Posts Tagged 'if ankara'

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 2

!f Ankara için ikinci gün tercih ve önerilerim şu şekilde.

2 Mart Cuma:

12:30 – The Work / Terapi
13:00 – David Bowie: The Last Five Years / David Bowie: Son Beş Yıl

last_five_years

Karşımızda yine iki belgesel var. Bunlardan ilki oaln Terapi, bir hapishanede mahkumların dört gün süren grup terapi seanslarını anlatıyor. Diğer belgesel ise, adı üzerinde, David Bowie’nin son beş yılına odaklanmış. Sanıyorum bu seans için hangi filmi seçeceğiniz tamamen David Bowie’yi ne kadar sevdiğinizle alakalı. Eğer David Bowie sizin için farklı bir yerde duruyorsa, belli noktalarda hayatınıza dokunmuşsa, onun son dönemlerini anlatan bir belgeseli izleme fırsatını kaçırmazsınız. Ben de öyle yapacağım. Ama David Bowie’yi zaten çok sevmem diyorsanız Terapi çok iyi bir alternatif gibi gözüküyor. Neredeyse tüm kaynaklarda çok etkili bir belgesel olduğu belirtiliyor.

—————————–

15:00 – Primas / Primalar
15:30 – Dreaming Murakami / Murakami’yi Düşlemek

primas

!f Ankara’nın hafta içi gündüz seansları ağırlıklı olarak belgesellere ayrılmış durumda. Yine karşımızda iki belgesel var fakat bu kez bu filmlere ilgili İnternet’te çok fazla yoruma ulaşmak mümkün olmadı. Bu durumda sadece filmlerin konularından ve fragmanlarından hareketle bir karar vermek durumundayız. Primalar, iki kuzenin öyküsü. Özetinden anlaşıldığı kadarıyla, geçmişlerinde şiddete uğramış bu genç kadınların sanat ile buluşarak travmaları ile baş etmelerini anlatan bir film. Murakami’yi Düşlemek ise Danimarka’da Murakami’nin romanlarını çeviren ve giderek onun dünyasına dalan Mette Holm’u anlatıyor. Fragmanlarına bakınca Primalar daha çekici geldi ama Murakami hayranlarının adresi belli sanırım.

—————————–

17:00 – İstanbul Echoes / İstanbul Yankıları
17:30 – Cano

Istanbul-Echoes

Bu seansta karşımıza çıkan iki filmden biri yine bir belgesel. İstanbul’da yıllar içinde oluşan değişimi farklı yönleri ile ele almak mümkün. İstanbul Yankıları, bunu seyyar satıcılar üzerinden yapan bir belgesel. İlginç olan, filmin İtalyan bir ekibin elinden çıkması. Belki de bizi bize anlatması için, yabancı bir göze ihtiyacımız vardır.

Cano ise Diyarbakır’dan gelen bağımsız bir film. Cano isimli bir karakterin kaybolmasından sonra, arkadaşının onu arama çabaları anlatılıyor. Film hakkında çok fazla bir bilgimiz yok ama festivalin filmi tanıtırken Ali Kemal Çınar’ın filmlerini referans vermesi umut verici. Fragmanda da o hava var zaten. Kürt sinemacıların kendilerini belli konular ile kısıtlamayıp farklı arayışlar peşine düşmelerinin yeni bir örneği olarak gözüküyor.

Normal şartlarda seçimim Cano’dan yana olurdu ama o günkü programımdan dolayı İstanbul Yankıları’nı seçeceğim, belki de onu bile sonuna kadar izleyemeyeceğim. Ama naçizane tavsiyem Cano.

—————————–

19:00 – Sweet Country / Güzel Ülke
19:30 – Revenge / İntikam

revenge

Bu seansta karşımıza çıkan filmlerden ilki olan Güzel Ülke, 1920’lerde geçen bir Avustralya westerni. Daha önceki filminde de ülkesinin hikâyelerini anlatan Warwick Thornton, yaşlıca bir Aborjn’in, kendisini kurtarmak için bir beyaz adamı öldürmesi sonrasında kanun kaçağı haline gelmesini ve karısı ile birlikte kaçmalarını anlatıyor. İntikam ise, tecavüze uğrayıp ölüme terk edilen genç bir kadının bol kanlı (ama gerçekten bol kanlı) intikam hikâyesi. Tam bir gece yarısı sineması. Zaten İstanbul programındaki bir seansı ve İzmir programındaki gösterimi gece yarısı saatlerinde.

Benim yine kendi adıma ilk filme yetişme şansım olmayacak, belki ikinci filme yetişebilirim. Yine her iki filmin de Türkiye dağıtımcıları var ama vizyon tarihleri belli değil. Her iki film de iyi eleştiriler almış. Demek ki, bir intikam hikâyesi ve bir modern western arasındayız. Bol kanlı ve şiddet dolu sahnelerden hoşlanmayanların İntikam’ı tercih etmemeleri gerektiği açık.

—————————–

21:30 – The Death of Stalin / Stalin’in Ölümü
22:00 – Las Hijas de Abril / Nisan’ın Kızları

aprilsdaughter

Günün son seansındaki Stalin’in Ölümü için posterlerin üzerine yazılan tarzda bir cümle kurabiliriz. Veep’in yaratıcısından politik bir taşlama. Sanırım Veep dizisini izleyenler, aynı kafadan çıkan ve Stalin’in ölümü sonrası yaşanan iktidar çekişmelerini komedi kalıpları içinde anlatan bir filmin ne kadar eğlenceli olabileceğini tahmin edebilirler sanırım. Zaten hemen hemen tüm kaynaklarda da çok başarılı bir komedi olduğu söyleniyor.

Nisan’ın Kızları ise daha dramatik bir film. 17 yaşında hamile bir genç kızı ve onun annesi ile yaşadığı ilişkiyi anlatıyor. Hemen hemen tüm eleştirilerde Emma Suarez’in iyi oyunundan bahsediliyor. Cannes’da Belirli Bir Bakış bölümünde ödül kazanmış olması da bir artı.

Netice’de günü mizahla kapamak isteyenler Stalin’in Ölümü’nü, daha dramatik bir öykü izlemek isteyenler Nisan’ın Kızları’nı seçmeli. Festivallerde başka zaman göremeyeceğim filmleri izlemek istiyorum diyenleri de Nisan’ın Kızları’na yönlendirmeliyiz. Ben de öyle yapacağım. Çünkü bu satırların yazıldığı sıralarda Stalin’in Ölümü’nün Mart ayında Başka Sinema’da gösterileceği kesinleşmişti.

Reklamlar

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2018 / Bölüm 1

Her yıl olduğu gibi !f Ankara bu yıl da Cinemaximum Armada’nın iki salonunda yapılacak. Festivalin Ankara ayağındaki her filmin sadece bir gösterimi var. Dört gün boyunca, her seansta karşı karşıya gelen iki filmden birini seçmemiz gerekiyor. Yaptığım ön çalışma ve kendi beğenilerim doğrultusunda bir seçim yapmaya çalıştım. Umarım Ankaralı sinemaseverlere de yardımcı olur.

İlk günden başlayalım:

1 Mart Perşembe:

12:30 – A Ciambra
13:00 – Druga Strana Svega / Her Şeyin Diğer Yanı

a-ciambra

Festivalin ilk gününde seçim yapmamız gereken filmlerden biri İtalya’nın Oscar adayı olan A Ciambra. Filmde 14 yaşında, abisine hayran bir gencin büyüme hikâyesi anlatılıyor. Abisinin ortadan kaybolması üzerinde onun rolünü kendisi üstlenmek zorunda kalıyor. Her Şeyin Diğer Yanı ise, Sırbistan’dan gelen bir belgesel. Yönetmen, annesinin evinde 70 yıldan beri kilitli olan bir kapı üzerinden yola çıktığı filmde, ülkesinin tarihine çarpıcı bir bakış atıyor.

Her ne kadar A Ciambra’nın Türkiye dağıtımcısı olsa da henüz vizyon tarihi belirlenmiş değil. Bu nedenle daha bol ödülü olan ve konusu da daha çok ilgimi çeken bu filmi tercih ediyorum. Hem Martin Scorsese de sevdiğini söylemiş. Ama özellikle Balkan tarihine özel bir ilgisi olanlar diğer filmi de tercih edebilirler.

—————————–

15:00 – The Distant Barking of Dogs / Uzakta Havlayan Köpekler
15:30 – Jane

jane

Bu seansta karşımızda iki belgesel film var. Uzakta Havlayan Köpekler, Ukrayna’da, savaşın tam ortasında, babaannesi ile beraber yaşayan bir çocuğu konu ediyor. Filmciler bu çocuğu bir yıl boyunca takip etmişler. Jane ise gençliğinden beri Afrika’da şempanzeler ile ilgili çalışmalar yapan Jane Goodall’ın hayat hikâyesi. Aslında çok daha klasik bir belgesele benziyor ama pek çok kaynakta yılın en iyi belgeselleri arasında adı anılıyor. Onlarca da ödülü var. Hatta, Oscar’a aday olmasına da kesin gözüyle bakılıyordu ama olmadı.

Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı yok. En azından şimdilik. Bu nedenle aklım diğer salonda kalacak olsa da tercihim Jane. Aldığı övgüler yerinde miymiş, bir de kendimiz görelim bakalım.

—————————–

17:00 – Yüzleşme
17:30 – Displaced / Arafta

displaced

Yine karşımızda iki belgesel var. !f Yeni bölümünden gelen bu iki belgesel de dikkat çekici yapımlar. Yüzleşme, meme kanseri teşhisi konulmuş 7 farklı kişinin hayatlarına bakıyor. Onların bu hastalığı kabullenme, onun üstesinden gelme çabalarını anlatıyor. Arafta ise, pek çok insanın İstanbul’dan, hatta Türkiye’den ayrılma hayali kurduğu günümüzde, yurtdışındaki 4 Türk kökenli gencin İstanbul’a geri dönme serüvenini ele almış.

Görüldüğü kadarıyla, her iki belgesel de ele aldıkları konuyu, farklı insanların hikâyeleri ile inceleyen yapımlar. Bu nedenle sinema anlayışı olarak yakın filmlere benziyorlar. Hangi belgeselin konusu daha çok ilginizi çekiyorsa onu tercih edebilirsiniz diyelim. Benim tercihim, Arafta.

—————————–

19:00 – Last Flag Flying / Son Kahraman
19:30 – The Nile Hilton Incident / Esrarengiz Cinayet

the-nile-hilton-incident

Bu seansta karşımızda farklı açılardan ilgi çekici iki film var. Aslında ikisinin de ülkelerinin o dönem yaşadıklarını arka plana koyarak hikâyelerini anlatan filmler olduklarını söylemek mümkün. Son Kahraman, Vietnam’da görev yapmış üç karakteri karşımıza getiriyor. Aradan yıllar geçmiş ve bu üç eski arkadaş, aralarından birinin Irak’ta hayatını kaybeden oğullarının cenazesi için bir araya gelmişler. Film özellikle, Steve Carell, Bryan Cranston, Laurence Fishburne üçlüsü ile dikkat çekiyor. Yönetmenin Richard Linklater olduğunu da atlamamalı elbette. Filmin, bir anlamda, yıllar öncesinden gelen The Last Detail’ın devamı olduğunu da söyleyebiliriz.

Esrarengiz Cinayet ise, temelde bir dedektiflik öyküsü. Kahire’de Nil Hilton otelinde işlenen bir cinayeti çözmeye çalışan bir dedektifi getiriyor karşımıza. Ama filmi dikkat çekici yapan Arap Baharı’nın tetikleyicilerinden Tahrir Meydanı ayaklanmasının hemen öncesinde geçiyor olması. Bu dedektiflik öyküsünün içine ister istemez ülkenin içinden geçtiği dönem de dâhil oluyor.

Eleştirilere bakıldığında Son Kahraman, biraz daha iyi bir film olarak duruyor. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı mevcut (hatta ikisininki de Filmartı). Bu nedenle gösterime girmeleri beklenebilir. Son Kahraman’ın vizyon şansını daha fazla gördüğüm için tercihimi Esrarengiz Cinayet yönünde kullanıyorum.

—————————–

21:30 – How To Talk To Girls At Parties / Partilerde Kız Tavlama Sanatı
22:00 – Mudbound / Savaştan Sonra

how_to_talk_to__girls_at_parties_h_2017

Bu kez iki bambaşka film arasında seçim yapmamız gerekiyor. Partilerde Kız Tavlama Sanatı, arka planına Londra’da punk müziğin ilk çıkış dönemlerini alan bir romantik komedi, aynı zamanda bir müzikal, aynı zamanda bir bilim-kurgu. Nasıl yani, dediğinizi duyar gibiyim. Ama filmin uyarlandığı hikâyenin yazarının Neil Gaiman, filmin yönetmeninin de John Cameron Mitchell olduğunu duyunca kafalarda bir şeyler canlanabilir. Belli ki epey uçuk bir film var karşımızda.

Savaştan Sonra ise Türkçe adından da anlaşılabileceği gibi bir savaşın sonrasında geçen bir hikâyeyi konu ediyor. Söz konusu savaş 2. Dünya Savaşı. Bu savaşta kahramanlık gösteren siyahi askerler ülkelerine döndüklerinde ırkçılığın halen devam ettiğini görüyorlar. Film, bu ortamda biri beyaz, biri siyahi iki ailenin hikâyesini anlatıyor. Bu yılın Oscar’larında sıkça adı geçen filmlerden.

Filmler arasında seçim yapmaya gelince. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı var, hatta gösterim tarihleri bile belli. Aldıkları eleştirilere bakarsak Savaştan Sonra’nın daha iyi bir film olduğu görülüyor. Ancak onu zaten izleyeceğimize kesin gözüyle bakarak tercihimi Partilerde Kız Tavlama Sanatı’ndan yana kullanıyorum.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 4

Geldik !f Ankara’da son gün önerilerine:

6 Mart Pazar:

12:30 – Notes on Blindness / Körlük Üzerine Notlar
13:00 – Liza, a Rókatündér / Tilki Perisi Liza

!f Ankara’nın son günü bir belgesel ve bir kurmaca ile açılıyor. Özellikle kısa filmleri takip edenlere Körlük Üzerine Notlar filmi tanıdık gelecektir. Birkaç yıl önce bu isimde bir kısa film izlemiştik (Rainfall olarak da geçiyordu). Bu filmde oğlunun doğumundan çok kısa bir süre önce yavaş yavaş kör olan John Hull’un sesli olarak kaydettiği günlüklerini kullanarak, okunanlardan yola çıkarak görsel bir anlatı kuruluyordu. Gerçekten etkileyici bir filmdi. İşte festivalde karşımıza çıkan, Körlük Üzerine Notlar da aynı yönetmenler tarafından çekilmiş ve o filmin uzun metrajlı versiyonu. O kısa filmi sevenlerin ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum. Hatta halen Youtube’da açık halde yer alan kısa filmi buraya da alayım. İlginizi çekip çekmeyeceğine siz karar verin.

Tilki Perisi Liza ise Macaristan’dan gelen eğlenceli bir film. Filmin ana karakteri Liza’dan hoşlanan erkekler birer birer ölüyorlar. Bir süre sonra Liza, okuduğu Japon romanlarının da etkisiyle tilki perisi olduğuna inanmaya başlıyor. Tilki perisi, Japon kültürüne göre kendisinden hoşlanan erkeklere uğursuzluk getiren bir figür. Filmle ilgili yapılan hemen her yorumda Amelie’nin adı geçiyor. Filmin görsel yapısının ve atmosferinin Amelie’ye benzediği söyleniyor. İyi bir film izleyeceğimize dair yeterli bir referans.

Her ikisi de seyre değer olan filmler arasında güne biraz daha keyifli başlamak adına Tilki Perisi Liza’yı seçtim.

—————————–

15:00 – #direnayol
15:30 – Þrestir / Serçeler

Þrestir / Serçeler

Bu seansta karşımıza yine bir belgesel ve bir kurmaca çıkıyor. #direnayol filminin ne anlattığı adından anlaşılabiliyor zaten. Bir LGBT bireyin üzerinden anlatılan bir direniş öyküsü. Yönetmen aslında bir trans aktivistin yaşamı ile ilgili bir belgesel çekmek üzere yola çıkmış ama tam da bu sırada Gezi olayları patlamış. Bu olaylarda LGBT topluluklarının protestolar içinde önemli bir yer aldıkları, bu durumun pek çok insanın önyargılarından kurtulması ile sonuçlandığı hepimizin malumu. İşte #direnayol, bu dönemi anlatıyor.

Serçeler ise bu yıl festivalde farklı örneklerini izlediğimiz büyüme hikâyelerine İzlanda’dan gelen bir katkı. Yönetmen Rúnar Rúnarsson, yıllardır uzak olduğu babasının yanında yaşamak zorunda kalan 16 yaşındaki bir genci anlatıyor. Pek çok ödülü de olan filmde fragmandan bile bildiğimiz ve sevdiğimiz Kuzey Avrupa sinemasının tadı hissediliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse Gezi direnişinde LGBT hareketinin rolü ile ilgili başka belgeseller de izledik. Karşısındaki film de iyi olduğu tescillenmiş bir film olduğuna göre Serçeler filmini bana daha yakın geliyor. Ayrıca #direnayol’u başka festivallerde yakalama imkânı da olabilir.

Bu arada Serçeler filmini seçenlerin bir sonraki seans için Tangerine filmine yetişemeyeceklerini de not olarak düşmüş olalım.

—————————–

17:00 – Tangerine
17:30 – Gokudou Daisensou / Yakuza Cehennemi

Gokudou Daisensou / Yakuza Cehennemi

Karşımızda yine farklı özellikleri ile dikkat çeken iki film var. Tangerine, geçen yılın oldukça dikkat çeken filmlerinden biriydi. Trans bir kadının erkek arkadaşının onu aldattığını öğrenmesi üzerine peşinden koşmasını anlatan film öncelikle başarılı oyunculukları ile dikkat çekiyor. Bu yılki Oscarlarda oyuncularının aday olması için yoğun kampanyalar da yapılmıştı. Aday olsa, ilk trans aday olacaktı. Bu yılki #OscarsSoWhite kampanyasından sonra ileriki yıllarda #OscarsSoStraight kampanyası da görebiliriz (ki bence daha haklı bir kampanya olur). Filmin dikkat çeken özelliklerinden biri de üç iPhone ile çekilmiş olması. Film çekmenin artık eskisi kadar zor olmadığının belirgin bir örneği.

Yakuza Cehennemi ise bitmek tükenmek bilmeyen bir enerjiyle ardı ardına film çekmekte olan Takashi Miike’nin yeni filmi. !f’in pek sevdiği Miike’nin filmlerini vizyonda görme olanağına pek sahip olamıyoruz. Aslına bakarsanız son yıllardaki filmleriyle hayal kırıklığı yarattığını da itiraf etmemiz lazım ama Miike bir yakuza vampir filmi çekmiş denince yine de bünyede heyecan oluşuyor. Yönetmenin çılgın tarzını sevenlere diyelim.

İki filmi terazinin kefesine koyarsak Tangerine ağır basıyor. Ama önceki seansta Serçeler’i seçtiğim için bu film benim için otomatik olarak devre dışı kaldı. Bakalım yakuza vampiler nasılmış?

Not: Yine bir seans uyarısı. Yakuza Cehennemi sonrası Anıların Masumiyeti’ne yetişmek mümkün değil.

—————————–

19:00 – Innocence of Memories / Anıların Masumiyeti (Masumiyet Müzesi)
19:30 – Grandma / Anneanne

Grandma / Anneanne

Bu seanstaki filmlerden Anıların Masumiyeti (ya da Masumiyet Müzesi) !f Ankara’nın ilk biletleri tükenen filmlerinden biriydi. Elbette Orhan Pamuk etkisi. Ancak filmi romanın bir uyarlaması olarak düşünmek yanlış olur. Daha çok bu romana bağlı olarak açılan müze üzerine bir belgesel denebilir ama klasik bir belgesel de değil. Filmle ilgili tüm yorumlarda belgesel ve kurmaca arasında kalan yapısına dikkat çekiliyor. Senaryoda da parmağı olan Pamuk belli ki yine farklı bir anlatı kurmuş. Biletler bitmiş olduğuna göre, bilet bulamayanlara filmin vizyon tarihi olarak 25 Mart’ın belirlenmiş olduğunu müjdeleyelim.

Bu filmin karşısındaki Anneanne ise 18 yaşındaki torununun hamile kaldığını öğrendikten sonra onunla birlikte kürtaj için para bulmak için uğraşan Elle’in öyküsü. Özellikle Lily Tomlin’in performansı ile dikkat çeken film pek çok iyi eleştiri almış. Geçen yılın en iyi Amerikan bağımsızlarından sayılıyor. Gayet keyifli bir film olduğuna şüphe yok. Doğrusu vizyona da girmesini umuyordum ama geçtiğimiz hafta DVD’sini de raflarda gördüğümüze göre böyle bir şansımız kalmadı. Filmleri sinema perdesinde izlemeyi seviyorum diyorsanız tek şansınız !f. Ben de bu şansı değerlendireceğim.

—————————–

21:30 – The End of the Tour / Yolun Sonu
22:00 – Demolition / Yeniden Başla

The End of the Tour / Yolun Sonu

!f Ankara’nın son seansında yine iyi eleştiriler almış iki Amerikan bağımsızı var. Yolun Sonu, 1996 yılında yayınladığı Infinite Jest romanı ile büyük ün kazanan David Foster Wallace’ın romanını tanıtma turunun son günlerinde kendisi ile söyleşi yapmak isteyen Rolling Stone muhabiri David Lipsky ile geçirdikleri günleri konu ediyor. Film pek çok eleştirmen tarafından çok beğenilmiş. Özellikle Jason Segel’ın performansı çok övülüyor ve senaryonun da Wallace’ı çok iyi yansıttığı söyleniyor. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film.

Yeniden Başla ise karısının ölümünden sonra hayatını sorgulamaya başlayan bir bankacının hikâyesi. Konusuna ve fragmanına bakınca başına gelen bir olay sonrası hayatın sadece işten ibaret olmadığını anlayan karakterleri anlatan filmlere yeni bir örnek gibi gözüküyor. Bu anlamda klişe bir görüntüsü var ama yönetmeninin Jean-Marc Vallée olması, başrolünde de Jake Gyllenhaal gibi çok başarılı bir oyucunun yer alması filmde farklı bir şeyler vardır dedirtiyor. Ama bu farklılığı görmek için 8 Nisan’da vizyona girmesi de beklenebilir. Nitekim benim de tercihim Yolun Sonu olacak.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 3

!f Ankara bugün başlıyor. Daha önce ilk iki gün için önerilerimi yazmıştım. Sıra geldi Cumartesi’nin önerilerine. Yine geciktik önerilerde ama bu yıl önden bileti biten film sayısı çok değil. Hala bilet bulma şansınız var.

5 Mart Cumartesi:

12:30 – A Syrian Love Story / Suriyeli Aşk Hikâyesi
13:00 – The Russian Woodpecker / Rus Ağaçkakanı

The Russian Woodpecker / Rus Ağaçkakanı

Hafta sonunun ilk seansı, özellikle belgesel sevenler için seçim yapmanın epey güç olduğu bir seans. Karşımızda iki önemli konuyla ilgili, bol ödüllü ve iyi eleştiriler almış iki film var. Suriyeli Aşk Hikayesi, adından anlaşılabileceği gibi savaşın ortasında bir çiftin hikayesini anlatıyor. Yönetmen Sean McAllister, bu çifti 5 yıl boyunca takip ediyor. Bu 5 yıl boyunca hapse girip çıkıyorlar, çocukları oluyor ve büyüyorlar, işin içine kaçınılmaz olarak başka şehirler ve başka ülkeler de giriyor. Nicelerine tanık olduğumuz, savaşın etkilediği ailelerden birinin hikâyesini izliyoruz.

Rus Ağaçkakanı ise, Çernobil patlaması sırasında 4 yaşında olan Ukraynalı bir sanatçının öyküsü. Bu patlamadan kalıcı olarak etkilenen Fedor, sanat çalışmalarının yanında Çernobil ile ilgili gerçekleri ortaya çıkarmayı da hayatının amaçlarından biri haline getirmiş. Bu çabalarının ortasında bir de Ukrayna’daki protestolar patlayınca olay iyice karışıyor ve işin içine Rusya da giriyor.

Başta da belirttiğim gibi her iki belgesel için de çok iyi eleştiriler var. İlki, son yıllarda yaşanan olayların perdeye gerçek bir şekilde yansıtılması iken ikinci film için geçmişte yaşananlar ile ilgili iyi bir komplo teorisi filmi deniyor. Hangi konu ilginizi daha fazla çektiyse çekinmeden onu seçebilirsiniz demekten başka bir şey gelmiyor elimden. Benim tercihim Rus Ağaçkakanı.

—————————–

15:00 – Krisha
15:30 – Bakemono no ko / Çocuk ve Canavar

Bakemono no ko / Çocuk ve Canavar

Bu kez karşımızda bambaşka türlere ait olan iki film var. Krisha, alkolizm problemi nedeniyle yıllardır aile toplantılarından uzak kalan bir kadını anlatıyor. Yönetmen Trey Edward Shults’ın, akraba ve arkadaşlarını oynattığı filminde (Krisha’yı canlandıran Krisha Fairchild, teyzesi örneğin) başarılı bir anlatım tutturduğu söyleniyor. Fragmandan anlaşıldığı kadarıyla film boyunca görüntü formatıyla da sürekli oynayarak ayrı bir hava yaratmış. İzlemeye değer bir Amerikan bağımsızı gibi duruyor.

!f Ankara programında her yıl en az bir anime olmasına alışkınız. O yıl bir film çektiyse bu anime Hayao Miyazaki’nin filmi olurdu. Üstad emeklilikten geri dönmediğine göre şimdilik böyle bir şansımız yok. Ama Mamoru Hosada da önceki filmlerini !f’de görüp sevdiğimiz bir yönetmen. Çocuk ve Canavar filminde, anne ve babasını kaybetmiş olan dokuz yaşında bir çocuğun büyüme hikâyesini fantastik bir evrene taşıyarak anlatıyor. Özellikle anime severler için keyifli bir film olacağına şüphe yok.

İki filmin de birbirinden epey farklı olduğu düşünülürse seçim yapmak çok zor değil gibi. Benim gibi her iki filmi de izlemek isteyenler olacaktır mutlaka. Onlar için her iki filmin de Türkiye dağıtımcısının olduğunu ama henüz gösterim tarihleri ile ilgili bir açıklama olmadığını hatırlatalım. Filmlerin türlerine bakarsak ikisi de kısıtlı da olsa gösterim şansı bulabilecek filmler. Bu durumda benim için anime sevgisi bir adım öne çıkıyor. Klasik seans çakışma uyarısını yapalım. Bu seans için Çocuk ve Canavar’ın seçilmesi durumunda bir sonraki seans için Kırıntılar filmine gitmek mümkün değil (yarım saat kadar çakışıyor, öyle son yazıları izlemem demek de kurtarmaz).

—————————–

17:00 – Crumbs / Kırıntılar
17:30 – Queen of Earth / Yeryüzünün Kraliçesi

Queen of Earth / Yeryüzünün Kraliçesi

Günün üçüncü seansında karşımızda yine iki ilginç film var. Kırıntılar, Etiyopya’nın muhtemelen ilk bilim-kurgu filmi. Hatta bilim-kurgu filmlerinde bir alt tür olarak tanımlanabilecek olan kıyamet sonrası filmlere bir örnek. Savaşın ne şekilde olduğunu bilmiyoruz ama savaş sonrasında eski dünyadan bir avuç simge kalmış. Michael Jordan, Madonna gibi simgelerin yanında Justin Bieber da var elbette. Kırıntılar’ın sadece Etiyopya’dan gelen bir bilim-kurgu olması bile ilgi çekici. İzlenmesi gereken bir film.

Yeryüzünün Kraliçesi ise öncelikle Mad Men ve Top of the Lake ile hayran olduğumuz Elisabeth Moss ve son yıllarda giderek önce çıkan Katherine Waterston’un başrolleri paylaşması ile dikkati çekiyor. Kötü bir dönem geçiren iki çocukluk arkadaşı bir göl kenarında geçirecekleri bir hafta sonrasında bunalımlarından kurtulmayı umuyorlar ama birinin babasının yeni intihar etmiş olması, üstüne de sevgilisinden ayrılması işleri epey zorlaştırıyor. Film ile ilgili yapılan yorumların büyük kısmında Polanski’nin Repulsion filmi ile karşılaştırılıyor. O filmin yarısı kadar iyiyse izlenmeye değer bir filmdir diye düşünerek bu seans için bu filmi seçiyorum kendi adıma. Ama Kırıntılar’da aklım kalmayacak dersem yalan olur.

—————————–

19:00 – James White
19:30 – Into the Forest / Ormana Doğru

Into the Forest / Ormana Doğru

Karşımızda Amerikan bağımsız sineması kokan iki film var (İkincisi Kanada filmi ama olsun, yine de Amerikan bağımsızı kokusu var). James White, daha önce başarılı bağımsız filmlerin yapımcı olarak bildiğimiz Josh Mond’un ilk yönetmenlik denemesi. Kısmen otobiyografik olduğu da söylenen filmde 20 yaşında New Yorklu bir gencin, babasını kaybettikten sonra, annesi de ölümcül bir hastalıkla uğraşırken hayatını gözden geçirmesini anlatan bir film. Her ne kadar bu özetten çok duygusal bir film izlenimi verse de duygu sömürüsü yapmaya çalışan bir filmden çok, hayatının zor bir döneminde büyümek zorunda kalan bir karakteri gerçekçi bir şekilde anlatan bir film gibi gözüküyor. Oyunculuklarına da epey övgü var.

Ormana Doğru ise ilk önce oyuncuları ile dikkat çeken bir diğer film. Ellen Page ve Evan Rachel Wood’un iki kızkardeşi canlandırdıkları filmde, bu iki kardeş ormanın içinde bir evde yaşarken günün birinde tüm çevrede bir anda elektrikler gittikten sonra yaşananlar konu ediliyor. Bu da adeta bir kıyamet sonrası filmi. Bu film de oyunculukları için epey övgü almış. İlginç bir tesadüf (belki de değil) bir önceki seanstaki Yeryüzünün Kraliçesi filmi ile karşılaştıranalar da var.

İki film arasında James White’ın aldığı ödüllerin daha fazla olduğunu ve daha iyi eleştiriler aldığını vurgulayalım. Sanırım hangi film daha iyi sorusunun cevabı James White. Ancak bazen bir film sizi daha fazla kendine çeker. Bu nedenle benim seçimim Ormana Doğru. Bu arada yine her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı olduğunu ama henüz bir gösterim tarihi belirlenmediğini not olarak düşelim.

—————————–

21:30 – MA
22:00 – Kill Your Friends / Arkadaşlarını Öldür

MA

Geldik günün beşinci seansına. Görünen o ki MA, festivaller dışında beyazperdede görme şansımız olmayan bir film. Günümüzde Amerika’daki çöllerde geçen filmin başkarakteri MA, Meryem Ana’yı temsil ediyor. Bu kadarı bile yeterince ilgi çekici olabilir ama fragmandan filmin fena halde stilize olduğu da anlaşılıyor. Üstelik filmde hiç diyalog da yer almıyor. MA, Keşif bölümünde yer alıyor. Tam da bu bölüme uygun bir film gibi gözüküyor. Filmle ilgili eleştirilerin çok iyi olmadığını da söyleyelim. Genellikle fazlasıyla sürreal bir film olduğu yorumları gelmiş. Yine herkese göre bir film değil ama merak ettiğim bir film kendi adıma.
Arkadaşlarını Öldür ise daha geniş kitleye hitap edebilecek bir film. 90’larda Britpop’un en gözde olduğu yıllarda bir plak şirketinin gözde elemanlarından biri çevresinde dönen film, şirkette birbirinin kuyusunu kazan adamları anlatıyor. Filmin adından da anlaşıldığı gibi işin içine cinayet de giriyor. Fragmanı izlediğimde aklıma Amerikan Sapığı gelmişti. Nitekim filmle ilgili eleştirilerde de bu filmin adı geçiyor. Hatta filmin afişlerinden birinde bile Amerikan Sapığı’nın adı geçiyor. Bu film için yapılan eleştiriler de çok iyi değil açıkçası. İzlerken keyifli olduğu ama altının çok dolu olmadığı yorumları yapılmış.

İkisi de çok parlak gözükmeyen filmlerin içinden farklı bir deneyim olma ihtimalinin daha fazla olduğu MA’yı seçtim. Ne de olsa bu tarz filmler kötü eleştiriler alsa da bazen sizi bir yerinden yakalar ve çok seversiniz. Ama riskli bir seçim elbette.

—————————–

00:00 – Green Room / Dehşet Odası

Green Room / Dehşet Odası

Geceyarısı sineması için bir tercih yapmaya gerek yok. Daha doğrusu iki film arasında seçim yapmanıza gerek yok. Bu saatte film izleyip izlemeyeceğinize karar vermeniz yeterli. Bu seans için seçilen filmi hemen her zaman olduğu gibi bol kanlı ve bazı seyircileri rahatsız edebilecek bir film. Jeremy Saulnier, birkaç yıl önce yine geceyarısı seansında izlediğimiz İntikam (Blue Ruin) filminin sonrasından gelen filminde bu kez bir Punk Rock grubu ile neo-nazileri karşı karşıya getiriyor. Böyle bir film, bol müzikle birlikte şiddeti karikatürize eden bir şekilde de çekilebilir, daha gerçekçi bir yaklaşımla da. Anlaşıldığı kadarıyla yönetmen gerçekçi yaklaşımı tercih etmiş. Özellikle şiddet sahnelerinin epeyce gerçekçi olduğu söyleniyor. Merak ediyorum ama gün boyu film izledikten sonra fazla gelecek diyorsanız vizyona girme şansının olduğunu da hatırlatalım.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 2

Geldik !f Ankara’da ikinci gün önerilerine. Buyrunuz:

4 Mart Cuma:

12:30 – Ma dar Behesht / Cennet
13:00 – The Show of Shows / Şovların Şovu

Ma dar Behesht / Cennet

Cuma gününün ilk seansı için birbirinden epeyce farklı iki film arasından seçim yapmak gerekiyor. İran’da kadın olmak ile ilgili pek çok film izledik aslında. Ancak bunların kadın yönetmenler tarafından çekilenlerinin sayısı o kadar fazla değil. 25 yaşındaki İranlı bir kadının çevresindeki cinsiyetçi ortamda yaşamaya çalışmasını anlatan Cennet, gerçek mekânlarda gizli gizli çekilen sahneler de içeriyor. Şovların Şovu ise yıllar boyunca pek çok sirkin hem gösterilerinde hem de perde arkasında çekilen gerçek görüntülerin harmanlandığı bir film. Filmin en önemli özelliği ise müziklerini Sigur Ros’un yapmış olması. Kendi adıma ikinci film Sigur Ros dışında çok ilgimi çekmediği için istikamet Cennet yönünde.

—————————–

15:00 – The Seasons in Quincy: Four Portraits of John Berger / Quincy’de Mevsimler: John Berger’in Dört Portresi
15:30 – Sonita

Sonita

Günün ikinci seansında karşımızda iki ilginç belgesel var. İlk film, ünlü yazar John Berger’in yıllardır yaşadığı Quincy’de çekilen dört kısa belgeselden oluşuyor. Her belgesel farklı bir mevsimde çekilmiş ve yönetmenleri de farklı (birinin yönetmeni Tilda Swinton). İkinci film ise yine İran’da geçen bir belgesel. Film, yaşadığı zorlukları rap müzikle yansıtmaya çalışan Sonita’nın hayatını takip etmek üzere yola çıkıyor ama ailesinin Sonita’yı para karşılığı evlendirmeye çalışması üzerine yönetmen aktif olarak konuya dâhil oluyor. Hikaye ülkemizde de çok yaşanan bir durumu anlatsa da sinema açısından bir belgeselde yönetmen ne kadar konuya dâhil olmalı tartışmasını açmak için de izlenebilecek bir film.

John Berger belgeseli çok yeni olduğu için henüz İnternet ortamında onunla ilgili pek fazla bir yorum göremiyoruz ama Sonita ile ilgili iyi yorumlar var. 2016 yılında Sundance’de en iyi belgesel ödülünü de almış. John Berger’i sevenler onunla ilgili belgeseli kaçırmayacaktır ama Sonita bana daha ilgi çekici geldi. Ancak sonraki seansta Aaaaaaaah! filmini seçecekseniz, Sonita’nın 1 dakikasının bu filmle çakıştığını unutmayın. Jenerik sırasında hızla çıkmak gerekebilir.

—————————–

17:00 – Aaaaaaaah!
17:30 – Bağlar

Aaaaaaaah!

Bu kez karşımızda sıra dışı bir film ve enteresan bir belgesel var. Steve Oram’ın Aaaaaaaah! filmi, sıradan bir ailenin iki yabancının gelmesiyle değişen hayatlarını anlatıyor. Çokça izlediğimiz bir hikâye olabilir ama işin farklı bir yönü var. Film günümüzde geçiyor ama insanlarda konuşma yeteneği gelişmemiş. İnsanlar, maymunlar gibi homurtularla anlaşıyorlar. Filmin her seyirciye göre olmadığı açık. Sevenleri de var, sevmeyenleri de. Ama ilginç bir seyir deneyimi olacak gibi.

Bağlar belgeseli ise Diyarbakır’ın Bağlar ilçesinde bir basketbol takımını getiriyor karşımıza. Bambaşka sorunların içindeyken basketbol ile bir çıkış arıyorlar ama elbette yaşadıkları ortamdan da kopamıyorlar. Etraflarında yaşananlar onların performanslarını da olumlu ya da olumsuz yönde etkiliyor. Yönetmenlerinin arasında Berke Baş’ın olması bizi iyi bir belgeselin beklediğini gösteriyor. Filmin ele aldığı konuyu okurken bundan iyi bir kurmaca film de çıkabileceğini düşündüğümü de eklemeliyim. Amerikan sinemasında bu tarz başarı öyküleri çoktur. Kürt sinemacılar bir basketbol takımını anlatarak bölgede yaşananlar üzerine güçlü bir film yapabilirler. Politik olmak için her zaman doğrudan politik olmak gerekmiyor.

Kendi adıma Aaaaaaaah! filmini daha sonra sinemada görme fırsatımızın olmayacağını düşünerek onu seçiyorum ve Bağlar’ın başka festivallerde, hatta belki de Başka Sinema, belgesel gecesinde karşımıza çıkabileceğini umuyorum.

—————————–

19:00 – The Man Who Fell To Earth / Dünyaya Düşen Adam
19:30 – Nasty Baby / Yaramaz Bebek

The Man Who Fell To Earth / Dünyaya Düşen Adam

Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz David Bowie’nin anısına !f’de gösterilen iki filmden biri Ankara programına da girmiş. Dünyaya Düşen Adam için çok fazla bir yorum yapmaya gerek yok aslında. Nicolas Roeg’in 1976 yapımı, artık bir kült niteliği kazanmış olan bu filmi, David Bowie’nin kendi yarattığı personaya da son derece yakışan bir filmdir. O gerçekten de Dünyaya düşen bir adamdır adeta. Pek çok sinemaseverin bu filmi izlemiş olduğuna şüphem yok ama beyazperdede izleme şansı kaçırılmayacak bir fırsat.

Yaramaz Bebek ise özellikle geçtiğimiz yıllarda yine !f’de gösterilen Hizmetçi filmini çok sevdiğimiz Sebastián Silva’nın yeni filmi. Şili-Amerika ortak yapımı olan film, fragmanına bakılırsa tam bir Amerikan bağımsızı gibi duruyor. Brooklyn’in sanat çevresinde geçen ve orta yaş sınırına gelmiş bir kadının çocuk yapmak için arkadaşları olan eşcinsel çiftten yardım istemesini anlatan film ilk bakışta bir komedi havasında ama filmle ilgili her yorumda, finale doğru yaşanan bir olayın tüm filmi değiştirdiği söyleniyor. Bu değişikliği olumlu bulanlar da var, olumsuz da. İzleyip görmek lazım.

Bu seanstaki her iki film de izlenmeye değer yapımlar. Kendi adıma David Bowie’ye bir kez de sinema perdesinde veda etmeyi seçiyorum. Hem Yaramaz Bebek’in Türkiye hakları da alınmış durumda. Henüz açıklanan bir tarih yok ama vizyona girme ihtimali de var.

—————————–

21:30 – Nie Yinniang / Suikastçı
22:00 – The Wolfpack

Nie Yinniang / Suikastçı

Günün son filmine gelince ilk anda çok kolay bir tercih gibi gözüküyor. Geçen yıl Mayıs ayında Cannes’da en iyi yönetmen ödülü aldığından beri beklediğimiz Suikastçı nihayet karşımızda. Hou Hsiao-Hsien’in Kırmızı Balonun Yolculuğu filminden beri beklediğimiz bu yeni filminde işin içine dövüş sanatları girse de tarzından ödün vermediği söyleniyor. Fragmanı da gayet heyecan verici. Özellikle görsel açıdan kullandığı daraltılmış kadraj içinde bizi büyüleyecek gibi gözüküyor.

The Wolfpack ise Sundance’de 2015’de en iyi belgesel seçilen enteresan bir yapım. Yıllarca evden çıkmalarına izin verilmemiş ve dünyaya dair tek deneyimlerini filmlere borçlu olan altı erkek ve bir kız kardeşin gerçek öyküsü (Room filmindeki gibi bir kaçırma akla gelmesin, anne ve babaları onları korumak için dışarı çıkmalarına izin vermiyor). Çok ilginç bir konu olduğu açık. Belgesel olarak da başarılı olduğu söyleniyor. Aldığı ödül de bunu gösteriyor zaten.

The Wolfpack’in ilginç konusuna rağmen iki film arasında seçim yapılacaksa Suikastçı fazlasıyla öne çıkıyor. Ama dengeleri değiştiren bir durum var. Suikastçı filminin 1 Nisan’da gösterime gireceği açıklanmış durumda. Aslında The Wolfpack’in de Türkiye dağıtımcısı var ama henüz bir gösterim tarihi açıklanmış değil. Başka Sinema’nın 1 Nisan şakası olarak Suikastçı’yı Ankara sinemalarına getirmeme riskini göze alarak The Wolfpack’i seçtim kendi adıma. Ancak Başka Sinema, geçen yıl Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız ve Tek Aşkım filmlerinde yaptığı gibi Suikastçı’yı da Ankara’ya getirmezse İstanbul biletimi kendilerinden talep edeceğimi de buradan yazmış olayım!

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 1

Farklı yerlere yazdığım yazılar nedeniyle son zamanlarda blogu biraz boşladığımı fark ettim. !f Ankara’da bilet satışları başlamışken bloga yeni bir hız vermenin zamanı geldi. Her yıl olduğu gibi !f Ankara, bu yıl da Cinemaximum Armada’nın iki salonunda yapılacak. Yine her yıl olduğu gibi festivalin Ankara ayağındaki her filmin sadece bir gösterimi var. Bu nedenle festival takipçileri, her seansta karşı karşıya gelen iki filmden birini seçmek durumunda. Bu yazılarda yardımcı olmaya çalışacağım konu da işte bu seçimler.

İlk günden başlayalım bakalım:

3 Mart Perşembe:

12:30 – Speed Sisters / Hızın Kızları
13:00 – Bella e Perduta / Kayıp ve Güzel

Speed Sisters / Hızın Kızları

Festivalin ilk gününde bir tarafta daha klasik bir belgesel var. Hızın Kızları, Filistin’deki ilk kadın araba yarışı takımını bizlere tanıtan bir belgesel. Filistin’de bildiğimiz sorunlar yaşanırken araba yarışı ile ilgilenmenin zorluğu bir yana, o coğrafyada tümüyle kadın bir araba yarışı takımı olmanın da kendine özgü zorlukları var belli ki. Tüm bunlara eğilen belgesel oldukça iyi yorumlar almış. Görünen o ki iyi ama sürprizsiz bir belgesel. Karşımıza ne çıkacağını az çok biliyoruz. Bu filmin karşısındaki Kayıp ve Güzel ise yine bir belgesel fikri ile yola çıkılmış ama yönetmen, bir süre takip ettiği ana karakter olan Tommaso adındaki çobanın ölümü üzerine filmi farklı bir rotaya çevirmiş ve film İtalya kırsalında geçen şiirsel bir yol filmine dönüşmüş. Bu film üzerine yapılan eleştiriler çok farklı. Çok seveni kadar sevmeyeni de var. Yani riskli bir seçim.

Bu durumda, ben Filistin ve kadın sorunları üzerine iyi bir belgesel izlemek istiyorum diyenleri Hızın Kızları’na, tam olarak ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum ama risk alıp farklı bir şeyler izlemek istiyorum diyenleri de Kayıp ve Güzel’e alıyoruz. Benim tercihim Kayıp ve Güzel’den yana.

—————————–

15:00 – Just Jim / Sadece Jim
15:30 – Ceset

Just Jim / Sadece Jim

Bu seanstaki filmlerden ilki Submarine filmi ile tanıdığımız Craig Roberts’ın yönetmen olarak ilk filmi olan Sadece Jim. Roberts bu filmde yazar ve yönetmen olmanın yanında, arkadaşları ve hatta ailesi tarafından görmezden gelinen bir lise öğrencisi olan Jim’i canlandırıyor. Klasik bir “loser” tiplemesi olan Jim’in hayatı, okula yeni gelen popüler Amerikalı çocuk Dean ile arkadaş olması ile değişiyor (onu da bu rol için biraz büyük gözüken Emile Hirsch canlandırıyor). Doğrusunu söylemek gerekirse klasik sayılabilecek bir bağımsız büyüme hikâyesi gibi duruyor. Karşısında ise yerli bir film var. Kısa filmleri ile tanının Pınar Sinan’ın ile uzun metrajı Ceset, yerli sinemada çok da karşımıza çıkmayan bir konuyu ele alıyor. Karşımızda bir hastanede hademe olarak çalışmakta olan İhsan adında bir karakter var. Onun için de “loser” demek mümkün. O da çevresinde önemsenmeyen biri. Onun çıkış bulduğu nokta ise bir cesedi kız arkadaşı yerine koymak.

Her iki film de izlemeye değer gibi gözüküyor. Sadece Jim’in Türkiye hakları alınmış durumda. Gösterime girme ihtimali var demek ki. Ceset de farklı bir yerli film olarak en azından Başka Sinema’da kendine yer bulacaktır diye düşünüyorum. Bu durumda hangi filmin konusu ilginizi çekiyorsa onu izleyebilirsiniz diyorum. Uzaktan bakınca Ceset daha ilginç bir film gibi gözüküyor ama onu vizyonda yakalama şansımız daha yüksek diye düşünerek Sadece Jim’i tercih ediyorum kendi adıma.

—————————–

17:00 – Mon Roi / Prensim
17:30 – Mów mi Marianna / Bana Marianna De

Mon Roi / Prensim

Bu seanstaki filmlerden Prensim, geçen yıl Cannes Film Festivali’nde öne çıkan filmlerden biriydi. Emmanuelle Bercot’a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran filmin yönetmeni Maïwenn de Polis filmiyle 2011 yılında aynı festivalde jüri özel ödülünü kazanmıştı. Hastalıklı bir aşk öyküsünü geri dönüşlerle anlatan film, festivalin izlenmesi gereken filmlerinden biri olarak gözüküyor. Bercot’un karşında bu tip karizmatik ama sorunlu karakterleri canlandırmada çok başarılı olan Vincent Cassel’in olduğunu da unutmayalım. Bu seanstaki diğer film ise cinsiyet değiştirme sürecindeki Marianna’nın hikâyesini anlatan bir belgesel. Bu süreçte çocukları onunla iletişimi tamamen bırakmış, eski karısı da sadece telefonla konuşuyor. Belgesel için yapılan yorumlar, trans bir bireyin değişim sürecini anlatmanın yanında, yalnızlık ve dışlanmışlık üzerine de çok etkili bir yapım olduğu yönünde.

Prensim daha önemli bir film olarak gözükse de Türkiye dağıtımcısı olduğunu ve büyük ihtimalle gösterime de gireceğini düşünürsek Bana Marianna De, festival meraklıları için daha iyi bir tercih olabilir. En azından benim tercihim bu yönde. Ayrıca !f’in geciken seyircileri salona almama kuralında çok katı olduğunu bir daha hatırlatalım. Bu seansta Prensim filmi tercih edecek olanlar, sonraki seansta Der Nachtmahr filmine bilet almasınlar.

—————————–

19:00 – Der Nachtmahr
19:30 – Veşartî / Gizli

Der Nachtmahr

Karşımızda iki enteresan film var. İlk film Der Nachtmahr, bir parti sonrasında gizemli bir yaratık görmeye başlayan bir genç kızı anlatıyor. Genç kıza kimse inanmıyor ve onun psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorlar. Belli ki canavarı bir metafor olarak kullanan bir büyüme öyküsü var karşımızda. Fragmanından farklı bir görselliğe sahip olduğu da anlaşılıyor. Karşısında yer alan Gizli ise daha sade bir görselliğe sahip. Siyah-beyaz, gösterişsiz görüntüleri var ama birkaç yıl önce Kısa Film adlı filmini izlediğimiz Ali Kemal Çınar farklı şeyler denemiş belli ki. Bir cinsiyet değişimi hikâyesi anlatırken film boyunca konuşan kişileri hiç göstermemek gibi deneysel bir yapı da kurmuş. Her iki filmin fragmanı da izleme isteği uyandırdı doğrusu ama Der Nachtmahr sinema perdesinde izlenmeyi daha fazla hak eden bir film gibi gözüküyor. Gizli’nin gösterime girme ihtimalinin de daha fazla olduğunu düşünebiliriz.

—————————–

21:30 – A Bigger Splash / Sen Benimsin
22:00 – Turbo Kid / Turbo Çocuk – Kung Fury

Bir tarafta Benim Adım Aşk (I Am Love) filmine hayran olduğumuz Luca Guadagnino’nun yeni filmi Sen Benimsin, diğer tarafta ise şimdiden kült olma potansiyeli taşıyan, 80’lere bol bol referans veren iki film. Sen Benimsin, yönetmenin bir kez daha eşsiz Tilda Swinton’u başrole taşımasıyla da dikkat çekiyor. Üstelik yanında Ralph Fiennes gibi çok iyi bir oyuncu daha var. Daha genç olsa da kendini ispatlamış Matthias Schoenaerts de cabası (aşk çemberinin son elemanı Dakota Johnson için şimdilik çok iyi şeyler söyleyemiyorum). Karşımıza iyi bir film çıkacağına dair inancım tam ama diğer salondaki iki filmin çok daha eğlenceli bir seyir vaat ettiğini düşünüyorum. Turbo Kid’in kıyametin sonrasında ama 1997 yılında geçmiş olması bile dikkatleri üzerine çekiyor. Kahramanımız Turbo Kid, hem sevdiği kızı kurtarmaya çalışıyor hem de filmin kötü adamını yenmeye (Michael Ironside görülmeye değer bir performans çıkarmıştır mutlaka). Bu filmle beraber gösterilecek yarım saatlik Kung Fury daha da ilgi çekici. Adeta 80’lerde çekilen B sınıfı bir aksiyon filmine benzeyen yapımın fragmanını izlemek bile beni heyecanlandırdı. Aslında sözü fragmana bırakmak daha doğru olacak:

Fragman sizi de heyecanlandırdıysa seçimizi Kung Fury’den yana kullanıp Sen Benimsin’i vizyona bırakabilirsiniz. Yok fragmana karşı tepkiniz, “bu ne saçma sapan bir şey” şeklindeyse zaten tercihinizi yaptınız demektir.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2015 / Bölüm 3

Geldik !f Ankara için son gün önerilerine ve benim seçimlerime. Aslında festival takipçilerinin çoğu programlarını yaptı, bazı filmler için biletler de bitti ama yine de sözümü yerine getirmemiş olmayayım, kısa kısa öneriler yapayım. Seneye daha erken bir liste hazırlamayı umuyorum.

2 Mart Pazar:

12:30 – The Forbidden Room / Yasaklı Oda
13:00 – Will You Dance With Me? / Benimle Dans Eder Misin?

Bu seans için Guy Maddin’in 130 dakikalık Yasaklı Oda’sı ile Derek Jarman’ın yıllar öncesinden bulunup gelmiş Benimle Dans Eder Misin? filmi var. Yasaklı Oda için sinema tarihine saygı duruşunda bulunan gerçeküstücü bir film nitelemesi yapılıyor. Kesinlikle ilgi çekici ama Maddin’in filmlerini izlemek seyirciden belli bir çaba da isteyebiliyor. Filmlerinin atmosferine kapılırsanız sorun yok ama ipin ucu bir koparsa filmin sonunu getirmek zor olabiliyor. Birkaç yıl önce yine !f’de izlediğimiz Keyhole böyle bir deneyim olmuştu benim için. Derek Jarman’ın filmi bu ustanın kayıp bir filmi olması açısından ilginç ama anladığımız kadarıyla bir gey kulübünde dans eden insanların görüntüsünden çok fazlası değil. Daha fazla sinemasal zevk verebileceği düşüncesiyle Yasaklı Oda’yı seçiyorum.

————————————

15:00 – The Smell Of Us / Bizdeki Koku
15:30 – The Overnighters / Gececiler

The Smell Of Us / Bizdeki Koku

Karar vermekte oldukça zorlandığım bir seans daha. Bir tarafta Larry Clark’ın yeni filmi var, diğer tarafta ise çok iyi eleştiriler almış bir belgesel. Aslında Clark’ın Bizdeki Koku filminin pek iyi eleştiriler almadığını görüyoruz. Neredeyse tüm kariyerini gençlerin cinselliği üzerine fotoğraflar ve filmler çekmek üzerine kuran Clark, 72 yaşında da bundan vazgeçmemiş belli ki. İyi eleştiriler almamış belki ama Clark’ın zaten provoke edici bir tavrı vardır her zaman. O tarzı biliyor ve seviyorsanız izlemek isteyeceğiniz bir film. Ancak Kuzey Dakota’daki petrol işçilerini anlatarak yola çıkan ama anlaşıldığı kadarıyla bölgedeki kilisenin faaliyetlerini de yoğun bir şekilde anlatısına dahil eden Gececiler, çok beğenilmiş bir belgesel. Bizdeki Koku’nun Türkiye haklarının da Kurmaca Film tarafından alındığı bilgisini de işin içine katarsak Gececiler festivalde izlemek, Bizdeki Koku için de muhtemel Başka Sinema vizyonunu beklemek uygun bir seçim gibi gözüküyor.

Uyarı: Bu seans için Gececiler’i seçenler önümüzdeki seans için Tarlabaşı ve Ben’e yetişemiyorlar.

————————————

17:00 – Tarlabaşı And Me
17:30 – Buzzard

Bu yıl !f Ankara programı yapılırken çakışan filmlerin birinin belgesel, diğerinin kurmaca olmasına özellikle dikkat edilmiş gibi gözüküyor. Yine böyle bir seansla karşılaştık. Bu kez belgesel tarafında Tarlabaşı’na yurtdışından gelen yönetmenlerin gözünden bir bakış var. Bir kısmını daha önceden izlemiş olduğum bir film olarak başarılı bir yapım izlenimi verdiğini söyleyebilirim. Karşısında gördüğümüz Buzzard ise sıradışı bir karakteri anlatan bir Amerikan bağımsızı. Ana karakterin iticiliği nedeniyle çok kişinin sevmeyebileceği bir film izlenimi veriyor ama iyi bir bağımsız film olma ihtimali de yüksek. Diğer filmi önceden bilmem nedeniyle seçimim Buzzard.

Bir uyarı daha. Süresi nedeniyle Buzzard seçimi sonraki seans için 1001 Gram’ın önünü kapatıyor.

————————————

19:00 – 1001 Grams / 1001 Gram
19:30 – X+Y

Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle şu noktada bu seans için şu filmi öneriyorum dememin çok anlamı yok. Her iki filmin de biletleri bitmiş gözüküyor çünkü. 1001 Gram’ın Gezici Festival’de de iki kez gösterilmiş olmasına rağmen biletlerinin bitmiş olması ilginç. Demek ki Ankara’da sağlam bir Bent Hamer kitlesi varmış. X+Y’nin biletlerinin bitmesi daha da ilginç. Doğrusu bana klasik bir dahi çocuk hikayesinden fazlasını vaat etmedi. Ama 1001 Gram’ı zaten izlediğim için istikamet X+Y.

————————————

21:30 – Plemya / Kabile
22:00 – Dear White People / Sevgili Beyaz Irk

Plemya / Kabile

Geldik festivalin son seansına. Festivalin bu yılki en çarpıcı filmi en sona bırakılmış. Sadece işaret dili kullanılarak anlatılmış, altyazı ve müzik içermeyen Kabile, hem biçimsel yönüyle hem de anlattıklarının çarpıcılığıyla mutlaka izlenmesi gereken bir film olarak görünüyor. Her ne kadar İstanbul’da izleyenlerden çok sevenler olduğu kadar hayal kırıklığı diyenler de oldu. Ama ne olursa olsun izlenmeli. Ne yazık ki bu filmin de biletleri bitmiş durumda. Karşısında yer alan Sevgili Beyaz Irk’ın çok adı geçmiyor ama beyazların çoğunluğu oluşturduğu bir okuldaki siyah öğrencilere odaklanan filmin geçen hafta Bağımsız Ruh Ödülleri’nde en iyi ilk senaryo ödülünü aldığını da hatırlatmalı. Kabile’ye bilet bulamadım diye üzülmeye gerek yok yani.

Bu arada her iki filmin Türkiye dağıtımcısı olduğunu ama henüz vizyona girip girmeyeceklerinin net olmadığını da belirtelim.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 253,885 hits
Şubat 2018
P S Ç P C C P
« Kas    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: