Posts Tagged 'Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Bal, Beton, Aşk Hakkında Konuşmak, Sessizliğin 40 Günü, Vurgun

Bal (Miele / Honey):

Bal (Miele / Honey)

Oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino, yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir konuya el atmış. Bal lakabı ile tanınan ana karakterimiz tabir yerindeyse bir ölüm meleği. Ölümcül bir hastalığa sahip insanlara yardım ederek ölmelerini sağlıyor. Ama bunu yaparken akla duygularından arınmış, soğuk bir kişilik gelmesin. Tam tersi, karşısındaki insanı huzurla ölüme göndermeye çalışırken son dakikalarını yakınları ile huzurla geçirmesini de sağlıyor. Ayrıca son ana kadar vazgeçmek isteyip istemediğini de soruyor. Hasta kararlıysa ona köpekleri uyutmak için kullanılan bir zehri içirip ölmesini sağlıyor. Bu işlemi yaparken her zaman hastanın yanında oluyor ama bir gün kendisine bu işleri ayarlayan adamdan farklı bir iş geliyor. İşlemin nasıl yapılacağını anlatacak ama hasta bu işi yaparken yanında olmayacaktır. Şüpheye düşse de bunu kabul ediyor, prosedürü anlatıp zehri bırakıyor ve anlaştıkları parayı alıyor. Birkaç gün sonra adamın aslında hasta falan olmadığını, sadece hayattan bıktığını ve intihar etmek istediğini anlayınca işler karışıyor. Hastaları öldürürken vicdan azabı çekmeyen Bal, bu kez vicdanı ile hesaplaşmak durumunda kalıyor ve adamı intihardan vazgeçirmeye çalışıyor.

Ötenazi, İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha tabu halinde bir kavram. Ne de olsa Katolikliğin merkezinde yer alan bir ülke. Valeria Golino, bu konuyu ele alırken belirgin bir şekilde taraf tutmuyor aslında. Ötenazinin yanında olanlar için de karşısında olanlar için de yeterli argümanları sunuyor. Daha çok, sınırın ne kadar belirsiz olduğunun vurgulandığı söylenebilir. Filmin ana karakterinin tüm hayatının bu işten ibaret şeklinde çizilmemiş olması da olumlu. Bal adını kullandığında bu işi yapıyor olsa da Irene olarak o hayatın tadını çıkaran genç bir kadın. Yukarda bahsettiğim olay olmadan önce de Bal ve Irene’i mümkün olduğu kadar birbirinden uzak tutmaya çalışıyor zaten. Bu rolde Valeria Golino’nun gençliğini de biraz andıran Jasmine Trinca tüm filmi sürüklemeyi başarıyor. Zaten bu rolle çeşitli ödüller de almış.

Valeria Golino’nun bu işte devam etmeyi seçmesi durumunda iyi bir yönetmenlik kariyeri de olabileceğini müjdeleyen Bal, karakterlerin motivasyonlarını göstermekteki kimi eksikliklerine rağmen izlenebilir bir film. Finalin İstanbul’da olduğunu da ufak bir not olarak belirtelim.

Beton (Betoniyö / Concrete Night):

Beton (Betoniyö / Concrete Night)

Bazen festivallerde çok sevmeseniz, ısınamasanız da bu film izlenmeli dediğiniz filmler olur. İşte Beton bu filmlerden biri. 1981’de yayınlanan bir romanın uyarlaması olan film, anneleri ile yaşayan iki kardeşin Helsinki’de yaşadıkları kâbus gibi bir günün hikayesi. Kâbus dememiz boşa değil, film küçük kardeş Simo’nun gördüğü bir kâbus ile açılıyor zaten. Bu ilk sahnede film siyah-beyaz görselliği ile dikkat çekiyor. Tüm film boyunca da o çarpıcı görsellikten hiç taviz vermiyor. Her ne kadar bu görselliğin rüya/kâbus sahnelerine daha çok uyum sağladığını düşünsem de diğer sahnelerde de kendini gösteriyor. Özellikle filme adını veren beton denizi gibi bir Helsinki atmosferi gayet iyi verilmiş.

Bunun yanında bir roman uyarlaması olmasına rağmen filmin hikâyesine girmekte zorlandım. Bazı karakterlerin neyi niçin yaptıklarını tam kavrayamadığımı söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra festival kataloğuna baktığımda yönetmen Pirjo Honkasalo’nun bir görüntü yönetmenliği geçmişi olduğunu gördüm. Filmin görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçen isimlerde zaman zaman gördüğümüz bir sorundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz o halde. Görselliğe fazlaca önem verip hikâyeyi biraz boşlamak. Her şeye rağmen en başta belirttiğim gibi festivalin görülmesi gereken filmlerinden biri. Hatta güçlü görselliği nedeniyle Fipresci ödülü için şansı da olabilir.

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don’t Talk About When They Talk About Love):

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don't Talk About When They Talk About Love)

Engelliler ile ilgili filmlerin bıçak sırtında bir durumu oluyor. Bu konuyu ele alan pek çok film, karakterlerin hikâyelerini kapsamlı bir şekilde anlatmak yerine kolay yolu seçip seyircinin göz pınarlarını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Son bir yıl içinde sinemamızda da engelli karakterleri konu olan pek çok film izledik, ne yazık ki pek çoğu bu kolay yolu tercih ediyordu. Bu konuda yakın zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri Imagine idi. Endonezya yapımı Aşk Hakkında Konuşmak o seviyede değil belki ama dengeyi iyi tutturduğu söylenebilir. Film, görme ve işitme engelli gençlerin ilk aşklarını anlatırken çok rahatlıkla sapabileceği duygu sömürüsü yoluna kaymadan karakterlerin günlük yaşamlarındaki detaylara da yer vererek devam ediyor.

Biri çok az da olsa yakınındaki objeleri görebilen, diğeri doğuştan görme engelli olan iki kız arkadaş Fıtri ve Diana karakterleri hafif bir aşk hikâyesi bağlamında anlatılıyor belki ama genellikle engelliler ile için göz ardı ettiğimiz bir konuyu, onların da cinselliği yaşadıklarını başarılı bir şekilde anlatmış film. Hatta karakterlerden birinin diğer arkadaşlarına göre daha geç regl olmasının onu görme engelinden daha fazla üzdüğünü görebiliyoruz. Film belki bir yerden sonra bildik aşk hikâyesi kalıplarına fazlaca teslim oluyor ama karakterlerine yaklaşımı açısından doğru yerde duruyor. Endonezya sineması açısından da keşfe değer bir yapım.

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence):

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence)

Bir filmin hikâyesinin 40 günlük bir sessizlik yemini etmiş bir kadının bu sürecini anlattığını okuduğunuzda karşınıza çıkacak filmin oldukça sessiz ve yavaş bir film olacağını tahmin edersiniz. Nitekim Sessizliğin 40 Günü filmi de bu düşünceyi boşa çıkarmıyor. Sadece festivallerde görebileceğinizi bildiğiniz, ticari gösterime çıkması çok güç filmler vardır. İşte bu da onlardan biri.

Film, hayatının zor bir döneminde kendini sorgulamak için 40 günlük bir sessizlik yemini eden Bibicha karakteri ve ailesinin çevresinde anlatılan bir büyüme hikâyesi. Farklı kuşaktan 4 kadından oluşan bu aile (ki hafızam beni yanıltmıyorsa film boyunca bu 4 kişiden başkasını görmüyoruz zaten) Orta Asya’da yerleşim yerlerine uzak bir mekânda yaşıyorlar. Büyükanne bir anlamda bilgeliği temsil ederken gençliğinde kendisi de 40 günlük sessizlik yemine girmiş ama bitirememiş olan anne karakteri de ne olursa olsun buradan kaçıp gitmenin peşinde. Bu arada filmin günümüzde geçtiğinin net şekilde anlaşıldığı tek unsur annenin elinden düşürmediği cep telefonu. O olmasa film 50 yıl önce geçiyor dense itiraz etmezdim.

Sessiz ve yavaş yapısına rağmen film kendini izlettirmeyi başarıyor. Hatta yönetmenin kimi deneysel dokunuşları da hiç olmasaymış, film çok daha sakin akıp gitseymiş çok daha iyi olabilirmiş. Her bünyeye göre bir film olmadığı açık ama festivalin izlenmesi gereken filmleri arasına adını yazdım.

Son olarak bu sessizlik yemininin bir yas tutma ya da pişmanlık anlamında olmadığını ekleyelim. Orta Asya’da hala uygulanan bir gelenek olarak, kişinin kendini bulmasına yönelik bir ritüel.

Vurgun (Bends):

Vurgun (Bends)

Hong Kong yapımı Vurgun, bir yandan bölgedeki hiç bilmediğimiz (ya da benim bilmediğim diyelim) bir konudan yola çıkarak farklı ekonomik sınıftan kişiler arasındaki benzerlik ve karşıtlıklarla birlikte ülkedeki sosyal sorunları da merceğine alıyor. Ama bunu kişisel iki hikâye çevresine yedirerek kuru kuruya bir politik film olmaktan da uzaklaşıyor.

Daha önce bilmiyordum dediğim mesele şu: Hong Kong yönetimi bir süredir Çin’den gelen hamile kadınların özel durumlar dışında Hong Kong’da doğum yapmasına izin vermiyor. Çünkü bu konuda bir doğum turizmi oluşmuş durumda ve çocuklarının Hong Kong vatandaşı olmasını isteyen anne-babalar da bu yolu zorluyorlar. Ama bu durumun hali hazırda Hong Kong’da yaşayan Çinlilere (ya da bir Çinli ile evlenmiş Hong Kong’lulara) yansıması farklı oluyor. Hong Kong’da oturmuş bir hayatları olan Çinliler ya işlerini güçlerini bırakıp geri dönmek zorunda kalıyorlar ya da bir şekilde doğum izni almaya çalışıyorlar (eş-dost yardımı ya da rüşvetle genellikle).

Filmimizin iki ana hikâyesinden biri Çinli eşi ikinci çocuğuna hamile olan ve şoförlük yaparak hayatını kazanmaya çalışan Fai’nin bu sorunu çözme çabası üzerinden gelişiyor. Fai’nin esas amacı para bulmak, en kötü ihtimalle Çin’e geri dönecekler. Diğer hikâye ise Fai’nin şoförlüğünü yaptığı zengin bir kadın olan Anna’nın hikâyesi. Film ilerledikçe anlıyoruz ki aslında onun mensup olduğu sınıf da çok farklı değil, onun zenginliği kocasından geliyor. Günün birinde kocası ortadan kaybolunca alıştığı hayat standartlarından taviz vermemek için çeşitli çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu noktada kendi ihtiyaçlarından çok çevreden nasıl görüldüğü onun için daha önemli. Örneğin çok az parası varken arkadaşlarıyla gittiği lüks bir yemeğin parasını, bakın ne kadar zenginim ben dercesine ödeyebiliyor.

Bu iki karakter üzerinden ilerleyen film başarılı senaryosu ve iyi oyunculukları ile dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeninin Christopher Doyle       olduğunu da atlamayalım. Festivalin güzel sürprizlerinden biri oldu benim için.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 1 Gün: Ağustos Şakası, Histeri

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools):

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools)

2013 Finlandiya yapımı Ağustos Şakası, soğuk savaşın en gerilimli dönemlerinden birinde, 1962’de Helsinki’de yapılan gerçek bir festival sırasında, sıradan insanların yaşadıklarını komedi çerçevesinde anlatan bir film. Festival, dönemin doğu bloku ülkelerinin kendilerini batı gençliğine tanıtmak, fikirlerini benimsetmek amacıyla düzenledikleri bir festival. Finlandiya tarafsız sayılabilecek bir ülke olarak seçilmiş. Ama bu festival, dünyanın ikiye bölündüğü bir dönemde iki taraftan insanların yüz yüze geleceği ender olaylardan biri olunca dünyanın her yerinden casuslara buraya üşüşmüş. Bu arada Sovyetler Birliği’nden festivale gelecek sanatçılara da batının tuzaklarına kapılmamaları için sıkı sıkı uyarılar yapılmış.

Filmimiz, 2. Dünya Savaşı sonrası zorunlu olarak ayrılmış ve yıllar yılı birbirini görememiş (hatta kadın, adamı ölmüş sanıyor zaten) Çek bir müzisyen ve Finli bir şapka dükkânı sahibinin birbirlerini bulması sonucu alevlenen aşkları çevresinde gelişiyor. Hikâyenin bir de her ikisinin de yanında yer alan karşı tarafla hiç karşı karşıya gelmemiş gençler arasında geçen aşk tarafı da var. Dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ortamda sıradan insanların hikâyelerini anlatmak güzel bir seçim. Doğrusu her iki aşk hikâyesi de gayet güzel işlenmiş. Oyuncular da rollerine iyi oturmuş. Özellikle çoğunlukla Aki Kaurismäki filmlerinde gördüğümüz Kati Outinen her zamanki farklı havasıyla filme ayrı bir tat katıyor. Filmin hoş noktalarından biri de dönemin ünlü bazı isimlerini ufaktan hikayeye dâhil etmesi. Yuri Gagarin bu konuda beklenen isimlerden biri olabilir ama Lee Harvey Oswald’ı da görmek ilginç (bu arada film sonrası yönetmen söyleşisinde Oswald’ın gerçekten festival sırasında orada olduğu söylendi).

Filmin küçük, sıcak hikâyesi güzel, dönemin doğu blokundaki totaliter rejimi eleştirmek için mizahı kullanması da doğru bir seçim aslında. Ancak o mizahın zaman zaman biraz fazlaca karikatür düzeyinde olduğunu düşünüyorum. Evet izlerken gayet eğleniyorsunuz, hatta kahkahalar atıyorsunuz ama biraz daha ince bir mizahı tercih ederdim sanırım. Hoş yine yönetmenin söylediğine göre eğitim sistemlerinde batılı gençlerin sürekli sarhoş gezdiği ya da kola ile zehirlendikleri söylenen bir kuşağın bir dans ile beyinlerinin yıkanacağına inanmaları belki de çok karikatürize değildir.

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress):

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress)

Uçan Süpürge’nin en güzel taraflarından biri, sinema tarihinden gelen hiç adını duymadığımız ilginç kadın yönetmenleri bizimle tanıştırması. Bu yıl sırada 1949-1959 yılları arasında 10 film yönetmiş olan Norveçli yönetmen Edith Carlmar var. Carlmar’ın ilk filmi olan Histeri, aynı zamanda Norveç’in de ilk kara filmi olarak kabul ediliyor.

Filmde genç ve güzel nişanlısı ile evlilik planları yapan yakışıklı araba tamircisi Erik’in evli bir kadın olan Sonja ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılıyor. Filmi kara film olarak kabul edersek Sonja’ya da femme fatale dememiz gerek. Ancak çoğunlukla Amerikan noir filmlerinde gördüğümüz femme fatale tiplemesine çok da uymuyor. Bir kere ilk bakışta erkeği etkileyecek çarpıcı bir güzelliği yok. Üstelik kendisi zengin ve parasını erkek için harcıyor. Ama neredeyse erkeğe posta koyan tavırlarıyla Bjørg Riiser-Larsen karaktere o havayı katmayı başarmış. Larsen ne yazık ki çok az filmde oyunculuk yapmış.

Filmde her ne kadar özellikle kimi uzun diyalogsuz sekanslarda kendini gösteren başarılı hatta sıradışı görüntü seçimleri olsa da belki de yapıldığı yıl itibariyle genel bir fotoroman havasından da kendini kurtaramamış, belli sınırları da zorlamak isteyip zorlayamamış sanki. Belki de yönetmenin ileriki yıllarda çektiği filmlerden biri olsaydı daha başarılı bir yapım olabilirdi.

Bu arada film sınırları zorlayamamış falan dedim ama o yıllarda bazı sinemaların filmi göstermeyi reddettiğini, yönetmenin de bu filmden dolayı ölüm tehditleri aldığını da eklemek gerek. Aslında o yıllar için sınırları zorlamış demek ki. Festival boyunca Carlmar’ın diğer filmlerini de izleyip hakkında daha kesin bir yargıya varacağız herhalde.

Türkiye’de bir ilk… “ASKIDA BİLET”

askidabilet

Bu sene 17.si düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bir ilke daha imza atıyor. “Askıda sinema biletleri” uygulamasıyla daha çok seyirciye ulaşacak olan festival, ekonomik nedenlerle sinemaya gidemeyen Ankaralıları filmlerle buluşturmayı hedefliyor.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin gündüz seansı biletlerini ilk “askıya” çıkartanlar, sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit ile köklü eğitim kurumu TED Koleji oldu. Böylece festivalin ilk üç gününde gündüz seansları ücretsiz olacak. Bir başka deyişle, Kızılırmak Sinemasına giden seyirciler festival filmlerinin başlayacağı 9 Mayıs’ta Türkan Şoray’ın, 10 Mayıs’ta Hülya Koçyiğit’in, 11 Mayıs’ta da TED kolejinin misafiri olarak filmleri izleme şansı bulacak.

Festivalin kalan günlerinde sinemaseverleri ve sinemayı desteklemek isteyenlere seslenen Uçan Süpürge, herkesi askıda bilet uygulamasına katılmaya çağırıyor. Uçan Süpürgeliler “biletler askıda, şimdi sıra tanışmada” diyerek günde 1500 kişiye ulaşmayı hedefliyor.

Askıda Bilet nedir?
Paylaşma ve dayanışma örneği olan “askıda” uygulaması, ilk kez İtalya’da “askıda kahve” adı altında başladı. Müşteriler kahve alırken bir kahvenin daha parasını ödeyerek ‘askıya’ asıyor ve böylece bir başkasına kahve ısmarlamış oluyorlardı. Türkiye’de ise bazı fırınlarda “askıda ekmek” adıyla uygulanan bu yardımlaşma yöntemi, 2009 yılında Antalya Devlet Tiyatrosu tarafından tiyatro sahnelerine de taşınmıştı.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 7. Gün: Montrö Kraliçesi, Tomurcuk, Anne, Güzel Yurdum, Kızlar

Montrö Kraliçesi (Queen of Montreuil):

Montrö Kraliçesi yurtdışında tatil yaparlarken kocasını kaybeden ve evine onun külleri ile dönen bir kadının bunu atlatma sürecini anlatıyor. Bu tek cümlelik özetten çok ağır ve acıklı bir film beklenebilir. Ama yönetmen Sólveig Anspach bunun tam tersinde bir yöne gitmiş. Montrö Kraliçesi bu yas sürecinden son derece sevimli bir komedi çıkartmayı başarmış. Bunda en büyük pay Agathe’nin evine dönerken havaalanında karşılaştığı ve kalacak yerleri olmadığı için evine aldığı İzlandalı anne oğul. Tümüyle özgür bir ruha sahip olan Anna ve oğlu Ulfùr, önceden hiç tanımadıkları bu kadına varlıkları ile güç veriyorlar belki de. Anna’nın bir vinç operatörü ile arkadaş olması ve orada çalışması, Ulfùr’un ise bir fok balığı bulup ona bakması da ana hikayeye bağlanan yan hikayeler olarak gayet iyi çalışıyor. Filmin adı nereden geliyor onu da belirtelim. Eskiden kalan bir deyişte eşini kaybeden bir kadın bu acının üstesinden gelirse o artık bir kraliçedir denirmiş. Bu anlamda filmde de bir kraliçeyi izliyoruz aslında.

Uçan Süpürge’nin son gününde izlediğimiz Montrö Kraliçesi’nin aynı günün gecesinde festivalin büyük ödülü olan Fipresci’yi aldığını da belirtelim. Gayet keyifle izlediğim bu film bence yarışma filmleri arasında en iyisi değildi ama yine de bu karara ciddi bir itirazım yok.

Tomurcuk (Grzeli Nateli Dgeebi / In Bloom):

Tomurcuk, 1990’ların başlarında Gürcistan’da yaşamak ve bir genç kız olmak üzerine bir film. Festival kataloğunda belirtildiğine göre yönetmen Nana Ekvtimishvili’nin hatıralarından izler de taşıyan film gerçekten de yoğun bir gerçeklik hissi taşıyor. Zaten yönetmen de o yıllarda filminin iki baş karakteri ile aynı yaşlardaymış.

Filmde Natia ve Eka adlı çok yakın iki kız arkadaşın aileleri ile sorunlarına, okulda ve sokaklarda yaşadıkları zorluklara tanıklık ederken bir yandan da bir iç savaş ortasında büyümenin etkilerini yaşamalarını da görüyoruz. Çevrelerinde ne olursa olsun onlar birer genç kız ve yaşlarının gerektirdiği gibi hareket ediyorlar. Ancak ortam öyle bir ortam ki genç bir erkek hoşlandığı kıza hediye olarak gerçek bir silah hediye edebiliyor.

Filmde özellikle bir iki genç kız arasındaki inişli çıkışlı arkadaşlık ilişkisi çok başarılı bir şekilde kurulmuş. Her ikisinin de ilk oyunculuk deneyimleri olduğunu gördüğümüz Lika Babluani ve Mariam Bokeria’nın oyunculukları da gayet başarılı. Yan karakterler biraz daha detaylandırılsa daha iyi olabilirdi belki ama yönetmen bu iki genç kızı odağına olarak onların yaşadıklarını ön plana çıkarmayı yeğlemiş. Kısaca iyi ama daha iyi olabilecek potansiyeli de olan bir film diyelim Tomurcuk için.

Anne (Yema / Mother):

Djamila Sahraoui’nin yazıp yönetmekle kalmayıp aynı zamanda başrolü de üstlendiği Cezayir yapımı olan Anne ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde yaşanabilecek bir trajediyi anlatıyor. İki oğlundan birini kaybetmiş olan bir anne. Bunun acısını içinde hissederken acısını arttıracak bir şey daha var. Oğlunu öldüren kişi muhtemelen diğer oğlu. Bir anne bu durumla nasıl başa çıkabilir? Bir oğlunun yasını tutarken diğer oğlunu affedebilir mi? Peki ya bir gün yaşayan oğlu da yaralı olarak kapısına gelirse ne olur? Bu soruların bambaşka yanıtları olabilir elbette. Bu filmdeki anne için çözüm giderek içine kapanmak, konuşmamak ve tarlası ile ilgilenmek olmuş. Bu arada evden dışarı çıkmaması için başına bir nöbetçi diktiklerini de unutmamalı. İstese de dışarıyla ilişki kurabilecek bir durumda değil ama böyle bir isteği de yok zaten. Yaşayan oğlunu ise ölmüş sayıyor kendi gözünde, onu görmek bile istemiyor.

Film sessizlikler içindeki trajediyi vermeyi başarmış. Son derece az diyalogla çok şey anlatabiliyor. Anne-oğul arasındaki ilişkinin dışında anne ile ona gardiyanlık yapan ve bir kolunu patlamada kaybeden genç adam arasındaki ilişki de çok iyi kurulmuş. Ancak filmin hikayesinde çeşitli sorunlar var, en azından seyirci tarafından tam olarak anlaşılamayan noktalar. Örneğin bir grup festival müdavimi olarak, annenin ev hapsine alınmasının makul bir nedenini bulamadık. Hatta finalde gardiyanın gerçekleştirdiği eylemin nedeni de tam olarak anlaşılamıyor. Nedeni anlaşılsa da zamanlaması çok anlamlı değil. Sanki filmin süresi bitti, artık şu işi yapalım gibi olmuş.

Bu nedenle sessizliği kullanımı ve karakterler arasındaki ilişkiler açısından güçlü, senaryo açısından zaman zaman zayıf ya da eksik bir film diyebiliriz Anne için. Ne olursa olsun etkileyici bir film olduğu kesin.

Güzel Yurdum (Die Brücke am Ibar / My Beautiful Country):

Güzel Yurdum, 90’larada Sırplar ve Arnavutların savaşta oldukları dönemde iki taraf arasındaki sınıra yakın bir köyde geçen bir film. Danica kocasını kaybettikten sonra iki çocuğu ile beraber yaşamaktadır. Küçük oğlu babasını kaybettiği günden beri konuşmamaktadır, büyük oğlu ise bisiklet almak için para biriktirmektedir. Bir gün evlerine karşı taraftan yaralı bir asker sığınır. Danica her ne kadar çocuklarına bir zarar verebileceğinden endişelense de insanlık adına ona yardım eder. Beklenebileceği gibi Ramiz adındaki bu askerle zamanla aralarında bir yakınlık başlar. Ama savaş ortamında hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.

Güzel Yurdum, yapay sebeplerle ayrılmış ama gerçekte birbirine çok yakın olan iki halkın gerçekleştiği bu savaşın ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha gösteriyor. Son derece etkileyici bir film ancak senaryo sanki bir matematik formülüne dayanırcasına beklendik şekilde gidiyor. Danica ve Ramiz arasındaki yakınlaşma, Ramiz’in çocuklar için bir baba figürü haline gelmesi, tam bu noktada işler yolunda giderken gerçekleşen bir terslik ve olayların tersine dönmesi vb. olaylar ile finale doğru gerçekleşen birkaç dramatik olay filmin senaryosunun sanki bir senaryo dersinde belli kurallara uysun diye yazılmış olduğunu hissettiriyor. Bunu çok kötü anlamda kullanmıyorum aslında, vizyonda izlediğimiz pek çok filmde bu his var ama bunu bile beceremiyorlar. Güzel Yurdum’da senaryo beklenebilir hamleler yapsa da hemen hiç tökezlemiyor ve tıkır tıkır işliyor. Oyuncular da üstlerine düşeni yapınca ortaya ibretle izlenen bir film çıkıyor. Hatta kimi sahnelerde seyircilerin bir kısmını ağlattığını bile söyleyebilirim.

Kızlar (Flickorna / The Girls):

Festivalin son filmi olarak Mai Zetterling ile üçüncü randevu. Daha önceki günler hakkındaki yorumlarımı okuyanlar yönetmenin Aşık Çiftler’ini çok sevmesem de Gece Oyunları’nı çok başarılı bulduğumu hatırlayacaklardır. Kızlar yapı olarak daha çok Aşık Çiftler’e yakın bir film. Filmde Aristofanes’in savaş karşıtı oyunu Lysistrata’yı sahneye koyan bir tiyatro topluluğunun peşine takılıyoruz. Bir yandan oyunu izlerken bir yandan da geri dönüşlerle tiyatro topluluğundaki kadınların hikayelerini izliyoruz birer birer. Hem tiyatro oyununda hem de kadınların hikayelerinde yoğun bir feminist altyapı var ancak yeteri kadar derinleştirilememiş gibi geldi bana.

Kızlar kötü bir film değil belki ama bugünden bakınca mutlaka izlenmesi gereken bir film olarak nitelendiremiyorum (Zetterling’in filmleri arasından bu nitelemeyi Gece Oyunları için rahatlıkla kullanacağımı bir kez daha belirteyim). Yine de Bibi Andersson, Harriet Andersson ve Erland Josephson gibi çoğunlukla Bergman filmleri ile tanıdığımız muhteşem oyuncuları izlemenin zevki var.

Bu arada bilmemek benim eksikliğimmiş elbette ama başta bizim Şener Şen ve Müjde Ar’lı Şalvar Davası olmak üzere farklı ülkelerden gelen en az beş filmde gördüğüm erkekleri ikna etmek için seks grevine giden kadınlar temasının yüzyıllar önce yazılmış bir oyuna dayandığını öğrenmek de filmin kazandırdığı ekstra bir bilgi oldu.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 6. Gün: Saraybosna’nın Çocukları, Üç Ayrı Dünya, Seni Gördüğümde, Gece Oyunları, Bakireler

Saraybosna’nın Çocukları (Djeca / Children of Sarajevo):

Saraybosna’nın Çocukları bir kez daha karşımıza ailesini kaybetmiş iki kardeşi getiriyor. Bir önceki gün izlediğimiz Kız Kardeş filminin tersine bu filmde abla, ikilinin hayata tutunabilmesi için çabalayan karakter olarak dikkat çekiyor. Rahima, genç yaşında kendisini kardeşi Nedim’in yetimhaneye dönmesini engellemeye adamış gibi gözüküyor. Belki tek başına yaşasa kendine farklı bir hayat kuracak ama adeta bir anne gibi Nedim’e bakmaya çalışıyor. Bu yüzden kendisinden hoşlanan erkeklere de yüz vermiyor. Nedim ise okulda türlü kavgalara karışan, yavaş yavaş suç dünyası ile yakınlaşan bir karakter olarak çizilmiş. Rahima bir yandan da kardeşinin bu dünyaya girmemesi için de uğraşıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı Aida Begic, güçlü bir kadın karakter yaratırken her ne kadar korumacı ve güçlü bir anne gibi davranmaya çalışsa da ufak ayrıntılarla onun da aslında bir genç kız olduğunu hatırlatmayı başarmış. Ayrıca olaylar her ne kadar Bosna’daki savaştan yıllar sonra geçse de savaşın etkilerinin hala sürdüğü de hissettiriliyor. Begic, Rahima’nın başını kapatma seçimini de bir alt motif olarak işlemiş. Filmin çeşitli anlarında bu konu devreye giriyor, hatta bir yerde kardeşi “sen başını kapatmadan önce kimse bana kötü davranmıyordu” gibi bir cümle de kuruyor. Ancak bu konu çok derinleşememiş.

Film görsel yapısını Dardenne kardeşlerden ödünç almış diyebiliriz. Her ne kadar artık pek çok yönetmende gördüğümüz bir teknik olsa da omuz kamerası ile ana karakterin arkasına takılıp takip etmek fikri Dardenne kardeşlerde çok sık gördüğümüz bir kullanım olduğu için onların adı ile anıyoruz. Begic de filmin büyük kısmında uzun kesintisiz kamera hareketleri ile ana karakterini takip ediyor ve bizi onunla özdeşleştiriyor adeta.

Semih Kaplanoğlu’nun da yapımcıları arasında yer aldığı Saraybosna’nın Çocukları, geçtiğimiz günlerde Çocuklar adı ile vizyona da girdi. Her ne kadar kopya sayısı çok az olsa da zaman içinde farklı illerdeki sinemaseverler de filmi yakalayabilirler. Tam bir başarı diyemesem de izlemeye değer bir film.

Üç Ayrı Dünya (Trois Mondes / Three Worlds):

Catherine Corsini’nin önceki filmi İhanet (Partir) yılın başarılı filmlerinden biriydi. Üç Ayrı Dünya filmi de yönetmenin insan duyguları ve çelişkileri içine ustalıkla nüfuz etmeyi başardığını bir kez daha gösteriyor. Filmin ana karakterleri bir gece arkadaşları ile eğlenmeye giderken bir adama çarpıp kaçan Al, olaya şahit olan Juliette ve ölen adamın karısı Vera. Çok daha basit bir filmde zaten patronunun karısı ile evlenmek üzere olan Al, çıkarları için her şeyi yapan bir canavar olarak çizilebilirdi. Halbuki burada bir anlık yanlış bir kararla kaza yerinden kaçan, sonradan buna pişman olsa da bir türlü bunu açıklayamayan ve suçluluk duygusu ile kıvranan bir karakter olarak çizilmiş. Benzer şekilde diğer karakterler de çok boyutlu. Örneğin Vera, kocasının katilinin cezasını çekmesi isteği, belki de cezayı kendisinin vermesi isteği ile para karşılığı her şeyi unutma duygusu arasında bocalarken Juliette de şahit olduğu olayı çözmek üzere kendi başına harekete geçince olayın iki tarafına da yakınlaşıyor ve kelimenin tam anlamıyla iki arada bir derece kalıyor.

Corsini’nin ilk başarısı tıkır tıkır işleyen bir senaryo yazması olmuş. Tüm karakterleri çok dengeli bir şekilde kurmuş. Özellikle karakterlerin birbirleri ile karşılaştıkları sahneler çok iyi yazılmış ve oynanmış. Tüm film boyunca yalnızca Al ve Juliette’nin birlikte oldukları sahneyi fazla buldum. Bir sırrı paylaşan iki kişi olarak yakınlaşmaları normal olabilir ama o ana kadar tanıdığımız Juliette belli bir noktadan ileri gitmezdi diye düşünüyorum.

Yönetmenlik stili olarak ise Corsini çoğunlukla kendini geri çekerek hikayenin akmasını ve karakterlerin öne çıkmasını tercih eden bir anlayış seçmiş. Doğrusu bu seçim filmin lehine işlemiş. Üç Ayrı Dünya, pek gösterişli olmasa da dipten ve derinden işleyen yapısıyla festivalin en iyi filmlerindendi kanımca.

Seni Gördüğümde (Lamma Shoftak / When I Saw You):

Sinemalarımızda Filistin’den gelen çok fazla filme rastlamıyoruz. Seni Gördüğümde bu açıdan önemli bir film. Filmde 1967’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ilk yıllarında yaşananlara bir çocuğun gözünden bakılıyor. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi bu festivalde çokça gördüğümüz gibi bir döneme bir çocuğun bakış açısından bakan bir film. Film, savaş nedeniyle babasından ayrı kalmış, annesi ile birlikte Ürdün’de bir mülteci kampında yaşamak durumunda kalan Tarek’in hikâyesi. Yönetmen film boyunca yoğun bir özlem hissini seyirciye geçirmeyi başarmış ancak benzer yapıdaki filmlerin klişelerini kullanmaktan da kaçınmamış. Bu nedenle film bir izlenmişlik hissinden kurtulamıyor. Yine de ele aldığı konunun ve dönemin öneminden dolayı izlemek gereken bir film. Filistin’in Oscar aday adayı olduğunu da unutmamalı.

Bu arada film sonrasında anneyi canlandıran Ruba Blal ile bir söyleşi de yapıldı. Söyleşide özellikle Tarek’i canlandıran küçük oyuncunun başarısından söz edildi. Onun dışında filmden çok Filistin’deki durum, yıllar öncesi ile bugün arasındaki farklar konu edildi. Filmin konusu halen sıcak bir konu olunca söyleşinin filmden çok gerçek olaylara kaymasını doğal karşılamak lazım.

Gece Oyunları (Nattlek / Night Games):

Kendi adıma Mai Zetterling ile ilk tanışmam çok iyi geçmemişti. Önceki gün izlediğim Aşık Çiftler’i çok beğenmediğimi yazmıştım. Doğrusu yönetmenin diğer filmlerini izleyen festival müdavimleri de çok sevmediklerini söylüyorlardı. Bu nedenle Gece Oyunları’nı izleyip izlememek konusunda kararsızdım ama filmi izleyince gördüm ki Zetterling sırf bu filmiyle bile usta yönetmenler arasına konabilecek bir isimmiş.

Filmde nişanlısını doğup büyüdüğü eve getiren bir adamın geri dönüşlerle annesi ile olan ilişkilerini hatırlamasını izliyoruz. Ancak filmin anlatımı bu tip geri dönüş öykülerinde olduğu gibi gördüğümüz şeylerin mutlaka gerçek olması gerektiğini düşündürmüyor. Tam tersi, gördüklerimiz gerçeklerin adamın bugün hatırladığı halleri sadece. Gerçeğin belki tümüyle ta kendisi, belki de gerçekle ilgisi yok denecek kadar az. Filmin ana temalarından biri çocuğun annesine karşı duyduğu cinsel hisler. Bugün bile belki bazı seyircileri rahatsız edebilecek yerleri var. 1966’da Venedik’te gösterildiğinde polisin gösterimi halka kapattığı ve jürinin özel bir gösterimde izlediği söyleniyor. Ancak bugünden bakınca bu Freudyen konuyu gayet sağlam ve incelikli bir şekilde anlattığını düşünüyorum.

Aslında film bir yandan da anne ve çevresindeki kişiler üzerinden yozlaşmış bir sınıf portresi de getiriyor karşımıza. Zaman zaman Fellini’yi anımsatan aşırılıklara varan sahneler görüyoruz. Örneğin doğum olayı tümüyle herkesin izleyip yorum yaptığı, eğlendiği bir ritüele dönüştürülmüş.

Final hakkında da bir yorum yapmadan geçemeyeceğim. Ne olduğunu çok açık etmeden şöyle diyelim. Tüm filmin zaten bir takım semboller üzerinden ilerlediğini düşünürsek son kısımda olan olay da sembolik anlamı düşünülmeden yorumlanırsa yanlış olur. Yapılan eylem adamın geçmişi ile yüzleşip bağlarını koparması olarak yorumlanmalı. Aslında yönetmen bence bunu belirgin bir şekilde vurguluyor ama film çıkışında pek anlaşılmadığını görerek şaşırdığımı söylemeliyim.

Sonuç olarak Mai Zetterling’den pek iyi bir şeyler izlemeyeceğimizi düşünürken gerçekten güzel bir sürpriz oldu Gece Oyunları. Festivalin en iyileri arasına adını yazdım kendi adıma.

Bakireler (Die Jungfrauenmaschine / Virgin Machine):

Festivalin bu yılki toplu gösterilerinden diğeri Monika Treut’a ayrılmıştı. Dört filmi gösterilen yönetmenin ne yazık ki ancak bir filmini izleyebildim. Festivalin konuklarından olan Treut filmin başında bir tanıtım konuşması yaptı. Bakireler Almanya’da çekilen bir lezbiyenin ana karakter olduğu ilk filmlerden biriymiş (1988 yapımı olduğunu belirtelim). Bu nedenle belli bir tepkiyle karşılanmış. Hatta bunun izledikleri en kötü Alman filmi olduğunu söyleyenler olmuş. Bunun sonucunda da yönetmen Almanya’daki dağıtımcısını kaybetmiş. Ancak Treut bunu başına gelen en iyi şey olarak tanımladı. Çünkü bu durum sonrasında Amerika’ya taşınmış ve bu da bir sinemacı olarak önünde yeni ufuklar açmış. Treut bir de filmi siyah-beyaz çekmesinin nedeninden bahsetti. Filmin ilk yarısı Almanya’da, ikinci yarısı ise Amerika’da çekilmiş. Bu iki ülke arasında var olan belirgin renk tonu farklılıklarının hissedilmemesi için filmi siyah-beyaz çekmiş ve bu farklılığı olabildiğince törpülemeye çalışmış.

Filme gelecek olursak; Almanya’da yaşayan bir gazeteci olan Dorothee’nin buradaki ilişkileri de çıkmaza girdikçe uzun süredir kayıp olan ama Amerika’da yaşamakta olduğunu bildiği annesini arama fikri güçlenir ve kendisini San Francisco’da bulur. Araştırmaları Dorothee’yi San Francisco’nun yeraltı dünyasına götürür ve lezbiyenlerin arasına girerek kendini de keşfetmeye başlar.

80’ler çok eski zamanlar değil ama o yıllardan beri yaşanan değişiklikleri bu filmi izlerken görmek mümkün. O yıllar için tepki ile karşılaşan bu film bugün o kadar da aykırı bir yerde durmuyor (elbette muhafazakâr bir kesimde gösterilmesi yine tepki yaratabilir, o ayrı bir konu). Ancak yine filmin başında Treut’un belirttiği gibi film belli bir kesimde kült film niteliği kazanmış. Bunun nedenlerini anlamak da zor değil. Film belli ki çok küçük bir bütçe ile çekilmiş, en azından o yıllar için tartışmalı bir konuya el atmış, kullanılan siyah-beyaz grenli görüntü tercihi filme farklı bir hava kazandırmış. Ayrıca filmde Treut’un belgesellerinde de ele aldığı kimi gerçek kişilikler de kullanılmış ki onlar da San Francisco’daki lezbiyen grubu içinde bilinen isimler belli ki. Tüm bunlar filmin küçük bir kült filme dönüşmesi için yeterli olmuş ama bugünden bakınca çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Ancak ilginç bir film olduğu kesin. Ayrıca genç sinemasever arkadaşlardan filmi çok sevenlerin de olduğunu eklemeliyim.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 5. Gün: Kız Kardeş, Aşık Çiftler, Kuleli Ev, Bir Hayalimiz Vardı: Ginger and Rosa

Kız Kardeş (L’enfant d’en Haut / Sister):

Yönetmen Ursula Meier’in ilk filmi Ev (Home) yine Uçan Süpürge’de izleyip sevdiğimiz bir filmdi. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa o yılın Fipresci ödülünü de kazanmıştı. Yönetmenin ikici uzun metrajlı filminin de beklentileri karşıladığını söylemek mümkün. Meier filmde önce bize henüz 12 yaşında olmasına rağmen hayatın yükünü omuzlarında hisseden Simon’ı tanıtıyor. Simon bir kayak merkezinde ufak hırsızlıklar yaparak, sonra da bunları satarak hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bir süre sonra Simon’ın bu yaşam mücadelesini tek başına sürdürmediğini görüyoruz. Zaman zaman onunla birlikte yaşayan, zaman zaman erkek arkadaşları ile beraber bir yerlere giden ablası Louise’e de Simon bakıyor aslında. Kazandığı bu parayla onun da ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor.

Meier iki kardeşin ilişkilerini ince ince örerken bir yandan da ikilinin tüm ihtiyaçlarını karşılayan Simon’ın aslında henüz sevgiye ihtiyacı olan küçücük bir çocuk olduğunu da unutturmuyor. Bu anlamda Simon’ın Louise’e sarılıp uyumak için ona para vermesi filmin etkileyici sahnelerinden biriydi. Louise’in erkek arkadaşı ile olan sorunları biraz abartılı verilmiş olsa da çok da rahatsız etmiyordu. Bu arada filmin akıllıca kurulmuş ve hiç tahmin etmediğim bir sürprizi de var aslında. Filmi izleyecekler için açık etmeyeyim ama bu durumun iki kardeş arasındaki ilişkinin dinamiklerini daha iyi anlamamızı sağladığını söylemek mümkün.

Filmin tek meziyeti konusu değil. Meier’in dağ başında kurduğu atmosfer Simon’ın yalnızlık duygusunu sinemasal olarak da yansıtmakta başarılı oluyor. Bu yıl Uçan Süpürge’de pek çok çocuk oyuncunun başarılı performanslarına tanık olduk. Bu filmde de Meier’in ilk filminde de gördüğümüz Kacey Mottet Klein başarılı bir çocuk oyuncu olarak ön plana çıkıyor.

Aşık Çiftler (Älskande Par / Loving Couples):

Festivalin bu yılki toplu gösterilerinden biri İsveçli yönetmen Mai Zetterling’e ayrılmıştı. Yönetmenin en azından ilk filmlerinde Ingmar Bergman’dan etkilendiği açık. Zetterling’in yönetmen olarak imza attığı ilk film olan Aşık Çiftler’de Harriet Andersson ve Gunnar Björnstrand gibi Bergman oyuncuları ile çalışması hatta bununla da yetinmeyip görüntü yönetmeni olarak da Bergman’ın değişmez görüntü yönetmeni Sven Nykvist’i seçmesi benzerlikleri arttırıyor. Durum sadece ekip benzerliği de değil. Filmin herhangi bir nedenle bir araya gelmiş kadınların hikâyelerini anlatması da özellikle ilk dönem bazı Bergman filmleri ile benzerlikler gösteriyor. Bu nedenle İnternet’te bir yorumda belirtildiği gibi Aşık Çiftler’i bir kadın yönetmen tarafında çekilmiş bir Bergman filmi olarak nitelemek mümkün.

Aşık Çiftler, bir hastanenin doğum bölümünde bekleyen üç kadının hikayelerini geri dönüşlerle anlatıyor. Beklenebileceği gibi kadınların geldikleri çevreler ve hamile kalma hikâyeleri birbirlerinden çok farklı. Biri eşcinsel bir sanatçıyla evli, biri cinsellikten zevk almadığı halde kocasının tecavüzü sonucu hamile kalmış, diğeri de gayrimeşru bir çocuk doğurmak üzere. Görüldüğü gibi aynı zamanda farklı açılardan kadın sorunlarına değinen bir film Aşık Çiftler. Neyse ki bunu yoğun bir mesaj verme kaygısı ile yapmıyor. Ancak filmin genelinin de beni çok çekmediğini söyleyebilirim. Kimi enteresan kamera hareketleri ve çerçeveler dışında dikkat çekici bir noktasını bulamadım hatta sıkıldığımı da eklemem lazım.

Kuleli Ev (Dom s Bashenkoy / House with a Turret):

Bu yıl festivalde çocuk karakterler üzerine kurulu filmlerin sayısının oldukça yüksek olduğundan bahsetmiştik. Kuleli Ev de odağına sekiz yaşında bir çocuğu yerleştiriyor. Film boyunca adını hiç öğrenemediğimiz bu çocuk annesi ile birlikte büyükbabasına gitmek üzere yoldayken, annesi tifüsten ölünce bir başına kalıyor. Dönem savaş yılları, mekan da savaştan bitkin düşmüş bir Sovyetler olunca tek başına kalan bir çocuk çok fazla kişinin umurunda olmuyor, o da büyükbabasına gitmek için yola devam etmek zorunda kalıyor.

Kuleli Ev festival öncesi en ümitli olduğumuz filmlerden biriydi. Bu ümitlerimizi de boşa çıkarmadığını söyleyebiliriz. Yönetmen Eva Neymann, siyah-beyaz görüntüler ile yarattığı atmosfer ile bir yandan insanın üzerine çöken bir dünya yaratmış ama çocuğun özelinde umut duygusunu da bir kenara atmamış. Elde duygu sömürüsü yapmaya çok uygun bir materyal varken o yola gitmemiş olması da takdir edilmesi gereken bir tutum. Ayrıca Neymann’ın Fridrikh Gorenshtein’ın (ki kendisi Solaris’in senaryosuna katkıda bulunan bir isim) romanından uyarladığı senaryo da gayet sağlam. Festivalin iyi filmlerinden. Hatta benim Fipresci ödülü için birkaç favorimden biriydi.

Bir Hayalimiz Vardı (Ginger & Rosa):

Uçan Süpürge çoğunlukla yeni keşiflere açık bir festival oluyor. Elbette usta kadın yönetmenlerin yeni filmlerini seyirci ile buluşturmak da festivalin bir başka misyonu. Sally Potter da usta kadın yönetmenler arasında sayabileceğimiz bir isim. Bu nedenle Bir Hayalimiz Vardı bu yılki festivalin merakla beklediğimiz filmlerinden biri idi. Ayrıca Elle Fanning, Christina Hendricks ve Annette Bening gibi oyuncuları da merak uyandırıyordu. Film sırasında, muhtemelen sinemadaki teknik sorunlardan dolayı, sürekli olarak arka plandan gelen bir uğultu sesi dışında memnun kaldığım bir film oldu.

Filmde çocukluktan genç kızlığa geçme dönemindeki iki yakın arkadaş Ginger ve Rosa ile tanışıyoruz. 1945 yılında Hiroshima’ya atılan atom bombaları ile eş zamanlı olarak doğan bu iki genç kız zamanla çok yakın arkadaş olmuşlar. 60’ların Londra’sına geldiğimizde her ikisi de yetiştikleri çevre nedeniyle politik olarak duyarlı gençler haline gelmişler. Amerika’nın Küba misil krizi tüm dünyayı olduğu gibi onları da etkilemiş ve nükleer güce karşı protesto eylemlerine katılmaya başlamışlar. Her ne kadar filmin başında ana konu bu gibi gözükse de bir süre sonra Ginger’ın anne babasının hikayedeki rolü artıyor. Özellikle tümüyle özgürlüğü savunan, bunun için aile değerlerini de çok önemsemeyen babanın Ginger ve Rosa’nın hayatındaki rolü ve etkisi ilginç noktalara varıyor.

Ginger & Rosa iyi bir dönem draması. Ancak Sally Potter gibi filmografisinde Orlando ve Evet (Yes) gibi filmler olan bir yönetmenden gelince insan daha etkileyici bir film de bekliyor. Yine de Potter’ın zaten her filminde aynı performansı tutturamadığını da unutmadan Ginger & Rosa’yı yönetmenin filmografisinde bunların hemen arkasına koymak mümkün.

Oyunculuklara gelince Ginger rolünde Elle Fanning’den başlamamız gerek. Amerikan sinemasında gişe başarısını hedefleyen popüler rollerle hayatlarına gayet rahat devam edebilecek olan Fanning kardeşlerin bu gibi rollerin yanında daha şimdiden oyunculuk yelpazelerini çeşitlendirmek adına daha zor rolleri tercih etmelerini takdir ediyorum. Üstelik burada şöyle ilginç bir durum da var. Çoğunlukla filmlerde gençlik çağındaki karakterler daha büyük yaşlardaki oyuncular tarafından canlandırılır ve bu da inandırıcılığı zedeler. 30’lu yaşlardaki oyuncuların lise öğrencisi oynadığına sıkça şahit olmuşuzdur. Halbuki Elle Fanning bu filmde oynadığında henüz 13 yaşında iken 17 yaşında bir karakteri canlandırmış. Yani tam tersine bir durum söz konusu. Gerçek yaşını düşününce Fanning’in başarısı daha iyi belli oluyor. Diğer başrol oyuncusu Alice Englert da gayet iyi bir performans sunuyor ama hem onun rolü biraz daha kısa hem de canlandırdığı karakter ile yaşının aynı olması karakteri kavramasını kolaylaştırmıştır diye düşünüyorum. Englert’in bir başka önemli kadın yönetmen, Jane Campion’ın kızı olduğunu da bir not olarak düşelim. İlk oyunculuk deneyimlerini de annesinin kısa filmlerinde gerçekleştirmiş zaten. Baba rolünde Alessandro Nivola’nın da rolü önemli ama filmdeki diğer ünlü oyuncuların konuk oyuncu olmaktan çok öteye gitmediğini söylemeliyiz.

Sonuç olarak Ginger & Rosa’nın kesinlikle seyre değer bir film olduğunu söyleyebiliriz ama işi sonunda bir aile dramasına bağlamasa daha başarılı olabilirmiş.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 4. Gün: Sabah Yıldızı, Savaşın Gölgesinde, Marussia, Sessiz Şehir, Şimdiki Aklım Olsa

Sabah Yıldızı (L’étoile du Jour / Morning Star):

Sabah Yıldızı daha filme girmeden önce oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir film. Denis Lavant, Tchéky Karyo, Béatrice Dalle ve Natacha Régnier’in her birisi bir filmi sırtlayabilecek isimler. Iggy Pop’u ise oyuncu olarak pek fazla tanımıyoruz belki ama karizma sahibi bir isim olduğu tartışılmaz. Bu kadroyu bir arada görmek filmi sevmek için yeterli diyorsunuz ama en azından benim için böyle olmadı.

Film karşımıza bir sirkte geçen bir hikâyeyi getiriyor ve doğrusunu söylemek gerekirse bekleyebileceğiniz her türlü klişeyi kullanıyor. Ortam sirk ortamı olunca filmde eksantrik kişilikler olması çok beklenebilecek bir durum. Hatta hikâyenin kahramanının palyaço, baş kadınının dansçı, kötü adamının ise sirkin yöneticisi olması bile aynı şekilde ilk anda akla gelebilecek çözümler. Filmin özetini okuduğunuzda karakterler arasında bir de çingene olduğunu gördüğünüzde oyuncu kadrosundan Béatrice Dalle ile bu rolü eşleştirmeniz de çok zor olmuyor. Yine ilk akla gelen çözüm. Filmin sıkıntılı yanlarından biri de Iggy Pop’un oynadığı fantastik, hayallerde görülen karakter. Evet, Iggy Pop karizmasını role yansıtıyor, onun çıktığı sahnelerin sinematografik açıdan bir çekiciliği de var ama filme ne katıyor? En azından benim için çok katkısı olmadı.

Lafı çok uzatmadan iyi oyuncu kadrosunu klişelere feda etmiş bir film diyebiliriz Sabah Yıldızı için.

Savaşın Gölgesinde (Lore):

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili her yıl birkaç film izliyoruz. Bazılarının birbirine çok benzediğini söylemek mümkün ama olaya farklı yönlerden bakan yapımlar görünce üzerinden neredeyse 70 yıl geçmiş olmasına ve hakkında onlarca hatta yüzlerce film yapılmasına rağmen halen üzerine bir şeyler söylenebilir bir dönem olduğunu görüyoruz. Savaşın Gölgesinde filmi savaşın son dönemlerinde Hitler’in öldüğü, Almanya’nın savaşı kaybetmekte olduğu bir dönemde anne babaları Nazi olan beş kardeşin öyküsünü getiriyor önümüze. Filmin orijinal adı olan Lore de bu kardeşlerin en büyüğünün adı zaten.

Savaşın son döneminde hem babalarından hem de annelerinden uzak kalan kardeşler çok güzel bir yaşam sürdükleri evlerinden ayrılmak ve epey uzaktaki büyükannelerinin evine gitmek için yola çıkmak zorunda kalıyorlar. Film bu yolculuğu anlatıyor.

Beş kardeşten bir tek Lore’nin etrafında tam olarak neler olduğunu anladığını söylemek mümkün. Yaşları çok küçük olan kardeşler için Nazi demek yanlış olur ama Yahudi düşmanlığı ile yetiştikleri açık. Olayların onların yetiştiği dönem ve ortamın tam tersine dönmesi, üstelik bir de Yahudi gencin onlara yardım etmesi sonucunda yaşananlar çarpıcı.

Avustralya’nın 2013 yılı Oscar aday adayı olan film, etkili konusu yanında başrolde Saskia Rosendahl’ın başarılı oyunculuğu ve özellikle başarılı görüntü çalışması ile dikkat çekiyor. Her ne kadar çocuklar üzerinden belli bir dönemi anlatmak çok sık karşımıza çıkan bir durum olsa da iyisi olunca izlenebilir bir film oluyor. Lore de böyle bir film. Eğer değişmezse 16 Ağustos 2013’de ülkemizde de gösterime girmesi beklenen film tavsiye edilir.

Marussia:

Marussia yine odak noktasına çocuk bir karakteri koyan ve filmin adını da bu karakterin ismi yapan filmlerden biri. Bu kez sadece altı yaşında bir kız ve annesi ile karşı karşıyayız. Altı yaşındaki Marussia ve annesi Lucia, Fransa’da yaşayan Rus bir anne-kız. Filmin başında onları kaldıkları evden çıkmak zorunda kaldıklarında tanıyoruz. Evsiz kalan bu ikili bazen devlet tarafından evsizlere yapılan yardımlardan yararlanarak başlarını sokacak bir yer buluyorlar, bazen de tanıdık kişilerden yardım alıyorlar. Ancak karşılarına her defasında bir takım kurallar engel olarak çıkıyor. Nihayet Rusya’ya geri dönme şansı ortaya çıkınca Marussia buna karşı çıkıyor ve Fransa’da kalmak istiyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse Marussia, benzerlerini izlediğimiz göçmen sorununu konu eden filmlerden çok farklı bir yerde durmuyor ve yeni bir şeyler söylemiyor. Ancak şunu kabul etmek lazım, Marussia’yı canlandıran Marie-Isabelle Stheynman hem çok sevimli bir çocuk, hem de gerçekten o yaşta çok başarılı bir oyunculuk çıkartmış. Sırf onun için bile izlenebilecek bir film. Bu arada filmde Denis Lavant’ı da kısa bir rolde gördüğümüzü meraklısı için ekleyelim.

Sessiz Şehir (Silent City):

Sessiz Şehir, yönetmen Threes Anna’nın yıllar önce Japonya’da yaşadıklarından hareketle yazdığı romandan yine kendisinin uyarladığı bir film. Film, tıpkı yönetmen Anna gibi Hollandalı bir kadın olan Rosa’nın bir balık restoranında bu işin en büyük ustalarından olan Üstad Hon’dan işin inceliklerini öğrenmek üzere Japonya’ya gitmesini ve burada geçirdiği süreyi konu ediyor. Japonya dışından hemen hemen kimsenin kabul edilmediği bu çıraklık sürecine Rosa’nın kabul edilmesi bile başlı başına bir olayken Rosa yavaş yavaş şefin gözüne girmeye başlıyor. Ancak balık restoranında işler yavaş da olsa iyiye doğru giderken Rosa’nın günlük yaşamı ise giderek kötüye doğru gidiyor.

Filmin asıl derdi dillerini anlamadığı, kendisini de anlatamadığı bir şehirde Rosa’nın yaşadığı yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ve tüm filme damgasını vuran iletişimsizlik. Yönetmen bu hissi vermeyi başarmış fakat filmi izlerken bugünkü Japonya’nın bu kadar da dışa kapalı olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Örneğin Rosa’nın kalabalık bir meydanda İngilizce konuşan tek bir kişi bile bulamaması çok inandırıcı gelmiyor. Festivale konuk olan yönetmen Threes Anna ve başrol oyuncusu Laurence Roothooft da beraberce katıldıkları söyleşide dolaylı olarak bunu doğruladılar aslında. Yönetmen, Japon oyunculardan anne babalarının 25 yıl önce davrandıkları tarzda davranmalarını istemiş. Tam da bu yüzden enteresan olaylar da yaşamışlar aslında.

Sessiz Şehir için iyi çekilmiş ve keyifle izlenen bir film diyebiliriz. Bazı anlarda inandırıcılığı zayıflasa da izlenmeye değer bir yapım. IMDB’den baktığımızda bu filmin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu gördüğümüz başrol oyuncusu Laurence Roothooft da başarılı bir performans sunmuş. Roothooft için bir not daha vermek isterim. Genellikle festival konukları kendi filmlerinin söyleşilerine katılmak dışında 3-4 filmden fazlasını izlemezler. Roothooft, festivaldeki filmlerin büyük kısmını izledi. Takdir ettim.

Şimdiki Aklım Olsa (Camille Redouble / Camille Rewinds):

Camille, kocası ile 25 yılı devirmiş ama ilişkilerinde çeşitli sorunlar yaşamakta olan orta yaşlı bir kadındır. Bir gün aralarındaki sorunlar iyice üst noktalara taşınır ve ayrılmaya karar verirler. Bir yılbaşı öncesi verilen bu karardan sonra yılbaşına girerken bayılan Camille, gözlerini açtığında kendisini 16 yaşında olarak bulur. Henüz müstakbel kocasıyla tanışmamış, anne babasını kaybetmemiştir. Önce duruma uyum sağlamakta zorluk çeker ama sonra giderek bu işi lehine çevirmeye çalışır. Belki annesini ölümden kurtarabilecektir ya da kendisini hayal kırıklığına uğratacağını bildiği kocasının onu bir daha üzmesine izin vermeyecektir.

Orijinal ismi Camille Redouble olan filmin Türkçe isminin (Şimdiki Aklım Olsa) güzel seçilmiş bir isim olduğunu söylemeli. Gerçekten de film, Camille’in çok daha deneyimli bir kadınken, her şeyi daha kapsamlı olarak düşünürken gençliğine döndüğünde aynı hataları bir kez daha yapıp yapmayacağı, hayatını değiştirip değiştirmeyeceği üzerine bir film.

Orta yaşlı bir karakterinin kendisini gençliğinde bulması çok orijinal bir konu değil. Hatta popüler Hollywood filmlerinde bile sıkça karşımıza çıkan bir konu. Bu konudaki en bilinen ve en iyi örneğin Peggy Sue Got Married filmi olduğunu söylemek mümkün. Ne yazık ki Şimdiki Aklım Olsa, bu filmin yanına koyabileceğimiz seviyede bir film değil. Her ne kadar senaryo çok aksamasa da yaratılan karakterlerin seyirciyi eline alabilecek karakterler olduğunu söylemek zor. İki başrol oyuncusu arasında iyi bir kimya da bulamadım açıkçası. Ayrıca filmde Jean-Pierre Léaud ve Mathieu Amalric gibi iki önemli oyuncunun canlandırdığı roller de nedense fazlaca abartılı bir şekilde canlandırılmış. Her ne kadar bu yıl Cesar ödüllerinde en iyi film ve yönetmen de dahil 13 dalda aday olmuş bir filmden bahsediyor olsak da kendi adıma hoş ama boş bir filmden ötesini göremedim karşımda.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 3. Gün: Hayvan Cenneti, Benim Çocuğum, Rağmen 3, … Adına, Yaz

Hayvan Cenneti (Le Paradis Des Bêtes / Beast Paradise):

Hayvan Cenneti kadına karşı şiddetin gelişmiş ülkelerde de uç noktalara kadar varabildiğini çarpıcı bir şekilde gösteren bir yapım.  Dominique ve Cathy iki çocukları ile birlikte yaşayan bir çift. Filmin en başında da gördüğümüz üzere Dominique her fırsatta karısını aldatan bir adam olsa da bir yandan da karısının herhangi bir erkekle en ufak bir konuşmasından bile bambaşka sonuçlar çıkarabilen kıskançlıkta bir adam. Zaten bu yüzden karısının çalışmasına da hiç izin vermemiş. Geçirdiği kıskançlık nöbetlerinde de karısını sık sık dövüyor. Sonrasında ise gerçekten de bu yaptığına üzülüyor ama bu üzüntünün bir faydası yok, bir gün sonra aynı şeyi bir kez daha yapabiliyor. Cathy artık dayanamayıp evini terk ettiğinde ise işler daha da kötü bir hale geliyor ve Dominique bu kez karısını hastanelik edene kadar dövüp çocukları da kaçırıyor.

Filmde Dominique bir yandan çok sorunlu bir tip olarak çizilmiş ama karısı ve çocuklarını sevdiğini de görüyorsunuz. Zaten asıl sorun bu hastalıklı sevgi duygusunda. Onun gerçekten sevdiği bu insanlara yaptıklarına sağlıklı bir insanın akıl sır erdirmesi mümkün değil ama ne yazık ki bu gibi durumlar hemen her gün yaşadığımız olaylar. İşin ilginci filmde Dominique’in ablası da çok sorunlu bir karakter olarak çizilmiş. Çok kısa bir ara bahsedilip geçiyor ama onların da çocukluklarının pek iyi geçmediği ortada.

Film boyunca Stefano Cassetti’nin başarılı performansını izliyoruz. Karakterini korkunç bir canavar gibi çizmeyip gidiş gelişlerini verebilmesi başarılı olmuş. Ayrıca iki çocuk oyuncu da gayet iyiler. Yine de film benzerini izlediğimiz diğer yapımların yanında çok yukarda bir yerde durmuyor. Örneğin yıllar önce galiba yine ilk kez Uçan Süpürge’de izlediğimiz Gözlerimi de Al çok daha iyi bir filmdi. Yine de özellikle finalde yarattığı duygu yoğunluğu ile izlemeye değer bir film.

Benim Çocuğum:

Can Candan’ın yönettiği Benim Çocuğum son dönemin en çok adı anılan belgesellerinden biriydi. Sezon biterken Uçan Süpürge sayesinde bu filmi de izleyebilmiş olduk. Filmde çocukları gay, lezbiyen ya da trans olan ailelerle tanışıyoruz. Filmin başında uzun bir süre her bir anne ve baba tek tek çocuklarının durumları ile karşılaşmanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. Bazıları durumu hemen kabul etmiş, bazıları çocuklarının durumunu önceden fark ettikleri halde bunu kendilerini itiraf etmeye bile çekinmişler. Bazıları bu durumu sürekli olarak gizlemeye çalışırken, bazıları da en baştan herkesin gözü önünde benim çocuğum böyle deme cesaretini göstermiş. Ama geldikleri noktada her biri çocuklarına destek oluyorlar. Filmin ilerleyen kısımlarında ise ailelerin beraberce yaptıkları işleri görüyoruz. Bu ailelerin her birinin Listag (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) bünyesinde bir araya geldiğini, aileler arasında düzenli olarak toplantılar düzenlediklerini, yeni ailelere yardımcı olduklarını görüyoruz. Bunun dışında meclise gidip LGBTT hakları için yürüttükleri çalışmalar, katıldıkları eylemler de filmde izlediğimiz olaylar arasında.

Film boyunca ailelerin çocuklara destek olmasının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Ne olursa olsun bir şekilde geleneksel düşünce yapısı ile yetişmiş olan anne babaların ne kadar açık fikirli olursa olsun çocuklarının eşcinsel ya da trans olduğunu öğrendiklerinde ilk anda şok geçirmesi normal ama önemli olan bu şoku çabuk atlatıp, durumun gayet normal olduğunun farkına varıp çocuklarını desteklemek. Film tümüyle bunu vurguladığı için filmde çocuklarını kabul etmeyen, hatta onları reddeden ailelere yer verilmemesi bir eksiklik olarak düşünülmemeli. Ancak neredeyse tümüyle Listag kapsamında kalınması ailelerin kapalı ve birbirine benzer bir çevreden gelmesi sonucunu doğurmuş. Keşke daha muhafazakar çevreden gelip çocuklarının durumunu kabullenip ona destek olan ailelere de yer verilseymiş.

Yine de Benim Çocuğum gayet başarılı ve etkileyici bir belgesel. Finalde ana fikrini şu şekilde verdiğini söyleyebiliriz: “Benim oğlum ya da benim kızım değil, ne olursa olsun benim çocuğum.”

Bu arada filmin önümüzdeki sonbaharda vizyona girmesi için çalışmalar devam etmekteymiş. Ben peşin peşin tavsiyemi yapayım, gün geldiğinde tekrar öneririz.

Rağmen 3:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altındaki bu bölümde bir belgesel, bir de kısa film izledik.

Aslan Kadınlar (Løvekvinner / Lion Women), İran’da şahın devrildiği günlerden beri kadınların özgürlük ve demokrasi için verdiği mücadeleyi anlatarak İran’daki kadınların önde gelen isimlere yapılan söyleşilere yer veriyor. Elbette bu mücadele dikkatle izlenmesi ve desteklenmesi gereken bir mücadele. Ancak bu belgeseli fazlasıyla taraflı buldum. Özellikle Ahmedinejad yönetimine karşı çok belirgin olarak muhalif bir tutumu var filmin. Bir belgesel yaparken tarafsız olunması gerektiğini savunacak değilim. Elbette bir fikriniz vardır ve bunu savunursunuz ama bunu yaparken fazla tek taraflı gözükünce filmin savunduğu görüşleri destekleseniz bile çok inandırıcı bulamıyorsunuz ve bir karşı propaganda filminden farkı kalmıyor. Örneğin Ahmedinejad’a karşı, zamanında şaha karşı yapılan devrime benzer bir devrimin ayak seslerinin duyulduğu argümanı çok inandırıcı gelmedi bana. Bu eleştiriyi getirirken filmin sonunda resmi yetkililerle de söyleşiler yapılmak istendiğini ama bunun kabul görmediği notunun olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Bu söyleşi talepleri kabul edilse film bu kadar tek taraflı olmazdı belki de.

Bu bölümde yer alan kısa film ise RAE adını taşıyordu. Bir kadın sığınma evinde geçen bu kısa filmin sabah izlediğimiz Hayvan Cenneti filmi sonrası Belçika’dan gelen bu kısa film de kadına karşı şiddetin dünyanın her yerinde bir sorun olduğunu gösteriyordu.

… Adına (W imie… / In the Name Of …):

Bu yıl festivaldeki Polonya filmi sayısı epey çok. Polonya sinemasını seven bir seyirci olarak bundan şikayetçi değilim. … Adına filmi de her kadar beklentilerimi tam olarak karşılamasa da belli bir düzeyin üzerinde bulduğum bir film oldu.

Filmde Polonya’nın küçük bir köyünde çalışmaya başlayan bir rahiple tanışıyoruz. Rahip Adam, köyde pek çok işe yardımcı oluyor, asıl önemlisi sorunlu çocuklar için bir merkez oluşturuyor ve onları topluma kazandırmak için çalışmalar yapıyor. Köy halkı rahibi seviyor ve destekliyor ancak zaman geçtikçe yavaş yavaş rahibin kendine bile itiraf etmekte zorlandığı duyguları açığa çıkıyor ve olaylar değişmeye başlıyor. Köyden bir kadının kendisi ile birlikte olma talebini reddettikten sonra erkeklere karşı duyduğu ilgi giderek kendini hissettirmeye başlıyor.

Filmin olumlu tarafı, eşcinsel bir rahibi anlatırken bunu taciz meselesi gibi klişe bir yola saparak yapmaması. Rahip Adam söz konusu gençlik merkezini açarken amacı genç erkeklere yakın olmak değil. Öyle olsa çok basit bir çözüm olurdu zaten. Film daha çok rahibin yalnızlık, yalnız bırakılmışlık ve suçluluk duygularına odaklanıyor. Görsel yapısını da iyi kurduğu söylenebilir ancak filmin bütününde de bir eksiklik duygusu hissettiğimi söylemeliyim. Senaryo daha sağlam olsa film de çok daha iyi olabilirdi.

Yaz (Del Lado del Verano / The Summer Side):

Antonia San Juan’ı Almodovar’ın Annem Hakkında Her Şey filmi ile tanıyoruz çoğunlukla. Çeşitli İspanyol filmlerinde de karşımıza çıkmışlığı vardır. Yönetmen olarak imza attığı bu ikinci uzun metraj filminde Almodovar’dan etkilendiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Filme genel olarak light Almodovar demek mümkün.

Filmin hikâyesi genç bir kadın olan Tana’nın çevresinde ilerliyor. Açılışta Tana’nın babası ölünce aile karışıyor. Aile tipik bir kalabalık İspanyol ailesi, her birinin farklı dertleri olan çok sayıda çocuk, oğlunun ölümünden ve başına gelen her şeyden gelinini sorumlu tutan cadı bir kaynana, birbirini çekemeyen teyzeler ve daha niceleri. Film de bunların her birine ve sorunlarına ufak da olsa vakit ayırmayı başarmış. Antonia San Juan, filminin 100 dakikalık süresinde bir ailede yaşanabilecek aklınıza gelebilecek hemen her konuya değinmiş. Aldatmadan eşcinselliğe, alkol ve uyuşturucu probleminden aşk hikayesine kadar her şey var filmde. Böyle olunca da bu temalar üzerinde çok derinleşemeden sadece bir değinmiş olarak geçmiş kalmış. Ama bir yandan da film çok keyifli ve eğlenceli. Özellikle Antonia San Juan’ın kendisinin canlandırdığı nefes alamadan konuşan karakteri görmek lazım. Keyifli ama çabuk unutulacak bir 100 dakika geçirmek için ideal.

Bu arada film başladıktan 10-15 dakika sonra gelip birkaç koltuk yanıma oturan, filmde geçen neredeyse her cümle sonrası kahkaha atan ama film bitmeden 10-15 dakika önce de kalkıp giden abladan bahsetmeden geçemeyeceğim. En azından film kadar ilginçti…

Uçan Süpürge’de bu yılın ‘Genç Cadı’sı kim olacak?

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bu yıl Genç Cadı kim olacak? Festival seyircileri ve Uçan Süpürge dostlarının bu hafta en merak ettiği konu bu. 16 yıldır düzenlenen festival bu kez beşinci kez bir kadın oyuncuya “Genç Cadı Ödülü” verecek. Acaba ödül kime gidecek?

“Genç Cadı Ödülü” için Festival Yönetimi, son bir yıl içinde Türkiye sinemasında gösterime girmiş filmlerde oynayan genç kadın oyuncular arasında bir tercih yapıyor.

Sinemamızda kadın oyuncuları desteklemek, güçlü kadın rolleri yazılmasını teşvik etmek için verilen bu ödülü sırasıyla Elit İşcan (Reha Erdem’in ‘Hayat Var’ filmiyle), Damla Sönmez (İnan Temelkuran’ın ‘Bornova Bornova’ filmiyle), Esme Madra (Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk’ filmiyle), ve Ezgi Mola (Onur Ünlü’nün ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ filmiyle) almışlardı.

Bu sene ödülün kime gideceği festivalin kapanış töreninde açıklanacak ve ödül sahibini bulacak. 16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin kapanış töreni 16 Mayıs Perşembe akşamı Kızılırmak Sineması’nda yapılacak.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 2. Gün: Olay Yeri: Aile, Rağmen 1, Annelik Hüznü, Beşinci Mevsim, Aziz Ayşe

Olay Yeri: Aile:

Uçan Süpürge’nin değişmez bölümlerinden Olay Yeri: Aile bölümünün bu seçkisinde sekiz adet kısa film izledik. Bu bölümde çoğunlukla geleneksel düşünce yapısı içinde aile içinde kalması gerektiği düşünülen konuları ele alan filmler izliyoruz. İzlediğimiz filmlerin çoğu başarılı yapımlardı. Kısaca bahsedelim.

Yolda yardım etmek için arabasına aldığı hamile kadının aslında kocasının ikinci karısı olduğunu farkeden bir kadını anlatan İran filmi Birkaç Km Uzakta, aynı hikayeyi iki kadının tarafından ayrı ayrı anlatma fikri ile dikkat çekiyordu ama filmin ikinci kısmı olmasa da yeterli etkiyi yaratıyordu. Hatta olmasa daha iyiydi belki de. Yine İran’dan gelen Ağaçlı Yol ise kız çocuklarının sünnet edilmesine değinen biraz amatörce kalan bir yapımdı.

Travma Bangladeş’te küçük yaşta zorla evlendirilen kız çocukları ile yapılan söyleşilerden oluşan bir belgeseldi. Yaşanan şeyler ne yazık ki buralarda da benzerlerini duyduğumuz çok acıklı hikâyelerdi. Artık bunlar bitsin etkisini yaratan bir filmdi. İspanya’dan gelen Mor Yaralar ise yine çocuk diyebileceğimiz yaşta olup fahişelik yapan ama bunu para ihtiyacı nedeniyle değil kendi isteğiyle yapan bir kızın bir müşterisi ile geçirdiği kısa bir süreyi öne çıkartıyor ve bunun sonrasında geçmişi ile onu yüzleştiriyordu.

Ülkemizden gelen kısa filmlere baktığımızda ilk önce önümüze kadına şiddet, bakirelik meselesi gibi konuları bir performans sanatı eşliğinde konu eden Kova çıkıyor. Hafif deneysel sayılabilecek bu film bildiğimiz kısa filmlerden biraz farklı olsa da etkileyici idi. Ailesi tarafından bir şüphe üzerine bekâret kontrolüne götürülen bir kızı anlatan Derin Nefes Al bu anlamsız uygulamanın kız üzerinde yarattığı etkiyi başarılı bir şekilde veriyordu. Ufak bir eleştiri olarak Nesrin Cavadzade’nin rolünü iyi oynamış olsa da liseli kız rolüne biraz büyük kaçtığını söylemek lazım.

Çarşaftaki Leke her ne kadar Fransız filmi olarak gözükse de bizden karakterleri içerdiği için buralardan gelen bir film olarak adlandırılabilir. Bu film de birbirlerini ilk kez evlendikleri gece gören genç çiftin odalarında birbirlerini tanımaya çalışırken ailenin de kapı önünde kanlı çarşafı beklemelerini konu ediyordu. İyi bir yapımdı ancak bir kısa film olarak 22 dakikalık süresi biraz kısaltılabilirmiş.

Son olarak bir sonraki seansta belgesel filmini izleyeceğimiz Mizgin Müjde Arslan’ın Asya filminden bahsedelim. Bu film merkezine 12 yaşındaki bir kız çocuğunu yerleştirirken bölümdeki diğer filmlerin aksine doğrudan sosyal bir soruna odaklanmak yerine kızın bir günü boyunca karşılaştığı kişi ve olaylara bulduğu kristalden attığı bakışları gösteriyor. Doğrusu sinema duygusu olarak seçkideki en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

Rağmen 1:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altında izlediğimiz bu bölümde bir kısa bir de uzun belgesel yer alıyordu. %30 (Sierra Leone’de Kadınlar ve Politika) filmi 1o dakika içinde ülkedeki kadınların politikada daha aktif rol alabilmek için yaptıkları mücadeleyi anlatmaya çalışıyordu. Filmde çeşitli animasyon tekniklerinin kullanılması dikkat çekici yönlerinden biriydi. Bir sorun olunca filmin bir kısmını altyazısız izlediğimizi de belirtmeden geçmeyelim (haksızlık etmeyelim yine de, seans sonunda izlemek isteyenler için filmi tekrar gösterdiler, diğer filme yetişmek durumunda olduğum için tekrar izleyemedim). Bu vesileyle altyazılar ile ilgili ufak bir not. Alman Kültür’ün oturma düzeninde bir eğim olmadığından ötürü arkada oturunca altyazıların okunması ciddi sorun olabiliyor. Bu yüzden burada gösterilen filmlerde bazı festivallerde altyazı yerine üstyazı kullanılıyor. Uçan Süpürge ekibi de bunu düşünebilir belki.

Bu seansın asıl çarpıcı filmi bir süredir çeşitli vesilelerle adını sık sık duyduğumuz Ben Uçtum, Sen Kaldın idi. Mizgin Müjde Arslan’ın bu belgeseli çok kişisel bir konuyu anlatıyor. Mizgin film boyunca, neredeyse hiç hatırlamadığı babasının izini Mahmur Mülteci Kampı’na kadar sürüyor, küçük yaşta kendisini bırakmak zorunda kalan annesiyle yüzleşiyor. Film kişisel bir hikâye sunarken bir yandan da bir dönem Kürtlerin yaşadıklarına, onları dağa çıkaran nedenlere çok da içeriden bir bakış atarak bireysel bir film olmaktan kurtuluyor. Özellikle şu anda içinden geçtiğimiz süreçte daha da önemli bir film haline gelmiş. Geçtiğimiz Ankara Film Festivali’nde yönetmenlerin kendi hikâyelerini anlattıkları kimi belgesellerin kişisel bir hikaye anlatmaktan öteye geçemediğini hatırlayınca Mizgin’in başarısı daha iyi ortaya çıkıyor.

Annelik Hüznü (Bejbi Blues / Baby Blues):

Annelik Hüznü, Polonya’da genç bir annenin yaşadıklarını konu ediyor. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta çocuk sahibi olan Natalia bir yandan çocuğuna bakma çabasındayken bir yandan da moda dünyasında bir işe girmeye çalışıyor. Bebeğin babası Kuba da onu tek başına bırakmıyor aslında ama o da henüz çok genç ve her ikisinin de akılları bir karış havada. O da henüz genç sayılabilecek yaşlarda olan Natalia’nın annesi (ki Kuba dâhil çevredeki ergen oğlanlar annesinden de hoşlanmakta zaten) de kızına çok yardımcı olmuyor ve şehir dışına çıkıp onları bir başına bırakıyor. Kuba’nın anne babası ise çok kuralcı tipler. Ortada torunları olduğu için maddi yardımlar yapıyorlarsa da onlar da sağlıklı birer anne-baba figürü olamıyorlar. Böyle bir ortamda hikaye trajik noktalara sürükleniyor.

Filmin en önemli noktalarından biri Natalia’nın o yaşta çocuk sahibi olmasının bir kaza değil bilinçli bir karar sonucu olduğunu vurgulaması idi. Zaten filmin yönetmeni Katarzyna Roslaniec de film sonrası yaptığı söyleşide bu konuya dikkat çekerek filmde genç yaşta anne olma durumundan çok bencilce her istediğini yapma isteğini anlattığını belirtti. Filmin dikkat çeken unsurlarından biri de özellikle moda ile ilgili sahnelerde kullanılan canlı renklerdi. Filmin zaman zaman son derece iç karartıcı olan hikâyesi yanında bu canlı renklerin oluşturduğu tezat belli ki bilinçli bir seçim. Yönetmenle yapılan söyleşiden bir not daha iletelim. Film Polonya’da konu ettiği kesimin Polonya’yı temsil etmediği gerekçesiyle çok beğenilmemiş. Aslında seyirci sayısı fena değilmiş ama izleyenlerin yarısı filmi sevmediğini söylüyormuş. Yönetmen de elbette anlattığı hikâyenin tüm Polonya’yı temsil etmediğini ama böyle bir durumun da gerçek olduğunu söyledi. Zaten filmin finalindeki olay da tamamen bir gazete haberinden alınmış ve filmin fikri de bu şekilde doğmuş.

Beşinci Mevsim (La Cinquième Saison / The Fifth Season):

Beşinci Mevsim kış mevsiminden bir türlü kurtulamayan bir köyü anlatıyor bizlere. Filmin başında köyün sakinlerini kısaca tanıdıktan sonra her yıl geleneksel olarak yaptıkları kışa veda etkinliklerini görüyoruz. Sıra bu etkinliğin ana parçası olan şenlik ateşini yakmaya geldiğinde bu bir türlü başarılamıyor, toplanan çalı çırpı ne yapılırsa yapılsın alev almıyor. Sonrasında da kış bir türlü bitmiyor, askerler gelip hayvanları alıyorlar, kalan hayvanlar da telef oluyor zaten. Bunun üzerine köylü de başlarına gelen felaketlerden dolayı suçlayacak birilerini arıyor ve gözler dışardan gelen bir yabancıya çevriliyor.

Beşinci Mevsim özellikle görsel yapısı ile dikkat çeken bir film. Hemen her sahnenin üzerinde ince ince düşünülüp çekildiği belli oluyor. Hatta pek çok sahneyi filmden bağımsız olarak izlemek ve beğenmek mümkün. Filmin başlarında bu güçlü görsel yapının yanında hikâyenin çok sağlam olmadığını düşünmüştüm. Ancak olaylar gelişip hikâye yabancı düşmanlığı eksenine kaymaya başladığında o kısmı da toparlandı ve film festivalde şu ana kadar izlediğim en iyi film haline geldi.

Filmin ana karakteri diyebileceğimiz Alice’i canlandıran genç oyuncu Aurélia Poirier festivalin konuklarından biriydi. Daha ilk filmi olmasına rağmen oldukça başarılı bir performans çıkarmış. Film öncesinde yönetmenden gelen bir mesajı okuyan Poirier, film sonrasında da söyleşiye katıldı. Seyircilerin de çoğunlukla filmi sevmiş olduklarını gördük. Film sırasında kadraj dışından gelen uçak seslerinin ne anlama geldiği sorusu önemliydi. Poirier bunun aslında yaşananların sadece o köyün sorunu olmadığını, tüm dünyada yaşandığının vurgulanmak istendiğini söyledi. Ben de her ne kadar farklı temalarda filmler olsa da kadraj dışından gelen sesler, hayvan sesleriyle konuşan karakterler, köye dışardan gelen yabancı gibi unsurlar nedeniyle Reha Erdem’in Kosmos’u ile Beşinci Mevsim arasında akrabalık kurduğumu belirttim ve Türkiye’den dönmeden önce DVD’sini edinirse sevebileceklerini düşündüğümü söyledim. Bir önceki günkü söyleşide de Kosmos’un adı geçmiş. Demek ki başka seyirciler de bu akrabalığı kurmuş. Reha Erdem de bu filmi izlediyse sevmiştir diye düşünüyorum. Festivalde başka bir gösterimi kalmadı ama başka bir yerlerde yakalanırsa izlenmesini tavsiye ederim.

Aziz Ayşe:

Uçan Süpürge’de bu yıl gerek kurmaca, gerek belgesel olarak daha önceki yıllarda gördüğümüzden çok daha fazla yerli film var. Kurmaca filmler arasında tek izlemediğim Aziz Ayşe idi. Onu da bu vesileyle tamamlamış oldum. Filmde gerçek bir kişilik olan çöp toplayıcısı, travesti Ayşe konu ediliyor. Ayşe gerçekten ilginç bir kişilik. Bir yandan geçmişte başından geçen olayların da etkisiyle hiç kimseye güvenmiyor, herkesin kendisini takip ettiğini ve bir zarar vereceğini düşünüyor. Bir yandan da kazandığı çok sınırlı parayı yardım kurumlarına özellikle Mehmetçik Vakfı’na bağışlıyor. Karşılaştığı kişilere bazen hanımefendi diye hitap ederken bir anda küfürlerin en ağırlarını sallayabiliyor. Zaten görüldüğü ilk anda, psikolojik sorunları olduğu belirgin bir şekilde anlaşılıyor.

Ayşe karakteri ile ilgili bir belgesel kendi başına son derece ilgi çekici olabilirdi. Ancak yönetmen ve senaryo yazarı Elfe Uluç bu karakteri bir kurmaca film içinde kullanmaya karar vermiş. Film genç bir gazeteci olan Elif’in Ayşe üzerine bir belgesel çekmesi üzerine kurulmuş. Bu hikâyeyi izlerken Ayşe ile beraber geçirdikleri günlerin Elif üzerinde yarattığı etkiyi ve yol açtığı değişimi de görüyoruz. Aslında filmin bu kısmı da fena işlemiyor ama Feride Çetin’in oynadığı Elif karakterinin bir de sevgilisi var ki (Engin Altan Düzyatan) işte filmin o kısımları hiç olmasa da olurmuş kanımca. Yönetmenin Ayşe’nin bu ilişki üzerindeki etkisini de göstermek istediği açık ama olamamış. Zaten Ayşe o kadar baskın bir karakter ki yanına hangi hikâyeyi koysanız onun gölgesinde kalırmış.

Film sonrasında yönetmen Elfe Uluç ile bir söyleşi yapıldı. Zaten bu kısımda gelen sorular da filmin seyircide bıraktığı izin de Ayşe etrafında olduğunu gösteriyordu. Çoğunlukla Ayşe ile çalışmanın nasıl olduğuna dair sorular soruldu. Ayrıca travestilerin dünyasına girmenin neler gösterdiği üzerine de sorular geldi. Yönetmen özellikle Türkiye’de travestilerin çoğunlukla dindar olduklarını görmesinin kendisini şaşırttığını belirtti. Uzun süre Fransa’da yaşamış ve orada da travestiler ile çalışmaları olmuş. Orada bu tip bir duruma rastlamadığını, temel farkın bu olduğunu belirtti.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 276.070 hits
Eylül 2020
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: