Posts Tagged '!f ankara'



!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2015 / Bölüm 1

Son iki yıldır Sinema Manyakları’nda !f Ankara’da hangi filmleri seçelim başlıklı yazılar yayınlıyorum ve olumlu yorumlar alıyorum. Madem öyle bu yıl da atlamayalım. Bu sefer önerilerimi iki ayrı bölüm halinde yayınlayacağım. Bu yazıda 4 günlük !f Ankara’nın ilk iki günü için öneriler yer alacak. Böylece en azından bu iki gün için ön satış dönemini bitirmemiş oluruz.

Geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da !f Ankara’nın Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerinde yer alan ve her birinin tek gösterimi olan filmler için seans seans hangi filmi seçmeliyiz konusunda yardımcı olmaya çalışacağım ve kendi seçimlerimi de belirteceğim. Bunu yaparken filmlerin büyük bir çoğunluğunu önceden izlemediğim için İnternet’ten filmlerle ilgili yaptığım araştırmalar baba yardımcı olacak. Festivalin farklı mekanlarda yapılacak kısa film gösterimleri ile ilgili bilgiler bu yazıda yer almayacak ama onları da es geçmeyin demeliyim.

Gelelim gün gün filmlere:

26 Şubat Perşembe:

12:30 – The Vanquishing Of The Witch Baba Yaga / Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu
13:00 – The Man In The Orange Jacket / Turuncu Ceketli Adam

Festivalin ilk günü, ilk seansta birbirinden çok farklı iki film var. Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu, özellikle Doğu Avrupa efsanelerinden yola çıkarak günümüze bakan, doğa ve insan ilişkisi üzerine bir belgesel. Pek çok göndermesi ve animasyon bölümleri ile dikkat çekiyor. Turuncu Ceketli Adam ise Letonya’nın ilk korku filmi olarak nitelendiriliyor. İşinden kovulduktan sonra patronundan intikam almak isteyen bir işçiyi konu eden filmin belli ki sınıfsal bir alt metni var. Bunun dışında sağlam bir atmosfere sahip olan bu filmin çok az diyalog içerdiği de söyleniyor. Her iki film hakkında da iyi eleştiriler var. Benim seçimim Turuncu Ceketli Adam, ama korku filmlerini sevmeyenler için istikamet Büyücü Baba Yaga’nın Yok Oluşu olmalı.

——————————————

15:00 – Super Duper Alice Cooper / Şahane Alice Cooper
15:30 – Song From The Forest / Ormanın Şarkısı

Super Duper Alice Cooper / Şahane Alice Cooper

Bu seansta !f Müzik bölümünden iki film var karşımızda. Her ne kadar aynı bölüm içinde yer alsa da ele aldıkları konular ve kişiler açısından çok farklı iki film. Yine farklı izleyici gruplarına hitap ettiği için karar vermek çok zor olmayacak. Şahane Alice Cooper, zaten adı üzerinde, Alice Cooper ile ilgili bir belgesel. Sadece Alice Cooper isminin bile heyecanlandırdığı, bu belgeseli izlemeliyim duygusu uyandırdığı seyirciler olacaktır. Zaten o seyircilerdenseniz bu film için tavsiye gerekmeyecektir. Yine de bu filmin konser sahnesini tiyatro sahnesine dönüştüren bu adam için yeterince derinlikli olmadığı yönünde yorumlar olduğunu da belirtmeli.

Bu filmin karşısındaki Ormanın Şarkısı ise özellikle konusu ile dikkat çekiyor. Radyoda bir Afrika şarkısı duyup o müziğin peşinde Afrika’ya Bayaka kabilesine giden ve 25 yıl boyunca orada kalan bir adamın hikâyesi başlı başına ilgi çekici. Yıllar sonra oğlu ile New York’a dönmesi ise belli ki bambaşka bir hikâye. Doğrusu film olarak Ormanın Şarkısı daha başarılı gözüküyor ama Alice Cooper faktörü benim gibiler için seçimi değiştirecektir. Bu arada !f’in seanslara geç gelinmesi durumunda içeri almamak konusunda çok sert olduğunu bir kez daha hatırlatalım. Bu seansta Ormanın Şarkısı’nı seçmeyi düşünenler sonraki seans için Yes Men İsyanda filmine yetişemeyeceklerini dikkate almalılar.

——————————————

17:00 – The Yes Men Are Revolting / Yes Men İsyanda
17:30 – Heaven Knows What / Yalnız Cennet Bilir

Bu sefer karşımızda bir belgesel ve bir kurmaca var. Yes Men’i birkaç yıl önce Gezici Festival’de gösterilen belgesellerden tanımıştık. Büyük şirketlere ve devlet kurumlarına karşı hem eğlenceli hem de yıpratıcı eylemler düzenleyen bu ikili aradan geçen sürede eylemlerine devam ederken bir yandan yaş almanın da etkisiyle yaşamlarında da değişiklikler olmuş. Yes Men İsyanda, eylemleri dışında ikilinin kendi aralarındaki anlaşmazlıklara da odaklanıyor. Daha önceki Yes Men filmlerini izleyenler için bu muzip ikilinin aradan geçen zamanda ne yaptıklarını görmek ilginç olabilir. Yes Men adını hiç duymamış olanlar da şans verebilir.

Yalnız Cennet Bilir ise yönetmen Safdie kardeşlerin New York’da tanıştıkları uyuşturucu bağımlısı Ronald Bronstein’in anılarından yola çıkan bir kitap yazması için teşvik ettikten sonra henüz yayınlanmamış bu romandan uyarladıkları bir film. İki uyuşturucu bağımlısı arasındaki aşkı anlatan ve Cassavetes filmlerinin havasını taşıdığı söylenen bu film hakkında iyi eleştiriler de var, kötü eleştiriler de.

Seanstaki filmler birbirinden epey farklı olduğu için seçmek zor olmayacaktır diye düşünüyorum. Kendi adıma Yes Men’i bir kez daha izlemektense iyi bir bağımsız film olarak çıkmasını umduğum Yalnız Cennnet Bilir’i tercih edeceğim. Bir önceki seansa benzer bir uyarımızı yine yapalım. Bu seans için Yalnız Cennet Bilir’i seçenler bir sonraki seans için Tek Aşkım filmini seçmemeliler. 3 dakika erken çıkar, yetişirim denirse o başka.

——————————————

19:00 – The One I Love / Tek Aşkım
19:30 – Yume To Kyôki No Ohkoku / Düşlerin Ve Çılgınlığın Krallığı

Bu seans için bir Amerikan bağımsızı ile bir Japon belgeseli arasında seçim yapmak gerekiyor. Bir romantik komedi olarak tanımlanan ama hakkındaki her yazıda ilginç bir sürpriz içerdiğinden söz edilen, hatta Alacakaranlık Kuşağı’na benzetilen, Tek Aşkım filminde !f’in yönetmen ve oyuncu olarak favori isimlerinden Mark Duplass yer alıyor. Mad Men’in Peggy’si Elisabeth Moss da cabası. Kesinlikle izlenmesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.

Diğer tarafta ise Japonya’nın çok sevdiğimiz animasyon stüdyosu Studio Ghibli üzerine bir belgesel var. Üstelik Hayao Miyazaki’nin emekli olmaya karar verdiği dönemde çekilen bir belgesel. Geçen yıl ustanın veda filmini izlemiştik, bu yıl da o dönemleri anlatan bir belgesel izlemek fikri çok çekici.

İkinci film daha çok meraklısına diyebileceğimiz bir film. Benim açımdan seçmek zor oldu. Bu noktada filmleri daha sonra sinemada izleyip izleyemeyeceğimiz sorusu devreye giriyor. Her iki filmin de Türkiye dağıtımcısı mevcut. Bu, her ikisinin de gösterime girme ihtimali olduğunu gösteriyor. Hatta Tek Aşkım için 17 Nisan tarihi belirlenmiş bile. Muhtemelen Başka Sinema’da gösterime girecek ama her Başka Sinema filminin Ankara’ya gelmediğini de unutmadan kadar vermeli. Ben Ankara’yı ihmal etmeyeceklerini umarak Miyazaki ustayı tercih ediyorum.

——————————————

21:30 – A Girl Walks Home Alone At Night / Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız
22:00 – The Dark Horse / Kayıp Şampiyon

A Girl Walks Home Alone At Night / Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız

Günün son filmi olarak İran sinemasından (aslında Amerika yapımı bir film) siyah-beyaz bir vampir filmi ve Yeni Zelenda’dan bir satranç filmi arasından seçim yapmamız gerekiyor. Doğrusunu söylemek gerekirse vampir filmleri ile westerni bir potada eriten, bunu yaparken de korku filmi yönetmenlerinden çok Jarmusch’dan etkilendiği söylenilen Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, !f’de birkaç film seç denirse ilk seçeceğim filmlerden biri. Kayıp Şampiyon, suçlu çocukların bir amaç etrafında toplanıp kendilerini kurtardıkları film modelinin bir tekrarı gibi duruyor. Bu açıdan çok çekici gelmedi açıkçası. En azından karşısındaki filme ciddi bir alternatif oluşturmadı. Ancak şöyle bir durum da var. Her ikisinin de Türkiye dağıtımcıları mevcut olan filmlerden Gece Yarısı Sokakta Tek Başına Bir Kız, 24 Nisan’da gösterime girecek ama Kayıp Şampiyon vizyona girecekse de henüz tarihi belli değil. Bu nedenle her iki filmi de sinema salonda seyredeyim diyenlerin Kayıp Şampiyon’u seçmesi daha doğru olur.

——————————————

27 Şubat Cuma:

12:30 – Dark Star: Hr Gigers Welt / Karanlık Yıldız – Hr Giger’in Dünyası
13:00 – Dólares De Arena / Kum Parası

Dark Star: Hr Gigers Welt / Karanlık Yıldız – Hr Giger'in Dünyası

Yine bir tarafta bir belgesel, diğer tarafta kurmaca bir filmle karşıyayız. Benzer şekilde, seçim yapmak için de ilk kriter, belgeselde konu edilen H.R. Giger’i ne kadar tanıyıp sevdiğiniz olmalı. Popüler kültürde en fazla Alien tasarımı ile bilinen Giger’in pek çok yerde karşımıza çıkan onlarca tasarımı ve çizimi daha var. Geçen sene kaybettiğimiz bu sanatçı hakkında bir belgesel izlemek sizi heyecanlandırıyorsa seçim Karanlık Yıldız olmalı.

Kum Parası ise Dominik Cumhuriyeti’de geçen yaşlı ve zengin bir kadın ile genç ve fakir kadının ilişkisi üzerine kurulu. Lezbiyen bir birliktelik anlatması dışında benzer konularda gördüğümüz filmlerden ne kadar farklı olduğunu görmek için izlemek gerek ama genel olarak olumlu yorumlar almış. Özellikle Geraldine Chaplin’in oyunculuğu epeyce övgü toplamış ve ödül almış. H.R. Giger ismi çok bir şey ifade etmiyorsa rahatlıkla seçilebilir.

——————————————

15:00 – Fassbinder: At Elske Uden At Kræve / Fassbinder: Talepsiz Sevmek
15:30 – Mardan

Aslında bu seans için de bir önceki seans ile aynı cümleler kurulabilir. Fassbinder hakkında bir belgesel ile Türkiye-İran-Irak arasında geçen bir kayıp öyküsü arasında seçim yapmak gerekiyor. Fassbinder belgeselinde özellikle o yıllarda çekilip hiçbir yerde gösterilmemiş söyleşi kayıtları dikkat çekiyor. Yönetmen Christian Braad Thomsen’in Fassbinder’in arkadaşı olmasının da filme kattığı farklı bir bakış da olmalı. Batin Ghobadi’nin ilk filmi olan Mardan ise kocasını arayan bir kadının bu süreçte Mardan adında bir peşmergeden yardım almasının hikâyesi. Fragmanlarından anladığımız kadarıyla görsel açıdan güçlü ve etkileyici bir filmle karşı karşıyayız. Kendi açımdan Fassbinder belgeseli daha çekici ama yine birbirinden epey farklı iki film olduğu için seçim kolay olacaktır.

Seans süresi uayarımızı yapmadan geçmeyelim. Mardan’ın 110 dakikalık süresi bir sonraki seans için Gümüş Suyu’nun seçilmesini olanaksız hale getiriyor. Aman dikkat.

——————————————

17:00 – Ma’a Al-Fidda / Gümüş Suyu: Suriye Otoportresi
17:30 – Boreg / Ben Gibi

Günün ortası için seçeceğimiz filmlerin her ikisi de bize yakın coğrafyalarda yaşanan savaşlara baksa da farklı bakış açıları kullanıyorlar. Suriye Otoportresi, adından da anlaşılabileceği gibi bölgede yaşananlara tam da olayların içinden gelen görüntüleri kullanarak bakan bir belgesel. !f kataloğunda “yılın en yürek burkan filmi” olarak tanımlanması boşuna değil. Bu filmle ilgili gördüğüm hemen her yazıda filmin çok üzücü olduğu vurgulanıyor. Hatta yarattığı duygu açısından beyazperdede izlediğim en üzücü film diyenler de mevcut. Yaşananları anlatabilmek için acıları da tüm gerçekliğiyle vermek lazım belki de.

Ben Gibi ise Filistin-İsrail olayına mizah gözlüğünden bakıyor. İsrail tarafında yeni aldığı yatağı bir vidası eksik olduğu için kırılan bir kadın, Filistin tarafında ise bir montaj fabrikasında o vidaları kullanan bir kadın var. Bu iki kadının bir şekilde yer değişmeleri üzerinden ilerleyen filmin yaratılan ayrılıkların ne kadar yapay olduğunu anlattığı söyleniyor. Ben bu kez kurmaca olanı tercih ediyorum ama özellikle Suriye’de yaşanalar ile ilgili içten bilgi almak isteyenlerin ilk filmi tercih etmesi gerektiği açık.

——————————————

19:00 – Kumiko, The Treasure Hunter / Kumiko, Hazine Avcısı
19:30 – The Look Of Silence / Sessizliğin Bakışı

Kumiko, The Treasure Hunter / Kumiko, Hazine Avcısı

Bu sene pek çok seansta olduğu gibi yine bir belgesel ve bir kurmaca film arasında seçim yapmamız gerekiyor. Kumiko, Hazine Avcısı, nicedir adını duyduğumuz ve merak ettiğimiz bir film. Fargo filminin çok bilinen bir detayı vardır. Coen kardeşlerin filmin gerçek bir hikâye olduğuna dair verdiği bilgi doğru kabul edilirse (ki doğru değil) filmde yer alan para dolu çantanın hala bir yerlerde olması gerekir. İşte Kumiko tam da bu detaydan yola çıkan bir film. Japonya’da bu bilginin doğru olduğuna inanan bir kadının Japonya’dan Amerika’ya olan yolcuğunu anlatıyor.

Sessizliğin Bakışı ise yine !f’de izlediğimiz Öldürme Eylemi belgeselinin devamı niteliğinde bir film. O filmde Endenozya’da yıllar önce sistematik şekilde işlenen politik cinayet ve işkenceleri gerçekleştirenleri kamera önüne alan Joshua Oppenheimer, katillerin yıllar sonra bile, yaptıkları işten neredeyse gurur duyduklarını gösteriyordu. Bu kez o katillerden biriyle kurbanlarından birinin kardeşini yüzleştiriyor. Yine çok etkili ve acı verici bir film olduğuna şüphe yok.

İş iki film arasında seçim yapmaya gelince iş zorlaşıyor. Evet, çok farklı yerlerde duran iki film ama her ikisi hakkında da çok olumlu eleştiriler mevcut. Yine her ikisinin de Türkiye dağıtımcıları var ama vizyon tarihlerine dair bir açıklama yok. Esasen Kumiko bir adım önde benim için ama gösterime girme ihtimali daha çok diyerek onu bir kenara bırakıyorum. Umarım filmin Türkiye dağıtımcısı Medyavizyon beni yanıltmaz. Ama mutlaka izlemeliyim bu filmi diyenler, belgesel de çok ilgilerini çekmediyse işlerini şansa bırakmayabilirler.

——————————————

21:30 – Kaguyahime No Monogatari / Prenses Kaguya Masalı
22:00 – Eden / Cennet

Günü bir animasyon ya da bir müzik filmiyle bitirme şansı var. Bunlardan ilki Studyo Ghibli’nin belki de son yapımlarından biri olacak olan Prenses Kaguya. Isao Takahata’nın uzun yıllar kendisini özlettikten sonra yaptığı bu yeni filmi, her yerin 3D animasyonlarla dolduğu günümüzde elle yapılmış suluboya çizimleri ile de bir soluk alma fırsatı sunuyor. Pek çok ödül de kazanan Prenses Kaguya aynı zamanda Oscar’a da aday. Bu yıl !f’in de en merakla beklenen filmlerinden biri olarak önerime pek ihtiyaç yok sanırım. Filmi merak edenler şimdiden listelerine almıştır.

Bu seansın diğer alternatifi olan Mia Hansen-Løve’ın Cennet isimli filmi ise Fransız elektronik müziğine ve kulüp yaşamına odaklanan biyografik bir öykü. Yönetmenin kardeşinin yaşamından izler taşıyan film özellikle Daft Punk ve onların tarzındaki müziği sevenlere hitap ediyor gibi gözüküyor.

Kâğıt üzerinde bu seansın izlenmesi gereken filmi Prenses Kaguya. Ancak bu filmin Başka Sinema’da 13 Mart’ta gösterime gireceğini de unutmamalı. Bu yüzden benim seçimim Cennet olacak. Prenses Kaguya’yı bir an önce izlemek istiyorum diyenlere lafın yok elbette. Ama en azından biletler bitmiş olursa üzülmeyin demek isterim.

——————————————

!f Ankara’nın ilk iki günü için önerilerim bu şekilde. Hafta sonu programı için önerilerim de pek yakında…

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2014

Geçen yıl !f Ankara’da hangi filmleri seçelim başlıklı bir yazı yazmış ve olumlu tepkiler almıştım. O yazı festivalin sadece bir gün öncesinde yayınlanmıştı. Bu sene için daha erken yazacağıma dair sözüm vardı. Her ne kadar ön satış dönemine yetiştirememiş olsam da bu kez festivalin bir hafta öncesinde yayınlıyorum. Umarım bileti bitmemiş filmler için seçim yapılmasında bir katkım olur.

Önce bu yazının amacından bahsedelim. !f Ankara’nın Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerinde yer alan 41 filmin her birinin tek gösterimi var ve bu filmler her seans için iki farklı salona bölünmüş durumda. Bu durumda herhangi bir seans için film seçmek isteyen sinemaseverler iki filmden birini seçmek durumundalar. Ben de bu seçimi yaparken kapsamlı bir araştırma yapıyorum. Bu araştırmayı yazıya dökerek benimle aynı durumda olup iki film arasında kararsız kalanlara bir faydam olsun dedim. Burada kişisel seçimlerimi belirteceğim ama seçmediğim filmler hakkında da yorum yapmaya çalışacağım. Festival bitince göreceğiz bakalım iyi seçimler yapmış mıyım.

41 filmden bahsedeceğim için her birinin konusuna uzun uzun değinmeyeceğim. Bunun için festivalin sitesinden ya da kataloglardan bilgi alınabilir.

Gelelim gün gün filmlere:

27 Şubat Perşembe:

12:30 – Loubia Hamra / Kahrolası Fasulyeler
13:00 – A Story of Children and Film / Sinema ve Çocukların Hikayesi

Festivalin ilk günü, ilk seansta belgesel nitelikli iki filmle karşı karşıyayız. Kahrolası Fasulyeler filmi çocukların Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı farklı bir bakış açısı ile anlatmaları ile dikkat çekse de Sinema ve Çocukların Hikayesi, Mark Cousins’in yeğenlerinden yola çıkarak sinema tarihinde çocukların ne şekilde konu edildiğine değinen bir film olarak çok daha fazla ilgi uyandırıyor. Benim seçimim bu film. Sinema sanatına ilgi duyanların da bu filmi seçeceğini tahmin ediyorum. Tarihe farklı bir bakış açısı ile bakmak isteyenlerin ise Kahrolası Fasulyeler’den hoşlanabileceğini tahmin ediyorum.

———————-

15:00 – Shirley: Visions of Reality / Shirley: Gerçekliğin Kehanetleri
15:30 – El Vals de los Inútiles / İşe Yaramazların Dansı

İşe Yaramazların Dansı, 2011 yılında Şili’de hükümetin eğitim politikalarına karşı protesto olarak düzenlenen 1800 saatlik maratona katılan iki bireyi mercek altına alan bir belgesel. Shirley ise Edward Hopper’ın 13 resminin sinema ile canlandırılarak, bu resimlerde görünen bir kadının hikayesini oluşturma çabası. Filmle ilgili kaynaklarda deneysel bir film olduğuna yönelik bilgiler var. Bu nedenle herkese göre olmadığını söyleyebiliriz. Kendi adıma ilgimi çeken bir film oldu, bu seans için seçtiğim film de bu ama sıkılanlar da olabilir sanki.

———————-

17:00 – The Selfish Giant / Bencil Dev
17:30 – I Am Divine / Ben Divine

Bu seansta iki filmi karşılaştırdığımız zaman Bencil Dev ile ilgili çok iyi eleştiriler olduğunu görüyoruz. Hatta yönetmen Clio Barnard için İngiliz sinemasının yeni keşfi deniyor ve ilerde de kendisinden çok şey bekleniyor. Belli ki Bencil Dev mutlak izlenmesi gereken bir film. Ancak karşısında yer alan Ben Divine belgeseli de iyi eleştiriler almış. Bunun da ötesinde farklı bir sinema anlayışını temsil eden John Waters’ın bu fetiş oyuncusu ile ilgili pek bir yerde göremeyeceğimiz bir belgesel olarak göze çarpıyor. Bu filmi sinemada izleme şansının az olduğunu düşünerek Ben Divine’ı seçiyorum ve Bencil Dev’in Türkiye dağıtımcısı Kurmaca Film’in bu filmi gösterime sokmasını umuyorum. Ama John Waters’ı sevmeyenler ya da kim olduğunu bilmeyenler de Bencil Dev’i tercih ettiklerinde hayal kırıklığına uğramayacaklardır sanırım.

———————-

19:00 – Miele / Bal
19:30 – Pelo Malo / Kıvırcık Saç

Bu seans için zor bir seçim var karşımızda. Her ikisi de iyi eleştiriler almış filmler. Bal, oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino’nun ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi. Ötanazi ile ilgili bu film bolca ödül almış ve başarılı bulunmuş. Sıkıcı bulduğunu söyleyen eleştirilere de rastlamak mümkün. Kıvırcık Saç ise Arjantin’den gelen bir büyüme hikayesi anlatırken kendini farklı hisseden bir çocuğun yaşadıklarını baskılamaya çalışan bir anneyi de konu ediyor. Benzer şekilde bu da iyi eleştiriler almış bir film. Bir önceki seansa benzer şekilde Bal filminin de bir Türkiye dağıtımcısı var. Gösterime gireceğini umarak Kıvırcık Saç’ı tercih ediyorum kendi adıma.

———————-

21:30 – Short Term 12 / Kısa Dönem 12
22:00 – Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulübü

Bu seansta da iki iyi film karşılıklı gelmiş. Sınırsızlar Kulübü iki oyuncusuna da Oscar kazandıracağını tahmin ettiğim bir film. Yönetmen Jean-Marc Vallée de tanıdığımız, sevdiğimiz ve iyi film yapacağına güvendiğimiz bir isim. Mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğu açık. Bunun yanında Kısa Dönem 12’yi de yılın en iyi filmleri arasına koyanlar var. Burada devreye hangi filmi sinemada izleme ihtimali daha yüksek sorusu giriyor. Sınırsızlar Kulübü’nün 7 Mart’ta gösterime gireceğini düşünürsek Kısa Dönem 12 festivalde izlemek için benim seçtiğim film oluyor.

28 Şubat Cuma:

12:30 – A Spell To Ward Off The Darkness / Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü
13:00 – Cheatin’ / Aldatma

Bu seansta Ben Rivers ve Bill Plympton gibi daha önce çeşitli festivallerden filmlerini bildiğimiz isimlerle karşı karşıyayız. Her iki yönetmenin de tarzını bilenler filmler arasında seçim yapmakta zorlanmayacaktır. Bill Plympton, günümüzün 3D animasyonlarından uzak durup adeta bir eskiz gibi duran çizimlerden yola çıkarak ilgi çekici animasyonlar oluşturuyor. Aldatma’da yönetmen bildik tarzında bir aşk hikayesini diyalog kullanmadan anlatıyor. Ben Rivers’ı ise ağır tempolu, yarı belgesel filmi Denizde İki Yıl ile tanımıştık. Sinema salonunda filmin sonunu getirmeye çalışırken oldukça zorlananlar olduğunu hatırlıyorum ama benim ilgimi çekmişti. Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü, bu kez işin içine bir de doom metali karıştırmış. Fragmanından anlaşıldığı kadarıyla yine seyirciyi zorlayacak bir film. Kendi adıma festivallerde farklı deneyimlere açık olduğum ve Bill Plympton’un epeyce filmini izlediğim için Ben Rivers’ın filmini tercih edeceğim ama benim bu kararıma uyup filme gelecek olanlar, filmi beğenmezlerse sorumluluk kabul etmiyorum…

———————-

15:00 – Let The Fire Burn / Bırakın Yansın
15:30 – Anarchic Harmony / Anarşik Armoni

Bu seansta iki farklı belgesel var karşımızda. Bırakın Yansın, 1985 yılında Philadelphia’da radikal bir örgütün üyelerini kaldıkları evden çıkartmak için operasyon düzenleyen polislerin olayı bir yangın ile sonlandırmalarını anlatıyor. Tümüyle arşiv görüntülerinin kurgulanmasından oluşan belgesel için yılın en iyi belgesellerinden yorumları yapılmış. Kaçırmamak lazım. Anarşik Armoni ise birbirinden faklı müziklerin iç içe geçerek çağdaş müziğe evrilmesini anlatırken Gezi olaylarını da merceğine alan bizden bir belgesel. O da ilginç doğrusu ama daha sonra izleme şansı daha fazla olabilir.

———————-

17:00 – Hezar-O Yek Siv / 1001 Elma
17:30 – Test

Bu seansta yer alan filmlerden 1001 Elma, 1988’de Saddam Hüseyin’in yaptığı katliamdan kaçabilen bir avuç insandan birinin Amerika’dan kurduğu dernekle birlikte yıllar sonra diğer sağ kalanlarla birlikte evlerine geri dönmelerini anlatan bir yarı belgesel. Test ise AIDS’in eşcinsellere özgü bir hastalık olduğunun düşünüldüğü, en ufak bir temastan bulaşabileceğinin sanıldığı 80’li yıllarda geçen bir kurmaca film. Birbirinden epey farklı olan bu iki film arasındaki seçim tamamen hangi konunun ve film türünün ilginizi çektiği ile alakalı. Kendi adıma Test’i tercih ediyorum.

———————-

19:00 – Gabrielle
19:30 – Night Moves / Gece Planı

Bu kez iki kadın yönetmenin filmi karşı karşıya gelmiş. Yine her ikisi de iyi eleştiriler alan filmler. Gabrielle, çoğunlukla sadece fiziksel sorunlarına odaklandığımız engelli bir gencin aşkı da özgürce yaşayabilmesi gerektiğini gösteren bir film. Gayet iyi bir film olduğunu söyleniyor. Gece Planı ise üç aktivist gencin bir barajı havaya uçurma planlarını anlatıyor. Önceki festivallerde Gece Planı filminin yönetmeni Kelly Reichardt’ın filmlerini izlemiş ve sevmiştim. Ancak yönetmenin seyirciye taviz vermeyen son derece dingin bir sineması olduğunu söylemeli. Her ne kadar Gece Planı için Reichardt’ın en seyirci dostu filmi olduğu yorumları yapılsa da her şeye rağmen kimi seyircileri sıkabileceğini tahmin ediyorum. Ama yönetmenin Dakota Fanning, Jesse Eisenberg ve Peter Sarsgaard gibi oyuncuları kendi tarzına ne şekilde uydurduğunu görmek için benim tercihim bu film.

———————-

21:30 – Dom Hemingway
22:00 – Under The Skin / Derinin Altında

Günün son seansında karşımızda bir gangster hikayesi ve sıradışı bir bilim kurgu var. Dom Hemingway, özellikle Jude Law’un performası ile öne çıktığı söylenen eğlenceli bir suç komedisi gibi duruyor. Jude Law, filmde 12 yıl hapis yattıktan sonra birkaç gün içinde o 12 yılın acısını çıkarmaya çalışan bir karakteri canlandırıyor. Derinin Altında ise Scarlett Johansson’ın erkek otostopçuları yakalayan bir uzaylıyı canlandırdığı bir film. Bu tip bir konudan ortaya bir seks komedisi de çıkabilir, Species gibi erotik unsurların da olduğu bir korku filmi de ama fragmandan ve ilk eleştirilerden anladığımız kadarıyla yönetmen Jonathan Glazer, ortaya çok daha farklı yapıda bir film çıkarmış. Dom Hemingway belli ki izlemesi keyifli bir film olacak ama fragmanından önceden izlediğimiz kimi filmlere benzediği hissediliyor. Bu nedenle daha farklı bir deneyim olacağını düşündüğüm Derinin Altında’yı tercih ediyorum. Bu arada her iki filmin de Türkiye haklarının alındığını da belirtmeliyim. Henüz vizyon tarihleri belli değil ama ikisi de gösterime girebilecek yapıda filmler.

1 Mart Cumartesi:

———————-

12:30 – Everyday Rebellion / Her Gün İsyan
12:30 – Das Merkwürdige Kätzchen / Tuhaf Kedicik

Doğrusu bu seans için karar vermek benim için çok kolay. Tuhaf Kedicik filmini Altın Portakal’da izlemiştim çünkü. Özel bir gün için toplanan bir ailenin bir gün içinde yaşadıklarını anlatan bu minimalist film, günlük yaşam içinde sıradan bulduğumuz anların içindeki absürtlüğü bulup çıkarırken özellikle ses bandını da farklı kullanımı ile dikkat çekiyor. Altın Portakal Uluslararası Yarışma bölümünde SİYAD ödülünün sahibi olduğunu da eklemeli. Rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir film. Bu filmi izlediğim için seçtiğim Her Gün İsyan ise dünyanın değişik yerlerindeki direniş örneklerini karşımıza getirirken özellikle şiddet kullanmadan yapılan eylemleri konu ediyor. Tanıtım yazısından anlaşıldığı kadarıyla filmde Gezi olayları da konu ediliyor. Açıkçası ilk bakışta önceki yıllarda izlediğimiz benzer filmlerden çok farkını göremedim. Umarım izlemeye değer bir filmdir.

———————-

15:00 – Tim’s Vermeer / Tim’in Vermeer’i
15:30 – R100

Bu seansın filmleri birbirinden epey farklı. Bir tarafta Tim Jenison adlı bir mucidin Vermeer’in resimlerini bir optik cihaz yardımıyla yaptığına ikna olması sonrasında, daha önce hiç resim yapmadığı halde onun bir tablosunun aynısını yapma çalışmaları anlatan eğlenceli bir belgesel var. Diğer tarafta ise Japon sinemasından gelen ilginç bir film var. R100 adlı bu filmin yönetmeni Hitoshi Matsumoto, festival kataloğunda ülkesinin Cem Yılmaz’ı ya da Şahan Gökbakar’ı olarak tanımlanmış ama filmin fragmanı ve hakkındaki eleştiriler farklı bir izlenim veriyor. Filmin belki kaba bir komedisi var ama belli ki absürt ve gerçeküstü bir film aynı zamanda. Herkese göre bir film olmadığı anlaşılıyor. S&M kulüpleri, ninja dominatriksler filmde karşılaşacağımız şeylerden birkaçı. Belgeseli de merak ediyorum ama bu Japon komedisi daha çok ilgimi çektiği için bunu tercih ettim.

Bilgi Notu: !f, takip ettiğim festivaller arasında “filme geç kalanları almıyoruz” kuralının en sıkı uygulandığı festival. Trafik sıkışıktı, büfede popcorn alırken sırada beklediğim için geciktim gibi mazeretleri hiç dikkate almadıkları gibi, diğer salondaki filmden geliyorum bahanesi de işlemez. Hatta festival ekibindekileri tanıyorum ben diye de düşünmeyin. Bu nedenle bu seans için R100’ü seçerseniz bir sonraki seans için Yüz Küçük Balık Yüz’e yetişemeyeceğinizi hatırlatayım. Yazının ilerleyen kısımlarında bu tip durumlar olduğunda “Bilgi Notu” başlığı altında tekrar hatırlatma yapacağım.

———————-

17:00 – Swim Little Fish Swim / Yüz Küçük Balık Yüz
17:30 – Concussion / Sarsıntı

Yüz Küçük Balık Yüz, New York’daki sanat camiası içinde geçen tam bir bağımsız film izlenimi veriyor. Biri hemşirelik gibi yoğun ve mesai saatleri önemli bir iş yaparken diğeri kapitalist sisteme karşı çıktığı için çalışmayan bir çiftin aralarındaki ilişki ortaya ilginç bir film çıkarmış gibi gözüküyor. İşin içine evlerinde kalan 19 yaşında bir genç de girince olay iyice karışıyor belli ki. Sarsıntı ise kafasına çarpan bir beysbol topu sonrası hayata farklı bir açıdan bakmaya başlayan evli ve çocuklu, aynı zamanda lezbiyen bir kadını anlatıyor (evli derken başka bir kadınla evli). Biraz klişe bir hikaye gibi gözüküyor ama özellikle başroldeki Robin Weigert, epey beğenilmiş. Bu seans için tercihim Sarsıntı oldu.

Bilgi Notu: Bir önceki seans için yazdığıma benzer şekilde bu seansta Sarsıntı filmini seçmeniz durumunda, takip eden seans için Siddharth filmine yetişemiyorsunuz, aman dikkat.

———————-

19:00 – Siddharth
19:30 – Is the Man Who Is Tall Happy?: An Animated Conversation with Noam Chomsky / Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?: Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet

Hint sinemasından gelen Siddharth (aslında film Kanada yapımı ama sanırım yönetmen Kanada’da yaşadığı için finans kaynağı buradan, yoksa film her şeyiyle bir Hint filmi gibi duruyor), oğlunu çalışmak üzere başka bir şehre gönderen bir babanın oğlu kaybolunca onu aramasını anlatıyor. İyi çekilmiş hüzünlü bir film izlenimi veriyor. Diğer film ise hemen isminden ne olduğunu söylüyor zaten. Michel Gondry’nin yönettiği bu film, yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin üzerine kendi yaptığı animasyonları koyması ile oluşuyor. Gondry’nin yine ilgi çekici işe işe imza attığına şüphe yok. Her ne kadar Siddharth hakkında da iyi eleştiriler olsa da kendi adıma Gondry’nin filmini daha ilgi çekici buluyorum.

———————-

21:30 – Filth / Pislik
22:00 – Yi Dai Zong Shi / Büyük Usta

Her festivalde olduğu gibi !f’de de adını ilk kez duyduğumuz ve ilginç şeyler keşfetmeyi umduğumuz filmler olduğu gibi merakla beklediğimiz filmler de oluyor. İşte bu seans için seçmek zorunda kaldığımız Pislik ve Büyük Usta nicedir merakla beklediğimiz filmlerden. Pislik için Trainspotting’den beri en iyi Irvine Welsh uyarlaması yorumları yapılıyor. Filmi çok sevmeyenler bile James McAvoy’un performansına övgüler yağdırıyorlar. McAvoy’un tam da filmin adı gibi pislik bir polisi canlandırdığı filmi kaçırmamak lazım. Ama karşısında da beş yıldır hasretle yeni filmini beklediğimiz Wong Kar Wai’nin Büyük Usta’sı var. Kar Wai’nin gözde oyuncularından Tony Leung’un Ip Man’i canlandırdığı film, görsel yönü son derece güçlü bir dövüş sanatları filmi. Eh, bu filmi de kaçırmamak lazım. Şöyle bir şansımız var, her iki filmin de Türkiye hakları alınmış durumda ve gösterime de girecekler. Bu durumda filmlerden birini festivalde izleyip, birini vizyona bırakmak mümkün. Kendi adıma bir sonraki seansta gösterilecek filme yetişebilmek için Pislik’i seçtim ama aklım diğer salonda olacak.

Bilgi Notu: Yukarıda da belirttim ama tekrar hatırlatayım. Bu seans için Büyük Usta’yı seçenler günün son seansı olan geceyarısı sinemasına yetişemiyorlar.

———————-

00:00 – Blue Ruin / İntikam

İntikam, tam da adı üstünde bir intikam filmi. Geceyarısı gösterildiğinden anladığımız kadarıyla epey de kanlı bir intikam filmi. Evsiz bir adamın birkaç yıl önce ailesini öldüren bir adamdan intikam alma çabasını anlatan film iyi eleştiriler almış. Karşısında başka film olmadığına göre bu saatte uykusuz kalmayı göze alan ve bu tür filmleri sevenlere göre diyelim.

2 Mart Pazar:

!f Ankara’nın son gün filmlerine geçmeden bir hatırlatma yapalım. Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece Oscar ödülleri verilecek. Ben sabahlayıp izleyeceğim diyorsanız Pazar günü film programınızı ona göre yapmanızda fayda var. Ödül töreninin Digitürk’ten verileceğini de hatırlatmış olalım.

———————-

12:30 – Mogura No Uta – Sennyû Sôsakan: Reiji / Köstebek Şarkısı: Gizli Ajan Reiji
13:00 – Nan Goldin – I Remember Your Face / Nan Goldin – Yüzünü Hatırlıyorum

!f de olmasa Takashi Miike’nin filmlerini sinemada izleme şansını bulamayacağız sanırım. Senede en az iki film çeken bu uçuk kaçık yönetmenin çok az filmi vizyon yüzü görebiliyor. Deli dolu bir yakuza hikayesi olan Köstebek Şarkısı aynı zamanda bir manga uyarlaması. Belli ki Miike yine uçlarda gezinen bir filme imza atmış. Genelde beğenilse de 130 dakikalık süresinin uzun olduğuna dair yorumlar da var. Yine de yönetmenin takipçileri bu filmi kaçırmayacaklardır. Karşısında ise queer hareketinde de önemli bir yeri olan ünlü fotoğrafçı Nan Goldin hakkında bir belgesel var. Festivalin İstanbul ayağının konuklarından olan Nan Goldin ilginç bir figür ama Miike’nin bir filmini sinemada izleme isteği baskın çıkıyor kendi adıma.

———————-

15:00 – Visitors / Ziyaretçiler
15:30 – Good Vibrations

Bu seansta yine birbirinden çok farklı iki film var. Ama ikisi de izlemek istediğim filmler doğrusu. Qatsi üçlemesinin yönetmeni olarak bildiğimiz Godfrey Reggio, Ziyaretçiler ile bir kez daha diyalogsuz ama Philip Glass’ın müzikleri ile dolu bir filmle karşımıza çıkıyor. Bu kez siyah beyaz bir film ve anladığımız kadarıyla sadece 74 plandan oluşan bu filmin büyük kısmında bize doğru bakan yüzleri izliyoruz. Ama sadece bununla yetinmiyor aya kadar da gidip geliyoruz. Başka bir yönetmen olsa temkinli yaklaşabilirdim ama Reggio’nun dikkat çekici bir iş ortaya çıkardığına inancım tam. Good Vibrations ise tümüyle farklı uçta bir film. 70’lerin Belfast’ında punk’ın ortaya çıkış hikayesini anlatan bu film belli ki hızlı kurguya dayanan hareketli bir biyografi filmi. Doğrusu o da son derece ilgi çekici duruyor ama Ziyaretçiler herhangi bir şekilde başka zaman sinemada izleme fırsatı bulamayacağımız bir film gibi gözüküyor. Evde izlesek de sinemada izlemenin vereceği hissi yaşayamayacağız muhtemelen. Bu yüzden Ziyaretçiler’i seçiyorum. Aslında Good Vibrations da Başka Sinema’da gösterime girerse belli bir seyirci çekebilecek bir filme benziyor. Acaba Türkiye haklarını almak isteyen bir dağıtımcı çıkmaz mı?

Bilgi Notu: Yine bir çakışma bilgisi verelim. Bu seansta Good Vibrations’ı seçenler bir sonraki seansta Böcek filmine yetişemeyecekler.

———————-

17:00 – Böcek
17:30 – L’étrange Couleur Des Larmes De Ton Corps / Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi

Yine birbirinden çok farklı iki film var karşımızda. Böcek, yıllar önce Fasulye ile pek bir sevdiğimiz ama o zamandan beri televizyon dizilerine sıkışmış kalmış olan Bora Tekay’ın yeni filmi. Bir süper kahraman filmi çekmek isteyen iki arkadaşın hikayesini anlatan filmin yine farklı bir mizah anlayışı var belli ki. Bunun yanında daha ismi ile dikkat çeken Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi, 70’lerin İtalyan Giallo filmlerine çaktığı selamlara dikkat çeken bir film. Yönetmenlerin önceki festivallerde izlediğimiz filmi Amer de öyleydi ve kendi adıma sevdiğim bir film olmuştu. Ama herkesin hoşuna gidecek bir film olmadığını da itiraf etmeliyim. Bu kez yönetmenlerin görsel stillerini iyice ön plana çıkarırken hikayeyi fazlaca geri plana çektikleri söyleniyor, seveni kadar sevmeyeni de çok ama bu yorumlar filmi daha çok merak etmeme neden oluyor. Bu yüzden bu filmi seçtim. Umarım Böcek filmi bir şekilde gösterime girer.

Bilgi Notu: Benim gibi bu seans için Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi’ni seçtiyseniz, ne yazık ki Caniler Avcısı’nı sinemada izleme şansından mahrum kalacaksınız.

———————-

19:00 – The Night of the Hunter / Caniler Avcısı
19:30 – Kaze Tachinu / Rüzgar Yükseliyor

!f Ankara programını ilk gördüğümde Caniler Avcısı’nı sinemada izleyebileceğim için çok sevinmiştim. Zamanında değeri bilinmemiş ama şimdi klasikler arasında sayılan bu etkileyici film Robert Mitchum’un da en iyi performanslarından birini barındırıyor. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bir önceki seansta seçtiğim filmin uzunluğu nedeniyle bu filmi sinemada izleyemeyeceğim. Ama herkese tavsiye ediyorum kesinlikle. Caniler Avcısı’nın karşısındaki Rüzgar Yükseliyor da en az onun kadar ilgi çekici. Miyazaki ustanın son filmi olacağını açıkladığı bu yapım da kaçırılmaması gereken filmlerden. Zor bir seçim doğrusu ama bu yazı yazılana kadar bu filmin biletleri bitmiş durumda zaten. Yine de bilet bulamayanlar üzülmesin, 14 Mart’ta Başka Sinema’da gösterime girecek.

Bilgi Notu: Bu seans için Rüzgar Yükseliyor’u seçtiyseniz sonraki seanstaki Bela filmine yetişemiyorsunuz.

———————-

21:30 – Borgman / Bela
22:00 – The Double / Öteki

Önce peşin peşin şunu belirteyim. Bu seans için herhangi bir film seçmedim. Oscarları seyredebilmek için biraz uyku lazım ne de olsa. Bu saatlerde uyumayı planlıyorum. Yine de filmlerden bahsedelim. Hollanda’nın Oscar aday adayı Bela, evsiz bir adamın bir ailenin içine girerek evin tüm düzenini değiştirmesini anlatan absürt ve komik bir film izlenimi veriyor. Öteki ise günümüzde geçen bir Dostoyevski uyarlaması. Jesse Eisenberg’in Simon James ve James Simon isimli birbirine fiziksel olarak ikiz kadar benzeyen ama karakter olan taban tabana zıt iki karakteri canlandırdığı bu film de festivalin en ilgi çeken filmlerinden biri. Eğer iki filmden birini seçecek olsaydım, seçimim Öteki olurdu. Bunda Bela’nın 4 Nisan’da gösterime girecek olmasının da etkisi var elbette. Aslında Öteki’nin de Türkiye hakları Mars Group tarafından alınmış durumda. Umuyorum ki vizyona girer.

Bu yazıda sadece Cinemaximum Armada’da yapılacak gösterimlerden bahsettim. Festival kapsamında Ankara Üviversitesi, Başkent Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, ODTÜ ve Tayfa Kitapkafe’de kısa film gösterimleri yapılacağını da unutmayalım.

(*) Filmlerin Türkiye dağıtımcılarının olup olmadığı bilgisi festival kataloğundan, vizyon tarihi bilgileri ise http://www.boxofficeturkiye.com/ sitesinden alınmıştır. İlerleyen günlerde vizyon tarihi bilgilerinde değişiklik olması mümkündür.

Michel Gondry !f İstanbul’a geliyor!

Günümüzün en önemli yönetmenlerinden Michel Gondry, !f İstanbul’un konuğu olarak Türkiye’ye geliyor. Gondry’nin merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet de Türkiye galasını !f İstanbul’da yapıyor.

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde düzenlenecek 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, bu yıl da yılın en çok konuşulan filmlerini ve yönetmenlerini Türkiye’ye getiriyor. Festivalin İstanbul’da ağırlayacağı konuklar arasında ünlü Fransız yönetmen Michel Gondry de bulunuyor. Gondry’nin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetlerden oluşan son filmi Is the Man Who Is Tall Happy? An Animated Conversation with Noam Chomsky/Uzun Boylu Adam Mutlu Mu? da festivalin “Digiturk Galaları” bölümünde gösterilecek.

‘2000’li yılların ilk büyük filmi’ni çekti

Björk’ten Massive Attack’e, Rolling Stones’tan Radiohead’e pek çok ünlü şarkıcı ve gruba çektiği video kliplerle adını duyuran Gondry, 2001’de ilk sinema filmi olan Human Nature/İçgüdü’yü yönetti. Bir önceki filminde olduğu gibi Charlie Kaufmann imzalı senaryosuyla çektiği ikinci uzunu Eternal Sunshine of the Spotless Mind/Sil Baştan’la 2000’ler sinemasına silinmemecesine adını yazdırdı. Fatih Özgüven’in “Bilgisayar kuşağı için ‘Yurttaş Kane’” sözleriyle tanımladığı ve “2000’li yılların ilk büyük ve önemli filmi” olduğunu söylediği film, 50’ye yakın ödül ve senaryosuyla da Oscar kazandı. Gondry sonraki filmleri The Science Of Sleep/Rüya Bilmecesi (2006), Be Kind Rewind/Lütfen Başa Sarın, Yeşil Yaban Arısı/The Green Hornet, The We and the I ve son olarak geçtiğimiz sezon izlediğimiz Günlerin Köpüğü/L’écume des jours filmleriyle hayranlarını şaşırtmaya devam etti.

Gondry’nin Günlerin Köpüğü’yle aynı dönemde çektiği ve belgeselin kahramanı sebebiyle de merakla beklenen son filmi Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?, Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet ise Türkiye’deki ilk gösterimini !f İstanbul’un “Digiturk Galaları” bölümünde yapacak. Dilbilimci, filozof, tarihçi, mantıkçı, aktivist, siyasi eleştirmen ve yazar sıfatlarının hepsi birden olan Noam Chomsky’le yaptığı sohbetleri canlandırma sinemasını kullanarak büyüleyici bir izleme deneyimine dönüştüren Gondry, yaşayan en büyük filozoflardan birinin çocukluğundan bugüne süren etkileyici hayatına tanıklı etmemizi sağlıyor.

13. !f İstanbul 13 Şubat’ta başlıyor

İş Bankası Maximum Kart partnerliğinde ve Mars Cinema Group ortaklığında yapılacak 13. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 13-23 Şubat 2014 tarihlerinde İstanbul’da Beyoğlu Cinemaximum Fitaş, İstinye Park Cinemaximum, Cinemaximum Budak; 7 Şubat-2 Mart 2014 tarihlerinde ise Ankara Cinemaximum Armada ve İzmir’de ise Cinemaximum Konak Pier sinemalarında gerçekleşecek.

İş Bankası Maximum Kartlılara özel avantajlar

Festival biletleri ise 31 Ocak-2 Şubat tarihlerinde biletix’de ön satışa çıkıyor! İş Bankası Maximum Kart sahiplerine özel olarak hazırlanan “Maximum Film” ve “Maximum Müzik” paketlerini alacak sinemaseverler için ise biletlerde %50 indirim ayrıcalığı sunuluyor. İş Bankası Maximum Kart sahipleri, “Maximum Film” paketinde en az 4, en fazla 20 festival sinema biletini, “Maximum Müzik” paketinde ise en az 2, en fazla 6 adet parti biletini %50 indirimle alabiliyor. Paket almayı tercih etmeyen İş Bankası Maximum Kart sahipleri için de film ve parti biletlerinde ön satışta %20 indirim ayrıcalığı sunuluyor.

Ayrıntılı bilgi için: www.ifistanbul.com

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Kuyruklu Yıldız, Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi, Hayat Avcısı, Samsara, Bambaşka Bir Ülkede

Kuyruklu Yıldız (Halley):

Halley, Meksika’dan gelen, “sanat sineması” kalıplarında, ağır tempolu, melankolik bir zombi filmi deneyimi oldu. Film boyunca bir adamın yavaş yavaş ölmesinini, sonra yeniden hayata dönmesini izlediğimizi söyleyebiliriz. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izledim, hikayenin beden ile kurduğu bağlantıyı da sevdim ama yıpratıcı bir deneyimdi. Doğruya doğru, kimi erdemlerini takdir etsem de ikinci kez izlemeye gücüm de isteğim de olmayan bir film oldu.

Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi (Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean):

Joshua Ağacı, James Dean’in ünlü olmadan önceki günleri üzerine alternatif bir biyografiydi. Film, James Dean eşcinsel olsaydı (veya eşcinselse) diyerek o günlerdeki oda arkadaşı ile ilişkilerine odaklanıyor. Filmin hikaye olarak çok doyurucu olduğu söylenemez ama siyah-beyaz görüntüleri ve eşcinsel estetiğini kullanışı başarılıydı. Benim için filmin en dikkat çekici yanı zaman zaman gördüğümüz oyunculuk dersleri oldu. Filmde altı çizildiği gibi oyuncuların diyalog ezberlemeden önce, bomboş bir sahnede tren beklediğine seyirciyi ikna etmeyi öğrenmeleri durumunda pek çok şeyi çözeceklerini düşünmek mümkün.

Hayat Avcısı (The Imposter):

Hayat Avcısı, hikayesi bir Hollywood filmine uyarlansa böyle saçma şey mi olur diyebileceğimiz bir belgesel. 13 yaşında Texas’lı bir çocuk kayboluyor, 3 yıl sonra İspnaya’da bulunuyor ama saç rengi ve göz rengi değişmiş. Ama aile bu bizim çocuğumuz diyerek onu kabul ediyor. Bulunan çocuk gerçekten kaybolan çocuk mu? Eğer öyleyse başından neler geçmiş, eğer değilse aile nasıl anlamıyor, neden onu kabul ediyor? Aslında film ilk sorunun cevabını hemen veriyor ama ikinci sorunun cevabı muhtelif. Bir belgesel olmasına rağmen adeta bir gerilim filmi gibi seyircinin ilgisini ayakta tutuyor. Ama belgesel filmin sınırlarını zorladığını da söylemeli. Bir defa fazlasıyla canlandırma kullanılmış,olaylar fazlasıyla dramatize edilmiş. Hatta filmin tümüyle mockumentary tarzında olduğu bile konuşuldu. Ama gördüğüm kadarıyla olay gerçekten gerçek. Ama filmin hikayesi gerçekle oynamak üzerine zaten. Bu yüzden anlatılanların gerçekliği hakkında yine de bir soru işareti oluyor kafalarda. Hayat Avcısı tek kopya olsa da gösterime de girecek, tavsiye edilir.

Samsara:

Baraka‘yı izleyenler Samsara‘da az çok neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı ama bu filmden etkilenmeye engel değil. Ron Fricke yine dünyanın dört bir köşesinden büyük emeklerle ortaya çıkarılmış muhteşem görüntülerle karşımıza çıkıyor. Filmin 40-50 dakikası uçsuz bucaksız doğa manzaları ile adeta bir meditasyon havasında giderken kamera büyük şehre dönünce her şey değişiyor. Fricke sadece görüntü ve müziğin gücüyle modern yaşamın insanı robota dönüştürdüğünü çok güzel vurgulamış. Hayvanlara yaptığımız eziyetler, modern yaşamın gereksiz hızı, şiddet ve silah tutkusu vs. filmin diğer eleştirdiği noktalar. Fricke’nin bunlara çözümü genellikle ruhani açıdan. Özellikle doğu dinlerini öne çıkarıyor ama Hristiyanlık ve İslam’ı da es geçmiyor. İşin bu kısmına katılmak herkesin kendi görüşleri ile ilgili ama yaptığı eleştirileri görmezden gelmemek lazım. Bu arada müziğin bu kadar ön planda olduğu bir filmde kurgunun tümüyle sessiz yapılması, müziğin bunun üstüne yazılması ilginç bir nokta. Sonuç olarak Samsara alınacak Blu-Ray’ler listeme girmiştir (Baraka ilk aldıklarımdan biriydi).

Belirtmek istediğim son bir nokta var. Filmin başında büyük bir çabayla bir sanat eseri yaratan rahiplerin onu bir hamlede bozacaklarından adım kadar emindim. Tam o anda arkamda oturup “geri zekalı” demekten kendini alamayan arkadaş, 102 dk. filmi izlemişsin ama hiç bir şey anlamamışsın dostum…

Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country):

Aslında Samsara festival için güzel bir kapanış olurmuş ama !f Ankara’yı Bambaşka Bir Ülkede ile bitirdim. Hepsini Isabelle Huppert’in oynadığı üç Fransız kadınının (üçünün de adı Anne) Kore’de benzer durumlarla karşılaşmalarını anlatan film hoş bir yapım. Isabelle Huppert her zamanki gibi gayet iyi ama yönetmen Hong Sang-soo’nun tarzı ve mizah anlayışı bana çok uymuyor sanırım. Önceki filmlerini de ilginç bulmuştum ama çok da bayılmamıştım, bu da öyle oldu. Meraklısına diyelim.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Öldürme Eylemi, Yossi, Berberian Ses Stüdyosu, İntihar Dükkanı, Kaybolan Dalgalar

Öldürme Eylemi (The Act of Killing):

Öldürme Eylemi festivalin en etkileyici ama aynı zamanda en rahatsız edici ve zor izlenen filmlerinden biriydi. Endonezya’da 1965 darbesi sonrasında komünist olarak gördükleri kişileri sorgusuz sualsiz öldüren katillerin yaptıkları rahatsız edici ama filmin asıl rahatsız edici olan kısmı bu katillerin yaptıklarını hiç rahatsızlık duymadan hatta tam tersi, keyifle anlatmaları. Film de çoğunlukla bu katillerin yaptıklarını anlatmaları ve yeniden canlandırmaları üzerine kurulu. Finale doğru bir pişmanlık unsuru var ama insan ne kadar samimi olduğunu ya da bu pişmanlığın ne kadar süreceğini merak ediyor. İşin çarpıcı yönlerinden birisi, bu katiller kendilerini önemli görse de hiyerarşide yukarı çıkıldığında onların da sıradan adamlar olmaları. Biraz yukarı çıkıldığında film boyunca takip ettiğimiz katilllerin onlarcası, belki de yüzlercesi arasından sadece bir kaçı olduğunu anlayabiliyoruz. Film Endonezya’da geçen olayları anlatıyor belki ama katiliyle, ona bilgi toplayan gazetecisiyle, politikacısıyla başka ülkelerle benzerlik kurmamak mümkün değil. O başka ülkelerin hangileri olabileceğini yoruma açık bırakalım…

Yossi:

10 yıl önceki Yossi ve Jagger nasıl bir filmdi bilmiyorum ama o filmin ana karakterlerinden birinin 10 yıl sonrasını anlatan Yossi‘nin çok fazla bir özelliği yok. Filmi kabaca üç bölüme ayırmak mümkün. Yossi’nin hastanedeki sıkıcı yaşamı ve doktor arkadaşları ile ilişkileri, Yossi’nin unutamadığı erkek arkadaşının ailesi ile yüzleşmesi ve oğullarını ile ilgili gerçeği açıklaması ve bir tatil beldesinde aşkı tekrar bulması. Doğrusu bir karakter draması için son derece yüzeysel karakterleri var. Neyseki başroldeki Ohad Knoller gayet başarılıydı. Genel olarak baş karakterleri eşcinsel olan bir tv draması tadında olduğunu söylemek mümkün.

Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio):

Festivallerde bir filme çok fazla ümit bağlamak yanlış olabiliyor. Berberian Ses Stüdyosu kesinlikle ilginç bir film ama bir başyapıt değil. Filmin yarattığı atmosfer, İtalyan giallo filmleri ile kurduğu bağlantı, ses tasarımı ve film/gerçek arasındaki gidiş gelişleri gayet iyi. Ancak özellikle filmin finaline doğru içine girilen gerçeküstü hadiseler fazla zorlama ve karışık geldi. Filmin belgesele bağladığı bir an var, orası şahaneydi yalnız. Belki de bir arkadaşın da dediği gibi orada bitmeliydi. Ama şunu kabul edelim yönetmen Peter Strickland atmosfer yaratmayı çok iyi biliyor. İzlemeye almak lazım kendisini. Bu arada !f’in bu seneki alt temasına ses tasarımı desek yanlış olmaz. Nobody Walks ve Komşu Sesler de farklı yanları ile bu konuyla ilgiliydi.

İntihar Dükkanı (Le Magasin des Suicides / The Suicide Shop):

Patrice Leconte’un filmlerinde (en azından bir kısmında) kara mizah duygusu hissedilir, İntihar Dükkanı tamamen bu duygu üzerinden giden bir film. Leconte’un 65 yaşında animasyon çekmesi, bir de 3 boyut olayına girişmesi hala farklı arayışlar içinde olduğunu gösteriyor. Takdir ediyoruz. Gayet de keyifle izlediğim bir film oldu ama hedef kitle açısından biraz kafası karışık gibi geldi. Filmin üçte biri depresyon içindeki Fransa’yı anlatıyor. Ekonomik kriz nedeniyle herkes arka arkaya intihar etmekte. Sadece insanlar değil, hayvanlar bile. Böyle bakınca her ne kadar karşımızdaki film müzikal bir animasyon olsa da fazla depresif ve çocuklara hiç uygun olmayan bir film. Ama finale doğru film epey iyimser bir hal alıyor, hem aileyi kutsuyor hem de ne olursa olsun hayat güzel diyor. Bu kısımda ise olaylar fazla yüzeysel bir hal alıyor ve gayet de çocuklara uygun olabilecek bir hale geliyor. Ama bu karışıklık dışında intihar malzemeleri satan dükkan ve onu işleten mutsuz aile fikri gayet güzeldi. Dolu bir salonda keyifle izledik. Bir eleştiri daha yapmadan geçemeyeceğim. 3D olayını gayet gereksiz buldum. Hatta ya kopyadan ya filmin kendisinden bilemiyorum, bazı yerlerde gözü de rahatsız etti epey.

Kaybolan Dalgalar (Aurora / Vanishing Waves):

Bilim-kurgu filmlerinin çoğunun birbirine benzediği günümüzde Kaybolan Dalgalar farklı bir nefes getiriyor. Film bir makinenin iki ucundaki insanların hikayesi. Biri komadaki bir hasta, diğeri de onun beynine girecek olan bir denek. Olay tıbbi bir deney niteliğinde aslında. İlk başta da iki tarafın ilişkisi tamamem bir takım anlamsız görüntüler ve seslerden ibaret. Fakat giderek iki tarafın sadece beyinlerinde cinsellik temelinde bir ilişki gelişmeye başladıkça adam, komadaki kadına tutku ile bağlanıyor. Film sırasında acaba sadece adamın fantazilerini mi izliyoruz diye merak ediyoruz ama ilerledikçe olayın neredeyse bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. Aslında yönetmen Kristina Buozyte’nin kadın olduğunu düşününce hikayenin de daha fazla kadından yana kayması şaşırtıcı değil. Yönetmen dışında filmde “creative director” olarak tanımlanan biri (Bruno Samper) daha var ki görsel efektlerden de o sorumlu. Belli ki onun da film katkısı büyük. Yönetmenle birlikte senaryo ortaklarından da biri zaten. Filmin konusu dışında hatta daha da ötesinde, yarattığı atmosfer, görsel yapı ve mekan tasarımı da çok başarılı. Farklı bilim-kurgu filmlerinden hoşlananlara tavsiye edilir ama cinseliik seviyesinin biraz yüksek olduğunu da söylemeli.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Anlattığımız Hikayeler, Occupy Love, Jason Becker: Henüz Ölmedi, Nobody Walks, Umut Diyarı

Anlattığımız Hikayeler (Stories We Tell):

Sarah Polley’i oyuncu olarak severdik zaten ama yönetmen olarak giderek daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Anlattığımız Hikayeler bir yanıyla çok kişisel bir hikaye aslında. Polley ailesinin hikayesi. Adeta Sarah için de bir terapi. O bir yandan da meydan okuyor belki de. Tabloid basın arkamdan atıp tutacağına kendi hikayemi aileme anlattırırım, onların da elinde bir şey kalmaz diyor belki de.

Peki biz seyirci olarak Kanadalı bir ailenin aslında kendilerinden başka kimseyi de ilgilendirmeyen bu hikayesini neden izleyelim? Bir defa çok dramatik bir öykü var karşımızda ama asıl önemlisi nasıl anlatıldığı. Klasik bir belgeselde söyleşi yapılan kişilerin birbirini destekleyen sözleri kullanılır, burada pek çok yerde birbirinin zıddı ifadeler var. Çünkü hafıza insanı yanıltıyor ve algı da kişiden kişiye çok değişiyor. Özellikle yıllar öncesinde kalmış bir olay anlatılırken kaçınılmaz olarak herkes işin içine kendi bakış açısnı katabiliyor. Bunlar da her zaman birbiri ile uyumlu olmuyor. Film de bunun üzerinde dönüyor zaten. Ayrıca yönetmen de filmin hikayesinin parçası olunca film kendi kamera arkasına da dönüyor. Zaten filmin yapımına karar verilmesi de filmin hikayesinin bir parçası. Geçmişten gelen aile videoları ile Polley filme bir katman daha katıyor. Aslında film içinde çok ufak bir kaç yerde açık ediyor bu videolarla ilgili durumu ama bu görüntülerle bir belgeselde gördüğünüz her şeyin gerçek olduğunu mu sanıyorsunuz? Bir daha düşünün diyor adeta. Bu arada bu filmi izledikten sonra Polley’nin yönetmen ve senaryo yazarı olduğu önceki filmi Take This Waltz daha bir anlam kazandı.

Occupy Love:

Occupy Love,son yıllarda dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen kitle eylemlerini belgeliyor ve bunları büyük bir sevgi eylemi olarak görüyor. Film hikayesini Arap Baharı’ndan başlatarak dünyanın farklı yerlerine götürüyor ve Wall Street’deki eylemlere kadar taşıyor. Aslında filmin yönetmeni de bu eylemlerin bir parçası oluyor. Bu anlamda filmin de bu eylemlerin bir parçası olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Filmin temel meselesine katılmamak mümkün değil dünyanın farklı yerlerinde en azından bir grup kişi tarafından hissedilen bir değişim ihtiyacı mutlama var ama dünyanın farklı yerlerindeki hareketleri birbirine bağlamak biraz fazla geldi. Bir de filmi eylemlerin ulaşacağı sonuç konusunda fazlaca umutlu buldum. Ne yazık ki ben o kadar umutlu değilim. Açıkçası aktivist yanının önemi dışında sinema olarak da çok öne çıkan bir noktasını bulamadım filmin.

Jason Becker: Henüz Ölmedi (Jason Becker: Not Dead Yet):

Jason Becker: Henüz Ölmedi belgeseli, çok ünlü bir gitarist olma yolundayken ALS hastalığına yakalanan Jason Becker’ı anlatıyor. Belgesel klasik bir yapıda kurulmuş. Tümüyle arşiv görüntüleri ve Becker’in ailesi ve arkadaşları ile yapılan söyleşilerden oluşan filmin ilk yarısı Becker’ın çocukluğundan beri gitara ilgi duymasını ve genç yaştaki başarılarını anlatıyor. İkinci yarısı ise Becker’ın hastalığını ve hayata tutunma çabasını konu almış. Belki belgesel olarak çok büyük bir özelliği yok ama hikaye gerçekten çok etkileyici ve insanın içine dokunuyor. Şunu da belirtmek lazım. Hafta başında Ersan Ocak’tan duyduğum bir tabirle, filmde belgesel pornosu sıkça kullanılıyor. Aklınıza yanlış bir şeyler gelmesin. Konuşan kişinin sesinin titremesi, gözlerinin dolmasını belgesel pornosu olarak adlandırıyoruz.

Nobody Walks:

Nobody Walks esasen gayet bildik bir hikaye anlatıyor. Çekirdek ailenin içine dışardan biri girer ve aile içindeki ilişkileri sarsar. Bu ana hikaye sıradan bir Hollywood yönetmeninin elinde basit bir gerilime de dönüşebilir, Pasolini gibi bir yönetmenin elinde sağlam bir eleştiriye de. Nobody Walks ise insan ilişkilerini didikleyen mütevazı bir Amerikan bağımsızı olmuş. Dışarıdan gelen etki olan Martine’in karakterinin bir femmefatale olarak çizilmemesi iyi olmuş, hatta tam tersi aslında kendi halinde bir tip. Aslında filmdeki farklı yaş kuşaklarından tüm kadınlar çok da bir şey yapmadan erkeklerin ilgisine bazen de ötesine maruz kalan karakterler olarak çizilmiş. Nobody Walks kaçırırsanız çok şey kaybetmeyeceğiniz ama izleseniz de pişman olmayacağınız bir film olmuş bu yapısı ile. Bu arada Treme‘de de gayet başarılı bulduğum genç oyuncu India Ennenga’nın adını bir yerlere not ediniz. Adımlarını doğru atarsa gelecekte adını sıkça duyabiliriz .

Umut Diyarı (Kibô no Kuni / The Land of Hope):

Japonya’da deprem sonrası yaşanan nükleer felaketi bir aile üzerinden anlatan Umut Diyarı yönetmen Shion Sono’nun yakın zamanda izlediğimiz diğer filmlerine pek benzemiyor. Yönetmeni çoğunlukla abartılı şiddet sahnelerinin olduğu filmlerle tanıyoruz ama burada olayın kendi acısını öne çıkarmış. Hatta filmdeki bir kaç şiddet sahnesini de kadraj dışında tutmayı tercih etmiş. Ama uzun film çekme alışkanlığından vazgeçememiş. Bu şekilde bir kaç ayrıntı dışında gayet gerçekçi bir dram çıkmış ortaya. Ama diğer filmleri kadar ilgi çekici olmuş mu? Bence hayır. Hatta tam tersi bana zaman zaman sıkıcı geldiğinş de itiraf etmeliyim. Bu gerçek dramın içine gerçeküstü şiddet sahneleri koysun demiyorum elbette ama Sono bu hikayeyi anlatmak için doğru yönetmen değil sanki.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Komşu Sesler, Meydana Dönüş, Ben Kuçuyum, Frances Ha, Gökteki Tüm Işıklar

Komşu Sesler (O Som ao Redor / Neighbouring Sounds):

Komşu Sesler epey iyi eleştiriler almış, hatta !f İstanbul’da Keş!f bölümünün de en iyisi seçilmiş bir filmdi ama ben umduğumu bulamadım. Bir mahalledeki birbiriyle neredeyse ilgisi olmayan insanları anlatan filmin en güçlü yanı ismindeki “ses” meselesini vurgulayan ses tasarımı. Tüm film boyunca mahallenin farklı yerlerinden gelen sesler gerçekten başarılı bir şekilde kullanılmış. Kamera kullanımı, atmosfer yaratımı ve rüya sahneleri de başarılıydı ama film bir bütün olarak derli toplu bir noktaya ulaşmadı benim için. Belki de hikayelerin çok bölük pörçük kalmasından. 131 dakika yerine daha toparlanmış 90 dakikalık bir film daha iyi olurdu sanki.

Meydana Dönüş (Back to the Square):

Son yıllarda farklı festivallerde Arap Baharı ile ilgili epey belgesel izledik. Genellikle olaylar çok tazeyken çekildiği için kapsamlı bir bakış olamıyorlardı. Biraz daha zaman geçmişken çekilen Meydana Dönüş‘ten daha ümitliydim ama o da pek tatmin etmedi. Bu kez devrimden sonra herşeyin daha da kötüye gittiğine dair bir bakış var. Haklı da olabilirler ama bu kez de çok tek taraflı bir bakış gibi geldi. Açıkçası anlatılan 5 hikaye de pek ilgimi çekmedi. Tamam itiraf ediyorum, biraz uyuklamış da olabilirim.

Yalnız filmin başındaki adı Facebook olan bebekle ilgili bölüm iyiydi. Kimi yorumcular bölgedeki diğer unsurları dikkate almadan Arap Baharı’nın tümüyle sosyal medyanın eseri olduğuna dair yorumlar yapıyorlar. Elbette özellikle işin örgütlenme kısmında etkisi önemli ama olayın sadece sosyal medyaya bağlamak eksik olur. Bu bölüm sosyal medyanın Arap Baharı’ndaki rolünü fazlaca abartanlara güzel bir cevap olmuş.

Ben Kuçuyum (Call Me Kuchu):

Ben Kuçuyum, başta David Kato olmak üzere Uganda’daki gey aktivistleri  anlatan iyi bir belgesel. Kendilerine bir yaşam alanı oluşturan eşcinsellerin hikayesi işin bir boyutu ama filmin temel derdi o günlerde Uganda’da hazırlanan yasa tasarısı. Eşcinsellik Ugada’da zaten yasadışı ama yeni yasa onlara ölüm cezası verilmesini öngörüyor. Hatta eşcinsel birini tanıyıp ihbar etmeyenlerin 3 yıl hapisle cezalandırılmasını öngörüyor, bu o eşcinsel kişinin annesi-babası olsa bile. Filmin bu yasa tasarısına karşı olanlar kadar olumlu bulanların da görüşlerini göstermesi bütünlüklü bir bakış oluşturmuş. Ülkedeki eşcinselleri ifşa eden, onların asılması gerektiğini söyleyen bir gazetenin editörü ile de söyleşi yapılmış. Adamın düşünceleri, tavırları inanılmaz. Hem insanı sinir ediyor, hem de kanını donduruyor. Bir açık açık “asın ib.elerin hepsini” demediği kalıyor. Belgesel aslında mutlu sonla bitecekken kader üzücü ve etkileyici bir son hazırlamış. Kato öldürülüyor ama umut ve mücadele devam ediyor. Etkileyici bir belgesel.

Frances Ha:

İki orta karar, bir iyi ama üzücü filmden sonra Frances Ha tam bir nefes alma şansı oldu. Hem iyi bir film, hem de keyifli. Frances, New York’da bir arkadaşı ile yaşayan ve dansçı olmaya çalışan 27 yaşında bir kadın. Film onun taşındığı evler bazında bölümlere ayrılmış durumda. Film boyunca onun hayatını inişli çıkışlı evreleri ile izliyoruz. Frances’i oynayan Gerwig, senaryoda da yönetmen Baumbach’a katkıda bulunmuş. Onun filmde gözükmediği tek bir sahne yoktu sanırım. Zaten tüm film Gerwig’in performası üzerine kurulmuş ve o da bunun altından çok iyi kalkmış. Frances’i başka biri oynasa itici bile olabilirdi ama Gerwig onu seyircinin kalbini çalan bir karakter halina getirmiş. Ayrıca pek güzel siyah-beyaz görüntüleri olan film Frances’in hayatının inişte olduğu zamanda bile onun da kişiliğinden hareketle filmi umutsuz bir noktaya taşımıyor. Bu arada Frances Ha nasıl bir isim derseniz, Behzat Ç nasıl bir isimse öyle bir isim diyebilirim. Hoş burada dikkatiniz dağılmazsa Frances’in tüm soyadını yakalamanız mümkün.

Gökteki Tüm Işıklar (All the Light in the Sky):

Gökteki Tüm Işıklar, Frances Ha gibi yine odağına sanatla uğraşan bir kadını alan bir film. Üstelik senaryoda yine başroldeki oyunucunun yönetmene katkı verdiğini görüyoruz. Bir önceki filmde 27 yaşında bile kendisine yaşlı denilen Frances’i izlediğimize göre bu filmde 45 yaşındaki Marie için ne demeli? Üstelik Hollywood’da belli bir yaşa gelmiş kadın oyuncuların hali daha kötü. Marie de artık aday olduğu rolleri genç oyunculara kaptırıyor. Aslında yaş almanın avantajlı denebilecek tarafları da var onun için. Erkeklerle ilişkisi güzelliğini vurgulamaktan çok ben buyum işte, işine gelirse haline gelmiş. Çok iddialı bir film değil belki ama çok doğal. Adeta Marie, yeğeni ve arkadaşlarının hayatına bir bakış atıp çıkıyoruz. Jane Adams’ın senaryoda da parmağı olduğuna ve bir oyuncuyu canlandırdığına göre otobiyografik öğeler olduğunu da tahmin edebiliriz. Karşısında Laurence Anyways olunca boş salona oynadı ama samimi bir film izlemek için tercih edilebilecek, pişman da etmeyecek bir film.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim

!f Ankara’nın başlamasına sadece bir gün kaldı. Belki biraz geç kaldık ama bu sefer sırf festival sırasında izlediğim filmlere yorum yapmanın dışında öncesinde de festival takipçilerine hangi seans için hangi filmi seçelim konusunda bir hizmetimiz olsun dedim. Diğer festivallerde filmlerin büyük bir kısmı en az iki kez gösterildiği ve festivallerin süresi de bir hafta kadar olduğu için istenildiği ve vakit olduğu takdirde festivaldeki hemen hemen tüm filmleri izlemek mümkün oluyor. Oysa !f Ankara’da sadece dört günde 2 salonda 41 film gösteriliyor (Cinemaximum Cepa dışındaki gösterim ve etkinlikleri şimdilik dışarda tutalım). Bu durumda vaktiniz olsa da her seans için karşılıklı salonlarda oynayan iki filmden birini seçmek zorundasınız. Kendi adıma çeşitli faktörleri göz önüne alarak tüm filmleri değerlendirdim ve kendime bir izlence çıkardım. Elbette aynı filmleri seçiniz demiyorum ama kısaca nedenleri ile birlikte yazayım, belki film seçemeyenlere faydası olur.

Filmler hakkında çok detaylı bilgiler vermeyeceğim. Bu nedenle filmlerin konuları ile ilgili olarak seyircileri festivalin sitesine ya da kataloglara davet ediyoruz.

28 Şubat Perşembe:

12:30 – A Som Ao Redor / Komşu Sesler
13:00 – Consuming Spirits / Ruhları Tüketmek

Komşu Sesler modern yaşam üzerine gerilim tonları da olan bir hikaye anlatırken Ruhları Tüketmek ise farklı animasyon tekniklerini bir arada kullanan bir animasyon. Eleştirilerini ve ödüllerini incelediğiniz zaman Komşu Sesler’in bir adım daha öne çıkmış olduğunu görüyorsunuz. Ayrıca Komşu Sesler, festivalin İstanbul ayağında Keş!f jürisinin ödülünü de aldı. Benim seçimim Komşu Sesler ama özellikle animasyon sevenler Ruhları Tüketmek’i de dikkate almalı. Bu arada her iki filmin de 130 dakikanın üzerinde olduğunu ekleyelim.

——————————————

15:00 – Devremülk
15:30 – Back To The Square / Meydana Dönüş

Devremülk enteresan bir Türk filmi, Meydana Dönüş ise Arap Baharı sonrası yaşananlara bakan bir belgesel. Şimdi kendi filmimize üvey evlat muamelesi yapmış olacağım ama Devremülk’ü daha rahat seçim yapabildiğimiz başka bir festivalde izleyebileceğimizi düşündüğüm için Meydana Dönüş’ü seçtim. Ayrıca geçtiğimiz yıllarda farklı festivallerde gösterilen Arap Baharı ile ilgili belgeselleri olay çok tazeyken çekildiği için durumun heyecanına kapılıp olayları geniş kapsamlı değerlendiremediği için eleştirmiştim, üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra çekilen Meydana Bakış’tan daha kapsamlı bir bakış umuyorum.

——————————————

17:00 – We Are Legion: The Story of Hacktivists / Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi
17:30 – Call Me Kuchu / Ben Kuçuyum

İki belgesel karşı karşıya. Biri adından da belli olduğu üzere bir hacker grubunun hikayesine götürüyor bizi, diğeri ise Uganda’da eşcinsel olmak üzerine bir belgesel. Aslında yakın zamanda KuirFest’de eşcinseller ile ilgili belgeseller izledik, hackerlar ile ilgili meseleler de çalıştığım işle ilgili olunca ilk tercihim o yöndeydi ama Ben Kuçuyum çok iyi eleştiriler almış bir belgesel. Kaçırmamak lazım.

——————————————

19:00 – Frances Ha
19:30 – Black Pond / Kara Göl

Yaptığım zor seçimlerden biri. Frances Ha bir Noah Baumbach filmi demek yeterli aslında. Bu yıl adını da sıkça duyduğumuz filmlerden biri. Siyah-beyaz görüntüleri, yeni dalga bağlantıları gayet merak uyandırıyor. Kara Göl ise özetine ve fragmanına baktığımda çok seveceğimi tahmin ettiğim bir film. Festival kataloğunda ne diyor filmle ilgili: “çarpık mizahı, iddiasız derinliği, saçmasapan diyaloglarla güzel sözlerin karışımı”. Evet bu filmi severim muhtemelen ama Frances Ha da kaçırılmamalı. İşin bir de şu boyutu var. Festival kataloğunda Frances Ha’nın Türkiye dağıtımcısı Bir Film olarak görülüyor. Yani gösterime girme ihtimali var ama henüz gösterim tarihi belirlenmemiş. Frances Ha’yı kaçırma riskini göze alamayarak onu seçtim ama Kara Göl’e gidenlere de nasıldı film diye soracağım mutlaka.

——————————————

21:30 – Laurence Anyways
22:00 – All The Light In The Sky / Gökteki Tüm Işıklar

Bir yanda önceki filmlerini pek sevdiğimiz Xavier Dolan’ın yeni filmi, diğer yanda yine sevdiğimiz bir oyuncu olan Jane Adams’ın başrolde olduğu ve 40’ını aşmış kadın oyuncular ile ilgili, tam bir Amerikan bağımsızı olduğu her halinden belli olan bir film. Her ikisi de izlemek istesem de Xavier Dolan adı Laurence Anyways’i fazlasıyla öne çıkarıyor. Ama filmin 161 dakika olması da fena halde düşündürüyor. Günün beşinci filmi olarak izlediğimde uyuklama ihtimalimin çok olduğunu düşünerek içim kan ağlayarak 79 dakikalık Gökteki Tüm Işıklar’ı seçiyorum. Ama o gün 1-2 film izleyecekler için seçim Laurence Anyways olmalı. Bu arada Dolan’ın önceki filmlerinin sinemalarımızda vizyona girmiş olmasına ve Laurence Anyways’ın haklarının Kurmaca Film’de olmasına da güveniyorum. Umarım bu filmi de vizyona sokarlar.

1 Mart Cuma:

12:30 – Stories We Tell / Anlattığımız Hikayeler
13:00 – Uus Maailm / Yeni Dünya

Yine iki belgesel karşı karşıya. İlkinde bir yönetmen kendi ailesi üzerine bir belgesel yapıyor ikincisi ise bir grup aktivistin kendilerine bağımsız bir yaşam alanı yaratma çabaları. İlk film için bir yönetmenin kendi ailesi üzerine yaptığı bir belgesel beni neden ilgilendirsin denebilir ama yönetmenin adının Sarah Polley olması işi değiştiriyor. Esasen oyuncu olarak tanıdığımız Polley’in geçen yıl izlediğimiz Take This Waltz filmini çok sevmiştim, kendi ailesine yaklaşımını da merak ediyorum. Bu yüzden benim için Anlattığımız Hikayeler kolay bir tercih oldu.

——————————————

15:00 – Benim Çocuğum
15:30 – Occupy Love

Benim Çocuğum, çocukları LGBT bireyler olan anne-babalar üzerine yerli bir belgesel. Yapım süreci boyunca sosyal medyadan haberlerini aldık, sonrasında da iyi bir belgesel olduğuna dair çok olumlu yorumlar aldık. Kesinlikle izlenmeye değer bir belgesel olduğundan eminim ama yine kendi filmimize üvey evlat muamelesi yaparak bu filmi başka bir festivalde yakalarım diyerek Occupy Love belgeselini tercih ediyorum. Aman diyeyim bana uyup Benim Çocuğum filmini boş bırakmayın sakın…

——————————————

17:00 – Celeste and Jesse Forever / Vazgeçmem Senden
17:30 – Jason Becker: Not Dead Yet / Jason Becker: Henüz Ölmedi

Yıllar boyunca festival yazılarımı takip edenler bilirler (ki bu yazıda da şimdiye kadarki kısımdan anlaşılmıştır aslında). Sonradan sinemada izleme fırsatım olan bir film varsa festivallerde izlemeyi tercih etmiyorum çok fazla. Bu iki film arasındaki tercihte de bu etkili oldu. Vazgeçmem Senden’in iyi bir bağımsız olduğu açık, hatta başka bir şeye bakmasam iki film arasındaki tercihim de o olurdu. Ama film 24 Mayıs’ta gösterime giriyor. Bu durumda tercihimi hastalıkla boğuştuğu zamanlarda bile müzikten vazgeçmeyen Jason Becker ile ilgili belgeselden yana kullanıyorum.

——————————————

19:00 – On the Road / Yolda
19:30 – Nobody Walks

Walter Salles’in, Kerouac’ın romanına bakışını, Kristen Stewart’ın Twilight sonrası kendini oyuncu olarak kanıtlayıp kanıtlamadığını gayet merak ediyorum ama yine yukardakine benzer bir bakış açısı ile Yolda 22 Mart’ta gösterime gireceği için istikamet Nobody Walks.

——————————————

21:30 – The Paperboy / Gazeteci Çocuk
22:00 – Kibô no kuni / Umut Diyarı

Aynı şeyi tekrarlayacağım. Paperboy 12 Nisan’da gösterime gireceği için tercihim Tohoku depremi sonrası yaşanan nükleer felaketi anlatan Umut Diyarı.

2 Mart Cumartesi:

12:30 – Baraka
12:30 – The Act Of Killing / Öldürme Eylemi

Baraka’yı iyi bir ekranda izlememiş olanlar için zor bir karar. Mutlaka sinemada ya da çok iyi bir kopyadan izlenmesi gereken bir film çünkü. Öldürme Eylemi de festivalin İstanbul ayağında da ödül almış çarpıcı bir belgesel. Hakkında kötü bir eleştiriye rastlamadım. Kendi adıma Baraka’yı yıllar önce sinemada izlediğim, şu anda da evimde Blu-Ray’i olduğu için fazla düşünmeden Öldürme Eylemi’ni tercih ettim ama Baraka’yı izlemeyenleri hatta sadece televizyondan ya da yıllar önce ülkemizde çıkmış olan çok feci bir görüntü kalitesine sahip olan DVD’den izleyenleri sinemaya alalım.

——————————————

15:00 – Everyday / Hergün
15:30 – Ha-Sippur Shel Yossi / Yossi

Normal şartlarda bu iki film arasındaki tercihim bir Michael Winterbottom filmi olan Hergün filmi olurdu. Hem yönetmeni seviyorum hem de karşısındaki film Yossi, 2002 yapımı ve benim izlemediğim Yossi ve Jagger filminin devamı. O filmi izlemeden bu filmi izlemek ne kadar doğru olacak bilemiyorum ama bir önceki seans için seçtiğim Öldürme Eylemi 159 dakika olunca Yossi’yi seçmekten başka şansım kalmadı.

——————————————

17:00 – Love, Marilyn / Sevgiler, Marilyn
17:30 – Berberian Sound Studio / Berberian Ses Stüdyosu

Marilyn Monroe’nun kendi mektupları ve günlüklerinden oluşan bir belgesel kesinlikle ilgimi çekiyor ama Berberian Ses Stüdyosu da bu yılın en iyi eleştiri alan filmlerinden biri. Ayrıca özel bir ilgim olan İtalyan giallo filmlerine saygı duruşu olduğu da söyleniyor, o da yetmezmiş gibi yönetmeni David Lynch ile karşılaştıran yazılar gördüm. Aklım ve gönlüm Marilyn’de kalsa da Berberian Ses Stüdyosu diyorum.

——————————————

19:00 – Le Magasin des suicides / İntihar Dükkanı
19:30 – Bernie / Bernie’nin Suçu Ne?

Patrice Leconte animasyon çekmiş. Üstelik üç boyutlu animasyon çekmiş. Filmin adı da İntihar Dükkanı imiş. Tamamdır, bu üç cümle başka bir şey bilmeden filmi izlemek için yeterli sebep oluşturdu, karşısındaki filmin de çok şansı kalmadı. Bernie filmi hakkında da iyi eleştiriler gördük. Jack Black’i de severiz aslında ama yapacak bir şey yok. Bu arada duyduğumuz kadarıyla İntihar Dükkanı’nın biletleri bitmiş, şu noktadan sonra bilet alacakların Bernie‘den başka şansı kalmadı ama pişman olmayacaklarını sanıyorum.

——————————————

21:30 – Aurora / Kaybolan Dalgalar
22:00 – Iron Sky / Demir Gökyüzü

Sanıyorum festivalin en kolay kararı. Iron Sky’ı Altın Portakal’da izlemiştim zaten. Bu durumda ilginç bir bilim-kurgu olarak gözüken Aurora kolay bir tercih oldu benim için. Ama Iron Sky’ı eğlenceli B filmleri sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Zamanında ayın karanlık yüzüne kaçmış, yıllar sonra dünyaya geri dönen nazileri anlatan, politik göndermeleri de olan çok eğlenceli bir film.

——————————————

00:00 – Maniac / Manyak

Karşısında hiçbir film olmadığı için tercih uyku ile bu film arasında olacak. Elijah Wood’u bir katil olarak görmek isteyen korku sineması tutkunlarını salonun yolunu tutacaktır. Filmi izlemek istiyorum ama o saatte uykum gelir benim diyenlere vizyon takviminde 14 Haziran’da gösterime gireceğinin gözüktüğünü hatırlatalım. Yine de 14 Haziran’a çok zaman var, iptal edilip sadece DVD’de çıkma ihtimali de göz önünde tutulmalı.

3 Mart Pazar:

12:30 – Museum Hours / Ziyaret Saatleri
13:00 – Halley / Kuyruklu Yıldız

Pazar sabahı için seçilen her iki film de belli ki tam bir “festival filmi”. Fragmandan ve yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla her ikisi de gayet ağır tempolu filmler. Özellikle sanat tarihine ilgi duyanların Ziyaret Saatleri’ni seçmelerinde fayda var ama benim seçimim kimi kaynaklarda melankolik zombi filmi diye tabir edilen Halley oldu. Tabii zombi filmi dedik ama klasik zombi filmi sevenlere de uygun bir film değil muhtemelen.

——————————————

15:00 – Safety Not Guaranteed / Zaman Yolcuları
15:30 – Joshua Tree 1951: A Portrait of James Dean / Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi

Zaman Yolcuları yine merak ettiğim bir Amerikan bağımsızı ama yine gösterime girecek filmlerden. 26 Nisan’da Ankara’ya da beklediğimiz Zaman Yolcuları’nı es geçiyorum ve James Dean’in hayatına eşcinsel sinema tarafından bakan Joshua Ağacı’nı seçiyorum.

——————————————

17:00 – The Imposter / Hayat Avcısı
17:30 – The Queen Of Versailles / Versay Kraliçesi

Yine iki ilginç belgesel var karşımızda. Hayat Avcısı on üç yaşında kaybolan bir çocuğun üç yıl sonra ortaya çıkmasını ama aslında farklı bir kişi olma ihtimalini anlatan bir belgesel. Adeta bir gerilim filmi deniyor. Versay Kraliçesi ise Amerika’nın en zengin ailelerinden birinin ekonomik kriz sonrası dibe vurması sonrası yine aynı yaşam tarzını sürdürmeye çalışmalarını anlatıyor. Aslında Hayat Avcısı da 15 Mart’ta gösterime giriyor ama hem Ankara’ya gelmeme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum, hem de programa ancak o uydu. Bu nedenle Hayat Avcısı’nı seçiyorum ama Versay Kraliçesi de ıskalanmamalı.

——————————————

19:00 – Samsara
19:30 – Antiviral

İşte festivalin benim için en zor kararı. Baraka’yı referans alırsak Samsara mutlaka sinemada izlemesi gereken bir film. Brandon Cronenberg’in Antiviral’i ise hemen tüm kaynaklarda babasının ilk dönem filmleri ile karşılaştırılan bir film. David Cronenberg’in ilk dönem filmlerinin hastası olduğum düşünülürse mutlaka izlemek istediğim bir film. Ünlülere yakın olmak için onlardan alınan virüsleri kendi vücutlarına enjekte eden insanlar zaten başlı başına ilginç bir hikaye (ilginç gelmediyse ya da David Cronenberg sevmediğiniz bir yönetmense doğrudan Samsara’nın yolunu tutunuz). Antiviral’in Türkiye haklarının Kurmaca Film’de olması önemli bir veri ama film için herhangi bir gösterim tarihi belirlenmemiş henüz. Twitter’dan sorduğum soruya da bir cevap vermediler. Uzun süre düşündükten sonra sinemada izlemeliyim diyerek Samsara’yı seçtim ama Kurmaca Film’e de bir mesaj vermeden geçemeyeceğim. Antiviral’i gösterime sokmazsanız ya da gösterime sokup Ankara’ya yollamazsanız iki elim yakanızda…

——————————————

21:30 – Not Fade Away / Sen Gitmeden Önce
22:00 – Da-reun na-ra-e-suh / Bambaşka Bir Ülkede

Yine zor bir karar. Bir yanda 60’ların rock’n roll ortamında geçen bir film ve Sopranos’un yaratıcısı David Chase’in ilk sinema filmi (1945 doğumlu bir adamın ilk sinema filminden bahsediyoruz bu arada). Üstelik Chase’in yıllardır üzerinde çalıştığı bir proje bu. Çoğunlukla genç oyuncularla çalışmış olsa da James Gandolfini başta kimi Sopranos oyuncuları da var kadroda. Ama işte karşısında Isabelle Huppert olunca işler değişiyor. Huppert, Bambaşka Bir Ülkede filminde üç farklı karakteri canlandırıyor ama üçünün de adı Anne, üçü de Fransız ve üçü de aynı insanlarla, benzer durumlarla karşılaşıyor. Sadece Huppert için değil farklı yapısı için de izlenmesi gereken bir film gibi gözüküyor. Bu yüzden benim seçimim bu film oldu.

İşte benim bu yıl !f Ankara için seçtiğim filmler bu şekilde. Umarım bir faydası olmuştur. Festival sırasında her gece ya da sabaha karşı o gün izlediklerimle ile ilgili ufak yorumlarda buluşmak üzere.

!f İstanbul’da Büyük Ödül Sambacılarla Gecekonduların Ötesindeki Brezilya’ya gitti

!f İstanbul’un merakla beklenen yarışmalı bölümü Keş!f’in “ilham veren” yönetmenleri belli oldu. Günümüz Brezilya’sına farklı bir bakış getiren Komşu Sesler’in yönetmeni Kleber Mendonça Filho Keş!f Jüri Ödülü’nün sahibi olurken, SİYAD Ödülü de Öldürme Eylemi filmiyle Joshua Oppenheimer’a gitti.

Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenen 12. !f İstanbul Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, dün gece BackYard’da yapılan ödül töreniyle sona erdi. Beste Bereket’in sunuculuğunu yaptığı gecede Keş!f Yarışması Ödülleri ve Türkiye’den Kısalar İzleyici Ödülleri sahiplerini buldu.

Keş!f Ödülü Brezilyalı yönetmenin

Sinema dünyasından usta isimlerin “sinemada cesur hikâye anlatımı ve biçimsel arayış” kriterlerini gözeterek, en çok “İlham Veren Yönetmen”i seçtikleri Uluslararası Keş!f Yarışması’nda bu yıl 11 ülkeden 9 film yarıştı.

Meltem Cumbul, Richard Peña, Miguel Gomes, Marianne Slot ve Denis Côté’den oluşan Keş!f Jürisi, Neighbouring Sounds/Komşu Sesler’in yönetmeni Kleber Mendonça Filho’yu “yılın ilham veren yönetmeni” seçti. Jüri adına açıklamayı okuyan Meltem Cumbul; “Ödülü vermeye karar verdiğimiz film, bizi günümüz toplumuna dair  algı açıcı bir yolculuğa çıkarmakla kalmıyor, bunu öyle bir şekilde yapıyor ki, sonunda her izleyicinin bu toplum hakkında kendi çıkarımlarına varmasına da izin veriyor” dedi.

Oyuncaklı hikâyesiyle kimi zaman zekice yazılmış bir komediye kimi zaman da bir gerilim filmine dönüşerek türler arasında sürüklenen Komşu Sesler, seyirciyi Brezilya’nın Recife adlı kıyı kasabasında bir mahallenin sakinlerinin yaşamlarında gezintiye çıkarıyordu.

SİYAD Joshua Oppenheimer dedi

Ceylan Özçelik, Çağdaş Günerbüyük ve Yeşim Tabak’tan oluşan Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) jürisinin seçimi ise The Act of Killing/Öldürme Eylemi’nin yönetmeni Joshua Oppenheimer oldu.

SİYAD Jürisi adına konuşan Yeşim Tabak, ödülü verme gerekçeleri olarak şunları söyledi: “Kurmacanın gücünü belgesel sinemanın sınırları içine dahil etme konusundaki yaratıcı yöntemi; bu sayede, bir insanlık suçunu ya da suçluları teşhir etmenin ve buna karşı bir siyasi tavır almanın çok ötesine geçerek malzemesini felsefi boyutuyla, üstelik sinemanın doğası hakkında da düşündürerek ortaya koyabildiği için, SİYAD Ödülü’nü Öldürme Eylemi’ne veriyoruz.”

Endonezya’da geçen belgesel, karaborsada sinema biletleri satan Anwar ve arkadaşlarının ‘sinema çetesi’nin, daha sonra milyonlarca kişinin öldürülmesinden sorumlu paramiliter, aşırı sağcı bir örgüte dönüşmesini anlatıyor. Film, geçtiğimiz hafta da Berlin Film Festivali’nin Panorama bölümünde Ekümenik Jürisi Ödülü ve Seyirci Ödülü’nü kazanmıştı.

Kısa izleyicisi Sonra’yı seçti

Gecede ayrıca Türkiye’den Kısalar bölümü kapsamında verilen İzleyici Ödülleri’nin sahipleri de belli oldu. 18 kısanın gösterildiği bölümde en iyi kısa Nazlı Elif Durlu’nun yönettiği Sonra seçilirken, Akile Nazlı Kaya’nın Dünyayı Kurtarmaya Çalışanlar’ı ikinciliği, Yıldıray Yıldırım’ın 1982 adlı kısası da üçüncülüğü aldı.

Ankara ve İzmir’e gidiyor

17-24 Şubat tarihlerinde gerçekleşen !f İstanbul bu sene de dünyanın dört bir yanından ödüllü bağımsızlar ve ustaların son filmleri Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşturdu. Bu yıl 80’den fazla filmin gösterildiği festivali 70 bin kişi izledi. Festival, 28 Şubat’ta Ankara ve İzmir’e doğru yola çıkacak ve 3 Mart’ta sona erecek.

!f Ankara 28 Şubat’ta Başlıyor!

Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenen !f Ankara Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 12 yaşında. Toronto’dan Venedik’e, Sundance’den Cannes’a, dünyanın önemli festivallerinde büyük ilgi görmüş filmlerin Ankara galalarının yapılacağı !f Ankara, heyecan verici programıyla 28 Şubat’ta başlıyor.

Yenilikçi ve ses getiren filmleriyle kendi takipçilerini yaratan !f Bağımsız Filmler Festivali 12 yaşına dolu dolu bir programla giriyor. Maximum Kart partnerliğiyle düzenlenen !f Ankara, 28 Şubat-3 Mart tarihlerinde de Ankara Cinemaximum CEPA sinemasında gerçekleşecek.

Keş!f filmleri Ankara’da

Festivalin uluslararası alanda ses getiren film yarışması Keş!f’te yer alan 4 film Ankara’da da gösterilecek.

Neighbouring Sounds

Kleber Mendonça Filho’nun Rotterdam’dan FIPRESCI’li filmi Neighbouring Sounds/Komşu Sesler; Will Sharpe ve Tom Kingsley’in birlikte yönettikleri İngiliz kara komedisi Black Pond/Kara Göl; Werner Herzog ve Errol Morris’in yapımcılığında tüyleri diken diken eden anlatımı ve hikayesiyle sarsan The Act of Killing/Öldürme Eylemi ve ölmek üzere olan bir adamın bedenini canlı tutmak için akıl almaz yönetmelere başvurmasının minimalist ve gerçeküstücü hikayesi Halley/Kuyruklu Yıldız sinemada yeni dilleri ve anlatımları keşfetmeye hevesli sinemaseverlerin kaçırmaması gereken filmler.

Beklenen filmler Türkiye’de ilk kez !f İstanbul’da

!f Ankara’nın en çok ilgi gören bölümlerinden “Hit Filmler” bu yıl “Galalar” adını alıyor ve Digitürk sponsorluğunda yılın en çok beklenen filmlerini Ankara’da ilk kez seyirciyle buluşturuyor.

On the Road / Yolda

Richard Linklater’ın kurmaca ve belgeseli tuhaf bir şekilde bir araya getirdiği ve Jack Black ile Shirley MacLaine’in performanslarıyla harikalar yarattığı Bernie/Bernie’nin Suçu Ne?; 40 yaşını aşmış kadın oyuncuların Hollywood’da ne yaptıklarını merak edenlere All The Light In The Sky/Gökteki Tüm Işıklar; Rashida Jones ve Andy Samberg’i bir araya getiren ilişkiler komedisi Celeste&Jesse Forever/Vazgeçmem Senden; Çağdaş Güney Kore sinemasının en önemli isimlerinden Hong Sang-soo’nun Isabelle Huppert’ten üç farklı kadın yarattığı filmi In Another Country/Bambaşka Bir Ülkede; Michael Winterbottom’ın sade anlatımı ve kendine ait düşselliğiyle büyüleyen filmi Everyday/Hergün; Margot at the Wedding, The Squid and the Whale filmlerinin yaratıcı yönetmeni Noah Baumbach’tan beklenen bağımsız Frances Ha; Walter Salles’in beat kuşağının öncüsü Jack Kerouac’ın “asla film yapılamaz” denen aynı adlı kült romanından uyarladığı On The Road/Yolda; Precious/Acı Bir Hayat Hikâyesi’nin yönetmeni Lee Daniels’in Zac Efron, Matthew McConaughey, Nicole Kidman, John Cusack, Macy Gray gibi isimleri buluşturan, camp estetiğiyle yüklü filmi The Paperboy/Gazeteci Çocuk; çağımızın en büyük pop ikonlarından Marilyn Monroe’nun yayımlanmamış günlükleri ve mektuplarını Uma Thurman, Evan Rachel Wood, Lindsay Lohan gibi günümüz starlarına okutan Love, Marilyn/Sevgiler, Marilyn; Kanada sinemasının son yıllardaki en dikkat çeken yeteneği Xavier Dolan’ın Cannes’dan Kuir Palmiye ve Un Certain Regard bölümünden de kadın oyuncu ödülünü alan filmi Laurence Anyways; The Sopranos’un yaratıcısı David Chase’in ilk kamera arkası deneyimi olan ve 60’ların rock’n roll dünyasına selam gönderen Not Fade Away/Sen Gitmeden Önce ve Sion Sono’nun Tōhoku depremi sonrası yaşananları konu edinen sarsıcı filmi The Land Of Hope/Umut Diyarı “Galalar”da gösterilecek filmler…

Sinemada ve hayatta oyun oynayanlarla buluşuyoruz

Perdede kimi zaman deneysel, kimi zaman fantastik bir kurmaca yaratan, hayatı bir oyun alanı gibi görmemizi sağlayan filmlerin buluşma yeri olan “Oyun” bölümü gnctrkcll sponsorluğunda hazırlandı.

Brandon Cronenberg’in babası David Cronenberg’in izinden gittiğinin sinyallerini veren karanlık bilim kurgu ve korku kırması Antiviral/Antiviral; Bart Layton’un gerilimin en sade ve kışkırtıcı hallerini yansıtan, yılın en çok konuşulan belgesellerinden The Imposter/Hayat Avcısı; Kristina Buožytė’nin aşkın ve tutkunun görsel koreografisini ustaca inşa eden bilim kurgusu Vanishing Waves/Kaybolan Dalgalar; Peter Strickland’ın geçen yıl ödül üstüne ödül toplayan, atmosferiyle büyüleyen küçük başyapıtı Berberian Sound Studio/Berberian Ses Stüdyosu; usta Fransız yönetmen Patrice Leconte’un ilk animasyonu da olan ve intihar ürünlerinin satıldığı bir dükkanın hikâyesini anlatan kara komedisi Suicide Shop/İntihar Dükkanı; Sarah Polley’nin üçüncü kez kamera arkasına geçtiği ve bu kez kendi ailesinden yola çıktığı Stories We Tell/Anlattığımız Hikâyeler; zaman yolculuğu filmlerinin klişelerini altüst eden, incelikle dokunmuş senaryosu ve Mark Duplass’ın etkileyici oyunculuğuyla dikkat çeken Safety Not Guaranteed/Zaman Yolcuları ve deneysel canlandırmanın usta ismi Chris Sullivan’ın yapımı 15 yıl süren ve farklı teknikleri kullanarak 16 mm kamerayla kare kare çekerek yarattığı inanılmaz canlandırması Consuming Spirits/Ruhları Tüketmek ve müzik videolarıyla tanıdığımız New Yorklu sanatçı Jem Cohen’in imzası haline gelmiş olan gözlemci üslubuyla şekillenen ve doymak bilmeyen bir merakla iki kayıp ruhun içsel coğrafyalarının hikâyesini anlatan son filmi Museum Hours/Ziyaret Saatleri oyun meraklısı sinemaseverleri bekliyor.

Sevmeye, değişmeye ve değiştirmeye davet eden filmler

!f Ankara’da bu yıla özel üç yeni bölüm bulunuyor. Bunlardan ilki; Turkcell Profesyoneller Kulübü’nün sponsorluğunda hazırlanan, hayata yön veren dürtülerden beslenen, sıra dışı ve dönüştürücü filmlerin gösterileceği “Sev&Değiştir” adını taşıyor.

Versailles sarayından esinlenilerek inşa edilen bir konakta yaşayan emlak milyarderi çiftin sıradışı hayatlarını anlatan The Queen of Versailles/Versay Kraliçesi; Estonyalı bir grup genç aktivistin umut verici hikâyesinin anlatıldığı The New World/Yeni Bir Dünya ve son yılların en yaratıcı eylemlerine imza atan hacktivistlerin dünyasına yakından bakan We Are Legion: The Story of the Hacktivists/Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi, “Sev&Değiştir”de izleyeceğimiz filmlerden bazıları.

Bu bölümde ayrıca; !f İstanbul’un geçen yıl odağına aldığı sokak hareketlerini konu alan iki film gösterilecek: Petr Lom’un Mısır’da Hüsnü Mübarek’i düşüren devrimin tanığı beş kişinin hayatlarında nelerin değiştiğini ve değişmediğini anlatan belgeseli Back To The Square/Meydana Dönüş ve Velcrow Ripper’ın Kahire’den Calgary’ye, Wall Street’ten Madrid’e dünyanın dört bir tarafında devam eden aktivist eylemleri kameraya aldığı Occupy Love, birlikte dünyayı değiştirebileceğimizin kanıtı filmler.

!f Ankara’da özel gösterimler

Samsara

Geniş açı ve time lapse kullanımında dünyanın en iyi sinemacılarından birisi olarak gösterilen Amerikalı yönetmen ve görüntü yönetmeni Ron Fricke’nin, adını adeta efsaneye dönüştüren, Montreal’de FIPRESCI ödüllü belgeseli Baraka’dan 20 yıl sonra çektiği Samsara, Ankara’da ilk kez !f Ankara’da gösterilecek. Adını, Sanskritçeden bire bir çevrildiğinde doğanın sonsuz döngüsü anlamına gelen ‘samsara’dan alan film, doğum, ölüm, yaşam ve reenkarnasyonu konu ediniyor. 90’larda sinema dünyasında adeta çığır açan, görüntüsü, müziği ve ruhani gücüyle eşi benzeri olmayan bir deneyim yaşatan ve Dead Can Dance’i hayatımıza sokan Baraka da, zamanında kaçıranlar ve büyük ekranda izledikleri o ilk heyecanı özleyenler için özel bir gösterimle !f Ankara’da olacak.

Yine rengârenk, yine korkusuz

‘Sevmeye yasak olmaz’ diyen, tüm aşklara ve yaşam biçimlerine alan açan, !f Ankara’nın klasik bölümlerinden Gökkuşağı’nda bu yıl; Ugandalı gey aktivist David Kato’nun hikâyesini anlatan Call Me Kuchu/Ben Kuchu’yum,  James Dean’in eşcinsel olduğu iddialarının beyazperdede hayat buluşunun filmi Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean/Joshua Ağacı, 1951: Bir James Dean Portresi ve Eytan Fox’un 2002’de çektiği ve iki İsrailli askerin aşkını anlatan Yossi & Jagger’ın devam filmi olan Yossi gösterilecek.

Kült olmaya aday filmler

Iron Sky

Festivalin bir diğer yeni bölümü ise “Karanlık & Köşeli” başlığını taşıyor. Kült olmaya aday filmlerden oluşan bu bölümde; Timo Vuorensola’nın Nazilerin ayın karanlık yüzünde yaşadıkları ve bir gün dünyaya saldıracakları iddiasından yola çıkarak yönettiği çılgın bilim kurgu Iron Sky/Demir Gökyüzü ve Franck Khalfoun’un 1980 tarihli aynı adlı kült korku filminden günümüze uyarladığı ve başrolü Elijah Wood’a verdiği Maniac/Manyak gösterilecek.

Filmlerden çıkan müzikler !f Müzik’te

Maximum Kart partnerliğiyle hayat bulan ve yılın müzik filmlerini bir araya getiren “!f Müzik”in bu yılki Ankara filmi, ölümcül Lou Gehrig hastalığına yakalandıktan sonra inatla yaşamaya ve müzik yapmaya devam eden efsanevi gitar virtüözü Jason Becker’in hayatını anlatan Jason Becker: Not Dead Yet/Jason Becker: Henüz Ölmedi olacak.

Geleceğin yönetmenlerini haber veren filmler

Benim Çocuğum

Türkiye sinemasının son bir yılını mercek altına aldığı “Ev” bölümünden Ankara’ya iki film ulaşıyor: Ufuk Aksoy’un geçmişi ve geleceği birbirinden ayrı iki kadının Büyükada’da bir evde karşılaşmalarını konu alan psikolojik-dram Devremülk ve Can Candan’ın yönettiği, eşcinsel, biseksüel ve transseksüel çocukları olan ailelerin tanıklıklarına başvuran umut ve mücadele hikâyesi Benim Çocuğum.

Sundance Özel

!f Ankara’nın geleneksel Sundance konuğu filmi ise genç bağımsız yönetmen Ry Russo Young’dan geliyor. Young’ın senaryosunu Girls’ün yaratıcısı Lena Dunham’la birlikte yazdığı ve Pasolini’nin Teorema’sı ile François Ozon’un Sitcom’unu hatırlatan Nobody Walks bastırılmış duygu ve arzularımızı konu alan zeki, incelikli ve ateşli bir yolculuk.

Yılın en iyi kısaları bir arada

!f’in kısa metrajlı film üretimine dair son bir yıl içerisindeki eğilimlerin derlemesini yapmak amacıyla hazırladığı “Türkiye’den Kısalar”, bu yıl ilk kez yönetmen ve yapımcıların yanı sıra kısa film izleyicilerinin önerileriyle hazırlandı. Festivalin tematik olarak programladığı “Türkiye’den Kısalar” seçkileri Ankara’da ücretsiz olarak !f izleyicilerine sunulacak.

Ucube

Bu yıl “Türkiye’den Kısalar” bölümü üç derlemeden oluşuyor.İsimsiz (Türkiye, 2013)” derlemesinde yer alan Abdurrahman Öner’in Buhar; Nehir Tuna’nın Dedeler En İyisini Bilir; Efe Öztezdoğan’ın Sabah-Öğle-Akşam ve Erol Mintaş ile Taylan Mintaş’ın Ucube adlı kısaları birkaç mesele üzerinden günümüz Türkiye’si portresini sunuyor. Nefes Alma Taktikleri” derlemesinde gösterilecek filmler ise, hayatla baş edebilme, akıl sağlığını koruma rehberliği sunan bir dizi hikâye anlatıyor. Yıldıray Yıldırım’ın 1982; Ferit Katipoğlu’nun Cinnamon Chasers: Lights; Alp Giray Tabakoğlu’nun Emmaporasyon; Eli Kasavi’nin Evren’in Sonu; Murat Uğurlu’nun Öteki Yüz; Halit Fatih Kızılgök’ün Nerdesin? ve Nazlı Elif Durlu’nun Sonra adlı kısaları kendisi, bedeni değilse de kafası genç olanlar veya gençleri anlayabilenler, hatta onlardan ilham alabilenler için hüzünlü ama çaresiz olmayan filmler… Bağlamlarötesi Hipersekanslar” seçkisinde ise Oğuzhan Akalın’ın Kafes; Serkan Yüksel’in 303; Akile Nazlı Kaya’nın Dünyayı Kurtarmaya Çalışanlar; Zeyno Pekünlü’nün Erkek Erkeğe; Merve İnce’nin Gassal; Çiçek İlengiz ve Etem Şahin’in Oben Beno (Bir Giriş); Deniz Bazan’ın Sisyphos adlı kısaları deneysel sinema meraklılarının ilgisini çekecek.

!f Ankara’da bir muhalif!

!f Ankara’nın ODTÜ GİSAM’da düzenleyeceği “Bir Muhal!f: Bir Muhalifin Kampanya El Kitabı” başlıklı atölye, katılımcıları değişimin bir parçası olmaya çağıracak. Dünyanın en büyük imza kampanyası platformu Change.org’un direktörü ve sivil toplum aktivisti Uygar Özesmi’nin rehberliğinde yapılacak atölyede, online aktivizm ve kampanyacılığın hayatın içindeki karşılığı konuşulacak. 28 Şubat’ta yapılacak atölyeye katılım ücretsiz olacak.

Bilet fiyatları aynı

!f Ankara’nın biletleri 8-10 Şubat tarihlerinde indirimli ön satışa çıkacak. MyBilet’ten satın alınacak festival biletlerinde geçen yılın fiyatları uygulanacak.

Bilet ücretleri şöyle:

Hafta içi Gündüz Gösterimleri: 7 TL

Tam: 13 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)

Öğrenci: 10,5 TL (Hafta içi 19:00 seansı ve sonrası ile hafta sonu tüm gün)

“Ev” Bölümü Filmleri: 7 TL

21:30 – 22:00 Seansları: 13 TL

Maximum paketler, maksimum indirimler

Bu yıl Maximum kartlılara özel paketlerde kaçırılmayacak bir fırsat uygulanacak. En az 4 film biletten oluşan “Maximum Film Paketi”ni alanlar % 50 indirim fırsatından yararlanacak. Paketleri tercih etmeyecek Maximum kart sahipleri ise, ön satış döneminde bütün film biletleri için %20 indirimden yararlanacak.

Turkcell’den bir bilet alana bir bilet bedava

Festivaldeki tüm filmler kapsamında, hafta içi gündüz seansları 19:00’a kadar gnctrkcll’lilere özel “bir bilet alana bir bilet hediye” olacak. Turkcell Profesyoneller Kulübü üyeleri de Cuma ve Cumartesi akşamı 19:00 ve 19:30 seanslarında “bir bilet alana bir bilet hediye” fırsatından faydalanacaklar.

Teşekkür ederiz…

!f Ankara Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali; partneri Maximum Kart’a; “Galalar” bölüm sponsoru Digiturk’e; “Oyun” bölümü sponsoru gnctrkcll’e; Sev&Değiştir” bölüm sponsoru Turkcell Profesyoneller Kulübü’ne; konaklama sponsoru The Peak Hotel’e; otomotiv sponsoru MINI’ye; !f Müzik sponsoru Maximum Kart’a; !f Müzik partileri co-sponsoru Bomonti Bira’ya; televizyon sponsorları cnbc-e ve NTV’ye; gazete sponsorları Hürriyet Daily News, Hürriyet Keyif ve Radikal’e; radyo sponsorları Radyo Eksen ve Radyo ODTÜ’ye; internet sponsorları beyazperde.com ve bugunbugece.com’a; kurumsal destekçileri İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Beyoğlu Belediyesi, !f Ankara destekleyicileri Başkent Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, İLEF ve ODTÜ SİTOP’a teşekkür eder.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 273.741 hits
Temmuz 2020
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: