Ocak 2013 için arşiv

Ödüllü filmler !f İstanbul’la birlikte geliyor

!f_Logo!f İstanbul programı açıklandı. Sundance’ten Berlin’e, Cannes’dan Toronto’ya, festivallerden ödüllerle dönmüş filmler Türkiye’de ilk kez 12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterilecek.

Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenen 12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın ödül avcısı filmleri ve partilerden söyleşilere zengin içeriğiyle sinemaseverlerin aklını başından alacak. 14 Şubat’ta İstanbul’dan yola çıkacak olan festival, 28 Şubat’ta Ankara ve İzmir’e uğrayacak.

Sundance’ten !f’e

Sundance’ten Berlin’e, Cannes’dan Toronto’ya, festivallerden ödüllerle dönmüş filmler Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da gösterilecek. Programın en taze ödüllü filmi ise, bağımsız sinemanın kalesi Sundance’te belgesel dalında Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan Blood Brother/Kan Kardeşim. Steve Hoover’ın yönettiği bu etkileyici belgesel, 2008’de sırt çantasıyla Hindistan’ı ziyaret eden Rocky Braat’ın burada HIV’li çocuklarla karşılaşmasını ve bu çocuklara destek olmak için eski hayatını bırakıp Hindistan’a yerleşmesini anlatıyor.

Oscar yarışından önce İstanbul’da

Festival programında ayrıca, Oscar ödülleri için yarışan, sinemaseverlerin merakla beklediği iki film de yer alıyor.

Ben Lewin’in bağımsız sinemanın kalesi Sundance’den seyirci ve jüri özel ödüllerini toplayan, Oscar’larda Helen Hunt’a yardımcı kadın oyunculuğu adaylığı getiren The Sessions/Aşk Seansları, yılın bağımsız hiti. Çocuk felci nedeniyle engelli kalan ve zamanının çoğunu solunum cihazına bağlı geçiren Mark’la seks terapisti Cheryl arasındaki ilişkiyi anlatan filmin, Amerika’da on yedi yaşından küçüklerin tek başına izlemesi yasaklandığını hatırlatalım.

Oscar’larda “Yabancı Dilde En İyi Film” dalının en güçlü adaylarından War Witch/Savaş Cadısı, bulunması neredeyse imkânsız olan ‘beyaz horoz’un peşinden gizemli bir albino kasabasına kadar giden genç bir çiftin imkânsız aşk yolculuğunun hikâyesi. Film, henüz 15 yaşında olan ve ilk sinema filmiyle Berlin’de Ekümenik Jürisi’nden kadın oyuncu ödülünü alan Rachel Mwanza’nın oyunculuğuyla büyülüyor.

En iyiler, ödüllü filmler

Werner Herzog ve Errol Morris’in yapımcılığında tüyleri diken diken eden anlatımı ve hikayesiyle sarsan, belgesel sinemanın en önemli buluşma noktalarından biri sayılan CPH:DOX’ta (Kopenhag) en iyi film seçilen The Act of Killing/Öldürme Eylemi; festivalin jüri üyelerinden biri olarak İstanbul’a gelecek Miguel Gomes’in Berlin’den FIPRESCI ve Alfred Bauer ödüllerini alan ve senaryo ile kurgunun kurallarını yerle bir eden son başyapıtı Tabu; Kleber Mendonça Filho’nun Brezilya’nın Recife adlı kıyı kasabasında bir mahallenin sakinlerinin yaşamlarında gezintiye çıkaran, Rotterdam’dan FIPRESCI’li filmi Neighbouring Sounds/Komşu Sesler; Cannes’dan Gençlik Ödülü, Chicago’dan film ve yönetmen ödüllerinin yanı sıra Toronto, Vancouver, Los Angeles film yazarları birliği ödüllerini de toplayan, en son Cesar Ödülleri’nde 9 dalda adaylığa ulaşan Holy Motors/Kutsal Motorlar, Un Prophète’nin yönetmeni Jacques Audiard’ın Marion Cotillard ve Matthias Schoenaerts’ı bir araya getirdiği, Valladolid’de en iyi film, senaryo ve erkek oyuncu ödüllerini toplayan Rust&Bone/Pas ve Kemik; Xavier Dolan’ın yönettiği, Cannes’dan Kuir Palmiye ve Un Certain Regard bölümünden de kadın oyuncu ödülünü alan Laurence Anyways; Sion Sono’nun Toronto NETPAC Ödülü’nü kazanan,Tōhoku depremi sonrası yaşananları konu edinen sarsıcı filmi The Land Of Hope/Umut Diyarı; Gomorra’yla dikkatleri üstüne çeken Matteo Garrone’nin dört yıllık aradan sonra çektiği ve Cannes’dan Jüri Büyük Ödülü’nü alan Reality/Gerçeklik, In Bruges’un yönetmeni Martin McDonagh’ın Michael Pitt, Sam Rockwell, Colin Farrell, Abbie Cornish, Christopher Walken gibi bir kadroyla geri döndüğü, Toronto’dan seyirci ödüllü suç komedisi Seven Psychopaths/7 Psikopat; Kristina Buožytė’nin Karlovy Vary ve Fantastic Fest’ten ödüllü, aşkın ve tutkunun görsel koreografisini ustaca inşa eden bilim kurgusu Vanishing Waves/Kaybolan Dalgalar; İngiliz Bağımsız Film Ödülleri’nin gözdesi, Peter Strickland’ın atmosferiyle büyüleyen küçük başyapıtı Berberian Sound Studio/Berberian Ses Stüdyosu; Varşova’da En İyi Belgesel seçilen, gösterildiği festivallerde olay yaratan F*ck For Forest/Orman İçin Seviş; Berlin’de Teddy, San Fransisco ve Torino’da izleyici ödüllerini alan, Ugandalı gey aktivist David Kato’nun hikâyesini anlatan Call Me Kuchu/Ben Kuchu’yum !f İstanbul’un ödüllü filmlerinden sadece birkaçı.

Bilet fiyatlarında artış yok

12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 14-24 Şubat tarihleri arasında İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak, 28 Şubat-3 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum CEPA ve İzmir’de ise Cinemaximum Forum Bornova sinemalarında gerçekleşecek. Festivalin biletleri 1-3 Şubat tarihlerinde İstanbul, 8-10 Şubat tarihlerinde Ankara ve İzmir’de indirimli ön satışa çıkacak. MyBilet’ten satın alınacak festival biletlerinde geçen yılın fiyatları uygulanacak.

Reklamlar

KuirFest 2013 İzlenimleri – Kuir Kısalar

Bu yıl KuirFest’teki kurmaca filmlerden ve belgesellerden bahsetmiştik, kısa filmlere de kısaca bir bakış atıp bir de örnek vererek bu yılki KuirFest izlenimlerini noktalayalım.

Festivalin bu yılki programında on kısa film vardı.

Islahevi (The Wilding), ıslahevinde gay olmak ve özgürlük ile sevdiği adam arasında seçim yapmak durumunda kalan bir adam üzerine iyi bir yapımdı. Aslında uzun metraj bir filmin bir bölümü olabilirmiş.

Mila Caos, kadın olarak sahneye çıkan bir Kübalı bir gencin özlemle annesinin onu izlemek için gelmesini beklemesini anlatıyordu. Belki de görünüşte çok aykırı bir yaşamı olabileceğini düşündüğümüz kişilerin aslında her birimizden çok da farklı bir yaşam sürmediğini de gösteriyordu.

Bir Gün Benim de Prensim Gelecek (Some Day My Prince Will Come), deneysel yapısı ile farklı görüntüleri üst üste bindiren bir kısa filmdi. En ilgimi çeken kısa filmlerden biri oldu.

Harbi Memeler (Butch Tits), butch denen erkeksi lezbiyenlerin memeleri ile ilişkilerini irdeleyen sadece 4 dakika süren eğlenceli bir kısa belgeseldi.

Bradley Manning’in Sırları Vardı (Bradley Manning Had Secrets), Wikileaks’e bilgi sızdıran bir askerin gerçek hikayesinden esinlenilmiş bir kısaydı. Tüm film 8-bit bilgisayar oyunları havasında çekilmişti. Açıkçası filme konsantre olup ne anlatıldığı anlayana kadar film bitiverdi. Programdaki kısa filmlere bir örnek olarak bu filmi verelim (daha iyilerini neden örnek vermedin derseniz, YouTube’da sadece bunu buldum diyebilirim):

Azize (La Santa / The Blessed), kasabadaki törenlerde Meryem Ana’yı canlandırmak üzere seçilen Maria’nın öyküsü. Babasının dileği Maria’nın iyileşmesi. Kız kıyayetleri giyen Maria’nın ayakta işediğini görünce sıkıntının ne olduğu az çok anlaşılıyor. Maria ise ortada iyileşecek bir durum görmüyor, sadece babasının ona kızmamasını istiyor. Festivalin iyi kısa filmlerinden biriydi.

Bu Bir Kovboy Filmi Değil (Ce n’est Pas un Film de Cow-boys / It’s Not a Cowboy Movie), televizyonda Brokeback Mountain filmini izleyen bir çocuğun tuvalette arkadaşına ne kadar etkilendiğini anlatmasını konu ediyor. Bir yandan da yan tuvalette birisinin babası eşcinsel olan iki kızın muhabbetlerine tanık oluyoruz. Çocukların eşcinselliğe nasıl baktıklarını anlatan hoş bir kısa film.

İlk Doğumgünü (Dol / First Birthday), yeğeninin Kore geleneklerine göre yapılan ilk doğumgünü partisine katılan eşcinsel amcayı anlatıyor. Aslında çoğunlukla yönetmenin kendi ailesine nostaljik bir bakışı izlenimi verdi.

Kumdaki Yengeçler (Crabs in the Sand), tam olarak anlamadığım bir kısa film oldu. Bir grup çocuk kumsalda oynuyorlar. Bu sırada birinin babası bir kadınla beraber oluyor, çocuk ise zihinsel özürlü bir adama ilgi gösteriyor (öyle diyelim) da film ne anlatıyordu, en azından ben tam olarak algılayamadım.

Diana, 11 dakikalık süresine çok fazla konuyu sıkıştırmaya çalışmış. Bir yandan toplumun trans bireye bakışı ve bireyin kendine bakışı var, bir yandan da Prenses Diana’nın ölümü ve Hindistan’da yaşanan felaketin tezatı. İyi bir kısa film ama daha sade olabilirdi.

KuirFest 2013 İzlenimleri – Belgeseller: Audre Lorde Berlin Yılları 1984-1992, Bana Bir Daha Bak, Ben Sen O, Hala, Marina Abramoviç Sanatçı Aramızda, Pişman Olanlar, Saklambaç, Vito

Audre Lorde: Berlin Yılları, 1984-1992 (Audre Lorde – Die Berliner Jahre 1984-1992 / Audre Lorde: The Berlin Years 1984-1992):

Belgesellere önemli bir yer ayıran KuirFest’te izlediğimiz filmlerinden biri lezbiyen şair Audre Lorde’nin Almanya’da geçen yıllarını anlatan filmdi. Bilmediğimiz bir ismi tanımak için iyi bir fırsattı ama bir yerden sonra kendini tekrarlayan bir yapım hissi verdi. Lorde’nin özellikle siyahi Alman kadınların bilinçlenmesine etkisi önemli, film de buna fazlaca vurgu yapmış. 79 dakikalık film, rahatlıkla 20 dakika falan kısaltılabilirmiş açıkçası.

Bana Bir Daha Bak (Olhe Pra Mim de Novo / Look at Me Again):

Bana Bir Daha Bak orta karar bir belgeseldi. Brezilyalı bir trans erkeğin yaşantısını anlatan film aralara başka hikayeler de yerleştiriyordu. Açıkçası o hikayeler hem ana hikayeyi hem de temayı dağıtıyordu. Aslında ana hikaye de çok ilginç değildi açıkçası. Asıl çatışma noktası filmin sonuna saklanan Syllvio’nun kızı ile buluşması idi. O kısımda da kızı ne kadar anlayışsızmış demekten öteye gidemiyoruz. Benzer şekilde bu belgeselin süresi de yaklaşık 40 dakikaya inebilirmiş.

Ben, Sen, O…:

Yerli kısa belgesellerden Ben, Sen, O, iki trans bireyin çocuklarından beri yaşadıklarını kendi ağızlarından anlatıyordu. Çoğunlukla duyduğumuz hikayelerden çok farklı değildi hikayeleri belki ama cesurca anlatmaları önemliydi. Özellikle dinle ilişkileri ve birinin girdiği tarikatte yaşadıkları ibretlik olaylardı.

Hala:

Bir diğer yerli kısa belgesel olan Hala filminde, kadın kıyafetleri giyip makyaj yaptığı halde doğduğu köyde kendini kabul ettiren İhsan konu ediliyordu. İhsan bir süre sonra “İhsan Hala” olarak anılmaya başlanmış ve köyün bir parçası olmuş. Tavuk yetiştiriyor, evlere temizliğe gidiyor vs. Önce muhafazakar olarak kabul edilen bir çevrede ne kadar güzel bir olay diyorsunuz ama işin içinde bir dram da var. İhsan’ın kendini kabul ettirmesi çok da kolay olmamış elbette. Cinsiyet değiştirme ameliyatını aslında istiyor gibi ama bu ameliyatı olursa aynı süreci tekrar yaşayacağını, bu sefer tümüyle kadın olarak görüleceği için köyün kadınlarının kocalarını ondan kıskanacağını düşünüyor. Yine de kabul etmek lazım, köyde büyük şehirde alabileceği pek çok tepkiyi de almadan, belki de daha mutlu yaşıyor İhsan Hala.

Marina Abramoviç: Sanatçı Aramızda (Marina Abramovic: The Artist Is Present):

Marina Abramović: Sanatçı Aramızda belgeseli festivalin beni en fazla etkileyen filmlerinden biri oldu. Filmin belgesel olarak değeri tartışılabilir belki ama Marina Abramović gibi bir kişiliği bize tanıtması etkileyici olması için yeterliydi. Filme adını veren Sanatçı Aramızda gösterisi Abramović’in 2010 yılında yaptığı bir gösteri. Bu gösteride Abramović, 3 ay boyunca günde 7.5 saat, haftada 6 gün bir sandalyade oturuyor, seyirciler de tek tek onun karşısına. Ayrıca bir yandan da genç sanatçılar, Abramović’in geçmiş yıllarda gerçekleştirdiği performansları tekrarlıyorlar. Film, New York Modern Sanatlar Müzesi’ndeki bu gösterinin hazırlanma sürecini anlatırken Abramović’in hayatına da bakıyor. 3 ay boyunca bunu yapmak çok güç belki ama onun yıllar yılı yaptığı pek çok gösteri daha da zor ve tartışmalı olmuş. Bir performans sanatçısı olarak sanatında hep vücudunu kullanmış. Özellikle bir dönem sevgilisi olan Ulay ile yaptıkları ilginç. Mesela çıplak şekilde birbirlerine doğru yürüyüp çarpışıyorlar ya da duvara çarpıyorlar. Gün sonunda tüm vücutları morluklar içinde kalıyor. Bir diğerinde hiç hareketsiz bir şekilde karşılıklı oturuyorlar, sonunda Ulay hastaneye kaldırılıyor. Performansların bir başkasında ikisi çıplak olarak karşılıklı duruyor, sergiye girmek isteyenler ise aralarındaki ufacık boşluktan geçmek zorunda. Abramović’in tek başına yaptığı en ilginç gösterilerden birinde ise seyircilere çeşitli objeler veriliyor ve bunları onun üzerinde serbestçe kullanabilecekleri söylenyor. Bu objeler arasında gül, bal gibi daha zararsız şeyler olduğu gibi makas, kırbaç, silah ve bir adet kurşun da var. Belgesel tüm bu gösterilerin eşliğinde sanat kavramı üzerine düşünmemizi sağladı. Bir yandan da burada o performanslar olsa ne olurdu dedik.

Pişman Olanlar (Ångrarna / Regretters):

Pişman Olanlar anlatımı ile olmasa da konusuyla ilgi çekici bir belgeseldi. Mikael ve Orlando erkek olarak dünyaya gelmişler, sonra cinsiyet değiştirme ameliyatı olmuşlar ama bundan da pişman olmuşlar. Biri tekrar ameliyat olarak tekrar kendisine bir penis taktırmış, diğeri de o yolda. Filmde bu iki kişinin bunun nedenlerini konuşup tartışmalarını izliyoruz. Cinsel kimlikler üzerine zihin açıcı bir filmdi ama sadece iki kişi ile sınırlı kalmasa daha iyi olabilirdi. Ayrıca gösterim sonrasında cinsiyet değiştirme operasyonları ile ilgili bir de panel vardı ama ona katılama fırsatı bulamadım.

Saklambaç (Chuppan Chupai / Hide and Seek):

Pakistan’da yaşayan bir grup LGBT bireyi ile yapılan söyleşilerden oluşan Saklambaç adlı belgesel yine konu aldığı bölge açısından ilgiye değer bir yapımdı. Belgesel olarak ne kadar başarılı olduğu tartışılır ama Pakistan’daki durumu anlatması açısından önemliydi. Belli ki Pakistan’da transseksüeller belli bir kabul görmüş ama eşcinsel erkek ya da kadın olmak hala kabul edilemez bir durum. Zaten film sonrasında yapılan söyleşide Pakistan’da transseksüellerin artık televizyonda program dahi yapabildikleri (ilginç bir not; filmin iki yönetmeninden biri, iki gündür Türk kanallarını özellikle Show Tv’yi izlediğini, bu açıdan Türkiye ile Pakistan’ın benzediğini söyledi), kanunen kabul gördükleri söylendi. Hatta eskiden bu bireylere kimlik bile verilmezken şu anda cinsiyet hanesine 3. cins yazılmak suretiyle kimlik verilmeye de başlanmış. Bir ilginç not daha. Yönetmenlerden birinin ailesi bile onun böyle bir film çektiğini bilmiyormuş.

Vito:

Vito, sinemada eşcinsellerin ne şekilde temsil edildiğini araştıran The Celluloid Closet kitabının yazarı Vito Russo’nun hayatını anlatıyor. Başarılı ve etkileyici bir belgesel olduğunu söylemek mümkün. Temelde üç bölümden oluştuğu söylenebilir. İlk bölüm Vito’nun çocukluğu ve gençliğini anlatan klasik bir belgesel yapısındaydı. Eşcinselliğini ne şekilde yaşadığını, ailesi ile ilişkileri gibi konular anlatılıyordu. İkinci bölüm The Celluloid Closet dönemini anlatıyordu. Filmin bu bölümlerinde belgesel Vito’nun hayatından uzaklaşıp kitapta anlatılanlara odaklanıyor. Bu kısım adeta The Celluloid Closet filminin kısa bir bölümü gibiydi. Bu vesileyle o belgeseli de fena halde tavsiye ederim. Belgeselin 3. kısmı ise Vito’nun AIDS ile savaşına ayrılmış, kaçınılmaz olarak duygusal bir bölümdü. Film Vito’nun hayatına odaklandığı için ölümüyle bitiyordu ama film bittiğinde bir-iki satırla da olsa AIDS’le mücadele sürecinin günümüzde geldiği durum hakkında bilgi verilse iyi olabilirdi. Vito genel olarak festivalin iyi filmlerinden biri olarak aklımızda kalacak.

KuirFest 2013 İzlenimleri – Kurmaca Uzun Filmler: Ağır Ablalar, Asi ve Genç, Güzel Babam, Işık Açık Kalsın, Ruj İzi, Sağanak, Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor

17-24 Ocak 2013 tarihleri arasında düzenlenen KuirFest devam ederken filmlerle ilgili görüşlerimi toparlamaya fırsat bulamamıştım. Festival izlenimlerini bitiminden sonra yazmak durumunda kaldığım için bu kez gün gün değil festivalin bölümleri üzerinden bir değerlendirme yapmak istedim. Öncelikle kurmaca uzun filmler bölümünde yer alan filmler.

Ağır Ablalar (Dicke Mädchen / Heavy Girls):

Ağır Ablalar, annesi ile beraber yaşayan Sven ile Sven yokken onun annesine bakıcılık yapan Daniel’in hikayesi. Sven uzunca bir süredir hayatını annesine adamış belli ki, yatağını bile onunla paylaşıyor. Daniel’in ise bir eşi ve çocuğu var. Birbirlerinden hoşlandıklarına dair ufak göstergeler var ama bunu bırakın birbirlerine, kendilerine bile itiraf edemiyorlar. Ama bir süre sonra bunamakta olsa da yaşam sevincini kaybetmeyen annenin katalizör etkisiyle bu iki adam birbirine yaklaşıyor. Bir yandan çok eğlenceli, bir yandan da gayet duygusal, mütavazı ama başarılı bir yapım olmuş Ağır Ablalar. Finali biraz havada kalmış gidiydi sadece. Zaten iki erkeğin aşkını anlattığını belirttik ama olur da rahatsız olan olursa diye filmde fazlaca erkek çıplaklığı olduğunu da ekleyelim.

Asi ve Genç (Joven y Alocada / Young and Wild):

Asi ve Genç, cinselliğini epey serbest şekilde yaşayan ve bunu blogunda anlatan 17 yaşında genç bir kızı anlatıyordu. Genç kızın epey dindar bir aileden gelmesi ve seks yaptığı ortaya çıktığı için okuldan atılmasından sonra yine bu yönde yayın yapan bir tv kanalında stajyer olarak çalışması da filmin ayrı bir boyutu idi. Ana karakterlerin İnternet’i yoğun kullanımı filmin dokusuna hatta son jeneriklerine bile başarılı bir şekilde yedirilmişti. Bu anlamda kamera arkasında da bu teknolojileri yoğun biçimde kullanan bir yönetmen olduğu hissediliyordu.  Filmin cinselliği yoğun kullanımı eleştirilebilir ama o yaşlarda hormonlar almış başını gitmişken dünyaya da öyle bakılabilir gerçekten. Konusuna hakim ve iyi anlatan bir film ama bu filmi izlemek isteyenleri de uyaralım yine de, pornografi sınırlarında sahneleri var.

Güzel Babam (Lovely Man):

KuirFest’te Endonezya yapımı bir filmi göreceğimizi duyduğumuzda konuya yaklaşımlarını görmek açısından ilgimizi çekmişti. Güzel Babam isimli film, yıllar önce ailesini terketmiş olan babasını arayan dindar bir kız ile transseksüel olduğunu öğrendiği babasının geçirdikleri bir geceyi anlatıyordu. Sevenleri kusura bakmasın (ki festival kitlesinde seven sadece bir kişiye rastladım şu ana kadar) ama festivalin en kötüsü idi bence. Bir yandan çok klişe, bir yandan da çok amatörceydi. Görüntünün çok kötü, sesin de düşük olması da izleme deneyimini ayrıca kötü etkiledi. Topu topu 76 dakikalık süresinin sonunu zor getirdik diyebiliriz. İzniyle bir arkadaşın film sonrası söylediğini aktarayım, Flash Tv – Gerçek Kesit filmi modunda bir filmdi.

Işık Açık Kalsın (Keep the Lights On):

Işık Açık Kalsın festivalde beklentimizin büyük olduğu filmlerden biriydi. Ne de olsa Berlin’de Teddy ödülü almıştı. Bağımsız Ruh Ödülü adaylıkları da vardı. Kötü bir film değildi kesinlikle ama beklediğimizi vermekten de uzak kaldı biraz. İki erkeğin cinsellik dolu aşkları dediğimiz zaman geçen yıl izlediğimiz Weekend çok daha başarılı bir yapımdı örneğin. Tabii o film, ilişkinin başladığı haftasonunu anlatırken burada 10 yıla yayılan bir ilişki var. Bu süre zarfındaki inişleri çıkışlarını anlatmak daha zor. İyi ama daha iyi olabilirdi diyelim.

Ruj İzi (Lipstikka):

Ruj İzi yıllar önce iyi arkadaş belki de sevgili olan iki Filistinli kadının İngiltere’de evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra karşılaşmalarını anlatıyor. Ya da en azından ilk bakışta böyle duruyor diyelim. Bu iki kadının üç farklı döneme yayılan hikayelerine girdikçe işin asıl içyüzü ortaya çıkıyor. Başta gayet ortalama giden film de dakikalar geçtikçe iyileşmeye başlıyor ve festivalin iyi filmlerinden biri olarak sonlanıyor. Özellikle senaryoda ayrıntılara gösterilen özen dikkat çekici. 2 kadının da geçmişlerinden gelip bugünlerini etkileyen olaylar ince ince işlenmiş. Filmi izleyeceklerin göreceği ve iki farklı bakış açısı ile izlediğimiz kilit bir olay var ama sadece o olayın değil daha ufak ayrıntıların da karakterlerin hayatlarındaki rollerini görebiliyoruz. Ayrıca, özellikle Inam karakterinin hem bugününü hem gençliğini oynayan iki oyuncu da gayet başarılı. Festivalin izlenmesi gereken filmlerinden biriydi.

Sağanak (Cloudburst):

Sağanak, 31 yıldır beraber yaşayan 80’li yaşlarına gelmiş iki lezbiyenin birinin torununun onu bir bakımevine yatırmak istemesi üzerine artık evlenmenin zamanı geldi diyerek Kanada’ya doğru yola çıkmasını anlatan bir filmdi. Yolda aralarına hasta olan annesini görmek için otostop çeken genç ve yakışıklı bir adam da katılıyordu. Esasen film için bu üçlünün yaşadıklarını anlatan bir yol filmi demek lazım. Gayet eğlenceli, epey güldüren bir filmdi. Pek çok ödül de almış ama doğrusunu söylemek gerekirse tiplerin çizilmesi, oyunculuklar, diyaloglar bana bir tv filmi havası verdi çoklukla. Elbette bizdeki tv filmlerinden bahsetmiyorum. HBO tv filmi tadında. Yoksa bizde yayınlansa 93 dakikalık film 70 dakikaya inerdi herhalde. Neticede hoş bir film, evet. Ama aldığı ödüllerden dolayı da beklentiyi abartmamak lazım.

Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor (Codependent Lesbian Space Alien Seeks Same):

Uzaylı Lezbiyen Ruh Eşini Arıyor. Bu isimdeki bir filmi kesinlikle izlemem lazımdı. Kötü de olsa absürd bir yapım olacağı kesindi. Filmde Zots gezegeninden dünyaya sürülen üç uzaylının New York’daki serüvenlerini izliyoruz. Hissettikleri yoğun duygular nedeniyle gezegenlerindeki ozan tabakası zarar görmüş. Ancak kalpleri kırılıp artık duygu hissetmeyecek hale geldiklerinde gezegenlerine dönebilecekler. Bunun için de ideal yer dünyamız. Film bir bilim-kurgu parodisi olduğu gibi farklı cinsel tercihleri olanların toplumda uzaylı gibi görülmesi üzerine bir yapım olarak da okunabilir. Son anlarına kadar siyah-beyaz olan film belli ki çok küçük bir bütçe ile çekilmiş. Fena halde amatör bir yapım ama farklı mizah duygusunun içine girilirse hoşça vakit geçirtebilir.

Ankara Alman Kültür’de Romy Schneider Filmleri

Ankara Alman Kültür Merkezi’nde 24 Ocak-12 Şubat 2012 tarihleri arasında Fransız Kültür Merkezi’nin de işbirliği ile Romy Schneider filmleri gösterilecek. Gösterimlere Schneider’in çok bilinmeyen fotoğraflarından oluşan bir sergi de eşlik edecek. Gösterim programı şu şekilde:

24 Ocak Perşembe: Monpti
29 Ocak Salı: Mädchen in Uniform
31 Ocak Perşembe: La Piscine
5 Şubat Salı: César et Rosalie
7 Şubat Perşembe: L’important c’est d’aimer
12 Şubat Salı: L’Enfer D’Henrigeorges Clouzot

Filmler ile ilgili ayrıntılı bilgilere Fransız Kültür ve Alman Kültür‘ün sayfalarından ulaşılabilir.

Not: Tüm gösterimler saat 18:30’da başlayacak ve giriş ücretsiz olacak.

SİYAD’ın En İyisi Tepenin Ardı

45. Siyad Ödülleri dün gece düzenlenen ödül töreni ile sahiplerini buldu. Siyad üyesi sinema yazarları tarafından yılın en iyi yerli filmi olarak Tepenin Ardı seçilirken bu film aynı zamanda Emin Alper’e en iyi senaryo, Mehmet Özgür’e de en iyi yardımcı erkek oyuncu ödüllerini kazandırdı.

Gecenin en çok ödül alan filmi ise Yeraltı oldu. Zeki Demirkubuz’a en iyi yönetim ve en iyi kurgu ödüllerini kazandıran film aynı zamada en iyi görüntü yönetimi ödülünü de kazandı. Engin Günaydın ve Nihal Yalçın da bu filmdeki çok başarılı performansları ile en iyi erkek oyuncu ve en iyi yardımcı kadın oyuncu seçildiler.

Yılın öne çıkan filmlerinden bir diğeri olan Araf ise Neslihan Atagül’e kazandırdığı en iyi kadın oyuncu ödülü yanında en iyi sanat yönetmini ödülünü de kazandı. Dilan Aksüt ise Lal Gece‘deki başarılı performansı ile Ahmet Uluçay Umut Ödülü’ne layık görüldü.

Sessiz, en iyi kısa film seçilirken Ben Uçtum Sen Kaldın da en iyi belgesel ödülünü aldı.

Gecede Sevin Okyay, Feyzi Tuna, Necla Nazır ve Arif Erkin de onur ödülü aldılar.

Ödüller ile ilgili ufak bir yorum yapmadan geçmeyelim. Ödüller verilmeden kısa bir süre önce kendi favorilerimi yazmıştım. Ödüllerin neredeyse hepsinin benim de istediğim filmlere gitrmesi mutlu etti beni. Özellikle oyuncu ödüllerinde ödüllerle tümüyle hemfikirim. Görünürde hiç politik değilken aslında tümüyle politik olan ve Türkiye’nin şu anki durumunu incelikli ve seyircinin gözüne sokmayan yapısı ile Tepenin Ardı‘nın senaryo ödülü de çok haklıydı. Her ne kadar ben Araf‘ın en iyi film seçilmesini ümit etsem de aynı nedenlerle Tepenin Ardı‘nın bu ödülü almasına da itiraz edecek değilim. Sonuç olarak bu yıl Siyad Ödülleri’nden gayet memnun kaldığımı söyleyebilirim.

İşte ödül kazanan filmlerin tam listesi:

En İyi Film: Tepenin Ardı (Yapımcılar: Emin Alper, Enis Köstepen, Seyfi Teoman)
En İyi Yönetim: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Senaryo: Emin Alper (Tepenin Ardı)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Neslihan Atagül (Araf)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Engin Günaydın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Yalçın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
En İyi Müzik: Demir Demirkan,Paolo Potı (Zenne)
En İyi Görüntü Yönetimi: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En İyi Kurgu: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Sanat Yönetimi: Osman Özcan (Araf)
En İyi Belgesel: Ben Uçtum Sen Kaldın (Yönetmen: Mizgîn Müjde Arslan)
En İyi Kısa Film: Bé Deng/Sessiz (Yönetmen: Rezan Yeşilbaş)
Ahmet Uluçay Umut Ödülü: Dilan Aksüt (Lal Gece)

45. SİYAD Ödülleri Sahiplerini Buluyor

45. Siyad Ödülleri bu gece düzenlenecek olan ödül töreni ile sahiplerini buluyor. Gecede 2012 yılında gösterime giren yerli filmler arasında, Siyad üyesi sinema yazarları tarafından seçilen yılın en iyilerine ödülleri verilecek. Ödüller verilmeden önce adayları bir kez daha hatırlayalım:

En İyi Film: 
Araf (Yapımcılar: Serkan Çakarer, Yeşim Ustaoğlu)
Babamın Sesi (Yapımcı: Özgür Doğan)
Gözetleme Kulesi (Yapımcılar: Nida Karabol Akdeniz, Pelin Esmer, Tolga Esmer)
Tepenin Ardı (Yapımcılar: Emin Alper, Enis Köstepen, Seyfi Teoman)
Yeraltı (Yapımcı:Zeki Demirkubuz)

En İyi Yönetim :
Emin Alper (Tepenin Ardı)
Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
Zeynel Doğan, Orhan Eskiköy (Babamın Sesi)
Pelin Esmer (Gözetleme Kulesi)
Yeşim Ustaoğlu (Araf)

En İyi Senaryo:
Emin Alper (Tepenin Ardı)
Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
Orhan Eskiköy (Babamın Sesi)
Yeşim Ustaoğlu (Araf)
Çiğdem Vitrinel, Şebnem Vitrinel (Geriye Kalan)

Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı:
Neslihan Atagül (Araf)
Devin Özgür Çınar (Geriye Kalan)
Nilay Erdönmez (Gözetleme Kulesi)
Şebnem Hassanısoughı (Geriye Kalan)
Selen Uçer (Can)

En İyi Erkek Oyuncu Performansı:
Engin Günaydın (Yeraltı)
Barış Hacıhan (Araf)
Tamer Levent (Tepenin Ardı)
İlyas Salman (Lal Gece)
Olgun Şimşek (Gözetleme Kulesi)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı:
Laçin Ceylan (Gözetleme Kulesi)
Banu Fotocan (Tepenin Ardı)
Tilbe Saran (Zenne)
Nihal Yalçın (Araf)
Nihal Yalçın (Yeraltı)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı:
Kerem Can (Zenne)
Özcan Deniz (Araf)
Ilgaz Kocatürk (Araf)
Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
Serhat Tutumluer (Yeraltı)

En İyi Müzik:
Volkan Akmehmet, İnanç Şanver (Tepenin Ardı)
Cahit Berkay (Bu Son Olsun)
Demir Demirkan,Paolo Potı (Zenne)
Marc Marder (Araf)
Ulaş Özdemir (Uzun Hikaye)

En İyi Görüntü Yönetimi:
George Chiper (Tepenin Ardı)
Özgür Eken (Gözetleme Kulesi)
Emre Erkmen (Babamın Sesi)
Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
Michael Hammon (Araf)

En İyi Kurgu:
Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
Ayhan Ergürsel, Pelin Esmer (Gözetleme Kulesi)
Orhan Eskiköy, Çiçek Kahraman (Babamın Sesi)
Mathilde Muyard, Svetolik Mica Zajc, Naim Kanat (Araf)
Özcan Vardar (Tepenin Ardı)

En İyi Sanat Yönetimi:
Zeki Demirkubuz, Nihan Güneş, Hatip Karabudak (Yeraltı)
Yelkan İşkorkutan, Reza Hemmatırad (Uzun Hikaye)
Osman Özcan (Gözetleme Kulesi)
Osman Özcan (Araf)
Maja Zogg (Zenne)

Ödüller açıklandıktan sonra kazananların kimler olduğunu yine buradan takip edebilirsiniz. Bu arada adaylar arasında kendi favorilerimi de belirtmiş olayım (tahmin olarak değil, ben oy verebilecek olsam kimlere oy verirdim diyerek):

En İyi Film: Araf (Yapımcılar: Serkan Çakarer, Yeşim Ustaoğlu)
En İyi Yönetim: Zeki Demirkubuz (Yeraltı)
En İyi Senaryo: Emin Alper (Tepenin Ardı)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Neslihan Atagül (Araf)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Engin Günaydın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Nihal Yalçın (Yeraltı)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Mehmet Özgür (Tepenin Ardı)
En İyi Müzik: Demir Demirkan,Paolo Potı (Zenne)
En İyi Görüntü Yönetimi: Türksoy Gölebeyi (Yeraltı)
En İyi Kurgu: Mathilde Muyard, Svetolik Mica Zajc, Naim Kanat (Araf)
En İyi Sanat Yönetimi: Yelkan İşkorkutan, Reza Hemmatırad (Uzun Hikaye)


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 261.393 hits
Ocak 2013
P S Ç P C C P
« Ara   Şub »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: