18 Mar 2013 için arşiv

24. Ankara Film Festivali’nde Bugün: 18 Mart Pazartesi

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından Halkbank’ın ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 24. Ankara Uluslararası Film Festivali dördüncü gününde iki yönetmeni ağırlıyor. Yıldızların Konumu filmiyle  Leonard Retel Helmrich ve Çölcü filmiyle Shamil Aliyev Ankara’daki gösterimlere katılıyor. Günün öne çıkan diğer filmleri ise Erden Kıral’ın son filmi Yük ve Zeynel Doğan-Orhan Eskiköy’ün yönettikleri Babamın Sesi.


Festival Pazartesi günü Dünya Sineması’ndan iki yönetmeni ağırlıyor. Yönetmen Leonard Retel Helmrich’in 20 yıldır Cakarta’nın gecekondu bölgesinde yaşayan bir aileyi gözlemlediği bol ödüllü etkileyici belgeseli “Yıldızların Konumu” yönetmenin katılımıyla 12:00 seansında; Azeri yönetmen Shamil Alivey’in bozkırda yaşayan bir adamın hikayesini anlattığı şiirsel filmi Çölcü ise yönetmenin katılımıyla 19:30 seansında Kızılırmak Sinemaları’nda.

Festivalin yarışma bölümünde yer alan iki film Pazartesi günü seyirciyle buluşuyor. Usta yönetmen Erden Kıral’ın son filmi “Yük”, bir cinayet işledikten sonra madene saklanan bir adamın hikayesini etkileyici bir sinemayla perdeye taşıyor. Pişmanlık, ölüm ve aşk üzerinden halüsinatif bir filme dönüşen Yük, 14:30’da Kızılırmak Sinemaları’nda.  İki Dil Bir Bavul’la anadil meselesini etkileyici bir biçimde anlatan Özgür Doğan , Orhan Eskiköy ve Zeynel Doğan’ın yeni filmleri “Babamın Sesi”, Maraş Katliamı’nın travmasını atlatamamış bir anne ve oğulun hikayesine ortak ediyor seyirciyi. Geçmişin hayaletleri ve sesleri üzerinden güçlü bir filme dönüşen “Babamın Sesi”, 17:00 seansında Kızılırmak Sinemaları’nda.

Festivalin “Dünya Sineması” bölümünde yer alan, Ulrike Ottinger’in yönettiği “Kar Altında”, Japon taşrasına götürüyor seyirciyi. Zamanın farklı bir ritimde yaşandığı karlar altındaki Echigo’da hayalle gerçek birbirine girer. “Kar Altında” 19:30 seansında Kızılırmak Sinemaları’nda.

İsviçreli usta yönetmen Daniel Schmid’in retrospektifinde yer alan “Toscanın Öpücüğü” 17:00 seansında; “Beresina- İsviçre’nin Son Günleri” ise 21:30 seansında izlenebilir.

Festivalin “Ulusal Belgesel Film Gösterimleri” Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde 12:00 seansından 18:00 seansına kadar ücretsiz olarak takip edilebilir.

Festivale dair ayrıntılı bilgi için: www.filmfestankara.org.tr

Ankara Film Festivali’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/AUFFestivali  / twitter.com/AnkaraFF

24. Ankara Film Festivali İzlenimleri – 2. Gün: Hvidsten Grubu, Anne Ruhu, Kapris Yazı, Güzelliğin On Par’ Etmez

Hvidsten Grubu (Hvidsten Gruppen / This Life):

Hvidsten Grubu, 2. Dünya Savaşı yıllarında nazi işgalindeki Danimarka’da direnişçi bir ailenin gerçek öyküsü. Fill ailesi ve arkadaşları İngiltere’den uçakla gönderilen malzemeleri toplayarak ülkedeki direnişçilere dağıtıyorlar. Nihayetinde yakalandıklarında ise başlarına gelenleri tahmin etmek de zor değil. Film genel olarak savaş ortamında geçmesine karşın aile içi dinamikleri de ihmal etmemiş. Bazı anlarda teatral kalındığı da söylenebilir ama sonuçta çok iz bırakmasa da eli yüzü düzgün bir dönem filmi olmuş.

Anne Ruhu (Tam Hon Me / Mother’s Soul):

Anne Ruhu, Vietnam’dan gelen iyi sayılabilecek bir aile draması. Sebze-meyve satarak zar zor geçinmeye çalışan bir kadın ve onun kızı ana karakterler. Hikaye genelinde bu yaşam çabası iyi işlenmiş. Kadının bir şöför ile cinsellik temelli bir ilişki yaşaması, yetim bir oğlanın bu ailede kendisine bir anne sevgisi araması da filmin diğer temaları. Özellikle film ilerledikçe giderek kendi başlarına kalan iki çocuğun birbirleri ile adeta anne-oğul ilişkisi kurmaları etkileyici idi. Filmde çok büyük bir yönetmenlik becerisi olmadığını itiraf etmek gerek ama oyuncuların başarısı ve doğallığı durumu kurtarıyordu.

Kapris Yazı (Rozmarné Léto / Capricious Summer):

Sanırım bu yıl festivalin en iyi filmlerini Çek Yeni Dalgası bölümünde izleyeceğiz. Sadece bir kaç yıl sürmesine rağmen iz bırakan bu dönemin filmleri gerçekten izlemeye değer. Kapris Yazı, Jiri Menzel’in o içinde bir hüzün de barındıran mizah duygusunu çok iyi veren bir film. Filmde üç orta yaşlı arkadaşın (biri bir havuz işletiyor, diğerleri ise bir rahip ve eski bir asker) bir yazlarını anlatılıyor. Bu üç arkadaş ve aralarından evli olan tek kişi olan havuz işletmecisinin karısı havuz başında sıradan günler geçirirken, kasabaya bir ip canbazı (Jiri Menzel’in ta kendisi) ile genç ve güzel asistanının gelişi ile işler değişiyor. Üç adam da umutsuzca genç asistanla birlikte olmaya çalışıyorlar, bu arada havuzcunun karısı da ip canbazı ile yaşamaya başlıyor. Orta yaşlı bu adamların aşkla kendilerinden geçmeleri ama bir şey de becerememeleri ince bir mizahla verilmiş. Filmin cinsellik dozu tam yerli yerinde. Hiç aşırıya kaçmadan zarif bir şekilde işlenmiş. Hoş zaten aşırıya kaçabilecek bir olay da olamıyor. Filmi izleyince Jiri Menzel gibi yönetmenleri özlediğini hissediyor insan. Usta bu yıl yeni bir film çekmiş. Seneye de festivalde onu izleriz umarım.

Güzelliğin On Par’ Etmez (Deine Schönheit ist Nichts Wert):

Güzelliğin On Par’ Etmez Antalya’da en iyi film dahil pek çok ödül alarak ön plana çıkmıştı. En iyi film ödülünü ne kadar haketmiştir tartışılır ama ama kabul etmeli iyi filmmiş. Film babasının politik durumu nedeniyle ailecek Avusturya’ya iltica etmek zorunda kalan Veysel’in hikayesi. Adını Aşık Veysel’den alan Veysel Almanca’yı tam sökemediği için okulda durumu iyi değil ama bir kızdan hoşlanıyor. Okulda bir şiir ezberlemesi istendiğine de aklında o kıza ithaf edeceği Güzelliğin On Par’ Etmez geliyor. Bu arada ailenin diğer oğlu da evden kaçmış durumda ve babaları küçük yaşta kendilerini bıraktığı için ona öfkeli. Hatta babasını “Kürt teröristi”olarak niteleyip kendisi de bu babasına olan duygularından ötürü karşı tarafa kaymış, Türk milliyetçisi olmuş. Film aslında temelde Veysel’i takip ettiği için bu mesele üzerinde çok durmayıp Veysel’in ilk aşkına daha çok vakit ayırıyor. Hikayenin bu tarafınn altından da iyi kalkmış doğrusu. Zaten finalde de hikayenin bu kısmı bağlanırken diğer taraflarının ucu açık kalıyor.

Antalya’da filmin üç oyuncusu ödül almıştı (Veysel, abisi ve annesini oynayan oyuncular). Açıkçası bunlara pek katılamayacağım. Veysel’i oynayan Abdülkadir Tuncer çok sevimli bir çocuk, rolüne de çok iyi oturmuş ama büyük bir oyunculuk sergilediğini söylemek zor. Abi rolündeki Yüşa Durak’ın ise oyunculuğunu zaten sorunlu buldum. Bir kaç öfke patlaması ve duygusal an içeren zor bir rolü var. Özellikle öfke patlamaları kısmında inandırıcı gelmedi açıkçası. Anne rolü ise zaten çok ön planda değildi. İşin ilginci filmin en iyi oyuncusu bence komşu rolündeki Orhan Yıldırım idi ve o hiç ödül alamamış. Doğrusu filme ayrı bir hava katan da o karakterin bir yandan maço, bir yandan duygusal halleri idi. Güzellğin On Par’ Etmez‘in Mayıs’ta vizyona girmesi bekleniyor. Bence izlemeye değer bir film.

24. Ankara Film Festivali İzlenimleri – 1. Gün: Eve Geldik, Che Guevera Lübnan’da Öldü, Kumun Hassas Anı

Eve Geldik (We Came Home):

Eve Geldik son derece kişisel bir belgesel. Amerika doğumlu ama Afgan kökenli olan yönetmen Ariana Delawari kendisini ve ailesini anlatıyor. Sovyet işgali döneminde babası Amerika’da konuyla ilgili düzenlenen eylemlerin aktif bir üyesiymiş. Taliban sonrası dönemde ise merkez bankası başkanı olmuş. Ariana da bu dönemde ilk kez Afganistan’a gitmiş ve gidip gelmeye devam etmiş. Ayrıca müzikle de ilgilenen Ariana bu dönemde Afgan müzisyenlerle bir albüm de kaydetmiş. Film Ariana’nın çocukluğundan gelen görüntülerle Afganistan seyahatlerinin, albüm çalışmaları ve ailesi ile yaptığı söyleşilerin bir karması niteliğinde. Açıkçası film de Afganistan’a bütünlüklü bir bakış atmaktan ziyade bir ailenin bu mücadele içindeki yerini ve düşüncelerini anlatıyor. Bu nedenle filmde yer alan Afganistan ile ilgili görüşler de bu ailenin görüşleri olarak kalıyor. Zaten festivale de konuk olan yönetmen de görüntüleri çekerken bunların film olacağını düşünmediğini, sonradan bu fikrin oluştuğunu söyledi. Filmin kişisel bir “video journal” olarak düşünülebileceğini de ekledi. Bu haliye samimi bir çaba ama çok ilgi çekici bir yapım olarak bulmadım.

Filmin en ilginç yanı bir anda karşımızda David Lynch’i bulmamızdı. David Lynch, Ariana’nın albümüne yapımcı olarak destek vermiş, hatta film bitince yazılardan farkettik ki bu filmin yapımcılarından biri de David Lynch’in eşi Emily Lynch. Bu durumda David Lynch bir ışık gördüyse vardır bir bildiği diyoruz.

Che Guevera Lübnan’da Öldü (Che Guevara Died in Lebanon):

Sonraki belgesel Che Guevara Lübnan’da Öldü de benzer şekilde çok kişisel bir yapımdı. Burada da yönetmen Christina Foerch Saab, Lübnan iç savaşında önemli bir komutan olan kocası Ziad Saab’ın belgeselini yapmış. Burada bir önceki belgeselin aksine kişisel hikayenin yanında Lübnan’ın durumuna da daha geniş anlamda bakıldığını söylemek mümkün ama insanın eşi hakkında bir belgesel yapması sıkıntılı bir durum. Zaten içiçe olduğunuz birisinden bazı şeyleri film için ilk kez dinliyor gibi yapmak pek olmamış. Aslında iyi bir düşünceyle bir kaç sahnede ev halleri de işin içine katılmış ama o sahnelerin de mizansen olduğu çok fazla hissediliyordu. Filmin yönetmeni festivalin konukları arasındaydı. Gençliğinden beri barış hareketi içinde olduğunu belirtti. Filmde de kocası üzerinden insanların neden ellerine silah alıp birbirlerini öldürdükleri sorgulamaya çalıştığını söyledi.

Bu arada filmin yönetmeni Christina Foerch Saab kendi filmini sessizce izledi ama günü diğer filmlerde yanındaki kişiyle resmen sohbet etti. Konuk yönetmendir, üzerine gitmeyelim dieyerek uyarmadım ama buraya yazmaktan da kendimi alamadım ne yapayım.

Kumun Hassas Anı (Vaghte Latife Shen / The Tender Moment of Sand):

Günün son filmi Kumun Hassas Anı enteresan bir yapımdı. Belli ki yönetmen Farid Mirkhani’nin aklında pek çok fikir uçuşmuş durmuş. Filmin doğrusal olmayan yapısı, farklı ses kullanımı, değişik kamera açıları yönetmenin gerçekten film üzerine epey düşündüğünü gösteriyor. Fakat ne yazık ki bunların toplamı ortaya iyi bir film çıkaramamış. Hatta bir karmaşa haline dönmüş diyebilirim. Bu filmin yönetmeni de konuklar arasındaydı. Filmi başka yerde göstermeyim tarzı sert yorumlar geldi filme. Bence gerek yoktu. Bu arada yönetmenin de alçakgönüllü bir insan olduğunu gördük. Filmi sevmeyenlerden özür bile diledi (ki bir seyircinin dediği gibi özür dilenmesine de gerek yoktu, beğeni de değişken bir şey sonuçta). Ayrıca filmin ne kadar zor koşullarda çekildiğini de öğrendik. Sansür kurulu senaryonun 30 dakikasını kısaltmış, çekimleri 3 yıl süren filmde oyuncular defalarca değiştirilmek zorunda kalınmış. Bu gibi durumlar olmasa belki de daha iyi bir film izleyecektik.

Bu arada filmi sevmeyip çıkmayı anlıyorum ama çıkarken yavaş davranıp bir de üstüne perdenin önünden eğilmeden geçenleri anlamıyorum. Halen filmi izlemeye devam edenlere biraz saygı lütfen.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.574 hits
Mart 2013
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: