Archive for the 'Sinema' Category

Kanal B – Günce Programı (25 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
İstanbul Modern – Oscar’ın Yabancıları
Berlin Film Festivali (Berlinale)
Altın Küre Tahminleri
Dijital platformlardan öneriler:
– Doğum Günü 4 Temmuz (Born on the Fourth of July)

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi: Bölüm 1

(Bu yazı ilk olarak, 17 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemalar kapalıyken, film izleme deneyimlerimiz evlerimizdeki ekranlardan devam ediyor. Geçen ay üst üste gelen online festivaller, bu ay hızını biraz azalttı ama İstanbul Film Festivali bizi filmsiz bırakmamaya kararlı. Ocak ayında, 15 filmlik bir seçki ile karşımıza çıktı. Bu kez Cuma, Cumartesi ve Pazar günleri birer film olmak üzere haftada üç filmi gösterime açıyorlar. Filmlerin 5’er gün gösterimde kaldığını da hatırlatalım. Bu hafta, bazılarını önceden izlediğim, ilk iki haftanın filmlerine bir göz atalım. Önümüzdeki haftalarda, bir ya da iki bölüm daha yaparız.

85 Yazı (Eté 85):

Aslında François Ozon’un bu yeni filmini, sinemaların açık olduğu aylarda, beyazperdede izlemiştim. Dönüp bakınca, filmin iyiliği, kötülüğü bir yana, iyi ki sinema perdesinde izledim diyorum. Adından anlaşılabileceği gibi, 1985 yazında geçen film, iki genç erkeğin aşk hikayesi üzerinden gelişiyor. Ozon’un en iyi filmlerinden biri değil belki ama yine de sevdiğim, keyifle izlediğim bir film oldu. Biraz bildik bir ilk gençlik ve aşk hikayesi ama yer yer Ozon’un oyunbaz tarafını da hissetmek mümkün. İzlerken, filmin finalini baştan açık etmesinin büyük risk olduğunu düşünmüştüm ama aslında o finale nasıl gittiğimiz daha önemli demiş oluyor. Bir yandan da filmin hikâye anlatıcılığı ile kurduğu ilişkiyi de sevdim. Tüm filmi karakterlerden birinin anlatımıyla ve bakış açısıyla izliyoruz ki, aslında bizim bakış açımız da onun hatırladıkları, onun tercihleri ile sınırlı. Hatta bir sahnede hınzırca, “bunu merak ediyorsunuz ama size göstermeyeceğim” bile diyebiliyor.

Ozon, hikâye anlatıcılığı meselesini, Dans la maison (Evde) filminde çok daha iyi işlemişti belki ama burada da filme ayrı bir boyut katmayı başarıyor. Ozon, 85 yazında 17 yaşındaymış. Film bir roman uyarlaması belki ama atmosferiyle, bazı detaylarla mutlaka kendi gençliğinden de izler koymuştur. Bizi de o günlere götürebiliyor doğrusu.

Çirkin Masallar (Favolacce):

Bu filmi de aslında yine haftalar önce Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası’nda izlemiş ve burada yorumlamıştım. Düşüncelerim değişir mi diye tekrar izledim ama pek değişmedi. O halde, bütünlüğü bozmamak adına, o zamanki yorumumu tekrar alıyorum:

Bu sene Berlin’de senaryo ödülü almasıyla öne çıkan bu film, seçkinin de en merak ettiğim filmlerinden biriydi. İzlemem biraz maceralı oldu ama beklentimi tam olarak karşıladığını söylemeyeceğim. Film, İtalya’nın banliyö mahallelerinden birinde yaşayan insanlar üzerinden kimi hikayeler anlatıyor. Çoğunun ana karakterleri de yeni ergenler ve gençler. Bunların baskıcı ya da umursamaz anne-babaları, öğretmenleri vs. de hikayelerin diğer karakterleri. Filmin, yer yer çok iyi sahneleri var. Özellikle çocukların cinsellik merakı ile ilgili kısımlar iyi işlenmiş. Aileleri ile olan ilişkileri de öyle. Fakat toplamda tatmin edici bir sonuca ulaştığını söyleyemiyorum. Özellikle finalde yaptığı hamlenin altını daha fazla doldurabilirdi diye düşünüyorum. Yine de kurduğu dünya, yönetmen D’Innocenzo kardeşlerin sonraki filmleri merak etmemiz için bir kapı aralıyor.

Fotoğrafı Göster: Jim Marshall’ın Hikâyesi (Show Me the Picture: The Story of Jim Marshall):

Hayran olduğumuz sanatçıların bazılarının fotoğrafları da zihnimizin bir köşesinde, ona ait imgeler arasında yer alır ama özel bir ilgimiz yoksa, genellikle o fotoğrafları kimin çektiği ile pek fazla ilgilenmeyiz. İşte Jim Marshall da o fotoğrafçılardan biri. Bu film de onun hayatını anlatan bir belgesel. Jim Marshall, genellikle ünlü müzisyenlerin konserlerinde ve sahne arkalarında, bazıları ikonik hale dönüşmüş fotoğraflarını çekmiş. Hendrix’den Beatles’a, Dylan’dan Cash’e pek çok müzisyenin halen hatırladığımız fotoğraflarını çekerken, onlarla yakın ilişkiler de kurmuş, en önemlisi güvenlerini kazanmış. Ancak 60’lar ve 70’ler sonrası uyuşturucu ve alkol problemleri ile şiddete olan yatkınlığı, sektördeki yerini sarsmış ve ilerleyen yıllarda, çok istese de o eski günlerine dönememiş. Ama bunda sistemin farklı bir noktaya doğru ilerlemesinin, stüdyoların en ufak ayrıntıları bile kontrol etme çabasının payı da büyük. Marshall’ın spontane olarak çektiği fotoğrafların, sistemde çok fazla yeri kalmamış, her türlü fotoğraf çekimi, planlanarak yapılır olmuş.

Filmin Jim Marshall’ı tanımamıza vesile olmasını bir kenara bırakıp, belgesel olarak değerine bakarsak aslında karşımızda klasik bir yapı var. Marshall’ın arşiv kayıtları, arkadaşları ile yapılan söyleşiler, mesleğindeki önemini vurgulamak için ondan sonraki dönemdeki fotoğrafçılar ile söyleşiler ve elbette çektiği fotoğraflar, filmin omurgasını oluşturuyor. Bu anlamda, sinemasal anlamda özel bir film değil ama konu ilginizi çektiyse, film de tatmin edecektir.

Umudun Dili (Persian Lessons):

İkinci Dünya Savaşı sırasında, bir toplama kampında, hayatını kurtarabilmek için İranlı olduğunu söyleyen bir adamın hikayesi. Kimi etkileyici sahneleri olsa da izlediğimiz onlarca toplama kampı filmine yeni bir şey katmıyor, farklı bir bakış açısı getirmiyor. En büyük sıkıntısı, hikâyenin çıkış noktasının bir türlü inandırıcı olamaması. Bir insanın, o şartlarda, sıfırdan hiç bilmediği bir dil uydurması, uydurduğu kelimeleri ve gramer kurallarını çok ufak bir istisna dışında hiç şaşırmaması için ya keşfedilmemiş bir dâhi ya da dilbilim profesörü falan olması lazım. Üstelik bunu inandırdığı kişi de hiç öyle şapşal bir nazi subayı olarak çizilmemiş. Gayet akıllı ve kültürlü bir karakter. Karşı taraf bir dil uydurmayı başarmış olsa bile, tutarsızlıkların farkına varması gerekirdi diye düşünüyorsunuz. Konunun, gerçek olaylardan alındığı söyleniyor. Olabilir ama farklı örneklere bakınca, o gerçek olayların filme aktarılırken ne kadar değişebildiğini de biliyoruz.

Film teknik açıdan fena değil aslında. Nahuel Pérez Biscayart ve Lars Eidinger de iyi oyuncular. Burada da ellerinden geleni yapıyorlar ama konu tatmin edici olmayınca, film de benzerleri arasında kayboluyor.

Jumbo:

Bu hafta bahsedeceğim filmlerin en ilginci. Annesiyle birlikte yaşayan, çevresi ile rahat bir ilişki kuramayan ve içe kapanık bir genç kadın olan Jeanne, o güne kadar romantik bir ilişki de yaşamamıştır. Günün birinde, çalıştığı lunaparkta aşkı bulur. Peki bunun nesi ilginç? Çünkü Jeanne, lunaparktaki aletlerden birine âşık olmuştur. Cansız bir nesneye duyulan aşk hissinin mümkün olabildiğini biliyoruz. Bu filmin başında da gerçek olaylardan esinlenilmiştir ibaresi var zaten. Ancak, Umudun Dili’nin aksine, bu ibare filmin başında olmasa da inandırıcı olmayı başarıyor. Filmin en önemli başarısı da bu zaten. Bir çoğumuz için inandırıcı gelmeyecek bir durumu doğal kılmayı ve ana karakterini komik duruma düşürmemeyi başarıyor. Bunda yönetmen Zoé Wittock kadar, Jeanne rolünde Noémie Merlant’ın da payı var. Özellikle ana karakterimizin, lunaparktaki cihazla yalnız kaldığı sahnelerdeki görüntü yönetimini de filmin artıları arasına yazmalıyız.

Filmin eksileri ise başka filmleri fena halde çağrıştırdığı anlar. Özellikle makine ile yaşanan bir cinsel birliktelik sahnesi var ki, doğrudan Under the Skin filminden alınıp buraya konulmuş gibi. Yine görsel olarak başarılı ama başka bir çözüm bulunabilirdi. Ayrıca filmin finalinin de tüm sorunların çözüldüğü, son derece güvenli sulara doğru kaydığını söylemek lazım. Olayların mutlu sona doğru gitmesinde katalizör etkisi gösteren annenin erkek arkadaşı ise filmin en inandırıcı olmayan karakteriydi. Olumsuz noktalarına karşın, yine de izlemeye değer bir film olarak anabiliyorum.

Merkez Üssü (Epicentro):

Her ne kadar filmin özetinde, Küba tarihinin son 100 yılına odaklandığı belirtilse de karşımızda Küba’nın tarihini anlatan bir belgesel yok. Filmin ilk kısmında, 100 yıl önce Amerika’nın Küba’ya yardım adı altındaki ilk adımı atmasında, sinemanın ne kadar manipülatif bir rol oynadığı üzerinden anlatısını kuruyor. O yıllarda yeni gelişmekte olan bir sanat türü olan sinemanın, bu amaçla kullanılabileceğinin çözülmüş olması gerçekten ilginç. Bugünden bakınca çocuklar bile bunu görebiliyor belki ama günümüzde izlediğimiz pek çok görüntünün gerçekliğini de sorgulamamız gerektiğini düşündürüyor. Buradan hareketle bugün Küba’nın dünya genelindeki imajı da sorgulanıyor. Kimileri için erişilecek en iyi nokta ve bir ütopya olarak görülen Küba, kimileri için de tam tersi. Ama gerçek bu ikisinin arasında bir yerde duruyor ve film de bu iki tarafa da yaslanmıyor zaten. Bunun yanında film zaman zaman kendi gerçekliğini sorgulatan anlar da kuruyor ama bunlar çok kısıtlı. İzlerken, keşke daha fazla olsaydı diye düşündüm. Aslında, Küba’da da Avengers’ın hayranlıkla izlendiği anlar görüyoruz ama bunlar da çok anlık görüntüler olarak kalıyor.

Gerçeklik ve sinema arasında kurduğu bağlantılar dışında filmin büyük kısmı, Küba vatandaşları ile yapılan söyleşilerden oluşuyor. Özellikle çocuklara yapılan söyleşilerde, onları geleceğe dair bir umut olarak konumlasa da bu kısımlar, benzer belgesellerden çok da farklı değil. Neticede ilgi çekici anlar ve tartışmalar yaratsa da beklentimin biraz altında kalan bir film olduğunu söyleyebilirim.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (11 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

Oscar Uluslararası Film Adayları
İstanbul Modern Oscar’ın Yabancıları Seçkisi
İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
Rotterdam Film Festivali (IFFR)
Dijital platformlardan öneriler:
– Büyük Hesaplaşma (Heat)
– Parazit (Parasite)
– Çılgın Aptal Aşk (Crazy, Stupid, Love.)
– Mutluluk (Le Bonheur)
– Tavşan Peter (Peter Rabbit)

2021’de Sinema

(Bu yazı ilk olarak, 10 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Geçen hafta, sinema dünyasında nasıl bir 2020 yılı geçirmiştik, ona bakmıştık. Bu hafta da nasıl bir 2021 yılı bekliyoruz, kısmetse hangi filmleri izleyeceğiz onlara bir göz atalım.

Öncelikle elbette en fazla istediğimiz şey, 2020’nin neredeyse tümünde başımıza bela olan pandeminin, 2021’de azalarak bitmesi ve sinema salonlarının açılması. Elbette sadece sinema salonlarının açılması da yetmiyor, kendimizi o salonlarda güvenli hissetmemiz, festivallerde ve popüler filmlerde tümüyle dolu salonlarda film izlemekten çekinmeyeceğimiz bir noktaya gelmemiz gerekiyor. Ülkemizde şu an sinemalar Mart başına kadar kapalı. Umuyorum ki, o tarihte aşılama belli bir noktaya ulaşmış olur ve sinemalar açılır. Mart’ta sinemalar açılsa bile, henüz sosyal mesafe ve maske kurallarından vazgeçmiş olmayacağımızı tahmin ediyorum. Bu durum, yüksek gişe beklentili filmlerin biraz daha ertelenmesine yol açabilir. En azından yaz aylarında kurallar kalkmış olursa, sektör açısından daha iyi bir 2021 geçirebiliriz. Pandemi döneminin sinema salonlarına etkisini ise, tam olarak yılın ikinci yarısında görmüş olacağız sanırım.

Bir de işin festivaller tarafı var. Yılın ilk aylarında düzenlenecek olan Sundance, Rotterdam, Berlin gibi uluslararası festivaller, şimdiden ya tümüyle online’a geçeceklerini açıkladılar ya da Şubat-Mart aylarında bir online seçki, yaz aylarında da fiziksel bir festival yapmayı planlıyorlar. Muhtemelen uluslararası alanda belirleyici olan festival, Cannes olacak. Eğer Mayıs ayında, eskisi gibi bir festival yapabilirlerse, diğer festivaller de o yoldan gidebilir. Türkiye’de İstanbul Film Festivali şimdiden online gösterimlere devam edeceğini açıkladı. Haziran ayında açıkhava mekanlarında ve online olarak ulusal yarışmaları yapacaklar. Görünen o ki, şu an klasik tarihleri olan Nisan ayı için bir fiziksel festival niyeti yok. Diğer festivallerin nasıl pozisyon alacağını zaman gösterecek.

Gelelim 2021’de izlemeyi beklediğimiz filmlerden bazılarına. İşin ilginci, geçtiğimiz yıl bu yazıyı yazmış olsaydık, hemen hemen aynı filmlerden bahsedecektik herhalde.

No Time to Die:

Daniel Craig’i son kez Bond olarak izleyeceğimiz, yönetmen koltuğuna da Cary Fukunaga’nın oturduğu bu Bond filmi, pandemi döneminde ilk ertelenen büyük bütçeli film olmuştu. Şu an planlandığı gibi, Nisan ayında sinemalarda vizyona girerse, sembolik de olsa normalleşmenin ilk adımlarından biri olacak gibi gözüküyor. Tekrar ertelenme ihtimali, her zaman mümkün ama umarım sadece online platformlarda seyirci karşısına çıkacak filmlerden biri olmaz.

Black Widow:

Çizgi roman severler olarak, Iron Man’in vizyona girdiği 2008’den beri her yıl en az bir Marvel filmi izlemeye alışmıştık. Marvel sinematik evreninin ilk aşamalarında 2009 boş geçmişti belki ama o zamandan beri yeni bir Marvel filmi izlemediğimiz tek yıl, 2020 oldu. Sanki Black Widow en başta da o kadar merak uyandırmadı, ertelemeler ile merak iyice söndü ama o da Mayıs ayında gösterime girebilirse, yine Bond gibi sembolik bir anlamı da olacak.

Eternals:

Bu yıl gösterime girmesi planlanan dört Marvel filminden bir diğeri ise Eternals. Şu ana kadar Marvel filmlerinde hiç görmediğimiz, ölümsüz bir uzaylı ırkının maceralarını anlatacak olan filmin başrollerinden birinde Angelina Jolie olsa da aslında yönetmeni ile dikkat çekiyor. 2020’de Nomadland ile çok büyük övgüler toplayan, Nisan ayında en iyi yönetmen Oscar’ı alma ihtimali epey güçlü olan (adaylık kesin zaten), Chloé Zhao bu filmin yönetmen koltuğunda. Bambaşka tarzda bir sineması olan Zhao’nun büyük bir stüdyo filminde nasıl bir performans göstereceği, kendi tarzını filme ne kadar yansıtabileceği merak konusu.

Not: Çevresinde bir sürü dedikodu dönen yeni Spider-Man filmi de bu yıl içinde gösterime girecek gibi gözüküyor ama içimden bir ses 2022’ye kalacağını söylüyor.

The French Dispatch:

Wes Anderson’un yeni filmi, 2020’nin en çok merak edilen filmlerinden biriydi. Her Wes Anderson filmi gibi, yine deli bir oyuncu kadrosu var. Burada saymaya kalksak, epey uzun sürer. Aşağı afişini koyalım, merak eden oradan baksın diyelim. Filmin, Cannes’da açılması, Oscar’da da adaylıklar alması bekleniyordu. Cannes yapılamayınca, yapsaydık festivalde olacaktı diye açıkladıkları filmler arasında yer aldı gerçekten de ama Oscar sezonu için filmi öne sürmediler ve tümüyle 2021’e kaldı. Büyük ihtimalle açılışını yine Cannes’da yapacağı söyleniyor. Bekliyoruz.

The Tragedy of Macbeth:

Yeni bir Macbeth uyarlaması mı? Fassbender’li, Cotillard’lı uyarlamayı izleyeli ne kadar oldu ki? Yenisine gerek vardı mıydı derken yönetmen olarak Joel Coen’in adını görünce dikkat kesiliyoruz, Ethan Coen’in projede olmamasından işkilleniyoruz, Denzel Washington ve Frances McDormand’ın Macbeth’leri oynayacağını görünce de 2022 oyuncu Oscar’ları için iki yeri şimdiden ayıralım diyoruz.

The Souvenir: Part II:

The Souvenir’in ilk bölümü, 2019’da Sundance’de açılmış ve o yılın en beğenilen filmlerinden biri olmuştu. İkinci bölümünün çekimleri de 2019 yılında tamamlandı aslında. Bu nedenle, 2020’deki büyük festivallerden birinde karşımıza çıkması bekleniyordu ama belki pandemiden, belki de post prodüksiyonun uzamasından dolayı, karşımıza çıkmadı. 2021’de Berlin ya da Cannes’da bekliyoruz.

Top Gun: Maverick / Mission: Impossible 7:

Tom Cruise, oradan oraya koşuyor, her türlü atlamayı zıplamayı kendisi yapıyor, yeri geliyor uçak kullanıyor ama hiç dublör kullanmıyor filmlerinden iki tanesinin bu yıl gösterime girmesi planlanıyor. Ben bunların birinin 2022’ye kalma ihtimali olduğunu düşünüyorum ama belli de olmaz. Yıllar sonra gelen Top Gun’un devam filminin çekimleri zaten çok önceden bitmişti ve film hazır bir şekilde bekliyor. MI7’ın çekimleri ise pandemi nedeniyle birkaç kez durduktan sonra yakın zamanda bitti sanırım. Yıl sonuna yetişip yetişmeyeceğini göreceğiz.

Dune:

Yıllar önce Jodorowsky’nin çekmek isteyip hayata geçiremediği, David Lynch’in stüdyonun da etkisi ile başarılı bir filme dönüştüremediği (ben suçlu zevk olarak severim gerçi) Dune serisi, bu kez Denis Villeneuve’ün ellerinde. Villeneuve genellikle beklentileri boşa çıkarmayan bir isim. Blade Runner’ın devamında bile orijinal filme ihanet etmeyen bir iş ortaya çıkarmıştı. Her ne kadar, Timothée Chalamet’nin nasıl bir Paul Atreides olacağına dair şüphelerim olsa da yönetmene güveniyor, filmi sinema dünyasının büyük çoğunluğu gibi merakla bekliyorum.

The Matrix 4:

Ve bir efsanenin yıllar sonra gelen ve hemen hemen aynı kadro tarafından yapılan devamı. Normal şartlarda, kapı baca indirmesi, biletlerin ilk çıktığı anda, büyük ölçüde tükenmesi beklenirdi. 21 Aralık 2021 tarihine kadar çok zaman var, kim bilir belki de öyle olur. Filmi büyük bir merakla beklediğimiz doğrudur ama ilk Matrix’i sevip, diğerlerini pek sevmeyen gruptan olduğum için kafamda bir soru işareti de var. Ayrıca Matrix, 90’lar sonu, 2000’ler başına o kadar iyi oturan bir filmdi ki, oradan 2020 dünyasını aynı şekilde kapsayabilecek bir hikâye kurulabilecek mi göreceğiz. Ama görmeyi sabırsızlıkla bekliyoruz.

Elbette 2021’de beklediğimiz filmler sadece bunlar değil. Yukardaki filmleri seçerken üzerinden geçtiğim diğer filmlerin bir listesini de buraya bırakayım (bir kısmının 2022’ye kalması muhtemeldir):

A Quiet Place Part II, Three Thousand Years of Longing, Elvis, Nightmare Alley, Soggy Bottom, Annette, Last Night in Soho, The Northman, Bigbug, Triangle of Sadness, Petite Maman, Don’t Look Up, Blonde, The Power Of The Dog.

Bunların yanına, bir de şu adından bile haberimiz olmayan, festivallerde ve vizyonda karşımıza çıkacak olan sürprizleri eklemek isteriz. Umarım her alanda, 2020’den daha iyi bir 2021 olur.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (4 Şubat 2021)

Bu haftaki program konuları:

Altın Küre Adayları
İstanbul Film Festivali – Şubat Seçkisi
Sundance Film Festivali
Dijital platformlardan öneriler:
-Kuzuların Sessizliği (Silence of the Lambs)
-Ölümlü Dünya
-Sıra Sende (Your Turn)
-Iron Man

2020’de Sinema

(Bu yazı ilk olarak, 3 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Yılsonlarında, o yılın genel bir değerlendirmesi yapılırken genellikle hangi filmler öne çıktı, büyük festivallerde kimler ödül aldı, seneye Oscar yarışında kimler öne çıkıyor gibi konulardan bahsederdik. 2020’de sinema dediğimizde ise öne çıkan gündem maddesi, pandemi sektörü nasıl etkiledi, bundan sonra neler değişecek oluyor. Bu nedenle bu yazıda, genel olarak bunlara değinmeye çalışacağım.

Gişe ve seyirci sayıları – Türkiye (*):

Pandeminin sektöre etkileri dediğimiz zaman, bunu somut olarak görebileceğimiz yer elbette gişe verileri. Öncelikle ülkemizdeki durumdan başlayalım. Ülkemizde, sinemaların seyirci sayıları 2017 ve 2018 yıllarında 70 milyon barajını aşarak, tepe noktaya ulaşmıştı. 2019 yılında, medyada popcorn savaşları olarak adlandırılan kriz ile birlikte, seyirci sayısı 60 milyon civarına düştü. 2020’de bir toparlama beklenirken pandemi işin içine girince, yaklaşık 17.5 milyon seyirci ile kapanmış. Hasılat değerleri bize daha da iyi bir fikir verebilir. 2019’da krize rağmen 1 milyar TL’nin eşiğine gelen toplam gelir, 2020’de sadece 300 milyon TL’de kalmış durumda. Hasılatın sinema salonları, dağıtımcı, yapımcı ve Kültür Bakanlığı arasında dağıldığını düşünürsek sektör için çok büyük bir kayıp olduğunu söyleyebiliriz. Yapımcıların çoğunlukla online platformlara yöneldiğini, yabancı filmlerin Türkiye dağıtımcılarının da filmlerini yine online platformlara verebildiğini düşünürsek, sektörün o ayağının varlığını sürdürebildiğini söyleyebiliriz. Ancak burada asıl sıkıntı sinemalarda. Sinemaların açılmasına izin çıktığı noktada, ne kadarının yoluna devam edebileceğini göreceğiz. Sonrası için de seyircinin film izleme alışkanlığının ne kadar değiştiği önemli bir gösterge olacak.

Türkiye’de bu sene sinemalarda en çok izlenen filmlere baktığımızda, ilk 10 filminin hepsinin Ocak ya da Şubat aylarında gösterime girmiş olduğunu görüyoruz. Ağustos ayında vizyona girerken kendisinden çok şey beklenen Tenet, ancak 12. sırada kendine yer bulabilmiş.  Hatta şöyle diyelim, ilk 30 film arasında Ağustos ve sonrasında gösterime giren sadece iki yapım var. Sinemaların korona gölgesinde açık olduğu sürede, seyirciler sinema salonlarını çok tercih etmemişler. Aşı nasıl sonuç verir, sonrasında sinema salonları tekrar açıldığında neler değişir göreceğiz.

2020’de, 1 milyon seyirci barajını geçen sadece 2 film var. Eltilerin Savaşı ve Bayi Toplantısı. Eltilerin Savaşı’nın 31 Ocak’ta gösterime girdiğini düşünürsek, 3.5 milyonluk seyircisi, normal şartlarda da en fazla 4 milyona çıkardı muhtemelen. Bayi Toplantısı ise 21 Şubat’ta gösterime girmiş ve 1 milyon seyirciyi çok az geçmiş. Normal zamanındaki potansiyelinin epey altında kaldığı söylenebilir.

Gişe ve seyirci sayıları – Dünya:

İçinden geçtiğimiz bu tuhaf yılda dünyadaki durumu da farklı açılardan değerlendirmek gerekli. Çin, virüsün ilk çıktığı ülke olarak, sinemaları da ilk kapatan ülke oldu. O dönem çok büyük kayıp yaşadıkları konuşuldu ama sinemaları ilk açan ve açık tutmaya devam edebilen ülke de Çin oldu. Böyle olunca, geçmiş yıllarda yavaş yavaş sinyallerini veren bir olay 2020’de ilk kez gerçekleşmiş oldu. Geçmiş yıllarda dünyada en çok izlenen filmler listesinde bir ya da iki Çin filmi olur, bu film de Çin dışında pek bir yerde gösterime girmemiş olurdu. Diğer filmler ise Amerikan filmleri olurdu. Bu yıl, dünya genelinde en çok izlenen 10 filmden 4’ü Çin’den, biri Japonya’dan geliyor. Hatta 2020’nin dünyada en çok izlenen filmi olan Sekiz Yüz, ülkemiz sinemalarına kadar gelebildi ama pek ilgi görmedi (kendi adıma koca IMAX salonunda, tek başıma izlemiştim). Ayrıca Çin ilk defa, gişe hasılatında en büyük pazar payına sahip ülke haline geldi. Tenet, dünya genelinde 4. olabilse de temel olarak Amerika dışında ulaştığı seyirci ile bunu başarabildi.

Amerika özelinde bakacak olursak, aslında orada da bize benzer bir tablo görüyoruz. En çok izlenen 10 filmin 8’i yılın ilk 3 ayında gösterime giren filmler. Tenet Amerika’da, her şeye rağmen 8. olabilmiş. 100 milyon doları aşabilen ise sadece iki film var. Bad Boys for Life ve Sonic the Hedgehog. Büyük ihtimalle normal şartlarda bu filmler belki, ilk 10’un sonlarında yer alırdı, belki de hiç listeye giremezdi. Hatta listede Vahşetin Çağrısı (The Call of the Wild) gibi, listeye gireceğini hiç tahmin etmeyeceğimiz filmler de var. Sektör açısından kaybın büyüklüğünü anlamak için yine toplam hasılat verilerine bakalım. Amerika’da 2009’dan beri toplam gişe geliri, her yıl 10-11 milyar dolar civarında gerçekleşmiş. 2020’de bu değer 2 milyar dolar. Düşüş oranlarını karşılaştırırsak, Amerika’daki durumun ülkemizden daha kötü olduğu görülebilir (daha sağlıklı bir karşılaştırma için, her iki ülkenin enflasyon oranlarını da işin içine katmak gerekir ama şimdilik onu bir kenara bırakalım).

Online platformların yükselişi:

Bu konu üzerine yıl içinde çok fazla yazıldı, çizildi. Aynı şeyleri tekrarlamayalım ama yukardaki tablo, bunun nedenlerini gösteriyor aslında. Pandemi döneminde sinemaya gitmeyen seyirciler elbette film izlemeyi bırakmadı, hatta daha fazlalaştırdı. Festival meraklıları çareyi giderek artan online festivallerde bulurken, genel seyirci kitlesi de online platformlara kaydı. Zaten yükselişte olan online platformlar da bu yükselişlerinin hızını, muhtemelen kendilerinin de beklemediği kadar arttırmış oldular. Hatta pandeminin ilk dönemlerinde Netflix’in Avrupa’da oluşan talebi karşılamak için, görüntü kalitesini bir miktar düşürdüğü haberleri çıkmıştı.

Elbette içeriklerde de belirgin bir değişim yaşandı. İlk defa sinemada vizyona girmesi planlanan pek çok film, online platformlarda seyirci karşısına çıktı. Yıl ortasında Tenet ile sinema salonlarını kurtarma iddiasında bulunan Warner Bros, yıl sonunda bombayı patlatarak, 2021’de tüm filmlerini sinemalar ile aynı anda, kendi online platformları olan HBO Max’de de gösterime sunacağını açıkladı. Bu durum sektörde çok büyük tepki yarattı ama ilk örnek olan Wonder Woman 1984, ilk bakışta sinemalara belli bir seyirci de çekmiş gibi gözüküyor ama ilerleyen örneklerde sonuç ne olacak göreceğiz. Amerika özelinde, Warner’ın bu filmlerin sinema gösterimlerinden alacağını payı azalttığını da not olarak düşelim. Yani sinema salonları, daha az seyirci ile aynı parayı kazanabilecek.

Online platformların son yıllardaki yükselişi ile farklı stüdyolar ve yatırımcılar da bu işe girmeye başladılar. Amerika’da pazara HBO Max ve Disney+’ın girmesi ile ortalık epey karıştı. Türkiye’de de 2021 itibariyle, Exxen ve Gain de olaya dahil oldular. Disney+’ın da bu yıl içinde geleceğine dair haberler duyuyoruz. Pazar bu platformların hepsini kaldırabilecek kadar büyük mü, bu sayı daha da artacak mı, yoksa azalacak mı, bunları da zaman gösterecek.

Yılın en iyileri:

Bu yazıda filmlerden bahsetmedik, daha çok olayın ekonomik boyutuna değindik ama âdettendir, bir en iyiler listesi vermeden de bitirmeyelim. Sinema Müzik sitesi yazarları olarak, 2020’de Türkiye’deki sinema salonlarında vizyona giren filmler içinden seçtiğimiz en iyileri açıklamıştık. Site içinde bulunabilir. Ben burada kişisel olarak 2020’de fiziksel ve online festivallerde izlediğim filmler içinden yaptığım, vizyona girmeyen filmlerden oluşan bir listeyi paylaşayım:

  1. Rizi (Days)
  2. La llorona (Ağlayan Kadın)
  3. Submissão (Teslimiyet)
  4. First Cow
  5. Shirley
  6. Sanctorum
  7. A Metamorfose dos Pássaros (The Metamorphosis of Birds)
  8. Never Rarely Sometimes Always
  9. Vitalina Varela
  10. Mimaroğlu
  11. Antigone
  12. Petite Fille
  13. Walchensee Forever
  14. Hutsulka Ksenya
  15. Il peccato (Günah)

Haftaya görüşmek üzere.
(*: Türkiye gişe verileri, Box Office Türkiye, dünya gişe verileri ise Box Office Mojo ve Wikipedia’dan alınmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (28 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
Sundance Film Festival
Rotterdam Film Festival (IFFR)
Online platformlardan öneriler:
– Guguk Kuşu (One Flew Over the Cuckoo’s Nest)
– Yarının Sınırında (Edge of Tomorrow)
– Hayat Var
– Hitchcock Truffaut
– Otel Transilvanya

Arjantin’den El Pampero Cine Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 27 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Sinemalar kapalı olduğu için online festival ve platformlardan film izlemeye devam. Bu hafta, çok fazla kişinin dikkatini çekmeyen bir film seçkisinden bahsetmek istiyorum. Yaz aylarında MUBİ’nin kütüphanesini açması sonrasında, dikkatlerden kaçmış pek çok filme erişebilir duruma geldik. Kendi adıma genellikle seçkiden yakın zamanda ayrılacak olan filmleri takip etmeye çalışıyorum. İki hafta önce, 7 Arjantin filminin seçkiden ayrılacağını fark ettim. Filmlerin hiçbirini izlememiştim. Son dönemde Arjantin sineması yükselişte olduğu için, bu filmleri izleme planıma dahil ettim ve kendi adıma çok güzel bir sürprizle karşılaştım.

Öncelikle bu 7 filmin hepsine Mariano Llinás’ın bir şekilde dahil olduğunu fark ettim. Mariano Llinás adı, 2018’de Locarno’da gösterilen, 14 saatlik filmi La Flor ile dikkatimi çekmişti. Biraz daha inceleyince, bu filmlerin hepsinin El Pampero Cine isimli yapım firmasından çıktığını gördüm. Bu firma 2002 yılında, Mariano Llinás, Laura Citarella, Agustín Mendilaharzu ve Alejo Moguilansky tarafından kurulmuş. Neredeyse 20 yıllık bu ekibin filmlerini yeni keşfetmiş olmak, kendini sinefil olarak tanımlayan biri için utanç verici ama geç olsun da güç olamasın diyelim. Bu filmlerin hiçbiri vizyona girmedi zaten. Festivallere geldiyse bile, bana denk gelmemişler. MUBİ’deki seçkide de çok yankı uyandırmamasının sebebi, Türkçe altyazılarının olmayışı idi sanırım.

Filmleri izledikçe pek çok ortak nokta yakalamaya başladım. Bu anlamda 7 filmi arka arkaya izlemek güzel bir deneyim oldu. Belli ki El Pampero Cine, klasik anlamda bir yapım firması olmaktan çok, sinema üzerine düşünen, yazan, çizen arkadaşların kurduğu bir firma ve kolektif bir üretim süreci yürütüyorlar. Zaten ekip içinde, aynı zamanda akademisyenlik yapanlar da var. Farklı yönetmenlerin ellerinden çıkan filmler olsa da belli bir fikir yapısı üzerinden ilerledikleri görülüyor. Ayrıca hemen hemen tüm filmlerde kamera önü ve arkasında aynı kadro var ama farklı rollerde. Bir filmde yönetmen olan isim, diğerinde kurgucu, öbüründe senaryo yazarı, hatta oyuncu olabiliyor. Filmlerin neredeyse hepsinde sesçilik yapan bir başka isim, bir filmde başrolü üstlenebiliyor.

Filmlere ayrı ayrı ufak bakışlar atarız ama ortak noktalarını belirlemek daha önemli bence. Bunlar 7 filmin hepsinde görünmüyor belki ama farklı filmlerde, farklı şekillerde karşımıza çıktığı için üzerinde durmalıyız. Filmlerin hepsini izlediğimiz zaman fark ettiğimiz en baskın unsurlardan biri, dış ses. O an perdede ne olduğunu, ne olacağını, geçmişte ne olduğunu, karakterlerin duygu ve düşüncelerini bize anlatan, genellikle karakterlerden herhangi birine ait olmayan, her şeyi bilen bir, hatta bazen birden fazla dış ses. Bu dış ses filmin, roman ile bağlantısını da güçlendiriyor. Dış sesin en baskın olduğu filmlerde, roman uyarlaması olmayan bir roman izliyor ve dinliyor gibiyiz. Filmleri bölümlere, hatta bölüm içinde alt bölümlere bölme olayı da çok sık karşımıza çıkıyor. Bunu da romanla bağlantılı olarak düşünebiliriz ama bir yandan da bu bölümlerde filmlerin anlatım tarzları da değişiyor çoğunlukla. Bu da aynı film içinde, farklı denemeler yapmaya imkân sağlıyor.

El Pampero Cine filmlerinde sıklıkla rastladığımız bir diğer ortak tema da film çekme sürecini doğrudan filmin içine dahil etmek ve kurmaca ile gerçekliğin arasındaki çizgiyi muğlaklaştırmak. Bir filmin konusu, o filmin çekim süreci olabiliyor ya da normalde bir filmin kamera arkasında kalmasına alışık olduğumuz bazı unsurları, kamera önünde görebiliyoruz. Bu filmler içinde belgesel olan ya da belgesel olduğunu iddia eden filmler de var. Ama benzer şekilde, bunlar da belgesel olup olmadığı tartışmalı filmlerken, kurmaca olup belgesele çok yakın duran yapımlar da var. Bu anlamda, türler arasındaki sınırları da zorlayan filmler.

Şimdi kısa kısa, izlediğim 7 filmden, yapım yıllarına göre sıralayarak bahsedeyim. Aslında bunların hemen hepsi, üzerine uzun uzun yazılabilecek filmler. Burada genel olarak filmlerin konularından ve temel özelliklerinden bahsetmekle yetineceğim.

Balnearios – 2002:

2002’de El Pampero Cine, Mariano Llinás’ın yazdığı ve yönettiği Balnearios ile yola çıkıyor. Llinás’ın daha sonra çekeceği çok uzun süreli filmlerin aksine, bu film sadece 80 dakika sürüyor ama yukarda bahsettiğim tipik özelliklerden bazılarına bu filmde rastlayabiliyoruz. Balnearios, Arjantin’in plajları üzerine bir belgesel ama ne kadarı gerçek, ne kadarı kurmaca tam olarak bilemiyoruz. Farklı bölümlerden oluşuyor ve hatta bir bölümün altında alt bölümler de mevcut. Ve bu bölümler farklı anlayışlar ile hazırlanmış. İlk bölüm, arşiv fotoğraflarını kullanarak plajlardaki malikanelerden birinin hikayesini anlatıyor (acaba gerçekten arşiv fotoğrafları mı?). İkinci bölümde kışın ıssız, yazın cıvıl cıvıl olan plajların hikayesini anlatırken, insanlara adeta bir doğa belgeselindeki mevsimlere göre göç eden hayvanlar gibi yaklaşan bir anlatım yapısı kuruyor. Bir diğer bölüm ise, plajda yaşayan sıradışı bir sanatçının günlük yaşamı üzerine söyleşi ve görüntülerden oluşan bir belgesel türünde anlatılmış. Görüldüğü gibi, tek bir film içinde farklı belgesel anlatım kalıpları kullanılıyor ama izlediğimiz bazı şeylerin ne kadar gerçek olduğunu da sorgulamamız sağlanıyor. Tüm bölümlere dış sesin eşlik ettiğini, bu seslerden birinin, yönetmen Mariano Llinás’ın kardeşi, Verónica Llinás olduğunu da vurgulayalım. Neden vurguladık? Çünkü kendisi daha sonra tekrar karşımıza çıkacak.

Historias Extraordinarias (Extraordinary Stories) – 2008:

2008 yılına geldiğimizde karşımızda yine Mariano Llinás’ın yazıp yönettiği bir film var (El Pampero Cine ekibi, arada başka filmler de yapmış. Bu yazıda, sadece MUBİ’deki 7 filmden bahsettiğimi tekrar hatırlatıyorum). Bu sefer tümüyle bir kurmaca filmle karşı karşıyayız. Ama bu kez 245 dakikalık dev bir film (kaynaklarda bu şekilde yer alsa da MUBİ’deki versiyon 252 dakika idi). Film temel olarak 3 farklı karakterin hikayelerini anlatsa bunlar tıpkı önceki filmde olduğu gibi, farklı bölümlere ve alt bölümlere ayrılmış ve bu kadar uzun süreli bir filmde takip etme kolaylığı da sağlıyor. 3 ana hikâye dışında pek çok yan hikâye ve karakter de mevcut. Hatta tümüyle karakterlerin kafalarında kurdukları ve gerçekle, daha doğrusu filmin gerçekliği ile ilgili olmayan hikayeler de var. Tüm hikayelere 3 tane dış ses eşlik ediyor ve bu dış sesler aslında karakterlerin ve bizim bilmediğimiz pek çok bilgiye sahip. Zaman zaman filmin ilerleyen sahnelerinde neler olacağını bile bize söylüyor.

Filmin 3 başrolünden birini Llinás’ın kendisi oynarken, diğerini Agustín Mendilaharzu canlandırıyor ki, o da aynı zamanda filmin görüntü yönetmeni. Üçüncü başrol olan Walter Jakob ise ekibin, burada incelemeyeceğimiz başka filmlerinde yönetmen, kurgucu ve senarist olarak çalışmış. Bu filmin kurgucusu Alejo Moguillansky’nin adını da not ediniz, birazdan tekrar karşımıza çıkacak. Ve evet, dış seslerden biri, yine Verónica Llinás’a ait.

Castro – 2009:

Az önce Alejo Moguillansky’nin adını kurgucu olarak not etmiştiniz, değil mi? Kendisi, bu filmin yönetmeni olarak karşımıza çıkarken, bu sefer kurguyu kiminle beraber yapıyor? Evet, yanılmadınız: Mariano Llinás.

Film, adından da anlayabileceğimiz gibi, Castro adında bir karakteri takip ediyor. Aslında hikâye, Samuel Beckett’in Murphy romanının serbest bir uyarlaması ama Moguillansky, hikayesini anlatırken, neden sonuç ilişkisini çok da dikkate almamış. Filmin giderek absürt bir hale dönüşmesinden, bunun bilinçli bir tercih olduğunu anlayabiliyoruz. Film boyunca, Castro birilerinden kaçıyor ama bunun nedenini bilmiyoruz. Onu kovalayanlardan biri, koltuk değneği ile yürümesine rağmen, yeri geliyor, koltuk değneklerini atıp koşabiliyor, hemen arkasından tekrar koltuk değneği kullanmaya başlıyor. Castro’nun dolabın içinde uyuması gibi enteresan detaylar da mevcut. Film zaman zaman, bir slapstick komedi havasına da bürünüyor. Kimi diyalogları bir tenis maçı temposunda izlemek de mümkün. Hiçbir yere bağlanmasa da izlemesi keyifli diyaloglar bunlar. Hiçbir yere bağlanmaması da gayet bilinçli bir tercih, belli ki.

Ostende – 2011:

Şu ana kadar bahsettiğimiz filmlerde, yapımcı koltuğundaki isimlerden biri, her zaman Laura Citarella idi. Zaten web sitesinde, şirketin ana yapımcısı olarak da onun adı geçiyor. Ama belli ki o da klasik bir yapımcı portresi çizmiyor ve yaratıcı ekibin de içinde yer alıyor. Ostende, ilk uzun metraj yönetmenlik deneyimi. Film, bir yarışma sonrası Ostende otelinde bir haftalık bir tatil kazanmış, genç bir kadının hikayesini anlatıyor. Bu kadın erkek arkadaşının haftasonu için yanına gelmesini beklerken, bir yandan oteldeki diğer müşterileri izleyip onlarla ilgili birtakım hikayeler üretiyor, bir yandan da oteldeki geveze barmenle muhabbetler ediyor.

Söz konusu 7 film içinde, ilk izlediğim film buydu. En başta çok başarılı bulmamıştım ama diğer filmleri de izledikten sonra, farklı bağlantıları yakalayabildim. Hitchcock’un Arka Pencere’sini çağrıştıran, başkalarını izleyip onlarla ilgili gerçekliğini bilmediğimiz hikayeler uydurma olayının çok benzeri, Historias Extraordinarias filminde de var örneğin. Ya da Ostende, şirketin ilk filmi olan Balnearios’da da karşımıza çıkan bir otel mesela. Bu tip bağlantılar, filmden alınan keyfi arttırıyor. Geveze barmenin anlattığı senaryo taslakları için de filmin içinde bir yere bağlanmıyor diye demiştim ama sonraki filmlerde karşımıza çıkan bazı detaylar, bu taslakların ilerde izleyeceğimiz bazı filmlerin konuları olabileceğini de düşündürdü.

Bu arada, bu film için, yönetmen koltuğuna bir kadının oturması ile, şimdiye kadar yoğunlukla erkek hikayeleri anlatan ekibin, kadın hikayelerine de eğilmeye başlamalarının ilk adımı diyebiliriz.

El Loro y el cisne (The Parrot and the Swan) – 2013:

Alejo Moguillansky, bu filminde çok belirgin bir biçimde filmin çekim sürecini de izlediğimiz filme dahil ederek, belgesel ve kırmaca arasında gidip geliyor. Film, farklı dans grupları hakkında belgesel çeken bir ekibi anlatıyor. Ama bir yandan filmin kendisi de, belli bir noktaya kadar, farklı dans grupları hakkında bir belgesel. Filmin içindeki hikâyede bu belgesele konu olan kadın dansçılardan biri ile, filmin sesçisinin romantik ilişkisini izliyoruz. Peki bu rolleri kimler oynuyor? Kadın karakterimiz Luciana Acuña gerçekten de filmin belgesel kısımlarında gördüğümüz gerçek bir dansçı (ki bu filmden sonra El Pampero Cine’nin neredeyse tüm filmlerinde oynuyor). Erkek karakterimiz Rodrigo Sánchez Mariño ise, gerçekten de filmin sesçisi. Zaten asıl mesleği de bu ve kariyerindeki şimdiye kadarki tek oyunculuğu da bu filmde.

Alejo Moguillansky, olayı bir adım daha ileri götürüyor. Erkek oyuncuyu hemen her gördüğümüz sahnede, elinde bir boom mikrofon var ve aslında kendisini her gördüğümüz sahnede bir yandan oyunculuk yaparken, bir yandan da filmin seslerini kaydediyor. Mikrofonun karakterlere yaklaşıp uzaklaşmasından bunu fark edebiliyoruz. İlk bakışta, orta karar bir romantik komedi olarak görülebilecek olan film, bu tarz ayrıntılar ile değer kazanıyor.

El Escarabajo de oro (The Gold Bug) – 2014:

Alejo Moguillansky, bir önceki filminde yaptığı gerçek ve kurmacayı kesiştirme olayında burada nerdeyse kusursuz bir noktaya ulaşıyor. İzlediğim 7 yapım içinde en keyif aldığım filmin bu olduğunu söyleyebilirim. Arjantinli bu ekip, bu kez İsveç’le bir ortak yapım işine girmiş. Yanlarına ilk kez ekip dışından, Fia-Stina Sandlund isminde İsveçli bir kadın yönetmen almışlar. Filmin konusu içine de İsveçli feminist bir yazarın hayatını dahil etmişler. Peki film genel olarak ne anlatıyor? Karşımızda, Arjantinli bir film ekibi var. Bunlar İsveç’ten bir fon bulup, bir ortak yapım işine girişiyorlar. Aralarına Fia-Stina Sandlund isminde İsveçli bir kadın yönetmen alıyorlar ve anlaşmaları gereği İsveçli feminist bir yazarın hayat hikayesini anlatmaya çalışıyorlar! Film ekibinin esas amacı ise, yüzyıllar öncesinden kalan, efsanevi bir hazineyi bulmak.

Film çekim süreci ile ilgili kısım, Arjantin sinema sektörü ve dünya sinemasındaki yeri adına pek çok yorumda bulunurken, hazine arama ile ilgili olan kısım da filmin macera-aksiyon-gizem boyutunu güçlendiriyor. Tek tek isimlerini saymaya gerek yok ama filmin oyuncu ve teknik ekip kadrosu da diğer filmlerle benzerlikler taşıyor. Filmde, finale doğru etkisini iyice arttıran bir dış ses olduğunu da ekleyelim.

Filmin feminist tarafından da bahsetmek gerekli. El Pampero Cine’nin ilk dönem filmlerinin genellikle erkek hikayeleri anlattığını söylemiştim. Bu film de öyle başlıyor aslında. Film içindeki filmin ekibinin neredeyse tümü erkek, kadın yönetmen sadece telefondaki bir sesten ibaret ve ekipteki oyuncu kadınlar ise zorunluluktan olaya dahil olmuş gibiler. Hatta en başta İsveçli feminist yazarın bile erkek olduğu zannediliyor. Fakat film ilerledikçe, hikayedeki kadın karakterlerin ağırlığı giderek artmaya başlıyor. Hatta hiç büyüyemeyen ve hayal dünyasında yaşayan erkekler kendi aralarında takılırken, tüm iplerin kadınlarda olduğu ortaya çıkmaya başlıyor ve film beklenmedik bir şekilde, güçlü bir feminist mesaja doğru ilerliyor.

La Mujer de los Perros (Dog Lady) – 2015:

Bu kez karşımızda iki kadın yönetmeni olan bir film var. Laura Citarella ve Verónica Llinás. Önceki filmlere sadece dış ses olarak katkıda bulunan Verónica Llinás, bu kez ortak yönetmen ve yazar olmanın dışında, filmin başrolünü de üstlenmiş. Film, köpeklerle beraber yaşayan bir kadının bir seneye yayılan hikayesini anlatıyor. Kadın, köpeklerle beraber kırsal bir alanda yaşıyor, tüm ihtiyaçlarını doğadan karşılıyor. Şehre pek inmiyor ama şehre indiğinde görüyoruz ki, orada arkadaşları da var. Demek ki hayatının bir döneminde orada yaşamış ama filmin derdi onun geçmişine dair bir şey anlatmak değil, mevcut yaşantısını göstermek.

Aslında bir yanıyla, El Pampero Cine’nin diğer filmlerinden oldukça farklı bir yerde duran bir yapım. Diğer filmlerde dış sese ve hızlı gelişen diyaloglara çok fazla yer verilirken, bu filmde neredeyse hiç diyalog yok. Olan birkaç diyalog da olay akışına çok etki etmiyorlar. Daha önceki filmlerde sesini baskın şekilde duyduğumuz ama yüzünü görmediğimiz Verónica Llinás’ın, neredeyse hiç konuşmadığı bir rolle kamera karşısına geçmesi de bir tesadüf değil sanırım. Kendi içlerinde bir şaka bile olabilir.

Bunun yanında filmin, diğer filmlerin bazıları ile ortak bir noktası da var. Kurmaca ve gerçek arasında farkı belirsiz hale getirmesi. Aslında karşımızda tümüyle kurmaca bir film var. Ancak herhangi bir yerde bu film, seyirciye belgesel olarak sunulsa, hiç kimse itiraz etmez. Geçtiğimiz sene izlediğimiz Honeyland tarzı, ana karakterini uzunca süre takip eden yapıda bir belgesel gibi duruyor. Bu yüzden bu filme de ekibin türler arası geçişkenlik yapan filmlerinden biri olarak bakabiliriz.

Şu anda bu filmlerin MUBİ’den ayrıldığını tekrar belirtmek isterim. Ancak bazen lisans antlaşmalarını yenileyip, filmleri tekrar platformlarına alabiliyorlar. Böyle bir durum olursa Türkçe altyazı da eklerler umarım diyelim ve El Pampero Cine’nin diğer filmleri de gelirse, ne kadar güzel olur diye bitirelim.

Haftaya görüşmek üzere.

Kanal B – Günce Programı (21 Ocak 2021)

Bu haftaki program konuları:

İstanbul Film Festivali – Ocak Seçkisi
İstanbul Modern – Kısa Film Seçkisi
SİYAD – 2020’nin en iyi yabancı filmleri
Online platformlardan öneriler:
– Halloween
– Bir Kadının Parçaları (Pieces of a Woman)
– Cebimdeki Yabancı
– Tavuklar Firarda (Chicken Run)

İnsan Hakları Filmleri

(Bu yazı ilk olarak, 20 Aralık 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 10 Aralık 1948 tarihinde imzalanmış olması nedeniyle, Aralık ayında insan hakları ile ilgili pek çok etkinlik düzenleniyor. Eski güzel günlerde, bu konu ile ilgili filmleri, sinema salonlarında ya da kültür merkezlerinde izlerdik. Bu sene mecburen onlar da dijital ortamlara taşındı. Geçtiğimiz hafta, Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri ve TİHV İnsan Hakları Belgesel Film Günleri düzenlendi. İstanbul Film Festivali’nin Aralık seçkisi de insan hakları konusunu temel alıyordu (geçen haftaki yazımda bahsettiğim Ağlayan Kadın ve Vitalina Varela da bu seçkidendi). Aslında bir de Hangi İnsan Hakları Film Festivali olacaktı ama onlar “pek çok festivalin aynı günlerde çevrimiçi gerçekleşeceğini göz önünde tutarak” bu sene pas geçmeyi tercih ettiler. Doğru bir karar olabilir, çünkü hepsine yetişmemiz mümkün olmadı. Bu hafta, insan hakları ile ilgili filmlerden yetişebildiklerim arasından, öne çıkanlara değineceğim.

Evin’de Doğmak (Born in Evin):

Aslında oyuncu olarak tanınan, hatta Tayfun Pirselimoğlu’nun Ben o Değilim filminde de oynamış olan Maryam Zaree’nin kişisel hikayesi üzerinden İran’ın tarihine ve işlediği insanlık suçlarına baktığı bir film. Zaree, İran’da doğmuş olmasına rağmen, iki yaşında annesi ile birlikte Almanya’ya gittiği için ülkesini hemen hemen hiç hatırlamıyor. Babası ise, hapiste olduğu için, ancak birkaç sene sonra gelebiliyor. Kendisine söylenmeyen şey ise, onun da Evin hapishanesinde doğmuş olduğu. Biraz büyünce bir akrabalarının ağzından kaçırması ile öğreniyor zaten. Ancak annesi yıllar içinde Zaree’ye bu konu ile ilgili pek fazla detay vermemiş.

Bu filmde Zaree, kendi hikayesinin izini sürerken, kendisi gibi hapishanede doğmuş diğer çocukları, hapishanede doğum yapmış anneleri bulmaya, onların neler hissettiğini anlamaya çalışıyor. Bunda çok başarılı olduğu söylemez çünkü yaşanılan travma o kadar büyük ki, genellikle konuşmak istemiyorlar. Ama aynı hapishanede kalan başka kadınlarla konuşmayı başarmış ve onlardan gerçekten insanlık dışı hikayeler dinliyor. Bu süreçte, İran yakın tarihini de inceliyor ve filmin sonunda hem kendisi hem ailesi için bambaşka bir noktaya vararak, aslında en başta doğru soruları sormadığını düşünmeye başlıyor.

Gerçekten etkileyici ve üzerinde düşünmeyi gerektiren bir film. Maryam Zaree de kişisel hikayesi ile geneli birleştirmeyi, duyduğumuz korkutucu hikayelere karşın tıpkı ailesi gibi, umudu hep koruyan bir film yapmayı başarmış.

Pamir Sineması (Cinema Pameer):

Geçirdiğimiz pandemi sürecinde, biz sinemaseverler, sinema salonlarının bizim için ne ifade ettiğini çok daha iyi anladık. Zaman zaman sinema salonlarında rahatsız olduğumuz şeyleri bile özlediğimizi fark ettik (hepsini değil). Pamir Sineması, Afgantistan’daki az sayıdaki sinema salonlarından biri. Bu film de o salon hakkında bir belgesel.

Pamir Sineması, bugün elimizde neredeyse hiç kalmayan, eskinin büyük salonlu ve balkonlu sinemalarından. İzlerken İstanbul’daki Emek Sineması’nı, Ankara’daki Akün Sineması’nı hatırlattı. Halen dijitale geçmemiş ve 35 mm. makaralardan film gösteriyorlar. Film izleme deneyimi de belki de bizim Yeşilçam günlerini hatırlatıyor biraz. Bugün için, salonlarda bizi çok rahatsız edebilecek bir ortam var. İnsanlar filmle ilgili sürekli yorum yapıp konuşabiliyorlar örneğin. Perdeye lazer tutanlar, sinemada sigara ve haşhaş içenler de olabiliyor. Bu yüzden salona girerken bir arama yapılıyor ve sigara, haşhaş ve şampuan gibi malzemeler salona sokulmuyor (şampuanın nedenini hayal gücünüze bırakıyorum). Filmin en renkli karakterlerinin biri, eski bir asker olan sinema müdürü. Sinemada huzursuzluk çıkaranları yakaladığında, filmin ortasında el fenerleri ile salona dalıp sorumlu kişiyi yaka paça dışarı atabiliyor ya da film devam ederken, ona salonun huzurunu bozma diye öğüt verebiliyor.

Ama bu film sadece bir sinema salonunun belgeseli değil. Afganistan’ın durumu hakkında da söyleyecek sözleri var. Sinema personelinin hemen hepsinin geçen savaş yılları ile ilgili anıları, hikayeleri var. Seyirciler açısından da film izlemek çoğunlukla yaşanılan gerçeklikten uzaklaşmak anlamına geliyor. Ayrıca Afganistan’a film getirmek, zaman zaman bu işi yapanların hayatlarını tehlikeye atabiliyor. Bunun yanında elbette bir sansür kurulu da var. Filmler ve afişler sansürleniyor. İşin ilginci, kadınların sinemaya gitme imkânı çok kısıtlı iken, sansür kurulunda hangi sahnelerin çıkacağına karar veren kişilerden biri kadın.

Filmle ilgili yönetmenle yapılan söyleşide, ne yazık ki sinemanın geçtiğimiz sonbaharda kapandığı ve hükümetin konferans salonu olarak kullanmaya başladığı söylendi. Kovid günlerinde mecburen kapanacaktı belki, ama yine de üzücü.

Antigone:

Antigone’yi Sofokles’in meşhur tragedyası olarak çoğumuz biliriz. Yönetmen Sophie Deraspe, bu hikâyeyi günümüz Kanada’sına taşımış. Antigone ve ailesi Cezayir’den kaçmak zorunda kalan ve Kanada’ya yerleşen bir aile. Dört kardeş ve büyükannelerinden oluşan ailenin anne-babaları Cezayir’de öldürülüp, cesetleri evlerinin önüne bırakılmış. Antigone, başarılı bir lise öğrencisi, hatta Kanada’da önemli bir politikacının oğlu da erkek arkadaşı. Ablası bir kuaför salonunda çalışıyor ama abileri suç dünyasına karışmış. Bir gün abilerinden biri polis tarafından öldürülüp, diğeri de sınırdışı edilme tehlikesi ile karşılaşınca, Antigone’nin mücadelesi başlıyor.

Antigone’nin kendi doğruları ile tek başına tüm sistemin karşına çıkması, giderek onu destekleyenlerin çoğalması gerçekten etkileyici bir şekilde anlatılmış. İçine girdiği hemen her ortamda değişim yaratabilme gücü bazen biraz fazla olmuş ama yine de etkileyici. Abisinin yerine geçtiği kısımda da inandırıcılık konusunda bir problem yaşıyor ama hikâyenin ilerleyebilmesi için o adımı kabul edip geçtim kendi adıma. Tüm filmi sırtlayan Nahéma Ricci de son derece başarılı. Onun da henüz çok kısa bir oyunculuk kariyeri var ama doğru projelerle devam ederse yükselebileceği ışığını veriyor.

Aşkmobil (Lovemobil):

Almanya’da ormanların kenarlarında yaşadıkları karavanlarda seks işçiliği yapan göçmen kadınlar üzerine bir belgesel. Film Nijeryalı ve Bulgaristanlı iki kadın ve onlara karavanları kiralayan Alman kadının hikayeleri üzerinden dönüyor. Aslında iki seks işçisinin hikayesi de benzerlerine çok rastladığımız, ne yazık ki artık bizi şaşırtmayan hikayeler. Ailelerine para gönderebilmek umuduyla farklı ülkelere gitmişler, çeşitli durumlar sonrasında bu işe doğru sürüklenmişler, eski arkadaşlarına ne yaptıklarını söyleyemiyorlar ve günün birinde bu işi bırakmayı umuyorlar. Yaptıkları işin tehlikeli tarafı her zaman akıllarının bir köşesinde. Bazı müşteriler iyi davransa da dövülen hatta öldürülen arkadaşları da var. Alman kadının hikayesi ise daha ilginç. Aslında kendisi de yıllarca bu işi yapmış, zamanında bir eşi ve çocuğu da olmuş ama yürümemiş. Yaşı arttıkça kendisine olan talebin azaldığını fark edince karavan kiralama işine girmiş. Bir zamanlar sömürülen kişiyken, artık sömüren kişi olmuş. Ama bir yandan da karavanlarında çalışan kadınlara özellikle para konusunda çok sert davranırken, onları mutsuz gördüğünde de hatırlarını sorup, dertlerine ortak olabiliyor.

Yönetmen Elke Lehrenkrauss, bu üç karakterin hikayelerini anlatırken onlarla iyi bir güven ilişkisi kurmuş belli ki. Zaman zaman kendilerine ait sırları da paylaşabiliyorlar. Bazı müşterilerin filme çekilmeye izin vermiş olmaları da ilginçti. Belli ki, bir şekilde onlarda da o güveni oluşturabilmiş. Ayrıca bildiğimiz ya da tahmin ettiğimiz hikayeleri anlatsa bile sadece söyleşiler ile yetinmemiş, karakterlerin günlük hayatlarını da bize yansıtmaya çalışmış. Ancak kadınlardan birinin, arkadaşına ne yaptığını itiraf ettiği sahneler gibi bazı anlar çok inandırıcı gelmedi. Sanki önceden planlanmış ve kamera karşısında oynanmış sahnelerdi.

Filmin söyleşisinde yönetmen, başka karakterlerle çekimler yaptıklarını da söyledi. Filmden çıkarttığı isimlerden biri, yaptığı işten çok mutlu bir karaktermiş. Filmin anlatısına uymadığı için çıkardığını belirtti ama seks işçileri ile ilgili kabul gören anlayışın dışında bir bakış olduğu için filmde yer almasını isterdim açıkçası.

Çok Uzakta (Zu Weit Weg):

Yine Almanya’dan bir göçmen hikayesi ama bu kez çocuklara yönelik, kurmaca bir film. Alman bir çocuk olan Ben ile, Suriyeli bir çocuk olan Tarık’ın hikayesi. Her ikisi de yeni öğretim yılına yeni bir okulda başlayan iki çocuk. Bir anlamda her ikisi de öteki. Tarık’ın durumu daha kötü elbette. Suriye’deki savaştan kaçarak abisi ile beraber Avrupa’ya gelmişler ve o sırada onunla da yolları ayrılmış. Evleri yıkılmış, yok olmuş. Ben ve ailesi ise, kasabalarının yakınındaki maden ocağı nedeniyle evlerinden çıkan zorunda kalmışlar. Onların kasabaları da adeta hayalet kasabaya dönmüş. Her ikisi de futbolda çok yetenekli ama yeni takıma kendilerini kabul ettirmeleri de çok zor gözüküyor.

Aslında her iki karakter de filme dahil olduklarında, zamanla arkadaş olacaklarını, ortak yönlerini keşfedeceklerini, kendilerini yeni ortamlarına kabul ettireceklerini, hatta Ben’in ablası ile olan sorunlarını çözeceğini de fark ediyoruz. Bu anlamda çok bildik hikâye kalıpları üzerinden yürüyen bir film ama temel amacının çocuklara, kimsenin ötekileştirilmemesi mesajını verirken, rahat takip edilen bir hikâye yapısı kurmak olduğu da açık. Bu arada Suriyeli mülteciler ilgili temel bilgiler veriyor olması da bir artı. Bu yüzden filmin sinemasal açıdan çok büyük meziyetleri olmasa da ideal bir çocuk filmi olduğu söylenebilir.

Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas):

Aslında bu filmi geçtiğimiz aylarda, Ankara Film Festivali’nde salonlarda izlemiştik. Madem İnsan Hakları Film Günleri’ne dahil edilmiş, o zamanki fikirlerimi de buraya alayım dedim.

Luis Buñuel’in üçüncü filmi olan Las Hurdes’in çekim sürecinde yaşananları anlatan bir animasyon var karşımızda. Hikâye ilginç gerçekten. L’Age d’Or filmi sonrası, Buñuel büyük bir tepki ile karşılaşıyor. Bu tepkiler neticesinde, yeni projeleri için para bulmayınca, biraz da tesadüfler sonucunda bir arkadaşının da yardımıyla bu belgesel projesine girişiyor. Ama söz konusu Buñuel olunca bu belgesel de tartışmalı oluyor. Dramatik etkiyi arttırmak için belgesele kurmaca sahneler katıyor, hatta bazı hayvanları öldürüyor. Spoiler’lı bir örnek: Keçiler, bu yolda sıklıkla uçurumdan aşağı düşer diyorlar, yaptığı çekimlerde bu durumla karşılaşmayınca bir keçiyi kendisi vurarak, aşağı düşmesini sağlıyor.

Film, hikayesini başarılı bir şekilde anlatmış ama çok rahatlıkla canlı oyuncularla çekilen bir biyografi filmi de olabilirdi. Neden animasyon sorusunun cevabı, filmin bir çizgi roman uyarlaması olması ama sadece bu cevap yeterli gelmedi bana. Buñuel gibi bir yönetmeni anlatıyorsanız ve elinizde animasyon gibi, hayal gücünüzü sınırsız kullanabileceğiniz bir mecra varsa, daha aykırı bir şeyler beklerdim. Birkaç sahne dışında çok düz bir anlatımı var. Bu, filmi kötü yapmıyor ama bence daha iyi olma fırsatını kaçırmış. Ayrıca filmde çeşitli siyah-beyaz görüntüler de var. Eğer yanılmıyorsam, Buñuel’in filminin gerçek görüntüleri bunlar. Animasyon arasına o görüntülerin girmesi, gerçekten başarılı bir kurgu ile yapılmış. Filmin artılarından.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 294.538 hits
Ağustos 2022
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: