15 Mar 2013 için arşiv

24. Ankara Film Festivali’nde Bugün: 15 Mart Cuma

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından Halkbank’ın ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 24. Ankara Uluslararası Film Festivali 15 Mart’tan itibaren dolu dolu bir program ve etkinliklerle sinemaseverlere merhaba diyor. Festivalin ilk gününde Daniel Schmid Retrospektifi ve yönetmenlerin katılımıyla “Doğu İmgeleri” bölümünden filmler yer alırken; “50. Yılında Çek Yeni Dalgası” söyleşisi de dikkat çekiyor.

Festival Kızılırmak Sinemaları, Goethe Institut ve Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde perdelerini açarak sinemaseverlere merhaba diyor. Festival, Sinema Avrupa bölümünde İsviçre Sineması’na damgasını vurmuş usta yönetmen Daniel Schmid’in retrospektifine yer veriyor. Retrospektifi anlama kılavuzu işlevi görecek olan bir belgesel de bu kapsamda seyirciyle buluşacak. Benny Jaberg ve Pascal Hofmann’ın yönettikleri “Daniel Schmid – Düşünen Kedi” belgeseli, İsviçre’nin en sıradışı sanatçılarından biri olmak üzere yetişen, yoğun ölçüde hayalperest bir erkek çocuğun kalbine yapılan esrarengiz bir yolculuğa çıkarıyor seyirciyi. Doğuştan bir hikaye anlatıcısı olan Daniel Schmid, 1949’larda, ileride sahnesi olacak, konukları da karakterleri haline gelecek, eski bir otelde yetişir. Fassbinder, von Praunheim ve Schroeter’in yanında film, tiyatro ve opera yönetecek hale gelecektir. Bu zekice belgesel, bir çocuğun, ifade sanatını keşfettiğinde mucizevi şeylerin olabileceğini ispatlamaktadır. “Daniel Schmid – Düşünen Kedi” belgeseli 12:00 seansında Kızılırmak Sineması’nda.

Daniel Schmid retrospektifinde yer alan 1976 yapımı “Meleklerin Gölgesi”, Fassbinder’in Almanya’da anti-semitik olduğu gerekçesiyle şiddetli saldırılara maruz kalan oyunu Çöp, Şehir ve Ölüm’e dayanır. Fassbinder, Almanların geçmişten dolayı oyundan daha da suçlu olduklarında ısrarcı olur. Schmid tarafından oldukça stilize formda filme alındığından, oyuna karşı olan protestolar da bitmez. Alman sinemasının en önemli yönetmenlerinden Rainer Werner Fassbinder’in senaristleri arasında olduğu “Meleklerin Gölgesi” 14:30’da Kızılırmak Sineması’nda.

Festival bu yıl “Doğu İmgeleri” ana temasıyla kültürel boyuta vurgu yapmak için ‘Doğu’yu mercek altına alıyor ve Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen ülke sinemalarından on filmlik bir seçki oluşturuyor. Başta orta ve yakın doğu olmak üzere programda bir çok ülke sinemasına yer veriyor. Ariana Delawari’nin yönettiği “Eve Geldik”, Afgan Amerikalı müzisyen Ariana Delawari aracılığıyla Afganistan’ı anlatır. Sovyetlerin Afganistan’ı işgal ettiği yıl Los Angeles’ta doğan Ariana’nın evi mültecilerle, Afgan müziğiyle ve babasının Afganistan’a adanmışlığıyla doludur. 11 Eylül sonrası, yeniden inşasına yardım etmek için ebeveynleri Kabil’e taşınırlar. Ariana, babasının anavatanını fotoğraflar, film ve müzik aracılığıyla belgeleyerek, L.A. ve Kabil arasında on yıl geçirir. Film yönetmen Ariana Delawari’nin katılımıyla 17:00 seansında Kızılırmak Sineması’nda.

Bu bölümde yer alan bir diğer film “Che Guevara Lübnan’da Öldü”, Lübnan iç savaşı zemininde kültürlerarası bir aşk hikayesini anlatıyor. Filmin yönetmeni, kocasının Lübnan iç savaşı sırasındaki rolünü araştıracağı, adamın geçmişte nasıl biri olduğunu bulmaya çalışacağı bir yolculuğa çıkar. Ziad, çok genç yaşta Lübnan Komünist Partisi’nin askeri gücüne katılmış ve Lübnan iç savaşı esnasındaki en etkin komutanlardan biri olmuştur. Film yönetmen Christina Foerch Saab’ın katılımıyla 19:30 seansında Kızılırmak Sineması’nda.

İranlı yönetmen Farid Mirkhani’nin “Kumun Hassas Anı”, iki bölüm üzerine kurduğu hikayesiyle ölüm üzerine seyircisini düşündürüyor. İlk bölümde dedesiyle yaşayan Alma’nın hikayesi anlatılırken; ikinci bölümde bir mezar kazıcısının bakış açısı yansıtılıyor. Film yönetmen Farid Mirkhani’nin katılımıyla  21:30 seasında Kızılırmak Sineması’nda.

15 Mart’ta film gösterimlerinin yanı sıra bir de etkinlik gerçekleşecektir. “50. Yılında Çek Yeni Dalgası” söyleşisi. Festival programında önemli filmlerle yer alan, sinema tarihine yön veren akımlardan biri olan  “Çek Yeni Dalgası” üzerine sinema tarihçisi Gökhan Erkılıç kapsamlı bir sunum ve söyleşi gerçekleştirecektir. Katılımın ücretsiz olduğu etkinlik 15:30’da Goethe Institut’de gerçekleşecek.

Festivalin “Ulusal Uzun Yarışması”nda yarışacak olan  Emin Alper’in yönettiği yılın bol ödüllü filmi “Tepenin Ardı” ve Belmin Söylemez’in yönettiği “Şimdiki Zaman” 15 Mart’ta Kızılırmak Sineması’nda gösterilecek filmler arasında.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Kuyruklu Yıldız, Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi, Hayat Avcısı, Samsara, Bambaşka Bir Ülkede

Kuyruklu Yıldız (Halley):

Halley, Meksika’dan gelen, “sanat sineması” kalıplarında, ağır tempolu, melankolik bir zombi filmi deneyimi oldu. Film boyunca bir adamın yavaş yavaş ölmesinini, sonra yeniden hayata dönmesini izlediğimizi söyleyebiliriz. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izledim, hikayenin beden ile kurduğu bağlantıyı da sevdim ama yıpratıcı bir deneyimdi. Doğruya doğru, kimi erdemlerini takdir etsem de ikinci kez izlemeye gücüm de isteğim de olmayan bir film oldu.

Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi (Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean):

Joshua Ağacı, James Dean’in ünlü olmadan önceki günleri üzerine alternatif bir biyografiydi. Film, James Dean eşcinsel olsaydı (veya eşcinselse) diyerek o günlerdeki oda arkadaşı ile ilişkilerine odaklanıyor. Filmin hikaye olarak çok doyurucu olduğu söylenemez ama siyah-beyaz görüntüleri ve eşcinsel estetiğini kullanışı başarılıydı. Benim için filmin en dikkat çekici yanı zaman zaman gördüğümüz oyunculuk dersleri oldu. Filmde altı çizildiği gibi oyuncuların diyalog ezberlemeden önce, bomboş bir sahnede tren beklediğine seyirciyi ikna etmeyi öğrenmeleri durumunda pek çok şeyi çözeceklerini düşünmek mümkün.

Hayat Avcısı (The Imposter):

Hayat Avcısı, hikayesi bir Hollywood filmine uyarlansa böyle saçma şey mi olur diyebileceğimiz bir belgesel. 13 yaşında Texas’lı bir çocuk kayboluyor, 3 yıl sonra İspnaya’da bulunuyor ama saç rengi ve göz rengi değişmiş. Ama aile bu bizim çocuğumuz diyerek onu kabul ediyor. Bulunan çocuk gerçekten kaybolan çocuk mu? Eğer öyleyse başından neler geçmiş, eğer değilse aile nasıl anlamıyor, neden onu kabul ediyor? Aslında film ilk sorunun cevabını hemen veriyor ama ikinci sorunun cevabı muhtelif. Bir belgesel olmasına rağmen adeta bir gerilim filmi gibi seyircinin ilgisini ayakta tutuyor. Ama belgesel filmin sınırlarını zorladığını da söylemeli. Bir defa fazlasıyla canlandırma kullanılmış,olaylar fazlasıyla dramatize edilmiş. Hatta filmin tümüyle mockumentary tarzında olduğu bile konuşuldu. Ama gördüğüm kadarıyla olay gerçekten gerçek. Ama filmin hikayesi gerçekle oynamak üzerine zaten. Bu yüzden anlatılanların gerçekliği hakkında yine de bir soru işareti oluyor kafalarda. Hayat Avcısı tek kopya olsa da gösterime de girecek, tavsiye edilir.

Samsara:

Baraka‘yı izleyenler Samsara‘da az çok neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı ama bu filmden etkilenmeye engel değil. Ron Fricke yine dünyanın dört bir köşesinden büyük emeklerle ortaya çıkarılmış muhteşem görüntülerle karşımıza çıkıyor. Filmin 40-50 dakikası uçsuz bucaksız doğa manzaları ile adeta bir meditasyon havasında giderken kamera büyük şehre dönünce her şey değişiyor. Fricke sadece görüntü ve müziğin gücüyle modern yaşamın insanı robota dönüştürdüğünü çok güzel vurgulamış. Hayvanlara yaptığımız eziyetler, modern yaşamın gereksiz hızı, şiddet ve silah tutkusu vs. filmin diğer eleştirdiği noktalar. Fricke’nin bunlara çözümü genellikle ruhani açıdan. Özellikle doğu dinlerini öne çıkarıyor ama Hristiyanlık ve İslam’ı da es geçmiyor. İşin bu kısmına katılmak herkesin kendi görüşleri ile ilgili ama yaptığı eleştirileri görmezden gelmemek lazım. Bu arada müziğin bu kadar ön planda olduğu bir filmde kurgunun tümüyle sessiz yapılması, müziğin bunun üstüne yazılması ilginç bir nokta. Sonuç olarak Samsara alınacak Blu-Ray’ler listeme girmiştir (Baraka ilk aldıklarımdan biriydi).

Belirtmek istediğim son bir nokta var. Filmin başında büyük bir çabayla bir sanat eseri yaratan rahiplerin onu bir hamlede bozacaklarından adım kadar emindim. Tam o anda arkamda oturup “geri zekalı” demekten kendini alamayan arkadaş, 102 dk. filmi izlemişsin ama hiç bir şey anlamamışsın dostum…

Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country):

Aslında Samsara festival için güzel bir kapanış olurmuş ama !f Ankara’yı Bambaşka Bir Ülkede ile bitirdim. Hepsini Isabelle Huppert’in oynadığı üç Fransız kadınının (üçünün de adı Anne) Kore’de benzer durumlarla karşılaşmalarını anlatan film hoş bir yapım. Isabelle Huppert her zamanki gibi gayet iyi ama yönetmen Hong Sang-soo’nun tarzı ve mizah anlayışı bana çok uymuyor sanırım. Önceki filmlerini de ilginç bulmuştum ama çok da bayılmamıştım, bu da öyle oldu. Meraklısına diyelim.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Öldürme Eylemi, Yossi, Berberian Ses Stüdyosu, İntihar Dükkanı, Kaybolan Dalgalar

Öldürme Eylemi (The Act of Killing):

Öldürme Eylemi festivalin en etkileyici ama aynı zamanda en rahatsız edici ve zor izlenen filmlerinden biriydi. Endonezya’da 1965 darbesi sonrasında komünist olarak gördükleri kişileri sorgusuz sualsiz öldüren katillerin yaptıkları rahatsız edici ama filmin asıl rahatsız edici olan kısmı bu katillerin yaptıklarını hiç rahatsızlık duymadan hatta tam tersi, keyifle anlatmaları. Film de çoğunlukla bu katillerin yaptıklarını anlatmaları ve yeniden canlandırmaları üzerine kurulu. Finale doğru bir pişmanlık unsuru var ama insan ne kadar samimi olduğunu ya da bu pişmanlığın ne kadar süreceğini merak ediyor. İşin çarpıcı yönlerinden birisi, bu katiller kendilerini önemli görse de hiyerarşide yukarı çıkıldığında onların da sıradan adamlar olmaları. Biraz yukarı çıkıldığında film boyunca takip ettiğimiz katilllerin onlarcası, belki de yüzlercesi arasından sadece bir kaçı olduğunu anlayabiliyoruz. Film Endonezya’da geçen olayları anlatıyor belki ama katiliyle, ona bilgi toplayan gazetecisiyle, politikacısıyla başka ülkelerle benzerlik kurmamak mümkün değil. O başka ülkelerin hangileri olabileceğini yoruma açık bırakalım…

Yossi:

10 yıl önceki Yossi ve Jagger nasıl bir filmdi bilmiyorum ama o filmin ana karakterlerinden birinin 10 yıl sonrasını anlatan Yossi‘nin çok fazla bir özelliği yok. Filmi kabaca üç bölüme ayırmak mümkün. Yossi’nin hastanedeki sıkıcı yaşamı ve doktor arkadaşları ile ilişkileri, Yossi’nin unutamadığı erkek arkadaşının ailesi ile yüzleşmesi ve oğullarını ile ilgili gerçeği açıklaması ve bir tatil beldesinde aşkı tekrar bulması. Doğrusu bir karakter draması için son derece yüzeysel karakterleri var. Neyseki başroldeki Ohad Knoller gayet başarılıydı. Genel olarak baş karakterleri eşcinsel olan bir tv draması tadında olduğunu söylemek mümkün.

Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio):

Festivallerde bir filme çok fazla ümit bağlamak yanlış olabiliyor. Berberian Ses Stüdyosu kesinlikle ilginç bir film ama bir başyapıt değil. Filmin yarattığı atmosfer, İtalyan giallo filmleri ile kurduğu bağlantı, ses tasarımı ve film/gerçek arasındaki gidiş gelişleri gayet iyi. Ancak özellikle filmin finaline doğru içine girilen gerçeküstü hadiseler fazla zorlama ve karışık geldi. Filmin belgesele bağladığı bir an var, orası şahaneydi yalnız. Belki de bir arkadaşın da dediği gibi orada bitmeliydi. Ama şunu kabul edelim yönetmen Peter Strickland atmosfer yaratmayı çok iyi biliyor. İzlemeye almak lazım kendisini. Bu arada !f’in bu seneki alt temasına ses tasarımı desek yanlış olmaz. Nobody Walks ve Komşu Sesler de farklı yanları ile bu konuyla ilgiliydi.

İntihar Dükkanı (Le Magasin des Suicides / The Suicide Shop):

Patrice Leconte’un filmlerinde (en azından bir kısmında) kara mizah duygusu hissedilir, İntihar Dükkanı tamamen bu duygu üzerinden giden bir film. Leconte’un 65 yaşında animasyon çekmesi, bir de 3 boyut olayına girişmesi hala farklı arayışlar içinde olduğunu gösteriyor. Takdir ediyoruz. Gayet de keyifle izlediğim bir film oldu ama hedef kitle açısından biraz kafası karışık gibi geldi. Filmin üçte biri depresyon içindeki Fransa’yı anlatıyor. Ekonomik kriz nedeniyle herkes arka arkaya intihar etmekte. Sadece insanlar değil, hayvanlar bile. Böyle bakınca her ne kadar karşımızdaki film müzikal bir animasyon olsa da fazla depresif ve çocuklara hiç uygun olmayan bir film. Ama finale doğru film epey iyimser bir hal alıyor, hem aileyi kutsuyor hem de ne olursa olsun hayat güzel diyor. Bu kısımda ise olaylar fazla yüzeysel bir hal alıyor ve gayet de çocuklara uygun olabilecek bir hale geliyor. Ama bu karışıklık dışında intihar malzemeleri satan dükkan ve onu işleten mutsuz aile fikri gayet güzeldi. Dolu bir salonda keyifle izledik. Bir eleştiri daha yapmadan geçemeyeceğim. 3D olayını gayet gereksiz buldum. Hatta ya kopyadan ya filmin kendisinden bilemiyorum, bazı yerlerde gözü de rahatsız etti epey.

Kaybolan Dalgalar (Aurora / Vanishing Waves):

Bilim-kurgu filmlerinin çoğunun birbirine benzediği günümüzde Kaybolan Dalgalar farklı bir nefes getiriyor. Film bir makinenin iki ucundaki insanların hikayesi. Biri komadaki bir hasta, diğeri de onun beynine girecek olan bir denek. Olay tıbbi bir deney niteliğinde aslında. İlk başta da iki tarafın ilişkisi tamamem bir takım anlamsız görüntüler ve seslerden ibaret. Fakat giderek iki tarafın sadece beyinlerinde cinsellik temelinde bir ilişki gelişmeye başladıkça adam, komadaki kadına tutku ile bağlanıyor. Film sırasında acaba sadece adamın fantazilerini mi izliyoruz diye merak ediyoruz ama ilerledikçe olayın neredeyse bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. Aslında yönetmen Kristina Buozyte’nin kadın olduğunu düşününce hikayenin de daha fazla kadından yana kayması şaşırtıcı değil. Yönetmen dışında filmde “creative director” olarak tanımlanan biri (Bruno Samper) daha var ki görsel efektlerden de o sorumlu. Belli ki onun da film katkısı büyük. Yönetmenle birlikte senaryo ortaklarından da biri zaten. Filmin konusu dışında hatta daha da ötesinde, yarattığı atmosfer, görsel yapı ve mekan tasarımı da çok başarılı. Farklı bilim-kurgu filmlerinden hoşlananlara tavsiye edilir ama cinseliik seviyesinin biraz yüksek olduğunu da söylemeli.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.574 hits
Mart 2013
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: