Archive for the 'Sinema' Category



Altın Portakal ve Sansür Üzerine Kişisel Bir Deneme

Altın Portakal

Bu yıl Altın Portakal ve sansür ile ilgili gelişmeleri tüm sinemaseverler yakından takip etmiştir. Herkesin de kendi fikri oluşmuştur mutlaka. Festival öncesi her taraf toz dumanken, açıklamalar ardı ardına gelirken (ki onlardan birine ben de imza atmıştım) ve sürekli yeni gelişmeler olurken, üstelik insanların fikirleri de sürekli değişirken bir şeyler yazmak istemedim. Merak etmeyin süreci uzun uzun anlatacak değilim (işler çok karıştı, ben takip edemedim ne oldu diyenlere Ceylan Özçelik’in yazısını önerebilirim: http://eksisinema.com/bir-zamanlar-yeni-turkiyede-dirensinema/). Beni Twitter’dan takip edenler fikirlerimi de öğrenmiştir mutlaka ama sadece bu süreç gelişirken benim duygularım, düşüncelerim nelerdi bunu paylaşmak istedim. Madem blog dediğimiz şey bir günlük aynı zamanda, konuyla ilgili kişisel duygularımı yazmak için en uygun yer burası sanırım. Sanırım buraya ilk defa bu kadar kişisel bir yazı yazacağım ama dost sohbetlerinde söylediklerimi buraya da aktarmak istedim.

Geçtiğimiz altı yıl boyunca bu blogun takipçileri Altın Portakal izlenimlerini okudular, Gölge e-Dergi’den de takip ettiler. Bu yıl ise Altın Portakal ile ilgili hiçbir yorum ya da haber yer almadı bu sitede. Öncesinde bunu açıklamıştım zaten. Peki bu noktaya kendi açımdan nasıl geldim?

Konuya ben de sansüre karşıyım diye başlayacak değilim. Ne de olsa bu süreçte içi en boşaltılan kavramlardan biri bu oldu. Meselenin tüm tarafları söze “ben de sansüre karşıyım”, “şu şu isimlerin sansüre karşı olduklarını bilmiyor musunuz” gibi cümlelerle başladı zaten. Takip edebildiğim kadarıyla bir tek Kutluğ Ataman’dan sansürle ilgili bir şey duymadık, onun filmi de en iyi film seçildi zaten. Bu iki durum arasında mutlaka bağlantı vardır demiyorum. Kuzu filmini izlemeden böyle bir şey demem yanlış olur. Ama bir şüphe oluşmuş mudur? Evet. Neyse o ayrı bir tartışma, ayrı bir yazı konusu. Bir kenara bırakalım. Hadi yine de şunu söylemeden geçmeyeyim. Aynı olay Ankara Film Festivali gibi para ödülü verilmeyen bir festivalde olsaydı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndaki filmlerin hepsi yarışmada kalıp mücadele etmeyi mi seçerlerdi acaba yine sorusunu ucu açık bir soru olarak ortaya atıyorum.

Neyse, gelelim süreç içindeki duygu ve düşüncelerime. Söz konusu mesele ilk patladığında, yani Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filminin ön jüri tarafından seçilip içindeki bir sahne/söz/küfür nedeniyle festival komitesi tarafından listeden çıkarıldığını ilk duyduğumda bu işin hızlı bir şekilde çözüleceğini düşünmüştüm. Ne de olsa festival komitesinde gayet tecrübeli isimler vardı. Olay çok net gözüküyordu. Ortada bir yargı kararı yokken festival yönetimi TCK’nın bir maddesine dayandırarak filmi programdan/yarışmadan çıkarmıştı. Bir yanlış yapılmıştı ama bu festival yönetimi bu hatadan geri dönerdi mutlaka. Fakat süreç içinde yönetim tarafından her yeni gelen açıklama krizi tırmandıracak yönde oldu. Çünkü ülkemizde pek çok alanda gördüğümüz gibi kimse yanlış yaptığını söylemek istemiyor. Beni en çok rahatsız eden tavır ise gençler heyecan yapmışlar, gaza gelmişler tarzı oldu.

Sonrasında festivalin bazı bölümlerinin iptal olabileceği endişesi bir orta yol bulma çabası geldi. Filmi sadece altyazısında bir yeri değiştirerek kabul ettik açıklaması bana göre bir geri adımdı. 10 gün boyunca sorun yaratan tek şeyin bir altyazı olduğuna inanmam mümkün değil çünkü. Gelinen bu nokta bence sansür değildi (bu konuda farklı görüşler var elbette. Ben İngilizce altyazı doğrudan filmin bir parçası olmadığı için sansür olmadığını düşünüyorum ama o da sansürdür diyenlere çok itiraz etmem). Ancak festival yönetimi hala kendisini kanun yerine koyup filmi çıkarmasına yönelik bir açıklama yapmamıştı. Bu noktada bunun bir hata olduğu söylenseydi sanırım festivali takip etme kararı verebilirdim. Ancak bu açıklama yapılmadığı gibi sürekli olarak yapılanları eleştirenlere ve jüriden çekilenlere, filmini çekenlere bir laf sokma çabası (gerek festival yönetiminden yapılan açıklamalarda, gerekse yakın çevrelerinden olanların yaptığı açıklamalarda) beni bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeme kararı vermeye itti.

Bu arada bu süreç içinde festival içinden gelen açıklamalar dışında dışardan gelen bazı tavırların da beni rahatsız ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Ankara’da yaşayan bir kişi olarak İstanbul’daki sinema camiasına uzak biri olarak yine de kimi sorunları hissetmemek mümkün değildi. İşte bu krizi bu sorunları alevlendirmek için kullanmaya çalışan, oh ne güzel bunlar da birbirlerine düştüler dediğini hissettiğim bazı kişilerin tavırları da çok hoşuma gitmedi doğrusu (isim vermiyorum, üstüne alınmak isteyen alınabilir).

Yüz yüze görüştüğüm, Facebook ve Twitter üzerinden yazıştığım bazı kişilere de söylediğim gibi festivale gitmeme kararını vermekte oldukça zorlandım. Neden? İşte bu kısmı çok kişisel. Altın Portakal’ı takip ettiğim 6 yıl boyunca Ankara’dan Antalya’ya kendi imkânlarımla gittim, kendi imkânlarımla kalacak yer ayarladım (bir kısmında arkadaşların evinde kaldım, bir kısmında da üç yıldızlı ucuz otellerde). Her yıl akreditasyon talebinde de bulundum (bilmeyen kaldıysa onlar için söyleyelim, sinema yazarları festivalleri genellikle konuk olarak takip eder ve ulaşım ve otel masraflarını festival karşılar). Doğrusunu söylemek gerekirse her ne kadar düzenli olarak ulusal çapta bir yayında yazmasam da 15-16 yıldır sinema üzerine yazan bir kişi olarak, üstelik festivallerde günde 4-5 film izleyip hepsiyle ilgili ufak tefek de olsa bir şeyler yazan biri olarak bunu talep etmekte gayet haklı olduğumu da düşünüyorum (İnternet dünya çapında bir medya olduğuna göre aslında uluslararası bir ortamda yazdığım da söylenebilir). Hele Adana ya da Antalya gibi yerlerde yapılan festivalleri tatil olarak algılayanları görünce. 6 yıl boyunca bu talebim kabul görmedi. Daha doğrusu son yıllarda filmlere giriş için basın kartı almaya başladım ama ulaşım ve otel masraflarını yine kendi cebimden karşıladım.

Nihayet bu yıl Altın Portakal akreditasyon talebimi kabul etti. Bunda festival ekibi içinde geçtiğimiz yıllarda Ankara’daki festivallerden tanıdığım isimlerin olmasının da etkisi olmuş mudur, geçen sürede artık sinema yazarı olarak daha fazla bilinir olduğum ve kabul gördüğüm anlamına mı gelmektedir bilemem ama kabul edildiğine dair e-posta geldiğinde daha bu olaylar patlamamıştı ve çok sevinmiştim. Kabul edilmemiş olsam da gitmeye niyetliydim zaten ama kabul edilmiş olmak mutluluk vericiydi. Olaylar patlak verdiğinde yukarıda da belirttiğim gibi Antalya’ya gitmekten vazgeçeceğim bir noktaya geleceğini tahmin etmemiştim. Zamanla festival yönetiminden gelen açıklamalar sonrasında yaptıklarını tasvip etmediğim bir festivalin konuğu olarak Antalya’ya gitme fikri bana ağır gelmeye başladı. Ama beni tanıyanlar kabul edecektir, sinemada film izlemek (özellikle sinemada izlemek kısmını vurguluyorum) hayatımda en önemli yere koyduğum birkaç aktiviteden biridir. Bir kere niyetlenmişken bundan vazgeçmem çok zordu. Bir süre ciddi bir alternatif olarak festivalin davetini reddetmeyi ama yine geçmiş yıllardaki gibi parasını cebimden ödeyerek 3 yıldızlı bir otelde kalarak festivali takip etmeyi de aklımdan geçirdim. Ama devam eden gelişmeler bundan da vazgeçmemi sağladı. Bu yıl Altın Portakal’da o salonlarda gönül rahatlığı ile film izlemem mümkün değildi. Bunun üzerine bazılarına abartılı gelebilir ama hayatımda verdiğim en zor kararlardan birini vererek bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeyeceğim dedim.

Sonuçta festivali takip edenlere de bir şey demiyorum. Herkesin kendine göre bir nedeni vardır, oturup yazsalar kendilerine göre haklı gerekçeler de sunabilirler ama kişisel olarak ben Antalya’ya gitsem içim hiç rahat etmeyecekti. Belki bunun sonucunda önümüzdeki yıllarda Altın Portakal’a konuk olarak gitmem hiç mümkün olmayacak ama ne yapalım, yine şimdiye kadar olduğu gibi cepten ödemeye devam ederiz olmadı. İç huzuru, film izlemekten daha önemliymiş demek ki benim için…

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 3. Gün: Timbuktu, Turist, Beyaz Tanrı, Geronimo

Timbuktu:

Timbuktu

Timbuktu, radikal İslamcıların iktidarı ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerini anlatan bir film. Varsayımlara dayanan bir film de değil üstelik. Timbuktu gibi pek çok yerde şeriat yasaları öne sürülerek pek çok şeyin yasaklandığını biliyoruz (müzik ve futbol da buna dâhil). Kadınların şeriata uygun giyinmesi zorunlu tutulduğu gibi (ne iş yaparlarsa yapsınlar eldiven giymeleri de bu kurallardan biri) erkeklerin kıyafetlerine de müdahale ediliyor. Yakın zamanda İŞİD’den de biliyoruz ki kuralları uygulamayanlara uygulanan ceza da çoğunlukla ölüm oluyor. Afrika sinemasının önemli isimlerinden Abderrahmane Sissako da bu konuya dikkat çekmek istemiş.

Timbuktu için kötü film diyemem belki ama mesaj kaygısı sinema kaygısının önüne geçmiş diyebilirim. Sissako, bölgedeki halkın zaten yakından bildiği, bizim gibi olaya biraz daha aşina olanların ise ne noktaya gidebileceğini tahmin ettiği gelişmeleri, durumun çok farkında olmayan geniş kitlelere anlatmak istemiş belli ki. Sadece radikal islamın ne noktaya varacağını göstermekle de kalmamış, gerçek İslam bu değil demek için radikallerin karşısına aklıselim bir din adamını da koymuş ve bir tartışma açmış. Bu uzun tartışmalar da filmin mesaj kaygısı güçlü yanını destekliyor. Ama durumun bizim açımızdan bilmediğimiz ya da tahmin etmediğimiz bir şey içerdiğini söylemek güç.

Kimi yan karakterlerin hikâyelerinin de yeterince geliştirilmediğini söylemek mümkün. Yine de filmin biraz oryantalist bir hava içerse de gayet iyi çekilmiş bir yapım olduğunu söylemek lazım. Özellikle futbol sahnesindeki sinema duygusunu da unutmamak lazım. Bu hava tüm filme yayılsa ortaya çok daha iyi bir yapım çıkacakmış.

Turist (Force Majeure):

Turist (Force Majeure)

Turist yurtdışı festivallerde gösterildiğinden beri hakkında hep olumlu yorumlar duyduğumuz bir filmdi. Filmekimi’nin de en iyi filmlerinden biri olmasını bekliyorduk. Bu yüzden beklenti yüksekti. Farklı filmlerle ilgili defalarca yazdığım gibi beklentinin yüksek olması bazen filmden keyif almanızı engelliyor. Turist için bu durum geçerli olmadı. Karşımızda gerçekten yüksek beklentiyi karşılayacak son derece iyi bir film var.

Her ne kadar filme ilgili iyi yorumları takip etsem de filmin konusu ile ilgili mümkün olduğunca az şey öğrenmeye çalışmıştım (bu şekilde düşünenlerin zaten şu anda bu yazıyı okumadığını düşünerek aşağıda biraz detay vereceğim). Bu nedenle filmle ilgili basit özetler dışında görsel olarak en büyük bilgim, buraya da aldığım çığ sahnesi idi. Bu sahneden yola çıkarak filmin ana temasının bir doğal afet karşısında bir ailenin kurtulma çabası ve kendileri ile hesaplaşmaları olacağını düşünüyordum. Ancak daha filmin ilk 15-20 dakikasında anladığımız üzere yönetmen Östlund, karakterlerini hiçbir zaman gerçek bir ölüm tehlikesi ile yüz yüze getirmiyor. Gördüğümüz çığ sahnesi, karakterlerimizin kış tatillerini geçirmek üzere kaldıkları otelde planlı olarak yapılmış bir atraksiyon. Sadece planlanandan biraz daha ileri gidiyor. Filmin başında gayet yapay durduğu özellikle vurgulanan anne, baba ve iki çocuktan oluşan mutlu aile tablosuna ilk görünür darbe de ölümle burun buruna geldiğini düşünen baba karakterinin yaptığı hareket ile geliyor. Tomas üzerinde hiç düşünmeden tümüyle anlık verdiği bir kararla (hatta karar da değil, kendini koruma içgüdüsüyle) karısı ve çocuklarını masada bırakarak tek başına kaçmaya çalışıyor. Ortada gerçek bir ölüm tehlikesi olmadığı için bu hareketin görünürde bir olumsuz etkisi olmuyor ama karısı Ebba’nın durumdan hiç hoşnut olmadığı hemen belli oluyor.

Turist anlık bir karardan yola çıkarak özelde bir ilişkinin anatomisine hatta genelde erkeklik halinin sorgulanmasına giden çok sağlam bir film. Özellikle Tomas-Ebba çiftinin tartışmasına arkadaşları Harry ve Vera da dâhil olduğu andan itibaren olay çok daha genel bir hal alıyor. Harry’nin arkadaşını korumamak için öne sürdüğü son derece saçma bahaneler adeta bir erkek dayanışmasının göstergesi gibi. Sanki arkadaşlarının tartışmasında erkek yenilirse kendisi de yenik sayılacak. Yönetmen Östlund birkaç yan karakter dışında neredeyse tümüyle bu dört karakter arasında geçen hikâyede insanı her an diken üzerinde tutan bir atmosfer yaratmayı başarmış. İşin ilginci bu sahnelerin içine bazen kahkahalarla güldürecek bir mizahı katmayı da ihmal etmemiş. Örneğin sinirlerin yay gibi gerildiği bir anı öyle bir şekilde kesmiş ki insanın gülerken sinirleri de bozuluyor. Ayrıca, film senaryo ve oyunculuktaki başarısının yanında görsel olarak da son derece başarılı. Karakterlerin adeta bir boşluğun ortasında kendileri ile baş başa kaldıkları bembeyaz dağ başı ya da kalabalığın ortasında yalnız kalınan otel gibi mekânlar da incelikli düşünülmüş.

Turist’teki meselenin çok benzerini başka bir filmde gördüğümüzü de hatırlatmadan geçmeyelim. Geçen yıl vizyona da giren Yalnız Gezegen, benzer bir konuyu daha sessiz ve içe dönük bir sinema ile anlatmayı seçiyordu. Turist benzer bir çıkış noktasından çok daha olgun bir sinema çıkarmış.

Yılın en iyi filmleri listelerine girmesi şaşırtıcı olmayacak olan Turist’in bizim açımızdan bir olumsuz tarafı olabilir. İsveç başarılı bir Oscar kampanyası düzenlerse Yabancı Dilde En İyi Film dalında Kış Uykusu’nun en büyük rakibinin Turist olması muhtemeldir.

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God):

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God)

Beyaz Tanrı aslında hikâyesinin genel kalıplarını iyi bildiğimiz bir film ama ilerledikçe festivalin en etkileyici filmlerinden biri olmayı başarıyor. Filmimiz anne babaları ayrı 13 yaşındaki Lili ve köpeği Hagen’in annesi şehir dışına çıktığında çok da iyi anlaşmadıkları babası ile birlikte yaşamak zorunda kalması ile başlıyor. Babası zaten köpeği sevmezken bir de yeni çıkan bir yasa nedeniyle köpeği bir hayvan barınağına vermeye karar verince köpeğin sokakta kalması ile o ana kadar başkahramanımız kız gibi görünürken bir anda köpeği izlemeye başlıyoruz. Filmin bundan sonrasını kabaca Hagen’in Lili’ye ulaşma çabası olarak özetleyebiliriz. Sokağa bırakılan köpeğin eve dönme çabası ilk başlarda karşımızda daha gerçekçi yapıda bir Disney filmi var izlenimi verse de film ilerledikçe hikâye farklı noktalara varıyor. Köpeklerin birleşip insanlara zarar vermesi, belirgin bir şekilde sürekli olarak ezilen ve dışlanan bir sınıfın düzene başkaldırmasını anımsatıyor.

Filmin alt metni dışında en önemli özelliği onlarca köpekle çekilen çok başarılı sahneler. İnsan, yönetmenin pek çok sahneyi nasıl bu kadar iyi çektiğini gerçekten merak ediyor. Kimse kusura bakmasın, filmin başrolündeki köpek kardeşler filmin tüm oyuncularından hatta sırf bu filmle kısıtlamayalım, pek çok oyuncudan iyi. Özellikle kalabalık sahnelerde tüm köpekler harika işler çıkarmış. Yine de ne kadar eğitimli olursa olsunlar o kalabalık sahnelerde oynayan bir oyuncu olmaktan çekinirdim açıkçası. Her ne kadar filmin sonundaki yazılarda hayvanlara zarar verilmediği açıkça belirtilse de bu tip filmlerde bu konu hep tartışma yaratır. Bu açıdan da filmi dikkatle izleyince bir köpek dövüşü sahnesi dışında kafalarda soru işareti yaratacak hiçbir sahne olmadığını düşünüyorum. Köpeklere uygulanan şiddet hep kadraj dışında yer alıyor. O köpek dövüşü sahnesinde de köpeklerin aslında birbirleri ile oyun oynadıklarını düşünüyorum.

Filmin muhteşem giriş ve final sahneleri olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Merkeze köpeği aldıktan sonra küçük kız Lili’nin hikâyesinin çok geri planda kalmasını da eleştirilecek bir nokta olarak verebiliriz. Bir de, filmin adının niye Beyaz Tanrı olduğunu tam olarak anlamadığımı söylemeliyim. Köpekten bahsediyorsak rengi beyaz değil, İnternet’ten gelen bir yorumda olduğu gibi Beyaz Tanrı aslında Lili ise hikâyede bu kadar geri planda kalan bir karakteri filmin adında kullanmak da çok anlamlı değil. Bir görüş de beyaz adamın her zaman ötekileştiren olduğundan hareketle yapılmış bir gönderme olduğu yönünde. Görüldüğü gibi bu konuda fikirler muhtelif.

Geronimo:

Geronimo

Hemen her filminde çingeneleri ana karakter olarak kullanan ve filmine bol bol müzik yedirmeyi de ihmal etmeyen Tony Gatlif yeni filminde de bu özelliklerinden vazgeçmemiş. Hatta bu kez kimi sahnelerde belirgin şekilde müzikal filme göz kırpıyor. Genç bir çiftin büyük bir hasretle buluşması ile açılan filmimiz için modern bir West Side Story tanımlaması yapmak yanlış olmaz. Daha geriye gidersek Romeo & Juliet de diyebiliriz ama işin içinde müzikal olduğuna göre West Side Story daha makul bir benzetme.

Daha ilk sahnede genç kızın üzerinde gelinlik olduğunu gördüğümüz için onun düğünden kaçtığını da anlayabiliyoruz. Bizim için filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kızın Türk olması. Zaten hikâyenin geri kalanı çingene ve Türk ailelerin kaçan gençleri bulup karşı tarafa dersleri vermek istemeleri üzerine kurulu. İki aile arasındaki dengeyi sağlayabilecek tek kişi ise filme adını da veren Geronimo. Geronimo, kendisi de zorlu bir çocukluk geçirmiş olan artık orta yaşlara yaklaşmış bir kadın. Yıllardır mahallenin farklı kökenden olan gençlerinin suça karışmaması için çabalayıp duruyor. Kadın olmasına ve kırılgan fiziğine rağmen bölgedeki aileler arasında saygı duyulan bir konum edinmeyi de başarmış. Aslında filme adını veren karakter Geronimo olmasına rağmen onun hakkında çok fazla bir bilgi edinemiyoruz. Geçmişinde onun da ıslahevinde olduğu ve annesini faşistlerin öldürdüğü bilgileri cümle arasında kulağımıza çalışan bilgiler.

Doğrusu filmin konusunun da çok farklı bir şey içerdiğini söylememiz zor ama Gatlif zaten bildik kalıplar üzerinde çok değişiklik yapmayı tercih etmemiş. Yine de ufak bir spoiler vereceğim ama bir yerde işin içine ülser giriyor ki artık bunu da yapma diye perdeye doğru bağırmak geldi içimden. Hikâyenin bir tragedyaya doğru gittiğini anlıyoruz ama bunun için başka yollar da bulunabilirdi. Üstelik Gatlif final hakkındaki fikrini de son anda değiştirmiş adeta.

Filmin en iyi yanları ise bir Gatlif filminden beklenebileceği gibi müzikler ve danslar. Bu kez klasik çingene müziğinden biraz uzak duran Gatlif daha çok hip-hop, flamenko ve ağıtlar kullanmış. Karşılıklı iki taraftan biri Türkler olunca doğal olarak bize yakın melodiler de var. Hatta bir kavga/dans sahnesinde bir anda giren bir müzik var ki, hadi şimdi yazmayayım, sürpriz olsun ama salonda bir anda gülüşmelere yol açsa da sahneye çok iyi oturmuş bir müzikti.

Neticede izlenmeyecek bir film değil, hatta bizimle olan bağlantısından dolayı vizyona da girebilir ama Gatlif’in çok daha iyi filmleri gördüğümüzü söylememiz gerek.

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Özgürlük Dansı, Mucizeler, İnsanları Seyreden Güvercin, Çocukluk

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall):

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)

Ken Loach yeni filmi Özgürlük Dansı’nda 1930’ların İrlanda’sına götürüyor bizleri. Ana karakterimiz James Gralton, gerçekten yaşamış bir karakter. Ken Loach ve uzun yıllardır değişmez senaryo yazarı olan Paul Laverty, bu karakterin üzerinden dönemin bir panoramasını çizerken elbette bir kez daha her zaman ele aldıkları konuların etrafında dolaşıyorlar. James Gralton’un zorunlu olarak on yılını geçirdiği Amerika’dan İrlanda’ya dönüşü ile başlayan filmimiz Amerika öncesi bir grup arkadaşı ile birlikte açtığı mekânı bir kez daha açması ile devam ediyor. Flashback’ler ile salonun ilk açıldığı zamanlarda yaşananları da görüyoruz. Salonda pek çok kültürel faaliyet yapıldığı gibi, sportif etkinlikler ve dersler de düzenleniyor, geceleri dans etkinlikleri yapılıyor. Salonun açılmasına ön ayak olan kişi Gralton olsa da burası ile ilgili kararları tek başına almıyor. Bunun için de bir komite kurulmuş ve politik görüşlerine uygun şekilde ortak kararlar alınıyor. Mekânı çok rahatlıkla bizde de örnekleri görülen halkevlerine ya da yönetim şekli daha farklı olan bir çeşit köy enstitüsüne benzetmek mümkün.

Elbette her şey güllük gülistanlık gitmiyor. Gençlerin bilinçlenmesine karşı en büyük tepki kiliseden geliyor. Salona gidenleri Pazar ayinlerinde teşhir etmekten tutun da salonu işletenleri üstü kapalı ya da açık tehdit etmeye kadar pek çok yöntem deneniyor. Ülkede yönetim değişmiş olsa da tıpkı 10 yıl önce olduğu gibi Jimmy ve arkadaşlarının işi yine zordur. Loach’ın kimi filmleri insanın içine oturacak kadar acı ve hüzün doluyken kimi filmleri daha keyifli olur. Bu kez Loach bu zorlu hikâyeyi keyifli anları öne çıkararak anlatmış. Salona giden genç bir kızın dövülmesi, hatta finaldeki olay bile filmin havasını bozmuyor. Loach bir ara Jimmy’s Hall’un son filmi olacağını söylemişti. Sanırım çok karamsar bir filmle bitirmek istememiş kariyerini. Yine de temel meselenin milliyetçilik, din vs. değil sınıf meselesi olduğunu vurgulamaktan geri kalmıyor. Loach sinemasını sevenler için keyifle izlenecek bir örnek.

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders):

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders)

Filmekimi programında bu sene Cannes’da yarışmış pek çok film var. Mucizeler bu filmler arasında Cannes’da Grand Prix alması ile öne çıkan bir yapımdı. Doğrusu pek çok ünlü yönetmenin iddialı filmlerini geride bırakarak bu ödülü alması şaşırtıcı olmuştu ve filmi merakla beklememize yol açmıştı.

Mucizeler, İtalya’nın kırsal bir köşesinde arıcılık ile uğraşmakta olan bir aileyi anlatıyor. İtalyan anne, Alman baba ve dört kız çocuktan oluşan bu ailenin hayatlarında arıcılık dışında çok fazla bir şey yok. Bölge halkı da benzer işlerle hayatını kazanıyor. Aile belki dışarıya kapalı, özellikle işleri ile ilgili belli kurallara sıkı sıkıya bağlı ama bir yandan da özgür bir hayat yaşıyorlar. Bu durum tezat gibi görünebilir ama bu özgürlüğe örnek olarak bağıra çağıra eğlenen kızlarından sessiz olmalarını isteyen bir adama babanın cevabını verebiliriz. Baba burada benim kızlarım özgür, istedikleri gibi eğlenebilirler diyor.

Filmimiz bu ailenin yaşamını anlatsa da merkeze ailenin büyük kızı Gelsomina’yı koyuyor. Ailede dört kız çocuk olunca tüm sorumluluk Gelsomina’da kalmış. Her ne kadar babanın erkek çocuğu olmadığına pişman bir tavrı olmasa da kızlarına, en azından iş konusunda erkek çocuğu gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Gelsomina ve kız kardeşlerinin hayatları bu şekilde devam edecek gibi görünürken dışardan gelen iki etkiyle olaylar değişmeye başlıyor. Gelsomina’nın yavaş yavaş çocukluktan kadınlığa geçtiği bir dönemde bir sosyal sorumluluk projesinin parçası olarak ailenin yanına verilen Alman erkek çocuğu onun ilk kez karşı cinse dair bir şeyler hissetmesine neden oluyor. Ormanın içinde çekim yapmakta olan bir televizyon ekibi ve ekibin ilgi kaynağı olan bir masal prensesine benzeyen Milly karakteri ise onun dış dünyanın farkına varmasını sağlıyor. Ancak aile kavramına daha eleştirel bakan kimi filmlerde olduğu gibi bu dış etmenler ailenin kökünü dinamitlemekten çok bir katalizör görevi görüyorlar, yani kaçınılmazı hızlandırıyorlar.

Yönetmen Alice Rohrwacher’ın geçmişini incelediğimizde filmin otobiyografik yanları olduğunu fark ediyoruz. Tıpkı filmdeki gibi Alman bir baba ve İtalyan bir annenin kızı. Onun da çocukluğu arıcılıkla uğraşarak geçmiş. Filmdeki anne karakterini de ablası Alba Rohrwacher’ın oynadığını düşünürsek bu durum iyice belirgin hale geliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse kazandığı ödülün yarattığı beklentiyi karşılayamayan bir film Mucizeler. Ödülden bağımsız düşündüğümüzde ise benzerlerini izlediğimiz, eli yüzü düzgün ve iyi oynanmış ama çok fazla ayırt edici özelliği olmayan bir film kalıyor elimizde.

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence):

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence)

Filmin konusunu falan anlatmadan baştan şunu söylemeliyim (ki zaten filmin konusunu anlatmamız pek kolay değil). İnsanları Seyreden Güvercin’i Roy Andersson’ı tanıyıp tarzını sevenlere, Kuzey Avrupa mizahı ile arası iyi olanlara şiddetle tavsiye ederim. Nedir Andersson’un tarzı? Uzun sabit planlar, seyirciyle mesafeyi her zaman koruyan hüzünle iç içe bir mizah anlayışı. Sahneler arasında bağlantılar olsa da bildik anlamda giriş, gelişme, sonuç olan bir hikâyeden bahsetmek de mümkün olmaz. Bu özellikler yönetmenle ilk defa tanışanlar için zorlayıcı olabilir. Ama filme bir defa kendinizi kaptırdığınızda çok keyif alıyorsunuz. Aslında yönetmen ne kadar mesafeli dursa da temel insanlık durumlarını anlatıyor.

Filmde pek çok karakter görsek de çoğunlukla şaka oyuncakları satan, “insanları mutlu etmek isteyen”, ama kendileri hayattan bezmiş iki karakteri takip ediyoruz. Bu iki karakter film boyunca karşılarına çıkan hemen hemen herkese çantalarındaki üç şaka oyuncağını aynı sırayla ve tamamen aynı sözcüklerle tanıtıyorlar. Zaten filmde bazen aynı karakterler, bazen de farklı karakterler tarafından defalarca tekrarlanan hareket ve cümle kalıpları var. Her Andersson filmi gibi bunlar oldukça yoruma açık ve her seyirci de kendi yorumunu yapacaktır mutlaka. İzlerken üşenmedim saydım, film 39 plandan oluşuyor (37 diyen arkadaşım da oldu). Süresi de 101 dakika olduğuna göre bir plan ortalama 2.6 dakika sürüyor (bu da mühendis tarafım).

Film uzun sabit planlardan oluşuyor dedik ama bildik anlamıyla “minimalist” bir film demek de çok doğru değil. Sabit bir planın içinde büyük hareketler olabiliyor, mesela bir sahnede arka plandan onlarca asker geçiyor. Zaten film izlerken Andersson’un her sahneyi ince ince planladığını hissediyorsunuz. Filmleri arasında yedi yıl olan yönetmen bu zamanı boşa geçirmemiş. Belli ki hiçbir sahnede arka plandaki ufak ayrıntılar dâhil hiçbir şey şansa bırakılmamış. Sırf bu özeni görmek için bile izlenebilecek bir film.

Çocukluk (Boyhood):

Çocukluk (Boyhood)

Çocukluk, Filmekimi Ankara ayağının biletleri ilk biten filmiydi, sonradan açılan ek gösterimi de öyle oldu. Gösterime girmeyeceği açıklandığı için çok kişi üzüldü. Kısaca şöyle demeliyim. Sıkıntı yok, çok bir şey kaçırmadınız.

Çocukluk’un en büyük özelliği, 12 yıla yayılan bir büyüme öyküsü anlatırken baştan sona aynı oyuncuları kullanması. Filmde 6 yaşından 18 yaşına kadar takip ettiğimiz Mason karakterini baştan sona Ellar Coltrane oynuyor. Tıpkı kardeşi Samantha’yı da yönetmen Richard Linklater’ın kızı Lorelei Linklater’ın oynuyor olduğu gibi. Anne ve babayı canlandıran Patricia Arquette ve Ethan Hawke da makyajla gençleştirilmemiş ya da yaşlandırılmamış. Onlar da film süresince yaş almışlar. Yüzlerinde yılların getirdiği çizgiler oluşmuş, gerçekten kilo almışlar vs. Doğrusu konsepte, Richard Linklater’ın Ethan Hawke’a ben ölürsem filme sen devam edeceksin diyecek kadar filme inanmasına şapka çıkarıyorum ama filmin hikâyesi daha sıradan olamazdı.

Film boyunca izlediğimiz büyüme hikâyesi, karakterlerin yaşadıkları aile travmaları, kız arkadaş meseleleri benzerlerini o kadar çok gördüğümüz örnekler ki. Ayrıca neredeyse tüm hikâyenin annenin yanlış erkek tercihleri üzerinden gelişmesi de bir yerden sonra yeter artık dedirtiyor. Her ne kadar 3 saate yakın süresince sıkılmasam da film hakkında yapılan yılın en iyilerinden, başyapıt gibi yorumlar inanılır gibi değil. Bu 12 yılda çekildi durumu olmasa, 3-4 ayda çekilen, farklı yaşları farklı oyuncuların oynadığı bir film olsa ne yorum alırdı acaba? Ayrıca Patricia Arquette’in bu rolü ile Oscar alabileceği söyleniyordu. Doğrusu film boyunca başarılı bir oyunculuk sergilediğini söyleyemeyeceğim. Hatta ağladığı sahnelerde yapmacık gözüküyordu. Çocuk oyuncuların özellikle daha küçük oldukları yaşlarda daha doğal oldukları söylenebilir ama filmin oyunculuk anlamında en iyisi Ethan Hawke idi. Oyuncularla ilgili bir ayrıntıyı da belirtmeden geçmeyelim. Lorelei Linklater başta filmde yer almaktan çok mutlu olmuş ama biraz büyüdükten sonra filmden ayrılmak istemiş ve babasından karakterini öldürmesini istemiş. Baba Linklater bunu kabul etmemiş ama Samantha karakterinin başta Mason kadar baskınken giderek arka planda kalmasının nedeni bu olsa gerek.

Son not Richard Linklater’a. Anladık aynı karakterleri uzun süre takip etmeyi seviyorsun. Before serisinin ana karakterleri Jesse ve Celine’i izlemeye biz de doyamıyoruz. Ölene kadar bu seriye devam et ama 12 yıl daha uğraşıp Boyhood’un devamı olacak bir Adulthood yapma lütfen!

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Pasolini, Whiplash

Pasolini:

Pasolini

Farklı alanlarda ünlü olan insanların hayatları sinemada pek çok kez karşımıza çıkıyor. Bu kez sırada Pasolini var. Ancak Abel Ferrara, Pasolini’yi ele alırken daha klasik biyografilerde olduğu gibi yönetmenin hayatını, çocukluğundan ölümüne kadar izleme yoluna gitmemiş. Sadece hayatının son dönemini anlatmış. Bu nedenle Pasolini’yi tanımayan birisi için filmin birçok yeri anlamsız gelebilir. Hoş sinema meraklıları dışında Pasolini filmine giden çok kişi de bulamayız herhalde.

Ferrara’nın ilk başarısı oyuncu seçiminde. Willem Dafoe fiziksel olarak çok iyi bir Pasolini olmanın yanında rolün içini de doldurmuş. Bir süredir çoğunlukla Hollywood filmlerinde yan rollerde hatta neredeyse konuk oyuncu gibi gördüğümüz (örn: The Fault in Our Stars), onlarda da otomatiğe bağlamış gibi duran Dafoe, bu kez kendine göre bir rol bulmuş. Filmin başında İngilizce konuşması rahatsız edici olsa da zamanla ona da alışıyorsunuz.

Ferrara, Pasolini’yi anlatırken onun gerçek sözlerinden, yazılarından ve yarım kalan projesinden yola çıkmış. Filmde Pasolini’nin düşüncelerini en açık şekilde gördüğümüz anlar bir gazeteciyle yaptığı söyleşi. Filmin sonundaki yazılardan anladığımız kadarıyla buradaki cümleler Pasolini’nin kendi sözleri. 40 yıl önce söylenen sözler olduğu halde günümüzde hala geçerliliğini koruyan sözler bunlar. Zaten büyük ihtimalle bu yüzden filmde aynen kullanılmış olmalı.

Filmin diğer bir odak noktası ise Pasolini’nin yarım kalan projesi. Burada Ferrara bu projenin kimi kısımlarını Pasolini’nin tarzına sadık kalarak çekme yoluna gitmiş. Burada Pasolini’nin kâğıda döktüklerini film içinde film mantığı ile izliyoruz ve keşke ondan yeni filmler de izleyebilseydik diyoruz.

Pasolini’nin gündelik hayatında ailesi ve dostları ile olan ilişkileri ise filmin zayıf karnı. Bu kısımlar yeterince derinleşemiyor ve Maria de Medeiros’un canlandırdığı Laura Betti bile onun hayatına ufaktan dokunan tipler olarak kalıyor. Belki bir tek annesinin hatırı sayılır bir yer kapladığını söyleyebiliriz.

Neticede dört dörtlük bir film olmasa da Filmekimi’nin Ankara ayağına iyi bir başlangıç oldu Pasolini.

Whiplash:

Whiplash

Sert ama altın kalpli öğretmen öyküleri sinemanın çok sevdiği, ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü öyküler. Çoğunlukla sporla ilgili filmlerde görüyoruz bunları ama müzik ve dans filmlerinde de görmek mümkün. Hatta aynı hikâyenin çeşitlemelerini polisiye filmlerde ya da savaş filmlerinde bile görmek mümkün. Whiplash’in de hikâyesi ana hatlarıyla bu kalıbı takip ediyor gibi gözüküyor. Gelmiş geçmiş en iyi davulcular arasına girmek isteyen konservatuar öğrencisi genç Andrew, sertliği ile ün salmış ama çok iyi bir öğretmen olduğu da bilinen Fletcher’ın orkestrasına giriyor ve olaylar gelişiyor. Doğrusu filmin özetinden ve fragmanından belli olan bu girişten sonra Whiplash’den beklentim iyi oynanmış ama klasik bir sert öğretmen hikâyesiydi. Temelde öyle aslında ama senaryo, karakterleri oldukça uç noktalara sürüklediği gibi doğru yerlerde doğru hamleleri yaparak filmi üst seviyeye çıkartıyor.

Fletcher filmin en başından beri kendisine korku ile bakılan bir figür. Öğrencileri ile çok kısa anlarda yakınlaşsa da tüm eğitim anlayışı korkutma, aşağılama ve psikolojik baskı kurma üzerine kurulu. Bir noktadan sonra Fletcher’ın bunları gerçekten öğrencilerini motive etmek için mi yaptığını yoksa o bahaneyle içindeki psikopatı mı ortaya çıkardığını çözemiyorsunuz. Bir ara film bunun yanıtını veriyor gibi gözükse de finale doğru tekrar sizi kararsız bırakacak bir hamle yapıyor. J.K. Simmons, ağzından çıkan cümlelerin yarısı ırkçı ve homofobik küfürler olan bu karakteri müthiş bir başarıyla canlandırmış. İlk anlarda bu küfürler komik gelse de zamanda perde karşısında sizi de gerim gerim geriyor. Oscar adaylığı şimdiden kesin, alması da muhtemeldir. Karşısında yer alan Miles Teller da kötü değil, özellikle bateri setinin başında fiziksel olarak da kendinden çok şey vermiş ama Simmons her anlamda eziyor geçiyor genç meslektaşını.

Filmin başarılı noktalarından biri de klişelerden mümkün olduğu kadar kaçınmış olması. Bu tür filmlerin olmazsa olmazlarından baba-oğul ilişkisi ya da gönül meseleleri bu filmde de var. Nedir genel beklenti? Filmin başında ailesi ile sorunlu ilişkileri olan genç finalde bu ilişkileri de toparlar. Ayrıca yine filmin başında ya çok çekingendir ve hiçbir kızla ilişkisi yoktur ya da daldan dala konmaktadır, finalde öğretmeninin de tavsiyeleri ile kalbini kaptırdığı kızla kalıcı bir ilişkiye doğru ilerler. Ne olduğunu söylemek olmaz şimdi ama filmde her iki ilişki de bu klişelere uygun gelişmiyor diyelim.

Son olarak filmdeki müzik ve görüntülerin uyumuna dikkat çekmek lazım. Hikaye gerektirdiği için filmde pek çok caz parçası dinliyoruz, hatta bazılarını defalarca. Bu parçaların çalınması ve provası sırasında perdede gördüğümüz görüntülerin müzikle uyumu çok iyi. Bu anlamda filmin kurgusunu yapan Tom Cross’a da şapka çıkarmak lazım.

Whiplash sinemaseverler dışında konservatuar öğrencilerinin hatta sanatın her dalıyla uğraşanların da görmesi gereken bir film. Yetenek bir yere yere kadar, esas olan kan ve gözyaşı mesajını da veriyor (kelimenin tam anlamıyla).

Sinema Yazarlarından 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Açıklaması

Aralarında benim de yer aldığım 37 sinema yazarının 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanan gelişmeler sonucunda festivale katılmayacağını belirten açıklaması şu şekildedir:

——————————————————-

Kamuoyuna duyuru

51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 5 Ekim Pazar günü yaptığı açıklamada, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…” belgeselinin ‘yeniden’ gönderilen versiyonunun tekrar değerlendirilerek yarışmaya geri alındığını belirtmiştir. Festival komitesinin, yaşanan süreçte yaptıkları hatalarla ilgili sorumluluk almayan, bunun ifade özgürlüğü ve etikle ilgili bir tartışma olduğunu görmezden gelen tavrını kabul etmiyoruz. Açıklamasında hiçbir özeleştiriye yer vermeyen festival, kendi yarattığı sansür mekanizmasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bir festivalin filmleri TCK’yı dayanak alarak denetlemesi ve kendi yönetmeliğine uygun şekilde yarışma hakkı kazanan bir filmi seçkiden çıkartması kesinlikle mazur görülemez. Bir film festivalinin temel nitelikleriyle bağdaştıramadığımız bu uygulamayı haklı çıkartmak çabasındaki söz konusu açıklama, resmen bir sansür mekanizmasının oluşturulduğunun ve işletildiğinin kabulüdür. Bir festivalin değerlendirme kriterleri, gerektiğinde sanatçıyı ve eserini onları kriminalize eden bir anlayıştan da koruyabilmelidir. Geldiğimiz noktada ise, festival yönetiminin kendini devletin yargı organlarının bir uzantısı gibi konumlandırmaya devam ettiğini üzülerek görüyoruz. Bu koşullar altında 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılamayacağımızı kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Ahmet Gürata
Ali Deniz Şensöz
Ali Ulvi Uyanık
Alkan Avcıoğlu
Ayça Çiftçi
Banu Bozdemir
Berke Göl
Burçin S. Yalçın
Ceylan Özçelik
Çağdaş Günerbüyük
Cem Altınsaray
Emrah Kolukısa
Engin Ertan
Erman Ata Uncu
Fatih Özgüven
Fırat Ataç
Fırat Yücel
Gözde Onaran
Gülengül Altıntaş
Hasan Cömert
Hasan Nadir Derin
Kaan Karsan
Kaya Özkaracalar
Murat Özer
Murat Tırpan
Müge Turan
Necati Sönmez
Okan Arpaç
Övgü Gökçe
Özge Özdüzen
Selin Sevinç
Senem Aytaç
Senem Erdine
Serdar Kökçeoğlu
Sinan Yusufoğlu
Yusuf Güven
Zeynep Tül Akbal Sualp

Filmekimi 10-12 Ekim’de Ankara’da, Biletler 1 Ekim Çarşamba Sabahı Satışta.

film_ekimi_2014

İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) tarafından İstanbul’da 13. kez gerçekleştirilen Filmekimi bu yıl da Vodafone FreeZone sponsorluğunda düzenleniyor. Filmekimi, her yıl olduğu gibi merakla beklenen göz alıcı filmleri izleyiciyle buluşturacak. Yeni sinema sezonunun habercisi olan Filmekimi’nin 13’üncüsünde, prömiyerini Sundance, Berlin, Cannes, Venedik, Toronto gibi saygın festivallerde yapan, ustaların son yapıtlarının da aralarında bulunduğu birçok film sinemaseverlerin beğenisine sunulacak. 13. Filmekimi, Ekim ayı boyunca İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Diyarbakır, Şanlıurfa ve Trabzon’u ziyaret edecek.

Sinema keyfini Türkiye’nin farklı kentlerine taşıyan Filmekimi, 10 Ekim Cuma, 11 Ekim Cumartesi ve 12 Ekim Pazar günlerinde Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda Ankaralı sinemaseverlerle buluşacak. 11.00, 13.30, 16.00, 19.00 ve 21.30’ta düzenlenecek seansların her birinde farklı bir film gösterilecek.

BİLETLER 1 EKİM ÇARŞAMBA SABAHI SATIŞTA

Filmekimi biletleri, 1 Ekim Çarşamba günü 10.30’dan itibaren, Biletix satış noktaları, Biletix internet sitesi (biletix.com), Biletix çağrı merkezi (216 556 98 00) ve hizmet bedelsiz olarak, Büyülü Fener Kızılay Sineması’nda kurulacak gişeden satın alınabilecek.

Filmekimi’nin Ankara ayağının biletleri hafta içi gündüz seanslarında (11.00, 13.30, 16.00) sadece 5 TL, hafta sonu gündüz seansları ve tüm akşam seanslarında (19.30, 21.30) tam 11, indirimli 9 TL.

13. Filmekimi’nin sponsoru Vodafone FreeZone, sinema kampanyasını Filmekimi’nde de sürdürecek. Vodafone FreeZone’lu sinemaseverler, Filmekimi’nde bir bilet aldıklarında aynı seans için bir bilet de hediye kazanacaklar. Kampanyalı bilet satışları Filmekimi ana gişeleri ve biletix.com adresi üzerinden yapılacak. Kampanya koşulları hakkında ayrıntılı bilgi vodafonefreezone.com sitesinde yer alıyor.

FİLMEKİMİ’NİN DESTEKÇİLERİ

Vodafone FreeZone sponsorluğuyla düzenlenen 13. Filmekimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı Telif Hakları Genel Müdürlüğü ve Sinema Genel Müdürlüğü’nün desteğiyle gerçekleştiriliyor. 13. Filmekimi’nin medya sponsorluğunu CNBC-e, Hürriyet, Radyo Eksen ve Radikal.com.tr üstleniyor. Filmekimi’nin afişleri ve tanıtım kampanyası bu yıl da Alametifarika’dan.

FİLMEKİMİ PROGRAMINA GÖZATMAK İÇİN…

Sinefiller bu yıl festival programına, Filmekimi’nin yenilenen web sitesi filmekimi.iksv.org’un yanı sıra İKSV Mobil uygulamasından da ulaşabiliyor. Vodafone Red’in katkılarıyla geliştirilen İKSV Mobil uygulaması, AppStore ve Google Play’den ücretsiz olarak indirilebiliyor. İKSV Mobil’e ek olarak Filmekimi broşürü AppStore’dan ücretsiz olarak indirilebilen İKSV Kitaplık uygulamasıyla iPad üzerinde de okunabilir. Filmekimi filmlerin bilgileri, gösterim çizelgesi, etkinlikler ve diğer tüm ayrıntıları içeren Filmekimi broşürü ayrıca Filmekimi sinemalarından da temin edilebilir. Filmekimi’yle ilgili gelişmeler ve daha birçok güncel bilgi ise, Filmekimi’nin Facebook, Twitter ve Instagram sayfalarından takip edilebilir.

Ayrıntılı bilgi için: filmekimi.iksv.org

Filmekimi’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/filmekimi
twitter.com/filmekimi2014
instagram.com/filmekimi
#filmekimi2014

 

FİLMEKİMİ’NİN ANKARA PROGRAMINDA NELER VAR?

Pasolini – Abel Ferrara
10 Ekim Cuma, 11.00

“Onu kimin öldürdüğünü biliyorum!” demişti Abel Ferrara İtalyan gazetecilere Pasolini’nin son günlerini anlattığı filmini bitirince. Gizem, Pier Paolo Pasolini 1975 Kasım’ında, korku ve tutkunun hüküm sürdüğü, yoz ve bitik bir İtalya’da vahşice öldürüldüğünden bu yana ortadan kalkmadı. Şair, yönetmen, gazeteci ve aydın Pasolini, İtalyan sanat ve siyaset çevrelerinin en tanınmış ve aynı zamanda en tartışılan isimlerinden biriydi. 1975’te Roma yakınlarında bir plajda, kendi arabasıyla ezilerek öldürüldüğünde bazı söylentiler ve zanlılar ortaya çıktı ama gerçek katil ne belirlendi ne de cezalandırıldı. 2005 yılında, bazı yeni kanıtların ele geçmesiyle vaka dosyası yeniden açıldı. Abel Ferrara, siyaset ve sinema tarihini bir arada ele aldığı filminde işte bu karanlık olaya ışık tutmaya çalışırken filmin oyuncu kadrosunda Willem Dafoe, Maria De Medeiros, Riccardo Scamarcio, Giada Colagrande, Valerio Mastandrea ve Tatiana Luter yer alıyor.

Dile Veda / Adieu au Language / Goodbye to Language – Jean-Luc Godard
10 Ekim Cuma, 13.30

Sinemanın yaşlanmayan ustası, 83 yaşındaki büyük deha Jean-Luc Godard’ın son filmi Adieu au Langage / Goodbye to Language / Dile Veda, bu yıl Cannes’da ilk kez Jüri Ödülü’nü aldı. Yönetmenin 39. uzun metrajlı filmiyle gözlerinizi ve zihninizi daha önce hiç olmadığı gibi alt-üst ediyor. Farklı video formatları kullanımı, benzersiz 3D denemeleri, sağlam bir mizahi bakış, edebi alıntılar ve yine bolca kelime oyunları aracılığıyla küreselleşmeden devlet şiddetine, klasik müzikten aşka birçok konuya değinirken sinemanın sınırlarını da zorluyor. “Hayalgücü olmayanlar gerçekliğe sığınır” cümlesiyle açılan bu eşsiz film, ilk kez izleyici karşısına çıktığı Cannes Film Festivali’nde aldığı ödülle Godard’ın hâlâ yenilikçi ve hâlâ zinde olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Filmin konusu Godard’a göre basit: “Evli bir kadınla bekâr bir adam karşılaşır. Sever, kavga ederler; yumruklar konuşur.” Filmin oyuncuları arasında Héloïse Godet, Kamel Abdelli, Richard Chevallier, Zoé Bruneau, Christian Gregori ve Jessica Erickson bulunuyor.

Aşkın Halleri / The Disappearance of Eleanor Rigby: Them – Ned Benson
10 Ekim Cuma, 16.00

Aşkın Halleri / The Disappearance of Eleanor Rigby: Them

Ned Benson’ın 2013’te çektiği ikili film Him ve Her, evli bir çiftin bozulan ilişkisine kadının ve adamın bakış açılarından, ayrı ayrı bakıyordu. İki farklı bakış açısını bir araya getiren ve bu iki filmin tek bir filme kurgulanmış hali olan The Disappearance of Eleanor Rigby: Them / Aşkın Halleri ise ilişkilerin öznelliğine getirdiği benzersiz bakışla, Cannes’da ilk kez gösterildiği Belirli Bir Bakış bölümünde büyük övgü topladı. Filmin kahramanları Connor ve Eleanor, New Yorklu, evli bir çifttir. Connor kendi lokantasında çalışırken Eleanor da yüksek eğitimine devam etmektedir. Hayat sıradan günlerle geçerken beklenmedik bir kayıpla evlilikleri sarsılır. Bu üzücü olaydan sonra iki yabancı olarak hem birbirlerine anlayış göstermeye hem de eski sevgilerini yeniden yakalamaya çabalayacaklardır. Filmde başrolleri Jessica Chastain, James McAvoy, Viola Davis, William Hurt, Isabelle Huppert, Jess Weixler, Bill Hader gibi yıldızlar paylaşıyor.

Whiplash – Damien Chazelle
10 Ekim Cuma, 19.00

Damien Chazelle’in son filmi Whiplash, Sundance’te Drama dalında Büyük Jüri Ödülü ve İzleyici Ödülleri’ni kazandı. Cannes’da da Yönetmenlerin On Beş Günü bölümünde gösterilen film, acımasız bir caz ustasıyla genç davulcu öğrencisi arasındaki gerilimli ilişkiyi ele alıyor. Chazelle’in 2013’te yine Sundance’te ödüllendirilen aynı adlı kendi kısa filminden yola çıkarak çektiği, adrenalini hiç azalmayan bu psikolojik gerilimin kahramanı, Manhattan’da zorlu bir konservatuarda okuyan, daha 19 yaşındaki davulcu Andrew. Babası gibi başarısızlığa uğramaktan korkan Andrew, büyük bir müzisyen olma hedefiyle elleri kanayıncaya kadar egzersiz yapıyor. Sertliğiyle nam salmış caz ustası Terence Fletcher’dan ders almaya başlayınca, kusursuzluğa erişmek için insanlığını bile kaybetmeyi göze alıyor. Filmin başrollerinde Milles Teller, J.K. Simmons, Melissa Benoist, Paul Reiser, Austin Stowell ve Jayson Blair’i izliyoruz.

Çocukluk / Boyhood – Richard Linklater
10 Ekim Cuma, 21.30

Çığır açan bir büyüme öyküsü, film çekimi alanında bir deney, bir tür video-günlük ve bir aile albümü… Boyhood / Çocukluk, 2002’den 2014’e, 12 yıllık bir sürede geçen, aynı oyuncuları bu 12 yıl boyunca izleyen, oyuncuları da zamanla yaşlanan, senaryosu çekim süresi sırasında hem de oyuncuların müdahalesiyle yazılan çok özel bir film. Önce Sundance’te prömiyerini yapan ve ardından Berlin’de En İyi Yönetmen, FIPRESCI’nin 2014 Büyük Ödülü, Seattle’da En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Kadın Oyuncu ödüllerini kazanan Çocukluk, yönetmen Richard Linklater’ın tabiriyle “Bir oğlanı birinci sınıftan 12. sınıfa kadar izleyen ve üniversiteye gidişiyle biten, anne-baba ile çocuk arasındaki ilişkinin öyküsü”; Ethan Hawke’a göre ise “Kapsamıyla Tolstoyvari bir film”… Filmde Patricia Arquette, Ethan Hawke, Ellar Coltrane, Lorelei Linklater, Marco Perella, Evie Thompson, Brad Hawkins ve Jenni Tooley’i izliyoruz.

Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall – Ken Loach
11 Ekim Cumartesi, 11.00

Özgürlük Dansı / Jimmy’s Hall

Efsane yönetmen Ken Loach Cannes Film Festivali’nde yarışan son yapıtı Jimmy’s Hall / Özgürlük Dansında her zamanki gibi adaletsizliğe karşı öfkesiyle siyasal heyecanını bir araya getiriyor. 1921’de iç savaşın eşiğindeyken toplu dansların, boks derslerinin, şiir toplantılarının yapıldığı, eğlence ve zaman geçirme amaçlı bir “halk salonu” açan İrlandalı komünist ve aktivist Jimmy Gralton, bu yerin tehlikeli ve yıkıcı olduğunu iddia eden Katolik Kilisesi ve “ileri gelenler” yüzünden ülkeyi terk etmek zorunda kalır. New York’ta geçirdiği on yıldan sonra, 1932’de geri dönen Jimmy, salonu yeniden açmaya niyetlenir. Özgürlük Dansı, bu salona gelerek öğrenen, tartışan, hayaller kuran, ama her şeyden öte, dans edip eğlenen o hür fikirli gençlerin de duygusal bir portresini çiziyor. Filmin başrollerini ise Barry Ward, Simone Kirby, Jim Norton, Aisling Franciosi, Aileen Henry, Francis Magee, Karl Geary, Denise Gough ve Sorcha Fox paylaşıyor.

Mucizeler / Le meraviglie / The Wonders – Alice Rohrwacher
11 Ekim Cumartesi, 13.30

Bu yaz sona ererken Gelsomina ve üç kız kardeşi için hiçbir şey aynı kalmayacak artık. Arıcılık yapan babasının, ailesini ve gelenekleri korumak için kurduğu tuhaf, yalıtılmış krallığın tahtına geçecektir Gelsomina. İşte bu yaz, aileyi bir arada tutan kurallar çatırdamaya başlar: Gençlik rehabilitasyon programına dahil olan genç bir Alman kasabaya gelir. Kasabanın diğer ziyaretçileri ise dev ödüller dağıtan bir televizyon yarışması ile muhteşem güzellikteki gizemli sunucusu olur; üstelik herkes bu yarışmaya katılmak için can atmaktadır. Cannes’da Altın Palmiye için yarışan tek İtalyan filmi olan ve Cannes Büyük Ödülü’nün sahibi Le Meraviglie / The Wonders / Mucizelerin, yönetmeni Rohrwacher’a göre film, “İtalya’nın doğal görünümünü, mahvını ve bir tür lunaparka dönüşmesini anlatıyor. Bu günlerde zaman her şeyi bir ‘manzara’ya çeviriyor.” Filmin oyuncuları ise şöyle: Maria Alexandra Lungu, Sam Louwyck, Monica Bellucci, Alba Rohrwacher, Sabine Timoteo, Agnese Graziani, Luis Huilca Logrono.

Bay Turner / Mr. Turner – Mike Leigh
11 Ekim Cumartesi, 16.00

İngiliz orta sınıfının gündelik yaşamından benzersiz filmler çıkaran yönetmen Mike Leigh, bu kez empresyonizm akımının öncülerinden J.M.W. Turner’ın hayatından bir kesiti anlatıyor. Mike Leigh’in 1999 yapımı dönem filmi Topsy Turvy / Karmakarışık’ı anımsatan Mr. Turner / Bay Turner’ın başrolünde, yönetmenin gedikli oyuncusu, bu rol için iki yıl resim dersi alan Timothy Spall yer alıyor. Timothy Spall Bay Turnerdaki rolüyle Cannes’da En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nün de sahibi oldu. Birçok sinemacıya esin veren 19. Yüzyıl İngiliz ressamı Turner’ın hayatının son 25 yılını işleyen film, sanatçının dönemin Londra sanat dünyası, yaşlı babası, cinsel gereksinimlerini de karşılayan hizmetçisi, metresi ve iki yetişkin kızıyla olan ilişkilerini ele alırken seyahatlerini, sanatını, cinsel tutkularını, fırtınayı resmedebilmek için kendini bir geminin direğine bağlaması gibi aşırılıklarını da anlatıyor. Filmde başrolleri Timothy Spall, Dorothy Atkinson, Marion Bailey, Paul Jesson, Lesley Manville, Martin Savage ve Ruth Sheen paylaşıyor.

Yıldız Haritası / Maps to the Stars – David Cronenberg
11 Ekim Cumartesi, 19.00

Yıldız Haritası / Maps to the Stars

Kült yönetmen David Cronenberg’in son filmi, John Cusack’ın tarifiyle “Fazla renkli, yüksek ateşli bir Hollywood rüyası”. Maps To The Stars / Yıldız Haritası filminin başrolünde bu yıl Cannes’da En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü almış Julianne Moore da bulunuyor. Cronenberg’in sığ ve bencil şöhretlerin yoz ve boş hayatlarını anlatan Hollywood taşlamasının anti kahramanları, zengin psikoterapist Stafford, uyuşturucu alışkanlığından henüz kurtulan 13 yaşındaki çocuk yıldız oğlu Benjie, yangın çıkarma alışkanlığı için yatırıldığı sanatoryumdan yeni çıkan kızı Agatha, eski şaşaalı günlerinin özlemiyle parlak bir rol peşine düşen ama bu arada annesinin hayaletinden kurtulamayan güzel oyuncu Havana ve senarist olma hayalleri kuran limuzin şoförü Jerome’dan oluşuyor. Senaryosu romancı ve senarist Bruce Wagner’ın elinden çıkan film hakkında Cronenberg şöyle diyor: “Bence tüm filmlerim eğlenceli. Bu filmim de istisna değil.” Yıldızlardan oluşan filmin oyuncu kadrosunda ise Julianne Moore, Robert Pattinson, John Cusack, Mia Wasikowska, Olivia Williams, Sarah Gadon ve Evan Bird yer alıyor.

Mommy – Xavier Dolan
11 Ekim Cumartesi, 21.30

Henüz 25 yaşındaki Xavier Dolan Mommy ile Cannes Film Festivali’nde Jüri Ödülü’nü efsane sinemacı Jean-Luc Godard’la paylaştı. Yönetmenliğini, senaristliğini, kurgusunu ve hatta kostüm tasarımını Dolan’ın üstlendiği film, bazen şiddete meyilli bazense fazla sevecen sorunlu ergen oğlu Steve’i tek başına büyütmeye çalışan dul anne Diane’ın hikâyesini anlatıyor. Komşuları olan Kyla bir gün hayatlarına girince, hem annenin hem de oğlun hayatları değişiyor. Uyguladığı 1:1 ekran oranı ve müzik, renk ve kurgu seçimleriyle Xavier Dolan’ın bu son filmi, birçok eleştirmen tarafından en iyi ve en olgun yapıtı olarak görüldü, jüri başkanı Jane Campion tarafından “O gerçekten dahi, filme bayıldım” sözleriyle övüldü. Filmin oyuncu kadrosu Anne Dorval, Suzanne Clement, Antoine Olivier Pilon, Patrick Huard, Alexandre Goyette, Michele Lituac ve Viviane Pacal’den oluşuyor. Mommy, Kanada’nın Oscar adayı oldu.

İnsanları Seyreden Güvercin / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence – Roy Andersson
12 Ekim Pazar, 11.00

Çoğu zaman adı Ingmar Bergman ile anılan, İsveç sinemasının usta yönetmeni Roy Andersson İkinci Kattan Şarkılar (2000) ve Siz, Yaşayanlar’ın (2007) ardından “Yaşayanlar” üçlemesini tamamlıyor. Dünya prömiyerini ağustosta Venedik Film Festivali’nde yapan ve Altın Aslan Ödülü’nü alan film, Holger Andersson, Nisse Vestblom’ın canlandırdığı ıvır zıvır satan iki gezgin satıcıyı izliyor. Çağdaş zamanların Don Kişot ve Sanço Panza’sı gibi, bu iki bezgin adam, günümüzün, geçmişin ve geleceğin karmakarışık dünyasına bir bakış atıyor: Aynı anda absürt, sert, gerçeküstü, öfke dolu, rahatsız edici, karanlık ve komik En Duva Satt Pa En Gren Och Funderade Pa Tıllvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence / İnsanları Seyreden Güvercin, farklı yaşamlar ve durumların içinden geçerken bize yaşamın ihtişamını, insanoğlunun kırılganlığını ve yaklaşan kıyametini hatırlatıyor, tıpkı bir dalın üzerinden bizleri gözleyen bir güvercin gibi.

Timbuktu – Abderrahmane Sissako
12 Ekim Pazar, 13.30

Afrika sinemasının en büyük isimlerinden Abderrahman Sissako’nun sessiz bir direnişi anlatan son filmi Timbuktu, bu yıl Cannes’da yarışan en çarpıcı filmlerden biri oldu. Mali’nin kuzeyinde şeriat yasalarının geçerliliği ilan edildikten sonra birçok ailenin yaşamının nasıl mahvolduğunu anlatan Timbuktu için Sissako şöyle diyor: “Filmlerimde umut vardır umarım. Müziği yasaklasalar da en güçlü müzik kafamızın içinde duyduğumuzdur.” Filmin kahramanı, ailesiyle birlikte Timbuktu yakınlarında, çölde yaşayan Tuareg çoban Kidane. İneğini öldüren bir balıkçıyı kazara öldürünce Kidane, gülmeyi, sigara içmeyi, futbolu ve müziği bile yasaklayan, tuhaf olduğu kadar ölümcül kararlar veren mahkemeleriyle iktidara gelen aşırı dincilerin insafına kalıyor. Başrollerinde Abel Jafri ve Hichem Yacoubi’nin yer aldığı film, 2014 Cannes’da Kiliseler Birliği ve François Chalais Ödülleri’nin sahibi oldu. Timbuktu, Moritanya’nın Oscar adayı oldu.

Turist / Force Majeur – Ruben Östlund
12 Ekim Pazar, 16.00

Turist / Force Majeur

2014 Cannes Jüri Ödülü – Belirli Bir Bakış ve 2014 MOTOVUN FIPRESCI Ödülü sahibi Turist’te yönetmen Ruben Östlund çağdaş aile yapısında erkeğin rolünü alışılmışın dışında bir mizahla inceliyor. Fransa Alpleri’ne kayağa giden İsveçli bir aile dağın eteklerindeki lokantada öğle yemeği yerken çığ düşer. Anne Ebba çocuklarını korumaya çalışırken baba Tomas’a seslenir fakat Tomas bu arada kendi canının derdindedir. Kimseye bir şey olmasa da ailenin hassas çekirdeği çatlamıştır bir kere. Tomas ile Ebba evliliklerini sorgularken Tomas yeniden “ailenin direği” konumunu ele geçirmeye çalışacaktır. Östlund’un İsveç toplumundaki ırkçılık ve sınıf ayrımını aşırı gerçekçi bir gözle incelediği 2011 yapımı filmi Play / Oyun birçok ödül kazanmıştı. Turist’te ise başrolleri Johannes Kuhnke, Lisa Loven Kongsli, Clara Wettergren, Vincent Wettergren, Kristofer Hivju, Fanni Metelius paylaşıyor. Turist, İsveç’in Oscar adayı oldu.

Beyaz Tanrı / Fehér isten / White God – Kornél Mundruczo
12 Ekim Pazar, 19.00

Feher Isten / White God / Beyaz Tanrı alışılmadık bir insan-köpek macerası ya da vahşi bir devrim filmi olmakla beraber aynı zamanda ebedi bir dostluğu da anlatıyor. Filmin anti-kahramanı (kahverengi, kırma bir köpek olan) Hagen. Sahipleri onu sokağa attıktan sonra, 13 yaşındaki Lili dışında karşılaştığı tüm insanlarsa Hagen’ın ya düşmanı ya da ona zorluk çıkarıyorlar. Hagen’ı sokakta bulan bir adam onu dövüş köpeği olarak yetiştirmeye başlar. Hagen şiddete ve saldırganlığa kayarken, kentteki bütün köpekler insanlara vahşi bir devrime girişmişlerdir. Kornél Mundruczó’nun Macar yönetmen Miklos Jancso’ya ithaf ettiği altıncı uzun metrajı, 2014 Cannes En İyi Film – Belirli Bir Bakış Ödülü’nün sahibi oldu. Filmin oyuncuları arasında Zsofia Psotta, Sandor Zsoter, Lili Manori, Laszlo Galffi, Szabolcs Thuroczy ve Kornel Mundruczo bulunuyor. Beyaz Tanrı, Macaristan’ın Oscar adayı oldu.

Geronimo – Tony Gatlif
12 Ekim Pazar, 21.30

Kendi evden kaçış hikâyesi ve namus cinayetlerinden esinlenen Tony Gatlif, Romeo ve Jülyet, Batı Yakasının Hikâyesi ve Kanlı Düğün’ün çağdaş bir karışımıyla yeniden beyazperdeye dönüyor: Geronimo; yüksek enerjili, dans, Flamenko, Türk müziği ve hip hopla dolu, çağdaş bir trajedi… Fransa’nın güneyinde, kızgın yaz sıcağında, sosyal eğitmen Geronimo, bir rahibe gibi kendini St. Pierre mahallesindeki gençler arasındaki gerilimi gidermeye vermiştir. Zorla evlendirilmek istenen Türk kökenli genç Nil evden kaçıp Çingene sevgilisinin kollarına koşunca iki çete arasındaki gerginlik çatışmaya dönüşür. İtiş-kakış, müzik savaşlarına dönüşünce huzursuzluğu dindirme görevini Geronimo üstelenecektir. Filmde Celine Sallette, Rachid Yous, David Murgia, Nailia Harzoune, Vincent Heneine, Adrien Ruiz, Aksel Üstün ve Tim Seyfi’yi izliyoruz.

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 5. Gün: İnsan Sermayesi, Ayrı Dünyalar, Dile Veda, Beyaz Gölge

İnsan Sermayesi (Il Capitale Umano / Human Capital):

Il Capitale Umano / Human Capital

Aynı hikâyeyi birden fazla karakterin bakış açısından anlatmak çok yeni bir buluş değil belki ama zekice yazılmış bir senaryo ile birlikte hâlâ ortaya iyi filmler çıkartabiliyor. İnsan Sermayesi de böyle bir film. Yılbaşı gecesinde bir arabanın çarpıp kaçması ile hayatını kaybeden bir işçi ile başlayan film, altı ay öncesine dönerek olaya karışmış olabilecek çeşitli karakterlerin her birine birer bölüm ayırarak bu altı ayı birkaç kez farklı açılardan gözler önüne seriyor. Her ne kadar filmin ana çatısı, o arabayı kim kullanıyordu gizeminin çözülmesi üzerine kurulsa da kısa sürede bu sorunun aslında çok da önemli olmadığını görüyoruz. Evet, bu soru filmin son bölümüne kadar geçerliliğini koruyor ama hem izlediğimiz pek çok olayın aslında kaza ile bir ilgisi yok, hem de olay çok da gizemli değil aslında.

Filmin asıl derdi ekonomik bir krizin ortasındaki İtalya’da farklı sınıflardan karakterleri aynı öykü içinde toplayabilmek. Daha önce de belirttiğimiz gibi festivallerde öne çıkan filmlerden hatırı sayılır bir kısmında ekonomik kriz önemli bir yer tutuyor. Film normalde hemen hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen, çocuklarının arkadaşlıkları nedeniyle yan yana gelen iki aileyi anlatıyor. Ana karakterlerimiz, kızının zengin bir ailenin oğluyla arkadaşlık etmesinden çok memnun gözüken, rahatsız edici derecede sokulgan Dino, onun kızı Serena ve zengin ailenin pek etliye sütlüye karışmayan, daha doğrusu kocası Giovanni tarafından sürekli olayların dışında tutulan annesi Carla. Dino’nun, elindeki (bir kısmı kendisine ait olmayan) tüm parayı Giovanni’den aldığı tavsiyeyle bir hisse senedine yatırması ve bu senedin sürekli değer kaybetmesi ana hikayelerden biri. Eski bir oyuncu olan Carla ise kocası ile yaşadığı sorunları ve hayatında hissettiği boşluğu ona eski günlerini hatırlatacak bir sanat faaliyeti ile unutma derdinde. Serena’nın hikâyesi ise daha çok bir gençlik aşkı üzerinden gelişiyor.

Bir roman uyarlaması olan İnsan Sermayesi, öncelikle her bölümün birbirini tamamlayan yapısı ile dikkati çekiyor. Karakterlerin bazı hareketleri neden yaptıklarını aynı sahneyi bir başka bakış açısıyla gördüğümüzde anlıyoruz. Örneğin bir karakterin ağlamasının ya da bir yere gecikmesinin nedeni diğer bölümde belli oluyor. Ya da ilk başta farklı bir anlamı olduğunu sandığımız bir hareketin ilk algıladığımızdan farklı olduğunu daha sonra anlıyoruz. Bu anlamda gayet zekice yazılmış bir senaryo var karşımızda. Bir tek iki genç arasındaki ilişki konusu çok iyi çözülememiş gibi geldi ama onun da detayını filmin gelişmelerini açık etmeden veremiyorum.

Oyunculuk açısından da gayet sağlam olan İnsan Sermayesi (bir tek Valeria Golino biraz harcanmış sanki), Filmekimi’nde de gösterilecek. Diğer filmler arasında çok öne çıkmıyor belki ama İtalya’da pek çok ödül töreninde geçen yılın en iyi filmlerinden Muhteşem Güzellik’in önüne geçmiş bir filmden bahsettiğimiz unutulmamalı.

Ayrı Dünyalar (Zwischen Welten / Inbetween Worlds):

Ayrı Dünyalar (Zwischen Welten / Inbetween Worlds)

Amerika ve Avrupa ülkeleri dünyanın geri kalan bölgesindeki çeşitli ülkelere o ya da bu nedenle sıklıkla asker gönderiyorlar. Elbette bu askerlerin hikâyeleri sinema için önemli bir kaynak oluşturuyor. Bu tip filmler farklı bakış açılarıyla çekilebiliyor. Oradaki askerleri kahraman birer iyilik meleği, karşısındakileri de tümüyle kötü olarak gösterip militarist bir söylem tutturmak da mümkün, olaya eleştirel açıdan bakıp burada ne işimiz var demek de. Bir de olaya doğrudan insani bir açıdan bakıp oradaki askerlerin durumlarına odaklanmak mümkün. Feo Aladağ ikinci filmi olan Ayrı Dünyalar’da Afganistan’daki Alman askerlerini anlatırken her ne kadar onların olumlu yönlerini öne çıkarsa da daha çok duygularına odaklanmaya çalışmış. Film boyunca kardeşini de Afganistan’da görev yaptığı yere yakın bir yerde kaybetmiş olan Jesper’ın yanındayız. Onun Taliban karşısında yer alan yöre halkı ve aralarındaki iletişimi sağlayan Tarık ile yavaş yavaş kurduğu dostluğa tanıklık ediyoruz.

Film her ne kadar tümüyle militarist bir atmosfer sergilemese de batıya gitmeyi, İngilizce öğrenmeyi Afganlı gençler için tek çare gibi göstermesi biraz rahatsız ediyor. Karamsar finali Afganistan’ı içeriden düzeltmenin mümkün olmadığı mesajını veriyor adeta. Yine de merak unsurunu ayakta tutan hikâyesi, başarılı görüntüleri ve oyunculukları ile izlemeye değer bir film. Ama daha iyi olabilirdi demekten de kendini alamıyor insan.

Dile Veda (Adieu au Langage / Goodbye to Language):

Dile Veda (Adieu au Langage / Goodbye to Language)

Jean-Luc Godard. Sinema sanatının bu büyük ismi her zaman bir yenilik peşindeydi. 83 yaşında hâlâ öyle. Evet, kendisi bir süredir seyircinin filmlerinden ne anladığını hiç önemsemiyor belki ama herkesin bambaşka bir anlam çıkarabileceği filmlerinin üzerinde ince ince düşünüyor belli ki. Artık bir Godard filmine gittiğinizde giriş-gelişme-sonuç kalıbı içeren bir film görmeyeceğinizi biliyorsunuz. O klasik film gramerini yıkalı çok oldu. Bu nedenle bir süredir Godard filmlerini yorumlamayı da bıraktım ben. Bildiğimiz anlamda bir film eleştirisi de onun filmleri için çok uygun değil çünkü. Filmlerinden herkes bambaşka bir anlam çıkarabilir. Anlamı bırakın filmin konusu neydi dediğiniz zaman bile bambaşka cevaplar alabilirsiniz. Dile Veda da böyle bir film. İzleyin, isterseniz filmin yarısında çıkın ama kendi kararınızı verin diyeceğim ama önce Godard ve yenilikçiliği üzerine birkaç kelam daha edeyim.

Godard bir süre önce 3 boyutlu filmlere merak saldı ve bu filmde görüyoruz ki bu teknik üzerine genç meslektaşlarından daha fazla düşünmüş. 3D’yi ucuz heyecanlar yaratmaktan ziyade sinemanın görsel algısını yenileyecek şekilde nasıl kullanırım demiş ve olayı farklı bir noktaya taşımış. Sadece 3D anlamında değil, Godard hala film dili üzerinde farklı şeyler yapmaya devam ediyor. Örneğin filmin birbirini takip eden farklı bölümlerden oluşacağı izlenimi verdikten sonra onu da kırıyor. Tam da bu ve benzeri nedenlerden ötürü Godard hâlâ sinema için çok önemli bir yönetmen. Filmlerini sevelim ya da sevmeyelim, sinema camiasında bu kadar önemli bir yerde olup bu kadar deneysel işler yapan başka bir sinemacı yok ve sinemanın gelişmesi için birilerinin böyle şeyler yapması da gerekli. Godard, o ya da bu nedenle sinemayı bıraktığında yeri kolay kolay doldurulamayacak bir boşluk oluşturacak.

Beyaz Gölge (White Shadow):

Beyaz Gölge (White Shadow)

Batıl inanç denen şey çok tuhaf bir olgu, insanların neye inanacağı belli olmuyor. Tanzanya’da (ve Afrika’nın bazı bölgelerinde) albinoların bazı organlarının kimi hastalıkları iyileştirdiği yolunda bir inanç var. Ne yazık ki bu inanç nedeniyle öldürülen albinolar var. Beyaz Gölge bu gerçek olaylardan yola çıkarak yazılmış kurmaca bir hikâye oluşturuyor.

Filmin başında ana karakterimiz olan Alias’ın babası tam da yukarda bahsettiğim olaydan dolayı vahşice öldürülür. Alias’ın başına da aynı şeyin gelmesinden korkan annesi de onu şehirdeki dayısının yanına gönderir. Ama büyük şehirde küçük insanların hayatı da o kadar kolay değildir. Beyaz Gölge söz konusu albino meselesinin üzerine bir de şehirde yaşananlar eklenince giderek daha karamsar bir noktaya doğru giden, görsel olarak da karanlık bir film. Arka planda sürekli olarak devam eden boğucu müziğin etkisiyle (ki bence müzik biraz fazla kullanılmış) daha da ağırlaşan bir atmosferi var. Film bittiğinde bir kâbustan uyanmış gibi rahat bir nefes alıyorsunuz. Bu yorumları film kötüydü anlamında söylemiyorum, yönetmen belli ki tam da filmin her geçen dakikada üzerinize çökmesini, içinize oturmasını hedeflemiş, bunu da işin içine duygu sömürüsü katmadan, hatta zaman zaman belgesele yakın bir üslup kullanarak gerçekleştirmiş. Bu anlamda istediğini yapmayı beceren ama izlemesi zorlu bir film.

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 4. Gün: Malik Olmak veya Olmamak, Birleşen Kalpler, Beni Anla

Geçtiğimiz Pazar akşamı biten Adana Altın Koza Film Festivali’nden son iki günün film yorumları eksik kalmıştı. İşte dördüncü gün:

Malik Olmak veya Olmamak (To Have and Have Not):

Malik Olmak veya Olmamak (To Have and Have Not)

Festivallerde yeni filmleri izlemek elbette keyifli ama klasik filmleri beyazperdede izleme şansı bir başka. Altın Koza bu yıl yakın zamanda kaybettiğimiz Lauren Bacall anısına bir bölüm ayırırken, Orhan Kemal’in 100., Chaplin’in 125., Shakespeare’nin ise 450. doğum yıllarını da unutmadı. Ne yazık ki bu bölümlerde yer alan filmleri iyi tanıtabildiğini söylemek zor. Ulusal yarışma filmleri ve yılın yeni yapımlarının yanında bu filmler pek fazla ön plana çıkamadı. Zaten festivalin web sayfasında bu filmler ile ilgili bilgi bile yoktu. Aralarından Bacall ve Bogart’ın beraber oynadıkları filmler özellikle dikkatimi çekti. Önceden izlemiş olsam da bu ikiliyi sinema perdesinde görmek gerekliydi.

Bogart ve Bacall’ın tanıştıkları film olarak sinema tarihine geçen To Have and Have Not aynı zamanda sinema tarihinin en ünlü repliklerinden “ıslık çalmayı biliyorsun, değil mi Steve” cümlesini de içerir. Yıllar önce izlerken farkına varmamıştım ama film belirgin bir şekilde bir yıl önce çekilen ve büyük başarı toplayan Casablanca model alınarak yapılmış ve o filmi seven seyirciyi hedeflemiş. Tıpkı Casablanca gibi İkinci Dünya Savaşı yıllarında egzotik bir mekânda geçen filmde Humphrey Bogart neredeyse Casablanca’daki Rick ile aynı karakteri oynuyor. Etrafında olanları umursamayan, sadece kendi kazancına bakan, daha doğrusu dışardan öyle görünen ama kalbinde iyiden yana bir karakter. Yine ortada Nazilerden kaçmaya çalışan bir çift var. Hatta barın sempatik müzisyeni bile unutulmamış. Elbette Bogart’ın bir de aşkı var. İşte o karakteri bu kez Ingrid Bergman yerine, o yıllarda yepyeni bir keşif olan gencecik Lauren Bacall canlandırıyor (film sırasında 19 yaşında ama kesinlikle daha olgun duruyor).

Doğrusunu söylemek gerekirse uyarlandığı romanın altında Ernest Hemingway’in, senaryonun altında da William Faulkner’in imzasını görünce insan daha sağlam bir hikâye bekliyor (hoş Hemingway en kötü romanım demiş ama). Ama aradan geçen yıllarda filmin hikâyesinin çok da önemi kalmamış zaten. Film setinde alevlenen Bogart-Bacall aşkı tüm ateşiyle perdeden seyirciye geçiyor. İkilinin bu filmdeki rolleri ile sinemanın en seksi çiftlerinden biri olarak anılmaları boşa değil. Seksilik denen şeyin ucuz cinsellik pazarlaması ile aynı şey olmadığını da çok net gösteriyor. Hikâye sıkıntılı olsa da diyalogların son derece başarılı olduğunu söylemek gerek. Sırf ikili arasındaki muhteşem atışmaları dinlemek için bile izlenebilecek bir film. O halde o meşhur ıslık diyalogunu tekrar hatırlayalım:

Birleşen Kalpler (The Big Sleep):

Birleşen Kalpler (The Big Sleep)

Bogart-Bacall ikilisinin beraber oldukları ilk film için hikâye yetersiz ama diyaloglar iyi dedikten sonra ikilinin sonraki filmi The Big Sleep için de hikâye çok karışık ama diyaloglar iyi demek mümkün. Tıpkı ilk film gibi Howard Hawks’ın yönettiği ve senaryo yazarlarından biri olarak da yine William Faulkner’in adını gördüğümüz bu film, bu kez bir başka ünlü yazarın, Raymond Chandler’ın romanından uyarlanıyor. The Big Sleep, dönemin film-noir’larının tipik bir örneği aslında. Humphrey Bogart, meşhur dedektif Philip Marlowe’u tüm karizmasıyla canlandırıyor. Marlowe, tüm kadınların bir anda âşık olduğu, şeytan tüyü olan, aynı zamanda zeki, cesur ve hazırcevap bir dedektif. Lauren Bacall da tehlikeli bir femme fatale. Aslında bu filmin de en çekici unsuru ikili arasındaki çekim. Zaten çekildikten sonra bir süre gösterime girememiş olan film ilk haline göre epey değiştiriliyor ve To Have and Have Not’ın başarısı göz önüne alınarak Bogart ve Bacall arasındaki sahneler arttırılıyor. Ama Bogart’ın filmdeki tüm kadınlarla atışmaları izlemeye değer zaten.

Filmin en büyük sıkıntısı ise hikâyenin çok fazla karakter içermesi ve fazlasıyla karışık olması. Zaten film de yoğun olarak diyaloglarla aktığı için kimin eli kimin cebinde, kim kimi neden öldürdü sorularını cevaplamak için epey dikkatli izlemek gerekiyor. Bu karışıklığın bir nedeni doğrudan uyarlandığı romanın da karışık olması. Bir şehir efsanesi olabilir ama senaryo yazarlarının, romanın yazarı olan Raymond Chandler’ı arayıp şu karakteri kim öldürdü diye sorduklarında ben de bilmiyorum şeklinde bir cevap aldıkları söylenir. Bunun yanında Bogart-Bacall ikilisinin sahnelerini arttırmak için bazı karakterler ile ilgili sahnelerin çıkartıldığı da biliniyor. Filmin aleyhine olan unsurlardan biri de dönemin sansürü. Romanda yer alan çıplaklık ve eşcinsellik gibi unsurlar mecburen filmden çıkartılmış ya da değiştirilmiş. Romanı bilmeseniz bile filmi izlerken bir şeylerin üstünün kapandığını ya da bir otosansür olduğunu hissediyorsunuz. Filmi izlerken, bunca filmin yeniden çevrimi yapılıyor, hâlbuki kötü olmamakla beraber eksik olduğu için The Big Sleep bunu en fazla hak eden filmlerden biri diye düşündüm. Aslında bunu ilk düşünen değilim elbette. Filmin 1978 yapımı, Robert Mitchum ve Sarah Miles’ın başrolleri paylaştıkları bir versiyonu daha var. Onu izlemediğim için bir yorum yapamıyorum ama çok iyi olmadığı söyleniyor. Belki de bu romanın bir filme daha ihtiyacı var.

Neticede The Big Sleep de en başta oyuncuları için izlenmeyi hak eden bir film. Bazı David Lynch filmleri için de söylediğim şeyi söyleyeceğim: “Filmin her ayrıntısını anlamaya gerek yok, izlerken keyif aldınız mı? Tamam o zaman.” The Big Sleep de yeteri kadar keyif veriyor.

Beni Anla (Incompresa / Misunderstood):

Beni Anla (Incompresa / Misunderstood)

Asia Argento’nun sevdiğimiz arıza kadınlar grubunda müstesna bir yeri vardır. Dario Argento’nun kızı olmanın da bu arıza olma durumunda etkisi vardır diye düşünürdük. Anlaşılan doğruymuş. Asia, yönetmen ve senaryo yazarı olarak imza attığı bu üçüncü filminde 1984 yaşında dokuz yaşında olan, annesi ve babası ünlü insanlar olan Aria adında bir kızı konu ediyor. Asia’nın da 1984 yılında dokuz yaşında olduğunu, onun da anne ve babasının ünlü insanlar olduklarını düşünürsek anlatılan hikâyenin otobiyografik unsurlar taşıdığına şüphe yok. Zaten Asia ve Aria adları da yeteri kadar birbirine benziyor (daha da ötesi, ufak bir Google araması Asia Argento’nun ilk adının Aria olduğunu gösteriyor zaten).

Beni Anla, bir yandan küçük Aria’nın sınıfın havalı çocuğuna duyduğu ilk aşkı, ona âşık olan tombul çocuğu, en yakın arkadaşı ile yaşadığı maceraları anlatırken bir yandan da evliliklerinde boşanmaya varan ciddi sorunlar yaşayan anne ve babasının peşinde oradan oraya savrulmasını da onu ediyor. Filmde anlatılan pek çok olayın Asia Argonto için önemli anlamlar içerdiğini düşünmek yanlış olmaz ama seyirci olarak bu tip sorunlu bir ailede yaşanan büyüme hikâyelerinden çok fazla izledik. Açıkçası eli yüzü düzgün bir film olmakla birlikte Beni Anla’nın benzerlerinden kendini ayıracak bir yönü olduğunu söylemek zor. Yine de filmin en iyi yanının Aria’yı canlandıran Giulia Salerno ve filmin cıvıl cıvıl renk paleti olduğunu söyleyebiliriz.

Altın Koza’nın En İyisi Toz Ruhu

Toz Ruhu

21. Adana Altın Koza Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünün ödülleri dün yapılan kapanış töreni ile sahiplerini buldu. Nesimi Yetik’in Toz Ruhu filmi en iyi film seçilirken, Tansu Biçer’e de en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdı. Ayrıca hak edilmiş bir sanat yönetmeni ödülü de kazandı. Festivalin dikkat çeken filmlerinden Neden Tarkovski Olamıyorum da Yılmaz Güney ödülü ile birlikte Film-Yön en iyi yönetmen ödülünü kazandı.

Jüri tarafından verilen en iyi yönetmen ödülü ise Deniz Seviyesi ile Nisan Dağ ve Esra Saydam’a gitti. Deniz Seviyesi kazandığı altı ödül ile gecenin en çok ödül kazanan oldu aynı zamanda. Damla Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar’a oyunculuk ödülü kazandıran film, en iyi müzik, görüntü yönetmeni ve kurgu ödüllerini de kazandı. Yağmur-Kıyamet Çiçeği filmi ise izleyici ödülü ile birlikte Siyad en iyi film ödülünü de kazandı. İyi bir popüler sinema örneği olan Silsile ile üç oyuncusuna ödül kazandırdı. Serkan Keskin ve Esra Bezen Bilgin, yardımcı oyuncu ödüllerini kazanırken Aytaç Uşun da umut veren erkek oyuncu seçildi.

Yarışma filmlerinden sadece Toz Ruhu ve Silsile’yi izlemiş olduğum için onların kazandığı ödüller ile ilgili yorum yapmam gerekirse, Toz Ruhu’nda Tansu Biçer’in performansının çok başarılı olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Kesinlikle hak edilmiş ödül. Yine filmi izlerken ve sonrasında buraya yazdığım yorumda da belirttiğim gibi filmde her karakterin yaşadığı mekân çok ince ayrıntılarla örülmüştü. Diğer filmleri görmeden bile sanat yönetmeni ödülünü kazanabileceğini düşünüyordum. En İyi Film ödülü ise yarışmadaki diğer filmlerin seviyesiyle de çok ilgili elbette. Bence de kesinlikle iyi bir filmdi ama başka bir yıl bu kadar şanslı olmayabilirdi.

Silsile için gösterime girdiğinden beri iyi bir popüler sinema örneği olduğunu söylüyordum. Oyunculuk açısından da Serkan Keskin’in filmin en iyi oyuncusu olduğunu çeşitli yerlerde belirtmiştim. Onun ödülünü de doğru buluyorum. Esra Bezen Bilgin zaman zaman biraz abartılı bulduğum bir performans sergilemişti ama onun da iyi olduğuna şüphe yok. Silsile ile birlikte Toz Ruhu’nda da çok beğendimiz Aytaç Uşun ise aldığı ödülün adını gerçekten hak ediyor, umut veriyor. Yeni filmlerini bekliyoruz.

Son olarak şunu da belirtmem lazım. Bu festivalin jürisi de dayanamamış yine bazı ödülleri ikiye bölmüş. Tamam, bazı özel durumlarda olabilir ama ülkemizdeki festivallerde sürekli gördüğümüz bir uygulama bu. Artık bir festivalin bu konuda bir kural koyup ödüller ikiye bölünemez demesini umuyorum.

İşte ödüllerin tam listesi (Bu arada ödül haberini verdik ama iki günlük Altın Koza izlenimi yazısı daha gelecek, bekleyiniz):

En İyi Film Ödülü: Toz Ruhu (Yön: Nesimi Yetik, Yapımcı: Betül Esener)
Yılmaz Güney Ödülü: Neden Tarkovski Olamıyorum? (Yön: Murat Düzgünoğlu, Yapımcı: Murat Düzgünoğlu, Osman Özcan)
Adana İzleyici Ödülü: Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Yön: Onur Aydın, Yapımcı: Gülay Kuriş)
En İyi Yönetmen Ödülü: Nisan Dağ, Esra Saydam (Deniz Seviyesi)
En İyi Senaryo Ödülü: Derviş Zaim (Balık)
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Deniz Özdoğan (İçimdeki Balık), Damla Sönmez (Deniz Seviyesi)
En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: Tansu Biçer (Toz Ruhu), Ahmet Rıfat Şungar (Deniz Seviyesi)
Jüri Özel Ödülü: Settar Tanrıöğen (Yağmur-Kıyamet Çiçeği, Toz Ruhu ve Nergis Hanım filmlerindeki performansı ile)
En İyi Müzik Ödülü: Kyle Woodworth (Deniz Seviyesi)
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: John Wakayama Carey (Deniz Seviyesi)
En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü: Osman Özcan (Toz Ruhu)
En İyi Kurgu Ödülü: Özcan Vardar (Deniz Seviyesi)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: Esra Bezen Bilgin (Silsile)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü: Serkan Keskin (Silsile)
Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü: Begüm Akkaya (Nergis Hanım)
Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü: Aytaç Uşun (Silsile)
Siyad En İyi Film Ödülü: Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın)
Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü: Murat Düzgünoğlu (Neden Tarkovski Olamıyorum)

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 3. Gün: Stratos, Düşmanın Yolu, Toz Ruhu

Stratos (To Mikro Psari):

Stratos (To Mikro Psari)

Sadece Altın Koza’da değil, son yıllarda festivallerde ve sinemalarda izlediğimiz Avrupa’dan gelen filmlerin önemli bir kısmının bir şekilde ekonomik krizi konu etmeleri bir tesadüf değil. Yunan yapımı Stratos da bir kiralık katilin bile ek iş olarak fırında çalışabileceğini gösteriyor (cümleyi tersten de kurabiliriz, ek iş olarak kiralık katillik yapan bir fırın işçisi gibi). Aslında Stratos kendi mütevazı hayatında çok paraya ihtiyaç duymuyor, fırın işçiliğinden kazandığı para ona yetecek gibi. Ama hapiste hayatını kurtaran arkadaşına yardım etmek onun için bir onur meselesi. Aslında onun için adam öldürmek de fırında çalışmaktan çok farklı değil. Gençliğinde duygularına yenik düşüp cinayet işlemiş belki ama bugün işimi yaparım, gerisine karışmam modunda. Çevresinde yakınlık hissedip duygularını gösterdiği tek kişi de komşularının küçük kızı. Ne zaman ki komşuları ile ilgili bir mesele ortaya çıkıyor, işte o zaman inisiyatif alıyor.

Bu tip yalnız katil hikâyeleri kaçınılmaz olarak Melville’in Le Samouraï’sini akla getiriyor. Ortak nokta olarak bu filmin de atmosfer ağırlıklı olduğu söylenebilir. Yönetmen Yannis Economides bir aksiyon filmi yapmaktan ziyade sessiz ve derinden gelişen bir film yapmayı tercih etmiş. Pek çok sahneye eşlik eden, sadece ufak gitar dokunuşlarından oluşan müzik de bu atmosferi oluşturmakta etkili. Festivalin çok adı duyulmayan ama iyi filmlerinden. Vizyona girebileceğini zannetmiyorum ama başka festivallerde karşınıza çıkarsa bir şans verin derim.

Düşmanın Yolu (Two Men in Town):

Düşmanın Yolu (Two Men in Town)

Düşmanın Yolu, yönetmen Rachid Bouchareb’a tamam fena film yapmamışsın ama elinde böyle bir oyuncu kadrosu varken çıka çıka bu mu çıktı dedirtiyor. Aslında konu ilgi çekici. 18 yıl sonra hapisten şartlı tahliyeyle çıkan bir adam yardımcısını öldürdüğü şerifle ve eski arkadaşlarıyla karşı karşıya geliyor. Hapisteyken Müslümanlığı seçmiş olan William, gençliğinde yaptığı hatalardan ders almış gibi görünüyor ama kimi zaman yeniden o öfke patlamalarını yaşayabileceğine dair sinyaller de veriyor. Bu arada bankada tanıştığı bir kadınla bir gönül ilişkisi de kurmaya çalışıyor yavaş yavaş. Ama geçmişi onu rahat bırakmıyor işte.

Bu kısa özet sonrası filmden beklediğiniz hemen her şey tek tek gerçekleşiyor. Yönetmen zaten finali en baştan gösterdiği için filmi şimdi ne olacak şeklinde bir merak duygusundan çok karakter nasıl bu noktaya geldi sorusu üzerinden ilerletmek istediği açık. Bunun için de karakterlerin ilgi çekici olması gerek. Biri hariç olamıyor. O biri de Brenda Blethyn’ın “bizim emekli komşu Ayşe teyze” fiziği ve havasıyla canlandırdığı şartlı tahliye memuru Emily. Onun kendi hayat hikâyesiyle ilgili çok fazla bir şey öğrenmesek de tatlı sert tavrı, ülkenin bir köşesinde ailesinden uzak yaşayan bağımsız bir kadın olması onu ilgi çekici bir karakter yapıyor. Başrolde Forest Whitaker, Müslümanlığı seçmesine fazlaca vurgu yapılan karakterinde fena sayılmaz ama onun için kolay bir rol zaten. Filmin en fecisi ise normalde çok sevdiğim bir oyuncu olan Harvey Keitel. Artık film sırasında çok mu sıkıldı, yönetmenle mi atıştı bilinmez, zaten az sahnem var, bitse de gitsem modunda.

Toz Ruhu:

Toz Ruhu

Toz Ruhu, kısa filmleriyle çok sevdiğimiz, yıllar önce Ankara sinemalarında aynı salonlarda onlarca film izlediğimiz Nesimi Yetik’in nicedir beklediğimiz ilk uzun metrajlı filmi. Benim için Altın Koza’nın en merak ettiğim filmiydi belki de. Neyse ki karşımıza iyi bir film çıktı.

Film bir erkek gündelikçi olan, kendi deyimiyle hobi olarak da fantezi müzik yapan Metin’in hayatından bir kesit sunuyor. Filmin öncelikle dikkat çeken noktası Tansu Biçer’in büyük bir başarıyla canlandırdığı bu karakter zaten. Karakter en ufak ayrıntılarıyla ince ince çizilmiş. Film ilerledikçe giderek içimizde yaşayan tanıdığımız bir karakter olmaya başlıyor. Diğer karakterler ile konuşmalarından, geçmişine dair kimi detayları da yakalamak mümkün. Örneğin müziğin zaten onun için bir hobinin çok ötesinde olduğunu hissediyoruz ama film ilerledikçe onun İstanbul’a gelmesinin nedeninin aslında müzik olduğunu öğreniyoruz.

Metin karakteri filmde çok baskın bir yer tutuyor, hatta onun olmadığı hiçbir sahne yok belki de ama yan karakterler de aşağı kalmıyor. Özellikle İstanbul’a acemi birliğine gelen yeğen rolünde Aytaç Uşun çok başarılı. Aslında tüm oyuncular ile ilgili benzer cümleleri kurmak mümkün. Metin’in hayatına şöyle bir giren tüm karakterler, yaşadıkları yerler, tarzları, giyinişleri ben bu adamı/kadını tanıyorum dedirtecek kadar gerçek. Hadi bir eleştiri yapmış olayım, bir tek Settar Tanrıöğen’ın karakteri fazlaca Saldıray Abi’nin tekrarı gibiydi.

Teknik açıdan filmin düşük bir bütçeyle çekildiği anlaşılıyor. Çok kusursuz bir ses ve görüntüsü yok belki ama bu da doğallığı arttırıyor. Sadece ses konusunda zaman zaman ufak nesnelerin seslerinin diğer sesleri bastıracak kadar yüksek duyulduğunu söyleyebilirim. Ancak yönetmen filmden önce salonun ses ve görüntüsünden şikâyetçi olduğunu söylemişti. Bir miktar sorunlu olarak izlemiş olabiliriz.

Film sonrası yapılan eleştirilere bakıldığı zaman karakter çalışmasının çok iyi olduğu konusunda hemen herkes hemfikir gibi gözüküyor. Filmin başarılı olup olmadığı ile ilgili ayrı düşülen nokta bu karakterin nasıl bir hikâyede yer aldığı konusu. Ama belli ki Nesimi, sadece karakterin hayatından bir kesit ortaya koymaya çalışmış. Filmi geleneksel bir senaryo yapısından bilerek uzak tutmuş. Bu durum kabul edilerek izlendiğinde ortada başarılı bir film var kanımca.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.329 hits
Şubat 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.