Posts Tagged 'Filmekimi'

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 3. Gün: Timbuktu, Turist, Beyaz Tanrı, Geronimo

Timbuktu:

Timbuktu

Timbuktu, radikal İslamcıların iktidarı ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerini anlatan bir film. Varsayımlara dayanan bir film de değil üstelik. Timbuktu gibi pek çok yerde şeriat yasaları öne sürülerek pek çok şeyin yasaklandığını biliyoruz (müzik ve futbol da buna dâhil). Kadınların şeriata uygun giyinmesi zorunlu tutulduğu gibi (ne iş yaparlarsa yapsınlar eldiven giymeleri de bu kurallardan biri) erkeklerin kıyafetlerine de müdahale ediliyor. Yakın zamanda İŞİD’den de biliyoruz ki kuralları uygulamayanlara uygulanan ceza da çoğunlukla ölüm oluyor. Afrika sinemasının önemli isimlerinden Abderrahmane Sissako da bu konuya dikkat çekmek istemiş.

Timbuktu için kötü film diyemem belki ama mesaj kaygısı sinema kaygısının önüne geçmiş diyebilirim. Sissako, bölgedeki halkın zaten yakından bildiği, bizim gibi olaya biraz daha aşina olanların ise ne noktaya gidebileceğini tahmin ettiği gelişmeleri, durumun çok farkında olmayan geniş kitlelere anlatmak istemiş belli ki. Sadece radikal islamın ne noktaya varacağını göstermekle de kalmamış, gerçek İslam bu değil demek için radikallerin karşısına aklıselim bir din adamını da koymuş ve bir tartışma açmış. Bu uzun tartışmalar da filmin mesaj kaygısı güçlü yanını destekliyor. Ama durumun bizim açımızdan bilmediğimiz ya da tahmin etmediğimiz bir şey içerdiğini söylemek güç.

Kimi yan karakterlerin hikâyelerinin de yeterince geliştirilmediğini söylemek mümkün. Yine de filmin biraz oryantalist bir hava içerse de gayet iyi çekilmiş bir yapım olduğunu söylemek lazım. Özellikle futbol sahnesindeki sinema duygusunu da unutmamak lazım. Bu hava tüm filme yayılsa ortaya çok daha iyi bir yapım çıkacakmış.

Turist (Force Majeure):

Turist (Force Majeure)

Turist yurtdışı festivallerde gösterildiğinden beri hakkında hep olumlu yorumlar duyduğumuz bir filmdi. Filmekimi’nin de en iyi filmlerinden biri olmasını bekliyorduk. Bu yüzden beklenti yüksekti. Farklı filmlerle ilgili defalarca yazdığım gibi beklentinin yüksek olması bazen filmden keyif almanızı engelliyor. Turist için bu durum geçerli olmadı. Karşımızda gerçekten yüksek beklentiyi karşılayacak son derece iyi bir film var.

Her ne kadar filme ilgili iyi yorumları takip etsem de filmin konusu ile ilgili mümkün olduğunca az şey öğrenmeye çalışmıştım (bu şekilde düşünenlerin zaten şu anda bu yazıyı okumadığını düşünerek aşağıda biraz detay vereceğim). Bu nedenle filmle ilgili basit özetler dışında görsel olarak en büyük bilgim, buraya da aldığım çığ sahnesi idi. Bu sahneden yola çıkarak filmin ana temasının bir doğal afet karşısında bir ailenin kurtulma çabası ve kendileri ile hesaplaşmaları olacağını düşünüyordum. Ancak daha filmin ilk 15-20 dakikasında anladığımız üzere yönetmen Östlund, karakterlerini hiçbir zaman gerçek bir ölüm tehlikesi ile yüz yüze getirmiyor. Gördüğümüz çığ sahnesi, karakterlerimizin kış tatillerini geçirmek üzere kaldıkları otelde planlı olarak yapılmış bir atraksiyon. Sadece planlanandan biraz daha ileri gidiyor. Filmin başında gayet yapay durduğu özellikle vurgulanan anne, baba ve iki çocuktan oluşan mutlu aile tablosuna ilk görünür darbe de ölümle burun buruna geldiğini düşünen baba karakterinin yaptığı hareket ile geliyor. Tomas üzerinde hiç düşünmeden tümüyle anlık verdiği bir kararla (hatta karar da değil, kendini koruma içgüdüsüyle) karısı ve çocuklarını masada bırakarak tek başına kaçmaya çalışıyor. Ortada gerçek bir ölüm tehlikesi olmadığı için bu hareketin görünürde bir olumsuz etkisi olmuyor ama karısı Ebba’nın durumdan hiç hoşnut olmadığı hemen belli oluyor.

Turist anlık bir karardan yola çıkarak özelde bir ilişkinin anatomisine hatta genelde erkeklik halinin sorgulanmasına giden çok sağlam bir film. Özellikle Tomas-Ebba çiftinin tartışmasına arkadaşları Harry ve Vera da dâhil olduğu andan itibaren olay çok daha genel bir hal alıyor. Harry’nin arkadaşını korumamak için öne sürdüğü son derece saçma bahaneler adeta bir erkek dayanışmasının göstergesi gibi. Sanki arkadaşlarının tartışmasında erkek yenilirse kendisi de yenik sayılacak. Yönetmen Östlund birkaç yan karakter dışında neredeyse tümüyle bu dört karakter arasında geçen hikâyede insanı her an diken üzerinde tutan bir atmosfer yaratmayı başarmış. İşin ilginci bu sahnelerin içine bazen kahkahalarla güldürecek bir mizahı katmayı da ihmal etmemiş. Örneğin sinirlerin yay gibi gerildiği bir anı öyle bir şekilde kesmiş ki insanın gülerken sinirleri de bozuluyor. Ayrıca, film senaryo ve oyunculuktaki başarısının yanında görsel olarak da son derece başarılı. Karakterlerin adeta bir boşluğun ortasında kendileri ile baş başa kaldıkları bembeyaz dağ başı ya da kalabalığın ortasında yalnız kalınan otel gibi mekânlar da incelikli düşünülmüş.

Turist’teki meselenin çok benzerini başka bir filmde gördüğümüzü de hatırlatmadan geçmeyelim. Geçen yıl vizyona da giren Yalnız Gezegen, benzer bir konuyu daha sessiz ve içe dönük bir sinema ile anlatmayı seçiyordu. Turist benzer bir çıkış noktasından çok daha olgun bir sinema çıkarmış.

Yılın en iyi filmleri listelerine girmesi şaşırtıcı olmayacak olan Turist’in bizim açımızdan bir olumsuz tarafı olabilir. İsveç başarılı bir Oscar kampanyası düzenlerse Yabancı Dilde En İyi Film dalında Kış Uykusu’nun en büyük rakibinin Turist olması muhtemeldir.

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God):

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God)

Beyaz Tanrı aslında hikâyesinin genel kalıplarını iyi bildiğimiz bir film ama ilerledikçe festivalin en etkileyici filmlerinden biri olmayı başarıyor. Filmimiz anne babaları ayrı 13 yaşındaki Lili ve köpeği Hagen’in annesi şehir dışına çıktığında çok da iyi anlaşmadıkları babası ile birlikte yaşamak zorunda kalması ile başlıyor. Babası zaten köpeği sevmezken bir de yeni çıkan bir yasa nedeniyle köpeği bir hayvan barınağına vermeye karar verince köpeğin sokakta kalması ile o ana kadar başkahramanımız kız gibi görünürken bir anda köpeği izlemeye başlıyoruz. Filmin bundan sonrasını kabaca Hagen’in Lili’ye ulaşma çabası olarak özetleyebiliriz. Sokağa bırakılan köpeğin eve dönme çabası ilk başlarda karşımızda daha gerçekçi yapıda bir Disney filmi var izlenimi verse de film ilerledikçe hikâye farklı noktalara varıyor. Köpeklerin birleşip insanlara zarar vermesi, belirgin bir şekilde sürekli olarak ezilen ve dışlanan bir sınıfın düzene başkaldırmasını anımsatıyor.

Filmin alt metni dışında en önemli özelliği onlarca köpekle çekilen çok başarılı sahneler. İnsan, yönetmenin pek çok sahneyi nasıl bu kadar iyi çektiğini gerçekten merak ediyor. Kimse kusura bakmasın, filmin başrolündeki köpek kardeşler filmin tüm oyuncularından hatta sırf bu filmle kısıtlamayalım, pek çok oyuncudan iyi. Özellikle kalabalık sahnelerde tüm köpekler harika işler çıkarmış. Yine de ne kadar eğitimli olursa olsunlar o kalabalık sahnelerde oynayan bir oyuncu olmaktan çekinirdim açıkçası. Her ne kadar filmin sonundaki yazılarda hayvanlara zarar verilmediği açıkça belirtilse de bu tip filmlerde bu konu hep tartışma yaratır. Bu açıdan da filmi dikkatle izleyince bir köpek dövüşü sahnesi dışında kafalarda soru işareti yaratacak hiçbir sahne olmadığını düşünüyorum. Köpeklere uygulanan şiddet hep kadraj dışında yer alıyor. O köpek dövüşü sahnesinde de köpeklerin aslında birbirleri ile oyun oynadıklarını düşünüyorum.

Filmin muhteşem giriş ve final sahneleri olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Merkeze köpeği aldıktan sonra küçük kız Lili’nin hikâyesinin çok geri planda kalmasını da eleştirilecek bir nokta olarak verebiliriz. Bir de, filmin adının niye Beyaz Tanrı olduğunu tam olarak anlamadığımı söylemeliyim. Köpekten bahsediyorsak rengi beyaz değil, İnternet’ten gelen bir yorumda olduğu gibi Beyaz Tanrı aslında Lili ise hikâyede bu kadar geri planda kalan bir karakteri filmin adında kullanmak da çok anlamlı değil. Bir görüş de beyaz adamın her zaman ötekileştiren olduğundan hareketle yapılmış bir gönderme olduğu yönünde. Görüldüğü gibi bu konuda fikirler muhtelif.

Geronimo:

Geronimo

Hemen her filminde çingeneleri ana karakter olarak kullanan ve filmine bol bol müzik yedirmeyi de ihmal etmeyen Tony Gatlif yeni filminde de bu özelliklerinden vazgeçmemiş. Hatta bu kez kimi sahnelerde belirgin şekilde müzikal filme göz kırpıyor. Genç bir çiftin büyük bir hasretle buluşması ile açılan filmimiz için modern bir West Side Story tanımlaması yapmak yanlış olmaz. Daha geriye gidersek Romeo & Juliet de diyebiliriz ama işin içinde müzikal olduğuna göre West Side Story daha makul bir benzetme.

Daha ilk sahnede genç kızın üzerinde gelinlik olduğunu gördüğümüz için onun düğünden kaçtığını da anlayabiliyoruz. Bizim için filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kızın Türk olması. Zaten hikâyenin geri kalanı çingene ve Türk ailelerin kaçan gençleri bulup karşı tarafa dersleri vermek istemeleri üzerine kurulu. İki aile arasındaki dengeyi sağlayabilecek tek kişi ise filme adını da veren Geronimo. Geronimo, kendisi de zorlu bir çocukluk geçirmiş olan artık orta yaşlara yaklaşmış bir kadın. Yıllardır mahallenin farklı kökenden olan gençlerinin suça karışmaması için çabalayıp duruyor. Kadın olmasına ve kırılgan fiziğine rağmen bölgedeki aileler arasında saygı duyulan bir konum edinmeyi de başarmış. Aslında filme adını veren karakter Geronimo olmasına rağmen onun hakkında çok fazla bir bilgi edinemiyoruz. Geçmişinde onun da ıslahevinde olduğu ve annesini faşistlerin öldürdüğü bilgileri cümle arasında kulağımıza çalışan bilgiler.

Doğrusu filmin konusunun da çok farklı bir şey içerdiğini söylememiz zor ama Gatlif zaten bildik kalıplar üzerinde çok değişiklik yapmayı tercih etmemiş. Yine de ufak bir spoiler vereceğim ama bir yerde işin içine ülser giriyor ki artık bunu da yapma diye perdeye doğru bağırmak geldi içimden. Hikâyenin bir tragedyaya doğru gittiğini anlıyoruz ama bunun için başka yollar da bulunabilirdi. Üstelik Gatlif final hakkındaki fikrini de son anda değiştirmiş adeta.

Filmin en iyi yanları ise bir Gatlif filminden beklenebileceği gibi müzikler ve danslar. Bu kez klasik çingene müziğinden biraz uzak duran Gatlif daha çok hip-hop, flamenko ve ağıtlar kullanmış. Karşılıklı iki taraftan biri Türkler olunca doğal olarak bize yakın melodiler de var. Hatta bir kavga/dans sahnesinde bir anda giren bir müzik var ki, hadi şimdi yazmayayım, sürpriz olsun ama salonda bir anda gülüşmelere yol açsa da sahneye çok iyi oturmuş bir müzikti.

Neticede izlenmeyecek bir film değil, hatta bizimle olan bağlantısından dolayı vizyona da girebilir ama Gatlif’in çok daha iyi filmleri gördüğümüzü söylememiz gerek.

Reklamlar

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Özgürlük Dansı, Mucizeler, İnsanları Seyreden Güvercin, Çocukluk

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall):

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)

Ken Loach yeni filmi Özgürlük Dansı’nda 1930’ların İrlanda’sına götürüyor bizleri. Ana karakterimiz James Gralton, gerçekten yaşamış bir karakter. Ken Loach ve uzun yıllardır değişmez senaryo yazarı olan Paul Laverty, bu karakterin üzerinden dönemin bir panoramasını çizerken elbette bir kez daha her zaman ele aldıkları konuların etrafında dolaşıyorlar. James Gralton’un zorunlu olarak on yılını geçirdiği Amerika’dan İrlanda’ya dönüşü ile başlayan filmimiz Amerika öncesi bir grup arkadaşı ile birlikte açtığı mekânı bir kez daha açması ile devam ediyor. Flashback’ler ile salonun ilk açıldığı zamanlarda yaşananları da görüyoruz. Salonda pek çok kültürel faaliyet yapıldığı gibi, sportif etkinlikler ve dersler de düzenleniyor, geceleri dans etkinlikleri yapılıyor. Salonun açılmasına ön ayak olan kişi Gralton olsa da burası ile ilgili kararları tek başına almıyor. Bunun için de bir komite kurulmuş ve politik görüşlerine uygun şekilde ortak kararlar alınıyor. Mekânı çok rahatlıkla bizde de örnekleri görülen halkevlerine ya da yönetim şekli daha farklı olan bir çeşit köy enstitüsüne benzetmek mümkün.

Elbette her şey güllük gülistanlık gitmiyor. Gençlerin bilinçlenmesine karşı en büyük tepki kiliseden geliyor. Salona gidenleri Pazar ayinlerinde teşhir etmekten tutun da salonu işletenleri üstü kapalı ya da açık tehdit etmeye kadar pek çok yöntem deneniyor. Ülkede yönetim değişmiş olsa da tıpkı 10 yıl önce olduğu gibi Jimmy ve arkadaşlarının işi yine zordur. Loach’ın kimi filmleri insanın içine oturacak kadar acı ve hüzün doluyken kimi filmleri daha keyifli olur. Bu kez Loach bu zorlu hikâyeyi keyifli anları öne çıkararak anlatmış. Salona giden genç bir kızın dövülmesi, hatta finaldeki olay bile filmin havasını bozmuyor. Loach bir ara Jimmy’s Hall’un son filmi olacağını söylemişti. Sanırım çok karamsar bir filmle bitirmek istememiş kariyerini. Yine de temel meselenin milliyetçilik, din vs. değil sınıf meselesi olduğunu vurgulamaktan geri kalmıyor. Loach sinemasını sevenler için keyifle izlenecek bir örnek.

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders):

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders)

Filmekimi programında bu sene Cannes’da yarışmış pek çok film var. Mucizeler bu filmler arasında Cannes’da Grand Prix alması ile öne çıkan bir yapımdı. Doğrusu pek çok ünlü yönetmenin iddialı filmlerini geride bırakarak bu ödülü alması şaşırtıcı olmuştu ve filmi merakla beklememize yol açmıştı.

Mucizeler, İtalya’nın kırsal bir köşesinde arıcılık ile uğraşmakta olan bir aileyi anlatıyor. İtalyan anne, Alman baba ve dört kız çocuktan oluşan bu ailenin hayatlarında arıcılık dışında çok fazla bir şey yok. Bölge halkı da benzer işlerle hayatını kazanıyor. Aile belki dışarıya kapalı, özellikle işleri ile ilgili belli kurallara sıkı sıkıya bağlı ama bir yandan da özgür bir hayat yaşıyorlar. Bu durum tezat gibi görünebilir ama bu özgürlüğe örnek olarak bağıra çağıra eğlenen kızlarından sessiz olmalarını isteyen bir adama babanın cevabını verebiliriz. Baba burada benim kızlarım özgür, istedikleri gibi eğlenebilirler diyor.

Filmimiz bu ailenin yaşamını anlatsa da merkeze ailenin büyük kızı Gelsomina’yı koyuyor. Ailede dört kız çocuk olunca tüm sorumluluk Gelsomina’da kalmış. Her ne kadar babanın erkek çocuğu olmadığına pişman bir tavrı olmasa da kızlarına, en azından iş konusunda erkek çocuğu gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Gelsomina ve kız kardeşlerinin hayatları bu şekilde devam edecek gibi görünürken dışardan gelen iki etkiyle olaylar değişmeye başlıyor. Gelsomina’nın yavaş yavaş çocukluktan kadınlığa geçtiği bir dönemde bir sosyal sorumluluk projesinin parçası olarak ailenin yanına verilen Alman erkek çocuğu onun ilk kez karşı cinse dair bir şeyler hissetmesine neden oluyor. Ormanın içinde çekim yapmakta olan bir televizyon ekibi ve ekibin ilgi kaynağı olan bir masal prensesine benzeyen Milly karakteri ise onun dış dünyanın farkına varmasını sağlıyor. Ancak aile kavramına daha eleştirel bakan kimi filmlerde olduğu gibi bu dış etmenler ailenin kökünü dinamitlemekten çok bir katalizör görevi görüyorlar, yani kaçınılmazı hızlandırıyorlar.

Yönetmen Alice Rohrwacher’ın geçmişini incelediğimizde filmin otobiyografik yanları olduğunu fark ediyoruz. Tıpkı filmdeki gibi Alman bir baba ve İtalyan bir annenin kızı. Onun da çocukluğu arıcılıkla uğraşarak geçmiş. Filmdeki anne karakterini de ablası Alba Rohrwacher’ın oynadığını düşünürsek bu durum iyice belirgin hale geliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse kazandığı ödülün yarattığı beklentiyi karşılayamayan bir film Mucizeler. Ödülden bağımsız düşündüğümüzde ise benzerlerini izlediğimiz, eli yüzü düzgün ve iyi oynanmış ama çok fazla ayırt edici özelliği olmayan bir film kalıyor elimizde.

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence):

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence)

Filmin konusunu falan anlatmadan baştan şunu söylemeliyim (ki zaten filmin konusunu anlatmamız pek kolay değil). İnsanları Seyreden Güvercin’i Roy Andersson’ı tanıyıp tarzını sevenlere, Kuzey Avrupa mizahı ile arası iyi olanlara şiddetle tavsiye ederim. Nedir Andersson’un tarzı? Uzun sabit planlar, seyirciyle mesafeyi her zaman koruyan hüzünle iç içe bir mizah anlayışı. Sahneler arasında bağlantılar olsa da bildik anlamda giriş, gelişme, sonuç olan bir hikâyeden bahsetmek de mümkün olmaz. Bu özellikler yönetmenle ilk defa tanışanlar için zorlayıcı olabilir. Ama filme bir defa kendinizi kaptırdığınızda çok keyif alıyorsunuz. Aslında yönetmen ne kadar mesafeli dursa da temel insanlık durumlarını anlatıyor.

Filmde pek çok karakter görsek de çoğunlukla şaka oyuncakları satan, “insanları mutlu etmek isteyen”, ama kendileri hayattan bezmiş iki karakteri takip ediyoruz. Bu iki karakter film boyunca karşılarına çıkan hemen hemen herkese çantalarındaki üç şaka oyuncağını aynı sırayla ve tamamen aynı sözcüklerle tanıtıyorlar. Zaten filmde bazen aynı karakterler, bazen de farklı karakterler tarafından defalarca tekrarlanan hareket ve cümle kalıpları var. Her Andersson filmi gibi bunlar oldukça yoruma açık ve her seyirci de kendi yorumunu yapacaktır mutlaka. İzlerken üşenmedim saydım, film 39 plandan oluşuyor (37 diyen arkadaşım da oldu). Süresi de 101 dakika olduğuna göre bir plan ortalama 2.6 dakika sürüyor (bu da mühendis tarafım).

Film uzun sabit planlardan oluşuyor dedik ama bildik anlamıyla “minimalist” bir film demek de çok doğru değil. Sabit bir planın içinde büyük hareketler olabiliyor, mesela bir sahnede arka plandan onlarca asker geçiyor. Zaten film izlerken Andersson’un her sahneyi ince ince planladığını hissediyorsunuz. Filmleri arasında yedi yıl olan yönetmen bu zamanı boşa geçirmemiş. Belli ki hiçbir sahnede arka plandaki ufak ayrıntılar dâhil hiçbir şey şansa bırakılmamış. Sırf bu özeni görmek için bile izlenebilecek bir film.

Çocukluk (Boyhood):

Çocukluk (Boyhood)

Çocukluk, Filmekimi Ankara ayağının biletleri ilk biten filmiydi, sonradan açılan ek gösterimi de öyle oldu. Gösterime girmeyeceği açıklandığı için çok kişi üzüldü. Kısaca şöyle demeliyim. Sıkıntı yok, çok bir şey kaçırmadınız.

Çocukluk’un en büyük özelliği, 12 yıla yayılan bir büyüme öyküsü anlatırken baştan sona aynı oyuncuları kullanması. Filmde 6 yaşından 18 yaşına kadar takip ettiğimiz Mason karakterini baştan sona Ellar Coltrane oynuyor. Tıpkı kardeşi Samantha’yı da yönetmen Richard Linklater’ın kızı Lorelei Linklater’ın oynuyor olduğu gibi. Anne ve babayı canlandıran Patricia Arquette ve Ethan Hawke da makyajla gençleştirilmemiş ya da yaşlandırılmamış. Onlar da film süresince yaş almışlar. Yüzlerinde yılların getirdiği çizgiler oluşmuş, gerçekten kilo almışlar vs. Doğrusu konsepte, Richard Linklater’ın Ethan Hawke’a ben ölürsem filme sen devam edeceksin diyecek kadar filme inanmasına şapka çıkarıyorum ama filmin hikâyesi daha sıradan olamazdı.

Film boyunca izlediğimiz büyüme hikâyesi, karakterlerin yaşadıkları aile travmaları, kız arkadaş meseleleri benzerlerini o kadar çok gördüğümüz örnekler ki. Ayrıca neredeyse tüm hikâyenin annenin yanlış erkek tercihleri üzerinden gelişmesi de bir yerden sonra yeter artık dedirtiyor. Her ne kadar 3 saate yakın süresince sıkılmasam da film hakkında yapılan yılın en iyilerinden, başyapıt gibi yorumlar inanılır gibi değil. Bu 12 yılda çekildi durumu olmasa, 3-4 ayda çekilen, farklı yaşları farklı oyuncuların oynadığı bir film olsa ne yorum alırdı acaba? Ayrıca Patricia Arquette’in bu rolü ile Oscar alabileceği söyleniyordu. Doğrusu film boyunca başarılı bir oyunculuk sergilediğini söyleyemeyeceğim. Hatta ağladığı sahnelerde yapmacık gözüküyordu. Çocuk oyuncuların özellikle daha küçük oldukları yaşlarda daha doğal oldukları söylenebilir ama filmin oyunculuk anlamında en iyisi Ethan Hawke idi. Oyuncularla ilgili bir ayrıntıyı da belirtmeden geçmeyelim. Lorelei Linklater başta filmde yer almaktan çok mutlu olmuş ama biraz büyüdükten sonra filmden ayrılmak istemiş ve babasından karakterini öldürmesini istemiş. Baba Linklater bunu kabul etmemiş ama Samantha karakterinin başta Mason kadar baskınken giderek arka planda kalmasının nedeni bu olsa gerek.

Son not Richard Linklater’a. Anladık aynı karakterleri uzun süre takip etmeyi seviyorsun. Before serisinin ana karakterleri Jesse ve Celine’i izlemeye biz de doyamıyoruz. Ölene kadar bu seriye devam et ama 12 yıl daha uğraşıp Boyhood’un devamı olacak bir Adulthood yapma lütfen!

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Pasolini, Whiplash

Pasolini:

Pasolini

Farklı alanlarda ünlü olan insanların hayatları sinemada pek çok kez karşımıza çıkıyor. Bu kez sırada Pasolini var. Ancak Abel Ferrara, Pasolini’yi ele alırken daha klasik biyografilerde olduğu gibi yönetmenin hayatını, çocukluğundan ölümüne kadar izleme yoluna gitmemiş. Sadece hayatının son dönemini anlatmış. Bu nedenle Pasolini’yi tanımayan birisi için filmin birçok yeri anlamsız gelebilir. Hoş sinema meraklıları dışında Pasolini filmine giden çok kişi de bulamayız herhalde.

Ferrara’nın ilk başarısı oyuncu seçiminde. Willem Dafoe fiziksel olarak çok iyi bir Pasolini olmanın yanında rolün içini de doldurmuş. Bir süredir çoğunlukla Hollywood filmlerinde yan rollerde hatta neredeyse konuk oyuncu gibi gördüğümüz (örn: The Fault in Our Stars), onlarda da otomatiğe bağlamış gibi duran Dafoe, bu kez kendine göre bir rol bulmuş. Filmin başında İngilizce konuşması rahatsız edici olsa da zamanla ona da alışıyorsunuz.

Ferrara, Pasolini’yi anlatırken onun gerçek sözlerinden, yazılarından ve yarım kalan projesinden yola çıkmış. Filmde Pasolini’nin düşüncelerini en açık şekilde gördüğümüz anlar bir gazeteciyle yaptığı söyleşi. Filmin sonundaki yazılardan anladığımız kadarıyla buradaki cümleler Pasolini’nin kendi sözleri. 40 yıl önce söylenen sözler olduğu halde günümüzde hala geçerliliğini koruyan sözler bunlar. Zaten büyük ihtimalle bu yüzden filmde aynen kullanılmış olmalı.

Filmin diğer bir odak noktası ise Pasolini’nin yarım kalan projesi. Burada Ferrara bu projenin kimi kısımlarını Pasolini’nin tarzına sadık kalarak çekme yoluna gitmiş. Burada Pasolini’nin kâğıda döktüklerini film içinde film mantığı ile izliyoruz ve keşke ondan yeni filmler de izleyebilseydik diyoruz.

Pasolini’nin gündelik hayatında ailesi ve dostları ile olan ilişkileri ise filmin zayıf karnı. Bu kısımlar yeterince derinleşemiyor ve Maria de Medeiros’un canlandırdığı Laura Betti bile onun hayatına ufaktan dokunan tipler olarak kalıyor. Belki bir tek annesinin hatırı sayılır bir yer kapladığını söyleyebiliriz.

Neticede dört dörtlük bir film olmasa da Filmekimi’nin Ankara ayağına iyi bir başlangıç oldu Pasolini.

Whiplash:

Whiplash

Sert ama altın kalpli öğretmen öyküleri sinemanın çok sevdiği, ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü öyküler. Çoğunlukla sporla ilgili filmlerde görüyoruz bunları ama müzik ve dans filmlerinde de görmek mümkün. Hatta aynı hikâyenin çeşitlemelerini polisiye filmlerde ya da savaş filmlerinde bile görmek mümkün. Whiplash’in de hikâyesi ana hatlarıyla bu kalıbı takip ediyor gibi gözüküyor. Gelmiş geçmiş en iyi davulcular arasına girmek isteyen konservatuar öğrencisi genç Andrew, sertliği ile ün salmış ama çok iyi bir öğretmen olduğu da bilinen Fletcher’ın orkestrasına giriyor ve olaylar gelişiyor. Doğrusu filmin özetinden ve fragmanından belli olan bu girişten sonra Whiplash’den beklentim iyi oynanmış ama klasik bir sert öğretmen hikâyesiydi. Temelde öyle aslında ama senaryo, karakterleri oldukça uç noktalara sürüklediği gibi doğru yerlerde doğru hamleleri yaparak filmi üst seviyeye çıkartıyor.

Fletcher filmin en başından beri kendisine korku ile bakılan bir figür. Öğrencileri ile çok kısa anlarda yakınlaşsa da tüm eğitim anlayışı korkutma, aşağılama ve psikolojik baskı kurma üzerine kurulu. Bir noktadan sonra Fletcher’ın bunları gerçekten öğrencilerini motive etmek için mi yaptığını yoksa o bahaneyle içindeki psikopatı mı ortaya çıkardığını çözemiyorsunuz. Bir ara film bunun yanıtını veriyor gibi gözükse de finale doğru tekrar sizi kararsız bırakacak bir hamle yapıyor. J.K. Simmons, ağzından çıkan cümlelerin yarısı ırkçı ve homofobik küfürler olan bu karakteri müthiş bir başarıyla canlandırmış. İlk anlarda bu küfürler komik gelse de zamanda perde karşısında sizi de gerim gerim geriyor. Oscar adaylığı şimdiden kesin, alması da muhtemeldir. Karşısında yer alan Miles Teller da kötü değil, özellikle bateri setinin başında fiziksel olarak da kendinden çok şey vermiş ama Simmons her anlamda eziyor geçiyor genç meslektaşını.

Filmin başarılı noktalarından biri de klişelerden mümkün olduğu kadar kaçınmış olması. Bu tür filmlerin olmazsa olmazlarından baba-oğul ilişkisi ya da gönül meseleleri bu filmde de var. Nedir genel beklenti? Filmin başında ailesi ile sorunlu ilişkileri olan genç finalde bu ilişkileri de toparlar. Ayrıca yine filmin başında ya çok çekingendir ve hiçbir kızla ilişkisi yoktur ya da daldan dala konmaktadır, finalde öğretmeninin de tavsiyeleri ile kalbini kaptırdığı kızla kalıcı bir ilişkiye doğru ilerler. Ne olduğunu söylemek olmaz şimdi ama filmde her iki ilişki de bu klişelere uygun gelişmiyor diyelim.

Son olarak filmdeki müzik ve görüntülerin uyumuna dikkat çekmek lazım. Hikaye gerektirdiği için filmde pek çok caz parçası dinliyoruz, hatta bazılarını defalarca. Bu parçaların çalınması ve provası sırasında perdede gördüğümüz görüntülerin müzikle uyumu çok iyi. Bu anlamda filmin kurgusunu yapan Tom Cross’a da şapka çıkarmak lazım.

Whiplash sinemaseverler dışında konservatuar öğrencilerinin hatta sanatın her dalıyla uğraşanların da görmesi gereken bir film. Yetenek bir yere yere kadar, esas olan kan ve gözyaşı mesajını da veriyor (kelimenin tam anlamıyla).

Filmekimi 10-12 Ekim’de Ankara’da, Biletler 1 Ekim Çarşamba Sabahı Satışta.

film_ekimi_2014

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından İstanbul’da 13. kez gerçekleştirilen Filmekimi bu yıl da Vodafone FreeZone sponsorluğunda düzenleniyor. Filmekimi, her yıl olduğu gibi merakla beklenen göz alıcı filmleri izleyiciyle buluşturacak. Yeni sinema sezonunun habercisi olan Filmekimi’nin 13’üncüsünde, prömiyerini Sundance, Berlin, Cannes, Venedik, Toronto gibi saygın festivallerde yapan, ustaların son yapıtlarının da aralarında bulunduğu birçok film sinemaseverlerin beğenisine sunulacak. 13. Filmekimi, Ekim ayı boyunca İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Trabzon’u ziyaret edecek.

Sinema keyfini Türkiye’nin farklı kentlerine taşıyan Filmekimi, 10 Ekim Cuma, 11 Ekim Cumartesi ve 12 Ekim Pazar günlerinde Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda Ankaralı sinemaseverlerle buluşacak. 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30’ta düzenlenecek seansların her birinde farklı bir film gösterilecek.

BİLETLER 1 EKİM ÇARŞAMBA SABAHI SATIŞTA

Filmekimi biletleri, 1 Ekim Çarşamba günü 10.30’dan itibaren, Biletix satış noktaları, Biletix internet sitesi (biletix.com), Biletix çağrı merkezi (216 556 98 00) ve hizmet bedelsiz olarak, Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda kurulacak gişeden satın alınabilecek.

Filmekimi’nin Ankara ayağının biletleri hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) sadece 5 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm akşam seanslarında (19.30, 21.30) tam 11, indirimli 9 TL.

13. Filmekimi’nin sponsoru Vodafone FreeZone, sinema kampanyasını Filmekimi’nde de sürdürecek. Vodafone FreeZone’lu sinemaseverler, Filmekimi’nde bir bilet aldıklarında aynı seans için bir bilet de hediye kazanacaklar. Kampanyalı bilet satışları Filmekimi ana gişeleri ve biletix.com adresi üzerinden yapılacak. Kampanya koşulları hakkında ayrıntılı bilgi vodafonefreezone.com sitesinde yer alıyor.

FİLMEKİMİ’NİN DESTEKÇİLERİ

Vodafone FreeZone sponsorluğuyla düzenlenen 13. Filmekimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle gerçekleştiriliyor. 13. Filmekimi’nin medya sponsorluğunu CNBC-e, Hürriyet, Radyo Eksen ve Radikal.com.tr üstleniyor. Filmekimi’nin afişleri ve tanıtım kampanyası bu yıl da Alametifarika’dan.

FİLMEKİMİ PROGRAMINA GÖZATMAK İÇİN…

Sinefiller bu yıl festival programına, Filmekimi’nin yenilenen web sitesi filmekimi.iksv.org’un yanı sıra İKSV Mobil uygulamasından da ulaşabiliyor. Vodafone Red’in katkılarıyla geliştirilen İKSV Mobil uygulaması, AppStore ve Google Play’den ücretsiz olarak indirilebiliyor. İKSV Mobil’e ek olarak Filmekimi broşürü AppStore’dan ücretsiz olarak indirilebilen İKSV Kitaplık uygulamasıyla iPad üzerinde de okunabilir. Filmekimi filmlerin bilgileri, gösterim çizelgesi, etkinlikler ve diğer tüm ayrıntıları içeren Filmekimi broşürü ayrıca Filmekimi sinemalarından da temin edilebilir. Filmekimi’yle ilgili gelişmeler ve daha birçok güncel bilgi ise, Filmekimi’nin Facebook, Twitter ve Instagram sayfalarından takip edilebilir.

Ayrıntılı bilgi için: filmekimi.iksv.org

Filmekimi’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/filmekimi
twitter.com/filmekimi2014
instagram.com/filmekimi
#filmekimi2014

 

FİLMEKİMİ’NİN ANKARA PROGRAMINDA NELER VAR?

Pasolini – Abel Ferrara
10 Ekim Cuma, 11.00

“Onu kimin öldürdüğünü biliyorum!” demişti Abel Ferrara İtalyan gazetecilere Pasolini’nin son günlerini anlattığı filmini bitirince. Gizem, Pier Paolo Pasolini 1975 Kasım’ında, korku ve tutkunun hüküm sürdüğü, yoz ve bitik bir İtalya’da vahşice öldürüldüğünden bu yana ortadan kalkmadı. Şair, yönetmen, gazeteci ve aydın Pasolini, İtalyan sanat ve siyaset çevrelerinin en tanınmış ve aynı zamanda en tartışılan isimlerinden biriydi. 1975’te Roma yakınlarında bir plajda, kendi arabasıyla ezilerek öldürüldüğünde bazı söylentiler ve zanlılar ortaya çıktı ama gerçek katil ne belirlendi ne de cezalandırıldı. 2005 yılında, bazı yeni kanıtların ele geçmesiyle vaka dosyası yeniden açıldı. Abel Ferrara, siyaset ve sinema tarihini bir arada ele aldığı filminde işte bu karanlık olaya ışık tutmaya çalışırken filmin oyuncu kadrosunda Willem Dafoe, Maria De Medeiros, Riccardo Scamarcio, Giada Colagrande, Valerio Mastandrea ve Tatiana Luter yer alıyor.

Dile Veda / Adieu au Language / Goodbye to Language – Jean-Luc Godard
10 Ekim Cuma, 13.30

Sinemanın yaşlanmayan ustası, 83 yaşındaki büyük deha Jean-Luc Godard’ın son filmi Adieu au Langage / Goodbye to Language / Dile Veda, bu yıl Cannes’da ilk kez Jüri Ödülü’nü aldı. Yönetmenin 39. uzun metrajlı filmiyle gözlerinizi ve zihninizi daha önce hiç olmadığı gibi alt-üst ediyor. Farklı video formatları kullanımı, benzersiz 3D denemeleri, sağlam bir mizahi bakış, edebi alıntılar ve yine bolca kelime oyunları aracılığıyla küreselleşmeden devlet şiddetine, klasik müzikten aşka birçok konuya değinirken sinemanın sınırlarını da zorluyor. “Hayalgücü olmayanlar gerçekliğe sığınır” cümlesiyle açılan bu eşsiz film, ilk kez izleyici karşısına çıktığı Cannes Film Festivali’nde aldığı ödülle Godard’ın hâlâ yenilikçi ve hâlâ zinde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Filmin konusu Godard’a göre basit: “Evli bir kadınla bekâr bir adam karşılaşır. Sever, kavga ederler; yumruklar konuşur.” Filmin oyuncuları arasında Héloïse Godet, Kamel Abdelli, Richard Chevallier, Zoé Bruneau, Christian Gregori ve Jessica Erickson bulunuyor.

Aşkın Halleri / The Disappearance of Eleanor Rigby: Them – Ned Benson
10 Ekim Cuma, 16.00

Aşkın Halleri / The Disappearance of Eleanor Rigby: Them

Ned Benson’ın 2013’te çektiği ikili film Him ve Her, evli bir çiftin bozulan ilişkisine kadının ve adamın bakış açılarından, ayrı ayrı bakıyordu. İki farklı bakış açısını bir araya getiren ve bu iki filmin tek bir filme kurgulanmış hali olan The Disappearance of Eleanor Rigby: Them / Aşkın Halleri ise ilişkilerin öznelliğine getirdiği benzersiz bakışla, Cannes’da ilk kez gösterildiği Belirli Bir Bakış bölümünde büyük övgü topladı. Filmin kahramanları Connor ve Eleanor, New Yorklu, evli bir çifttir. Connor kendi lokantasında çalışırken Eleanor da yüksek eğitimine devam etmektedir. Hayat sıradan günlerle geçerken beklenmedik bir kayıpla evlilikleri sarsılır. Bu üzücü olaydan sonra iki yabancı olarak hem birbirlerine anlayış göstermeye hem de eski sevgilerini yeniden yakalamaya çabalayacaklardır. Filmde başrolleri Jessica Chastain, James McAvoy, Viola Davis, William Hurt, Isabelle Huppert, Jess Weixler, Bill Hader gibi yıldızlar paylaşıyor.

Whiplash – Damien Chazelle
10 Ekim Cuma, 19.00

Damien Chazelle’in son filmi Whiplash, Sundance’te Drama dalında Büyük Jüri Ödülü ve İzleyici Ödülleri’ni kazandı. Cannes’da da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen film, acımasız bir caz ustasıyla genç davulcu öğrencisi arasındaki gerilimli ilişkiyi ele alıyor. Chazelle’in 2013’te yine Sundance’te ödüllendirilen aynı adlı kendi kısa filminden yola çıkarak çektiği, adrenalini hiç azalmayan bu psikolojik gerilimin kahramanı, Manhattan’da zorlu bir konservatuarda okuyan, daha 19 yaşındaki davulcu Andrew. Babası gibi başarısızlığa uğramaktan korkan Andrew, büyük bir müzisyen olma hedefiyle elleri kanayıncaya kadar egzersiz yapıyor. Sertliğiyle nam salmış caz ustası Terence Fletcher’dan ders almaya başlayınca, kusursuzluğa erişmek için insanlığını bile kaybetmeyi göze alıyor. Filmin başrollerinde Milles Teller, J.K. Simmons, Melissa Benoist, Paul Reiser, Austin Stowell ve Jayson Blair’i izliyoruz.

Çocukluk / Boyhood – Richard Linklater
10 Ekim Cuma, 21.30

Çığır açan bir büyüme öyküsü, film çekimi alanında bir deney, bir tür video-günlük ve bir aile albümü… Boyhood / Çocukluk, 2002’den 2014’e, 12 yıllık bir sürede geçen, aynı oyuncuları bu 12 yıl boyunca izleyen, oyuncuları da zamanla yaşlanan, senaryosu çekim süresi sırasında hem de oyuncuların müdahalesiyle yazılan çok özel bir film. Önce Sundance’te prömiyerini yapan ve ardından Berlin’de En İyi Yönetmen, FIPRESCI’nin 2014 Büyük Ödülü, Seattle’da En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanan Çocukluk, yönetmen Richard Linklater’ın tabiriyle “Bir oğlanı birinci sınıftan 12. sınıfa kadar izleyen ve üniversiteye gidişiyle biten, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin öyküsü”; Ethan Hawke’a göre ise “Kapsamıyla Tolstoyvari bir film”… Filmde Patricia Arquette, Ethan Hawke, Ellar Coltrane, Lorelei Linklater, Marco Perella, Evie Thompson, Brad Hawkins ve Jenni Tooley’i izliyoruz.

Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall – Ken Loach
11 Ekim Cumartesi, 11.00

Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall

Efsane yönetmen Ken Loach Cannes Film Festivali’nde yarışan son yapıtı Jimmy’s Hall / Özgürlük Dansında her zamanki gibi adaletsizliğe karşı öfkesiyle siyasal heyecanını bir araya getiriyor. 1921’de iç savaşın eşiğindeyken toplu dansların, boks derslerinin, şiir toplantılarının yapıldığı, eğlence ve zaman geçirme amaçlı bir “halk salonu” açan İrlandalı komünist ve aktivist Jimmy Gralton, bu yerin tehlikeli ve yıkıcı olduğunu iddia eden Katolik Kilisesi ve “ileri gelenler” yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır. New York’ta geçirdiği on yıldan sonra, 1932’de geri dönen Jimmy, salonu yeniden açmaya niyetlenir. Özgürlük Dansı, bu salona gelerek öğrenen, tartışan, hayaller kuran, ama her şeyden öte, dans edip eğlenen o hür fikirli gençlerin de duygusal bir portresini çiziyor. Filmin başrollerini ise Barry Ward, Simone Kirby, Jim Norton, Aisling Franciosi, Aileen Henry, Francis Magee, Karl Geary, Denise Gough ve Sorcha Fox paylaşıyor.

Mucizeler / Le meraviglie / The Wonders – Alice Rohrwacher
11 Ekim Cumartesi, 13.30

Bu yaz sona ererken Gelsomina ve üç kız kardeşi için hiçbir şey aynı kalmayacak artık. Arıcılık yapan babasının, ailesini ve gelenekleri korumak için kurduğu tuhaf, yalıtılmış krallığın tahtına geçecektir Gelsomina. İşte bu yaz, aileyi bir arada tutan kurallar çatırdamaya başlar: Gençlik rehabilitasyon programına dahil olan genç bir Alman kasabaya gelir. Kasabanın diğer ziyaretçileri ise dev ödüller dağıtan bir televizyon yarışması ile muhteşem güzellikteki gizemli sunucusu olur; üstelik herkes bu yarışmaya katılmak için can atmaktadır. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan tek İtalyan filmi olan ve Cannes Büyük Ödülü’nün sahibi Le Meraviglie / The Wonders / Mucizelerin, yönetmeni Rohrwacher’a göre film, “İtalya’nın doğal görünümünü, mahvını ve bir tür lunaparka dönüşmesini anlatıyor. Bu günlerde zaman her şeyi bir ‘manzara’ya çeviriyor.” Filmin oyuncuları ise şöyle: Maria Alexandra Lungu, Sam Louwyck, Monica Bellucci, Alba Rohrwacher, Sabine Timoteo, Agnese Graziani, Luis Huilca Logrono.

Bay Turner / Mr. Turner – Mike Leigh
11 Ekim Cumartesi, 16.00

İngiliz orta sınıfının gündelik yaşamından benzersiz filmler çıkaran yönetmen Mike Leigh, bu kez empresyonizm akımının öncülerinden J.M.W. Turner’ın hayatından bir kesiti anlatıyor. Mike Leigh’in 1999 yapımı dönem filmi Topsy Turvy / Karmakarışık’ı anımsatan Mr. Turner / Bay Turner’ın başrolünde, yönetmenin gedikli oyuncusu, bu rol için iki yıl resim dersi alan Timothy Spall yer alıyor. Timothy Spall Bay Turnerdaki rolüyle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün de sahibi oldu. Birçok sinemacıya esin veren 19. Yüzyıl İngiliz ressamı Turner’ın hayatının son 25 yılını işleyen film, sanatçının dönemin Londra sanat dünyası, yaşlı babası, cinsel gereksinimlerini de karşılayan hizmetçisi, metresi ve iki yetişkin kızıyla olan ilişkilerini ele alırken seyahatlerini, sanatını, cinsel tutkularını, fırtınayı resmedebilmek için kendini bir geminin direğine bağlaması gibi aşırılıklarını da anlatıyor. Filmde başrolleri Timothy Spall, Dorothy Atkinson, Marion Bailey, Paul Jesson, Lesley Manville, Martin Savage ve Ruth Sheen paylaşıyor.

Yıldız Haritası / Maps to the Stars – David Cronenberg
11 Ekim Cumartesi, 19.00

Yıldız Haritası / Maps to the Stars

Kült yönetmen David Cronenberg’in son filmi, John Cusack’ın tarifiyle “Fazla renkli, yüksek ateşli bir Hollywood rüyası”. Maps To The Stars / Yıldız Haritası filminin başrolünde bu yıl Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü almış Julianne Moore da bulunuyor. Cronenberg’in sığ ve bencil şöhretlerin yoz ve boş hayatlarını anlatan Hollywood taşlamasının anti kahramanları, zengin psikoterapist Stafford, uyuşturucu alışkanlığından henüz kurtulan 13 yaşındaki çocuk yıldız oğlu Benjie, yangın çıkarma alışkanlığı için yatırıldığı sanatoryumdan yeni çıkan kızı Agatha, eski şaşaalı günlerinin özlemiyle parlak bir rol peşine düşen ama bu arada annesinin hayaletinden kurtulamayan güzel oyuncu Havana ve senarist olma hayalleri kuran limuzin şoförü Jerome’dan oluşuyor. Senaryosu romancı ve senarist Bruce Wagner’ın elinden çıkan film hakkında Cronenberg şöyle diyor: “Bence tüm filmlerim eğlenceli. Bu filmim de istisna değil.” Yıldızlardan oluşan filmin oyuncu kadrosunda ise Julianne Moore, Robert Pattinson, John Cusack, Mia Wasikowska, Olivia Williams, Sarah Gadon ve Evan Bird yer alıyor.

Mommy – Xavier Dolan
11 Ekim Cumartesi, 21.30

Henüz 25 yaşındaki Xavier Dolan Mommy ile Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü efsane sinemacı Jean-Luc Godard’la paylaştı. Yönetmenliğini, senaristliğini, kurgusunu ve hatta kostüm tasarımını Dolan’ın üstlendiği film, bazen şiddete meyilli bazense fazla sevecen sorunlu ergen oğlu Steve’i tek başına büyütmeye çalışan dul anne Diane’ın hikâyesini anlatıyor. Komşuları olan Kyla bir gün hayatlarına girince, hem annenin hem de oğlun hayatları değişiyor. Uyguladığı 1:1 ekran oranı ve müzik, renk ve kurgu seçimleriyle Xavier Dolan’ın bu son filmi, birçok eleştirmen tarafından en iyi ve en olgun yapıtı olarak görüldü, jüri başkanı Jane Campion tarafından “O gerçekten dahi, filme bayıldım” sözleriyle övüldü. Filmin oyuncu kadrosu Anne Dorval, Suzanne Clement, Antoine Olivier Pilon, Patrick Huard, Alexandre Goyette, Michele Lituac ve Viviane Pacal’den oluşuyor. Mommy, Kanada’nın Oscar adayı oldu.

İnsanları Seyreden Güvercin / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence – Roy Andersson
12 Ekim Pazar, 11.00

Çoğu zaman adı Ingmar Bergman ile anılan, İsveç sinemasının usta yönetmeni Roy Andersson İkinci Kattan Şarkılar (2000) ve Siz, Yaşayanlar’ın (2007) ardından “Yaşayanlar” üçlemesini tamamlıyor. Dünya prömiyerini ağustosta Venedik Film Festivali’nde yapan ve Altın Aslan Ödülü’nü alan film, Holger Andersson, Nisse Vestblom’ın canlandırdığı ıvır zıvır satan iki gezgin satıcıyı izliyor. Çağdaş zamanların Don Kişot ve Sanço Panza’sı gibi, bu iki bezgin adam, günümüzün, geçmişin ve geleceğin karmakarışık dünyasına bir bakış atıyor: Aynı anda absürt, sert, gerçeküstü, öfke dolu, rahatsız edici, karanlık ve komik En Duva Satt Pa En Gren Och Funderade Pa Tıllvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence / İnsanları Seyreden Güvercin, farklı yaşamlar ve durumların içinden geçerken bize yaşamın ihtişamını, insanoğlunun kırılganlığını ve yaklaşan kıyametini hatırlatıyor, tıpkı bir dalın üzerinden bizleri gözleyen bir güvercin gibi.

Timbuktu – Abderrahmane Sissako
12 Ekim Pazar, 13.30

Afrika sinemasının en büyük isimlerinden Abderrahman Sissako’nun sessiz bir direnişi anlatan son filmi Timbuktu, bu yıl Cannes’da yarışan en çarpıcı filmlerden biri oldu. Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarının geçerliliği ilan edildikten sonra birçok ailenin yaşamının nasıl mahvolduğunu anlatan Timbuktu için Sissako şöyle diyor: “Filmlerimde umut vardır umarım. Müziği yasaklasalar da en güçlü müzik kafamızın içinde duyduğumuzdur.” Filmin kahramanı, ailesiyle birlikte Timbuktu yakınlarında, çölde yaşayan Tuareg çoban Kidane. İneğini öldüren bir balıkçıyı kazara öldürünce Kidane, gülmeyi, sigara içmeyi, futbolu ve müziği bile yasaklayan, tuhaf olduğu kadar ölümcül kararlar veren mahkemeleriyle iktidara gelen aşırı dincilerin insafına kalıyor. Başrollerinde Abel Jafri ve Hichem Yacoubi’nin yer aldığı film, 2014 Cannes’da Kiliseler Birliği ve François Chalais Ödülleri’nin sahibi oldu. Timbuktu, Moritanya’nın Oscar adayı oldu.

Turist / Force Majeur – Ruben Östlund
12 Ekim Pazar, 16.00

Turist / Force Majeur

2014 Cannes Jüri Ödülü – Belirli Bir Bakış ve 2014 MOTOVUN FIPRESCI Ödülü sahibi Turist’te yönetmen Ruben Östlund çağdaş aile yapısında erkeğin rolünü alışılmışın dışında bir mizahla inceliyor. Fransa Alpleri’ne kayağa giden İsveçli bir aile dağın eteklerindeki lokantada öğle yemeği yerken çığ düşer. Anne Ebba çocuklarını korumaya çalışırken baba Tomas’a seslenir fakat Tomas bu arada kendi canının derdindedir. Kimseye bir şey olmasa da ailenin hassas çekirdeği çatlamıştır bir kere. Tomas ile Ebba evliliklerini sorgularken Tomas yeniden “ailenin direği” konumunu ele geçirmeye çalışacaktır. Östlund’un İsveç toplumundaki ırkçılık ve sınıf ayrımını aşırı gerçekçi bir gözle incelediği 2011 yapımı filmi Play / Oyun birçok ödül kazanmıştı. Turist’te ise başrolleri Johannes Kuhnke, Lisa Loven Kongsli, Clara Wettergren, Vincent Wettergren, Kristofer Hivju, Fanni Metelius paylaşıyor. Turist, İsveç’in Oscar adayı oldu.

Beyaz Tanrı / Fehér isten / White God – Kornél Mundruczo
12 Ekim Pazar, 19.00

Feher Isten / White God / Beyaz Tanrı alışılmadık bir insan-köpek macerası ya da vahşi bir devrim filmi olmakla beraber aynı zamanda ebedi bir dostluğu da anlatıyor. Filmin anti-kahramanı (kahverengi, kırma bir köpek olan) Hagen. Sahipleri onu sokağa attıktan sonra, 13 yaşındaki Lili dışında karşılaştığı tüm insanlarsa Hagen’ın ya düşmanı ya da ona zorluk çıkarıyorlar. Hagen’ı sokakta bulan bir adam onu dövüş köpeği olarak yetiştirmeye başlar. Hagen şiddete ve saldırganlığa kayarken, kentteki bütün köpekler insanlara vahşi bir devrime girişmişlerdir. Kornél Mundruczó’nun Macar yönetmen Miklos Jancso’ya ithaf ettiği altıncı uzun metrajı, 2014 Cannes En İyi Film – Belirli Bir Bakış Ödülü’nün sahibi oldu. Filmin oyuncuları arasında Zsofia Psotta, Sandor Zsoter, Lili Manori, Laszlo Galffi, Szabolcs Thuroczy ve Kornel Mundruczo bulunuyor. Beyaz Tanrı, Macaristan’ın Oscar adayı oldu.

Geronimo – Tony Gatlif
12 Ekim Pazar, 21.30

Kendi evden kaçış hikâyesi ve namus cinayetlerinden esinlenen Tony Gatlif, Romeo ve Jülyet, Batı Yakasının Hikâyesi ve Kanlı Düğün’ün çağdaş bir karışımıyla yeniden beyazperdeye dönüyor: Geronimo; yüksek enerjili, dans, Flamenko, Türk müziği ve hip hopla dolu, çağdaş bir trajedi… Fransa’nın güneyinde, kızgın yaz sıcağında, sosyal eğitmen Geronimo, bir rahibe gibi kendini St. Pierre mahallesindeki gençler arasındaki gerilimi gidermeye vermiştir. Zorla evlendirilmek istenen Türk kökenli genç Nil evden kaçıp Çingene sevgilisinin kollarına koşunca iki çete arasındaki gerginlik çatışmaya dönüşür. İtiş-kakış, müzik savaşlarına dönüşünce huzursuzluğu dindirme görevini Geronimo üstelenecektir. Filmde Celine Sallette, Rachid Yous, David Murgia, Nailia Harzoune, Vincent Heneine, Adrien Ruiz, Aksel Üstün ve Tim Seyfi’yi izliyoruz.

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Genç ve Güzel

Genç ve Güzel (Jeune & Jolie / Young & Beautiful):

François Ozon, Genç ve Güzel’de karşımıza cinselliği yeni keşfeden on yedi yaşında genç bir kızın bir yılını getiriyor. Mevsimlerin adlarıyla bölümlere ayrılmış filmin başında tatilde kendisinden biraz büyük bir gençle ilk cinselliği yaşayan Isabelle’in aşk acılarını izleyeceğimizi sanırken henüz ikinci bölümde onun para karşılığı erkeklerle birlikte olmaya başladığını görüyoruz. Bir mevsim de bu şekilde geçerken yaşanan bir olay sonrası hem yaptığı bu işi bırakmak zorunda kalıyor hem de yaptıklarını ailesi ve yakın çevresi de öğreniyor.

Ozon’un Genç ve Güzel‘i hakkında iyi diyen de çoktu, kötü diyen de. İzleyince ben sevmiş olsam da en iyi Ozon filmleri arasına da sokmam. Gündüz Güzeli‘ne selam çakan senaryosu biraz daha doyurucu olsaymış çok iyi olacakmış ki Ozon’un bu konuda çok iyi olabildiğini biliyoruz. Yine de çok başarılı bir keşif olan Marine Vacth başta tüm oyuncular filmi sürüklüyorlar. Filmin özellikle Isabelle’in fahişelik yaptığı ortaya çıktıktan sonraki bölümündeki mizahı da yerli yerinde. Burada annesinin ve üvey babasının kendisine nasıl yaklaşacağını bilememesi, hatta üvey babasının elinin ayağına dolaşması çok güzel verilmiş (Isabelle ve üvey babasının iki farklı sahnede birbirlerini çıplak olarak görmelerini öylesine çekilmiş sahneler olarak görmemeliyiz). Benzer bir mizahı Isabelle’in bebek bakıcılığı yaptığı aile dostlarının evinde de görmek mümkün. Ayrıca tıpkı bir önceki gün izlediğimiz Mavi En Sıcak Renktir’de olduğu gibi burada da Fransız ailelerinde cinselliğe yaklaşımın çok serbest olabildiğini görüyoruz.

Filmin bazı kilit noktalara basit çözümler getirmesi beni biraz rahatsız etti. Isabelle’in fahişelik yaptığının ortaya çıkmasını sağlayan olay mesela. Senaryo gereği bunu tetikleyecek bir olay gerekiyormuş ama Ozon daha iyi bir çözüm bulabilirdi. Ayrıca filmin başında küçük erkek kardeşin cinselliğe olan merakı nedeniyle hikâyeye bir noktada ağırlıklı bir şekilde gireceği hissediliyordu ama onun hikâyesi bir iki eşcinsellik imasının ötesine geçmemiş. Bunun yanında senaryonun çok sevdiğim yerleri de oldu. Isabelle’in zorla götürüldüğü psikolog onun yaptığı hareketleri en basit çözümle hemen babanın eksikliğe bağlamaya çalışıyor. “Kızın paraya ihtiyacı yok ama fahişelik yapıyor, genelde de yaşı büyük müşterileri var, anne baba da ayrılmış, demek ki kız baba figürü arıyor.” Bu klişe analizi yapmak için yıllarını verip okullar bitirmeye gerek yok. Ozon da bu basmakalıp psikolojik analizlerin bir genç kızın psikolojisini çözmeye yetmeyeceği çok başarılı şekilde vermiş.

Sonuç olarak Genç ve Güzel için iyi bir film demek mümkün ama Evde (Dans la Maison / In the House) sonrası Ozon açısından bir geri adım olarak düşünülebilir.

———-

Filmekimi Ankara’nın son gününde sadece bir film izlediğim için bu yazı bir tek bu filmden ibaret oldu. Ama programdaki diğer filmleri Altın Koza ve Altın Portakal’da izlemiştim. Blogu takip edenler okumuştur ama Filmekimi’nde neler izledik diye gelenler için Filmekimi Ankara programında olup da başka başlıklarda bahsettiğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vereyim:

Sen Şarkılarını Söyle
Moebius
Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma
Sefertası
Sadece Aşıklar Hayatta Kalır
Benim Babam, Benim Oğlum

Hatta başlamışken oldu olacak Filmekimi programında yer alıp da Ankara’ya gelmeyen ama yine farklı festivallerde izlediğim filmlerle ilgili yazdıklarımın da linklerini vermeden geçmeyeyim:

Ömer
Hayatın Baharı (Uçan Süpürge’de Tomurcuk adıyla oynamıştı)
Heli
Geçmiş
Ateşli Bakışlar

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Kırık Çember, Bir Hurdacının Hayatı, The Canyons, Locke

Kırık Çember (The Broken Circle Breakdown):

Belçika’nın Oscar adayı Kırık Çember, hafiften duygu sömürüsüne kaydığı anlar olsa da gayet iyi ve çok etkileyici bir film. Filmin konusu itibariyle duygu sömürüsüne kayması da affedilebilir. Sonuçta filmin başkarakterleri Elise ve Didier’ın beklenmeyen bir hamilelik sonrası çok sevdikleri kızları Maybelle’ın hastalanmasını ve sonrasında gelişen olayları anlatıyor film. Filmin başında karı-kocayı kızlarının hasta yatağı başında görsek de yönetmen Felix Van Groeningen filmi zamanda ileri/geri giden bir yapıda kurmuş. Böyle yapınca da hüzün ile neşeyi dengelemeyi başarmış. Hastalık süreci ne kadar üzücüyse çiftin ilk tanışmalarından hastalığı öğrendikleri noktaya kadar giden süreç de o kadar neşeli. Ayrıca film boyunca sürekli zaman geçişleri olsa da yönetmen bu olayı da iyi çözmüş, hiçbir kafa karışıklığına yol açmıyor.

Filmin müzikleri de soundtrackini almayı düşündürecek kadar başarılı. Zaten filmin içinde müzik önemli bir yer tutuyor.  Didier’ın bir müzik grubu var. Elise de onunla tanıştıktan bir süre sonra bu gruba dâhil oluyor. Film boyunca bu gruptan pek çok şarkı dinliyoruz. Hemen hepsi de filmin konusuyla da ilintili bir yandan. Kırık Çember bir Amerikan filmi olsaydı bu filmden bir iki tane Oscar adayı şarkı çıkar derdim. Aslında şarkılar İngilizce olduğuna göre hala şansı olabilir.

Filmin çatışma noktalarından biri de Didier’ın ateist, Elise’in ise dindar olması. İşin içine hastalık ve ölüm temaları girince birbirini çok seven bu iki insanın olaya yaklaşımı da farklı oluyor elbette. Filmin hüznü ve öfkesi o kadar gerçek ki yönetmen ya da yazarının hayatında gerçekten buna benzer bir olay var mı acaba diye düşündüm. Özellikle kök hücre araştırma çalışmalarının yapılmasını engelleyen köktendincilere karşı ciddi bir muhalefeti, daha ötesi öfkesi var filmin. Filmin bir yerinde hiç konu ile ilgili yokken 11 Eylül saldırıları ile ilgili haberi ve George W. Bush’un saldırılar sonrası açıklamasını görüyoruz. Önce anlam veremedim buna ama film ilerleyip Bush’un kök hücre çalışmalarına karşı açıklamaları ile bağlanınca anlamlı hale geldi.

Başrol oyuncuları da iyi bir çift olmuşlar. Özellikle Elise’i canlandıran Veerle Baetens’a hem oyunculuk, hem şarkıcılık, hem de güzellik açısından hayran kaldım. Tüm vücudunu dolduran dövmeleri ile son derece zarif ve güzeldi (sanırım bu film için yapılmış geçici dövmeler). Didier’ı canlandıran Johan Heldenbergh ise zaten filmin uyarlandığı tiyatro oyununun yazarlarından biri, sanırım tiyatroda da aynı rolü oynamış. Bu yüzden metne çok hâkim. Belki de öfkesini bu kadar gerçek bulmamın nedeni de budur.

Son olarak filmden örnek bir şarkı (bu arada İnternet’te filmin içinde geçen tüm şarkıların kliplerini bulmak mümkün ama bazıları arka planda çok kilit sahnelerle geldikleri için spoiler almaktan hoşlanmayanlar dikkat etmeli):

Bir Hurdacının Hayatı (Epizoda u Zivotu Beraca Zeljeza / An Episode in the Life of an Iron Picker):

Belgesel ve kurmaca arasındaki sınırı bulanıklaştıran filmler epey rağbet görüyor son yıllarda ama sevdiğim pek az örneğini gördüm (mesela İki Dil Bir Bavul). Danis Tanovic’in yeni filmi Bir Hurdacının Hayatı da başroldeki karakterlerin kendilerini oynadığı bu tip bir film ve yine bana hitap etmedi. Film zorluklarla dolu yoksul bir yaşamı, kimsenin önemsemediği insanları tüm gerçekliğiyle veriyor ama bunu yaparken sinema duygusunu ne kadar veriyor, tartışılır. Filmdeki karakterlerin gerçekliğine girebilirseniz çevrelerinde adeta görünmez olarak dolaşan bu ailenin dramı sizi etkileyebilir elbette ama sanırım katıksız bir belgeseli tercih edebilirdim. Bu arada filmin Bosna Hersek’in Oscar adayı olduğunu da ekleyelim.

The Canyons:

The Canyons Filmekimi’nin kötü eleştiriler alan filmlerinden biriydi. Bu sefer bu eleştirilere katılacağım ne yazık ki. Bildiğin kötü film olmuş. Filmekimi kapsamında gösterilen filmlerden 21’ini izlemişim. Rahatlıkla en dibe koyabilirim. Ortada erotik film-noir tadında bir şeyler var ama ne erotik tarafı iyi ne noir tarafı. Hayatlarını türlü seks oyunları ile geçiren yapımcı ve onun oyuncu olmaya çabalayan kız arkadaşı çevresinde dönen hikâye 90’ların kırmızı noktalı televizyon filmlerinden hallice. Oyuncular biraz daha iyi olsa belki biraz fark ederdi ama o da olamayınca film de Paul Schrader hanesine eksi bir puan daha oluyor. Yazar Bret Easton Ellis için de öyle elbette. Yine de filmde onun favori temalarının izlerini sürmek mümkün. Lindsay Lohan da bu filmi kendisi için yeni bir fırsat olarak görmüş belli ki ama kimi eleştirmenlerin film kötü ama Lohan iyi şeklindeki yorumlarına katılamayacağım, o da en az film kadar kötü. Filmin en iyi oyuncusu esasen yönetmen olan ve nereden bu filme dâhil olduğunu çözemediğim Gus Van Sant diyeyim, siz anlayın. Muhtemelen Paul Schrader’i kıramadı bir şekilde. Bu arada Schrader’in de hala Taxi Driver ve Raging Bull’un senaristi etiketinin ekmeğini yemesi de ilginç, aradan 40 yıla yakın zaman geçmiş. Elbette çok iyi senaryolardı ama onları başyapıt yapanın Martin Scorsese olduğu yıllar geçtikçe daha iyi anlaşıldı.

Başroldeki James Deen’i film boyunca nerden hatırlıyorum diye düşünüp İnternet’te ufak bir arama yapınca porno oyuncusu olduğunu görmemin üstünde fazla durmasam iyi olacak galiba… Bu arada porno oyuncularını filmde oynatma olayına karşı olmadığımı söylemeden geçmeyeyim yine de. Catherine Breillat’ın iki filminde Rocco’yu gayet iyi kullandığını, Steven Soderbergh’in The Girlfriend Experience’de Sasha Grey’den hiç fena olmayan bir oyunculuk performansı aldığını unutmamak lazım. Aslında çok uzağa da gitmeye gerek yok, Fatih Akın sayesinde Sibel Kekilli’nin içinde de çok başarılı bir oyuncu yattığını da görmüş olduk. Ama bu filmde James Deen’de kesinlikle iyi oyuncu kumaşı olmadığını görüyoruz, porno sektöründe kendisini ünlü yapan özelliklerinin de bu film için bir önemi yok (lütfen çıplak olarak dolaştığı tek bir sahneyi örnek göstermeyin, son birkaç haftada izlediğimiz filmlerde oyunculuk yeteneği çok daha yüksek olan isimlerin çok daha cesur sahnelerde oynadığını gördük). O zaman filme onu seçmek de gereksiz olmuş.

Locke:

Filmekimi’ne son anda dâhil olan Locke güzel bir sürpriz oldu. 23:15 seansı diye salonu boş bırakan Ankaralılar pişman olabilirler. Film tek mekanda (bir araba), neredeyse gerçek zamanda geçiyor ve perdede tek bir oyuncu görüyoruz. Bir nevi Buried. Yönetmen Steven Knight ve oyuncu Tom Hardy’nin aldığı risk daha büyük ama. Buried adamın sağ kurtulup kurtulamayacağı üzerine kurulu idi ve bu soru filmin sonuna kadar gerilim duygusu yaratıyordu. Burada ise Locke’nin hayatında çok kötü şeyler olurken, o arabayı durdurup çıkmak ya da geri dönmek tamamen karakterin kendi ahlaki kararı. Çünkü karşımızdaki karakter çok bağlı olduğu işini ve sevdiği ailesini bırakıp bir gecelik bir ilişkiden olan çocuğunun doğumuna yetişmeye çalışıyor. Ortada onun açısından bir ölüm kalım meselesi yok yani, yolun herhangi bir yerinde fikrinden vazgeçip işine ve evine dönebilir. Onu engelleyen tek şey vicdanı. Bu tarz bir filmde akıcılığı sağlamak zor ama çok iyi üstesinden gelinmiş. Sadece telefondan duyduğumuz çeşitli karakterlerle yaşanan diyaloglar gayet sağlam. Bir de Locke’nin kendi kendine girdiği monologlar var ki, sanki onlar olmasa daha iyi olacaktı. Bu monologlar sayesinde karakterin çocuğuna sahip çıkma ihtiyacının kendi babası ile yaşadıklarından kaynaklandığını öğreniyoruz ama böyle bir açıklama yapılmasına da çok gerek yokmuş aslında.

Filmekimi Ankara 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Son Şans, Pislikler, Ilo Ilo, Mavi En Sıcak Renktir

Son Şans (The Congress):

Beşir’le Vals ile tanıyıp sevdiğimiz Ari Folman’ın yeni filmi Son Şans ile ilgili genellikle olumsuz yorumlar duymuştum. Ama baştan söyleyeyim ben sevdim, özellikle ilk yarısını. Her ne kadar çok yeni bir fikir olmasa da Robin Wright’ı oynayan Robin Wright fikri hoşuma gitti. Ama menajeri olarak Harvey Keitel ve stüdyo sahibi olarak Danny Huston gibi tanınmış isimleri görmek işi biraz bozdu. Keşke o rollerde de Robin Wright’ın gerçek menajerini ya da gerçek bir stüdyo patronunu görebilseydik. Stüdyo patronu olarak, kabul etmesi durumunda Harvey Weinstein süper olabilirdi mesela. Bu olamıyorsa en azından tanınmamış oyuncular daha iyi olabilirdi ama Harvey Keitel’in döktürdüğü birkaç sahneyi de başkası o başarıyla oynar mıydı bilinmez.

Oyunculuğun geleceğine ve bugününe dair fikirler de hoşuma gitti. Bu arada filmin konusunu bilmeyenler için kısaca aktaralım. Filmde artık oyuncuların bilgisayar tarafından modellenebildiği yakın bir gelecekteyiz. Bir defa çeşitli hareketleri, duyguları ve sesleri kaydedilen oyuncu ondan sonra bilgisayarın diskinde yer alan bir obje olarak stüdyonun malı oluyor ve hiç haberi olmadan her türlü filmde rol almış olabiliyor. Stüdyo bunun karşılığında oyuncunun sözleşme süresince başka herhangi bir ortamda oyunculuk yapmamasını istiyor. İşte filmin ilk yarısında Robin Wright’ın ikna edilme çabasını izliyoruz. Burada menajer karakteri aracılığı ile oyuncuların bugün de seçme şansları olduğunu düşünürken çeşitli nedenlerle hiç istemedikleri ya da sevmedikleri filmlerde oynadıklarını ya da başta iyi gözükse de son derece yanlış seçimler yaptıklarını vurgulayan sahneler çok başarılıydı.

Filmin ikinci yarısı ise 20 yıl sonra geçiyor ve hemen hemen tümüyle animasyon. İşte bu kısımlarda filmin etkisi düşüyor. Bu kısımları kimi göndermeleri yakalamaya çalışmanın zevki dışında biraz uzatılmış ve içeriği çok doldurulmuş gözükse de yetersiz buldum. Hâlbuki filmin uyarlandığı Stanislaw Lem          romanının asıl ele aldığı konu da bu kısımmış sanırım. Sırf animasyon bölümlerinden hareketle filme zayıf denirse katılabilirim ama birisi izlememi tavsiye eder misin derse evet diyeceğim bir film Son Şans.

Pislikler (Les Salauds / Bastards):

Claire Denis’in herkese göre filmler yapmadığını biliyoruz zaten. Pislikler‘in de kolay içine girilen bir film olmasını beklemiyorduk. Bir gemi kaptanının kızkardeşine yardım etmek için işini gücünü bırakıp Paris’e dönmesi ile açılan film giderek karışık bir intikam hikâyesine dönüşüyor. Denis’in filmlerinin içeriği zaten çok karanlık olabiliyor zaman zaman, bu kez görsel olarak da sanırım en karanlık filmine imza atmış. Filmde karakterlerin motivasyonlarını tam anlamıyla kavrayabilmek de güç, en azından belli bir yere kadar. Filmin finalinde büyük bir gizemi çözüyor gibi gösterilen kayıp görüntüler ise o noktaya gelinceye kadar zaten tahmin ettiğimiz bir olayı açıklığa kavuşturuyor aslında. Ama karanlık ve karışık yapısına rağmen sevmedim de diyemiyorum filmi. Belli bir çekiciliği var. Ve tabii ki Tindersticks. Herhangi bir Claire Denis filmi Tindersticks nedeniyle +1 olarak başlıyor zaten. Bu filmde de müzikleri atmosfere çok iyi uyum sağlıyor.

Ilo Ilo:

Ilo Ilo iddiasız, küçük ama sevimli ve iyi bir film nitelemesinin çok iyi uyduğu bir film. Filmde 90’lı yıllarda ekonomik kriz içindeki Singapur’da orta düzeydeki bir ailenin Filipinli bir hizmetçi tutması ve gelişen olaylar anlatılıyor. Film bir yandan evin oğlunun hizmetçiyi zamanla annesinin yerine koyması, bir yandan da ailenin kötüleşen ekonomik durumu üzerinden gidiyor. Hizmetçi çocuk arasındaki ilişkinin düşmanlıktan bir nevi anne-oğul ilişkisine dönüşmesi başarılı bir şekilde anlatılmış. Çocuğun yaşı bunun için fazla küçük ama yönetmenin bu ilişki içinde çok çok hafiften cinselliği de yoklayıp oradan incelikli olarak çıkması da başarılı. Ekonomik kriz meselesinde de aslında dünyanın her yerinde yakın zamanlarda birbirine benzer olayların yaşandığını bir kez daha görüyoruz. İşini kaybedip de hala işe gidiyorum numarası yapan adam teması hiç yabancı değil. Hatta bir Uzakdoğu filminde de tamamen aynı izleği gördüğümü hatırlıyorum. Burada dikkat çekici olan unsurlardan birisi, gayet saf bir kişilik gibi duran kadının aslında her şeyin farkında olması ama durumu kocasının yüzüne vurmak istememesi. Genel olarak Ilo Ilo’nun hikayesinin çok orijinal olduğunu söyleyemeyiz belki ama güzel ve akıcı bir sinema diliyle işlenmiş.

Mavi En Sıcak Renktir (La Vie d’Adèle / Blue Is the Warmest Color):

Geldik Filmekimi Ankara’nın en ilgi çeken, biletleri en çabuk tükenen filmine. Sanırım diğer illerde de bu şekilde oldu. Hem Altın Palmiye kazanmış bir film hem de adından başka nedenlerle de çok sık bahsedilince üç saatlik bu film doldu taştı. Hayal kırıklığına uğrayan arkadaşlar oldu ama bence iyi hatta çok iyi bir film Mavi En Sıcak Renktir. Altın Palmiye biraz fazla mı? Mümkün. Ama üzerinde düşündükçe daha çok sevdiğimi anlıyorum. Sanırım vizyona girdiğinde bir kez daha izleyeceğim.

Filmin basitçe iki genç kızın aşkını anlattığını herhalde sinema ile az çok ilgisi olan herkes biliyordur artık. En başta oyuncularından bahsetmeli. Elbette Adèle ve Emma’yı canlandıran Adèle Exarchopoulos ve Léa Seydoux’dan bahsedeceğiz. Bu uzun filmin tümü onlar üzerine kurulu, diğer oyuncular neredeyse birer figüran konumundalar. Yönetmen Abdellatif Kechiche neredeyse tüm filmi yakın plan kullanarak çekmiş. Her iki oyuncu da yakın planla çalışmak zorunda kalıp yüzleri ile duyguları ifade etmekte çok iyiler. Filmin kalan kısmında da zaten bu sefer tüm vücutlarını kullanmak zorunda kalmışlar ki orada da çok başarılı ve cesurlar. Aslında Emma karakterinin başlardaki ilk tanışma sahnesini saymazsak (ki o sahneyi de atlamamak lazım aslında, sadece ufak birkaç bakışla gördüğüm en iyi ilk görüşte aşk sahnelerinden biri çıkmış ortaya) neredeyse ilk bir saat sonrasında filme dâhil olduğunu düşünürsek filmin tüm ağırlığının Adèle üzerinde olduğu daha iyi belli oluyor. Zaten filmin orijinal adı da Adèle’in Yaşamı anlamına geliyor. O yüzden her ne kadar her ikisi de çok iyi olsa Adèle’i biraz daha başarılı buldum. Yakın zamanda her iki oyuncunun da Kechiche’nin çalışma tarzı üzerine epey sert açıklamalarını okuduk, hatta onunla bir daha çalışmak istemediklerini duyduk ama ne şekilde olursa olsun yönetmen her ikisinden de çok iyi bir performans almış.

Filmin adını çokça duymamızı sağlayan uzun ve cesur sevişme sahnelerini ise film için gerekli buldum. Her sahneyi öncesinde ya da sonrasında gelen olay ışığında değerlendirirseniz anlamlı oluyor. Kısaca şöyle özetleyelim. Mastürbasyon sahnesi Adèle’in bir kadından etkilendiğini göstermesi açısından gerekli zaten. Bir erkek ile sevişmesi de benzer şekilde o sevişmeden yeterince zevk alamadığını gösteriyor. Asıl konuşulan Adèle ve Emma arasındaki on dakikayı bulan uzun sevişme sahnesi ise hem bu ilişki içinde cinselliğin yerinin ne kadar önemli olduğunu gösteriyor, hem de ikilinin kendilerini serbest bıraktıkları durumdaki hallerini gözler önüne seriyor. Bunun önemi de filmin ilerleyen kısımlarında ayrı ayrı her ikisinin de ailesinin evlerinde seviştiklerinde aradaki farkı görebildiğimiz zaman anlaşılıyor. Emma’nın evinde aileleri çok yakında olsa da yine kendilerini serbest bırakabilirken, Adèle’in evinde kendilerini frenlemek zorundalar. Peki film sinemalarımızda gösterime girdiğinde bu sahneler kesintisiz oynar mı? Biraz zor. Bekleyip göreceğiz bakalım.

İki karakter ve aileleri arasındaki farklar sadece cinsellikle ilgili kısımlarda ortaya çıkmıyor elbette. Filmin aileler ile yenilen ve arkadaşlar için hazırlanan yemek sahneleri ve buradan hareketle kültür farkına bakışı da başarılı. Özellikle arkadaşlar arasında yenilen yemekte Adèle’in kendini ezilmiş hissetmesi çok ince bir şekilde verilmiş. Kechiche ilişkinin başlangıcı, gelişimi ve bitişini çok iyi planlayarak adım adım perdeye yansıtmış. İkilinin hayatında yeni bir gelişme olduğunda bunun ipuçlarının filme yaymış olduğunu görüyorsunuz.

Film üç saat ama filmden şu kısımları çıkartalım diyebileceğimiz pek bir şey yok. Hatta daha ilginci bazı noktaların eksik kaldığını düşünüyorum. Mesela daha Adèle kendi cinselliğinden emin değilken onu lezbiyen olarak damgalayan ve üzerine giden okul arkadaşları (bu arada kendisi ile tanıştığımızda Adèle henüz lise öğrencisi) ile gerçekleştirdiği uzunca ve etkili bir tartışma sahnesi sonrasında Adèle’in okulda olanlarla nasıl başa çıktığı bir soru işareti olarak kalıyor. Filmin 45 dakika daha uzun bir kurgusunun daha yapılabileceğine dair haberler de okuduk yakın zamanda. Üç saatlik bir film için bunu söyleyeceğimi sanmazdım ama böyle bir kurgu daha da iyi olabilir belki de (aslında Lord of the Rings gibi bir örnek daha var bu konuda).

Bu arada her ne kadar senaryo Abdellatif Kechiche ve Ghalia Lacroix’e ait olsa da filmin bir çizgi roman uyarlaması olduğunu da unutmamak lazım. Ne kadar sadık bir uyarlama olduğunu okumadığım için bilmiyorum ama çizgi romanları hala çocuk işi olarak görenler varsa (ki sayıları epey azaldı sanırım) Altın Palmiye kazanmış bir filmin çizgi roman uyarlaması olabileceğini tekrar hatırlatmak gerek. Ufak bir not daha. Çizgi romanda ana karakterin adı Clémentine. Filmde Adèle olarak değiştirilmesinin nedeni belki de Kechiche’nin başrol oyuncusunun gerçek adı ile karakterinin adının aynı olmasını istemesi.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.554 hits
Eylül 2019
P S Ç P C C P
« Mar    
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
30  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: