Posts Tagged 'Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali'



Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 3. Gün: Hayvan Cenneti, Benim Çocuğum, Rağmen 3, … Adına, Yaz

Hayvan Cenneti (Le Paradis Des Bêtes / Beast Paradise):

Hayvan Cenneti kadına karşı şiddetin gelişmiş ülkelerde de uç noktalara kadar varabildiğini çarpıcı bir şekilde gösteren bir yapım.  Dominique ve Cathy iki çocukları ile birlikte yaşayan bir çift. Filmin en başında da gördüğümüz üzere Dominique her fırsatta karısını aldatan bir adam olsa da bir yandan da karısının herhangi bir erkekle en ufak bir konuşmasından bile bambaşka sonuçlar çıkarabilen kıskançlıkta bir adam. Zaten bu yüzden karısının çalışmasına da hiç izin vermemiş. Geçirdiği kıskançlık nöbetlerinde de karısını sık sık dövüyor. Sonrasında ise gerçekten de bu yaptığına üzülüyor ama bu üzüntünün bir faydası yok, bir gün sonra aynı şeyi bir kez daha yapabiliyor. Cathy artık dayanamayıp evini terk ettiğinde ise işler daha da kötü bir hale geliyor ve Dominique bu kez karısını hastanelik edene kadar dövüp çocukları da kaçırıyor.

Filmde Dominique bir yandan çok sorunlu bir tip olarak çizilmiş ama karısı ve çocuklarını sevdiğini de görüyorsunuz. Zaten asıl sorun bu hastalıklı sevgi duygusunda. Onun gerçekten sevdiği bu insanlara yaptıklarına sağlıklı bir insanın akıl sır erdirmesi mümkün değil ama ne yazık ki bu gibi durumlar hemen her gün yaşadığımız olaylar. İşin ilginci filmde Dominique’in ablası da çok sorunlu bir karakter olarak çizilmiş. Çok kısa bir ara bahsedilip geçiyor ama onların da çocukluklarının pek iyi geçmediği ortada.

Film boyunca Stefano Cassetti’nin başarılı performansını izliyoruz. Karakterini korkunç bir canavar gibi çizmeyip gidiş gelişlerini verebilmesi başarılı olmuş. Ayrıca iki çocuk oyuncu da gayet iyiler. Yine de film benzerini izlediğimiz diğer yapımların yanında çok yukarda bir yerde durmuyor. Örneğin yıllar önce galiba yine ilk kez Uçan Süpürge’de izlediğimiz Gözlerimi de Al çok daha iyi bir filmdi. Yine de özellikle finalde yarattığı duygu yoğunluğu ile izlemeye değer bir film.

Benim Çocuğum:

Can Candan’ın yönettiği Benim Çocuğum son dönemin en çok adı anılan belgesellerinden biriydi. Sezon biterken Uçan Süpürge sayesinde bu filmi de izleyebilmiş olduk. Filmde çocukları gay, lezbiyen ya da trans olan ailelerle tanışıyoruz. Filmin başında uzun bir süre her bir anne ve baba tek tek çocuklarının durumları ile karşılaşmanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. Bazıları durumu hemen kabul etmiş, bazıları çocuklarının durumunu önceden fark ettikleri halde bunu kendilerini itiraf etmeye bile çekinmişler. Bazıları bu durumu sürekli olarak gizlemeye çalışırken, bazıları da en baştan herkesin gözü önünde benim çocuğum böyle deme cesaretini göstermiş. Ama geldikleri noktada her biri çocuklarına destek oluyorlar. Filmin ilerleyen kısımlarında ise ailelerin beraberce yaptıkları işleri görüyoruz. Bu ailelerin her birinin Listag (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) bünyesinde bir araya geldiğini, aileler arasında düzenli olarak toplantılar düzenlediklerini, yeni ailelere yardımcı olduklarını görüyoruz. Bunun dışında meclise gidip LGBTT hakları için yürüttükleri çalışmalar, katıldıkları eylemler de filmde izlediğimiz olaylar arasında.

Film boyunca ailelerin çocuklara destek olmasının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Ne olursa olsun bir şekilde geleneksel düşünce yapısı ile yetişmiş olan anne babaların ne kadar açık fikirli olursa olsun çocuklarının eşcinsel ya da trans olduğunu öğrendiklerinde ilk anda şok geçirmesi normal ama önemli olan bu şoku çabuk atlatıp, durumun gayet normal olduğunun farkına varıp çocuklarını desteklemek. Film tümüyle bunu vurguladığı için filmde çocuklarını kabul etmeyen, hatta onları reddeden ailelere yer verilmemesi bir eksiklik olarak düşünülmemeli. Ancak neredeyse tümüyle Listag kapsamında kalınması ailelerin kapalı ve birbirine benzer bir çevreden gelmesi sonucunu doğurmuş. Keşke daha muhafazakar çevreden gelip çocuklarının durumunu kabullenip ona destek olan ailelere de yer verilseymiş.

Yine de Benim Çocuğum gayet başarılı ve etkileyici bir belgesel. Finalde ana fikrini şu şekilde verdiğini söyleyebiliriz: “Benim oğlum ya da benim kızım değil, ne olursa olsun benim çocuğum.”

Bu arada filmin önümüzdeki sonbaharda vizyona girmesi için çalışmalar devam etmekteymiş. Ben peşin peşin tavsiyemi yapayım, gün geldiğinde tekrar öneririz.

Rağmen 3:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altındaki bu bölümde bir belgesel, bir de kısa film izledik.

Aslan Kadınlar (Løvekvinner / Lion Women), İran’da şahın devrildiği günlerden beri kadınların özgürlük ve demokrasi için verdiği mücadeleyi anlatarak İran’daki kadınların önde gelen isimlere yapılan söyleşilere yer veriyor. Elbette bu mücadele dikkatle izlenmesi ve desteklenmesi gereken bir mücadele. Ancak bu belgeseli fazlasıyla taraflı buldum. Özellikle Ahmedinejad yönetimine karşı çok belirgin olarak muhalif bir tutumu var filmin. Bir belgesel yaparken tarafsız olunması gerektiğini savunacak değilim. Elbette bir fikriniz vardır ve bunu savunursunuz ama bunu yaparken fazla tek taraflı gözükünce filmin savunduğu görüşleri destekleseniz bile çok inandırıcı bulamıyorsunuz ve bir karşı propaganda filminden farkı kalmıyor. Örneğin Ahmedinejad’a karşı, zamanında şaha karşı yapılan devrime benzer bir devrimin ayak seslerinin duyulduğu argümanı çok inandırıcı gelmedi bana. Bu eleştiriyi getirirken filmin sonunda resmi yetkililerle de söyleşiler yapılmak istendiğini ama bunun kabul görmediği notunun olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Bu söyleşi talepleri kabul edilse film bu kadar tek taraflı olmazdı belki de.

Bu bölümde yer alan kısa film ise RAE adını taşıyordu. Bir kadın sığınma evinde geçen bu kısa filmin sabah izlediğimiz Hayvan Cenneti filmi sonrası Belçika’dan gelen bu kısa film de kadına karşı şiddetin dünyanın her yerinde bir sorun olduğunu gösteriyordu.

… Adına (W imie… / In the Name Of …):

Bu yıl festivaldeki Polonya filmi sayısı epey çok. Polonya sinemasını seven bir seyirci olarak bundan şikayetçi değilim. … Adına filmi de her kadar beklentilerimi tam olarak karşılamasa da belli bir düzeyin üzerinde bulduğum bir film oldu.

Filmde Polonya’nın küçük bir köyünde çalışmaya başlayan bir rahiple tanışıyoruz. Rahip Adam, köyde pek çok işe yardımcı oluyor, asıl önemlisi sorunlu çocuklar için bir merkez oluşturuyor ve onları topluma kazandırmak için çalışmalar yapıyor. Köy halkı rahibi seviyor ve destekliyor ancak zaman geçtikçe yavaş yavaş rahibin kendine bile itiraf etmekte zorlandığı duyguları açığa çıkıyor ve olaylar değişmeye başlıyor. Köyden bir kadının kendisi ile birlikte olma talebini reddettikten sonra erkeklere karşı duyduğu ilgi giderek kendini hissettirmeye başlıyor.

Filmin olumlu tarafı, eşcinsel bir rahibi anlatırken bunu taciz meselesi gibi klişe bir yola saparak yapmaması. Rahip Adam söz konusu gençlik merkezini açarken amacı genç erkeklere yakın olmak değil. Öyle olsa çok basit bir çözüm olurdu zaten. Film daha çok rahibin yalnızlık, yalnız bırakılmışlık ve suçluluk duygularına odaklanıyor. Görsel yapısını da iyi kurduğu söylenebilir ancak filmin bütününde de bir eksiklik duygusu hissettiğimi söylemeliyim. Senaryo daha sağlam olsa film de çok daha iyi olabilirdi.

Yaz (Del Lado del Verano / The Summer Side):

Antonia San Juan’ı Almodovar’ın Annem Hakkında Her Şey filmi ile tanıyoruz çoğunlukla. Çeşitli İspanyol filmlerinde de karşımıza çıkmışlığı vardır. Yönetmen olarak imza attığı bu ikinci uzun metraj filminde Almodovar’dan etkilendiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Filme genel olarak light Almodovar demek mümkün.

Filmin hikâyesi genç bir kadın olan Tana’nın çevresinde ilerliyor. Açılışta Tana’nın babası ölünce aile karışıyor. Aile tipik bir kalabalık İspanyol ailesi, her birinin farklı dertleri olan çok sayıda çocuk, oğlunun ölümünden ve başına gelen her şeyden gelinini sorumlu tutan cadı bir kaynana, birbirini çekemeyen teyzeler ve daha niceleri. Film de bunların her birine ve sorunlarına ufak da olsa vakit ayırmayı başarmış. Antonia San Juan, filminin 100 dakikalık süresinde bir ailede yaşanabilecek aklınıza gelebilecek hemen her konuya değinmiş. Aldatmadan eşcinselliğe, alkol ve uyuşturucu probleminden aşk hikayesine kadar her şey var filmde. Böyle olunca da bu temalar üzerinde çok derinleşemeden sadece bir değinmiş olarak geçmiş kalmış. Ama bir yandan da film çok keyifli ve eğlenceli. Özellikle Antonia San Juan’ın kendisinin canlandırdığı nefes alamadan konuşan karakteri görmek lazım. Keyifli ama çabuk unutulacak bir 100 dakika geçirmek için ideal.

Bu arada film başladıktan 10-15 dakika sonra gelip birkaç koltuk yanıma oturan, filmde geçen neredeyse her cümle sonrası kahkaha atan ama film bitmeden 10-15 dakika önce de kalkıp giden abladan bahsetmeden geçemeyeceğim. En azından film kadar ilginçti…

Reklamlar

Uçan Süpürge’de bu yılın ‘Genç Cadı’sı kim olacak?

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bu yıl Genç Cadı kim olacak? Festival seyircileri ve Uçan Süpürge dostlarının bu hafta en merak ettiği konu bu. 16 yıldır düzenlenen festival bu kez beşinci kez bir kadın oyuncuya “Genç Cadı Ödülü” verecek. Acaba ödül kime gidecek?

“Genç Cadı Ödülü” için Festival Yönetimi, son bir yıl içinde Türkiye sinemasında gösterime girmiş filmlerde oynayan genç kadın oyuncular arasında bir tercih yapıyor.

Sinemamızda kadın oyuncuları desteklemek, güçlü kadın rolleri yazılmasını teşvik etmek için verilen bu ödülü sırasıyla Elit İşcan (Reha Erdem’in ‘Hayat Var’ filmiyle), Damla Sönmez (İnan Temelkuran’ın ‘Bornova Bornova’ filmiyle), Esme Madra (Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk’ filmiyle), ve Ezgi Mola (Onur Ünlü’nün ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ filmiyle) almışlardı.

Bu sene ödülün kime gideceği festivalin kapanış töreninde açıklanacak ve ödül sahibini bulacak. 16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin kapanış töreni 16 Mayıs Perşembe akşamı Kızılırmak Sineması’nda yapılacak.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 2. Gün: Olay Yeri: Aile, Rağmen 1, Annelik Hüznü, Beşinci Mevsim, Aziz Ayşe

Olay Yeri: Aile:

Uçan Süpürge’nin değişmez bölümlerinden Olay Yeri: Aile bölümünün bu seçkisinde sekiz adet kısa film izledik. Bu bölümde çoğunlukla geleneksel düşünce yapısı içinde aile içinde kalması gerektiği düşünülen konuları ele alan filmler izliyoruz. İzlediğimiz filmlerin çoğu başarılı yapımlardı. Kısaca bahsedelim.

Yolda yardım etmek için arabasına aldığı hamile kadının aslında kocasının ikinci karısı olduğunu farkeden bir kadını anlatan İran filmi Birkaç Km Uzakta, aynı hikayeyi iki kadının tarafından ayrı ayrı anlatma fikri ile dikkat çekiyordu ama filmin ikinci kısmı olmasa da yeterli etkiyi yaratıyordu. Hatta olmasa daha iyiydi belki de. Yine İran’dan gelen Ağaçlı Yol ise kız çocuklarının sünnet edilmesine değinen biraz amatörce kalan bir yapımdı.

Travma Bangladeş’te küçük yaşta zorla evlendirilen kız çocukları ile yapılan söyleşilerden oluşan bir belgeseldi. Yaşanan şeyler ne yazık ki buralarda da benzerlerini duyduğumuz çok acıklı hikâyelerdi. Artık bunlar bitsin etkisini yaratan bir filmdi. İspanya’dan gelen Mor Yaralar ise yine çocuk diyebileceğimiz yaşta olup fahişelik yapan ama bunu para ihtiyacı nedeniyle değil kendi isteğiyle yapan bir kızın bir müşterisi ile geçirdiği kısa bir süreyi öne çıkartıyor ve bunun sonrasında geçmişi ile onu yüzleştiriyordu.

Ülkemizden gelen kısa filmlere baktığımızda ilk önce önümüze kadına şiddet, bakirelik meselesi gibi konuları bir performans sanatı eşliğinde konu eden Kova çıkıyor. Hafif deneysel sayılabilecek bu film bildiğimiz kısa filmlerden biraz farklı olsa da etkileyici idi. Ailesi tarafından bir şüphe üzerine bekâret kontrolüne götürülen bir kızı anlatan Derin Nefes Al bu anlamsız uygulamanın kız üzerinde yarattığı etkiyi başarılı bir şekilde veriyordu. Ufak bir eleştiri olarak Nesrin Cavadzade’nin rolünü iyi oynamış olsa da liseli kız rolüne biraz büyük kaçtığını söylemek lazım.

Çarşaftaki Leke her ne kadar Fransız filmi olarak gözükse de bizden karakterleri içerdiği için buralardan gelen bir film olarak adlandırılabilir. Bu film de birbirlerini ilk kez evlendikleri gece gören genç çiftin odalarında birbirlerini tanımaya çalışırken ailenin de kapı önünde kanlı çarşafı beklemelerini konu ediyordu. İyi bir yapımdı ancak bir kısa film olarak 22 dakikalık süresi biraz kısaltılabilirmiş.

Son olarak bir sonraki seansta belgesel filmini izleyeceğimiz Mizgin Müjde Arslan’ın Asya filminden bahsedelim. Bu film merkezine 12 yaşındaki bir kız çocuğunu yerleştirirken bölümdeki diğer filmlerin aksine doğrudan sosyal bir soruna odaklanmak yerine kızın bir günü boyunca karşılaştığı kişi ve olaylara bulduğu kristalden attığı bakışları gösteriyor. Doğrusu sinema duygusu olarak seçkideki en iyi film olduğunu söyleyebilirim.

Rağmen 1:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altında izlediğimiz bu bölümde bir kısa bir de uzun belgesel yer alıyordu. %30 (Sierra Leone’de Kadınlar ve Politika) filmi 1o dakika içinde ülkedeki kadınların politikada daha aktif rol alabilmek için yaptıkları mücadeleyi anlatmaya çalışıyordu. Filmde çeşitli animasyon tekniklerinin kullanılması dikkat çekici yönlerinden biriydi. Bir sorun olunca filmin bir kısmını altyazısız izlediğimizi de belirtmeden geçmeyelim (haksızlık etmeyelim yine de, seans sonunda izlemek isteyenler için filmi tekrar gösterdiler, diğer filme yetişmek durumunda olduğum için tekrar izleyemedim). Bu vesileyle altyazılar ile ilgili ufak bir not. Alman Kültür’ün oturma düzeninde bir eğim olmadığından ötürü arkada oturunca altyazıların okunması ciddi sorun olabiliyor. Bu yüzden burada gösterilen filmlerde bazı festivallerde altyazı yerine üstyazı kullanılıyor. Uçan Süpürge ekibi de bunu düşünebilir belki.

Bu seansın asıl çarpıcı filmi bir süredir çeşitli vesilelerle adını sık sık duyduğumuz Ben Uçtum, Sen Kaldın idi. Mizgin Müjde Arslan’ın bu belgeseli çok kişisel bir konuyu anlatıyor. Mizgin film boyunca, neredeyse hiç hatırlamadığı babasının izini Mahmur Mülteci Kampı’na kadar sürüyor, küçük yaşta kendisini bırakmak zorunda kalan annesiyle yüzleşiyor. Film kişisel bir hikâye sunarken bir yandan da bir dönem Kürtlerin yaşadıklarına, onları dağa çıkaran nedenlere çok da içeriden bir bakış atarak bireysel bir film olmaktan kurtuluyor. Özellikle şu anda içinden geçtiğimiz süreçte daha da önemli bir film haline gelmiş. Geçtiğimiz Ankara Film Festivali’nde yönetmenlerin kendi hikâyelerini anlattıkları kimi belgesellerin kişisel bir hikaye anlatmaktan öteye geçemediğini hatırlayınca Mizgin’in başarısı daha iyi ortaya çıkıyor.

Annelik Hüznü (Bejbi Blues / Baby Blues):

Annelik Hüznü, Polonya’da genç bir annenin yaşadıklarını konu ediyor. Henüz çocuk denebilecek bir yaşta çocuk sahibi olan Natalia bir yandan çocuğuna bakma çabasındayken bir yandan da moda dünyasında bir işe girmeye çalışıyor. Bebeğin babası Kuba da onu tek başına bırakmıyor aslında ama o da henüz çok genç ve her ikisinin de akılları bir karış havada. O da henüz genç sayılabilecek yaşlarda olan Natalia’nın annesi (ki Kuba dâhil çevredeki ergen oğlanlar annesinden de hoşlanmakta zaten) de kızına çok yardımcı olmuyor ve şehir dışına çıkıp onları bir başına bırakıyor. Kuba’nın anne babası ise çok kuralcı tipler. Ortada torunları olduğu için maddi yardımlar yapıyorlarsa da onlar da sağlıklı birer anne-baba figürü olamıyorlar. Böyle bir ortamda hikaye trajik noktalara sürükleniyor.

Filmin en önemli noktalarından biri Natalia’nın o yaşta çocuk sahibi olmasının bir kaza değil bilinçli bir karar sonucu olduğunu vurgulaması idi. Zaten filmin yönetmeni Katarzyna Roslaniec de film sonrası yaptığı söyleşide bu konuya dikkat çekerek filmde genç yaşta anne olma durumundan çok bencilce her istediğini yapma isteğini anlattığını belirtti. Filmin dikkat çeken unsurlarından biri de özellikle moda ile ilgili sahnelerde kullanılan canlı renklerdi. Filmin zaman zaman son derece iç karartıcı olan hikâyesi yanında bu canlı renklerin oluşturduğu tezat belli ki bilinçli bir seçim. Yönetmenle yapılan söyleşiden bir not daha iletelim. Film Polonya’da konu ettiği kesimin Polonya’yı temsil etmediği gerekçesiyle çok beğenilmemiş. Aslında seyirci sayısı fena değilmiş ama izleyenlerin yarısı filmi sevmediğini söylüyormuş. Yönetmen de elbette anlattığı hikâyenin tüm Polonya’yı temsil etmediğini ama böyle bir durumun da gerçek olduğunu söyledi. Zaten filmin finalindeki olay da tamamen bir gazete haberinden alınmış ve filmin fikri de bu şekilde doğmuş.

Beşinci Mevsim (La Cinquième Saison / The Fifth Season):

Beşinci Mevsim kış mevsiminden bir türlü kurtulamayan bir köyü anlatıyor bizlere. Filmin başında köyün sakinlerini kısaca tanıdıktan sonra her yıl geleneksel olarak yaptıkları kışa veda etkinliklerini görüyoruz. Sıra bu etkinliğin ana parçası olan şenlik ateşini yakmaya geldiğinde bu bir türlü başarılamıyor, toplanan çalı çırpı ne yapılırsa yapılsın alev almıyor. Sonrasında da kış bir türlü bitmiyor, askerler gelip hayvanları alıyorlar, kalan hayvanlar da telef oluyor zaten. Bunun üzerine köylü de başlarına gelen felaketlerden dolayı suçlayacak birilerini arıyor ve gözler dışardan gelen bir yabancıya çevriliyor.

Beşinci Mevsim özellikle görsel yapısı ile dikkat çeken bir film. Hemen her sahnenin üzerinde ince ince düşünülüp çekildiği belli oluyor. Hatta pek çok sahneyi filmden bağımsız olarak izlemek ve beğenmek mümkün. Filmin başlarında bu güçlü görsel yapının yanında hikâyenin çok sağlam olmadığını düşünmüştüm. Ancak olaylar gelişip hikâye yabancı düşmanlığı eksenine kaymaya başladığında o kısmı da toparlandı ve film festivalde şu ana kadar izlediğim en iyi film haline geldi.

Filmin ana karakteri diyebileceğimiz Alice’i canlandıran genç oyuncu Aurélia Poirier festivalin konuklarından biriydi. Daha ilk filmi olmasına rağmen oldukça başarılı bir performans çıkarmış. Film öncesinde yönetmenden gelen bir mesajı okuyan Poirier, film sonrasında da söyleşiye katıldı. Seyircilerin de çoğunlukla filmi sevmiş olduklarını gördük. Film sırasında kadraj dışından gelen uçak seslerinin ne anlama geldiği sorusu önemliydi. Poirier bunun aslında yaşananların sadece o köyün sorunu olmadığını, tüm dünyada yaşandığının vurgulanmak istendiğini söyledi. Ben de her ne kadar farklı temalarda filmler olsa da kadraj dışından gelen sesler, hayvan sesleriyle konuşan karakterler, köye dışardan gelen yabancı gibi unsurlar nedeniyle Reha Erdem’in Kosmos’u ile Beşinci Mevsim arasında akrabalık kurduğumu belirttim ve Türkiye’den dönmeden önce DVD’sini edinirse sevebileceklerini düşündüğümü söyledim. Bir önceki günkü söyleşide de Kosmos’un adı geçmiş. Demek ki başka seyirciler de bu akrabalığı kurmuş. Reha Erdem de bu filmi izlediyse sevmiştir diye düşünüyorum. Festivalde başka bir gösterimi kalmadı ama başka bir yerlerde yakalanırsa izlenmesini tavsiye ederim.

Aziz Ayşe:

Uçan Süpürge’de bu yıl gerek kurmaca, gerek belgesel olarak daha önceki yıllarda gördüğümüzden çok daha fazla yerli film var. Kurmaca filmler arasında tek izlemediğim Aziz Ayşe idi. Onu da bu vesileyle tamamlamış oldum. Filmde gerçek bir kişilik olan çöp toplayıcısı, travesti Ayşe konu ediliyor. Ayşe gerçekten ilginç bir kişilik. Bir yandan geçmişte başından geçen olayların da etkisiyle hiç kimseye güvenmiyor, herkesin kendisini takip ettiğini ve bir zarar vereceğini düşünüyor. Bir yandan da kazandığı çok sınırlı parayı yardım kurumlarına özellikle Mehmetçik Vakfı’na bağışlıyor. Karşılaştığı kişilere bazen hanımefendi diye hitap ederken bir anda küfürlerin en ağırlarını sallayabiliyor. Zaten görüldüğü ilk anda, psikolojik sorunları olduğu belirgin bir şekilde anlaşılıyor.

Ayşe karakteri ile ilgili bir belgesel kendi başına son derece ilgi çekici olabilirdi. Ancak yönetmen ve senaryo yazarı Elfe Uluç bu karakteri bir kurmaca film içinde kullanmaya karar vermiş. Film genç bir gazeteci olan Elif’in Ayşe üzerine bir belgesel çekmesi üzerine kurulmuş. Bu hikâyeyi izlerken Ayşe ile beraber geçirdikleri günlerin Elif üzerinde yarattığı etkiyi ve yol açtığı değişimi de görüyoruz. Aslında filmin bu kısmı da fena işlemiyor ama Feride Çetin’in oynadığı Elif karakterinin bir de sevgilisi var ki (Engin Altan Düzyatan) işte filmin o kısımları hiç olmasa da olurmuş kanımca. Yönetmenin Ayşe’nin bu ilişki üzerindeki etkisini de göstermek istediği açık ama olamamış. Zaten Ayşe o kadar baskın bir karakter ki yanına hangi hikâyeyi koysanız onun gölgesinde kalırmış.

Film sonrasında yönetmen Elfe Uluç ile bir söyleşi yapıldı. Zaten bu kısımda gelen sorular da filmin seyircide bıraktığı izin de Ayşe etrafında olduğunu gösteriyordu. Çoğunlukla Ayşe ile çalışmanın nasıl olduğuna dair sorular soruldu. Ayrıca travestilerin dünyasına girmenin neler gösterdiği üzerine de sorular geldi. Yönetmen özellikle Türkiye’de travestilerin çoğunlukla dindar olduklarını görmesinin kendisini şaşırttığını belirtti. Uzun süre Fransa’da yaşamış ve orada da travestiler ile çalışmaları olmuş. Orada bu tip bir duruma rastlamadığını, temel farkın bu olduğunu belirtti.

Çocuk Gelinler İçin Bir Kez Daha

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali kapsamında hazırlanan “Çocuk Gelinler” sergisini eski aile mahkemesi hakimi Eray Karınca ve oyuncu Laçin Ceylan birlikte açtı. Sergi 17 Mayısa kadar Alman Kültür Merkezi’nde görülebilir.

Uçan Süpürge Kadın İletişim ve Araştırma Derneği 20 yıla yaklaşan ömrünün son yedi yılını çocuk evliliklerinin önlenmesi için ilgili toplum kesimlerini harekete geçirmeye adadı. Bu süre içinde ülkenin hemen bütün illerinde saha çalışmaları, araştırmalar yaptı, film gösterimleri ve seminerler düzenledi. Bütün bu çalışmalara görsel tanıklık niteliğindeki “Çocuk Gelinler” sergisi Kanada Büyükelçiliğinin de katkısıyla Alman Kültür Merkezi’nde açıldı.

Açılış kokteyline sinemacılar, gazeteciler, sivil toplum örgütleri temsilcileri ve sinemaseverler katıldı. Açılış kurdelesini aile mahkemesi hakimi Eray Karınca ile sinema ve tiyatro oyuncusu Laçin Ceylan birlikte kesti.

Eray Karınca, 18 yaşından küçük çocukların mahkeme kararı ve aile izniyle evlendirilebilmesine olanak tanıyan Medeni Yasa maddesini tersine işleterek çocukları koruyacak kararlar alan bir hakim. Karınca’nın aldığı birçok benzeri karar çocuk yaşta evliliklerin önlenmesinde kayda değer adımlar olarak kabul ediliyor.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 1. Gün: Başka Bir Dünya, Kadınların Günü

Başka Bir Dünya (Inny Swiat / Another World):

16 yaşına giren Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’nin geçen yıllar içinde bize tanıttığı yönetmenler arasında tek bir isim söyleyin derseniz hiç düşünmeden Dorota Kedzierzawska diyebilirim. Pek çok festival takipçisi de yıllar içinde Dorota’nın hayranı oldu. Festival ekibi de sağolsun, bu hayranlığımızın farkında olsa gerek ki Dorota yeni bir film çektikçe Uçan Süpürge’de izleme şansımız oluyor.

Polonyalı bu başarılı yönetmen bu kez ilk defa bir belgesele imza atmış. Belgesel birkaç sene önce Ölmek Zamanı filminde beraber çalıştıkları, Polonya sinemasının ve tiyatrosunun önemli isimlerinden Danuta Szaflarska üzerine. Bugün 98 yaşında olan Szaflarska’nın geçmişini anlatması ortaya büyük bir tarih seriyor. Bu yaşında halen iki tiyatro oyununda oynamakta olan Szaflarska’nın hafızası da gayet güçlü olunca ortaya etkileyici hikâye parçacıkları çıkıyor. Filmden yönetmenin de oyuncuya olan hayranlığı hissediliyor. Kurmaca filmlerinde çok güçlü görsel yapılar oluşturan Kedzierzawska, bu kez kendini oldukça geriye çekmiş ve tabir yerindeyse meydanı Danuta’ya bırakmış. Tüm film boyunca arka planda eski fotoğraflar ya da oynadığı filmler eşliğinde Danuta’nın tek başına konuşmasını izliyoruz. Anlattıklarının etkileyici olduğunu kabul etmekle birlikte belgeselin de popüler tabiriyle konuşan kafalar belgeseli olduğunu (hatta tek bir konuşan kafa) da itiraf etmek lazım. Ancak başta da belirttiğim gibi geçen yıllar içinde Dorota Kedzierzawska’yı o kadar sevdik ki ne yapsa izleriz noktasına geldik.

Dorota’nın festival konuklarından biri olması benim için güzel sürpriz oldu doğrusu. Film sonrası bir anda yönetmen de aramızda denmesi sevdiğimiz bu yönetmeni görmek açısından güzel oldu (daha önce de festivale katılmış ancak sanırım zorunlu sebeplerle takip edemediğim iki Uçan Süpürge’den birinde olmalı). Söyleşi gayet samimi bir ortamda geçti. Sanırım Dorota da Türkiye’de ne kadar seveni olduğunu görüp şaşırmış ve sevinmiştir. Çünkü her filminin adını anıldı, filmlerindeki temalardan bahsedildi. Keyifli bir söyleşiydi gerçekten.

Kadınların Günü (Dzien Kobiet / Women’s Day):

Kadınların Günü’nün, geçtiğimiz gün sona eren İşçi Filmleri Festivali ile Kadın Filmleri Festivali’nin ortak noktasında durduğu söylenebilir. Yönetmeni ve ana karakterlerinin kadın olması dolayısıyla Kadın Filmleri Festivali’ne, bir süpermarkette çalışan kasiyerlerin yönetim tarafından alabildiğine sömürülmesini anlatması açısından da İşçi Filmleri Festivali’ne uygun bir filmdi.

Bu Polonya filminde kasiyer olarak çalışmaktayken bir terfi fırsatı ile karşılaşan kızıyla beraber yaşayan bekar bir anne olan Halina Radwan’ın hikayesini izliyoruz. Radwan, başta buna çok sevinse de bir süre sonra yönetici olabilmek için aslında aralarından çıkıp geldiği arkadaşlarına ne kadar sert davranması gerektiği görüyor. Hastalık, hamilelik gibi durumlar olsa bile işe geç kalmak tahammül edilebilecek bir şey değil, kasiyer kızlar yeri geldiğinde günde 14 saat çalışmak zorunda, hatta yerlerinden kalkmak zorunda kalmasınlar diye mesai öncesi onlara bez dağıtılıyor ki tuvalete gitmeleri gerekmesin, oturdukları yerde yapabilsinler. Ayrıca Radwan terfi etmesinin nedenlerinden birinin de patronunun ona duyduğu ilgi olduğunu fark ediyor. Her ne kadar kendi isteğiyle onunla birlikte olsa da baştan da beklenebileceği gibi bu ilişki iyi sonuçlanmıyor. Çalışma koşulları dramatik bazı olaylara yol açınca Radwan bu kez işyerine karşı bir mücadeleye girişiyor, fakat çalışanlar güçlerini birleştirmedikçe bu mücadelenin başarılı olması çok da mümkün gözükmüyor.

Kadınların Günü, benzer yapıdaki filmler içinde çok öne çıkacak bir özelliğe sahip olmasa da Maria Sadowska tarafından iyi yazılmış ve iyi yönetilmiş bir film. Başrolde Katarzyna Kwiatkowska da gayet iyi bir performans sunuyor. İlk günden festivalin iyi filmleri arasında adını yazdık.

16. Uçan Süpürge Film Festivali ‘Rağmen’ Başlıyor!

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 16. yaşını kutluyor. Festivalin açılış töreni 9 Mayıs akşamı 19.30’dan itibaren Devlet Opera ve Balesi’nde yapılacak. Açılışa tüm Ankaralılar davetli, davetiye zorunluluğu yok.

Sunucular Yetkin Dikinciler ve Laçin Ceylan

Bu sene ilk kez ‘temalı açılış töreni’ yapan Uçan Süpürge, 70’li yılları sahneye taşıyor. Gazeteci Elif Özmenek Çarmıklı’nın hazırladığı açılış törenini tiyatro ve sinema oyuncusu Yetkin Dikinciler ve Oyuncu Laçin Ceylan sunacak.

40 yıl sonra ‘Arkadaş’ barışa selam veriyor…

Yılmaz Güney’in 1974’te çektiği Arkadaş filminin aynı adlı unutulmaz parçası, ilk yorumcusu Melike Demirağ’ın yorumuyla Uçan Süpürge’nin sahnesinde barışa güvencin uçuracak. Açılış töreninde sahne alacak olan Melike Demirağ “Arkadaş” parçasının yanı sıra, 70’lerden bugüne en güzel barış mesajı olan “Sev Kardeşim”i de seslendirecek.

Açılış gecesinde sinema oyuncuları Perihan Savaş ve Zeynep Aksu “Onur Ödülü” alacaklar. Festivalin bu seneki Bilge Olgaç Başarı Ödülü ise Suzan Kardeş’in olacak. Bu sene ilk kez verilecek olan “Tema Özel Ödülü”nün sahibi ise Yıldız Kenter.

Dizilerden Uçup Beyazperdeye Konacaklar

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali 9 Mayıs’ta başlıyor. Festivalde bu yıl Türkiye’den kadın yönetmenlerin filmlerinin gösterileceği özel bir seçki var. Bu filmlerde kimleri izleyeceğiz diye merak edenlere:

Olgun Şimşek ‘Gözetleme Kulesi’nde

Sinema filmleri ve televizyon dizilerinden tanıdığımız, komediler de dramlarda da rolünün altından ustalıkla kalkan Olgun Şimşek, ödüllü yönetmen Pelin Esmer’in bu yıl sinemamızda fırtına gibi esen filmi “Gözetleme Kulesi”nden bize bakacak.

Sezin Akbaşoğulları hiç de ‘Yabancı’ değil

Son olarak Ankara polisiyesi Behzat Ç.’de karşımıza çıkan Sezin Akbaşoğulları, Filiz Alpgezmen’in yepyeni filmi “Yabancı” ile beyazperdede. Farklı kadın rollerini başarıyla canlandıran oyuncu bu filmde devleşiyor.

Ozan Bilen ‘Şimdiki Zaman’da

Yıllar önce ‘Uçurtmayı Vurmasınlar’ adlı filmde annesiyle cezaevinde kalan beş yaşındaki Barış rolüyle hatırladığımız Ozan Bilen, büyüdü ve yeniden sinema filmlerinde rol almaya başladı. Festivalde kaçırılmayacak filmlerden, Belmin Söylemez imzalı “Şimdiki Zaman”da Ozan Bilen’i izleyeceğiz. Bakalım tanıyabilecek miyiz?

Özcan Deniz ‘Araf’ta

Şarkıcılıktan sinemaya geçen ve çok izlenen filmlere yönetmen olarak da imza atan Özcan Deniz, sinemamızın ustalarından Yeşim Ustaoğlu’nun son filmi “Araf”la yeniden karşımızda.

Feride Çetin bu kez ‘Aziz Ayşe’

Perihan Mağden’in romanından beyazperdeye aktarılan ‘İki Genç Kız’da asi Behiye rolüyle akıllarda yer eden Feride Çetin, Elfe Uluç’un “Aziz Ayşe” filminde yine aykırı bir rolde. Feride Çetin’i sinemaya izlemeyi sevenler festivali kaçırmamalı.

Şenay Aydın da festival perdesinde

Zorluklarla dolu yaşam öyküsüyle büyüleyen genç bir oyuncu… Sinemamızın geleceğine yön verecek yeteneklerden Şenay Aydın, yine müthiş bir filmde unutulmayacak bir rolle festival seyircisini selamlamaya hazırlanıyor.

16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali, 9-16 Mayıs tarihleri arasında seyircilerine 47 ülkeden 100 filmle tadına doyulmaz bir hafta yaşatacak. Festival Kızılırmak Sineması, Goethe Institut ve sekiz üniversitede film gösterimleri, söyleşiler ve sürpriz etkinliklerle Ankaralıları uçmaya davet ediyor.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 263.188 hits
Ekim 2019
P S Ç P C C P
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: