Dünyadan Kadın Hikayeleri

(Bu yazı ilk olarak, 24 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İlkbaharda gösterime girmesi planlanan büyük bütçeli filmler, birer birer ertelenirken evde film izleme deneyimlerimiz devam ediyor. Geçen hafta başladığımız İstanbul Film Festivali Ocak seçkisi izlenimlerine ara verip, çeşitli dijital platformlardan ve Oscar sezonunun gelmesi ile birlikte yapılan gösterimlerden izlediğim, farklı coğrafyalardan kadınların hikayelerini anlatan filmlerden bir seçki ile devam edelim.

Pieces of a Woman (Bir Kadının Parçaları):

Macar yönetmen Kornél Mundruczó, özellikle bir önceki filmi, Jupiter’s Moon ile Hollywood’a açılma niyetinde olduğunu belli etmişti. Pieces of a Woman ile ilk İngilizce filmini çekerek, bu yolda ilk adımını attı. Geçen yıl düzenlenen az sayıdaki fiziksel festivalden biri olan Venedik Film Festivali’nde gösterilen Pieces of a Woman, orada Vanessa Kirby’ye en iyi kadın oyuncu ödülü kazandırmıştı ve hemen sonrasında da Netflix, dağıtım haklarını almıştı.

Film, çok çarpıcı yarım saatlik bir bölümle açılıyor. Doğum yapmak üzere olan bir kadın ve sevgilisi, bu işi evde gerçekleştirmeye kadar vermişler ve bu konuda bir ebe ile anlaşmışlardır. Doğum başladığı anda ebenin müsait olmaması ve yerine başkasının gelmesi ile birlikte başlayan terslikler, giderek daha kötü bir noktaya gidiyor. Mundruczó’nun büyük bir kısmını plan sekans olarak, kesintisiz çektiği bu bölüm Kirby’nin çok başarılı performansıyla da seyirciye o sürecin duygusal ve fiziksel yoğunluğunu adım adım hissettiriyor. Ancak belki de filmin sıkıntısı da bu noktada başlıyor. Bu kadar yüksek bir yerden açılan film, aynı yoğunluğu ve gerçekliği bir daha yakalayamıyor. Her ne kadar Vanessa Kirby, kadının içine düştüğü boşluk ve amaçsızlık halini vermekte filmin sonuna kadar başarılı performansını sürdürse de Shia LaBeouf’un duygusal patlamaları ona ayak uyduramıyor. Anneyi canlandıran Ellen Burstyn için yazılan sahneler de karaktere bir derinlik kazandırmak için düşünülmüş ama o konu üzerinden bir yere de varılamıyor. Elimizde sadece Ellen Burstyn’in başarılı performansı kalıyor. Üstelik “şu parayı al da kızımı bırak” gibi Yeşilçam filmleri hatırlatan sahneler ve finaldeki sıradan Amerikan mahkeme filmlerini anımsatan bölüm, filmi iyice düşürüyor.

İlk yarım saatte yarattığı beklentiyi karşılayamayan ama Kirby’nin performansı için izlenebilecek bir film diyelim.

Quo vadis, Aida? (Nereye Gidiyorsun, Aida?):

Bosna Hersek bu yıl Oscar’ın Uluslararası Film kategorisine, çok fazla ülkenin ortaklığı ile gerçekleştirilen (yapımcı ortaklar arasında TRT de var) bu film ile katıldı. Venedik’te de yarışan film, Antalya’da da Uluslararası yarışmada en iyi film ödülünü almıştı. Grbavica filmi ile tanıdığımız Jasmila Zbanic, bir kez daha kamerasını 90’ların ortasında Avrupa’nın göbeğinde yaşanan soykırıma, o utanç yıllarına götürüyor. Filmin merkezinde, Birleşmiş Milletler için çevirmenlik yapan Aida var. Aida, görevi nedeniyle, gelişen olaylar ile ilgili vatandaşlarından ve ailesinden daha fazla şey biliyor ve daha korunaklı bir pozisyona sahip. Birleşmiş Milletler bir grup Bosnalıyı koruma altına aldığında, ailesini de onların içine sokmak ya da Sırpların neler yapabileceğini anladığında onları korumak için elinden geleni yapıyor.

Aslında film temel olarak, yaşanan döneme ve soykırıma dair yeni şeyler söylemiyor. Bu nedenle ilk yarısının çok etkili olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak film ilerledikçe, Aida’nın ailesini korumak için umutsuz çırpınışları ve her defasında giderek umutsuzluğa doğru düşmesi filmin duygusal yoğunluğunu artırırken, bu bölümde kamera da onu dar koridorlar arasına hapsederek çıkışsızlık hissini arttırıyor. Finalde, aradan geçen yılların neleri değiştirdiğine bir göz atsa da o kısma çok gerek olmadığı, yaşanan dramatik bir olay sonrasında kameranın o olayı göstermemeyi seçip, yavaş yavaş geri çekildiği sahnede bitseydi daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

Netice olarak, Bosna’da yaşananlara dair yeni bir şey söylemese de duygusal yoğunluğu sömürüye kaçmadan kurabilen bir film olduğunu söyleyebiliriz. Oscar adaylık şansı pek olmasa da bu sene 15 filme çıkartılan kısa listeye girme ihtimali var.

To the Ends of the Earth (Dünyanın Öbür Ucu):

Kiyoshi Kurosawa’nın 2019’da Locarno’da yarışan bu filminin MUBİ’deki son haftası olduğunu belirterek başlayalım. Kurosawa, Özbekistan’da çektiği bu filminde, Japonya’dan Özbekistan’a giden bir televizyon ekibinin hikayesini, merkezine bu ekipteki sunucu kadını alarak anlatıyor. Filmi temel olarak, evinden ve erkek arkadaşından uzakta olan bu genç kadının, kültürüne yabancı olduğu bir coğrafyada kendini yeniden keşfetme çabası olarak özetleyebiliriz. Kurosawa özellikle kadının tek başına kaldığı anlarda başarılı bir atmosfer yaratmış olsa da zaman zaman batılı sinemacıların yaptığı hataya da düşüyor ve Özbekistan’a oryantalist bir bakış da atıyor. Filmi izledikten sonra, projenin Japonya ve Özbekistan arasındaki diplomatik ilişkilerin 25. yılı kapsamında geliştirildiğini öğrendim. Belki de bu yüzden, yapay kalan yerleri de var.

Açıkçası, beklentimi karşılamayan bir film oldu. Yine de Japon bir yönetmenin gözünden Özbekistan’a bakmanın nasıl olduğunu merak edenlere.

Miu Miu Woman’s Tales:

MUBİ’den geçtiğimiz hafta ayrılan (gerçi Youtube’da da var) “Miu Miu Women’s Tales” serisindeki 20 kısa filmi de izledim. Bilmeyenler için söyleyelim, Miu Miu, Miuccia Prada tarafından kurulan ve Prada’ya bağlı bir moda evi (moda dünyasına ilgim sıfıra yakın olduğu için, ben bilmiyordum). Bu serideki yapımlar da 2011’den beri her yıl, Miu Miu yaz ve kış koleksiyonu için yapılmış kısa filmler. Hemen hepsi de son dönemin heyecan verici kadın yönetmenleri tarafından çekilmiş. Çoğunu sevdim ama yapım sırasına göre favori dörtlüm, Lucrecia Martel, Miranda July, Agnès Varda ve Lynne Ramsay’in filmleri.

Proje, ilk yıllarda bu moda evinin tanıtım filmi olarak düşünülmüş belli ki. Kıyafetler çok ağırlıkta ve filmler neredeyse bir reklam filmi kıvamında. Belli ki, sonraki yıllarda yönetmenler daha özgür bırakılmış. Martel’in filmi, ilk döneme dahil olmasına rağmen, B-sınıfı filmlere ait tekinsiz bir atmosfer kurarak, farklı bir film yapmayı başarmış.

Miranda July’ın filmi, seçkinin en eğlenceli filmi. Filmde yaptığı şeyi, gerçekte de bir sanat projesi olarak hayata geçirmiş üstelik. Varda, genç bir kızın gündelik hayatını anlatırken gerçekle masal arasında bir ton tutturmuş.

Ramsay’in filmi ise galiba en sevdiğim film oldu. Seçkinin tek belgeseli ve 30 dakikalık süresiyle en uzun filmi. Bir fotoğrafçı olan, Brigitte Lacombe üzerine bir belgesel. Ramsay, kamera arkasındaki başka bir kadını anlatırken kendisini de hem bakan hem bakılan olarak konumlandırarak filme dahil oluyor. Ufak bir not, filmde çok kısa da olsa, Damla Sönmez’i de görüyoruz. Tahminimce, İstanbul Film Festivali’nde beraber jüri olduktan sonra projeye dahil olmuş.

Alice Rohrwacher ve Mati Diop’un filmlerini de bu dörtlünün arkasına koyabilirim. Özellikle Mati Diop, karantina günlerinde çektiği filminde çok kişisel bir hikâyeyi anlatarak, benzer bir durumu yaşamışsanız, sizi derinden etkiliyor. Crystal Moselle ve Haifaa Al-Mansour gibi bazı yönetmenler de bu kısa film projelerini sonraki uzun metrajlarına birer prova gibi çekmişler belli ki. Her ikisinin de sonraki filmlerinde, bu kısa filmlerin çok fazla etkisi var.

Önümüzdeki yıllarda da devam edecek gibi gözüken bu proje ile ilgili olarak tartışmaya açılabilecek olan nokta, büyük bir firmanın bütçe sağlayarak çektirdiği bu filmler, ne ölçüde sanat eseri, ne ölçüde reklam filmi olarak değerlendirilmeli? Her ne kadar, her filmde Miu Miu’nun kıyafetlerini kullanmak zorunlu olsa da yukarda da belirttiğim gibi, ilk filmlerden sonra yönetmenlere çok daha fazla özgürlük alanı bırakılmış ve kıyafetler odak noktası olmaktan çıkmış. Yönetmenlerin filmografilerinden söz edilirken, genellikle bu filmlerin adı hiç anılmıyor ancak çoğu da onların özelliklerini yansıtıyor. 2012’den beri, bu filmlerin Venedik Film Festivali’nde gösterilmekte olması da tartışmaya ayrı bir boyut katabilir diyerek, üzerine düşünmek üzere konuyu ortaya atıyorum.

Haftaya görüşmek üzere.

0 Yanıt to “<strong>Dünyadan Kadın Hikayeleri</strong>”



  1. Yorum Yapın

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s




Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 295.516 hits
Ağustos 2022
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: