Posts Tagged '!f ankara'



!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2016 / Bölüm 1

Farklı yerlere yazdığım yazılar nedeniyle son zamanlarda blogu biraz boşladığımı fark ettim. !f Ankara’da bilet satışları başlamışken bloga yeni bir hız vermenin zamanı geldi. Her yıl olduğu gibi !f Ankara, bu yıl da Cinemaximum Armada’nın iki salonunda yapılacak. Yine her yıl olduğu gibi festivalin Ankara ayağındaki her filmin sadece bir gösterimi var. Bu nedenle festival takipçileri, her seansta karşı karşıya gelen iki filmden birini seçmek durumunda. Bu yazılarda yardımcı olmaya çalışacağım konu da işte bu seçimler.

İlk günden başlayalım bakalım:

3 Mart Perşembe:

12:30 – Speed Sisters / Hızın Kızları
13:00 – Bella e Perduta / Kayıp ve Güzel

Speed Sisters / Hızın Kızları

Festivalin ilk gününde bir tarafta daha klasik bir belgesel var. Hızın Kızları, Filistin’deki ilk kadın araba yarışı takımını bizlere tanıtan bir belgesel. Filistin’de bildiğimiz sorunlar yaşanırken araba yarışı ile ilgilenmenin zorluğu bir yana, o coğrafyada tümüyle kadın bir araba yarışı takımı olmanın da kendine özgü zorlukları var belli ki. Tüm bunlara eğilen belgesel oldukça iyi yorumlar almış. Görünen o ki iyi ama sürprizsiz bir belgesel. Karşımıza ne çıkacağını az çok biliyoruz. Bu filmin karşısındaki Kayıp ve Güzel ise yine bir belgesel fikri ile yola çıkılmış ama yönetmen, bir süre takip ettiği ana karakter olan Tommaso adındaki çobanın ölümü üzerine filmi farklı bir rotaya çevirmiş ve film İtalya kırsalında geçen şiirsel bir yol filmine dönüşmüş. Bu film üzerine yapılan eleştiriler çok farklı. Çok seveni kadar sevmeyeni de var. Yani riskli bir seçim.

Bu durumda, ben Filistin ve kadın sorunları üzerine iyi bir belgesel izlemek istiyorum diyenleri Hızın Kızları’na, tam olarak ne ile karşılaşacağımı bilmiyorum ama risk alıp farklı bir şeyler izlemek istiyorum diyenleri de Kayıp ve Güzel’e alıyoruz. Benim tercihim Kayıp ve Güzel’den yana.

—————————–

15:00 – Just Jim / Sadece Jim
15:30 – Ceset

Just Jim / Sadece Jim

Bu seanstaki filmlerden ilki Submarine filmi ile tanıdığımız Craig Roberts’ın yönetmen olarak ilk filmi olan Sadece Jim. Roberts bu filmde yazar ve yönetmen olmanın yanında, arkadaşları ve hatta ailesi tarafından görmezden gelinen bir lise öğrencisi olan Jim’i canlandırıyor. Klasik bir “loser” tiplemesi olan Jim’in hayatı, okula yeni gelen popüler Amerikalı çocuk Dean ile arkadaş olması ile değişiyor (onu da bu rol için biraz büyük gözüken Emile Hirsch canlandırıyor). Doğrusunu söylemek gerekirse klasik sayılabilecek bir bağımsız büyüme hikâyesi gibi duruyor. Karşısında ise yerli bir film var. Kısa filmleri ile tanının Pınar Sinan’ın ile uzun metrajı Ceset, yerli sinemada çok da karşımıza çıkmayan bir konuyu ele alıyor. Karşımızda bir hastanede hademe olarak çalışmakta olan İhsan adında bir karakter var. Onun için de “loser” demek mümkün. O da çevresinde önemsenmeyen biri. Onun çıkış bulduğu nokta ise bir cesedi kız arkadaşı yerine koymak.

Her iki film de izlemeye değer gibi gözüküyor. Sadece Jim’in Türkiye hakları alınmış durumda. Gösterime girme ihtimali var demek ki. Ceset de farklı bir yerli film olarak en azından Başka Sinema’da kendine yer bulacaktır diye düşünüyorum. Bu durumda hangi filmin konusu ilginizi çekiyorsa onu izleyebilirsiniz diyorum. Uzaktan bakınca Ceset daha ilginç bir film gibi gözüküyor ama onu vizyonda yakalama şansımız daha yüksek diye düşünerek Sadece Jim’i tercih ediyorum kendi adıma.

—————————–

17:00 – Mon Roi / Prensim
17:30 – Mów mi Marianna / Bana Marianna De

Mon Roi / Prensim

Bu seanstaki filmlerden Prensim, geçen yıl Cannes Film Festivali’nde öne çıkan filmlerden biriydi. Emmanuelle Bercot’a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandıran filmin yönetmeni Maïwenn de Polis filmiyle 2011 yılında aynı festivalde jüri özel ödülünü kazanmıştı. Hastalıklı bir aşk öyküsünü geri dönüşlerle anlatan film, festivalin izlenmesi gereken filmlerinden biri olarak gözüküyor. Bercot’un karşında bu tip karizmatik ama sorunlu karakterleri canlandırmada çok başarılı olan Vincent Cassel’in olduğunu da unutmayalım. Bu seanstaki diğer film ise cinsiyet değiştirme sürecindeki Marianna’nın hikâyesini anlatan bir belgesel. Bu süreçte çocukları onunla iletişimi tamamen bırakmış, eski karısı da sadece telefonla konuşuyor. Belgesel için yapılan yorumlar, trans bir bireyin değişim sürecini anlatmanın yanında, yalnızlık ve dışlanmışlık üzerine de çok etkili bir yapım olduğu yönünde.

Prensim daha önemli bir film olarak gözükse de Türkiye dağıtımcısı olduğunu ve büyük ihtimalle gösterime de gireceğini düşünürsek Bana Marianna De, festival meraklıları için daha iyi bir tercih olabilir. En azından benim tercihim bu yönde. Ayrıca !f’in geciken seyircileri salona almama kuralında çok katı olduğunu bir daha hatırlatalım. Bu seansta Prensim filmi tercih edecek olanlar, sonraki seansta Der Nachtmahr filmine bilet almasınlar.

—————————–

19:00 – Der Nachtmahr
19:30 – Veşartî / Gizli

Der Nachtmahr

Karşımızda iki enteresan film var. İlk film Der Nachtmahr, bir parti sonrasında gizemli bir yaratık görmeye başlayan bir genç kızı anlatıyor. Genç kıza kimse inanmıyor ve onun psikolojik sorunları olduğunu düşünüyorlar. Belli ki canavarı bir metafor olarak kullanan bir büyüme öyküsü var karşımızda. Fragmanından farklı bir görselliğe sahip olduğu da anlaşılıyor. Karşısında yer alan Gizli ise daha sade bir görselliğe sahip. Siyah-beyaz, gösterişsiz görüntüleri var ama birkaç yıl önce Kısa Film adlı filmini izlediğimiz Ali Kemal Çınar farklı şeyler denemiş belli ki. Bir cinsiyet değişimi hikâyesi anlatırken film boyunca konuşan kişileri hiç göstermemek gibi deneysel bir yapı da kurmuş. Her iki filmin fragmanı da izleme isteği uyandırdı doğrusu ama Der Nachtmahr sinema perdesinde izlenmeyi daha fazla hak eden bir film gibi gözüküyor. Gizli’nin gösterime girme ihtimalinin de daha fazla olduğunu düşünebiliriz.

—————————–

21:30 – A Bigger Splash / Sen Benimsin
22:00 – Turbo Kid / Turbo Çocuk – Kung Fury

Bir tarafta Benim Adım Aşk (I Am Love) filmine hayran olduğumuz Luca Guadagnino’nun yeni filmi Sen Benimsin, diğer tarafta ise şimdiden kült olma potansiyeli taşıyan, 80’lere bol bol referans veren iki film. Sen Benimsin, yönetmenin bir kez daha eşsiz Tilda Swinton’u başrole taşımasıyla da dikkat çekiyor. Üstelik yanında Ralph Fiennes gibi çok iyi bir oyuncu daha var. Daha genç olsa da kendini ispatlamış Matthias Schoenaerts de cabası (aşk çemberinin son elemanı Dakota Johnson için şimdilik çok iyi şeyler söyleyemiyorum). Karşımıza iyi bir film çıkacağına dair inancım tam ama diğer salondaki iki filmin çok daha eğlenceli bir seyir vaat ettiğini düşünüyorum. Turbo Kid’in kıyametin sonrasında ama 1997 yılında geçmiş olması bile dikkatleri üzerine çekiyor. Kahramanımız Turbo Kid, hem sevdiği kızı kurtarmaya çalışıyor hem de filmin kötü adamını yenmeye (Michael Ironside görülmeye değer bir performans çıkarmıştır mutlaka). Bu filmle beraber gösterilecek yarım saatlik Kung Fury daha da ilgi çekici. Adeta 80’lerde çekilen B sınıfı bir aksiyon filmine benzeyen yapımın fragmanını izlemek bile beni heyecanlandırdı. Aslında sözü fragmana bırakmak daha doğru olacak:

Fragman sizi de heyecanlandırdıysa seçimizi Kung Fury’den yana kullanıp Sen Benimsin’i vizyona bırakabilirsiniz. Yok fragmana karşı tepkiniz, “bu ne saçma sapan bir şey” şeklindeyse zaten tercihinizi yaptınız demektir.

Reklamlar

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2015 / Bölüm 3

Geldik !f Ankara için son gün önerilerine ve benim seçimlerime. Aslında festival takipçilerinin çoğu programlarını yaptı, bazı filmler için biletler de bitti ama yine de sözümü yerine getirmemiş olmayayım, kısa kısa öneriler yapayım. Seneye daha erken bir liste hazırlamayı umuyorum.

2 Mart Pazar:

12:30 – The Forbidden Room / Yasaklı Oda
13:00 – Will You Dance With Me? / Benimle Dans Eder Misin?

Bu seans için Guy Maddin’in 130 dakikalık Yasaklı Oda’sı ile Derek Jarman’ın yıllar öncesinden bulunup gelmiş Benimle Dans Eder Misin? filmi var. Yasaklı Oda için sinema tarihine saygı duruşunda bulunan gerçeküstücü bir film nitelemesi yapılıyor. Kesinlikle ilgi çekici ama Maddin’in filmlerini izlemek seyirciden belli bir çaba da isteyebiliyor. Filmlerinin atmosferine kapılırsanız sorun yok ama ipin ucu bir koparsa filmin sonunu getirmek zor olabiliyor. Birkaç yıl önce yine !f’de izlediğimiz Keyhole böyle bir deneyim olmuştu benim için. Derek Jarman’ın filmi bu ustanın kayıp bir filmi olması açısından ilginç ama anladığımız kadarıyla bir gey kulübünde dans eden insanların görüntüsünden çok fazlası değil. Daha fazla sinemasal zevk verebileceği düşüncesiyle Yasaklı Oda’yı seçiyorum.

————————————

15:00 – The Smell Of Us / Bizdeki Koku
15:30 – The Overnighters / Gececiler

The Smell Of Us / Bizdeki Koku

Karar vermekte oldukça zorlandığım bir seans daha. Bir tarafta Larry Clark’ın yeni filmi var, diğer tarafta ise çok iyi eleştiriler almış bir belgesel. Aslında Clark’ın Bizdeki Koku filminin pek iyi eleştiriler almadığını görüyoruz. Neredeyse tüm kariyerini gençlerin cinselliği üzerine fotoğraflar ve filmler çekmek üzerine kuran Clark, 72 yaşında da bundan vazgeçmemiş belli ki. İyi eleştiriler almamış belki ama Clark’ın zaten provoke edici bir tavrı vardır her zaman. O tarzı biliyor ve seviyorsanız izlemek isteyeceğiniz bir film. Ancak Kuzey Dakota’daki petrol işçilerini anlatarak yola çıkan ama anlaşıldığı kadarıyla bölgedeki kilisenin faaliyetlerini de yoğun bir şekilde anlatısına dahil eden Gececiler, çok beğenilmiş bir belgesel. Bizdeki Koku’nun Türkiye haklarının da Kurmaca Film tarafından alındığı bilgisini de işin içine katarsak Gececiler festivalde izlemek, Bizdeki Koku için de muhtemel Başka Sinema vizyonunu beklemek uygun bir seçim gibi gözüküyor.

Uyarı: Bu seans için Gececiler’i seçenler önümüzdeki seans için Tarlabaşı ve Ben’e yetişemiyorlar.

————————————

17:00 – Tarlabaşı And Me
17:30 – Buzzard

Bu yıl !f Ankara programı yapılırken çakışan filmlerin birinin belgesel, diğerinin kurmaca olmasına özellikle dikkat edilmiş gibi gözüküyor. Yine böyle bir seansla karşılaştık. Bu kez belgesel tarafında Tarlabaşı’na yurtdışından gelen yönetmenlerin gözünden bir bakış var. Bir kısmını daha önceden izlemiş olduğum bir film olarak başarılı bir yapım izlenimi verdiğini söyleyebilirim. Karşısında gördüğümüz Buzzard ise sıradışı bir karakteri anlatan bir Amerikan bağımsızı. Ana karakterin iticiliği nedeniyle çok kişinin sevmeyebileceği bir film izlenimi veriyor ama iyi bir bağımsız film olma ihtimali de yüksek. Diğer filmi önceden bilmem nedeniyle seçimim Buzzard.

Bir uyarı daha. Süresi nedeniyle Buzzard seçimi sonraki seans için 1001 Gram’ın önünü kapatıyor.

————————————

19:00 – 1001 Grams / 1001 Gram
19:30 – X+Y

Bu yazının yazıldığı tarih itibariyle şu noktada bu seans için şu filmi öneriyorum dememin çok anlamı yok. Her iki filmin de biletleri bitmiş gözüküyor çünkü. 1001 Gram’ın Gezici Festival’de de iki kez gösterilmiş olmasına rağmen biletlerinin bitmiş olması ilginç. Demek ki Ankara’da sağlam bir Bent Hamer kitlesi varmış. X+Y’nin biletlerinin bitmesi daha da ilginç. Doğrusu bana klasik bir dahi çocuk hikayesinden fazlasını vaat etmedi. Ama 1001 Gram’ı zaten izlediğim için istikamet X+Y.

————————————

21:30 – Plemya / Kabile
22:00 – Dear White People / Sevgili Beyaz Irk

Plemya / Kabile

Geldik festivalin son seansına. Festivalin bu yılki en çarpıcı filmi en sona bırakılmış. Sadece işaret dili kullanılarak anlatılmış, altyazı ve müzik içermeyen Kabile, hem biçimsel yönüyle hem de anlattıklarının çarpıcılığıyla mutlaka izlenmesi gereken bir film olarak görünüyor. Her ne kadar İstanbul’da izleyenlerden çok sevenler olduğu kadar hayal kırıklığı diyenler de oldu. Ama ne olursa olsun izlenmeli. Ne yazık ki bu filmin de biletleri bitmiş durumda. Karşısında yer alan Sevgili Beyaz Irk’ın çok adı geçmiyor ama beyazların çoğunluğu oluşturduğu bir okuldaki siyah öğrencilere odaklanan filmin geçen hafta Bağımsız Ruh Ödülleri’nde en iyi ilk senaryo ödülünü aldığını da hatırlatmalı. Kabile’ye bilet bulamadım diye üzülmeye gerek yok yani.

Bu arada her iki filmin Türkiye dağıtımcısı olduğunu ama henüz vizyona girip girmeyeceklerinin net olmadığını da belirtelim.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2015 / Bölüm 2

!f Ankara için ilk önerilerimi ön satış döneminde yapmış ve hafta sonu önerileri için pek yakında demiştim. Çok yakın olmadı ama sözümü tutarak bugün için önerilerimi yapayım ve kendi izleyeceklerimi de ekleyeyim. Bazı filmlerin biletleri bitmiş durumda ama yine de izlenebilecek filmler mevcut.

28 Şubat Cumartesi:

12:30 – Burroughs: The Movie / Burroughs
13:00 – Norviyia / Norveç

Hafta sonunun bu ilk seansında bir şekilde 80’ler ile ilgili iki film var. Bir tez çalışması olarak başlayan ama sonradan kapsamı genişleyen Burroughs, adı üzerinde bu önemli kişilik üzerine bir belgesel. Yazarın yakın çevresi ile yapılan söyleşilere yer veren film 80’lerde ortadan kaybolmuş ve geçen sene tekrar bulunmuş ve festivallerde gösterilmeye başlamış. Hakkında da gayet iyi yorumlar var. Özellikle yazarı sevenler mutlaka izlemeli.

Norveç ise 2014 yapımı bir film ama o da 80’lerde Yunanistan’da geçiyor. Üstelik ana kahramanımız dans etmeyi bırakırsa ölecek olan bir vampir. Fragmandan anlaşıldığı kadarıyla filmde 8o’lerin müziklerini, neon ışıklarını, daha da önemlisi atmosferini yansıtan bir film. Türü çok sevmeyenler, İran vampirinin arkasından Yunan vampirini fazla bulabilirler ama benim ilgimi çeken bir film oldu doğrusu. Burroughs da hakkında epey bilgimiz olan bir isim olunca bu kez vampir diyorum kendi adıma.

—————————-

15:00 – The Midnight Swim / Gece Yarısı Dalışı
15:30 – Anadolu Break

The Midnight Swim / Gece Yarısı Dalışı

Bu seansta yine iki farklı türde filmle karşı karşıyayız. Gece Yarısı Dalışı buluntu film formatını kullanarak yapılmış bir korku/gerilim filmi ama bu tanımı yapınca akla gelebilecek Paranormal Activity tarzı filmlerden çok farklı bir yerde durduğu anlaşılıyor. Daha çok psikolojik gerilim tanımı kullanılabilecek bir film. Gayet de iyi eleştiriler almış. Anadolu Break ise ilginç bir belgesel. Brezilyalı, Amerikalı ve Türk üç dansçının Anadolu’daki dansları keşfetmek üzere çıktığı bir yolculuğu anlatan film özellikle Anadolu’daki farklı kültürlere ilgi duyanların dikkatini çekebilir. Ancak film hakkında çok ön bilgimiz olmadığını eklemeliyiz. Benim seçimim Gece Yarısı Dalışı.

—————————-

17:00 – Luna
17:30 – Cavalo Dinheiro / At Parası

İşte iki film arasında seçim yapmakta en zorlandığım filmlerden biri. Luna, özellikle Sandman için yaptığı kapaklarla tanıdığımız Dave McKean’ın yönetmen olarak yeni filmi. Yönetmenin ilk filmi MirrorMask, görsel açıdan çok başarılı ama hikâye akışı açısından sorunlu bir filmdi. Luna için yönetmen açısından ileri bir adım olduğu söylense de benzer yorumlar yapılmış. Ama MirrorMask o görselliği ile en az bir kez izlenmeyi hak ediyordu. Luna’nın belli yerlerini sevmesek bile aynı cümleyi kurabileceğimizi düşünüyorum.

At Parası ise Pedro Costa’nın yeni filmi. Pedro Costa adı size çok fazla bir şey ifade etmiyor olabilir ama Portekiz sinemasında göçmenleri konu ederek çektiği sıradışı belgeseller ile ayrı bir yer edinmiş bir yönetmen. Filmleri uzun ve statik çekimleri ile izleyiciden belli bir sabır istiyor ama sabrın hakkını da veriyor. Costa’nın bir filmini sinemada izlemek gerçekten iyi olur ama bu tarz filmler size çekici gelmiyorsa Luna daha iyi bir seçim olacak.

Kendi adıma çok farklı tarzlarda iki film olsa da her ikisi de ilgimi çeken türlerde filmler. Uzun süre iki film arasından gidip geldikten sonra sinema perdesinin daha fazla artı katacağını düşünerek Luna’yı tercih ettiğimi söyleyebilirim.

Bu arada yine bu seans için At Parası’nın seçilmesi durumunda sonraki seansta God Help The Girl’e yetişmenin mümkün olmadığını not olarak düşelim.

—————————-

19:00 – God Help The Girl
19:30 – Appropriate Behavior / Makul Davranış

Bir önceki seansta seyirciyi zorlayacak iki film arasında seçin yaptıktan sonra bu kez daha eğlenceli iki film var karşımızda. God Help The Girl, Belle & Sebastian grubunun kurucularından Stuart Murdoch’un yazıp yönettiği bir müzikal (bu arada bu yıl !f programında, en azından Ankara için seçilen filmlerde müzikal nitelikli filmlerin epeyce fazla olduğunu söylemeli). Emily Browning’in canlandırdığı psikolojik problemleri olan bir kızın kurduğu bir müzik grubunu konu eden film için beklendiği üzere müziklerin çok başarılı olduğu ama senaryoda sıkıntılar olduğu yönünde yorumlar var genellikle.

Makul Davranış ise başarılı bir Amerikan bağımsızı izlenimi veriyor. Desiree Akhavan’ın yazıp yönettiği bu film Brooklyn’de yaşayan bir kadının hayatına göz atıyor. Bu kadının tıpkı yönetmen Desiree Akhavan gibi İran asıllı biseksüel bir kadın olması filmi ilgi çekici hale getiriyor. Belli ki otobiyografik ögeleri de yoğun bir film. Bu seans için benim seçimim gayet iyi eleştiriler alan bu film oldu ama müzikal sevenler ya da Belle & Sebastian hayranları diğer alternatifi seçebilirler.

—————————-

21:30 – The Last Five Years / Son Beş Yıl
22:00 – Ich seh, Ich seh / Goodnight Mommy

Ich seh, Ich seh / Goodnight Mommy

Öncelikle henüz öğrenmemiş olanlar varsa programda 22:00 senasında gözüken Sürpriz Film’in Goodnight Mommy olduğunu belirtelim. Ne de olsa İstanbul’da gösterildiği için artık sürpriz değil. Bu durumda bu seans için karşımızda bir müzikal ve bir korku filmi olduğunu görüyoruz. Esasen Goodnight Mommy daha iyi eleştiriler almış bir film ve izlenmeyi hak ediyor. Bunun yanında Son Beş Yıl orta karar bir müzikal olarak gözüküyor. Hangi film daha iyi diye soranlara Goodnight Mommy demeliyim ancak kişisel olarak müzikal de sevdiğim bir tür ve kötü olsa da bir müzikalin seyredilmesi gereken yer sinema salonu diye düşünüyorum. Başrolde Anna Kendrick gibi sevdiğim bir oyuncu olunca, bir önceki seansta da tercihimi müzikalden yana kullanmayınca bu kez müzikal diyerek Son Beş Yıl’ı tercih ediyorum.

Bu arada her iki filmin de Türkiye dağıtımcısının olduğunu, hatta gösterim tarihlerinin de belli olduğunu eklemeden geçmeyelim.

—————————-

00:00 – Tokyo Tribe / Tokyo Çetesi

!f Ankara’nın gece yarısı filmi Tokyo Çetesi. Geçtiğimiz yıllarda sıklıkla karşımıza çıktığı gibi yine bir Uzakdoğu filmi var karşımızda. Hatta yönetmen koltuğunda da yine daha önce !f’de gece yarısı sinema kuşaklarında filmlerini izlediğimiz Shion Sono var. Yönetmen bu kez bir manga uyarlaması ile karşımızda. Birbirleri ile savaşa Tokyo çeteleri hikayesi çok bildik gibi gözüküyor ama yönetmen işim içine hip-hop müziğine de katarak farklı bir film çıkarmış gibi gözüküyor. Karşısında başka film olmadığına göre ben çılgın Uzakdoğu filmleri seviyorum, hip-hop müziğinden de hoşlanıyorum, o saatte pek de uykum olmaz diyenlere. Ben günün altıncı filmi olarak biraz uyuklamayı göze alarak gideceğimi söylemeliyim.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2015 / Bölüm 1

Son iki yıldır Sinema Manyakları’nda !f Ankara’da hangi filmleri seçelim başlıklı yazılar yayınlıyorum ve olumlu yorumlar alıyorum. Madem öyle bu yıl da atlamayalım. Bu sefer önerilerimi iki ayrı bölüm halinde yayınlayacağım. Bu yazıda 4 günlük !f Ankara’nın ilk iki günü için öneriler yer alacak. Böylece en azından bu iki gün için ön satış dönemini bitirmemiş oluruz.

Geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da !f Ankara’nın Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerinde yer alan ve her birinin tek gösterimi olan filmler için seans seans hangi filmi seçmeliyiz konusunda yardımcı olmaya çalışacağım ve kendi seçimlerimi de belirteceğim. Bunu yaparken filmlerin büyük bir çoğunluğunu önceden izlemediğim için İnternet’ten filmlerle ilgili yaptığım araştırmalar baba yardımcı olacak. Festivalin farklı mekanlarda yapılacak kısa film gösterimleri ile ilgili bilgiler bu yazıda yer almayacak ama onları da es geçmeyin demeliyim.

Gelelim gün gün filmlere:

26 Şubat Perşembe:

12:30 – The Vanquishing Of The Witch Baba Yaga / Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu
13:00 – The Man In The Orange Jacket / Turuncu Ceketli Adam

Festivalin ilk günü, ilk seansta birbirinden çok farklı iki film var. Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu, özellikle Doğu Avrupa efsanelerinden yola çıkarak günümüze bakan, doğa ve insan ilişkisi üzerine bir belgesel. Pek çok göndermesi ve animasyon bölümleri ile dikkat çekiyor. Turuncu Ceketli Adam ise Letonya’nın ilk korku filmi olarak nitelendiriliyor. İşinden kovulduktan sonra patronundan intikam almak isteyen bir işçiyi konu eden filmin belli ki sınıfsal bir alt metni var. Bunun dışında sağlam bir atmosfere sahip olan bu filmin çok az diyalog içerdiği de söyleniyor. Her iki film hakkında da iyi eleştiriler var. Benim seçimim Turuncu Ceketli Adam, ama korku filmlerini sevmeyenler için istikamet Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu olmalı.

——————————————

15:00 – Super Duper Alice Cooper / Şahane Alice Cooper
15:30 – Song From The Forest / Ormanın Şarkısı

Super Duper Alice Cooper / Şahane Alice Cooper

Bu seansta !f Müzik bölümünden iki film var karşımızda. Her ne kadar aynı bölüm içinde yer alsa da ele aldıkları konular ve kişiler açısından çok farklı iki film. Yine farklı izleyici gruplarına hitap ettiği için karar vermek çok zor olmayacak. Şahane Alice Cooper, zaten adı üzerinde, Alice Cooper ile ilgili bir belgesel. Sadece Alice Cooper isminin bile heyecanlandırdığı, bu belgeseli izlemeliyim duygusu uyandırdığı seyirciler olacaktır. Zaten o seyircilerdenseniz bu film için tavsiye gerekmeyecektir. Yine de bu filmin konser sahnesini tiyatro sahnesine dönüştüren bu adam için yeterince derinlikli olmadığı yönünde yorumlar olduğunu da belirtmeli.

Bu filmin karşısındaki Ormanın Şarkısı ise özellikle konusu ile dikkat çekiyor. Radyoda bir Afrika şarkısı duyup o müziğin peşinde Afrika’ya Bayaka kabilesine giden ve 25 yıl boyunca orada kalan bir adamın hikâyesi başlı başına ilgi çekici. Yıllar sonra oğlu ile New York’a dönmesi ise belli ki bambaşka bir hikâye. Doğrusu film olarak Ormanın Şarkısı daha başarılı gözüküyor ama Alice Cooper faktörü benim gibiler için seçimi değiştirecektir. Bu arada !f’in seanslara geç gelinmesi durumunda içeri almamak konusunda çok sert olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Bu seansta Ormanın Şarkısı’nı seçmeyi düşünenler sonraki seans için Yes Men İsyanda filmine yetişemeyeceklerini dikkate almalılar.

——————————————

17:00 – The Yes Men Are Revolting / Yes Men İsyanda
17:30 – Heaven Knows What / Yalnız Cennet Bilir

Bu sefer karşımızda bir belgesel ve bir kurmaca var. Yes Men’i birkaç yıl önce Gezici Festival’de gösterilen belgesellerden tanımıştık. Büyük şirketlere ve devlet kurumlarına karşı hem eğlenceli hem de yıpratıcı eylemler düzenleyen bu ikili aradan geçen sürede eylemlerine devam ederken bir yandan yaş almanın da etkisiyle yaşamlarında da değişiklikler olmuş. Yes Men İsyanda, eylemleri dışında ikilinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklara da odaklanıyor. Daha önceki Yes Men filmlerini izleyenler için bu muzip ikilinin aradan geçen zamanda ne yaptıklarını görmek ilginç olabilir. Yes Men adını hiç duymamış olanlar da şans verebilir.

Yalnız Cennet Bilir ise yönetmen Safdie kardeşlerin New York’da tanıştıkları uyuşturucu bağımlısı Ronald Bronstein’in anılarından yola çıkan bir kitap yazması için teşvik ettikten sonra henüz yayınlanmamış bu romandan uyarladıkları bir film. İki uyuşturucu bağımlısı arasındaki aşkı anlatan ve Cassavetes filmlerinin havasını taşıdığı söylenen bu film hakkında iyi eleştiriler de var, kötü eleştiriler de.

Seanstaki filmler birbirinden epey farklı olduğu için seçmek zor olmayacaktır diye düşünüyorum. Kendi adıma Yes Men’i bir kez daha izlemektense iyi bir bağımsız film olarak çıkmasını umduğum Yalnız Cennnet Bilir’i tercih edeceğim. Bir önceki seansa benzer bir uyarımızı yine yapalım. Bu seans için Yalnız Cennet Bilir’i seçenler bir sonraki seans için Tek Aşkım filmini seçmemeliler. 3 dakika erken çıkar, yetişirim denirse o başka.

——————————————

19:00 – The One I Love / Tek Aşkım
19:30 – Yume To Kyôki No Ohkoku / Düşlerin Ve Çılgınlığın Krallığı

Bu seans için bir Amerikan bağımsızı ile bir Japon belgeseli arasında seçim yapmak gerekiyor. Bir romantik komedi olarak tanımlanan ama hakkındaki her yazıda ilginç bir sürpriz içerdiğinden söz edilen, hatta Alacakaranlık Kuşağı’na benzetilen, Tek Aşkım filminde !f’in yönetmen ve oyuncu olarak favori isimlerinden Mark Duplass yer alıyor. Mad Men’in Peggy’si Elisabeth Moss da cabası. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.

Diğer tarafta ise Japonya’nın çok sevdiğimiz animasyon stüdyosu Studio Ghibli üzerine bir belgesel var. Üstelik Hayao Miyazaki’nin emekli olmaya karar verdiği dönemde çekilen bir belgesel. Geçen yıl ustanın veda filmini izlemiştik, bu yıl da o dönemleri anlatan bir belgesel izlemek fikri çok çekici.

İkinci film daha çok meraklısına diyebileceğimiz bir film. Benim açımdan seçmek zor oldu. Bu noktada filmleri daha sonra sinemada izleyip izleyemeyeceğimiz sorusu devreye giriyor. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı mevcut. Bu, her ikisinin de gösterime girme ihtimali olduğunu gösteriyor. Hatta Tek Aşkım için 17 Nisan tarihi belirlenmiş bile. Muhtemelen Başka Sinema’da gösterime girecek ama her Başka Sinema filminin Ankara’ya gelmediğini de unutmadan kadar vermeli. Ben Ankara’yı ihmal etmeyeceklerini umarak Miyazaki ustayı tercih ediyorum.

——————————————

21:30 – A Girl Walks Home Alone At Night / Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız
22:00 – The Dark Horse / Kayıp Şampiyon

A Girl Walks Home Alone At Night / Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız

Günün son filmi olarak İran sinemasından (aslında Amerika yapımı bir film) siyah-beyaz bir vampir filmi ve Yeni Zelenda’dan bir satranç filmi arasından seçim yapmamız gerekiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse vampir filmleri ile westerni bir potada eriten, bunu yaparken de korku filmi yönetmenlerinden çok Jarmusch’dan etkilendiği söylenilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, !f’de birkaç film seç denirse ilk seçeceğim filmlerden biri. Kayıp Şampiyon, suçlu çocukların bir amaç etrafında toplanıp kendilerini kurtardıkları film modelinin bir tekrarı gibi duruyor. Bu açıdan çok çekici gelmedi açıkçası. En azından karşısındaki filme ciddi bir alternatif oluşturmadı. Ancak şöyle bir durum da var. Her ikisinin de Türkiye dağıtımcıları mevcut olan filmlerden Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, 24 Nisan’da gösterime girecek ama Kayıp Şampiyon vizyona girecekse de henüz tarihi belli değil. Bu nedenle her iki filmi de sinema salonda seyredeyim diyenlerin Kayıp Şampiyon’u seçmesi daha doğru olur.

——————————————

27 Şubat Cuma:

12:30 – Dark Star: Hr Gigers Welt / Karanlık Yıldız – Hr Giger’in Dünyası
13:00 – Dólares De Arena / Kum Parası

Dark Star: Hr Gigers Welt / Karanlık Yıldız – Hr Giger'in Dünyası

Yine bir tarafta bir belgesel, diğer tarafta kurmaca bir filmle karşıyayız. Benzer şekilde, seçim yapmak için de ilk kriter, belgeselde konu edilen H.R. Giger’i ne kadar tanıyıp sevdiğiniz olmalı. Popüler kültürde en fazla Alien tasarımı ile bilinen Giger’in pek çok yerde karşımıza çıkan onlarca tasarımı ve çizimi daha var. Geçen sene kaybettiğimiz bu sanatçı hakkında bir belgesel izlemek sizi heyecanlandırıyorsa seçim Karanlık Yıldız olmalı.

Kum Parası ise Dominik Cumhuriyeti’de geçen yaşlı ve zengin bir kadın ile genç ve fakir kadının ilişkisi üzerine kurulu. Lezbiyen bir birliktelik anlatması dışında benzer konularda gördüğümüz filmlerden ne kadar farklı olduğunu görmek için izlemek gerek ama genel olarak olumlu yorumlar almış. Özellikle Geraldine Chaplin’in oyunculuğu epeyce övgü toplamış ve ödül almış. H.R. Giger ismi çok bir şey ifade etmiyorsa rahatlıkla seçilebilir.

——————————————

15:00 – Fassbinder: At Elske Uden At Kræve / Fassbinder: Talepsiz Sevmek
15:30 – Mardan

Aslında bu seans için de bir önceki seans ile aynı cümleler kurulabilir. Fassbinder hakkında bir belgesel ile Türkiye-İran-Irak arasında geçen bir kayıp öyküsü arasında seçim yapmak gerekiyor. Fassbinder belgeselinde özellikle o yıllarda çekilip hiçbir yerde gösterilmemiş söyleşi kayıtları dikkat çekiyor. Yönetmen Christian Braad Thomsen’in Fassbinder’in arkadaşı olmasının da filme kattığı farklı bir bakış da olmalı. Batin Ghobadi’nin ilk filmi olan Mardan ise kocasını arayan bir kadının bu süreçte Mardan adında bir peşmergeden yardım almasının hikâyesi. Fragmanlarından anladığımız kadarıyla görsel açıdan güçlü ve etkileyici bir filmle karşı karşıyayız. Kendi açımdan Fassbinder belgeseli daha çekici ama yine birbirinden epey farklı iki film olduğu için seçim kolay olacaktır.

Seans süresi uayarımızı yapmadan geçmeyelim. Mardan’ın 110 dakikalık süresi bir sonraki seans için Gümüş Suyu’nun seçilmesini olanaksız hale getiriyor. Aman dikkat.

——————————————

17:00 – Ma’a Al-Fidda / Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi
17:30 – Boreg / Ben Gibi

Günün ortası için seçeceğimiz filmlerin her ikisi de bize yakın coğrafyalarda yaşanan savaşlara baksa da farklı bakış açıları kullanıyorlar. Suriye Otoportresi, adından da anlaşılabileceği gibi bölgede yaşananlara tam da olayların içinden gelen görüntüleri kullanarak bakan bir belgesel. !f kataloğunda “yılın en yürek burkan filmi” olarak tanımlanması boşuna değil. Bu filmle ilgili gördüğüm hemen her yazıda filmin çok üzücü olduğu vurgulanıyor. Hatta yarattığı duygu açısından beyazperdede izlediğim en üzücü film diyenler de mevcut. Yaşananları anlatabilmek için acıları da tüm gerçekliğiyle vermek lazım belki de.

Ben Gibi ise Filistin-İsrail olayına mizah gözlüğünden bakıyor. İsrail tarafında yeni aldığı yatağı bir vidası eksik olduğu için kırılan bir kadın, Filistin tarafında ise bir montaj fabrikasında o vidaları kullanan bir kadın var. Bu iki kadının bir şekilde yer değişmeleri üzerinden ilerleyen filmin yaratılan ayrılıkların ne kadar yapay olduğunu anlattığı söyleniyor. Ben bu kez kurmaca olanı tercih ediyorum ama özellikle Suriye’de yaşanalar ile ilgili içten bilgi almak isteyenlerin ilk filmi tercih etmesi gerektiği açık.

——————————————

19:00 – Kumiko, The Treasure Hunter / Kumiko, Hazine Avcısı
19:30 – The Look Of Silence / Sessizliğin Bakışı

Kumiko, The Treasure Hunter / Kumiko, Hazine Avcısı

Bu sene pek çok seansta olduğu gibi yine bir belgesel ve bir kurmaca film arasında seçim yapmamız gerekiyor. Kumiko, Hazine Avcısı, nicedir adını duyduğumuz ve merak ettiğimiz bir film. Fargo filminin çok bilinen bir detayı vardır. Coen kardeşlerin filmin gerçek bir hikâye olduğuna dair verdiği bilgi doğru kabul edilirse (ki doğru değil) filmde yer alan para dolu çantanın hala bir yerlerde olması gerekir. İşte Kumiko tam da bu detaydan yola çıkan bir film. Japonya’da bu bilginin doğru olduğuna inanan bir kadının Japonya’dan Amerika’ya olan yolcuğunu anlatıyor.

Sessizliğin Bakışı ise yine !f’de izlediğimiz Öldürme Eylemi belgeselinin devamı niteliğinde bir film. O filmde Endenozya’da yıllar önce sistematik şekilde işlenen politik cinayet ve işkenceleri gerçekleştirenleri kamera önüne alan Joshua Oppenheimer, katillerin yıllar sonra bile, yaptıkları işten neredeyse gurur duyduklarını gösteriyordu. Bu kez o katillerden biriyle kurbanlarından birinin kardeşini yüzleştiriyor. Yine çok etkili ve acı verici bir film olduğuna şüphe yok.

İş iki film arasında seçim yapmaya gelince iş zorlaşıyor. Evet, çok farklı yerlerde duran iki film ama her ikisi hakkında da çok olumlu eleştiriler mevcut. Yine her ikisinin de Türkiye dağıtımcıları var ama vizyon tarihlerine dair bir açıklama yok. Esasen Kumiko bir adım önde benim için ama gösterime girme ihtimali daha çok diyerek onu bir kenara bırakıyorum. Umarım filmin Türkiye dağıtımcısı Medyavizyon beni yanıltmaz. Ama mutlaka izlemeliyim bu filmi diyenler, belgesel de çok ilgilerini çekmediyse işlerini şansa bırakmayabilirler.

——————————————

21:30 – Kaguyahime No Monogatari / Prenses Kaguya Masalı
22:00 – Eden / Cennet

Günü bir animasyon ya da bir müzik filmiyle bitirme şansı var. Bunlardan ilki Studyo Ghibli’nin belki de son yapımlarından biri olacak olan Prenses Kaguya. Isao Takahata’nın uzun yıllar kendisini özlettikten sonra yaptığı bu yeni filmi, her yerin 3D animasyonlarla dolduğu günümüzde elle yapılmış suluboya çizimleri ile de bir soluk alma fırsatı sunuyor. Pek çok ödül de kazanan Prenses Kaguya aynı zamanda Oscar’a da aday. Bu yıl !f’in de en merakla beklenen filmlerinden biri olarak önerime pek ihtiyaç yok sanırım. Filmi merak edenler şimdiden listelerine almıştır.

Bu seansın diğer alternatifi olan Mia Hansen-Løve’ın Cennet isimli filmi ise Fransız elektronik müziğine ve kulüp yaşamına odaklanan biyografik bir öykü. Yönetmenin kardeşinin yaşamından izler taşıyan film özellikle Daft Punk ve onların tarzındaki müziği sevenlere hitap ediyor gibi gözüküyor.

Kâğıt üzerinde bu seansın izlenmesi gereken filmi Prenses Kaguya. Ancak bu filmin Başka Sinema’da 13 Mart’ta gösterime gireceğini de unutmamalı. Bu yüzden benim seçimim Cennet olacak. Prenses Kaguya’yı bir an önce izlemek istiyorum diyenlere lafın yok elbette. Ama en azından biletler bitmiş olursa üzülmeyin demek isterim.

——————————————

!f Ankara’nın ilk iki günü için önerilerim bu şekilde. Hafta sonu programı için önerilerim de pek yakında…

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2014

Geçen yıl !f Ankara’da hangi filmleri seçelim başlıklı bir yazı yazmış ve olumlu tepkiler almıştım. O yazı festivalin sadece bir gün öncesinde yayınlanmıştı. Bu sene için daha erken yazacağıma dair sözüm vardı. Her ne kadar ön satış dönemine yetiştirememiş olsam da bu kez festivalin bir hafta öncesinde yayınlıyorum. Umarım bileti bitmemiş filmler için seçim yapılmasında bir katkım olur.

Önce bu yazının amacından bahsedelim. !f Ankara’nın Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerinde yer alan 41 filmin her birinin tek gösterimi var ve bu filmler her seans için iki farklı salona bölünmüş durumda. Bu durumda herhangi bir seans için film seçmek isteyen sinemaseverler iki filmden birini seçmek durumundalar. Ben de bu seçimi yaparken kapsamlı bir araştırma yapıyorum. Bu araştırmayı yazıya dökerek benimle aynı durumda olup iki film arasında kararsız kalanlara bir faydam olsun dedim. Burada kişisel seçimlerimi belirteceğim ama seçmediğim filmler hakkında da yorum yapmaya çalışacağım. Festival bitince göreceğiz bakalım iyi seçimler yapmış mıyım.

41 filmden bahsedeceğim için her birinin konusuna uzun uzun değinmeyeceğim. Bunun için festivalin sitesinden ya da kataloglardan bilgi alınabilir.

Gelelim gün gün filmlere:

27 Şubat Perşembe:

12:30 – Loubia Hamra / Kahrolası Fasulyeler
13:00 – A Story of Children and Film / Sinema ve Çocukların Hikayesi

Festivalin ilk günü, ilk seansta belgesel nitelikli iki filmle karşı karşıyayız. Kahrolası Fasulyeler filmi çocukların Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı farklı bir bakış açısı ile anlatmaları ile dikkat çekse de Sinema ve Çocukların Hikayesi, Mark Cousins’in yeğenlerinden yola çıkarak sinema tarihinde çocukların ne şekilde konu edildiğine değinen bir film olarak çok daha fazla ilgi uyandırıyor. Benim seçimim bu film. Sinema sanatına ilgi duyanların da bu filmi seçeceğini tahmin ediyorum. Tarihe farklı bir bakış açısı ile bakmak isteyenlerin ise Kahrolası Fasulyeler’den hoşlanabileceğini tahmin ediyorum.

———————-

15:00 – Shirley: Visions of Reality / Shirley: Gerçekliğin Kehanetleri
15:30 – El Vals de los Inútiles / İşe Yaramazların Dansı

İşe Yaramazların Dansı, 2011 yılında Şili’de hükümetin eğitim politikalarına karşı protesto olarak düzenlenen 1800 saatlik maratona katılan iki bireyi mercek altına alan bir belgesel. Shirley ise Edward Hopper’ın 13 resminin sinema ile canlandırılarak, bu resimlerde görünen bir kadının hikayesini oluşturma çabası. Filmle ilgili kaynaklarda deneysel bir film olduğuna yönelik bilgiler var. Bu nedenle herkese göre olmadığını söyleyebiliriz. Kendi adıma ilgimi çeken bir film oldu, bu seans için seçtiğim film de bu ama sıkılanlar da olabilir sanki.

———————-

17:00 – The Selfish Giant / Bencil Dev
17:30 – I Am Divine / Ben Divine

Bu seansta iki filmi karşılaştırdığımız zaman Bencil Dev ile ilgili çok iyi eleştiriler olduğunu görüyoruz. Hatta yönetmen Clio Barnard için İngiliz sinemasının yeni keşfi deniyor ve ilerde de kendisinden çok şey bekleniyor. Belli ki Bencil Dev mutlak izlenmesi gereken bir film. Ancak karşısında yer alan Ben Divine belgeseli de iyi eleştiriler almış. Bunun da ötesinde farklı bir sinema anlayışını temsil eden John Waters’ın bu fetiş oyuncusu ile ilgili pek bir yerde göremeyeceğimiz bir belgesel olarak göze çarpıyor. Bu filmi sinemada izleme şansının az olduğunu düşünerek Ben Divine’ı seçiyorum ve Bencil Dev’in Türkiye dağıtımcısı Kurmaca Film’in bu filmi gösterime sokmasını umuyorum. Ama John Waters’ı sevmeyenler ya da kim olduğunu bilmeyenler de Bencil Dev’i tercih ettiklerinde hayal kırıklığına uğramayacaklardır sanırım.

———————-

19:00 – Miele / Bal
19:30 – Pelo Malo / Kıvırcık Saç

Bu seans için zor bir seçim var karşımızda. Her ikisi de iyi eleştiriler almış filmler. Bal, oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino’nun ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi. Ötanazi ile ilgili bu film bolca ödül almış ve başarılı bulunmuş. Sıkıcı bulduğunu söyleyen eleştirilere de rastlamak mümkün. Kıvırcık Saç ise Arjantin’den gelen bir büyüme hikayesi anlatırken kendini farklı hisseden bir çocuğun yaşadıklarını baskılamaya çalışan bir anneyi de konu ediyor. Benzer şekilde bu da iyi eleştiriler almış bir film. Bir önceki seansa benzer şekilde Bal filminin de bir Türkiye dağıtımcısı var. Gösterime gireceğini umarak Kıvırcık Saç’ı tercih ediyorum kendi adıma.

———————-

21:30 – Short Term 12 / Kısa Dönem 12
22:00 – Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulübü

Bu seansta da iki iyi film karşılıklı gelmiş. Sınırsızlar Kulübü iki oyuncusuna da Oscar kazandıracağını tahmin ettiğim bir film. Yönetmen Jean-Marc Vallée de tanıdığımız, sevdiğimiz ve iyi film yapacağına güvendiğimiz bir isim. Mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğu açık. Bunun yanında Kısa Dönem 12’yi de yılın en iyi filmleri arasına koyanlar var. Burada devreye hangi filmi sinemada izleme ihtimali daha yüksek sorusu giriyor. Sınırsızlar Kulübü’nün 7 Mart’ta gösterime gireceğini düşünürsek Kısa Dönem 12 festivalde izlemek için benim seçtiğim film oluyor.

28 Şubat Cuma:

12:30 – A Spell To Ward Off The Darkness / Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü
13:00 – Cheatin’ / Aldatma

Bu seansta Ben Rivers ve Bill Plympton gibi daha önce çeşitli festivallerden filmlerini bildiğimiz isimlerle karşı karşıyayız. Her iki yönetmenin de tarzını bilenler filmler arasında seçim yapmakta zorlanmayacaktır. Bill Plympton, günümüzün 3D animasyonlarından uzak durup adeta bir eskiz gibi duran çizimlerden yola çıkarak ilgi çekici animasyonlar oluşturuyor. Aldatma’da yönetmen bildik tarzında bir aşk hikayesini diyalog kullanmadan anlatıyor. Ben Rivers’ı ise ağır tempolu, yarı belgesel filmi Denizde İki Yıl ile tanımıştık. Sinema salonunda filmin sonunu getirmeye çalışırken oldukça zorlananlar olduğunu hatırlıyorum ama benim ilgimi çekmişti. Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü, bu kez işin içine bir de doom metali karıştırmış. Fragmanından anlaşıldığı kadarıyla yine seyirciyi zorlayacak bir film. Kendi adıma festivallerde farklı deneyimlere açık olduğum ve Bill Plympton’un epeyce filmini izlediğim için Ben Rivers’ın filmini tercih edeceğim ama benim bu kararıma uyup filme gelecek olanlar, filmi beğenmezlerse sorumluluk kabul etmiyorum…

———————-

15:00 – Let The Fire Burn / Bırakın Yansın
15:30 – Anarchic Harmony / Anarşik Armoni

Bu seansta iki farklı belgesel var karşımızda. Bırakın Yansın, 1985 yılında Philadelphia’da radikal bir örgütün üyelerini kaldıkları evden çıkartmak için operasyon düzenleyen polislerin olayı bir yangın ile sonlandırmalarını anlatıyor. Tümüyle arşiv görüntülerinin kurgulanmasından oluşan belgesel için yılın en iyi belgesellerinden yorumları yapılmış. Kaçırmamak lazım. Anarşik Armoni ise birbirinden faklı müziklerin iç içe geçerek çağdaş müziğe evrilmesini anlatırken Gezi olaylarını da merceğine alan bizden bir belgesel. O da ilginç doğrusu ama daha sonra izleme şansı daha fazla olabilir.

———————-

17:00 – Hezar-O Yek Siv / 1001 Elma
17:30 – Test

Bu seansta yer alan filmlerden 1001 Elma, 1988’de Saddam Hüseyin’in yaptığı katliamdan kaçabilen bir avuç insandan birinin Amerika’dan kurduğu dernekle birlikte yıllar sonra diğer sağ kalanlarla birlikte evlerine geri dönmelerini anlatan bir yarı belgesel. Test ise AIDS’in eşcinsellere özgü bir hastalık olduğunun düşünüldüğü, en ufak bir temastan bulaşabileceğinin sanıldığı 80’li yıllarda geçen bir kurmaca film. Birbirinden epey farklı olan bu iki film arasındaki seçim tamamen hangi konunun ve film türünün ilginizi çektiği ile alakalı. Kendi adıma Test’i tercih ediyorum.

———————-

19:00 – Gabrielle
19:30 – Night Moves / Gece Planı

Bu kez iki kadın yönetmenin filmi karşı karşıya gelmiş. Yine her ikisi de iyi eleştiriler alan filmler. Gabrielle, çoğunlukla sadece fiziksel sorunlarına odaklandığımız engelli bir gencin aşkı da özgürce yaşayabilmesi gerektiğini gösteren bir film. Gayet iyi bir film olduğunu söyleniyor. Gece Planı ise üç aktivist gencin bir barajı havaya uçurma planlarını anlatıyor. Önceki festivallerde Gece Planı filminin yönetmeni Kelly Reichardt’ın filmlerini izlemiş ve sevmiştim. Ancak yönetmenin seyirciye taviz vermeyen son derece dingin bir sineması olduğunu söylemeli. Her ne kadar Gece Planı için Reichardt’ın en seyirci dostu filmi olduğu yorumları yapılsa da her şeye rağmen kimi seyircileri sıkabileceğini tahmin ediyorum. Ama yönetmenin Dakota Fanning, Jesse Eisenberg ve Peter Sarsgaard gibi oyuncuları kendi tarzına ne şekilde uydurduğunu görmek için benim tercihim bu film.

———————-

21:30 – Dom Hemingway
22:00 – Under The Skin / Derinin Altında

Günün son seansında karşımızda bir gangster hikayesi ve sıradışı bir bilim kurgu var. Dom Hemingway, özellikle Jude Law’un performası ile öne çıktığı söylenen eğlenceli bir suç komedisi gibi duruyor. Jude Law, filmde 12 yıl hapis yattıktan sonra birkaç gün içinde o 12 yılın acısını çıkarmaya çalışan bir karakteri canlandırıyor. Derinin Altında ise Scarlett Johansson’ın erkek otostopçuları yakalayan bir uzaylıyı canlandırdığı bir film. Bu tip bir konudan ortaya bir seks komedisi de çıkabilir, Species gibi erotik unsurların da olduğu bir korku filmi de ama fragmandan ve ilk eleştirilerden anladığımız kadarıyla yönetmen Jonathan Glazer, ortaya çok daha farklı yapıda bir film çıkarmış. Dom Hemingway belli ki izlemesi keyifli bir film olacak ama fragmanından önceden izlediğimiz kimi filmlere benzediği hissediliyor. Bu nedenle daha farklı bir deneyim olacağını düşündüğüm Derinin Altında’yı tercih ediyorum. Bu arada her iki filmin de Türkiye haklarının alındığını da belirtmeliyim. Henüz vizyon tarihleri belli değil ama ikisi de gösterime girebilecek yapıda filmler.

1 Mart Cumartesi:

———————-

12:30 – Everyday Rebellion / Her Gün İsyan
12:30 – Das Merkwürdige Kätzchen / Tuhaf Kedicik

Doğrusu bu seans için karar vermek benim için çok kolay. Tuhaf Kedicik filmini Altın Portakal’da izlemiştim çünkü. Özel bir gün için toplanan bir ailenin bir gün içinde yaşadıklarını anlatan bu minimalist film, günlük yaşam içinde sıradan bulduğumuz anların içindeki absürtlüğü bulup çıkarırken özellikle ses bandını da farklı kullanımı ile dikkat çekiyor. Altın Portakal Uluslararası Yarışma bölümünde SİYAD ödülünün sahibi olduğunu da eklemeli. Rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir film. Bu filmi izlediğim için seçtiğim Her Gün İsyan ise dünyanın değişik yerlerindeki direniş örneklerini karşımıza getirirken özellikle şiddet kullanmadan yapılan eylemleri konu ediyor. Tanıtım yazısından anlaşıldığı kadarıyla filmde Gezi olayları da konu ediliyor. Açıkçası ilk bakışta önceki yıllarda izlediğimiz benzer filmlerden çok farkını göremedim. Umarım izlemeye değer bir filmdir.

———————-

15:00 – Tim’s Vermeer / Tim’in Vermeer’i
15:30 – R100

Bu seansın filmleri birbirinden epey farklı. Bir tarafta Tim Jenison adlı bir mucidin Vermeer’in resimlerini bir optik cihaz yardımıyla yaptığına ikna olması sonrasında, daha önce hiç resim yapmadığı halde onun bir tablosunun aynısını yapma çalışmaları anlatan eğlenceli bir belgesel var. Diğer tarafta ise Japon sinemasından gelen ilginç bir film var. R100 adlı bu filmin yönetmeni Hitoshi Matsumoto, festival kataloğunda ülkesinin Cem Yılmaz’ı ya da Şahan Gökbakar’ı olarak tanımlanmış ama filmin fragmanı ve hakkındaki eleştiriler farklı bir izlenim veriyor. Filmin belki kaba bir komedisi var ama belli ki absürt ve gerçeküstü bir film aynı zamanda. Herkese göre bir film olmadığı anlaşılıyor. S&M kulüpleri, ninja dominatriksler filmde karşılaşacağımız şeylerden birkaçı. Belgeseli de merak ediyorum ama bu Japon komedisi daha çok ilgimi çektiği için bunu tercih ettim.

Bilgi Notu: !f, takip ettiğim festivaller arasında “filme geç kalanları almıyoruz” kuralının en sıkı uygulandığı festival. Trafik sıkışıktı, büfede popcorn alırken sırada beklediğim için geciktim gibi mazeretleri hiç dikkate almadıkları gibi, diğer salondaki filmden geliyorum bahanesi de işlemez. Hatta festival ekibindekileri tanıyorum ben diye de düşünmeyin. Bu nedenle bu seans için R100’ü seçerseniz bir sonraki seans için Yüz Küçük Balık Yüz’e yetişemeyeceğinizi hatırlatayım. Yazının ilerleyen kısımlarında bu tip durumlar olduğunda “Bilgi Notu” başlığı altında tekrar hatırlatma yapacağım.

———————-

17:00 – Swim Little Fish Swim / Yüz Küçük Balık Yüz
17:30 – Concussion / Sarsıntı

Yüz Küçük Balık Yüz, New York’daki sanat camiası içinde geçen tam bir bağımsız film izlenimi veriyor. Biri hemşirelik gibi yoğun ve mesai saatleri önemli bir iş yaparken diğeri kapitalist sisteme karşı çıktığı için çalışmayan bir çiftin aralarındaki ilişki ortaya ilginç bir film çıkarmış gibi gözüküyor. İşin içine evlerinde kalan 19 yaşında bir genç de girince olay iyice karışıyor belli ki. Sarsıntı ise kafasına çarpan bir beysbol topu sonrası hayata farklı bir açıdan bakmaya başlayan evli ve çocuklu, aynı zamanda lezbiyen bir kadını anlatıyor (evli derken başka bir kadınla evli). Biraz klişe bir hikaye gibi gözüküyor ama özellikle başroldeki Robin Weigert, epey beğenilmiş. Bu seans için tercihim Sarsıntı oldu.

Bilgi Notu: Bir önceki seans için yazdığıma benzer şekilde bu seansta Sarsıntı filmini seçmeniz durumunda, takip eden seans için Siddharth filmine yetişemiyorsunuz, aman dikkat.

———————-

19:00 – Siddharth
19:30 – Is the Man Who Is Tall Happy?: An Animated Conversation with Noam Chomsky / Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?: Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet

Hint sinemasından gelen Siddharth (aslında film Kanada yapımı ama sanırım yönetmen Kanada’da yaşadığı için finans kaynağı buradan, yoksa film her şeyiyle bir Hint filmi gibi duruyor), oğlunu çalışmak üzere başka bir şehre gönderen bir babanın oğlu kaybolunca onu aramasını anlatıyor. İyi çekilmiş hüzünlü bir film izlenimi veriyor. Diğer film ise hemen isminden ne olduğunu söylüyor zaten. Michel Gondry’nin yönettiği bu film, yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin üzerine kendi yaptığı animasyonları koyması ile oluşuyor. Gondry’nin yine ilgi çekici işe işe imza attığına şüphe yok. Her ne kadar Siddharth hakkında da iyi eleştiriler olsa da kendi adıma Gondry’nin filmini daha ilgi çekici buluyorum.

———————-

21:30 – Filth / Pislik
22:00 – Yi Dai Zong Shi / Büyük Usta

Her festivalde olduğu gibi !f’de de adını ilk kez duyduğumuz ve ilginç şeyler keşfetmeyi umduğumuz filmler olduğu gibi merakla beklediğimiz filmler de oluyor. İşte bu seans için seçmek zorunda kaldığımız Pislik ve Büyük Usta nicedir merakla beklediğimiz filmlerden. Pislik için Trainspotting’den beri en iyi Irvine Welsh uyarlaması yorumları yapılıyor. Filmi çok sevmeyenler bile James McAvoy’un performansına övgüler yağdırıyorlar. McAvoy’un tam da filmin adı gibi pislik bir polisi canlandırdığı filmi kaçırmamak lazım. Ama karşısında da beş yıldır hasretle yeni filmini beklediğimiz Wong Kar Wai’nin Büyük Usta’sı var. Kar Wai’nin gözde oyuncularından Tony Leung’un Ip Man’i canlandırdığı film, görsel yönü son derece güçlü bir dövüş sanatları filmi. Eh, bu filmi de kaçırmamak lazım. Şöyle bir şansımız var, her iki filmin de Türkiye hakları alınmış durumda ve gösterime de girecekler. Bu durumda filmlerden birini festivalde izleyip, birini vizyona bırakmak mümkün. Kendi adıma bir sonraki seansta gösterilecek filme yetişebilmek için Pislik’i seçtim ama aklım diğer salonda olacak.

Bilgi Notu: Yukarıda da belirttim ama tekrar hatırlatayım. Bu seans için Büyük Usta’yı seçenler günün son seansı olan geceyarısı sinemasına yetişemiyorlar.

———————-

00:00 – Blue Ruin / İntikam

İntikam, tam da adı üstünde bir intikam filmi. Geceyarısı gösterildiğinden anladığımız kadarıyla epey de kanlı bir intikam filmi. Evsiz bir adamın birkaç yıl önce ailesini öldüren bir adamdan intikam alma çabasını anlatan film iyi eleştiriler almış. Karşısında başka film olmadığına göre bu saatte uykusuz kalmayı göze alan ve bu tür filmleri sevenlere göre diyelim.

2 Mart Pazar:

!f Ankara’nın son gün filmlerine geçmeden bir hatırlatma yapalım. Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece Oscar ödülleri verilecek. Ben sabahlayıp izleyeceğim diyorsanız Pazar günü film programınızı ona göre yapmanızda fayda var. Ödül töreninin Digitürk’ten verileceğini de hatırlatmış olalım.

———————-

12:30 – Mogura No Uta – Sennyû Sôsakan: Reiji / Köstebek Şarkısı: Gizli Ajan Reiji
13:00 – Nan Goldin – I Remember Your Face / Nan Goldin – Yüzünü Hatırlıyorum

!f de olmasa Takashi Miike’nin filmlerini sinemada izleme şansını bulamayacağız sanırım. Senede en az iki film çeken bu uçuk kaçık yönetmenin çok az filmi vizyon yüzü görebiliyor. Deli dolu bir yakuza hikayesi olan Köstebek Şarkısı aynı zamanda bir manga uyarlaması. Belli ki Miike yine uçlarda gezinen bir filme imza atmış. Genelde beğenilse de 130 dakikalık süresinin uzun olduğuna dair yorumlar da var. Yine de yönetmenin takipçileri bu filmi kaçırmayacaklardır. Karşısında ise queer hareketinde de önemli bir yeri olan ünlü fotoğrafçı Nan Goldin hakkında bir belgesel var. Festivalin İstanbul ayağının konuklarından olan Nan Goldin ilginç bir figür ama Miike’nin bir filmini sinemada izleme isteği baskın çıkıyor kendi adıma.

———————-

15:00 – Visitors / Ziyaretçiler
15:30 – Good Vibrations

Bu seansta yine birbirinden çok farklı iki film var. Ama ikisi de izlemek istediğim filmler doğrusu. Qatsi üçlemesinin yönetmeni olarak bildiğimiz Godfrey Reggio, Ziyaretçiler ile bir kez daha diyalogsuz ama Philip Glass’ın müzikleri ile dolu bir filmle karşımıza çıkıyor. Bu kez siyah beyaz bir film ve anladığımız kadarıyla sadece 74 plandan oluşan bu filmin büyük kısmında bize doğru bakan yüzleri izliyoruz. Ama sadece bununla yetinmiyor aya kadar da gidip geliyoruz. Başka bir yönetmen olsa temkinli yaklaşabilirdim ama Reggio’nun dikkat çekici bir iş ortaya çıkardığına inancım tam. Good Vibrations ise tümüyle farklı uçta bir film. 70’lerin Belfast’ında punk’ın ortaya çıkış hikayesini anlatan bu film belli ki hızlı kurguya dayanan hareketli bir biyografi filmi. Doğrusu o da son derece ilgi çekici duruyor ama Ziyaretçiler herhangi bir şekilde başka zaman sinemada izleme fırsatı bulamayacağımız bir film gibi gözüküyor. Evde izlesek de sinemada izlemenin vereceği hissi yaşayamayacağız muhtemelen. Bu yüzden Ziyaretçiler’i seçiyorum. Aslında Good Vibrations da Başka Sinema’da gösterime girerse belli bir seyirci çekebilecek bir filme benziyor. Acaba Türkiye haklarını almak isteyen bir dağıtımcı çıkmaz mı?

Bilgi Notu: Yine bir çakışma bilgisi verelim. Bu seansta Good Vibrations’ı seçenler bir sonraki seansta Böcek filmine yetişemeyecekler.

———————-

17:00 – Böcek
17:30 – L’étrange Couleur Des Larmes De Ton Corps / Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi

Yine birbirinden çok farklı iki film var karşımızda. Böcek, yıllar önce Fasulye ile pek bir sevdiğimiz ama o zamandan beri televizyon dizilerine sıkışmış kalmış olan Bora Tekay’ın yeni filmi. Bir süper kahraman filmi çekmek isteyen iki arkadaşın hikayesini anlatan filmin yine farklı bir mizah anlayışı var belli ki. Bunun yanında daha ismi ile dikkat çeken Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi, 70’lerin İtalyan Giallo filmlerine çaktığı selamlara dikkat çeken bir film. Yönetmenlerin önceki festivallerde izlediğimiz filmi Amer de öyleydi ve kendi adıma sevdiğim bir film olmuştu. Ama herkesin hoşuna gidecek bir film olmadığını da itiraf etmeliyim. Bu kez yönetmenlerin görsel stillerini iyice ön plana çıkarırken hikayeyi fazlaca geri plana çektikleri söyleniyor, seveni kadar sevmeyeni de çok ama bu yorumlar filmi daha çok merak etmeme neden oluyor. Bu yüzden bu filmi seçtim. Umarım Böcek filmi bir şekilde gösterime girer.

Bilgi Notu: Benim gibi bu seans için Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi’ni seçtiyseniz, ne yazık ki Caniler Avcısı’nı sinemada izleme şansından mahrum kalacaksınız.

———————-

19:00 – The Night of the Hunter / Caniler Avcısı
19:30 – Kaze Tachinu / Rüzgar Yükseliyor

!f Ankara programını ilk gördüğümde Caniler Avcısı’nı sinemada izleyebileceğim için çok sevinmiştim. Zamanında değeri bilinmemiş ama şimdi klasikler arasında sayılan bu etkileyici film Robert Mitchum’un da en iyi performanslarından birini barındırıyor. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bir önceki seansta seçtiğim filmin uzunluğu nedeniyle bu filmi sinemada izleyemeyeceğim. Ama herkese tavsiye ediyorum kesinlikle. Caniler Avcısı’nın karşısındaki Rüzgar Yükseliyor da en az onun kadar ilgi çekici. Miyazaki ustanın son filmi olacağını açıkladığı bu yapım da kaçırılmaması gereken filmlerden. Zor bir seçim doğrusu ama bu yazı yazılana kadar bu filmin biletleri bitmiş durumda zaten. Yine de bilet bulamayanlar üzülmesin, 14 Mart’ta Başka Sinema’da gösterime girecek.

Bilgi Notu: Bu seans için Rüzgar Yükseliyor’u seçtiyseniz sonraki seanstaki Bela filmine yetişemiyorsunuz.

———————-

21:30 – Borgman / Bela
22:00 – The Double / Öteki

Önce peşin peşin şunu belirteyim. Bu seans için herhangi bir film seçmedim. Oscarları seyredebilmek için biraz uyku lazım ne de olsa. Bu saatlerde uyumayı planlıyorum. Yine de filmlerden bahsedelim. Hollanda’nın Oscar aday adayı Bela, evsiz bir adamın bir ailenin içine girerek evin tüm düzenini değiştirmesini anlatan absürt ve komik bir film izlenimi veriyor. Öteki ise günümüzde geçen bir Dostoyevski uyarlaması. Jesse Eisenberg’in Simon James ve James Simon isimli birbirine fiziksel olarak ikiz kadar benzeyen ama karakter olan taban tabana zıt iki karakteri canlandırdığı bu film de festivalin en ilgi çeken filmlerinden biri. Eğer iki filmden birini seçecek olsaydım, seçimim Öteki olurdu. Bunda Bela’nın 4 Nisan’da gösterime girecek olmasının da etkisi var elbette. Aslında Öteki’nin de Türkiye hakları Mars Group tarafından alınmış durumda. Umuyorum ki vizyona girer.

Bu yazıda sadece Cinemaximum Armada’da yapılacak gösterimlerden bahsettim. Festival kapsamında Ankara Üviversitesi, Başkent Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, ODTÜ ve Tayfa Kitapkafe’de kısa film gösterimleri yapılacağını da unutmayalım.

(*) Filmlerin Türkiye dağıtımcılarının olup olmadığı bilgisi festival kataloğundan, vizyon tarihi bilgileri ise http://www.boxofficeturkiye.com/ sitesinden alınmıştır. İlerleyen günlerde vizyon tarihi bilgilerinde değişiklik olması mümkündür.

Michel Gondry !f İstanbul’a geliyor!

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’ye geliyor. Gondry’nin merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet de Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor.

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini ve yönetmenlerini Türkiye’ye getiriyor. Festivalin İstanbul’da ağırlayacağı konuklar arasında ünlü Fransız yönetmen Michel Gondry de bulunuyor. Gondry’nin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi Is the Man Who Is Tall Happy? An Animated Conversation with Noam Chomsky/Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? da festivalin “Digiturk Galaları” bölümünde gösterilecek.

‘2000’li yılların ilk büyük filmi’ni çekti

Björk’ten Massive Attack’e, Rolling Stones’tan Radiohead’e pek çok ünlü şarkıcı ve gruba çektiği video kliplerle adını duyuran Gondry, 2001’de ilk sinema filmi olan Human Nature/İçgüdü’yü yönetti. Bir önceki filminde olduğu gibi Charlie Kaufmann imzalı senaryosuyla çektiği ikinci uzunu Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan’la 2000’ler sinemasına silinmemecesine adını yazdırdı. Fatih Özgüven’in “Bilgisayar kuşağı için ‘Yurttaş Kane’” sözleriyle tanımladığı ve “2000’li yılların ilk büyük ve önemli filmi” olduğunu söylediği film, 50’ye yakın ödül ve senaryosuyla da Oscar kazandı. Gondry sonraki filmleri The Science Of Sleep/Rüya Bilmecesi (2006), Be Kind Rewind/Lütfen Başa Sarın, Yeşil Yaban Arısı/The Green Hornet, The We and the I ve son olarak geçtiğimiz sezon izlediğimiz Günlerin Köpüğü/L’écume des jours filmleriyle hayranlarını şaşırtmaya devam etti.

Gondry’nin Günlerin Köpüğü’yle aynı dönemde çektiği ve belgeselin kahramanı sebebiyle de merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?, Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet ise Türkiye’deki ilk gösterimini !f İstanbul’un “Digiturk Galaları” bölümünde yapacak. Dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsi birden olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak büyüleyici bir izleme deneyimine dönüştüren Gondry, yaşayan en büyük filozoflardan birinin çocukluğundan bugüne süren etkileyici hayatına tanıklı etmemizi sağlıyor.

13. !f İstanbul 13 Şubat’ta başlıyor

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; 7 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

İş Bankası Maximum Kartlılara özel avantajlar

Festival biletleri ise 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde biletix’de ön satışa çıkıyor! İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” ve “Maximum Müzik” paketlerini alacak sinemaseverler için ise biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sunuluyor. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketinde en az 4, en fazla 20 festival sinema biletini, “Maximum Müzik” paketinde ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle alabiliyor. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunuluyor.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Kuyruklu Yıldız, Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi, Hayat Avcısı, Samsara, Bambaşka Bir Ülkede

Kuyruklu Yıldız (Halley):

Halley, Meksika’dan gelen, “sanat sineması” kalıplarında, ağır tempolu, melankolik bir zombi filmi deneyimi oldu. Film boyunca bir adamın yavaş yavaş ölmesinini, sonra yeniden hayata dönmesini izlediğimizi söyleyebiliriz. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izledim, hikayenin beden ile kurduğu bağlantıyı da sevdim ama yıpratıcı bir deneyimdi. Doğruya doğru, kimi erdemlerini takdir etsem de ikinci kez izlemeye gücüm de isteğim de olmayan bir film oldu.

Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi (Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean):

Joshua Ağacı, James Dean’in ünlü olmadan önceki günleri üzerine alternatif bir biyografiydi. Film, James Dean eşcinsel olsaydı (veya eşcinselse) diyerek o günlerdeki oda arkadaşı ile ilişkilerine odaklanıyor. Filmin hikaye olarak çok doyurucu olduğu söylenemez ama siyah-beyaz görüntüleri ve eşcinsel estetiğini kullanışı başarılıydı. Benim için filmin en dikkat çekici yanı zaman zaman gördüğümüz oyunculuk dersleri oldu. Filmde altı çizildiği gibi oyuncuların diyalog ezberlemeden önce, bomboş bir sahnede tren beklediğine seyirciyi ikna etmeyi öğrenmeleri durumunda pek çok şeyi çözeceklerini düşünmek mümkün.

Hayat Avcısı (The Imposter):

Hayat Avcısı, hikayesi bir Hollywood filmine uyarlansa böyle saçma şey mi olur diyebileceğimiz bir belgesel. 13 yaşında Texas’lı bir çocuk kayboluyor, 3 yıl sonra İspnaya’da bulunuyor ama saç rengi ve göz rengi değişmiş. Ama aile bu bizim çocuğumuz diyerek onu kabul ediyor. Bulunan çocuk gerçekten kaybolan çocuk mu? Eğer öyleyse başından neler geçmiş, eğer değilse aile nasıl anlamıyor, neden onu kabul ediyor? Aslında film ilk sorunun cevabını hemen veriyor ama ikinci sorunun cevabı muhtelif. Bir belgesel olmasına rağmen adeta bir gerilim filmi gibi seyircinin ilgisini ayakta tutuyor. Ama belgesel filmin sınırlarını zorladığını da söylemeli. Bir defa fazlasıyla canlandırma kullanılmış,olaylar fazlasıyla dramatize edilmiş. Hatta filmin tümüyle mockumentary tarzında olduğu bile konuşuldu. Ama gördüğüm kadarıyla olay gerçekten gerçek. Ama filmin hikayesi gerçekle oynamak üzerine zaten. Bu yüzden anlatılanların gerçekliği hakkında yine de bir soru işareti oluyor kafalarda. Hayat Avcısı tek kopya olsa da gösterime de girecek, tavsiye edilir.

Samsara:

Baraka‘yı izleyenler Samsara‘da az çok neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı ama bu filmden etkilenmeye engel değil. Ron Fricke yine dünyanın dört bir köşesinden büyük emeklerle ortaya çıkarılmış muhteşem görüntülerle karşımıza çıkıyor. Filmin 40-50 dakikası uçsuz bucaksız doğa manzaları ile adeta bir meditasyon havasında giderken kamera büyük şehre dönünce her şey değişiyor. Fricke sadece görüntü ve müziğin gücüyle modern yaşamın insanı robota dönüştürdüğünü çok güzel vurgulamış. Hayvanlara yaptığımız eziyetler, modern yaşamın gereksiz hızı, şiddet ve silah tutkusu vs. filmin diğer eleştirdiği noktalar. Fricke’nin bunlara çözümü genellikle ruhani açıdan. Özellikle doğu dinlerini öne çıkarıyor ama Hristiyanlık ve İslam’ı da es geçmiyor. İşin bu kısmına katılmak herkesin kendi görüşleri ile ilgili ama yaptığı eleştirileri görmezden gelmemek lazım. Bu arada müziğin bu kadar ön planda olduğu bir filmde kurgunun tümüyle sessiz yapılması, müziğin bunun üstüne yazılması ilginç bir nokta. Sonuç olarak Samsara alınacak Blu-Ray’ler listeme girmiştir (Baraka ilk aldıklarımdan biriydi).

Belirtmek istediğim son bir nokta var. Filmin başında büyük bir çabayla bir sanat eseri yaratan rahiplerin onu bir hamlede bozacaklarından adım kadar emindim. Tam o anda arkamda oturup “geri zekalı” demekten kendini alamayan arkadaş, 102 dk. filmi izlemişsin ama hiç bir şey anlamamışsın dostum…

Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country):

Aslında Samsara festival için güzel bir kapanış olurmuş ama !f Ankara’yı Bambaşka Bir Ülkede ile bitirdim. Hepsini Isabelle Huppert’in oynadığı üç Fransız kadınının (üçünün de adı Anne) Kore’de benzer durumlarla karşılaşmalarını anlatan film hoş bir yapım. Isabelle Huppert her zamanki gibi gayet iyi ama yönetmen Hong Sang-soo’nun tarzı ve mizah anlayışı bana çok uymuyor sanırım. Önceki filmlerini de ilginç bulmuştum ama çok da bayılmamıştım, bu da öyle oldu. Meraklısına diyelim.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 259.479 hits
Ocak 2019
P S Ç P C C P
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: