Aralık 2012 için arşiv

Manifesto 50.Yılında Ankara’da

1962 yılında yayımlanan ve Yeni Alman Sineması’nın miladı olan Oberhausen Manifestosu’nun imzacılarının filmleri 21-22 Aralık’ta Goethe Enstitüsü’nde gösterilecek.

Oberhausen Manifestosu, 28 Şubat 1962 yılında 8. Batı Almanya Kısa Film Festivali’nde biraraya gelen genç yönetmen ve eleştirmenlerin “Yeni Alman Sinemasını” ilan ettikleri kısa ve güçlü metindir. Savaş sonrası, Almanya sinemasının propoganda aracı rolünden, uluslararası saygınlığa doğru istikrarlı serüveninin cesur başlangıcı kabul edilir. Manifestonun yayımlanmasından önceki birkaç yılda televizyon sayısında gerçekleşen dramatik artışın sonucu olarak Alman ticari sinemasının çöküşü ve bu yıllarda yakın coğrafyada ortaya çıkan yönelimler (İngiliz Özgür Sinema Hareketi, Fransız Yeni Dalgası) ile doğmakta olan modernist Avrupa sinemasının etkisinde genç Alman sinemacıları Oberhausen Manifestosu’nu yayımladılar:

oberhausen_manifest

—————————-

Geleneksel Alman sinemasının çöküşü, tutum ve uygulamalarının reddettiğimiz bir film tarzının ekonomik temelini sonunda ortadan kaldırıyor. Bununla birlikte yeni bir sinemanın yaşam bulma şansı vardır. Yeni Alman sinemasını yaratma amacımızı ilan ediyoruz.

     Bu yeni sinemanın yeni özgürlüklere gereksinimi vardır. Yerleşik endüstrinin geleneklerinden kurtulmaya… Ticari ortakların etkilerinden kurtulmaya… Özel çıkar guruplarının denetiminden kurtulmaya… Yeni Alman sinemasının inşasıyla ilgili somut entelektüel, biçimsel ve ekonomik kavrayışlara sahibiz. Bir kolektif olarak ekonomik risk almaya hazırız.

     Eski sinema öldü. Yeni sinemaya inanıyoruz.

—————————

“Yeni sinema” ile “eski” olanı arasına çektikleri bu çizgi ile Alman sinema endüstrisi ile işbirliği ihtimalini daha en başından ortadan kaldıran imzacıların, anaakıma dahil olarak onu dönüştürmeyi başaran Fransız Yeni Dalgası’nın tersine bugün de Alman sinemasında eski ile yeni, ticari ile deneysel, popüler ile avangard arasında derin uçurumlar olmasının temelini atmış oldular. Filmlerinde geleneksel öykü anlatımı ve dramatik kapalılık yerine belgesel gerçekliği ve deneysel açıklığı tercih eden çoğu deneyimsiz ve alaylı olan bu yirmi altı sinemacının Alman toplumunu, kapitalizmini, uyumculuk ve kayıtsızlığını eleştimek ve sıradışı olmak dışında pek ortak paydası yoktu.

Berlin’in ortasına bir duvar çekilmesinin üzerinden altı ay geçmeden yayımladıkları Manifesto’nun 50. Yıldönümünde, Oberhausen Kısa Film Festivali, imzacıların filmlerinden oluşan “Provoking Reality. Mavericks, Mouvements, Manifestos”  isimli bir programla çıktı karşımıza. Federal Cumhuriyet’in yaşamında eleştirel bir ses olmak isteyen yirmi altı imzacının, manifestonun yayımlanmasından önceki ve sonraki beşer yılı kapsayan aktif dönemlerine (1958-1967) ait  40‘a yakın film restore edilerek Nisan ayının sonunda 58. Oberhausen Kısa Film Festivali’nde gösterildi. Ardından farklı başlıklar altında aralarında Avusturya Film Müzesi ve MoMa New York’un da bulunduğu pek çok müze ve film festivalinde izleyici karşısına çıktı. Oberhausen Manifestosu Filmleri’ni 21-22 Aralık tarihlerinde Puruli Kültür Sanat işbirliğiyle Goethe Institut Ankara’da izleyebilirsiniz. Etkinlikte gösterilecek filmlerle ilgili ayrıntılı bilgi için:

http://www.goethe.de/ins/tr/ank/ver/tr10199556v.htm

Ankara’da Yılın En Kısa Gününde, Kısa Metraj Film Gösterimleri

Ankara Fransız Kültür Merkezi ve Büyülü Fener Sineması 21 Aralık’ta (yılın en kısa gününde) önemli bir etkinliği hayata geçiriyor. Film Fabrik bünyesinde hazırlanan, Art Park yapımı dört kısa filmden oluşan bir seçki Türkiyeli yönetmenlerin kısa filmleriyle buluşuyor. Kızılay Büyülü Fener sinemasında gösterilecek sekiz kısa filmin yer aldığı programda, filmlerin ardından Fransa’dan Pierre Henry Debiès ve Türkiye’den Arin İnan Arslan’la söyleşi gerçekleşecektir.

Dünyanın dört bir yanından genç sinemacıları bir araya getiren Film Fabrik’in kısa metraj filmleri Fransa, Finlandiya ve Çek Cumhuriyeti’nden sonra Ankara’da da sunuluyor.

Program çerçevesinde 21 Aralık günü saat 19.00’da Fransız yapım şirketi Art Park’tan ve Türkiye’den dörder kısa film gösterilecektir. Film gösterimlerinin ardından sinema yazarı Sinan Yusufoğlu’nun moderatörlüğünde Fransız yönetmen PH Debiès ve Türkiyeli yönetmen Arin İnan Arslan ile bir söyleşi gerçekleşecektir.

Programda Gösterilecek Filmler

Fransa (Art Park’tan) Kısa Filmler;

Amerikalı yönetmen Andréa A.Stuart’ın 2010 yılında çektiği “Neighbor /Komşu” (15′); Finlanda’nın küçük bir kasabasına yerleşen Amerikalı siyahi bir adamın kasabada geçirdiği günleri merkezine alan film, öteki olma ve dostluk üzerinden hikayesini kuruyor.

Fransız yönetmen Joseph Couturier’in 2005 yılında çektiği “Funny Eye /Komik Göz” (17’27”); korku edebiyatının usta yazarlarından Edgar Allen Poe’nun “Kuyu ve Sarkaç” hikayesinden uyarlandı. Film, bir palyaçonun modern toplumun Engizisyon mahkemeleri tarafından modern yaşamı  temsili değerleri nedeniyle ölüme mahkum edilmesini anlatır. Palyaço dayanılmaz derecede olan fiziksel ve ahlaki baskılara katlanmak zorundadır.

Finlandiyalı yönetmen Antony Bentley’in 2011 yılında çektiği “Driver / Sürücü” (11′); bir cenaze arabası sürücüsü ile ‘ölü’ müşterisi arasındaki yol boyunca süren ilginç sohbete ortak ediyor seyircisini.

Fransız yönetmen Pierre Henry Debies’in 2012 yılında çektiği “Strain/ Zorlanma” (13’19”), yabancı bir ülkeye entegre olamayan genç bir Fransız kadının kıskançlıkla kemirilen zihninin zamanla deliliğe mahkum olmasını incelikli bir hikayeyle anlatıyor. (Filmin ardından yönetmen PH Debies ile bir söyleşi gerçekleşecektir.)

Türkiye’den Kısa Filmler;

Yönetmen Rezzan Yeşilbaş’ın 65. Cannes Film Festivali’nden en iyi kısa film ödülüyle dönen “Be Deng / Sessiz” ( 14′) filmi 1984 yılında Diyarbakır’da tutuklu olan kocasına, cezaevi koşullarında yasak olmasına rağmen yeni bir çift ayakkabı götürmeye çalışan Zeynep’in hikayesini oldukça ustalıklı bir sinemayla anlatıyor.

Uzun metraj filmleriyle de tanıdığımız yönetmen Emre Akay, 2011 yapımı “Kırmızı Alarm” (15′) filminde bir siyasi parti genel başkanı olan Kudret Türkdoğan’ın ve etrafındaki erkeklerin oldukça sorunlu ‘siyasal’ dünyasına götürüyor seyirciyi. Devlet Televizyonu’ndaki konuşmasına saatler kala hazırlıklarını sürdüren başkanın esas derdi, programa bayrak kırmızısı bir kravatla çıkmaktır.

Ertuğ Tüfekçioğlu’nun yönettiği, oyuncu İrem Altuğ’un yazıp başrolünde oynadığı “Direk Aşk” (11′) çaresiz bir kadının hiç beklemediği bir anda aşık olmasını anlatan traji komik bir hikaye.

Yönetmen Arin İnan  Arslan’ın üçüncü kısa metraj filmi “Pera Berbangê / Arpeggio Ante Lucem” (15′), Dersim’de evcil güvercinlerini çarşıda azat ettirerek geçimini sağlayan Bışkov’un ve köylerin boşaltılmasıyla birlikte kente yerleşmek zorunda kalan insanların hikayesi anlatılıyor. (Filmin ardından yönetmen Arin İnan Arslan ile bir söyleşi gerçekleşecektir.)

Söyleşiye Katılacak Yönetmen Biyografileri

PH Debiès

1980 yılında Fransa’da doğan PH Debiès, Poitiers Üniversitesi’nden sonra Paris’te bulunan bir okulda sinema eğitimi alır. 2000 yılında yönetmenler topluluğunu kuran PH Debiès, birçok kısa metrajlı film ve müzik klipleri çeker. Günümüzde Art Park şirketi bünyesinde yönetmen ve program kurgu sorumlusu olarak, gençlere yönelik video atölye çalışmaları yaparak  ve bağımsız fotoğrafçı olarak çalışmaktadır.

Filmografisi

Mars Requiem – 15mn/2003 – 16mm

L’Appel du Large – 17min/2004 – MiniDV

Tic-Tac – 4min/2005 – MiniDV

Panic Zone – 7min/2006 – HDV

Au bout du nerf – 7min/2007 – HDV

36ème Sous-Sol – 13min/2010 – HD

Strain – 13min/2012 – HD

Poney Club – 26min/2013 – HD

 

Arin İnan ARSLAN

1982, Tunceli doğumlu. 2004’te ilk kısa filmi “Kırıntı”yı çekti. 2005 yılında Ege Üniversitesi Bilgisayar Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. 2006 yılında çektiği ikinci kısa filmi “Sî û Ba” ile Tahran Uluslararası Kısa Film Festivali’nde En iyi Asya kısa filmi başta olmak üzere bir çok ödül aldı. Dört yıl aradan sonra göç temasını, “kanatları olduğu halde gidememek” fikri üzerinden inceleyen Pera Berbangê isimli kısa filmiyle Berlin Film Festivali’nde yarıştı. Bağımsız olarak sinema yapmaya devam ediyor.

Filmografisi

Pera Berbange (Arpeggio Ante Lucem) -2010

Gölge ve Rüzgar (Si u Ba) – 2006

Kırıntı – 2004

YER: BÜYÜLÜ FENER SİNEMASI / KIZILAY

GİRİŞ / ENTRY: 5 TL

TARİH: 21 ARALIK 2012 – 19.00
ADRES:

Büyülü Fener Sineması
Meşrutiyet Cad. Hatay Sokak No 18
Kızılay

Tel : 0312 425 01 00

AB İnsan Hakları Film Günleri 2012 İzlenimleri: Lotte ve Aytaşının Sırrı, Denizdeki Adam, Islık Çalmak İstersem Çalarım, Kano, Sadece Rüzgar, Görünmez Adamlar, Adalar, Kuma

10-11-12 Aralık 2012 tarihleri arasında 10 farklı ilde eş zamanlı olarak düzenlenen ve toplam 11 farklı film gösterilen AB İnsan Hakları Film Günleri’nde 8 film izleme fırsatı buldum (diğer 3 filmi zaten daha önce izlemiştim). İzlediğim filmlerle ilgili görüşlerimi kısaca paylaşmadan önce etkinliğin geneli ile ilgili bir kaç kelam edelim (genel olarak Ankara’daki etkinlikle ilgilidir yazdıklarım, diğer illerde durum farklı olabilir).

Aslında aynı anda 10 ilde düzenlenen bu etkilik epey kapsamlı bir etkinlik, ancak duyurusunun yeterince yapılmadığını görüyoruz. Gösterimler ücretsiz, seçilen filmler de belli bir seviyenin üzerindeyken filmerin hemen hepsinde salonda yer kalmamış olmasını umardım. Halbuki, özellikle ilk gün ilgi oldukça düşüktü. Salonun dolu olduğu seanslar da yok değildi ama onlar da genellikle bir organizasyon olarak okulların geldiği ya da elçilik davetlilerinin ilgi gösterdiği senaslardı. Halbuki Ankara’nın sadık festival seyircilerinden pek azını salonlarda görebildik. Önümüzdeki yıllarda tanıtımın daha iyi olmasını umalım. Hoş tanıtım iyi olsaydı belki de gerçekten film izlemek isteyenler salonlara giremeyecekti. Belki de böylesi daha hayırlı olmuştur.

Gelelim filmlere:

Lotte ve Aytaşının Sırrı (Lotte ja Kuukivi Saladus / Lotte and the Moonstone Secret):

Lotte ve Aytaşının Sırrı hitap ettiği yaş kitlesi epey küçük olsa da çok renkli, eğlenceli, cıvıl cıvıl bir animasyondu. Güzel bir çocuk filmi yapmak için illa ki Pixar’a özenmek gerekmediğini gösteriyordu. Filmde en çok hoşuma giden şey hayalgücünü sınırlamaması oldu. Aydan gelen üç kulaklı tavşanlar, denizden tutulan krepler, rüyalar dünyasında birbirlerini bulan karakterler hep bu filmdeydi. Aman çocuklar yanlış öğrenmesin diye bir açıklama çalışması da yoktu. Bu arada filmi sessiz sedasız izleyen ufaklıklar hangi okuldan geldilerse takdir ettim. Film izlerken konuşulmayacağını erkenden öğrenmişler (ya da öğretmenlerinden çok korkuyorlardı, bilemiyorum). Halbuki aynı filmi izleyen gayet yetişkin bazı seyirciler bunu öğrenememişti henüz…

Denizdeki Adam (Man at Sea):

Yunanistan’dan gelen Denizdeki Adam filmi göçmenlik meselesi ile ilgili iyi bir hikaye yakalamış. Farklı nedenlerden dolayı kendi içinde bir suçluluk duygusu yaşayan bir kaptanın 30 mülteciyi gemisine alması sonra da onları hiç bir yere bırakamaması iyi bir konu. Bir süre sonra denizin ortasında tek başlarına kalan mülteciler ve gemi ekibinin hem psikolojij hem de fiziksel çatışması iyi işlense çok ilginç bir film olabilirmiş. Fakat festivallerde epeyce filmini izlediğimiz deneyimli yönetmen Constantine Giannaris sanki bir şeyleri eksik bırakmış. Senaryo tatmin edici olamıyor. Mesela kaptan ve eski karısının sorunları yeterince işlenmemiş. Genel olarak oyunculuk tarzını da çok başarılı bulduğumu söyleyemeyeceğim. Halbuki önceki filmi Hostage‘da bir otobüste sıkışıp kalan insanlar ile ilgili hikayesini daha iyi anlatmıştı.

Islık Çalmak İstersem Çalarım (Eu Cand Vreau sa Fluier, Fluier / If I Want to Whistle, I Whistle):

Romen sinemasının son dönem ne kadar iyi örnekler verdiğini biliyoruz. Islık Çalmak İstersem Çalarım da bu örneklerden biri olarak karşımıza çıktı. Islahevinden çıkmasına 2 hafta kalan 18 yaşındaki Silviu, içerdeki süresini uzatmamak için hiçbir kavgaya karışmıyor, kendine yapılanlara ses etmiyor. Yıllardır görmediği annesi gelip kardeşini İtalya’ya götürmek istediğini söylediğinde düştüğü durum için annesini suçlayan Silviu, kardeşinin de kendi durumununa düşmemesi için izin vermiyor. Ama içerden yapabilecekleri kısıtlı, telefon etmek ya da annesini görüşmeye çağırmak yetmiyor. Böyle olunca da bir noktada olay kopuyor. Filmin ilk yarısına Romen ıslahevlerinin durumunu yalın bir şekilde yansıttığı söylenebilir (zaten başrol oyuncusu dışındakiler gerçek mahkumlarmış). İkinci yarısı ise bir rehine dramasına dönüşüyor. Ama bu kısımda da pek abartıya kaçılmamış, ilk kısımdaki gerçeklik hissi devam ediyor. Yönetmen Florin Serban, tarzını haffiften Dardenne’lerden ödünç almış sanki ama etkili bir film ortaya çıkarmış. Yakalarsanız izleyin derim.

Kano (La Pirogue / The Pirogue):

Kano filmi salonun tıklım tıklım olduğu filmlerden biriydi. Salona sandalye konmasa filmi izleyemeyecektik hatta. Ancak dolu olmasının nedeni seyircinin ilgisi değil, gösterime getirilen lise öğrencileriydi (büyük ihtimalle Fransız Kültür ayarlamıştı).

Kano,etkinliğin ilk gününde izlediğimiz Denizdeki Adam‘a benzer bir konu anlatıyordu. Deniz üzerinde sıkışıp kalan bir grup insanın çatışması. Bu kez Senegal’den İspanya’ya ufak bir tekne ile gitmeye çalışan bir grup insanın çabasını izledik. Ayrıca bu filmde okyanus bir tekne ile aşılmaya çalışıldığı için, işin doğa ile mücadele kısmı daha baskındı. Aslında en baştan umutsuz bir çaba bu. Başarı şansı çok düşük olsa da insanlar bunu bir kurtuluş yolu olarak görüyor. Bazıları hayatlarında deniz bile görmemişken okyanusa açılıyorlar. Filmin büyük bir kısmı okyanusta küçük bir teknede geçiyor. Yönetmen bu kısıtlı mekanı iyi kullanmış. Ama karakterlerin çok boyutlu olarak çizildiğini söylemek zor. Genelde herbiri belli özellikleri temsil etsin diye yazılmış gibiydi. Yine de seyre değer bir filmdi Kano (bu arada filmin Türkçe ismi Kano pek olmamış, kayık ya da tekne olabilirmiş).

Eklemeden geçemeyeceğim bir konu var. Ne yazık ki filme getirilen öğrencilerden bir kısmı hem benim hem de başka seyircilerin uyarılarına karşın, sürekli konuştular. Bu öğrenciler muhtemelen zorla getirildi ama madem filmi sevmediler dışarı çıkıp arkadaşlarıyla muhabbet etselerdi keşke, film izlemek isteyenleri de rahatsız etmeselerdi. Neyse ki filmde müzik ve denizin sesi baskındı da yine de tahammül edebildik, bir sonraki filmde olsaydı çok daha kötü olurdu.

Sadece Rüzgar (Csak a Szél / Just the Wind):

Bir sonraki film Sadece Rüzgar, Macaristan’da gerçekleşen çingene cinayetlerinden yola çıkan bir filmdi. Filmden önce Macaristan büyükelçisinin söylediği sözler önemliydi. Bu film Macaristan’ın güzel yanını göstermiyor ama sanatçılar özgür olmalı, her istediklerini anlatabilmeliler ki biz de kendimizle yüzleşebilelim, iyiye gidebilelim dedi. Elçiliğin filmi bu etkinlik için seçmesi bir yana Oscar’lara da Macaristan adına bu film gönderilmiş. Macarları ülkelerindeki ırkçılığı bizde böyle şey olmaz diye saklamaya çalışmadıkları, sanatçıları kısıtlamadıkları için tebrik etmeli.

Filme gelince, açıkçası bu kadar minimalizm bana fazla gelebiliyor zaman zaman. Tüm film boyunca bir çingene ailesinin 24 saatini belgesele varacak yalınlıkta izliyoruz. Kamera aile üyelerinden herbirinin peşine takılıp onun ne yaptığını bize gösteriyor. Arada ufak ufak çingenelere yönelik şiddeti hissediyoruz. Aslında sürekli olarak aile üyelerinden birinin başına bir şey geleceği hissi ile tetikteyiz ama finale kadar sıradan gün devam ediyor. Bu sıradan güne tezat olarak finaldeki vahşet etkili ve akılda kalıcı oluyor elbette ama o final için bu film gerekli miydi tartışılır.

Görünmez Adamlar (The Invisible Men):

Görünmez Adamlar, İsrail’de kaçak olarak yaşayan Filistinli eşcinseller ile ilgili bir belgeseldi. Filistin’de cinsel tercihlerinden, İsrail’de etnik kökenlerinden dolayı hayatları tehlikede. İsrail’de resmi makamlarca yakalanırlarsa Filistin’e geri gönderiliyorlar. Bu da onlar için çoğunlukla ölüm anlamına geliyor. Onlar da bu nedenle herhangi bir Avrupa ülkesinden sığınma talep ediyorlar. Film genelde biri üzerinden ilerleyerek bu durumdaki 3 genci getiriyor karşımıza. Film bir belgesel olarak çok geniş kapsamlı değil belki ama derdini iyi anlatmış. İsrail-Filistin meselesinin farklı bir boyutunu getiriyor karşımıza.

Eskiden devlet başkanları kadın olsa savaşlar biterdi denirdi. Çeşitli örneklerle yanlış bir önerme olduğunu gördük. Filmde aynı şey eşcinseller için söyleniyor. Bir şans versek mi acaba…

Adalar (Isole / Islands):

Film, çalışmak için bir adaya giden ama parasını alamayınca oradan çıkamayan bir adamın öyküsü. Ama filmin üç ana karakteri var aslında. Sadece adada sıkışıp kalan adamın değil adada yaşayan bir rahibin ve ona bakan hiç konuşmayan kadının da öyküsünü izliyoruz. Aslında ada motifinin bir metafor olarak kullanıldığı belirgin. Bu üç insan da kendilerini çeşitli nedenlerle dışarıya kapamış karakterler. Zamanla birbirlerine yakınlık hissederek sınırlarını kırmayı başarıyorlar. Her ne kadar senaryoda bazı aksamalar olsa da üç karakter de başarılı oluşturulmuş. Baş karakter Ivan’ın adadan ayrılamama nedeni çok inandırıcı değil ama belki de bunu ayrılmamayı seçiyor diye yorumlamalıyız. Bu arada genelde bu etkinlikteki filmlerin oyuncuları pek tanımadığımız isimler olunca filmde kimler oynuyor bakmamışım. Bir anda Asia Argento’yu başrol oyuncularından biri olarak görmek güzel bir sürpriz oldu. Bu da filmi sevmem için yeterli bir sebep olabilir.

Kuma:

Umut Dağ’ın Kuma filmi sıkıntılı yanları olsa da bu meseleye farklı açıdan yaklaşan vasatın üzerinde bir film. Yapım koşulları nedeniyle Türk filmi kabul edilmiyor belki ama diğer tüm özellikleri ile bizden bir film. Kuma olayında kolaya kaçıp genç kızı ya da ilk eşi çaresiz kurbanlar, erkeği de zalim adam olarak kurgulamıyor. Tam tersi kumayı zaten ilk eş kendisi öldükten sonra ailesine baksın diye elleriyle seçiyor. Aslında burada olayı tam anlamıyla kuma olarak yorumlamak yanlış olur. Öleceğini düşünen bir kadın ailesine iyi bakacak birini arıyor. Aslında başta iki eş de durumdan memnun ama olaylar beklenmedik şekilde gelişince iş değişiyor. Filmin temel derdinin aile içinde herkesin bildiği sırların dışarıya yansıtılmaması olduğunu söylemek mümkün. Herhalde gösterime girecektir buralarda. Görmeye çalışın derim.

Gezici Festival 18. Yolculuğunu Tamamladı

Ankara Sinema Derneği tarafından, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın destekleriyle düzenlenen 18. Gezici Festival, 30 Kasım’da Ankara’da başlayan ve Sinop’ta devam eden 11 günlük sinema dolu yolculuğunu 10 Aralık’ta tamamladı.

Her yıl olduğu gibi Ankara’da başlayan Gezici Festival, 30 Kasım-6 Aralık tarihlerinde Büyülü Fener Sineması ve Alman Kültür Merkezi’ndeki tıklım tıklım dolu salonlardaki gösterimler, atölyeler, paneller ve Türkiye sinemasından önemli isimlerle gerçekleşen izleyici buluşmalarıyla başkentlilere sinema dolu bir hafta yaşattı.

Daha sonra rotasını Karadeniz kıyılarına, bu yıl ikinci kez misafir olduğu Sinop’a çeviren Gezici Festival 7-10 Aralık tarihlerindeki Sinop gösterimlerinin ardından 2012 macerasını da geride bırakmış oldu. Dünya ve Türkiye sinemasından ödüllü filmler, Tuncel Kurtiz’in “bir daha, bir daha” izlediği filmlerden ve Hollanda’dan çocuk filmlerinin gösterimleri ile Türkiye’nin sevilen sinemacılarını ağırlayan festivalin Sinop ayağı, Sinop Valiliği, Sinop Belediyesi ve Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla gerçekleşti.

Ankara’da tıklım tıklım dolu salonlar ve sinemacılarla söyleşiler

Gezici Festival’in Ankara gösterimleri yüzde 90 gibi rekor bir doluluğa ulaşırken, bazı gösterimlerin biletleri günler öncesinden tükendi. Toplam 65 filmin gösterildiği festivalde izleyiciler yönetmen söyleşilerine yoğun ilgi gösterdi; özellikle Türkiye seçkisi ve Kısa İyidir gösterimlerinde seyirciler merdivenlere taştı. Türkiye Sineması 2012 bölümünden Yeraltı, Araf, Babamın Sesi, Devir, Lal Gece, Küf, Şimdiki Zaman ve Zerre; Dünya Sineması’ndan Aşk, Düşler Diyarı, Hayır ve Perşembeden Pazara; Tuncel Kurtiz’in “bir daha, bir daha” izlediği filmlerden ise 2000 Yılında 25 Yaşında Olacak Jonas, All That Jazz ve Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma filmlerinin tüm biletleri tükendi.

Türkiye Sineması 2012 bölümünde yer alan filmlerin yazar, yönetmen ve yapımcılarıyla gerçekleştirilen söyleşilere gösterilen yoğun ilgi, zaman zaman bir sonraki seansların gecikmesine neden oldu. Gezici Festival’in ilk konuğu 30 Kasım’da, Antalya’da En İyi İlk Film ve En İyi Yönetmen de dahil dört ödül kazanan Zerre filminin senarist ve yönetmeni Erdem Tepegöz ile yapımcısı Kağan Daldal oldu. Tepegöz, işçi sınıfına ve kadına bakışıyla izleyicilerden övgü alan filminde “işçi sınıfının susmuşluğu ve bastırılmışlığını” anlatmaya çalıştıklarını söyledi. Dolu salona konuşan Daldal ise, Ankara’nın ve festivallerin kendileri için öneminden söz etti: “Ankaralı bir ekibiz. İlk galamızı Gezici Festival’de yaptığımız için gurur duyuyoruz. Hayalimiz bu tarz filmlerle bu salonları daha fazla doldurabilmek” dedi. Gösterime katılan Tuncel Kurtiz “Bu film son yıllarda işçi sınıfını anlatan en iyi film. Yılmaz Güney izleseydi gurur duyardı,” dedi.

Berlin’de Kristal Ayı kazanan Lal Gece filminin 1 Aralık’taki gösterimi sonrası izleyicilerle buluşan yönetmen Reis Çelik, İlyas Salman ve Dilan Aksüt’le çalışırken “senaryonun çeşitli yerlerine tuzaklar” kurduğunu ve “iki oyuncuyu çekimlerden önce yalnızca bir kez bir araya getirdiğini” söyledi. Venedik Film Festivali’nde Geleceğin Aslanı ödülünü alan Küf’ün yönetmeni ve senaristi Ali Aydın ise filmin 2 Aralık’taki gösteriminden sonra izleyicilerin sorularını yanıtladı. Aydın, “Filmin adı neden Küf?” sorusuna, “Türkiye’nin politik tarihindeki bir aralığı, 90’ları anlatmak istedim. Kokuşmuş, çürümüş bir sistemin olduğu bir dönem. Filmin adını bu kokuşmuş, çürümüş yapıdan aldım,” yanıtını verdi. En güzel övgü ise söyleşi sırasında salonda bulunan Tuncel Kurtiz’den geldi: “Büyük bir sevinçle seyrettim. Genç nesilden birinin dünya sinemasına bu eseri bırakmasıyla gurur duydum. İyi ki varsınız.”

Adana, Moskova, Abu Dhabi ve Tokyo’da ödüller alan Araf’ın 3 Aralık’taki gösterimi sonrası yönetmen Ustaoğlu, filminde “çok kesif bir yalnızlığı ve çaresizliği” anlatmaya çalıştığını söyledi. Derviş Zaim, “Hayatımda en fazla eğlendiğim film oldu” dediği Devir‘in 4 Aralık’taki gösterimi sonrası seyircilerle uzun uzun sohbet etti. Zaim, filmini “Belgeselden yararlanmaya çalışan, belgeseli harmanlayan bir kurmaca,” olarak tanımladı.

Ankara Sinema Derneği’nin de yapımına katkıda bulunduğu Yeraltı filminin 5 ve 6 Aralık’taki gösterimleri sonrası ise, Zeki Demirkubuz seyircilerle bir aradaydı. Demirkubuz, iki söyleşide de Ankara’da film çekme ve Ankaralılar üzerine düşüncelerini seyircilerle paylaştı: “Ankara’yı çok ilginç buluyorum. Hem mimari, hem yaşam düzeni, hem de insan ilişkileri olarak. Bana inanılmaz uzak, onun için de ilginç geliyor. Yazdığım her projeyle uğraşırken, Ankara’da olur mu diye soruyorum kendime.”

Şimdiki Zaman filminin 6 Aralık’taki gösteriminden sonra da yönetmen Belmin Söylemez ile senarist ve yapımcı Haşmet Topaloğlu izleyicilerle bir araya geldi. Birlikte çalışma deneyimi üzerine Söylemez, “Bu tip düşük bütçeli, bağımsız filmlerde yaratıcı yapımcı olması lazım. Haşmet’in rolü bu oldu,” derken Topaloğlu, “Yazma sürecini paylaşarak tamamladık. Benim rolüm ağırlıklı olarak yapımcılıktı. Bakış açısının gelişmesi tamamen Belmin’in,” sözleriyle süreci anlattı.

Türkiye Sineması 2012 bölümünün diğer filmleri ise İnan Temelkuran’ın Kristen Stevens’la birlikte yönettiği, Siirtli milli güreşçi Evin Demirhan’ın öyküsünü anlatan ve Altın Koza’dan üç ödülle dönen belgesel Siirt’in Sırrı; ve İki Dil Bir Bavul ile sinemaseverlerin kalbini kazanan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın Altın Koza’dan En İyi Film ve Senaryo ödülleriyle dönen son filmleri Babamın Sesi oldu.

Gezici Festival’de Dünya Sineması

Gezici Festival, bir kez daha Berlin, Cannes ve Rotterdam gibi önemli uluslararası festivallerden ödüllerle dönen ve Şili’den Güney Kore’ye, Avusturya’dan Sırbistan’a, dünyanın farklı ülkelerinden filmlerden oluşan Dünya Sineması seçkisini festival izleyicisiyle buluşturdu. Domuzların Kralı, Kaplanın Yılı, Onur Yürüyüşü, Orada Burada, Perşembeden Pazara ve Temizlikçi’nin Türkiye’deki ilk gösterimleri Gezici Festival’de gerçekleştirildi.

Ankara’ya özel konuklar

Gezici Festival’in Tuncel Kurtiz’in ‘Bir Daha, Bir Daha’ İzlediği Filmler başlığı altında programına eklediği Avrupa ve Amerikan sinemasından beş klasiğin ilk gösterimleri öncesinde, Türkiye Sineması’nın usta ismi bu beş filmi neden “bir daha, bir daha” izlediğini seyircilerle paylaştı, kimilerini de seyircilerle birlikte izledi. Bu bölümde Bob Fosse’nin yönettiği All That Jazz, Robert Altman klasiği Nashville, Luchino Visconti imzalı Leopar ve Alain Tanner’in yönetmenliğini yaptığı 2000 Yılında 25 Yaşında Olacak Jonas gibi Avrupa sineması örneklerinden oluşan zengin bir seçki yer aldı. Kurtiz, “17 yıldır kimsenin göstermeye cesaret edemediği filmleri sunan Gezici Festival’in hayranı” olduğunu söyledi.

Festivalin yabancı konukları arasında neonazi kültürünün Avrupa’da yükselişini anlatan çarpıcı belgesel Kan Akmalı – Gizlice Nazilerin Arasında’nın Alman yönetmeni Peter Ohlendorf ile iki gün süren Yeni Medya Belgeseli Atölyesi’ni düzenleyen İsrailli belgesel yönetmeni ve yapımcısı Yoram Schaffer ile Tel Aviv Üniversitesi, Sinema ve Televizyon Bölümü’nden Udi Ben-Arie yer aldı.

Sinop’ta bir kez daha coşkulu açılış

Gezici Festival, Sinop’taki açılışını 7 Aralık akşamı, Reis Çelik, Erkan Can, Alin Taşçıyan, Sinop Belediye Başkanı Baki Ergül, Sinop Vali Yardımcısı Kaya Çelik, Sinop Kültür ve Turizm Derneği Başkanı Fahri Bostan ve festivali bir kez daha coşkuyla karşılayan Sinoplu sinemaseverlerle gerçekleştirdi. Baki Ergül, “Sinop’tan güzel anılarla” ayrılmamızı dilerken; Erkan Can, Sinop’a 30 yıl sonra dönmenin “ne kadar güzel” olduğunu söyledi. Reis Çelik ise, yıllar önce ziyaret ettiği Sinop’u “memleketi Kars’a” benzettiğini, “yalnız bırakılmış ama kültürüne sahip çıkmış bir şehir” olarak gördüğünü Sinoplu seyircilerle paylaştı.  Çelik’in film başlamadan önceki son sözleri Gezici Festival’in de hislerini yansıtıyordu: “Sanatı sahiplenip, çağırdığınız için teşekkürler.”

Açılış sonrasında Lal Gece‘nin iki gösterimine de ilgi büyük oldu. Gösterimler sonrasında filmin yazar ve yönetmeni Reis Çelik, sinema yazarı Alin Taşçıyan‘la birlikte seyircilerin sorularını yanıtladı. Çelik, Lal Gece ile bir tartışma yaratmak istediğini söyledi: “Bizim yarattığımız, erkeğin de kadının da kölesi olduğu sistemi tartışmaya başlamamız gerekiyor. Böylece de iyi bir toplum yaratalım.”

Küf’ün 8 Aralık’taki gösterimi sonrası filmin yazar ve yönetmeni Ali Aydın, salonu dolduran seyircilerle sohbet etti. Aydın, sinema çözüm mü? Sorusuna, “Sinema hiç bir şeye çözüm olamaz. Sadece bir şeylerin konuşulmasına vesile olur,” diye cevap verirken, çözümün ne olduğunu da, “En önemli yaşam düsturu insan olduğumuzu hatırlamak. Ancak bu şekilde var olabiliriz,” sözleriyle yanıtladı.

Önümüzdeki hafta filmi Yeraltı ile Dubai Uluslararası Film Festivali’nde yarışacak olan yönetmen Zeki Demirkubuz ise 9 Aralık’ta Gezici Festivalin Sinop’taki son konuğuydu. Seyircilerden gelen yoğun ilgiyle bir saatten fazla Sinoplu sinemaseverlerin sorularını yanıtlayan Demirkubuz, “Gezici Festival’i çok eski arkadaşlarım düzenliyor. Artık vicdanım gibi oldular. Normalde festivallere mecburen gidiyorum. Ama Gezici Festival’in yeri benim için çok ayrı,” dedi.

Sinoplu sinemaseverlerin dört gün boyunca izlediği diğer filmler Siirt’in Sırrı, Şimdiki Zaman, Babamın Sesi, Temizlikçi, Orada Burada, Savaş Cadısı ve Leopar oldu. Haftasonu İstanbul’dan Sinop’a gelen ünlü konuklar Erkan Can ve Nurgül Yeşilçay ile Gezici Festival, Sinop izleyicisine festival havasını ayrı bir şekilde yaşatmış oldu. Festivalin 10 Aralık’taki son gösterimi öncesi Sinop Valisi Dr. Ahmet Cengiz ve Ankara Sinema Derneği Başkanı Ahmet Boyacıoğlu 18. Gezici Festival’in kapanış konuşmalarını yaptı. Boyacıoğlu, “Bu işbirliğinin önümüzdeki yıllarda da devam edeceğini biliyorum,” derken Cengiz, “Geçen yıl hep beraber, el birliğiyle bir ilki paylaştık. Umarız iş birliğimiz önümüzdeki yıllarda da devam eder,” dedi.

Festival duyuruları, program, filmler ve etkinlikleri Gezici Festival’in web sitesi, Facebook sayfasıve Twitter hesabından takip edebilir, fotoğrafları Flickr hesabından indirebilir, fragmanları Vimeo hesabından izleyebilirsiniz.

Avrupa Birliği İnsan Hakları Film Günleri

10-11-12 Aralık 2012 tarihinde eş zamanlı olarak 10 ilde düzenlenen Avrupa Birliği İnsan Hakları Günleri’nde toplam 11 film gösterilecek. Ankara, İstanbul, İzmir, Antalya, Kayseri, Eskişehir, Trabzon, Konya, Gaziantep ve Diyarbakır’da düzenlenen film günlerinde tüm gösterimler ücretsiz olacak. Ortak film programı şu şekilde:

10 Aralık, Pazartesi

12:30   Lotte ve Aytaşının Sırrı (Lotte Ja Kuukivi Saladus / Lotte And The Moonstone Secret), ESTONYA
15:00   Denizdeki Adam (Man At Sea), YUNANİSTAN
17:30   Islık Çalmak İstersem Çalarım (Eu Când Vreau Să Fluier, Fluier / If I Want To Whistle, I Whistle), ROMANYA
19:30   Daha İyi Bir Dünyada (Heavnen / In A Better World), DANİMARKA

11 Aralık, Salı

12:30   Lotte ve Aytaşının Sırrı (Lotte Ja Kuukivi Saladus / Lotte And The Moonstone Secret), ESTONYA
15:00   Kano (La Pirogue / The Pirogue), FRANSA
17:30   Sadece Rüzgar (Csak A Szél / Just The Wind), MACARİSTAN
19:30   Cennetteki Çöplük (Polluting Paradise), ALMANYA

12 Aralık, Çarşamba

12:30   Umut Limanı (Le Havre), FİNLANDİYA
15:00   Görünmez Adamlar (Gvarim Bilti Nir’im / The Invisible Man), HOLLANDA
17:30   Adalar (Isole / Islands), İTALYA
19:30   Kuma, AVUSTURYA

Filmler aşağıdaki salonlarda gösterilecek:

Ankara: Cinemaximum CEPA
Antalya: Cinemaximum Migros
Diyarbakır: N-City Avşar
Eskişehir: Cinemaximum Espark
Gaziantep: Sanko Park Avşar
İstanbul: Cinemaximum Meydan, Cinemaximum Fitaş
İzmir: Cinemaximum Optimum
Kayseri: Cinemaximum Forum Kayseri
Konya: Cinemaximum Oval Çarşı Bosna
Trabzon: Cinemaximum Forum Trabzon

Filmler hakkındaki bilgilerin yer aldığı broşüre buradan ulaşabilirsiniz.

Gezici Festival’de Bugün: 10 Aralık Pazartesi

Gezici Festival - 10 Aralık

Deniz Sineması

12.00 temizlikçi adrián saba

peru, 2011, dcp, 95’ ispanyolca; türkçe ve ingilizce altyazılı

Adli tıpta temizlikçi olarak çalışan Eusebio, gizemli ve öldürücü bir salgın hastalığın hüküm sürdüğü kentte, ölülerin bulunduğu evleri temizlemektedir. Kimsenin yaşamadığı bir evde sekiz yaşında bir çocuk bulur. Çevrelerindeki uygarlık yok olup giderken çocuğa göz kulak olmaya karar verir.

15.00 orada burada antonio méndez esparza

ispanya, abd, meksika, 2012, hdcam, 110’, ispanyolca; türkçe ve ingilizce altyazılı

ödüller Nespresso Büyük Ödülü Cannes • Özgürlük Ruhu Ödülü Kudüs • En İyi Film, En İyi Yönetmen Mumbai • Altın Kurt Ödülü Montreal • Özel Mansiyon Afi Fest • En İyi Yönetmen Selanik

Meksika’daki köyüne geri dönen bir ‘illegal’ göçmen işçinin karşılaştığı sorunlara ve hem Bush hem de Obama yönetimlerinin göçmen karşıtlığının zalimliğine ilişkin abartısız fakat etkili bir çalışma.

17.30 babamın sesi orhan eskiköy, zeynel doğan

türkiye, 2012, 35mm, 88’, kürtçe, türkçe; ingilizce altyazılı

ödüller En İyi Film, En İyi Senaryo Adana • En İyi Senaryo İstanbul

Babamın Sesi’nde Maraş Katliamı’ndan etkilenen Kürt-Alevi bir ailenin hikâyesini anlatan Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan, gerçek ses kayıtlarından ‘gerçek’ bir film çıkarmayı başarıyor. Geride kalanların travmasını anlamaya çalıştıkları gibi ülkenin ‘kirli’ tarihi ve asimilasyon politikasını büyük sözler etmeden hikâyeleştirebiliyorlar.-Hasan Cömert

20.00 siirt’in sırrı inan temelkuran, kristen stevens

türkiye, 2012, hdcam, 89’, türkçe; ingilizce altyazılı

ödüller Jüri Özel Ödülü, Jüri Özendirme Ödülü, En İyi Kurgu Adana • En İyi Belgesel Antalya

Güreşerek kazandığı parayla 13 kişilik ailesine destek olan genç Kürt kızı Evin Türkiye şampiyonudur. Kendi küçük kentinde bir kız olarak tek başına gidip ekmek alması mümkün değilken, dünya arenasında kendi yaratacağı geleceğe ulaşabilmesi için bir maçı kazanması yeterlidir.

Tayfa Kitapkafe’de Film Gösterimleri Sahte Belgeseller ile Devam Ediyor

Ankara’da Tayfa Kitapkafe’de bir süredir haftada bir film gösterimleri düzenleniyor. Meraklısı takip ediyordur eminim. Şimdiye kadar gitmek kısmet olmadı kendi adıma ama Aralık ayının programını vererek destek olalım dedim.

Aralık ayı programı sahte belgesellere (Mockumentary) ayrılmış. Program şu şekilde:

10 Aralık Pazartesi 20:00 – This Is Spinal Tap
17 Aralık Pazartesi 20:00 – Zelig
22 Aralık Cumartesi 20:00 – Take the Money and Run
24 Aralık Pazartesi 20:00 – Punishment Park

Tüm filmler iyi olmakla birlikte özellikle bu türün en tipik ve kült örneklerinden olan This Is Spinal Tap‘i izlemeyenler kaçırmasın derim. Tüm gösterimlerin ücretsiz olduğunu belirtmeden geçmeyelim.

Tayfa Kitapkafe’nin adresi ise şu şekilde:
Selanik Caddesi 82/32 Kızılay (Selanik caddesiyle, Kızılırmak caddesinin kesiştiği köşede)


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.419 hits
Aralık 2012
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: