25 Ağu 2022 için arşiv

Sundance Film Festivali 2021 – Bölüm 1

(Bu yazı ilk olarak, 31 Ocak 2021 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

İçinden geçtiğimiz bu dönem, hepimizin farklı deneyimler yaşamasına da olanak sağlıyor. Festivallerin online olması ile, bu yıl ilk kez Sundance Film Festivali’ni takip etme fırsatı buldum. İlerde fiziksel olarak gitme şansı bulur muyum bilinmez ama bir kısmı yıl içinde çokça adında söz ettirecek, bazıları unutulup gidecek bu filmlerin çoğunun dünya prömiyerlerinde izlemek güzel bir duyguydu.

Festival devam etmekteyken, şimdiye kadar izlediğim filmlerle ilgili sosyal medyada yazdığım yorumları toparlayıp buraya alıyorum. Şimdilik bu filmleri başka yerde bulma şansınız olmasa da yıl içinde karşınıza çıkacaktır.

Suçlular:

Önce bir kısa filmle başlayalım. Sundance 2021’de ilk izlediğim film, Serhat Karaaslan’ın yeni kısa filmi oldu. Görülmüştür ile sevdiğimiz Serhat Karaaslan, tekrar kısa film dünyasına dönmüş. Genç bir çiftin, otelde romantik bir gece geçirmek isterken, olayın vardığı gerilim dolu noktaları anlatan bir film. Romantik bir filmden gerilime giderken zaman zaman sinir bozucu bir kara mizah da kurmuş. Lorin Merhart ve Deniz Altan, birbirine yakışan bir çift olmuşlar. Otelci rolünde Ercan Kesal’ı görünce, yine mi dediğimi itiraf edeyim ama yine rolüne yakışmış. Filmin gerilim atmosferini yükselten isim ise Erdem Şenocak. Görülmüştür’deki karakterinin bir çeşitlemesi diyebiliriz. Yine görüldüğü anda sinir bozan, bir dakika bile yanında durmak istemeyeceğiniz bir tip.

Mutlaka yıl içinde pek çok festivali dolaşacaktır. Yolu açık olsun.

CODA:

Sundance 2021’in açılış gecesindeki filmlerden biri CODA idi. Karşımızda tipik bir büyüme, ailesini bırakıp kendi ayakları üzerinde durma hikayesi var. Ana karakterimiz Ruby’nin ilk aşkını, sesinin güzelliği sayesinde doğup büyüdüğü kasabadan ayrılma, bir konservatuvardan burs alma şansını yakalamasını izliyoruz. Filmi ve karakteri benzerlerinden ayıran şey, tüm ailesinin işitme engelli olması. Bana bu konu da biraz tanıdık geldi diyorsanız haklısınız. Film, Türkiye’de Hayatımın Şarkısı adıyla gösterime giren La Famille Bélier’in yeniden çevrimi. Orijinal filmi izlememiş olsanız bile, Ruby’nin ailesi ve sevgilisi ile yaşadıklarından, okuldaki sorunlarına, konservatuvar seçmelerine kadar her şey o kadar tanıdık ki. Ama oyuncuların uyumu ve Emilia Jones’un doğallığı sizi filme bağlıyor. Eugenio Derbez’in oynadığı müzik öğretmeni karakterinin de fazla karikatürize olduğunu düşündüğümü ekleyeyim. Diğer oyuncuların doğallıkları arasında sırıtıyor.

 Çok klişe bir film ama bir yandan da yabancıların deyimiyle tam bir crowd-pleaser. Sinemalar açılır da iyi bir dağıtım ağı ile gösterime girebilirse, yılın çok izlenen bağımsızlarından biri olabilir. Nitekim daha festivalin üçüncü gününde yüksek bir bedel karşılığında dağıtım haklarının alındığı haberleri geldi.

Flee:

90’larda Afganistan’dan Rusya’ya oradan da Danimarka’ya göçmek zorunda kalan bir mültecinin hikayesini anlatan bir belgesel. Bu kişi ile yapılan söyleşiden, geçmişte yaşadıklarına kadar her şeyi animasyon şeklinde izliyoruz. Aralara, o yıllardan Afganistan ve Rusya görüntüleri de giriyor. Son yıllarda animasyon belgeseller sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Geçmişi bu şekilde daha rahat anlatıp, belgeseli konuşan kafalar belgeseli olmaktan kurtarıyorsunuz. Söyleşi kısmı için de genellikle o kişinin kimliğini gizlemek gibi bir etkisi olabiliyor. Burada Amir’in (ki büyük ihtimalle gerçek adı bu değil), Danimarka’ya girebilmek için söylediği bir yalanı öğreniyoruz çünkü. Yıllarca, oturma izni geri alınabilir diye gerçeği kimseye açıklamamış. Anlattıkları, onlarcasını, belki yüzlercesini dinlediğimiz mülteci hikayelerine yeni bir şey katmıyor ama bir yandan da 25-30 yıl önce de aynı şeyler oluyormuş diye düşünüyorsunuz. Hikâyenin eşcinsel bir mülteci olmak gibi bir tarafı var. Aslında orada da epey dramatik bir hikâye yatıyor. Ama o konu, en azından Amir’in kendi tahmin ettiği kadar zorlu bir şekilde çözülmediği için filmde de çok büyük yer tutmuyor.

Muhtemelen bu film de yıl içinde çeşitli festivalleri dolaşacak. Özellikle insan hakları temalı festivallerde mutlaka karşımıza çıkacaktır.

Censor:

Festivalin Geceyarısı Sineması bölümünde, tam da bu bölüme uygun bir film. 80’lerin Thatcher dönemi İngiltere’sinde sansür kurumunda çalışan bir kadın ve kendi geçmişi ile hesaplaşırken filmlerle gerçekliğin iç içe girmesi. Başlarda sadece film içindeki filmlerde gördüğümüz kan ve vahşet, giderek tüm filme yayılıyor, giderek daha stilize olmaya başlıyor ve politik göndermelerini de ihmal etmeyen sağlam bir finale bağlanıyor. Şiddet sahnelerinin bazıları komik gelebilir ama tam da o yılların korku filmleri model alınarak yapılmış. Bugün onların bazıları da bize komik geliyor ya, tam da öyle. Zaten bu filmden keyif almak için birinci şart, 80’lerin korku filmlerini sevmek.

Yönetmen Prano Bailey-Bond’u türü seven ve hangi noktalara doğru açılabileceğini gören bir isim olarak buldum. Elini de korkak alıştırmamış. Böyle devam ederse, takipçisi olacağımız yeni bir korku filmi yönetmeni bulmuş olabiliriz.

In the Same Breath:

9 yıldır Amerika’da yaşayan Çinli yönetmen Nanfu Wang, Çin’in ve Amerika’nın pandemi sırasındaki yaklaşımlarını, sağlık çalışanlarını, yakınlarını kaybedenleri anlatan bir belgesel yapmış. Pandemi ile ilgili ilk büyük belgesel sanırım. Zaman içinde mutlaka daha kapsamlı ve farklı ülkelerden farklı açılardan bakan filmler de çıkacaktır. Nanfu Wang, iki ülkenin yaklaşımlarını anlatırken çoğunlukla iki ülkenin yönetim kademelerinde alınan yanlış kararlara, söylenen yalanlara odaklanmış. İki ülkenin de vatandaşlarına ve dünyaya yalanlar söylediği açık. Ancak filmde dikkatimi çeken şöyle bir bakış açısı var. Çin tarafına bakarken, suçlu tamamen komünist parti ve onun kurduğu sistem olarak gösteriliyor. Yönetimde kim olursa olsun, değişmeyecek bir sistem olarak anlatılmış. Amerika tarafında ise Trump ve yönetim kademesi kötü adam olarak çizilmiş. Orada, sisteme yönelik bir suçlama yok. Amerika’daki sorunun sistem değil, yöneticinin kendisi olduğu yönünde bir söylem var çoğunlukla. Hatta finalde neredeyse, salgının tüm dünyaya yayılmasının tek suçlusu, Çin Komünist Partisi gibi gösteriliyor ki, abartılı bir söylem olduğu açık.

Film bu bakış açısıyla bende soru işaretleri uyandırsa da olayı kişisel hikayelere taşıdığında çok etkili. Vefat edenlerin yakınları ve sağlık çalışanları ile yapılan söyleşiler, onların duyguları ve isyanları, belki de dünyanın her yerinde asıl bakmamız gereken yönü gösteriyor.

Der menschliche Faktor (Human Factors):

Kafa dinlemek için gittikleri yazlıklarına giren hırsızların etkisiyle değişen aile dinamiklerini anlatan film, başlarda yeni bir Funny Games mi geliyor dedirtti ama rotasını Ruben Östlund’un Turist’ine doğru çevirdi. Kriz anında aile üyelerinin neler yaptıklarından yola çıkarak aslında derinlerde yatan bambaşka sorunları kazıyan film, o anı her karakterin bakış açısından, tekrar tekrar anlatan bir yap-boz şeklinde planlanmış. Bir noktadan sonra, aslında gerçeğin ne olduğu o kadar da önemli değil deseniz de son noktayı hiç beklemediğimiz birinin bakış açısı koyuyor ve bulmacayı tamamlıyor. Mekânı çok iyi kullanan görüntü yönetimini de filmin artıları arasına yazalım.

Alman bir erkek ve Fransız bir kadından oluşan çiftimizin ilişkisinde dil de önemli yer tutuyor. Her ikisi ve çocukları da her iki dili kullanıyorlar ama özellikle kadın karakter, sürekli Fransızca ve Almanca arasında geçiş yapıyor. Açıkçası ben İngilizce altyazıdan takip ettiğim için bunun biraz geç farkına vardım ama ilerde tekrar izlersem, karakterin nerelerde ana diline döndüğüne, bunun özel bir anlamı olup olmadığına da dikkat etmeyi düşünüyorum. Festivalin şu ana kadarki iyi filmlerinden.

Cryptozoo:

Yönetmen Dash Shaw’un önceki filmi gibi bu da tümüyle elle çizilmiş bir animasyon. Günümüzde bu tip filmleri görmek giderek zorlaşıyor. Görsel olarak izlemeye doyum olmayan yerleri olsa da hikâye anlamında çok da beklediğimi vermediğini söyleyebilirim. Cryptozoo, bir takım mitolojik yaratıkların toplandığı bir çeşit hayvanat bahçesi. Bu yaratıkların peşinde olan kötü adamlar ve onları korumak isteyen iyiler var. Bu yaratıkların bir kısmı da insanların arasına karışmışlar ve iki tarafta olanları da var. Aslında filmin bu temel hikâye yapısı, çok rahatlıkla bir Disney, bir Dreamworks animasyonunda karşımıza çıkabilir. Tıpkı onlarda olduğu gibi pozitif bir mesaja doğru gidiyor zaten.

Fakat film belli açılardan da tam bir yetişkin animasyonu. Epey kanlı şekillerde ölen karakterler, çok grafik olmasa da filmi açan sevişme sahnesi ya da karakterlerden birinin filmin sonuna kadar çıplak dolaşması, filmin çocuklara göre olmadığını gösteriyor. Fakat hikâye yapısı fazla basit kalınca, film de tam ortada kalmış. Beklentim daha yüksek olduğu için bir miktar hayal kırıklığı oldu ama animasyon sevenler yine de karşılarına çıktığında bir şans versin derim. Sanırım sevenleri de az değil.

In the Earth:

Ben Wheatley’nin pandemi döneminde yazıp yönettiği bu filmle köklerine döndüğü söylenebilir. Gerçi buna da o kadar bayılmadım ama Tomb Raider 2, Meg 2 gibi projelerle adının anılmasındansa, bunu tercih ederim. Film her ne kadar doğrudan Covid’le ilgili olmasa da ona benzer bir virüsün etkilediği bir dünyada geçiyor. Ülkeler bölge bölge karantinaya alınmış. Üçüncü karantina dönemi bitmiş. Maske takımı dışında, bir bölgeden diğerine geçişlerde kan ve idrar örneği veriliyor vs.

Film, bir ormanda bilimsel çalışma yaparken kendisiyle iletişimin kesildiği bir bilim insanını arama çalışması ile başlayıp, ormanda bizim bilmediğimiz bir varlık var şeklinde özetleyebileceğimiz bir folk korkusuna doğru evriliyor. Belli bir yere kadar düz bir şekilde devam etse de özellikle ormandaki varlığın (ormanın ruhunun diyelim), insanların zihinlerine de etki etmesi ile birlikte film de görsel ve işitsel olarak çığırından çıkıyor. Bu sahneleri sinemada izlemek daha güzel olurdu, ondan eminim. Ama bu çığırından çıkma hali, filmin hikaye yapısını da bir kenara bırakıyor. Yine de orman da yaşayan bir varlık ve insanlara zarar veriyorsa, bunu kötü olduğundan değil, hayatta kalmak istediğinden yapıyor gibi bir noktaya geliyor ki, bunu gerçek salgınla da birleştirebiliriz.

Knackningar (Knocking):

Festivalin Geceyarısı Sineması bölümünden bir film daha. Ama bu kez kan ve şiddet üzerinden giden bir film değil, çok daha dipten ve derinden işleyen bir psikolojik gerilim. Yaşadığı bir kayıp sonrasında bir süre klinikte yatan bir kadın, çıktıktan sonra ilaçlarına devam etmek zorundadır. Yeni taşındığı apartmanda sürekli olarak yukarı katlardan sesler duymaya başlar. Yukarıda hayatı tehlikede olan bir kadın olduğuna inanınca da apartman görevlilerine, polise ve ulaşabildiği her yere haber vermeye çalışır ama geçirdiği rahatsızlıktan ve histerik davranışlarından ötürü kimse ona inanmaz. Belli ki yönetmen kadınların seslerini duyuramaması üzerine bir film yapmak istemiş. Finalde geldiği noktayı düşünürsek, bu sorun için bir önerisi de var ama atmosferi fena kurmasa da seyirciyi ikna etmekte zorluklar yaşıyor. Ayrıca mesajını da çok fazla gözümüze sokuyor. Tıpkı filmin daha en başında, psikolojik sorunları olan İsveçli bir kadını tanıtırken, karşımıza Persona’dan alınmış bir sahne getirmesi gibi. Seyircisine biraz daha güvense, daha iyi bir film olabilirmiş.

Haftaya görüşmek üzere.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 295.516 hits
Ağustos 2022
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: