilginç keşifler olacak gibi gözüküyor.

Festivallerden bölümü ise bu yıl 6 yeni filmden oluşuyor. Bu bölümün ön plana çıkan filmi, hiç kuşkusuz ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Christian Petzold’un Undine’si. Üstelik yine Paula Beer ve Franz Rogowski ile çalışmış. Petzold’un Paula Beer öncesindeki favori oyuncusu Nina Hoss ise Seçmeler (Das Vorspiel) filmi ile karşımızda. O da geçen senenin epeyce adı duyulan filmlerinden biriydi.

Geçtiğimiz yıllarda Uçan Süpürge’de filmlerini izlediğimiz Ulrike Ottinger’in otobiyografik belgeseli Paris Calligrammes da festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri. Tıpkı, Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas) adlı animasyon gibi. Arne Körner’in Gasmann’ı ve Danilo Caputo’nun Rüzgârı Eken (Semina il vento) filmleri ise seçkinin bu bölümünün keşifleri olacak gibi duruyor.

İşte pandemi şartları altında nasıl bir ortamda gerçekleşeceğini merakla beklediğimiz ilk festivalin programı bu şekilde. Seyircinin ne kadar ilgi göstereceği, sonraki festivaller için de belirleyici olacak sanırım.

Sağlıklı festivaller dileğiyle, haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 4 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3

Sinemalar Açıldı da Ne Oldu?

Geçtiğimiz hafta boyunca sinema gündeminde çok fazla yeni bir olay olmadı. Cinemaximum’ların açılması ile ülkedeki sinema salonlarının büyük bir bölümünün açılmış olacağını söylemiştik. Öyle de oldu ama izleyici sayısı beklenilen seviyeye ulaştı mı, tartışılır. Madem öyle, geçen hafta sonunun izleyici sayılarına bakarak durumu değerlendirmeye çalışalım(*).

7-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında, 4 yeni film gösterime girmişti. Pandemi öncesi gösterime giren filmlerin de eklenmesi ile toplam 25 film gösterimdeymiş ve bu filmlerin toplam seyirci sayısı 16.155 olmuş. Yaz ayları zaten seyirci sayısı açısından düşüktür ama bir önceki yılın aynı hafta sonu ile karşılaştırmak gerekirse, 2019 yılında toplam 30 film vizyondaymış ve bunlara toplam 286.983 bilet satılmış. Görüldüğü gibi, önemli bir fark var. Belli ki henüz seyirciler sinemaya gitmek konusunda çok istekli değil. Elbette, kurallar gereği, salonlar tam kapasite ile çalışamadığı için, seyirci salonlara dönmeye başladığında da, eski sayıların bulunmasının çok zor olduğunu eklemek gerek.

Gösterime yeni giren filmlerin de seyirciyi geniş kapsamda salonlara çekecek filmler olmadığını da unutmamalıyız. Haftanın yeni filmlerinden en fazla seyirci çekebileni, 47 Metre Derinde: Kafes olmuş ki, o da 1.895 seyirci ile ancak 3. sıradan listeye girebilmiş. Haftanın diğer yeni filmleri Gece Nöbeti, Şeytanın El Kitabı ve Bir Yalnızlık Şarkısı ise sırasıyla dördüncü, yedinci ve ondördüncü sırada kendilerine yer bulabilmişler. Bu filmlerin, normalde de çok seyirci çekmeyeceğini kabul etmemiz lazım. Yeni normalde, potansiyellerinin de altında kalmaları kaçınılmazdı. Mart ayından kalan Bloodshot ve Zengo’nun listede ilk iki sırada olması, seyircinin belli ölçüde ilgisini çekebilecek filmler gösterime girmeye başladığında, salonların kısmen dolabileceğini gösteriyor. Geçen hafta da söylediğimiz gibi, bu konuda tüm sektör, Tenet’e kilitlenmiş durumda. Geçtiğimiz hafta içinde, bu filmin biletlerinin satışa çıkmış olduğunu da belirtelim. Bu satırlar yazılırken, en azından IMAX salonları için biletler de yavaş yavaş satılmaya başlamıştı. Normalde bu salonların büyük bir kısmı için biletler çok azalmış olurdu. Şimdilik, o seviyede değil ama sağlıklı bir değerlendirme için, ilk hafta sonu sayılarını beklememiz gerekecek. O zamana kadar, her hafta seyirci sayısının ufak da olsa artarak, seyircilerin sinema salonlarına tekrar alışma sürecine girmesini umacağız sanırım.

Salonlardaki tedbirler ve genel ortam:

Yeni filmlere gitmeye başladığım için bu konuda sosyal medyadan sıkça soru aldım. Buradan cevap vereyim. Öncelikle şunu belirtmeliyim, geçen hafta izlediğim filmlerin hepsinde salonda tek başımaydım. Kendi adıma, boş olabilecek seansları kovaladım ama genel olarak diğer filmlerde de çok fazla seyirci olmadığını gözlemledim. Bu nedenle salonda insanlar sosyal mesafe ve maske kurallarına uyuyor muydu, bunu değerlendirebilecek bir durum olmadı. Biletler sosyal mesafe kurallarına uygun bir şekilde satılıyordu. Cinemaximum’un online satışları ile ilgili kafamda bir soru işareti var ama kendilerinden henüz bu konuda bir cevap alamadım. Haftaya bu konuyu netleştirebilirim.

Sinema personelleri sürekli maske ile dolaşıyorlar. Siperlik takanları da mevcut. Bu konuda bir sorun yok. Filmler bittiğinde temizlik personelinin de salonlara girdiğini gördüm genellikle. Tuvaletlerde, lavabolar ve pisuarlar da sosyal mesafe kuralları dikkate alınarak düzenlenmiş ve birbirine yakın olanlardan birer tanesi kullanıma kapatılmış.

Gelelim en tartışmalı olabilecek konuya. Salon içinde yeme-içmenin serbest olması. Bu konuda ilk çıkan haberler, bakanlığın hazırladığı kurallarda buna izin verilmeyeceği yönünde idi. Ancak sonradan bu konu, belli bir şart dâhilinde sinemaların inisiyatifine bırakıldı. Şu anki kural, salonlarda yeme-içmeye müsaade edilmesi durumunda seyirciler arasında en az ikişer koltuk boşluk bırakılması, yeme-içmeye müsaade edilmemesi durumunda en az birer koltuk boşluk bırakılması gerektiği yönünde. Geçen hafta gittiğim tüm sinemalarda salonda yeme-içmeye izin verilmişti, hatta Cinemaximum’larda her bilet alana, ücretsiz mısır-içecek menüsü veriliyordu. Salonda tek kişi olunca bu konu sorun olmadı ama kendi adıma, herkesin maskesini indirerek mısır yediği ve kola içtiği kalabalık bir salonda film izlemeyi tercih etmeyeceğimi söylemek zorundayım.

Amerika’daki gelişmeler:

Aslında sinema sektöründe, tüm dünyadaki bir numaralı gündem, sinema salonlarının durumu. Bu durumda da finansal açıdan Amerika’daki gelişmeler bir şekilde dünyanın diğer bölgelerini de etkiliyor. Geçtiğimiz hafta içinde orada, özellikle bağımsız sinema salonlarını etkileyecek önemli gelişmeler oldu. Ülkemizde Cinemaximum’un tekel olması tartışmaları sırasında, Amerika’da stüdyoların, sinema salonu sahibi olmalarını engelleyen bir yasa olduğu belirtilmişti (Kaan Müjdeci, Şenay Aydemir, Evrim Kaya ve Fırat Yücel’in bu konudaki Kapalı Gişe belgeselini, iyi bir kaynak olarak analım). Geçtiğimiz hafta, Amerika’da bu yasanın yürürlükten kaldırılmasına karar verildi. İki senelik bir geçiş süreci içinde bu yasa yürürlükten kalkacak ve stüdyoların sinema salonu zincirlerinin sahibi olabilmelerinin yolu açılacak. Bu süre içinde tekelleşmenin önünü kesecek düzenlemelerin yapılacağı söyleniyor ama durum ne olacak göreceğiz.

Bu yasanın yürürlükten kalkmasının diğer bir sonucu da stüdyoların “block booking” uygulamasını yapabilmesinin önünü açması. Bu uygulama stüdyoların filmlerini paket olarak satmalarına olanak sağlıyor. Disney’in dev bir imparatorluğa dönüştüğünü düşünürsek şöyle bir örnek verebiliriz. Disney şunu diyebilecek: “Eğer yeni Marvel filmini göstermek istiyorsan, Pixar’ın yeni filmini de göstereceksin.” Ki, buna kimse itiraz etmez muhtemelen. Ama onun da yanında bizim alt şirketlerimizden birinin yaptığı, kimsenin ilgilenmediği x filmini de göstereceksin de diyebilir. İşte bu, özellikle az salonlu bağımsız sinemalar için sıkıntılı bir durum.

Bir diğer gelişme de Disney’in bundan sonra klasik filmlerinin 4K versiyonlarını fiziksel medyada piyasaya sürmeyeceğini, sadece dijital medyada bulunabileceğini açıklaması (yeni filmler için geçerli değil). Bizde zaten DVD ve Blu-Ray dönemi sona ermiş gibi gözüküyor ama Amerika’da halen ciddi bir pazar payı var. Disney’in bu hareketini, kendi dijital platformlarını desteklemek üzere bir hamle olarak görmek yanlış olmaz sanırım.

Bu gelişmeler doğrudan bizi etkilemeyecek belki ama özellikle dijitale geçişin hızlanması noktasında belirleyici olacaktır.

Ankara’dan haberler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 16 Ağustos’ta 1987 yapımı, 80 Süvari filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 15 Ağustos’ta Saka Kuşu, 18 Ağustos’ta Arizona Dream, 19 Ağustos’ta ise Kural Dışı filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk defa, 14 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemalar Açılıyor

Bundan bir ay önce, böyle bir yazıya başlasak aynı başlığı koyabilirdik. Geçirdiğimiz karantina günleri sonrasında, 1 Temmuz’da sinemaların açılmasına izin verilmişti çünkü. Ancak Temmuz ayında sinemaların çok az bir kısmı açıldı ve açılan sinemalar da tüm ay boyunca, karantina öncesi vizyona girmiş filmleri gösterdiler. Temmuz ayında sinemalarda sadece tek bir yeni film gösterime girdi: Kızım Gibi Kokuyorsun. Doğrusunu söylemek gerekirse, neden böyle riskli bir karar verdiler bilemiyorum ama 3 hafta boyunca sadece 226 seyirci toplayabilmişler. Vizyonda kalmaya devam edecek mi, seyirci sayısını arttırabilecek mi göreceğiz.

Bu hafta, 7 Ağustos itibariyle, ülkenin en büyük sinema zinciri olan Cinemaximum’ların büyük kısmının açılması ile sinemalar gerçek anlamda açılıyor diyebiliriz. Bu yazının yazıldığı tarihte Beyoğlu Sineması da açılacağını açıklamış durumdaydı. Diğer sinemalar da birkaç hafta içinde açılacaktır büyük ihtimalle. Görünen o ki, eski vizyon filmleri de devam edecek ama bu haftadan itibaren yeni filmler de hızla vizyona girmeye başlayacak. Ancak Ağustos ayı programına baktığımızda, seyirciyi salonlara çekecek etkide bir film yok gibi gözüküyor. Tipik bir yaz programı olarak, adında “cin” geçen bir sürü sıfır bütçeli yerli korku filmi, farklı yabancı korku filmleri ve ucuz animasyonlar ile dolu bir ay bizi bekliyor. Arada bir tek 14 Ağustos’ta Boyalı Kuş ilgi çekici olabilir. O da sadece belirli bir seyirci kitlesi için.

Tenet:

Aslında 26 Ağustos büyük gün. Bu dönemin simge filmi Tenet oldu bilindiği gibi. Tüm filmler vizyonlarını ertelerken, Tenet uzunca bir süre Temmuz vizyonunda direndi, sonra birkaç ertelemeden sonra, vizyon tarihi Avrupa’da ve dünyanın pek çok yerinde 26-27 ve 28 Ağustos olarak belirlendi. Amerika’da henüz sinema salonlarının durumu belirsizliğini koruduğu için, bir hafta sonrası düşünülüyor ama ülke çapında değil, sadece sinemaların açıldığı bölgelerde gösterime girecek. Yeni normalde, sinema salonlarına seyircilerin ne kadar ilgi göstereceği de Tenet ile belli olacak gibi gözüküyor.

Peki yeni normalde, sinema salonlarında bizleri neler bekliyor? Öncelikli olarak, bakanlığın belirlediği kurallar var. Tüm salonlar bunlara uymak durumunda. Salonda maske kullanılması, koltuklar arasında boşluk bırakılması, %100 temiz hava ile çalışan havalandırma sistemleri gibi. Bunların nasıl denetleneceği de bir muamma ama göreceğiz. Bunun dışında sinemaların kendilerinin ek olarak alacağı önlemler de olacak gibi gözüküyor. Örneğin Ankara Büyülü Fener Sineması, 2 saatten kısa filmlerde ara vermeyeceklerini ve salona yiyecek içecekle girilmesine müsaade etmeyeceğini açıklamıştı.

Bu kuralların biz seyircilere nasıl yansıyacağını göreceğiz. Pandemi öncesinde, sinemada konuşanlarla, cep telefonunu açanlarla yaptığımız mücadele, bu sefer de neden maskeni takmıyorsun tartışmasına dönebilir. Büyük ihtimalle 26 Ağustos’a kadar vizyona girecek olan filmlerde salonlar çok dolmayacağı için böyle sorunlar yaşanmaz ama Tenet bu konuda da önemli bir gösterge olacak gibi.

Dijital vizyon:

İşin bir de dijital platformlar ve dijital vizyon tarafı var. Evde kaldığımız dönemde hepimiz dijital platformlardan, online festivallerden filmler izledik ve bu bir alışkanlık da yarattı. Bunun sinema salonlarına etkisini göreceğiz ama yurtdışında dijital vizyon konusunda önemli gelişmeler oluyor. AMC sinemaları ile Universal’in yaptığı anlaşma sonrasında Universal filmlerinin sinemada vizyona girdikten 17 gün sonra dijitale çıkabilmesinin yolu açıldı. AMC de bu gelirden pay alacak. Pandemi döneminde bazı filmlerin sinema salonlarını pas geçip, doğrudan dijitalde vizyona çıktığını da görmüştük. Ancak bu filmler genellikle, gişe şansı çok olmayan filmlerdi. Geçtiğimiz günlerde Mulan’ın, Amerika’da ve Disney+ olan diğer ülkelerde sinemada vizyona çıkmayacağı, ek bir ücretle online olarak gösterileceği açıklandı. Bu kadar büyük bütçeli ve gişe beklentisi olan bir film için riskli bir karar ama başarılı olması durumunda dijital vizyonun önünü engellenemeyecek şekilde açabilir. Sinema sinemada izlenir diyenler için kaygı verici gelişmeler. Ülkemize nasıl yansıyacak, özellikle bağımsız sinemalar bu konuda nasıl tavır alacaklar, bunu da zaman gösterecek. Belki de bu konu, ileride başka bir yazı konusu olur.

Alan Parker:

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Alan Parker’ı da burada anmadan geçmek istemedim. Parker, özellikle bizim için çok tartışmalı bir figür ama o konudan bahsetmeyi biraz ertelersek, sinema sanatı adına önemli filmlere imza atmış, başarılı bir sinemacı olarak anmayı tercih ediyorum kendi adıma. 1944 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Parker, reklamcılıktan sinemaya geçen bir kuşağın temsilcilerinden biri. Tam da bu nedenle, filmleri, görsel açıdan reklam estetiğini yakalayabileceğiniz anlar barındırır. Ama aynı yolu izleyen bazı yönetmenlerin tersine, filmlerinin içeriğini de ihmal etmez.

Kariyerine Bugsy Malone gibi çocuklarla çekilmiş bir gangster filmi parodisi ile başlayan Parker, pek çok farklı türde filmler çekti. Fame, The Wall ve Evita gibi önemli müzikaller (diğerleri kadar çok adı anılmasa da benim çok sevdiğim The Commitments’ı da buraya ekleyelim), Mississippi Burning gibi ırkçılık karşıtı, The Life of David Gale gibi idam cezası karşıtı filmler, Angel Heart gibi dedektifik/korku filmleri, Birdy gibi bir özgürlük destanı bu filmler arasındaydı. Hemen hepsi de belli bir kalitenin üzerinde filmlerdi.

Gelelim Midnight Express’e. Aslında Parker’ın kariyerinde önemli bir film. Yönetmen olarak aldığı Oscar adaylığı ile önünün açılmasına da neden olmuştu. Etkileyici bir film olduğunu da kabul etmeliyiz. Ancak Türkiye’de bir hapishanede geçen filmde görünen tüm Türklerin kötü karakterler olması, hatta karikatüre varacak derecede abartılı olmaları, düzgün Türkçe konuşamayan yabancı aktörler tarafından canlandırılmaları filmi ırkçı bir noktaya da koyuyordu doğrusu. Yıllarca Türkiye’nin adı ile beraber anılan bu film, son derece yanlış bir kararla, ülkemizde de uzun yıllar yasaklanmıştı. Parker ve filmin senaryo yazarı Oliver Stone, yıllar sonra özür de dilediler. O yılların koşullarında, yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarını düşünüyorum. Özellikle özgürlükçü filmler çekmesi ile tanınan Parker’ın, o dönemin Türkiye’si ile ilgili görüşü de farklıydı muhtemelen. Ayrıca o dönemin Türkiye’sinin bir cennet olmadığını da kabul edelim ve filme Türkiye’de çekim izni verilmediğini de unutmayalım. Bilemeyiz ama belki de Parker, Türkiye’yi görmüş olsa, Türkiyeli karakterleri Türkiyeli oyunculara oynatabilse, durum biraz daha farklı olurdu. Ne olursa olsun, bu film yüzünden Parker’ın önemli bir sinemacı olduğunu atlamayalım ve kendisini saygıyla analım.

Ankara’dan haberler:

Ankara’da yaşayan az sayıda sinema yazarından biri olunca, Ankara’da normal vizyon takvimi dışındaki etkinlikleri de ufak bir not olarak düşmek istedim bundan sonra. Şimdilik korona ve yaz nedeni ile sayısı az ama umalım ki ilerde sayıları çoğalır.

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, Ağustos ayı boyunca her Pazar, Macar filmleri gösterilecek. 9 Ağustos’da gösterilecek olan ilk film, Pal Sokağı Çocukları.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de bir yaz klasiği diyebileceğimiz açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 8 Ağustos’ta Genç Ahmed, 11 Ağustos’ta ise Bozkır filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk defa, 7 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Tekrar Merhaba

Uzun bir süredir blogu güncellemiyordum. Aslında farklı mecralara yazı yazmaya da biraz ara vermiştim. Geçen haftadan itibaren, SinemaMüzik sitesine yazı yazmaya başladım ve onların da izniyle, yazılarımı bir süre sonra buradan da paylaşacağım. Fırsat buldukça bloga özel içerikler de koymaya çalışacağım.

Buyurunuz SinemaMüzik sitesinde yayımlanan ilk yazım:


Bu haftadan itibaren SinemaMüzik sitesine yazılarımla katkıda bulunmaya çalışacağım. Bu yazılar bazen o haftanın sinema gündemi ile ilgili olacak, bazen sosyal medyada paylaştığım film notlarının bir derlemesi olacak, belki de bazen tamamen farklı ufak ufak notlardan oluşacak. Nasıl gelişeceği konusunda sizlerden de fikirler alırsam, zaman içinde o yönde ilerleyebiliriz.

İlk haftanın konusu, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Uzun Film Yarışması olacak. Bu yılın özel koşulları nedeniyle açık havada kısıtlı bir seyirci ile gerçekleşen yarışmada filmlerin büyük çoğunluğu online olarak da gösterildi (2 film online gösterilmedi, öğrendiğimiz kadarıyla yapımcıları kabul etmemiş). Bu sayede filmleri İstanbul dışındaki seyircilerin de izleme imkânı oldu. Belki de bu nedenle yarışmanın, sosyal medyada uyandırdığı yankı da her zamankinden fazla oldu. Bu durumun dezavantajları da var elbette. Mesela yarışmadaki filmlerin bir kısmı, Eylül ayında düzenlenecek Ankara Film Festivali’nde de yer alıyor. Oradaki potansiyel izleyicinin bir kısmı, bu filmleri şimdiden izlemiş oldu.

Yarışmadaki filmleri tek tek ele almaktansa, genel tabloya bakmak daha anlamlı olabilir. Son yıllarda ulusal uzun film yarışmalarında benzer cümleleri hep duyuyoruz: Bu sene de iyi film yok, bu filmler yarışmaya nasıl kabul edilmiş, vs.. Bu yarışmada da farklı yorumlar olmadı. Gösterim sıralaması nasıl belirlendi bilmiyoruz ama başlarda zayıf filmlerin olması da olumsuz yorumların arka arkaya gelmesine etken oldu sanırım. Ne olursa olsun, şuna kabul etmeliyiz. Sinemamız, yılda 5-6 adet ulusal yarışmayı besleyebilecek kadar iyi film çıkartamıyor, zaten bu yarışmalardaki çoğu filmler de birbirini tekrar ediyor. Bu konu, gerçekten de festivallerin bir araya gelip değerlendirmeleri gereken bir gündem olabilir. Hatta durumlar normalleştiğinde, bu konuda, farklı festival temsilcilerinin katılacağı bir paneli buradan önermiş olayım.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu erkek hikâyeleriydi. Üstelik bunların da önemli bir kısmı, yaratıcılık sorunları ile boğuşan erkeklerdi. Bu tarz filmlere, sinemamızın büyük bir krizde olduğu ve 80’lerde çok rastlardık. O dönem iyileri de vardı elbette. Bir yandan da yoğun bir sansür döneminde, iktidarı rahatsız etmeyecek filmlerdi bunlar. Belki de bu dönemde benzer bir akım olması, yine benzer bir dönemden geçiyor olmamızın işareti olabilir, kimbilir. Önümüzdeki yıllarda bu dönemin genel bir değerlendirmesi yapıldığında daha net ortaya çıkacaktır.

Yaratıcılık sorunu ile boğuşan erkek karakterler dedik. Bunların entelektüel kişilikler olduğunu vurgulamak için kullanılan yöntemler de son derece ucuzdu. Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay ve Tarkovski gibi isimler bu filmlerde çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyordu. Ancak, karakterimizin “yüksek sanat” takip ettiğini göstermek için bu isimlerin kitapları kucağındayken uyuyakalması gerekmiyor. Biz de Tarkovski seviyoruz ama biraz da içtiğimiz bir doğumgünü partisi sonrası, üstelik bu tip filmleri hiç de sevmediğini bildiğimiz bir arkadaşımızla birlikte otururken, Tarkovski’den Nostalji’yi açmayız herhalde.

Gelelim kadın karakterlere. Yarışmanın geneli bu açıdan da çok zayıftı ne yazık ki. Pek çok filmdeki kadın karakterler, erkeklere destek ya da köstek olmak dışında bir işlevleri olmayan karakterlerdi. Anlayışsız eş, dert dinleyen eski kız arkadaş, erkeğe koşulsuz hayranlık duyan kadın ya da erkeğin zaaflarından faydalanarak onu dolandırmaya çalışan kadın gibi tipler, filmlerde ardı ardına karşımıza çıktı. Ceviz Ağacı filminde ise bir kadın cinayeti yer almasına rağmen, bu cinayet sadece erkeğin karakter dönüşümü için bir araç haline geliyordu. Üstelik filmin bu kadına bakışı da son derece sorunluydu.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu, meşhur Bechdel testini geçemezdi. Neydi bu testin koşulları: Filmde adını bildiğimiz en az iki kadın olacak, bu kadınlar birbirleri ile erkekler dışında bir konuda konuşacaklar. Sanırım bu testten geçen tek film, festivalde büyük ödül alan, Aşk, Büyü vs. idi. Topal Şükran’ın Maceraları ise diyalogsuz bir film olduğu için, bu anlamda değerlendirmesi biraz zordu. Bilmemek filmindeki anne karakterinin de iyi yazıldığı söylenebilir ama yanılmıyorsam o filmde de ikinci bir kadın karakter yoktu.

Ülkemizde gündem zaman zaman çok politik olurken filmlerin büyük bir kısmının bundan uzak durması da riskli alanlara çok girilmediğinin bir göstergesi idi belki de. Ercal Kesal’ın ilk yönetmenlik denemesi, Nasipse Adayız, bir seçim hazırlığı süreci içinde olduğu için politik bir atmosfer taşıyordu ama genel olarak sistemin çürümüşlüğü ve insanların çıkarcılığı üzerineydi. Bir tür filmi olarak, alternatif bir gerçeklikte geçen Bina ise otoriter bir rejimin, tek bir kanaldan insanlara ulaşmak isteyen medya sunumu ile günümüzün baskıcı düzenine en net referans veren filmdi belki de.

İşin ilginci, iki kadının aşkını anlatan Aşk, Büyü vs. ve eşcinsellik şüphesinin bir gencin ve ailesinin üzerinde kurduğu baskıyı ele alan Bilmemek, aslında hiç öyle bir niyetleri olmamasına rağmen, tam da iktidarın LGBTİ karşıtı açıklamaları sonrasında, bir anlamda politik bir zeminde kaldılar ve bu dönem için cesur filmler olarak kabul edildiler.

Her yarışmanın, her jürinin ödülleri tartışılır. Ama sanırım bu yarışmanın ödülleri, son zamanlarda en az itiraz edilen ödüller oldu. Film, senaryo ve her iki oyuncusuna da kadın oyuncu ödülü kazandıran Aşk, Büyü vs. için pek çok kişi, festivalin en iyilerinden biri diyordu. Bence üç ödülü de hakkıyla kazandı. Özellikle kadın oyuncu ödülünün, birbirlerinin performanslarını tamamlayan Selen Uçer ve Ece Dizdar arasında bölüştürülmesi çok mantıklı bir karardı.

Festivalin çoğunlukla beğenilen bir diğer filmi de Nasipse Adayız idi. Bu film de en iyi yönetmen ve en iyi kurgu ödülü aldı. Bunlar da çok itiraz edilecek ödüller değildi ama bir not düşmeden de geçmeyelim. Filmin teşekkür bölümünde, jüri başkanı Mahmut Fazıl Coşkun’un adı en üstlerde yer alıyordu. Bu durum tartışmalara yol açabilecek bir durumdu. Keşke Fazıl Coşkun, bu sene için bu görevi kabul etmeseydi. Jürinin hakkaniyetli bir ödül dağılımı yaptığını düşünüyorum ama kafalarda ufak da olsa bir soru işareti kalmazdı.

En iyi ilk film ödülü için benim de favorim olan Bina, bu ödülün yanına jüri özel ödülünü, görüntü yönetmeni ve müzik ödülünü de ekledi. Eksikleri olan, biraz fazla uzatılmış, başka filmlerden fazlaca sahneler ödünç almış bir filmdi ama yarışmadaki ilk filmler arasında heyecan yaratan, yönetmenin sonraki işinin ne olacağına dair merak uyandıran tek film oydu (Not: Nasipse Adayız da ilk film ama Ercan Kesal’ın sinema sektöründeki yeri nedeniyle, jüri bu ödülü daha yolun başındaki bir yönetmene vermek istemiştir diye tahmin ediyorum. Ben de öyle yapardım).

Körleşme filmiyle Fatih Al, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Engelli bir karakteri canlandırmak oyuncular için her zaman avantajdır. Bu avantajını kullandığını düşünüyorum ama Fatih Al’ın daha iyi performanslarını gördüğümüzü söylemek zorundayım.

Gelelim yarışmanın jüriden ödülsüz dönen ama belli bir kaliteyi yakalamış filmlerine. Topal Şükran’ın Maceraları ve Bilmemek. Onur Ünlü, son dönemde her filminde farklı bir şey deniyor. Bu kez de diyalogsuz bir film yapmış ve bunda da başarılı olmuş bana kalırsa. Finale giden yolda sıkıntıları olsa da son dönem filmleri içinde en iyisi diyebilirim. Demet Evgar da tüm filmi, hiç konuşmadan başarılı bir şekilde sürüklüyordu. Jüri özel ödülü, kadın oyuncu ödülü ve kurgu ödülü konusunda adı geçmiş olabilir. Bilmemek de kusursuz bir film değildi. Özellikle senaryoda fazlalıklar vardı ve bazı oyunculuklar sorunluydu ama ele aldığı konuya ve ana karakterine yaklaşımı başarılıydı.

Bir ulusal yarışmayı da böyle geçirdik diyerek sinemaların geniş kapsamda açılacağı günlere hızla yaklaşıyoruz. Umalım ki sağlıklı günlerde sinema salonları ile buluşuruz.

Haftaya başka konularda görüşmek üzere, sağlıkla kalın.

(Bu yazı ilk defa, 31 Temmuz 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sanatçı Zeyno Pekünlü’nün Dünyada Yankı Bulan Video Kolajları ve Atölye Çalışmaları, Gezici Festival’de

zeyno-ist-mod-1-editDünya ve Türkiye sinemasının klasiklerini, en seçkin örneklerini ve bol ödüllü yeni filmlerini 22 yıldır sinemaseverlerle buluşturan Gezici Festival, “Güncel Sanat”ın da büyük destekçisi olmayı sürdürüyor. Londra’nın köklü sanat kurumu Whitechapel Gallery öncülüğünde başlayan Artists’ Film International tarafından bu yıl davet alan nadir sanatçılardan Zeyno Pekünlü, “Yeşilçam’dan Youtube’a Erkeklik Halleri” ile Gezici Festival’e katılacak.

Kendi döneminin sosyo-politik meselelerine eğilmesi, fikirlere ve uzun araştırma süreçlerine dayanmasıyla öne çıkan “Güncel Sanat”ın önemli temsilcilerinden sanatçı Zeyno Pekünlü, Gezici  Festival’de 25 Kasım – 1 Aralık tarihleri arasında, Ankara’da izleyicisi ile buluşacak.

Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri

erkek-erkege9-editZeyno Pekünlü, Yeşilçam melodramları ve YouTube’dan topladığı “How to..?” kliplerinin kolaj çalışmasıyla oluşturduğu Yeşilçam’dan YouTube’a Erkeklik Halleri” isimli bölümle Gezici Festival’e katılacak.

Toplumsal cinsiyet rolleri, baskı ve kadın temsiliyeti konularına odaklanan Pekünlü’nün bu çalışmasında, erkekler birbirleriyle konuşuyor, birbirlerine bakıyor; ancak erkek karakterlerin ve erkekliğin inşasının yegâne nesnesi olan kadınlar ekran dışında kalıyor. Böylelikle videolar, erkekliğin, aslında tam da gözümüzün önünde olması nedeniyle, her zaman gizli kalmış dünyasını çarpıtarak ortaya çıkarmayı başarıyor.

Bölüm kapsamında Zapata İstanbul’da, Hep O Şarkı, Erkek Erkeğe, Sus Kimseler Duymasın!, Kendine Ait Bir Banyo ve Bir Kadına Ürkütmeden Nasıl Dokunursunuz? adlı filmler Alman Kültür Merkezi’nde ücretsiz olarak gösterilecek. Gösterimin ardından Zeyno Pekünlü ve Prof.Dr. Alev Özkazanç ile bir söyleşi gerçekleştirilecek.

Zeyno Pekünlü ile Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi

zapata-istanbulda_zapata-in-istanbul-editZeyno Pekünlü’nün gerçekleştireceği atölye çalışması 27 Kasım Pazar günü, Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde katılımcılarını bekliyor.

Sanatçı, “Dijital Hikaye Anlatımı Atölyesi” isimli çalışmasını şöyle anlatıyor: “Bugün internet, bireysel, kolektif ya da interaktif olarak üretilen ve tüketilen, dijital teknolojilerden faydalanan bireysel, toplumsal, tarihsel anlatılarla dolu. Bu atölye çalışması, hikâye anlatıcılığının tarihini ve bugününü tartışmayı, dijital hikâye anlatımının siyaset, reklamcılık, aktivizm, oyun, eğitim, sanat alanlarındaki olanaklarına bir giriş yapmayı, film, canlandırma, imaj, yazı, hypertext, ses, blogging, radyo, sosyal medya gibi medyumlardaki farklı örnekleri incelemeyi ve bireysel ya da grup projeleri fikirlerini tartışmayı amaçlıyor.”

Festival Öncesi Sergi

Diğer yandan, geçtiğimiz yıllarda Köken Ergun, CANAN, Işıl Eğrikavuk gibi sanatçıların gösterim ve sergilerinde olduğu gibi Zeyno Pekünlü’nün sergisi de SALT işbirliği ile düzenlenecek. Zeyno Pekünlü’nün sergisi, 18 Kasım’da kapılarını açarak festivalin habercisi olacak. Sanatçının festivalde göremeyeceğiniz işleri 7 Ocak‘a kadar SALT Ulus’ta sergilenecek.

Türkiye Sineması, En Yeni Filmleri ve Yönetmenleri ile Gezici Festival’de

Gezici Festival, 22. Yaşını kutlarken, “Türkiye 2016” bölümü ile Türkiye sinemasının en yeni örneklerini, filmlerin yönetmenleriyle birlikte izleme olanağı sunuyor.

Ankara Sinema Derneği tarafından, TC Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlenen Festival, 25 Kasım7 Aralık günleri arasında sürdüreceği yolculukta, sinemaseverleri sadece en yeni, bol ödüllü Türkiye filmleriyle değil, yönetmenleri ile de buluşturacak. Filmleri, seyirciyle izleyecek olan yönetmenler Reha Erdem, Zeki Demirkubuz, Kıvanç Sezer, Mehmet Can Mertoğlu, Soner Caner, Barış Kaya ve Rıza Sönmez, filmlerinin gösterimlerinden sonra izleyicilerle söyleşi yapacak.

İZLEYİCİSİNİ BEKLEYEN FİLMLER VE YÖNETMENLER

album-1“Türkiye 2016” bölümünde, beyazperdeye yansıyacak filmlerden biri, ilk gösteriminin yapıldığı Cannes Film Festivali’nden ödülle dönen Albüm. Dünya festivallerinde yolculuğu devam eden Albüm, yönetmeni Mehmet Can Mertoğlu’nun ilk uzun metrajlı filmi. Çocuk evlat edinen bir çiftin yaşadıklarını konu alan film, sinemamızda nadir görülen absürd tarzıyla, Türkiye Sineması’nın en yenilikçi yönetmenlerinden birini müjdeliyor.

Katıldığı festivallerde çok sayıda ödül alan Babamın Kanatları, “Türkiye 2016”nın bir başka ses getiren filmi. Kıvanç Sezer imzalı film, sinemamızda yıllar sonra, işçi-işveren ilişkilerini, işçi ölümlerini ve güvencesiz çalışma koşullarını, gerçekçi bir senaryoya dayanarak anlatmasıyla önem kazanıyor.

koca-dunyaBu yıl “Sinemanın Altın Çağı” başlıklı beş filmlik seçkisiyle Gezici Festival’e konuk olan Reha Erdem, son filmi Koca Dünya ile de “Türkiye 2016” bölümünde yer alıyor. İlk gösterimini yaptığı Venedik Film Festivali’nden ödüllerle dönen Koca Dünya, Adana Film Festivali’nde de En İyi Film dahil dört ödül kazandı.

Toronto Film Festivali’nde gösterilen ve üç dalda Asya Pasifik Ödülleri’ne aday olan Zeki Demirkubuz’un son filmi Kor da yeni kurgusuyla “Türkiye 2016”da gösterilecek.

“Türkiye 2016”, yapısı itibariyle Türkiye sinemasında az rastlanır türden bir filmi de yönetmeni ile birlikte izleyiciyle buluşturacak. Oyuncu Rıza Sönmez’in sahte belgesel (mockumentary) olarak hayata geçirdiği ilk filmi Orhan Pamuk’a Söylemeyin, Kars’ta Çektiğim Filmde Kar Romanı da Var, Karslıların Orhan Pamuk’un romanı Kar’ın kendi gerçeklerini yansıtmadığını düşünmesinden esinlenerek perdeye taşınan bir hikaye. Filmde, hatırlı misafirlerini ağırlamak için acilen müzisyen bulması gereken görme engelli şarkıcı Yüksel takip edilerek Kars sokaklarında dolaşılıyor. Kar romanındakine benzeyen insan, sokak, obje fotoğrafları çeken, Orhan Pamuk hayranı berber Kazım ile geleneksel müzisyenlerin hayaletleri de bu gezintiye eşlik ediyor.

rauf-3Ve bol ödüllü bir film daha “Türkiye 2016”da. Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönetmenliğini yaptığı Rauf, ilk gösteriminin yapıldığı Berlin Film Festivali’nden bu yana çeşitli festivallerde 18 ödül aldı. Savaşın gölgesinde yaşayan küçük Rauf’un saf aşkını odağa alan film, güçlü sinematografisi ve amatör oyuncularının başarısıyla göz dolduruyor.

Gezici Festival, Yine “İlk”lerle Geliyor – Dünya Sinemasının Ses Getiren Filmleri Gezici Festival’de

Dünya sinemasının ses getiren en yeni filmlerini Türkiye’deki sinemaseverler ile buluşturmayı gelenek haline getiren Gezici Festival, 22’nci yolculuğunda da uluslararası yankı bulan filmlerin, festivalin kentlerindeki “ilk” gösterimleri ile izleyicisinin karşısına çıkacak.

Festival’de ayrıca 4 Temmuz günü hayata gözlerini yuman dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami de “Yarım Kalan Sözler” bölümü ile anılacak.

Gezici Festival, 25 Kasım – 7 Aralık günlerinde düzenleyeceği 22’nci yolculuğunda, “Dünya Sineması” bölümü ile bu yıl da farklı ülkelerden en yeni ve çarpıcı filmleri beyazperdeye taşıyacak.

DÜNYA SİNEMASINDAN

Türkiye’deki “ilk” gösterimini Gezici Festival’de yapacak filmlerin başında, Hayvanat (Zoologiya) yer alıyor. Rusya yapımı bu heyecan verici filmin yönetmeni Ivan I. Tverdovsky. Karlovy Vary başta olmak üzere pek çok uluslararası festivalden ödüllerle dönen Hayvanat’ta, “öteki” olmanın orta yaşlı bir kadına neler hissettirdikleri, sürprizli bir öyküyle beyazperdeye taşınıyor: Kadın bir sabah, arkasında kuyrukla uyanıveriyor!

Le Bugey, France. 21 novembre 2014. Scènes de la fête country en 1995. Tournage du film "Les Cow-Boys" (réalisateur : Thomas Bidegain). Photo : Antoine Doyen

Thomas Bidegain’in, evden kaçan kızını arayan bir ailenin yaşadıklarını anlattığı filmi Kovboylar (The Cowboys) da Türkiye’de “ilk kez” Gezici Festival’de gösterilecek. Film, klasik western ile günümüz dünyasının sorunlarını buluşturuyor.

Usta yönetmen Jim Jarmusch’un Cannes Film Festivali’nde gösterilen son yapıtı Paterson, Gezici Festival izleyicisiyle buluşacak filmlerden bir diğeri. Jarmusch, amatör şair olan sıradan bir kahramana odaklanıyor. Yaşadığı şehirle aynı adı taşıyan otobüs şoförü Paterson, son derece tekdüze bir hayat sürdürür. Her sabah aynı saatte kalkıp işe gider, aklına düşen şiir dizelerini defterine aktarır, otobüs sürerken yolcularının konuşmalarına kulak misafiri olur, akşamları köpeğini gezdirip hep aynı bara uğrar… Jim Jarmusch izleyiciyi iniş çıkış içermeyen bu olay örgüsüne bağlayıp sürüklüyor.

toni-erdmann-3Yılın sinema olayı Toni Erdmann da 22’nci Gezici Festival’de. Yönetmen Maren Ade’nin Cannes’da ilk gösterimini yaptığından bu yana çok ses getiren bu filmi, 2016 Fipresci Ödülü sahibi ve Almanya’nın bu yılki Oscar adayı. Film, yaşlı müzik öğretmeni Winfried’in büyük bir şirkette çalışan işkolik kızı Ines’le yakınlaşmak ve onu değiştirmek için gösterdiği çabaları anlatıyor. Mayıs ayından bu yana uzun festival yolculuğuna devam eden film, izleyiciyi yer yer kahkalara boğan bir komediye dönüşüyor.

Yılın kaçırılmaması gereken filmlerden biri olan Yarden İsveçli yönetmen Mans Mansson imzalı. Berlin ve Göteborg film festivallerinde ilgiyle karşılanan ve ödülle dönen filmde, orta yaşlı bir şair-yazarın işini kaybedip kendi çevresinden dışlandıktan sonra geçinmek için çalışmaya başlaması; kurallarına tamamen yabancı olduğu yeni iş yerinde yaşadıkları ve içine girdiği mülteci topluluğuyla ilişkileri anlatılıyor.

aquarius-1Brezilyalı yönetmen Kleber Mendonça Filho’nun Cannes Film Festivali’nde yarışan filmi Aquarius ise kentsel dönüşümün vurduğu evini yıktırmamakta kararlı Clara’nın mücadelesini konu ediniyor. Clara’nın savaşına, eski anıları, bu anılara eşlik eden müzikler ve eski aşkları eşlik ediyor.

Mısır’ın Oscar adayı Çatışma (Clash), Mohamed Diab imzasını taşıyor. Farklı gruplardan eylemcilerin, bir polis kamyonetinde geçirdikleri gözaltı süresi boyunca yaşadıklarının anlatıldığı film, sadece yönetmenin dar alanda yarattığı mizansen için bile izlenmeye değer.

seoul-station-1Festivalin animasyon ve vampir öyküleri sevenlere bu yıl bir hediyesi var: Seul İstasyonu (Seoul Station). Koreli yönetmen Sang-ho Yeon’un yakın zamanda izleyiciyle buluşan filmi Train to Busan’ın önbölümü olarak gerçekleştirdiği bu animasyon, Seul’de bir vampir salgınının başlamasıyla gelişen olaylar üzerine kurulu. Yönetmenin ilk filmi King of Pigs de Gezici Festival’de gösterilmişti.

Kiarostami, “Yarım Kalan Sözler”le anılacak

Gezici Festival, 4 Temmuz 2016’da hayata gözlerini yuman, dünyaca ünlü İranlı yönetmen, senarist ve yapımcı Abbas Kiarostami’yi anmak için “Yarım Kalan Sözler” isimli özel bir bölüm hazırladı.

76min15-seconds-with-abbas-kiarostamiBu özel gösterimde izleyiciyle buluşacak film “Abbas Kiarostami ile 76 dakika ve 15 saniye (76 Minutes and 15 seconds with Abbas Kiarostami) ismini taşıyor. Film, Kiarostami’nin çalışma ortağı ve yakın arkadaşı, görüntü yönetmeni Seyfullah Samadian imzalı. Samadian, on yılı aşkın bir süre boyunca, dostu Kiorastami’nin farklı evrelerini filme almış. Kiarostami’nin ölümünün ardından bu zengin arşivin içinden, fotoğraf gezilerinden, dostlarıyla paylaştığı özel anlara kadar, 76 dakikalık büyüleyici bir özet çıkarmış. Şiirsel diyalogları, belgesel tarzı hikaye anlatımı ile öne çıkan İranlı yönetmenin çok yönlü bir sanatçı ve insan olarak portresi, Gezici Festival’de ücretsiz olarak izleyiciyle buluşacak.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.453 hits
Ekim 2020
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: