Posts Tagged 'Altın Portakal'

Altın Portakal ve Sansür Üzerine Kişisel Bir Deneme

Altın Portakal

Bu yıl Altın Portakal ve sansür ile ilgili gelişmeleri tüm sinemaseverler yakından takip etmiştir. Herkesin de kendi fikri oluşmuştur mutlaka. Festival öncesi her taraf toz dumanken, açıklamalar ardı ardına gelirken (ki onlardan birine ben de imza atmıştım) ve sürekli yeni gelişmeler olurken, üstelik insanların fikirleri de sürekli değişirken bir şeyler yazmak istemedim. Merak etmeyin süreci uzun uzun anlatacak değilim (işler çok karıştı, ben takip edemedim ne oldu diyenlere Ceylan Özçelik’in yazısını önerebilirim: http://eksisinema.com/bir-zamanlar-yeni-turkiyede-dirensinema/). Beni Twitter’dan takip edenler fikirlerimi de öğrenmiştir mutlaka ama sadece bu süreç gelişirken benim duygularım, düşüncelerim nelerdi bunu paylaşmak istedim. Madem blog dediğimiz şey bir günlük aynı zamanda, konuyla ilgili kişisel duygularımı yazmak için en uygun yer burası sanırım. Sanırım buraya ilk defa bu kadar kişisel bir yazı yazacağım ama dost sohbetlerinde söylediklerimi buraya da aktarmak istedim.

Geçtiğimiz altı yıl boyunca bu blogun takipçileri Altın Portakal izlenimlerini okudular, Gölge e-Dergi’den de takip ettiler. Bu yıl ise Altın Portakal ile ilgili hiçbir yorum ya da haber yer almadı bu sitede. Öncesinde bunu açıklamıştım zaten. Peki bu noktaya kendi açımdan nasıl geldim?

Konuya ben de sansüre karşıyım diye başlayacak değilim. Ne de olsa bu süreçte içi en boşaltılan kavramlardan biri bu oldu. Meselenin tüm tarafları söze “ben de sansüre karşıyım”, “şu şu isimlerin sansüre karşı olduklarını bilmiyor musunuz” gibi cümlelerle başladı zaten. Takip edebildiğim kadarıyla bir tek Kutluğ Ataman’dan sansürle ilgili bir şey duymadık, onun filmi de en iyi film seçildi zaten. Bu iki durum arasında mutlaka bağlantı vardır demiyorum. Kuzu filmini izlemeden böyle bir şey demem yanlış olur. Ama bir şüphe oluşmuş mudur? Evet. Neyse o ayrı bir tartışma, ayrı bir yazı konusu. Bir kenara bırakalım. Hadi yine de şunu söylemeden geçmeyeyim. Aynı olay Ankara Film Festivali gibi para ödülü verilmeyen bir festivalde olsaydı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndaki filmlerin hepsi yarışmada kalıp mücadele etmeyi mi seçerlerdi acaba yine sorusunu ucu açık bir soru olarak ortaya atıyorum.

Neyse, gelelim süreç içindeki duygu ve düşüncelerime. Söz konusu mesele ilk patladığında, yani Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filminin ön jüri tarafından seçilip içindeki bir sahne/söz/küfür nedeniyle festival komitesi tarafından listeden çıkarıldığını ilk duyduğumda bu işin hızlı bir şekilde çözüleceğini düşünmüştüm. Ne de olsa festival komitesinde gayet tecrübeli isimler vardı. Olay çok net gözüküyordu. Ortada bir yargı kararı yokken festival yönetimi TCK’nın bir maddesine dayandırarak filmi programdan/yarışmadan çıkarmıştı. Bir yanlış yapılmıştı ama bu festival yönetimi bu hatadan geri dönerdi mutlaka. Fakat süreç içinde yönetim tarafından her yeni gelen açıklama krizi tırmandıracak yönde oldu. Çünkü ülkemizde pek çok alanda gördüğümüz gibi kimse yanlış yaptığını söylemek istemiyor. Beni en çok rahatsız eden tavır ise gençler heyecan yapmışlar, gaza gelmişler tarzı oldu.

Sonrasında festivalin bazı bölümlerinin iptal olabileceği endişesi bir orta yol bulma çabası geldi. Filmi sadece altyazısında bir yeri değiştirerek kabul ettik açıklaması bana göre bir geri adımdı. 10 gün boyunca sorun yaratan tek şeyin bir altyazı olduğuna inanmam mümkün değil çünkü. Gelinen bu nokta bence sansür değildi (bu konuda farklı görüşler var elbette. Ben İngilizce altyazı doğrudan filmin bir parçası olmadığı için sansür olmadığını düşünüyorum ama o da sansürdür diyenlere çok itiraz etmem). Ancak festival yönetimi hala kendisini kanun yerine koyup filmi çıkarmasına yönelik bir açıklama yapmamıştı. Bu noktada bunun bir hata olduğu söylenseydi sanırım festivali takip etme kararı verebilirdim. Ancak bu açıklama yapılmadığı gibi sürekli olarak yapılanları eleştirenlere ve jüriden çekilenlere, filmini çekenlere bir laf sokma çabası (gerek festival yönetiminden yapılan açıklamalarda, gerekse yakın çevrelerinden olanların yaptığı açıklamalarda) beni bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeme kararı vermeye itti.

Bu arada bu süreç içinde festival içinden gelen açıklamalar dışında dışardan gelen bazı tavırların da beni rahatsız ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Ankara’da yaşayan bir kişi olarak İstanbul’daki sinema camiasına uzak biri olarak yine de kimi sorunları hissetmemek mümkün değildi. İşte bu krizi bu sorunları alevlendirmek için kullanmaya çalışan, oh ne güzel bunlar da birbirlerine düştüler dediğini hissettiğim bazı kişilerin tavırları da çok hoşuma gitmedi doğrusu (isim vermiyorum, üstüne alınmak isteyen alınabilir).

Yüz yüze görüştüğüm, Facebook ve Twitter üzerinden yazıştığım bazı kişilere de söylediğim gibi festivale gitmeme kararını vermekte oldukça zorlandım. Neden? İşte bu kısmı çok kişisel. Altın Portakal’ı takip ettiğim 6 yıl boyunca Ankara’dan Antalya’ya kendi imkânlarımla gittim, kendi imkânlarımla kalacak yer ayarladım (bir kısmında arkadaşların evinde kaldım, bir kısmında da üç yıldızlı ucuz otellerde). Her yıl akreditasyon talebinde de bulundum (bilmeyen kaldıysa onlar için söyleyelim, sinema yazarları festivalleri genellikle konuk olarak takip eder ve ulaşım ve otel masraflarını festival karşılar). Doğrusunu söylemek gerekirse her ne kadar düzenli olarak ulusal çapta bir yayında yazmasam da 15-16 yıldır sinema üzerine yazan bir kişi olarak, üstelik festivallerde günde 4-5 film izleyip hepsiyle ilgili ufak tefek de olsa bir şeyler yazan biri olarak bunu talep etmekte gayet haklı olduğumu da düşünüyorum (İnternet dünya çapında bir medya olduğuna göre aslında uluslararası bir ortamda yazdığım da söylenebilir). Hele Adana ya da Antalya gibi yerlerde yapılan festivalleri tatil olarak algılayanları görünce. 6 yıl boyunca bu talebim kabul görmedi. Daha doğrusu son yıllarda filmlere giriş için basın kartı almaya başladım ama ulaşım ve otel masraflarını yine kendi cebimden karşıladım.

Nihayet bu yıl Altın Portakal akreditasyon talebimi kabul etti. Bunda festival ekibi içinde geçtiğimiz yıllarda Ankara’daki festivallerden tanıdığım isimlerin olmasının da etkisi olmuş mudur, geçen sürede artık sinema yazarı olarak daha fazla bilinir olduğum ve kabul gördüğüm anlamına mı gelmektedir bilemem ama kabul edildiğine dair e-posta geldiğinde daha bu olaylar patlamamıştı ve çok sevinmiştim. Kabul edilmemiş olsam da gitmeye niyetliydim zaten ama kabul edilmiş olmak mutluluk vericiydi. Olaylar patlak verdiğinde yukarıda da belirttiğim gibi Antalya’ya gitmekten vazgeçeceğim bir noktaya geleceğini tahmin etmemiştim. Zamanla festival yönetiminden gelen açıklamalar sonrasında yaptıklarını tasvip etmediğim bir festivalin konuğu olarak Antalya’ya gitme fikri bana ağır gelmeye başladı. Ama beni tanıyanlar kabul edecektir, sinemada film izlemek (özellikle sinemada izlemek kısmını vurguluyorum) hayatımda en önemli yere koyduğum birkaç aktiviteden biridir. Bir kere niyetlenmişken bundan vazgeçmem çok zordu. Bir süre ciddi bir alternatif olarak festivalin davetini reddetmeyi ama yine geçmiş yıllardaki gibi parasını cebimden ödeyerek 3 yıldızlı bir otelde kalarak festivali takip etmeyi de aklımdan geçirdim. Ama devam eden gelişmeler bundan da vazgeçmemi sağladı. Bu yıl Altın Portakal’da o salonlarda gönül rahatlığı ile film izlemem mümkün değildi. Bunun üzerine bazılarına abartılı gelebilir ama hayatımda verdiğim en zor kararlardan birini vererek bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeyeceğim dedim.

Sonuçta festivali takip edenlere de bir şey demiyorum. Herkesin kendine göre bir nedeni vardır, oturup yazsalar kendilerine göre haklı gerekçeler de sunabilirler ama kişisel olarak ben Antalya’ya gitsem içim hiç rahat etmeyecekti. Belki bunun sonucunda önümüzdeki yıllarda Altın Portakal’a konuk olarak gitmem hiç mümkün olmayacak ama ne yapalım, yine şimdiye kadar olduğu gibi cepten ödemeye devam ederiz olmadı. İç huzuru, film izlemekten daha önemliymiş demek ki benim için…

Sinema Yazarlarından 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Açıklaması

Aralarında benim de yer aldığım 37 sinema yazarının 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanan gelişmeler sonucunda festivale katılmayacağını belirten açıklaması şu şekildedir:

——————————————————-

Kamuoyuna duyuru

51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 5 Ekim Pazar günü yaptığı açıklamada, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…” belgeselinin ‘yeniden’ gönderilen versiyonunun tekrar değerlendirilerek yarışmaya geri alındığını belirtmiştir. Festival komitesinin, yaşanan süreçte yaptıkları hatalarla ilgili sorumluluk almayan, bunun ifade özgürlüğü ve etikle ilgili bir tartışma olduğunu görmezden gelen tavrını kabul etmiyoruz. Açıklamasında hiçbir özeleştiriye yer vermeyen festival, kendi yarattığı sansür mekanizmasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bir festivalin filmleri TCK’yı dayanak alarak denetlemesi ve kendi yönetmeliğine uygun şekilde yarışma hakkı kazanan bir filmi seçkiden çıkartması kesinlikle mazur görülemez. Bir film festivalinin temel nitelikleriyle bağdaştıramadığımız bu uygulamayı haklı çıkartmak çabasındaki söz konusu açıklama, resmen bir sansür mekanizmasının oluşturulduğunun ve işletildiğinin kabulüdür. Bir festivalin değerlendirme kriterleri, gerektiğinde sanatçıyı ve eserini onları kriminalize eden bir anlayıştan da koruyabilmelidir. Geldiğimiz noktada ise, festival yönetiminin kendini devletin yargı organlarının bir uzantısı gibi konumlandırmaya devam ettiğini üzülerek görüyoruz. Bu koşullar altında 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılamayacağımızı kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Ahmet Gürata
Ali Deniz Şensöz
Ali Ulvi Uyanık
Alkan Avcıoğlu
Ayça Çiftçi
Banu Bozdemir
Berke Göl
Burçin S. Yalçın
Ceylan Özçelik
Çağdaş Günerbüyük
Cem Altınsaray
Emrah Kolukısa
Engin Ertan
Erman Ata Uncu
Fatih Özgüven
Fırat Ataç
Fırat Yücel
Gözde Onaran
Gülengül Altıntaş
Hasan Cömert
Hasan Nadir Derin
Kaan Karsan
Kaya Özkaracalar
Murat Özer
Murat Tırpan
Müge Turan
Necati Sönmez
Okan Arpaç
Övgü Gökçe
Özge Özdüzen
Selin Sevinç
Senem Aytaç
Senem Erdine
Serdar Kökçeoğlu
Sinan Yusufoğlu
Yusuf Güven
Zeynep Tül Akbal Sualp

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 6. Gün: 36, Gündüz Gözüyle

36:

36, sabit kamera ile çekilmiş 36 kesintisiz çekimden oluşuyor. 36 rakamı analog fotoğraf makinelerinde yer alan poz sayısı. Film de zaten bir yandan analog/dijital ayrımı üzerine cümleler kurarken bir yandan da fotoğraflar ile belleğin ilişkisi üzerine eğiliyor. Filmin sonrasında başroldeki iki oyuncunun katıldığı söyleşide de belirtildiği üzere hatırlamak için fotoğraf çekiyoruz, hele günümüzde dijital makineler sayesinde herhangi bir olay hakkında elimizde onlarca hatta yüzlerce fotoğraf olabiliyor ama hatırlama olayı yine de bellek ile sınırlı. Filmin uzun kesintisiz çekimlerden oluşması üstelik kameranın da hiçbir çekimde hareket etmemesi zaten seyirciyi zorlayan bir seçimken yönetmen Nawapol Thamrongrattanarit bununla yetinmemiş. Hemen hemen hiçbir sahnede başrol oyuncularını, özellikle erkek oyuncuyu net bir şekilde görmüyoruz. Çoğu sahnede sırtı kameraya dönük, bir kısmında da kamera ile karakter arasına bir bulanık bir cam benzeri bir engel giriyor. Belli ki bilerek ve isteyerek yapılmış bir seçim ama seyircinin filmden iyice uzaklaşmasına neden oluyor açıkçası. Her ne kadar söyleşide sadece oyuncular olsa da yönetmenle bu konuyu konuşmuş olabileceklerini düşünerek bu seçimin nedenini sordum. Filmin, kadın karakterin hatırladıklarına dayandığı için onun anılarının çok net olmaması ile ilintili olduğu gibi bir cevap geldi. Bu şekilde açıklandığı zaman hak veriyorsunuz ama demek ki film sırasında bu cevabı alamamışız filmden. Nihayetinde filmi bir biçim denemesi olarak ilginç buldum ama farklı konulara değinse de daha ötesinde pek başarılı bulamadım. Hadi çekinmeden açıkça söyleyeyim, filmi izlerken epey sıkıldım.

Genel olarak seyircilerin de sıkıldığını gözlemledim ama görünen o ki bizim gibi düşünmeyenler de varmış. Mesela jüri üyeleri. Uluslararası Yarışma bölümü filmlerinden olan 36, ödül gecesinde jüri üyelerinin beni çok şaşırtan kararıyla en iyi film ödülünü aldı. Bir jüri özel ödülü ile bu farklı biçimsel denemeye bir destek verilmesine bir itirazım olmazdı ama en iyi film ödülü gerçekten fazla geldi bana.

Gündüz Gözüyle (Al-khoroug Lel-nahar / Coming Forth by Day):

Gündüz Gözüyle ölmek üzere olan yatalak babası ve annesiyle yaşayan genç bir kadının bir gününü anlatan bir Mısır filmi. Filmin büyük kısmı neredeyse gerçek zamanlı olarak babanın bakımına ayrılmış. Üstünün değiştirilmesi, yaralarının pansumanı gibi işlemleri tüm ayrıntıları ile izliyoruz. Yönetmen Hala Lotfy, hastalığın tüm eve, anneye ve kızına yayılan basıcı etkisini vermek istiyor belli ki. Bu boğuculuğu verince genç kadının günün sonunda kendisini evden dışarı atabildiğinde yaşadığı kısmi ferahlama daha iyi anlaşılıyor ama bu kadar boğuculuğa da gerek var mıydı acaba diyor insan. Benzer bir dönem yaşamış insanlar filmi çok gerçek bulacaklar ama bir yandan da insanlara kendi yaşadıklarını anımsatacağı için izlemesi zor da olabilir. Mesela filmin son repliği olarak finalde sorulan bir soru var ki ne kadar acıtıcı olabildiğini kendi deneyimlerimden biliyorum. Ama işte gerçek bu olsa da sinemada acının ve boğuculuğun bu kadarına gerek var mı çok emin değilim gerçekten.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 5. Gün: Uzun Yol, Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler, Ölüler ve Yaşayanlar, Ateşli Bakışlar, Cennetten Kovulmak

Uzun Yol:

Ozun Yol (filmin başında adını böyle yazdıklarına göre biz de böyle diyelim), Altın Portakal öncesi vizyonda gördüğümüz 3 Kadın 3 Kader filminde gördüğümüz bir hikâyenin az daha iyisi. Birbirine âşık iki genç kaçıyorlar ve evleniyorlar. Uzun yol şoförü olan erkek kumara düşkün. Bir türlü kendini bu alışkanlığından kurtaramıyor, ara ara kazansa da nihayetinde kaybediyor (değişmez kural: her zaman kasa kazanır). Karısı ise hamile kalıyor, doğum yaptıktan sonra evin ihtiyaçlarını karşılamak için kocasının muhalefetine karşın çalışmaya başlıyor ama kumar meselesi yüzünden aile giderek kaçınılmaz bir çöküşe doğru gidiyor. Bu arada bir de mahallede bunlara yardım eden mert bir abi var. O da kadına platonik olarak âşık ama mert bir insan olduğu için hiçbir şey yapmıyor. Elbette kız evden kaçtığı için tüm film boyunca onu arayan birileri de var.

Böyle olaylar yaşanıyor, anlatılması lazım denebilir ki doğrudur da ama keşke biraz daha iyi anlatılsa. Yeşilçam’da defalarca benzerini gördüğümüz bir hikâye yeniden anlatılabilir, onda bir sorun yok aslında. Neticede bu filmin de göndermeler yaptığı Selvi Boylum Al Yazmalım benzer bir konuyu anlatan bir klasik olarak yıllara direnerek sapasağlam duruyor. Ama aradan geçen zamanda hala aynı kalıplarla ve sinema anlayışıyla film yapıyorsanız ortada bir sıkıntı var. Uzun Yol, tam da bu sorundan mustarip. İşin daha kötüsü, film sanki çok aceleye getirilerek festivale yetiştirilmiş. Daha filmin başında adının yanlış yazılması bir yana film içinde de öyle vahim kurgu hataları var ki oturup filmi izleyen bir kurgucunun ve yönetmenin gözünden kaçmasına imkân olmamalı diye düşünüyor insan. Gösterime gireceği zaman yeni bir kurgu bile yapılabilir gibime geliyor. Bunun yanında festival sonunda filmin erkek oyuncuları Hakan Yufkacıgil ve Ahmet Özarslan’ın en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini almasını da ilginç buldum açıkçası. Kötü oyunculuklar değildi belki ama çok öne çıkacak ya da akılda kalacak performanslar olmadıkları da açık.

Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler (Nos Héros Sont Morts ce Soir / Our Heroes Died Tonight):

Altın Portakal’ın Uluslararası Yarışma filmlerinden Kahramanlarımız Bu Gece Öldüler hiç kuşkusuz yarışmanın en stilize filmiydi. Siyah/beyaz görselliği başarılı kullanımı, bunun yine etkileyici bir müzik eşliğinde ve başarılı oyunculuklar ile sunulması takdir edilmesi gereken noktalardı ancak 1960’lar Fransa’sında geçen senaryosu çok tatmin edici değildi. Dönemin popüler sporlarından köstüm giymiş sporcuların dövüşmesi çerçevesinde gelişen hikâye seyircilerin destekleyecekleri kahraman karşısında nefret etmekten hoşlanacakları bir kötü adam görmek istemeleri üzerinden umut verici şekilde başlıyordu ama daha iyi geliştirilebilirdi. Yönetmen David Perrault, kurduğu görselliği daha iyi bir senaryo ile birleştirmiş olsa karşımızda yarışmanın en iyi filmlerinden biri olabilirdi. Uluslararası Yarışma’da en iyi görüntü yönetmeni ödülü veriliyor olsaydı bir numaralı adayımdı.

Ölüler ve Yaşayanlar (Die Lebenden / The Dead and the Living):

Ölüler ve Yaşayanlar, üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen Nazi Almanyası’nda yaşananların hala hayatları etkileyebildiğini gösteriyor. Başkarakter Sita, ailesinin geçmişindeki sırlarla yüzleşirken kendi hayatını da temize çekiyor. Filmin en büyük sıkıntısı da burada çıkıyor bence. Filmin başında karakterin bugünü üzerinde dururken ailesinin geçmişi devreye girince bugün unutuluyor. Çok sonlara doğru geçmişin bugünü etkilemesi ise hem çok geç hem de fazla yüzeysel kalıyor. O zaman da en başta Sita’nın kişisel problemleri ile fazlasıyla haşır neşir olmamızın pek bir anlamı kalmıyor. Finale doğru karşılaştığımız hastalık meselesi de bir anlamda geçmişin günahlarının kefareti gibi yorumlanabilir ama biraz zorlama bir hareket olmuş kanımca. Yine de filmin başrolündeki Anna Fischer’in performansı başarılı. Uluslararası yarışma bölümünde kadın oyuncu ödülü verilseydi ciddi bir şansı olabilirdi (rakipleri de Köksüz‘den Ahu Türkpençe ve Lale Başar olurdu). Bu arada filmin gayet sağlam soundtrack’inde bir şarkıda Alev Lenz’in sesini duymak da mümkün (rock müzik sevenler hatırlar sanırım kendisini).

Ateşli Bakışlar (The Look of Love):

Michael Winterbottom filmleri her zaman eşit derecede başarılı olmasa da mutlaka bir yerinden ilgi çekici olmayı başarıyor. Ateşli Bakışlar da ele aldığı gerçek hikâye ile ilgi çekici ama bir yerden sonra ahlak dersine dönüyor. Winterbottom bu kez striptiz salonlarının sahipliğinden başlayıp dev bir yetişkin eğlenceleri (adult entertainment) imparatorluğu kuran Paul Raymond’un hayatını anlatıyor. Bir nevi İngiliz Hugh Hefner ya da Larry Flint olarak tanımlayabiliriz Raymond’u. Aslında Winterbottom’un ahlakçı bir bakış açısı da yoktur ama filmde Raymond’a bakış açısı konusunda kararsız kalmış sanki. İlk yıllarını anlatırken Raymond’un yaşam tarzına uzaktan da olsa anlayışlı bir bakış açısıyla yaklaşırken özellikle kızının başına gelenlerde suçlunun o olduğu gibi bir sonuca bağlanıyor adeta. Yine de Winterbottom’un sinema duygusu, film ilerledikçe anlatılan zaman dilimine ve hikâyeye göre değişen görsel yapısı sağlam. Bir de Steve Coogan tabii ki. Her nedense Winterbottom dışında sinemanın bir türlü kullanamadığı Coogan yine çok iyi.

Hikâyesi gereği filmde çıplaklık var ama yine de Winterbottom kendini bayağı tutmuş (ki 9 Songs’dan biliriz, yeri gelince hiç çekinmez) ve rahatsız edici değil. Zaten Antalya’da çıplaklık gözüken her filmi terk eden bir seyirci kitlesi gözlemliyorum. Bu filmden çıkanların yok denecek kadar az olduğu düşünülürse filmdeki çıplaklığın çok olsa da geniş kitleyi rahatsız etmediği anlaşılıyordu. Yine aynı örneğe dönersek, 9 Songs’da salonun yarısının çıkacağını tahmin etmek zor değil.

Cennetten Kovulmak:

Cennetten Kovulmak’ı izledikten sonra ilk aklımdan geçen şey keşke biraz daha iyi olsaydı oldu. Daha derli toplu bir senaryo ile türünde ve anlattığı konuda geleceğe kalacak bir film olurmuş. Bu haliyle evet kötü bir film değil, hatta izlediğim üç Ulusal Yarışma filminin en iyisi (festival öncesi izlediğim Meryem’i de katarsak dört ) zaten festival sonunda da en iyi film ödülünü paylaşan filmlerden biri oldu ama ilerde ne kadar hatırlanır emin değilim.

Film ne anlatıyor? Bir tarafta İstanbul’da çoğunlukla Kürt işçilerin çalıştığı bir inşaatta yeni çalışmaya başlayan beyaz Türk, genç elektrik mühendisi Emine ve ailesi var. Diğer tarafta da Muş’ta bir köyde yaşayan ve İstanbul’u merak eden Ayşe ve onun hikâyesi.  Yakalanan konu iyi, iki hikâye arasındaki geçişler başarılı ama bazı karakterler sadece belli bir meseleye değinmek ya da iki ailenin hikâyeleri arasında paralellikler sağlanmak için filme konulmuş tiplemeler gibiler. Örneğin beyaz Türk ailenin oğullarının şehit düşmesi hikâye içinde bir kırılma noktası olarak gerekli ama Kürt ailenin oğlunun da Jitem tarafından öldürülmesi sadece bakın iki tarafta da benzer acılar var demek için gibi. Ayrıca yine film içinde okulda Kürt öğrencilerin Türkçe konuşmaya zorlanmasından tutun da yaşı küçük kaçak işçi çalıştırılmasına kadar pek çok konuya değinmeye kalkınca senaryo çok dağılıyor. Halbuki diğer meseleleri biraz törpüleyip mühendis Emine’ye platonik olarak âşık olan genç Kürt işçi Kürşat hikayesine ağırlık verilse çok daha iyi bir film çıkacakmış sanki. Özellikle Emine’nin Kürşat’a âşık olmaması bir yana onun kendisi için böyle hisler duyabileceğini aklına bile getirmemesi üzerinden daha ilginç noktalara gidilebilirdi.

Belki ufak bir ayrıntı ama genç ve güzel bir kadının tüm çalışanların erkek olduğunu bir inşaatta bütün gününü geçirmesinin etkisi de filmde gördüğümüzden farklı olurdu (Bu rolü Ezgi Asaroğlu oynuyor bu arada). İlla ki bir taciz ya da benzeri bir olaydan bahsetmiyorum, hatta olmadığı iyi olmuş ama filmde arkasından yapılan konuşmalarda en fazla yürüyüşünü taklit etmeyi görüyoruz. Hâlbuki onlarca erkeğin olduğu bir ortamda arkasından neler neler konuşulabileceğini herhalde herkes tahmin edecektir.

Genel olarak oyunculukların da çok iyi olmasa da sınıfı geçtiğini söyleyebiliriz. Hatta küçük kızı oynayan Rojin Tekin jüriden özel bir ödül de aldı. Ama işte film tam olarak hedefi vuramıyor. Kaçmış bir fırsat diyebiliriz. Zaten bu yazıya dâhil beş filmin de ortak noktası, buradan çok daha iyi bir film çıkarmış duygusu oldu galiba.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Moebius, Dalgalanan Gökdelenler, Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, Ömer, Kısa Film

Moebius:

Kim Ki-Duk’un yeni filmi Moebius‘u Antalya’da izlemeden önce hakkında oldukça kötü eleştiriler duymuştum. Hastalıklı bir hikâye anlattığını kabul ediyorum. Kendisini aldatan kocasından intikam almak için onun penisini kesmeye kalkışan, bunu başaramadığında aynı eylemi oğlu üzerinde uygulayan bir kadın karakteri zaten sıkıntılıyken işin içine bir de penis naklinden tutun acıdan cinsel zevk almaya kadar çeşitli konular girince iş iyice karışıyor. Filmin tümüyle diyalogsuz olma seçimi de fena halde zorlama duruyor ama bunları kabul ettiğinizde filmi fena bulmadım ben. Özellikle kadının kocasına olan öfkesinin oğluna yönlendirmesini mümkün görürseniz sonrasında babanın oğluna olabilecek en aşırı yöntemlerle yardım etmesi ya da özellikle Kore’de tartışma yarattığını duyduğumuz ensest olayı filmin hikâyesi içinde yerli yerine oturuyor. Filmin adından hareketle oğlunu düştüğü durumdan çıkarmak için her şeyi yapan babanın finale doğru geldiği nokta, bir anlamda her şeyin başladığı noktaya dönüşü de iyi düşünülmüştü. Bu arada izlerken fark etmemiştim, filmdeki her iki kadın karakterini de aynı oyuncu oynamış. Ki bu da özellikle ensest ilişki meselesinde ayrı bir katman oluşturuyor.

Bu arada festival kapsamında Antalya Cinemaximum’da filmin 50 dakikasını yanlış formatta izlediğimizi belirmeden geçemeyeceğim. Dijital gösterime geçince bu sorunlar bitecek diyorduk ama bu sefer de filmlerin formatını yanlış ayarlayınca ya alttan ve üstten ya da sağdan ve soldan görüntü kaybı ile izliyoruz filmleri. Moebius’un da yaklaşık yarısını üstten ve alttan görüntü kaybı ile izledik. Ben çıkmak zor olan bir yerde olduğum için söyleyemedim ama birisi fark etti ki düzeltildi sonunda.

Dalgalanan Gökdelenler (Plynace Wiezowce / Floating Skyscrapers):

Dalgalanan Gökdelenler, annesi ve kız arkadaşı ile yaşayan, eşcinsel ama bunu kendi bile kabullenemeyen Kuba adındaki genç bir adam hakkında. Ama günün birinde gerçekten sevdiği bir adamı bulunca artık eşcinselliğinden kendi de kaçamıyor ve tutkulu ve hüzünlü bir aşk yaşıyorlar. Aslında çok orijinal bir şey anlatmasa da derdini iyi bir sinema dili ile anlatan bir film. Karakterlerin içinde bulunduğu sıkıntılı durumu da gayet iyi vermiş. Ayrıca finalde geldiği nokta ve en son sahnesi de gayet başarılı ve gerçekçi. Gösterilecek filmler belli midir bilmiyorum ama 2014’ün başında üçüncüsü düzenlenecek olan Kuirfest için iyi bir aday olabilir.

Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma (Când se Lasa Seara Peste Bucuresti sau Metabolism / When Evening Falls on Bucharest or Metabolism):

Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma, temel olarak bir yönetmenin ve baş kadın oyuncusunun yeni filmlerini hazırlanmalarını, bu filmle ilgili tartışmalarını ve ilişkilerini konu alıyor. Bu arada yönetmenin çektiği ülser sancılarını da konuya bir yerinden dâhil ediyor. Film en başta yönetmen ve oyuncu arasında dijital sinema/geleneksel sinema, kesintisiz çekimler gibi konulardan muhabbet açarak kalbimi kazandı. Filmin büyük bölümünde de bu iki karakter sinema üzerine konuşuyor zaten. Uzunca süren bir yemek muhabbeti de var ama orada konuşulanları sinemaya ya da bambaşka konulara dair olarak okumak da mümkün. Filmin kendi içine verdiği referanslar da beğendiğim bir başka noktası. En başta yönetmen kesintisiz uzun planlardan, kesintisiz uzun bir plan içinde bahsedince filmin böyle geçeceğini anlıyorsunuz. Ya da bir sahnede kadın oyuncu filmdeki çıplaklığı sorgularken birkaç sahne sonra onu çıplak olarak görüyoruz ve gerekli miydi acaba diyoruz. Benzer şekilde duştan çıkıp yan odada konuşulanları dinleme sahnesi de filmin kendi içine verdiği referanslardan. Bu tip ayrıntılar çok iyi ve filmi gerçek bir sinefil filmi yapıyor.

İzledikten sonra o ana kadar Uluslararası Yarışma’da izlediğim filmler arasında en iyisi olduğunu söylemiştim, festival sonuna kadar da bu fikrim değişmedi. Jüriler ile aynı fikirde olmasak da mühim değil. Zaten filmi sevmek konusunda çok yandaş bulamayacağımı sanıyordum ama Filmekimi Ankara’da da gösterildikten sonra festival izleyicileri ile konuşmalarımda yalnız olmadığımı gördüm. Yine de uzun planları ile herkese tavsiye edebileceğim bir film değil. Çoğu izleyiciye sıkıcı da gelebilir.

Bu arada filmde yönetmenin kütüphanesinde yukarıda gördüğünüz set vardı. Bir Dvd/Blu-Ray koleksiyoncusu olarak filmi sevmek için bir neden daha. Elbette gördüğümüz set sadece içi boş bir kutu da olabilir ama filmin yönetmeni Corneliu Porumboiu’nun evinde bu set varsa hiç şaşırmam. Neymiş bu setin içeriği derseniz buyurunuz:
http://www.criterion.com/boxsets/305-essential-art-house-50-years-of-janus-films-50-dvd-box-set

Ömer (Omar):

Filistin’in Oscar’lara göndermek için seçtiği Ömer, Filistin/İsrail meselesi üzerine gayet sağlam bir film. Sevdiği kızı görebilmek için kendisini tehlikenin ortasına atan Ömer, sevdiği kız Nadya, onun abisi ve Ömer’in çocukluk arkadaşı arasında geçen hikâye başka bir coğrafyada geçse basit bir aşk hikâyesi olabilirdi. Ama ortam birinin sırlarını bilenin onu kendi çıkarları için kullanabileceği tekinsiz bir ortam olunca olaylar karmaşıklaşıyor. Özellikle aynı tarafta yer aldığı düşünülen kişilerden bazılarının aslında tümüyle kendi çıkarlarını düşündüğünün verilmesi başarılı. Oyuncuların (özellikle Ömer’i oynayan Adam Bakri’nin) filmi sürükleyen performansları da çok iyi.

Kısa Film:

Ali Kemal Çınar’ın ulusal yarışmadaki Kısa Film adlı filmi ne yazık ki olmamış. Çınar’ın kendisini oynadığı filmde bir kısa film yönetmeninin ve ondan sürekli tavsiye alan bir gencin kısa film yapma çabaları ile yakınlarının onlara bakışları konu ediliyor. Bu arada yönetmen hemoroit belasıyla da baş etmeye çalışıyor. Aslında film yapma meselesi ile ilgili ilginç bir film olabilirdi ama filmin fena halde eş dost akraba arasında çekilmiş, amatör bir film havası var. Oyunculuklardan çekimlere varıncaya kadar filmin tüm unsurlarında bu durum hissediliyor. Bir ilk film olarak elbette olabilir ancak, yarışmaya 60 civarında film başvurdu deniyordu, ön jüriyi geçebilen bir filmin daha iyi olmasını bekliyor insan.

İlginç bir tesadüf, aynı gün izlediğimiz iki filmden Bükreş’e Gece Çöktüğünde ya da Metabolizma filminde ülserle mücadele ederken senaryo ile boğuşan bir yönetmen vardı, Kısa Film‘de ise hemoroitle mücadele ederken senaryoyla boğuşan bir yönetmen var. İlki ne kadar iyi anlatıyorsa konuyu ikincisi de o kadar acemi kalmış. Ali Kemal Çınar’ın Antalya’dayken zaman ayırıp Porumboiu’nun filmini izleyip izlemediğini bilmiyorum ama filminden en azından sinema sevgisi hissedilen bir kişi olarak bir yerlerde yakalayıp izlemesini isterim gerçekten. Bu arada kimi eleştirmenlerin filmin amatörlüğünü olumlu bulduklarını ve filmi yarışmanın iyi filmleri arasında andıklarını da eklemeli. O yüzden bir şans verilmesi gereken filmlerden diyelim.

Yukarda günün ilk filmi olan Moebius‘u yanlış formatta izlediğimizden bahsetmiştim. Ne yazık ki Kısa Film‘i de yanlış formatta izledik. Üstelik bu kez düzelten de olmadı. Seyirciye ve sinemacıya ayıp. Bu konuda festival ekibi ve Cinemaximum biraz daha dikkatli olmalı.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Arkadaşlar Arasında, Tuhaf Kedicik, Gençlik, Manaki Kardeşler Özel Gösterimi, Bombay’dan Sesli Filmler

Arkadaşlar Arasında:

Arkadaşlar Arasında, 30 yaşına basan Ayhan’ın doğum günü kutlaması için toplanan 4 erkek arkadaşın bir rakı masası çevresindeki gecelerini anlatıyor. Filmin kimi sorunları olsa da orta yaşa merdiven dayamış erkeklerin bir türlü büyüyememe durumunu ve hayatla dertlerini iyi kavramış ve anlatmış. Dört karakterin bir rakı masasında kendileri ile hesaplaşmalarından herkesin kendi yaşamından bir şey bulması mümkün. Rakı masasında konuştukça ve içlerini döktükçe en sorunsuz görünen karakterin bile yaşadığı sorunlar adım adım ortaya çıkıyor. Aslında bu herkesin kendinden bir şey bulma meselesini eleştiri olarak da belirtmek mümkün. İlk film sendromu diyebileceğimiz bir yaklaşımla yönetmen ve senaryo yazarı Gökhan Horzum, dört karakter üzerinden çok fazla konuya değiniyor. Böyle olunca bazı konular da çok üstünkörü geçiliyor. Yine de herkes hayatında benzer şeyleri yaşadığı için boşlukları doldurmak çok kolay oluyor.

Yalnız flashbacklerden bazıları filmin dokusuna uymamış bence. Mesela film sonrasındaki söyleşide de belirtildiği gibi barın arkasındaki sahne. Film kimi yerlerde epey duygusal olsa da çoğunlukla komediye yaslanan bir yapım. Ama komedi dozu genellikle gerçek yaşamda karşımıza çıkan olaylara dayalı gerçekçi bir komedi. Hâlbuki flashback sahnelerinde özellikle bahsettiğim bar sahnesinde kullanılan komedi anlayışı fazlasıyla yapay duruyordu. Film hakkında yapılacak eleştirilerden biri de kadın karakterlerin fazlasıyla tipleme olarak kalmış olması olabilir. Ancak sonuçta 4 erkeğin rakı masası başındaki muhabbetini anlatan bir film açısından doğru bir tavır. Ne de olsa kadınları o erkeklerin bakış açısıyla görüyoruz.

Bu arada seyircinin filme ilgisinin çok olumlu olduğunu da belirtmek gerek. Film ekibi gösterim sonrasında uzun süre alkışlandı. Söyleşide de çok olumlu yorumlar yapıldı. Özellikle yarışma filmleri vasat bulunurken bu filmin yarışmaya kabul edilmemiş olması eleştirildi. Vizyona girerken iyi bir tanıtımı olursa fena olmayan bir gişe yapabilir. Mesela filmde sürpriz bir şekilde karşımıza çıkan bir şarkıcı var. Ondan klip gelebilir ama o sahnenin sürpriz olması da daha güzel oldu aslında.

Söyleşi sırasında izleyicilerden Esra Akkaya’nın bir oyuncu gözüyle fark ettiği bir konu vardı. Film kronolojik sıraya uygun olarak çekilmiş, yani çekimler gecenin başındaki sahnelerden başlamış, sonundaki sahneler ile bitmiş. Esra Akkaya da bunu oyunculukların film ilerledikçe daha iyiye gittiğinden anladığını söyledi ve keşke filmin başındaki sahneler bir daha çekilebilseydi dedi. Gerçekten de katıldığım bir yorum oldu bu. Film başladığında oyunculukların bir kısmı çok sıkıntılı gözüküyordu ama filmin ortalarında yerli yerine oturdu.

Sonuç olarak Arkadaşlar Arasında belki sinema sanatı olarak müthiş işler başaran bir film değil. Büyük ihtimalle yarışmaya da bu nedenle kabul edilmedi. Ama amacını başarıyla yerine getirdiği söylenebilir. Vizyona girdiğinde şans vermek gerektiğini düşündüğüm filmlerden.

Filmle ilgili vurgulamak istediğim bir konu daha var. Geçtiğimiz günlerde basına da yansıdığı üzere yeni çıkan alkol yasası nedeniyle filmin adının Rakı Masası iken Arkadaşlar Arasında olarak değiştiğini duymuştuk. Ancak ekip eski adı benimsemiş olmalı ki filmlerinden hala Rakı Masası olarak bahsediyorlar. Bu konuda yapımcılara resmi bir yazı gelmemiş ama kanundan çok net bir şekilde Rakı Masası adını kullanamayacağımız belliydi dediler. Kimsenin yaşam tarzına müdahale yoktu hani? Görüldüğü üzere filminize istediğiniz ismi bile koyamıyorsunuz. Sonra nerede kaldı özgürlük, başkasının yaşam tarzına saygı. Filmin bu haliyle televizyonlarda yayınlanması da çok güç. Ne de olsa sürekli olarak içki ve sigara içiliyor, eh bir rakı masası başına beklenebileceği ölçüde küfür de barındırıyor film. Zaten filmin televizyon için yeni bir kurgusu daha yapılıyormuş. Açıkçası nasıl bir şey olacağını merak ettim. Sonuçta filmin omurgası içki içerek, zamanla sarhoş olarak içlerini döken erkeklere dayalı. İçki meselesinin filmden tümüyle çıkarılması mümkün değil yani.

Tuhaf Kedicik (Das Merkwürdige Kätzchen / The Strange Little Cat):

Tuhaf Kedicik, gerçekten ilginç bir film. İlk bakışta bir ailenin yemek için hazırlanması dışında çok bir şey anlatmıyor gibi. Ama film ilerleyip benzer temalar tekrarlanmaya başlayıp, aile üzerinde adı konamayan tekinsiz bir hava oluşmaya başladıkça ilginçleşiyor. Özellikle sürekli anlatılan tuhaf anekdotlar ve bunların sürekli bir dış sesle ya da tuhaf bir şekilde kesilmesi ayrı bir hava katıyor. Tam bir başarı diyemeyeceğim ama kesinlikle izlenmeli. Hatta yönetmen Ramon Zürcher’in adını bir köşeye yazıp sonraki filmlerini beklemek için yeterli.

Altın Portakal’ın Uluslararası Yarışma bölümünde yer alan Tuhaf Kedicik’in Siyad jürisinin ödülünü aldığını da eklemeli. Tüm uluslararası yarışma filmlerini izledikten sonra benim bir numaram değildi ama hakkında çok uzun şeyler yazmadığıma bakmayın, benim için de üst sıralarda yer alan bir film oldu.

Gençlik (Youth):

Gençlik, biri asker olan iki kardeşin ailelerine yardım için zengin bir ailenin kızını kaçırıp fidye istemelerini anlatan bir İsrail filmi. Fakat bunu o kadar saçma sapan bir planla yapıyorlar ki ellerine yüzlerine bulaştırmaları kaçınılmaz oluyor. Film önce kardeşlerin kızı cinsel bir saldırı için takip ettikleri izlenimi verse de zamanla işin ekonomik boyutu ortaya çıkıyor. Zaten film de İsrail’de de ekonomik sorunların ve gelir eşitsizliğinin hemen her ülkedeki gibi etkileri olduğunu gösteriyor. Seanryonun karakterleri derinleştirememek gibi sıkıntıları var ama özellikle kendileri de kardeş olan ve ilk kez oyunculuk yapan Cunio kardeşlerin performansları ile değer kazanıyor.

Cunio kardeşler de Altın Portakal’ın konukları arasındaydı ve film sonrası bir söyleşiye de katıldılar. Sadece oyuncuların katıldığı söyleşilerde hep olduğu üzere genelde yönetmenin cevaplayabileceği soruların sorulması bir sıkıntıydı ama yine de gayet güzel giden söyleşi bir anda “festival teyzesi” olarak adlandırabileceğimiz figürlerden biriyle yön değiştirdi. Filmdeki diyaloglardan birinde Arap kelimesinin hakaret olarak kullanıldığını cımbızlayan teyze çocuklara yüklendi. Filmin İsrail-Filistin meselesi ile hiç alakası olmaması bir yana o karakterlerin de Arap kelimesini bu şekilde kullanması hiç yadırgatıcı değildi aslında. Ayrıca az önce belirttiğim gibi konuklar da sadece oyuncu idi ve illa cevap verilmesi gerekiyorsa bu soruya yönetmen ve senaryo yazarı olan Tom Shoval cevap verebilirdi, o da burada değildi. Teyze bunun üzerine yönetmen niye yok demeye başladı ve sanki korktuğu için gelmediği gibi bir izlenim yaratmaya çalıştı. Hâlbuki söyleşiyi yöneten Yeşim Tabak’ın da söylediği gibi film tam tersine İsrail’in durumuna eleştirel de yaklaşıyordu üstelik. Söyleşi bu şekilde adeta sabote edilince sağlıklı bir şekilde devam edemedi ne yazık ki.

Manaki Kardeşler Özel Gösterimi:

6 yıldır takip ettiğim Altın Portakal’ın en sevdiğim bölümlerinden biri Pelikülün İzinde bölümü oluyor her zaman. Bu bölümde sinema tarihinin ilk yıllarından gelen filmleri canlı müzik eşliğinde izlemenin keyfini çıkarıyoruz. Her ne kadar bu yılki film ve müzikler geçen yıllara göre biraz sönük kalsa da sinema sanatı açısından olmasa da belge değerleri açısından çok önemli filmler izledik. Balkanların ilk sinemacıları sayılan Manaki kardeşlerin bir saat boyunca izlediğimiz filmleri, 1900’lerin başında Balkanlardaki hayat üzerine önemli belgeler. Bugünden baktığımızda bu filmlere küçük küçük haber filmleri demek mümkün. Günlük hayat dışında özellikle dönemin önemli törenlerini belgelemişler ki en uzun çekimler Sultan Reşad’ın ziyaretlerinde yapılmış. E adam padişah olunca önceden hazırlık yapılması, birkaç yere kamera konulması, çekimlerin uzun tutulabilmesi normal tabii.

Bombay’dan Sesli Filmler (Bombay Talkies):

Bombay Talkies, Bollywood’un 100. yılı kapsamında yapılmış 4 kısa filmden oluşan bir toplama. Kısa film deyince hepsi yarımşar saat aslında ama Bollywood için normal film süresi 3 saat olunca kısa filmin de yarım saat olması normal sayılmalı. İlk öykü babasına eşcinsel olduğunu ilan eden bir karakterle açılıyor ve işyerinde patronu olan kadın ve onun kocası ile ilişkilerine odaklanıyordu. Satyajit Ray’in iki kısa öyküsünden uyarlanan ikinci hikâye ise tesadüfler sonucu bir filmde figüran olarak yer alan bir adamın hikâyesiydi. Babasının futbolcu olmasını istediği ama kendisi bir dansçı olmak isteyen küçük bir erkek çocuğu ve babasının daha uzun yaşamasını sağlamak için onun isteğini yerine getirmek amacıyla yollara düşen bir adamın hikâyesi de son iki kısa filmi oluşturuyordu. Hikâyeler çok derinlikli anlatılmamış ama hepsi de keyifle izleniyor bir yandan. Bir Bollywood filminden bekleyeceğimiz müzikler ve danslar da elbette mevcut.

Dört kısa film dışında bir de en sonda Apna Bombay Talkies isimli bir şarkı var ki o da gayet keyifli bir şarkı idi. Pek çok farklı oyuncu tarafından seslendirilen bu şarkı tanıdığımız tanımadığımız birçok Bollywood yıldızını bir araya getiriyor. Filmin sonunda yer alan bu şarkının videosunu da eklemeden geçmeyelim:

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Son Adım, Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Bizim de Günümüz Gelecek, Kutlama, La Paz

Son Adım (Pele Akher / The Last Step):

Festivalin ilk gününde izlediğimiz Geçmiş‘de Ali Mosaffa’yı oyuncu olarak takdir etmiştik, Son Adım ile yönetmen ve senaryo yazarı olarak da hiç fena değilmiş dedik. Filmin ölü bir adamın ağzından anlatılan yapısı ilk anda Sunset Bulvarı gibi filmleri akla getiriyor. Ancak filmin sonunda yazdığı ve sonrasındaki söyleşide de belirtildiği gibi asıl esin kaynakları Tolstoy’un İvan İlyiç’in Ölümü ve James Joyce’un Ölüler kitapları. Filmin önemli unsurlarından biri de olayların sırasının önemsenmeden anlatılması. Daha filmin başında ölü olan karakterimiz olayların sırasını tam olarak hatırlayamadığını söyleyerek seyirciyi bu şekilde bir anlatım tarzına hazırlıyor. Yine de bu kronolojiye uymayan anlatım seyircinin filmi anlaması açısından riskli iken Mosaffa’nın zamanlar ve mekânlar arası geçişleri akıllıca kurması ile sıkıntı yaratmadan ilerliyor. Belli sahne ve replikler var ki, film içinde birkaç kez tekrarlanıyorlar. Ancak bu sahne ve replikler her gördüğümüzde farklı bir anlam kazanıyor ki bu da filmin diğer bir artısı. Ölen karakterimizin eşinin bir sinema oyuncusu olması nedeniyle başta onun hayatına dair olduğunu sandığımız bir sahnenin aslında filmde geçen bir sahne olduğunu anlayabiliyoruz örneğin. Neticede hiç beklentim yokken gayet memnun ayrıldığım bir film oldu Son Adım.

Filmin yönetmeni, senaryo yazarı ve başrol oyuncusu Ali Mosaffa ile diğer başrol oyuncusu ve Leila Hatami’nin katıldığı söyleşi de işin artısı oldu (IMDB’den doğrulayamadım ama film sonundaki yazılarda doğru okuduysam Leila Hatami aynı zamanda filmin sanat yönetmeni). Ali Mosaffa ve Leila Hatami’nin evli olduklarını bilmiyordum. Söyleşide çifti beraberce görmek de güzeldi. Leila Hatami’nin söyleşide çok geri planda kalması biraz erkek baskın bir aile izlenimi verdi ama neyse dedikodu yapmayalım şimdi… Yine de bir magazin notu daha. Leila Hatami’yi iyi bir oyuncu olduğu kadar güzel bir kadın olarak da biliriz, yakından da gerçekten hayran bıraktığını eklemeden geçemeyeceğim.

Söyleşide filmin esin kaynaklarından bahsedildiği gibi Ali Mosaffa şaka yollu olarak filmde en ucuz başrol oyuncusu olarak kendisini bulduğu için oynadığını da söyledi. Aslında başka oyuncularla da deneme çekimleri yapılmış ama istediği sonucu alamayınca, planlanan çekim tarihleri de yaklaşınca kendisi oynamaya karar vermiş. Her ne kadar Geçmiş sonrası uluslararası alanda oyuncu olarak daha çok tanınacağını düşünmek yanlış olmasa da Mosaffa bundan sonra yönetmenliğe daha fazla ağırlık verecekmiş gibi bir izlenim verdi. Ayrıca filmdeki çiftin İran’ın daha modern mahallerinde ve evlerinde yaşaması gerekirken neden eski mahallelerde yaşadıkları sorusuna da İran’da yeni yapılan binaların çirkin ve ruhsuz olduğu, bu yüzden filminde eski evleri göstermek istediği şeklinde yanıt verdi. Türkiye’de bu durumun nasıl olduğunu bilmediğini söylediğinde üzülerek bizde de durumun bu olduğunu belirttik. Bunun dışında bu tip söyleşilerin değişmez sorusu olan Türk sinemasından kimleri tanıyorsunuz sorusuna da bir süredir hemen her yabancı yönetmende olduğu gibi Nuri Bilge Ceylan adını verdi ve Bir Zamanlar Anadolu’da filmini izlediğini söyledi. Ayrıca Zeki Demirkubuz’un adını hatırlayamasa da Yeraltı’nı da izlemiş. Keşke söyleşinin son sorusu Kıvanç Tatlıtuğ’u tanıyor musunuz olmasaydı tabii…

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive):

Only Lovers Left Alive‘ı Adana Altın Koza’da izlemiştim. Program uygun olunca Antalya’da ikinci kez izleme fırsatı buldum. Aynı şeyleri yeniden yazmaktansa meraklısı için linkini vereyim: https://sinemamanyaklari.com/2013/09/27/altin-koza-2013-izlenimleri-6-gun-sadece-asiklar-hayatta-kalir-ucan-baliklarin-yazi/

Bu arada Jarmusch’un bu yeni filmine Altın Koza ve Altın Portakal dışında Filmekimi Ankara’da denk geldim (üçüncü kez izlemedim ama). Her üçünde de salon tıklım tıklım doluydu ve izlemek isteyip dışarda kalan da çok kişi vardı. Jarmusch filmleri genelde gösterime girmiyor (en azından 90’lardan beri gösterime giren bir Jarmusch filmi hatırlamıyorum kendi adıma) ama bu kez Türkiye hakları satın alınmış, gösterim tarihi bile belli olmuş. Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle vizyon tarihi 14 Şubat 2014 olarak gözüküyor (kaynak: http://www.boxofficeturkiye.com/). Belki tarihi değişir ama M3 Film vizyona sokmamak gibi bir karar almaz sanırım.

Bizim de Günümüz Gelecek (Notre Jour Viendra / Our Day Will Come):

Hakkında çok iyi eleştiriler duymamıştık ama Costa-Gavras’ın oğludur, iyi bir film yapmıştır diye ümitle gittik ama Romain Gavras’ın Bizim de Günümüz Gelecek filmi olmamış hakikaten. Film sürekli dışlanan genç bir adamın kendisi de sorunlu olan bir psikologda baba figürünü bulmasıyla başlıyor ve gelişiyor. Bu ikilinin dışlanma nedenleri ve ortak noktaları kızıl saçlı olmaları. Düz mantıkla baktığınızda gayet saçma bir dışlanma nedeni ama Gavras’ın bilinçli olarak böyle saçma bir nedeni kullandığı açık. Belli ki herhangi bir nedenle, sırf farklı oldukları için dışlanan insanlar için de uydurulan nedenlerin aynı derecede saçma olduğuna dair bir metafor olarak kullanmış. Buraya kadar filmde bir sorun yok. Fakat baba figürü olan Vincent Cassel’in kendisinden defalarca izlediğimiz, artık rüyada bile oynayabileceği psikopat adam tiplemesi devreye girince film zıvanadan çıkıyor. Film bunu yaparken bir eleştiri getirse, altta bir anlam oluştursa tamam da ben onu da bulamadım. Böyle olunca iş anlamsız bir şiddete dönüyor.

Kutlama (Jubilee):

Jubilee için ne demeli bilmiyorum. Derek Jarman’ın ilk dönem filmlerinden biri olan Jubilee festivalin en zorlayıcı ve kafa karıştırıcı filmlerinden biriydi. Filmi tanımlamak için punk kültürü ile yoğrulmuş anarşist bir zaman yolcuğu filmi diyebiliriz belki. Ama işin içinde Shakespeare de var, medya eleştirisi de. Filmi sinema perdesinde izlemekten gayet memnun kalmakla birlikte Jarman bir kısmını anladığım ama çoğunu kavrayamadığım o kadar çok konuya değinmiş ki anlatmak istediklerinin herhalde küçük bir yüzdesini kavrayabildim. Yine de filmi tam olarak kavrayamadığımı belirtsem de en az bir kere izlenmesi gereken bir film. Çok sevecek olmanız da mümkün.

Jarman adı geçince hep söylediğim bir şey var. Blue‘yu gösterecek delikanlı bir festival arıyorum. Merakım, filmin sonunda salonda kaç kişi kalacağı… (yıllar önce sanırım İstanbul ve Ankara’da gösterilmiş ve epey de izleyeni olmuş aslında)

La Paz:

Günün son filmi olarak diğer salondaki Gloria yerine La Paz’ı seçerken yanlış bir karar verdiğimi biliyordum aslında ama Gloria‘yı başka bir yerde yakalarım diye umuyorum. Hastaneden taburcu olurken gördüğümüz Liso’nun sonraki hayatını anlatan La Paz kötü bir film değil belki ama öne çıkan bir tarafı da yok. Film Liso’nun annesi anneannesi ve hizmetçileri ile olan ilişkileri üzerinden yol alıyor. Filmin geneli ve başrolde Lisandro Rodríguez’in performansı boşlukta kalmışlık ve amaçsızlık duygusunu iyi veriyor aslında ama film bir türlü tatmin edici bir noktaya varmıyor kanımca. Filmde gerekli olmadığını düşündüğüm çok şey de vardı. Mesela filmin bölümlere ayrılmış olması ya da film içinde ayrı bir hikâye oluşturan silah meselesinin gelişimi çok anlamlı gelmedi bana. Sonuçta da festivalin çok iz bırakmayan filmlerinden biri olarak kaldı.

Altın Portakal 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Geçmiş, Theseus’un Gemisi, Köksüz, Meleklerin Coşkusu, Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikayesi

50. Antalya Altın Portakal Film Festivali geçtiğimiz hafta sona erdi. Ödüller dağıtıldı, kimi ödüller tartışmalar yarattı, ulusal yarışma filmleri üzerine yazılan kimi yazılar apayrı tartışmalar yarattı, genellikle yarışmaya katılan 10 filmden çoğunluğundan memnun kalınmadığı söylendi ama festivalin ulusal yarışma dışında kalan kısımlarında gösterilen filmlerinden pek bahsedilmedi. Hâlbuki bir kısmı Filmekimi ile ortak olan, bir kısmı ise sadece Altın Portakal programında yer alan bu filmler arasında çok iyileri vardı. Bu filmler hakkında yazarak bir boşluğu doldurabilirim sanıyorum. Arada elbette ulusal yarışmada izlediğim filmlerle ilgili yorumlar da olacak. Aslında festival sırasında Twitter’dan beni takip edenler için görüşlerimi yazmıştım ama günde beş film izlemekten buraya aktarmaya vakit kalmamıştı. Filmlerle ilgili daha derli toplu ve genişletilmiş yorumlara ilk günden başlayalım. Festival biteli bir hafta olmuş diyenler olabilir ama ne de olsa filmler eskimez. Hem zaten söz konusu filmlerin büyük kısmı vizyon takvimlerini bekler durumdalar.

Geçmiş (Le Passé / The Past):

Geçmiş festivale çok güzel bir başlangıç oldu. Asgar Farhadi kimi açılardan Bir Ayrılık‘a benzemekle birlikte yine sağlam bir film çıkarmış. Hikâyenin omurgasında yine bir ayrılık var aslında. Ahmed (Ali Mosaffa), Fransız eşi Marie’den (Bérénice Bejo) boşanmak üzere İran’dan Fransa’ya dönüyor ve onun eski eşlerinden olan çocukları ve yeni sevgilisinin oğlu ile beraber yaşamaya başlıyor. Ahmed ve Marie arasında geçeceğini düşündüğümüz hikâye işin içine Marie’nin yeni sevgilisi Samir (Tahar Rahim) ve onun komadaki karısı ile ilgili mesele de girdikçe derinlik kazanmaya başlıyor. Farhadi bir kez daha çok iyi bir senaryoya imza atmış. Karakterlerinin sırlarını yavaş yavaş ortaya çıkardığı, katman katman açılan senaryosu çok başarılı.

Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü alan Bérénice Bejo ve diğer oyunculara da diyecek yok. Asghar Farhadi ve Ali Mosaffa ile film sonrasında bir söyleşi yapıldı. Söyleşide Farhadi’nin de belirttiği gibi film ayrıntıların çok önemli olduğu bir yapım ve bu ayrıntıları vermekte oyuncular da gayet iyi. Bir anlık bir bakışın ya da gözlerini kaçırmanın, huzursuzca yan yana oturuşun anlamları film ilerledikçe daha iyi anlaşılıyor. Dünyaca tanınmış, Oscar dâhil onlarca ödül almış biri olarak Farhadi’nin tavırlarını ayrıca takdir ettim, hiç ben çok büyük yönetmenim havasında değildi, tam tersi çok alçakgönüllü bir tavır sergiledi.

Filmin İran’ın bu yıl en iyi yabancı film dalında Oscar’a gönderdiği film olduğunu da ekleyelim. Bir Ayrılık ile bu ödülü almasalardı bir şansları olabilirdi ama bu kadar yakın aralıklarla İran’a ikinci Oscar’ın gitmesi zor görünüyor. Yine de bir senaryo adaylığı bekliyorum. Bérénice Bejo’nun da adaylık şansı var. İran açısındansa, neredeyse tümü Fransızca olan bir filmi seçmek ilginç ve cesur bir tercih doğrusu.

Bir not olarak belirtmeden geçemeyeceğim. Filmi izlemeden önce Marie’nin kızı Lucie rolündeki Pauline Burlet’in Marion Cotillard’a çok benzediğine yönelik yorumlar okumuştum. Gerçekten haklılarmış. Aslıda belli ki tesadüf de değil bu durum. Çünkü Marie rolünü önce Marion Cotillard oynayacakmış ama zamanlar uyuşmayınca vazgeçilmiş ve Bérénice Bejo rolü almış. Kötü de olmamış ama Cotillard ve Burlet’i anne-kız olarak görmek ilginç olurmuş.

Bu arada filmin muhtemel vizyon tarihi 31 Ocak 2014.

Theseus’un Gemisi (Ship of Theseus):

Bazen çok iyi eleştiriler almış bir filmden umduğunuzu bulamıyorsunuz. Theseus’un Gemisi de böyle oldu benim için. Film birbiri ile bağlantıları uzun süre anlaşılmayan üç hikâyeden oluşuyor. Üç orta metrajlı film bile denebilir. İlk hikâye olan görme engelliyken güzel fotoğraflar çekip sergiler açarken tedavi görüp görmeye başladıktan sonra çekemeyen sanatçı hikâyesi başarılıydı. Hem görsel hem de düşünsel açıdan filmin en iyi bölümü buydu kanımca. Ama açık söylemeliyim keşiş ve borsacı hikâyeleri pek ilgimi çekmediği gibi bu bölümlerde dikkatim de çok dağıldı. Filmi de gereğinden uzun ve dağınık buldum. Yine de görsel yapısı sağlam, ilginç bir film olduğunu söylemeli. Festival çevrelerinde seveni de az değil.

Filme adını veren Theseus paradoksundan bahsetmeden de geçmeyelim. Üzerine düşünmesi hak ediyor çünkü (ki zaten yıllar boyunca pek çok düşünür de konu hakkında fikirler belirtmiş). Soru şu: Zaman içinde parçaları eskidikçe sürekli yenilenerek neticede tüm parçaları değişmiş bir gemi hala aynı gemi sayılır mı, yoksa karşımızdaki yeni bir gemi midir?

Köksüz:

Köksüz bu yıl Adana Altın Koza’da en çok övgü alan filmlerden biriydi. Altın Portakal’a da Uluslararası Yarışma’nın Türkiye temsilcisi olarak katıldı. Filmin anne, iki kızı ve bir oğlundan oluşan bir aile üzerinden akan hikayesi gerçekten başarılı. Ailenin her bir karakterinin sorunları üzerinde durulurken ana çatışmayı büyük kız ve anne arasında kurmuş. Ailenin oğlunun, arkadaşlarından birinin annesi ile yaşadığı kaçamak da çok yapmacık durabilecekken oyuncuların da başarısı ile hiç sakil durmamış. Sadece bu ilişkinin gereğinden biraz fazla uzun sürdüğünü düşündüğümü söyleyebilirim. Senaryosunda ufak tefek sorunları olsa da aldığı övgüleri hak eden, başarılı bir ilk film. Özellikle kurduğu gerçekçi karakterler ve en gencinden en deneyimlisine tüm oyuncuları dikkat çekiyor. Dertleri ve anlattığı esas mesele çok farklı ama aile meselesini didiklemesi açısından Çoğunluk filmini de hatırlattı yer yer. Yılsonuna doğru gösterime de girmesi beklenen Köksüz’ü vizyonda seyircisiz bırakmayın derim.

Filmin sonrasında anneyi oynayan Lale Başar ve arkadaşın annesini oynayan Mihriban Er ile bir söyleşi vardı. Söyleşiden seyircinin genel olarak filmi sevdiğini gördüğümüzü söyleyebiliriz. Özellikle Lale Başar’ın ve söyleşide olmayan Ahu Türkpençe’nin oyunculukları övgü topladı. Ayrıca filmde anne-oğlu oynayan Lale Başar ve Savaş Alp Başar’ın gerçekte de anne-oğul olduğunu öğrenmemiz de söyleşinin ilginç noktalarından biriydi (isimlerden çok net anlaşılıyormuş tabii ki de dikkat etmemişiz).

Meleklerin Coşkusu (Tenshi no Kôkotsu / Ecstasy of the Angels):

Meleklerin Coşkusu geçtiğimiz yıl kaybettiğimiz, adını sıkça duyduğum ama çok az filmini izlediğim (ki yüzden fazla filmi var) Kôji Wakamatsu’nun bir filmi olarak festivalin merak ettiğim filmlerinden biriydi. Festival kataloğunda deneysel bir film olduğu belirtiliyordu, açık söylemeli, gerçekten tuhaf bir film. Film Japonya’da Amerikan ordusundan silah çalan devrimci bir grubun birbirine düşmesini anlatıyor. Bunu yaparken de bolca cinsellik ve şiddet kullanıyor. Filmin büyük kısmındaki konuşmalar çıplak erkek ve kadınlar arasında geçiyor. Bu nedenle filmi istismar sineması kategorisine almak mümkün belki ama çekilen sahneler de seyirciyi heyecanlandırayım amacı da gütmüyor aslında. Filmdeki devrimci grubun kod adları da ilginç. Grubun ana ismi Yıl iken tüm bölümlerin ve kişilerin kodları mevsim, ay ve günlerden oluşuyor. Elemanların birbirlerinden sürekli olarak Eylül’ün Perşembe’si, Şubat’ın Cuma’sı gibi bahsetmeleri epeyce kafa karışıklığına neden oldu bende. Neticede filmi beğenip beğenmeme konusunda ortada kaldım, ama salonun yarısından çoğunun filmi bırakıp gittiğini söylemeli. Yine de Kôji Wakamatsu’dan birkaç film daha izlemek isterim doğrusu.

Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikayesi (We Are Legion: The Story of the Hacktivists):

!f’de kaçırdığım Biz Birliğiz’i Altın Portakal’da yakalamak güzeldi. Biz Birliğiz, kendilerini hacktivist olarak tanımlayan Anonymous grubu hakkında gayet iyi bir belgesel. Grubun esasen çok da politik tabanlı fikirden yola çıkarak oluşmadığını ama zamanla buna evrildiğini ve belli başlı aktivitelerini iyi anlatmış. Özellikle kendilerini Anonymous olarak tanımlamaya başlamadan önce hareketin oluşmaya başladığı siteler (özellikle 4chan’dan bahsediliyor) ve topluca yaptıkları kimi sanal eylemlerden bahsediliyor. Belgeselin önemli noktalarından biri de kimi Anonymous üyelerinin kimliklerini açıkça ortaya koyarak konuşmaları. Hoş bunlar çoğunlukla zaten ifşa olmuş, bazı eylemlerden dolayı gözaltına alınmış üyeler. Bir kısmı ise halen gizli kalmayı tercih ediyorlar. Neticede Biz Birliğiz konuya ilgi duyanların izlemesi gereken bir belgesel.

Bu arada Anonymous ile kimi açılardan benzer yerlerde duran, politik duruş gibi kimi açılardan ise epey farklı olan bizdeki Redhack ile ilgili Red belgeselini de benzer bir yapım olarak hatırlatmakta hatta linkini de vermekte fayda var.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 7. Gün: Kayıp Çocukluk, İtaat, Savaş Cadısı, Sen ve Ben

Kayıp Çocukluk (Infancia Clandestina / Clandestine Childhood):

Kayıp Çocukluk, insanın içine işleyen bir film. Tarihin zorlu dönemlerini çocukların gözünden anlatmak filmlerde sıkça gördüğümüz bir numara. Kayıp Çocukluk da bunun iyi örneklerinden. Bu kez dönem Arjantin’deki askeri yönetim dönemi. Ana karakter Juan da direnişçi bir ailenin oğlu. Film böyle bir ortamda çocuk olmayı çok güzel anlatmış. Hikayenin eğlenceli ve hüzünlü, politik ve duygusal unsurları dengeli. İşin sadece politik yönüne bakmıyor, ilk aşkını yaşayan bir çocuğun duygularına da bizi ortak ediyor. Çocuklarla çok iyi anlaşan amca karakteri de filmin başarıyla çizilmiş karakterlerinden. Juan’ın zihninde canlandırdığı kimi şiddet sahnelerinin animasyon olarak verilmesi de iyi bir buluş. Gösterime girmesi de muhtemel olan filmi tavsiye ederim. Bu arada zamanında pembe dizilerde izlediğimiz Natalia Oreiro’yu daha olgun bir halde anne rolünde görmek de o zamandan kendisini hatırlayanlar için hoş bir deneyim olacaktır.

İtaat (Compliance):

İtaat festivalin en etkileyici filmlerinden biriydi. Yönetmen Craig Zobel bir iktidar figürünün her dediğini yapar mısınız sorusunu irdelemiş. Burada kendini telefonda polis olarak tanıtan birinin her dediğini yapan karakterler görüyoruz. Kendisini polis olarak tanıtan biri, bir fast food restoranını arıyor ve kasadaki genç kızın soygun yaptığını, onu alıkoymaları gerektiğini söylüyor. İş ilerledikçe üstünü aramalarını, çaldıklarını saklayabileceği her yere bakmalarını istiyor. Olanlar bir yerden sonra bu kadarı da olmaz dedirtiyor ama hikaye gerçekten yaşanmış bir olaydan alınmış, üstelik buna benzer 70 vaka yaşanmış Amerika’da. Filmde neler olduğunu çok açık etmeden hırsızlıkla suçlanan kızın başına son gelenleri fazla abartılı bulduğumu ve muhtemelen kurmaca olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Film sonrasında o son noktanın da gerçekten yaşanmış olduğunu öğrenmek daha da şaşırtıcı oldu (bilgi için Kaya Özkaracalar’a teşekkürler).

Aslında gerçekten de olay en baştan inanmakla ilgili. Bir kere inandığınız zaman size söylenenin ne kadar mantıksız olduğunun farkına varmanız çok güç olabilir. Kimi dolandırıcılık olaylarında da benzerlerini görüyoruz. Filmde hemen hemen hiç fiziksel şiddet sahnesi olmadığı ve çıplaklık sınırlı olduğu halde seyirciyi son derece rahatsız etmesi de anlamlı. Bu film de seyircilerin büyük ölçüde salonu terk ettikleri bir film oldu. Aslında işin içinde şiddetin psikolojik boyutu var ve çok iyi anlatılmış bu durum. Oyuncuları da başarılı. İzlenir.

Savaş Cadısı (Rebelle / War Witch):

Afrika’daki çocuk askerler meselesi kendi başına çok etkileyici ve önemli bir konu. Bu konudan yola çıkan filmler de genelde başarılı oluyor. Savaş Cadısı da aynı konuyu anlatan benzer filmlerden çok farklı değil belki ama iyi bir yönetmenin elinden çıktığı belli. Film, anne-babasını öldürmek zorunda bırakılan, sonra savaşta aktif olarak çarpışan, bir de üzerine hamile kalan küçük bir kızın hikayesi. Konuyu duygu sömürüsüne başvurmadan anlatması filmin erdemlerinden. Ankara’lı seyircilerin filmi yakın zamanda izleyebileceklerinin haberini verelim.

Sen ve Ben (Io e Te / Me and You):

Bernardo Bertolucci üstadımızı 9 yıl aradan sonra film çekmeye yönelttiğine göre Sen ve Ben filminin uyarlandığı roman başarılı olmalı. Film olarak ise, en iyi Bertolucci’lerden olmadığını itiraf etmeli ama yine de başarılı bulduğum bir film oldu. Başta anne-oğul arasında bir ilişki sinyaliyle La Luna’ya, sonra kardeşler arasında benzer bir durumla Dreamers’a selam çaktığı söylenebilir. Ama bu filmde ikisi de olmuyor. Yine de iki üvey kardeşin kapalı bir mekanda geçirdikleri bir haftayı anlatması ile Dreamers ile akraba sayılabilir. Sen ve Ben’in kimi zaman çok büyük prodüksiyonların altına giren Bertolucci’nin belki de en sade filmi olduğunu da söylemeli. Neredeyse tüm film bir bodrum katında ve iki kişi arasında geçiyor. Film için 72 yaşına gelen ustanın günümüz gençlerine bakışı da denebilir.

Bu arada filmin en hoş yanlarından biri de finale doğru duyduğumuz Space Oddity’nin İtalyanca versiyonu ve jenerikteki orijinal versiyonu idi. Benim için de festivalin kapanış müziği gibi oldu bu şarkı. Madem öyle 49. Altın Portakal izlenimlerinin bu son yazısını filmin o sahnesi ile bitirelim.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 6. Gün: Öldür Beni, Kapı, Palilula Diye Bir Yer

Öldür Beni (Kill Me):

Öldür Beni, neredeyse bir alt tür oluşturacak kadar çok örneğini gördüğümüz hapisten kaçan adam-ona yardım eden çocuk filmlerinin bir yenisi. Bu tip filmlerde çocuk önce doğal olarak kaçaktan korkar, sonra ona yardım eder, zamanla ona yakınlık duymaya başlar ve ailesinden görmediği sevgiyi ondan görür. Biz de kaçağın aslında iyi bir adam olduğunu hatta bazen de aslında suçlu olmadığını öğreniriz. Burada kaçağa yardım eden karakter biraz daha büyük ama hikaye yapısı açısından çok farketmiyor. Aslında bu film, çocuğun “sana yardım ederim ama sonra beni öldüreceksin” demesi ile farklı bir yöne ilerliyor ama kısa sürede bildik sulara dönüyor. Halbuki kızın kendini öldürme isteği üzerine gidilse daha ilginç bir film ortaya çıkabilirmiş.

Kapı (The Door):

Festivalin uluslararası yarışma jüri başkanı da olan István Szabó’nun yeni filmi Kapı, biletlerin tümüyle satıldığı filmlerden biri oldu. Yer kalmamıştı aslında ama boş bir yerden filmi izlemeyi başardım. Merdivene oturmak konusunda ufak bir tartışma yaşansa da yardımcı olan festival ve sinema görevlilerine ve kendisine yer ayrılmış olduğu halde gelmeyen ve dolaylı olarak benim filmi gayet güzel bir yerden izlememe vesile olan jüri üyesine de teşekkürler.

Kapı filmini önceden izleyenlerden o kadar kötü yorumlar okumuştum ki beklentilerimi çok düşürmüştüm. Sonuç: O kadar da kötü bir film değilmiş. Hatta tam tersi, zevkle izlediğim bir film oldu benim. Film biri yazar, diğeri onun hizmetçisi iki kadın arasında zamanla gelişen dostluğu anlatıyor. Helen Mirren’ın oynadığı hizmetçi karakteri filmin odak noktası. Kendine güvenli, aksi, çevresini iplemeyen bir karakter. İşverenine bile posta koymaktan çekinmiyor. Film ilerleyip geçmişini öğrendikçe dış dünya ile arasına çektiği setin nedeni belli oluyor. Helen Mirren çok iyi ama bu kadar Macaristan kokan bir film Macarca olmalıydı diye düşünmeden geçemedim. Zaten oyuncuların büyük kısmı da Macar. Hatta çok emin olamasam da bazılarının Macarca konuşmaları üzerine İngilizce dublaj yapılmış gibi hissettim. Bu arada Szabó’nun gerçekten çok alçakgönüllü bir yönetmen olduğunu da gördük. Söyleşi boyunca oyuncuları övdü, aslında yönetmen olarak işinin çok zor olmadığını, oyuncuların çok daha zor bir iş yaptıklarını söyledi. Udo Kier için de benzer bir şey yazmıştım. Dünya sinemasında önemli bir yeri olan bu yönetmenin tarzı, ancak ülkemizde tanınan ama kendisini dev aynasında gören bazı yönetmenlere örnek olmalı diye düşünüyorum.

Palilula Diye Bir Yer (Undeva la Palilula / Somewhere in Palilula):

Palilula Diye Bir Yer, tiyatro sahnesi gibi düzenlenmiş bir köyde geçen gerçeküstü bir hikaye anlatıyor. Yeni mezun bir çocuk doktoru bir köye gönderilir ama köyde tek bir çocuk bile doğmamaktadır. Doktor zaten buraya gelirken de geçici bir iş olarak bakmaktadır, bu durumu öğrenince bu düşüncesi iyice güçlenir. Ama sonuç öyle olmaz ve doktor hayatının sonuna kadar bu köyde kalır. Biz de bu süre boyunca köyde yaşananları izleriz.

Köyün yapısı, karakterlerin orijinalliği, atmosferdeki Kusturica esintisi gayet başarılıydı. Ancak filmin 141 dakikalık süresi biraz kısalabilirdi. Bir de hissedebildiğim kadarıyla Romanya tarihine fazlaca gönderme yapıyordu. Bu tarihi daha yakından bilmek filmden alınacak keyfi arttıracaktır. Bu film benim uluslararası yarışma bölümünde favorilerimden biri idi. Hatta oy verme şansım olsa tercihimin bu filmden yana olacağını söyleyebilirim. Ne yazık ki ödül alamadı. Bu arada Antalya seyircisinin filmden çok sıkıldığını gördük. Film boyunca salondan çıkışlar devam etti. Halbuki filmin seyirciyi çekebilecek bir atmosferi de vardı. Biraz daha canlı renkler kullanılsaydı seyirciyi de elinde tutabileceğini düşünüyorum.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 277.476 hits
Ekim 2020
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: