Posts Tagged 'Altın Koza'

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 5. Gün: İnsan Sermayesi, Ayrı Dünyalar, Dile Veda, Beyaz Gölge

İnsan Sermayesi (Il Capitale Umano / Human Capital):

Il Capitale Umano / Human Capital

Aynı hikâyeyi birden fazla karakterin bakış açısından anlatmak çok yeni bir buluş değil belki ama zekice yazılmış bir senaryo ile birlikte hâlâ ortaya iyi filmler çıkartabiliyor. İnsan Sermayesi de böyle bir film. Yılbaşı gecesinde bir arabanın çarpıp kaçması ile hayatını kaybeden bir işçi ile başlayan film, altı ay öncesine dönerek olaya karışmış olabilecek çeşitli karakterlerin her birine birer bölüm ayırarak bu altı ayı birkaç kez farklı açılardan gözler önüne seriyor. Her ne kadar filmin ana çatısı, o arabayı kim kullanıyordu gizeminin çözülmesi üzerine kurulsa da kısa sürede bu sorunun aslında çok da önemli olmadığını görüyoruz. Evet, bu soru filmin son bölümüne kadar geçerliliğini koruyor ama hem izlediğimiz pek çok olayın aslında kaza ile bir ilgisi yok, hem de olay çok da gizemli değil aslında.

Filmin asıl derdi ekonomik bir krizin ortasındaki İtalya’da farklı sınıflardan karakterleri aynı öykü içinde toplayabilmek. Daha önce de belirttiğimiz gibi festivallerde öne çıkan filmlerden hatırı sayılır bir kısmında ekonomik kriz önemli bir yer tutuyor. Film normalde hemen hiçbir ortak noktaları olmamasına rağmen, çocuklarının arkadaşlıkları nedeniyle yan yana gelen iki aileyi anlatıyor. Ana karakterlerimiz, kızının zengin bir ailenin oğluyla arkadaşlık etmesinden çok memnun gözüken, rahatsız edici derecede sokulgan Dino, onun kızı Serena ve zengin ailenin pek etliye sütlüye karışmayan, daha doğrusu kocası Giovanni tarafından sürekli olayların dışında tutulan annesi Carla. Dino’nun, elindeki (bir kısmı kendisine ait olmayan) tüm parayı Giovanni’den aldığı tavsiyeyle bir hisse senedine yatırması ve bu senedin sürekli değer kaybetmesi ana hikayelerden biri. Eski bir oyuncu olan Carla ise kocası ile yaşadığı sorunları ve hayatında hissettiği boşluğu ona eski günlerini hatırlatacak bir sanat faaliyeti ile unutma derdinde. Serena’nın hikâyesi ise daha çok bir gençlik aşkı üzerinden gelişiyor.

Bir roman uyarlaması olan İnsan Sermayesi, öncelikle her bölümün birbirini tamamlayan yapısı ile dikkati çekiyor. Karakterlerin bazı hareketleri neden yaptıklarını aynı sahneyi bir başka bakış açısıyla gördüğümüzde anlıyoruz. Örneğin bir karakterin ağlamasının ya da bir yere gecikmesinin nedeni diğer bölümde belli oluyor. Ya da ilk başta farklı bir anlamı olduğunu sandığımız bir hareketin ilk algıladığımızdan farklı olduğunu daha sonra anlıyoruz. Bu anlamda gayet zekice yazılmış bir senaryo var karşımızda. Bir tek iki genç arasındaki ilişki konusu çok iyi çözülememiş gibi geldi ama onun da detayını filmin gelişmelerini açık etmeden veremiyorum.

Oyunculuk açısından da gayet sağlam olan İnsan Sermayesi (bir tek Valeria Golino biraz harcanmış sanki), Filmekimi’nde de gösterilecek. Diğer filmler arasında çok öne çıkmıyor belki ama İtalya’da pek çok ödül töreninde geçen yılın en iyi filmlerinden Muhteşem Güzellik’in önüne geçmiş bir filmden bahsettiğimiz unutulmamalı.

Ayrı Dünyalar (Zwischen Welten / Inbetween Worlds):

Ayrı Dünyalar (Zwischen Welten / Inbetween Worlds)

Amerika ve Avrupa ülkeleri dünyanın geri kalan bölgesindeki çeşitli ülkelere o ya da bu nedenle sıklıkla asker gönderiyorlar. Elbette bu askerlerin hikâyeleri sinema için önemli bir kaynak oluşturuyor. Bu tip filmler farklı bakış açılarıyla çekilebiliyor. Oradaki askerleri kahraman birer iyilik meleği, karşısındakileri de tümüyle kötü olarak gösterip militarist bir söylem tutturmak da mümkün, olaya eleştirel açıdan bakıp burada ne işimiz var demek de. Bir de olaya doğrudan insani bir açıdan bakıp oradaki askerlerin durumlarına odaklanmak mümkün. Feo Aladağ ikinci filmi olan Ayrı Dünyalar’da Afganistan’daki Alman askerlerini anlatırken her ne kadar onların olumlu yönlerini öne çıkarsa da daha çok duygularına odaklanmaya çalışmış. Film boyunca kardeşini de Afganistan’da görev yaptığı yere yakın bir yerde kaybetmiş olan Jesper’ın yanındayız. Onun Taliban karşısında yer alan yöre halkı ve aralarındaki iletişimi sağlayan Tarık ile yavaş yavaş kurduğu dostluğa tanıklık ediyoruz.

Film her ne kadar tümüyle militarist bir atmosfer sergilemese de batıya gitmeyi, İngilizce öğrenmeyi Afganlı gençler için tek çare gibi göstermesi biraz rahatsız ediyor. Karamsar finali Afganistan’ı içeriden düzeltmenin mümkün olmadığı mesajını veriyor adeta. Yine de merak unsurunu ayakta tutan hikâyesi, başarılı görüntüleri ve oyunculukları ile izlemeye değer bir film. Ama daha iyi olabilirdi demekten de kendini alamıyor insan.

Dile Veda (Adieu au Langage / Goodbye to Language):

Dile Veda (Adieu au Langage / Goodbye to Language)

Jean-Luc Godard. Sinema sanatının bu büyük ismi her zaman bir yenilik peşindeydi. 83 yaşında hâlâ öyle. Evet, kendisi bir süredir seyircinin filmlerinden ne anladığını hiç önemsemiyor belki ama herkesin bambaşka bir anlam çıkarabileceği filmlerinin üzerinde ince ince düşünüyor belli ki. Artık bir Godard filmine gittiğinizde giriş-gelişme-sonuç kalıbı içeren bir film görmeyeceğinizi biliyorsunuz. O klasik film gramerini yıkalı çok oldu. Bu nedenle bir süredir Godard filmlerini yorumlamayı da bıraktım ben. Bildiğimiz anlamda bir film eleştirisi de onun filmleri için çok uygun değil çünkü. Filmlerinden herkes bambaşka bir anlam çıkarabilir. Anlamı bırakın filmin konusu neydi dediğiniz zaman bile bambaşka cevaplar alabilirsiniz. Dile Veda da böyle bir film. İzleyin, isterseniz filmin yarısında çıkın ama kendi kararınızı verin diyeceğim ama önce Godard ve yenilikçiliği üzerine birkaç kelam daha edeyim.

Godard bir süre önce 3 boyutlu filmlere merak saldı ve bu filmde görüyoruz ki bu teknik üzerine genç meslektaşlarından daha fazla düşünmüş. 3D’yi ucuz heyecanlar yaratmaktan ziyade sinemanın görsel algısını yenileyecek şekilde nasıl kullanırım demiş ve olayı farklı bir noktaya taşımış. Sadece 3D anlamında değil, Godard hala film dili üzerinde farklı şeyler yapmaya devam ediyor. Örneğin filmin birbirini takip eden farklı bölümlerden oluşacağı izlenimi verdikten sonra onu da kırıyor. Tam da bu ve benzeri nedenlerden ötürü Godard hâlâ sinema için çok önemli bir yönetmen. Filmlerini sevelim ya da sevmeyelim, sinema camiasında bu kadar önemli bir yerde olup bu kadar deneysel işler yapan başka bir sinemacı yok ve sinemanın gelişmesi için birilerinin böyle şeyler yapması da gerekli. Godard, o ya da bu nedenle sinemayı bıraktığında yeri kolay kolay doldurulamayacak bir boşluk oluşturacak.

Beyaz Gölge (White Shadow):

Beyaz Gölge (White Shadow)

Batıl inanç denen şey çok tuhaf bir olgu, insanların neye inanacağı belli olmuyor. Tanzanya’da (ve Afrika’nın bazı bölgelerinde) albinoların bazı organlarının kimi hastalıkları iyileştirdiği yolunda bir inanç var. Ne yazık ki bu inanç nedeniyle öldürülen albinolar var. Beyaz Gölge bu gerçek olaylardan yola çıkarak yazılmış kurmaca bir hikâye oluşturuyor.

Filmin başında ana karakterimiz olan Alias’ın babası tam da yukarda bahsettiğim olaydan dolayı vahşice öldürülür. Alias’ın başına da aynı şeyin gelmesinden korkan annesi de onu şehirdeki dayısının yanına gönderir. Ama büyük şehirde küçük insanların hayatı da o kadar kolay değildir. Beyaz Gölge söz konusu albino meselesinin üzerine bir de şehirde yaşananlar eklenince giderek daha karamsar bir noktaya doğru giden, görsel olarak da karanlık bir film. Arka planda sürekli olarak devam eden boğucu müziğin etkisiyle (ki bence müzik biraz fazla kullanılmış) daha da ağırlaşan bir atmosferi var. Film bittiğinde bir kâbustan uyanmış gibi rahat bir nefes alıyorsunuz. Bu yorumları film kötüydü anlamında söylemiyorum, yönetmen belli ki tam da filmin her geçen dakikada üzerinize çökmesini, içinize oturmasını hedeflemiş, bunu da işin içine duygu sömürüsü katmadan, hatta zaman zaman belgesele yakın bir üslup kullanarak gerçekleştirmiş. Bu anlamda istediğini yapmayı beceren ama izlemesi zorlu bir film.

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 4. Gün: Malik Olmak veya Olmamak, Birleşen Kalpler, Beni Anla

Geçtiğimiz Pazar akşamı biten Adana Altın Koza Film Festivali’nden son iki günün film yorumları eksik kalmıştı. İşte dördüncü gün:

Malik Olmak veya Olmamak (To Have and Have Not):

Malik Olmak veya Olmamak (To Have and Have Not)

Festivallerde yeni filmleri izlemek elbette keyifli ama klasik filmleri beyazperdede izleme şansı bir başka. Altın Koza bu yıl yakın zamanda kaybettiğimiz Lauren Bacall anısına bir bölüm ayırırken, Orhan Kemal’in 100., Chaplin’in 125., Shakespeare’nin ise 450. doğum yıllarını da unutmadı. Ne yazık ki bu bölümlerde yer alan filmleri iyi tanıtabildiğini söylemek zor. Ulusal yarışma filmleri ve yılın yeni yapımlarının yanında bu filmler pek fazla ön plana çıkamadı. Zaten festivalin web sayfasında bu filmler ile ilgili bilgi bile yoktu. Aralarından Bacall ve Bogart’ın beraber oynadıkları filmler özellikle dikkatimi çekti. Önceden izlemiş olsam da bu ikiliyi sinema perdesinde görmek gerekliydi.

Bogart ve Bacall’ın tanıştıkları film olarak sinema tarihine geçen To Have and Have Not aynı zamanda sinema tarihinin en ünlü repliklerinden “ıslık çalmayı biliyorsun, değil mi Steve” cümlesini de içerir. Yıllar önce izlerken farkına varmamıştım ama film belirgin bir şekilde bir yıl önce çekilen ve büyük başarı toplayan Casablanca model alınarak yapılmış ve o filmi seven seyirciyi hedeflemiş. Tıpkı Casablanca gibi İkinci Dünya Savaşı yıllarında egzotik bir mekânda geçen filmde Humphrey Bogart neredeyse Casablanca’daki Rick ile aynı karakteri oynuyor. Etrafında olanları umursamayan, sadece kendi kazancına bakan, daha doğrusu dışardan öyle görünen ama kalbinde iyiden yana bir karakter. Yine ortada Nazilerden kaçmaya çalışan bir çift var. Hatta barın sempatik müzisyeni bile unutulmamış. Elbette Bogart’ın bir de aşkı var. İşte o karakteri bu kez Ingrid Bergman yerine, o yıllarda yepyeni bir keşif olan gencecik Lauren Bacall canlandırıyor (film sırasında 19 yaşında ama kesinlikle daha olgun duruyor).

Doğrusunu söylemek gerekirse uyarlandığı romanın altında Ernest Hemingway’in, senaryonun altında da William Faulkner’in imzasını görünce insan daha sağlam bir hikâye bekliyor (hoş Hemingway en kötü romanım demiş ama). Ama aradan geçen yıllarda filmin hikâyesinin çok da önemi kalmamış zaten. Film setinde alevlenen Bogart-Bacall aşkı tüm ateşiyle perdeden seyirciye geçiyor. İkilinin bu filmdeki rolleri ile sinemanın en seksi çiftlerinden biri olarak anılmaları boşa değil. Seksilik denen şeyin ucuz cinsellik pazarlaması ile aynı şey olmadığını da çok net gösteriyor. Hikâye sıkıntılı olsa da diyalogların son derece başarılı olduğunu söylemek gerek. Sırf ikili arasındaki muhteşem atışmaları dinlemek için bile izlenebilecek bir film. O halde o meşhur ıslık diyalogunu tekrar hatırlayalım:

Birleşen Kalpler (The Big Sleep):

Birleşen Kalpler (The Big Sleep)

Bogart-Bacall ikilisinin beraber oldukları ilk film için hikâye yetersiz ama diyaloglar iyi dedikten sonra ikilinin sonraki filmi The Big Sleep için de hikâye çok karışık ama diyaloglar iyi demek mümkün. Tıpkı ilk film gibi Howard Hawks’ın yönettiği ve senaryo yazarlarından biri olarak da yine William Faulkner’in adını gördüğümüz bu film, bu kez bir başka ünlü yazarın, Raymond Chandler’ın romanından uyarlanıyor. The Big Sleep, dönemin film-noir’larının tipik bir örneği aslında. Humphrey Bogart, meşhur dedektif Philip Marlowe’u tüm karizmasıyla canlandırıyor. Marlowe, tüm kadınların bir anda âşık olduğu, şeytan tüyü olan, aynı zamanda zeki, cesur ve hazırcevap bir dedektif. Lauren Bacall da tehlikeli bir femme fatale. Aslında bu filmin de en çekici unsuru ikili arasındaki çekim. Zaten çekildikten sonra bir süre gösterime girememiş olan film ilk haline göre epey değiştiriliyor ve To Have and Have Not’ın başarısı göz önüne alınarak Bogart ve Bacall arasındaki sahneler arttırılıyor. Ama Bogart’ın filmdeki tüm kadınlarla atışmaları izlemeye değer zaten.

Filmin en büyük sıkıntısı ise hikâyenin çok fazla karakter içermesi ve fazlasıyla karışık olması. Zaten film de yoğun olarak diyaloglarla aktığı için kimin eli kimin cebinde, kim kimi neden öldürdü sorularını cevaplamak için epey dikkatli izlemek gerekiyor. Bu karışıklığın bir nedeni doğrudan uyarlandığı romanın da karışık olması. Bir şehir efsanesi olabilir ama senaryo yazarlarının, romanın yazarı olan Raymond Chandler’ı arayıp şu karakteri kim öldürdü diye sorduklarında ben de bilmiyorum şeklinde bir cevap aldıkları söylenir. Bunun yanında Bogart-Bacall ikilisinin sahnelerini arttırmak için bazı karakterler ile ilgili sahnelerin çıkartıldığı da biliniyor. Filmin aleyhine olan unsurlardan biri de dönemin sansürü. Romanda yer alan çıplaklık ve eşcinsellik gibi unsurlar mecburen filmden çıkartılmış ya da değiştirilmiş. Romanı bilmeseniz bile filmi izlerken bir şeylerin üstünün kapandığını ya da bir otosansür olduğunu hissediyorsunuz. Filmi izlerken, bunca filmin yeniden çevrimi yapılıyor, hâlbuki kötü olmamakla beraber eksik olduğu için The Big Sleep bunu en fazla hak eden filmlerden biri diye düşündüm. Aslında bunu ilk düşünen değilim elbette. Filmin 1978 yapımı, Robert Mitchum ve Sarah Miles’ın başrolleri paylaştıkları bir versiyonu daha var. Onu izlemediğim için bir yorum yapamıyorum ama çok iyi olmadığı söyleniyor. Belki de bu romanın bir filme daha ihtiyacı var.

Neticede The Big Sleep de en başta oyuncuları için izlenmeyi hak eden bir film. Bazı David Lynch filmleri için de söylediğim şeyi söyleyeceğim: “Filmin her ayrıntısını anlamaya gerek yok, izlerken keyif aldınız mı? Tamam o zaman.” The Big Sleep de yeteri kadar keyif veriyor.

Beni Anla (Incompresa / Misunderstood):

Beni Anla (Incompresa / Misunderstood)

Asia Argento’nun sevdiğimiz arıza kadınlar grubunda müstesna bir yeri vardır. Dario Argento’nun kızı olmanın da bu arıza olma durumunda etkisi vardır diye düşünürdük. Anlaşılan doğruymuş. Asia, yönetmen ve senaryo yazarı olarak imza attığı bu üçüncü filminde 1984 yaşında dokuz yaşında olan, annesi ve babası ünlü insanlar olan Aria adında bir kızı konu ediyor. Asia’nın da 1984 yılında dokuz yaşında olduğunu, onun da anne ve babasının ünlü insanlar olduklarını düşünürsek anlatılan hikâyenin otobiyografik unsurlar taşıdığına şüphe yok. Zaten Asia ve Aria adları da yeteri kadar birbirine benziyor (daha da ötesi, ufak bir Google araması Asia Argento’nun ilk adının Aria olduğunu gösteriyor zaten).

Beni Anla, bir yandan küçük Aria’nın sınıfın havalı çocuğuna duyduğu ilk aşkı, ona âşık olan tombul çocuğu, en yakın arkadaşı ile yaşadığı maceraları anlatırken bir yandan da evliliklerinde boşanmaya varan ciddi sorunlar yaşayan anne ve babasının peşinde oradan oraya savrulmasını da onu ediyor. Filmde anlatılan pek çok olayın Asia Argonto için önemli anlamlar içerdiğini düşünmek yanlış olmaz ama seyirci olarak bu tip sorunlu bir ailede yaşanan büyüme hikâyelerinden çok fazla izledik. Açıkçası eli yüzü düzgün bir film olmakla birlikte Beni Anla’nın benzerlerinden kendini ayıracak bir yönü olduğunu söylemek zor. Yine de filmin en iyi yanının Aria’yı canlandıran Giulia Salerno ve filmin cıvıl cıvıl renk paleti olduğunu söyleyebiliriz.

Altın Koza’nın En İyisi Toz Ruhu

Toz Ruhu

21. Adana Altın Koza Film Festivali’nin ulusal yarışma bölümünün ödülleri dün yapılan kapanış töreni ile sahiplerini buldu. Nesimi Yetik’in Toz Ruhu filmi en iyi film seçilirken, Tansu Biçer’e de en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandırdı. Ayrıca hak edilmiş bir sanat yönetmeni ödülü de kazandı. Festivalin dikkat çeken filmlerinden Neden Tarkovski Olamıyorum da Yılmaz Güney ödülü ile birlikte Film-Yön en iyi yönetmen ödülünü kazandı.

Jüri tarafından verilen en iyi yönetmen ödülü ise Deniz Seviyesi ile Nisan Dağ ve Esra Saydam’a gitti. Deniz Seviyesi kazandığı altı ödül ile gecenin en çok ödül kazanan oldu aynı zamanda. Damla Sönmez ve Ahmet Rıfat Şungar’a oyunculuk ödülü kazandıran film, en iyi müzik, görüntü yönetmeni ve kurgu ödüllerini de kazandı. Yağmur-Kıyamet Çiçeği filmi ise izleyici ödülü ile birlikte Siyad en iyi film ödülünü de kazandı. İyi bir popüler sinema örneği olan Silsile ile üç oyuncusuna ödül kazandırdı. Serkan Keskin ve Esra Bezen Bilgin, yardımcı oyuncu ödüllerini kazanırken Aytaç Uşun da umut veren erkek oyuncu seçildi.

Yarışma filmlerinden sadece Toz Ruhu ve Silsile’yi izlemiş olduğum için onların kazandığı ödüller ile ilgili yorum yapmam gerekirse, Toz Ruhu’nda Tansu Biçer’in performansının çok başarılı olduğu konusunda herkes hemfikirdi. Kesinlikle hak edilmiş ödül. Yine filmi izlerken ve sonrasında buraya yazdığım yorumda da belirttiğim gibi filmde her karakterin yaşadığı mekân çok ince ayrıntılarla örülmüştü. Diğer filmleri görmeden bile sanat yönetmeni ödülünü kazanabileceğini düşünüyordum. En İyi Film ödülü ise yarışmadaki diğer filmlerin seviyesiyle de çok ilgili elbette. Bence de kesinlikle iyi bir filmdi ama başka bir yıl bu kadar şanslı olmayabilirdi.

Silsile için gösterime girdiğinden beri iyi bir popüler sinema örneği olduğunu söylüyordum. Oyunculuk açısından da Serkan Keskin’in filmin en iyi oyuncusu olduğunu çeşitli yerlerde belirtmiştim. Onun ödülünü de doğru buluyorum. Esra Bezen Bilgin zaman zaman biraz abartılı bulduğum bir performans sergilemişti ama onun da iyi olduğuna şüphe yok. Silsile ile birlikte Toz Ruhu’nda da çok beğendimiz Aytaç Uşun ise aldığı ödülün adını gerçekten hak ediyor, umut veriyor. Yeni filmlerini bekliyoruz.

Son olarak şunu da belirtmem lazım. Bu festivalin jürisi de dayanamamış yine bazı ödülleri ikiye bölmüş. Tamam, bazı özel durumlarda olabilir ama ülkemizdeki festivallerde sürekli gördüğümüz bir uygulama bu. Artık bir festivalin bu konuda bir kural koyup ödüller ikiye bölünemez demesini umuyorum.

İşte ödüllerin tam listesi (Bu arada ödül haberini verdik ama iki günlük Altın Koza izlenimi yazısı daha gelecek, bekleyiniz):

En İyi Film Ödülü: Toz Ruhu (Yön: Nesimi Yetik, Yapımcı: Betül Esener)
Yılmaz Güney Ödülü: Neden Tarkovski Olamıyorum? (Yön: Murat Düzgünoğlu, Yapımcı: Murat Düzgünoğlu, Osman Özcan)
Adana İzleyici Ödülü: Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Yön: Onur Aydın, Yapımcı: Gülay Kuriş)
En İyi Yönetmen Ödülü: Nisan Dağ, Esra Saydam (Deniz Seviyesi)
En İyi Senaryo Ödülü: Derviş Zaim (Balık)
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü: Deniz Özdoğan (İçimdeki Balık), Damla Sönmez (Deniz Seviyesi)
En İyi Erkek Oyuncu Ödülü: Tansu Biçer (Toz Ruhu), Ahmet Rıfat Şungar (Deniz Seviyesi)
Jüri Özel Ödülü: Settar Tanrıöğen (Yağmur-Kıyamet Çiçeği, Toz Ruhu ve Nergis Hanım filmlerindeki performansı ile)
En İyi Müzik Ödülü: Kyle Woodworth (Deniz Seviyesi)
En İyi Görüntü Yönetmeni Ödülü: John Wakayama Carey (Deniz Seviyesi)
En İyi Sanat Yönetmeni Ödülü: Osman Özcan (Toz Ruhu)
En İyi Kurgu Ödülü: Özcan Vardar (Deniz Seviyesi)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü: Esra Bezen Bilgin (Silsile)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödülü: Serkan Keskin (Silsile)
Türkan Şoray Umut Veren Genç Kadın Oyuncu Ödülü: Begüm Akkaya (Nergis Hanım)
Umut Veren Genç Erkek Oyuncu Ödülü: Aytaç Uşun (Silsile)
Siyad En İyi Film Ödülü: Yağmur-Kıyamet Çiçeği (Onur Aydın)
Film-Yön En İyi Yönetmen Ödülü: Murat Düzgünoğlu (Neden Tarkovski Olamıyorum)

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Islah Sınıfı, İki Gün, Bir Gece, Cesaret, Çıkış

Islah Sınıfı (Klass Korrektsii / Corrections Class):

Islah Sınıfı (Klass Korrektsii / Corrections Class)

Çeşitli fiziksel rahatsızlıkları olan gençler için kurulmuş bir sınıf çevresinde yaşananları anlatan Islah Sınıfı, yeni gelen bir öğrencinin sınıf üzerindeki etkileri ile iyi bir başlangıç yapıyor. Film boyunca özürlü gençleri eksik bir birey olarak görenlerin sadece uzak çevredekiler değil, öğretmenleri ve aileleri de olduğunu görüyoruz. Hatta bazı ailelere göre onların cinsellik yaşamaya bile hakları yok. Zaten bacakları tutmayan ya da sadece boyu kısa olan gençlerin bu sınıfa dahil edilmesini anlamak güç. Öğrenme zorluğu olsa kabul edilebilir ama belki de onlar “normal” sınıftakilerden daha hızlı öğreniyor.

Okulun bazı şeyleri sadece göstermelik olarak yapması da filmin içine yedirilmiş. Filmin belli bir bölümünde arka planda tekerlekli sandalye için rampa yapıldığını görüyoruz. Nihayet rampa bittiğinde hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkıyor. Yerden 10-15 santim yukarda olunca tekerlekli sandalye oraya çıkamıyor çünkü. Ama lafa gelince size rampa yaptık deniyor işte.

Böyle bir ortamda filizlenen bir ilk aşk ve bunun arkadaşlık ortamına etkisi de filme başarılı bir şekilde yansımış. Filmin iyi yanlarından biri olarak genç oyuncuların başarılı performanslarını da övmek lazım. Ama finale doğru yaşanan şiddet olayı o ana kadar tanıdığımız karakterlerin özellikle bazılarından hiç beklemediğimiz bir hareket. Karakter ile hiç uyumlu değil. Çarpıcı bir final için zorlama olarak yazılmış bir sahne gibi.

İki Gün, Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night):

İki Gün, Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night)

Bilen bilir. Festivallerde genellikle sonradan vizyona gireceğini beklediğim filmleri pek izlemem. Ama Dardenne kardeşlerin İki Gün, Bir Gece filmleri programıma uyunca bir istisna yaptım. Zaten konusunu duyduğum andan beri merak ettiğim bir filmdi. Patronunuz size, fazla param yok, ya şu arkadaşını işten çıkartacağım ya da senin ikramiyeni keseceğim, hangisini yapacağıma da sen karar vereceksin derse ne yaparsınız sorusu düşündürücü. Açık konuşalım, böyle bir sorunun kolay bir cevabı yok. İşe karşı taraftan bakarsak sizin hakkınızda böyle bir konuda oylama yapılması durumu da zor. Böyle bir durumda kendinizi dilenci gibi hissetmeden arkadaşlarınıza benim işte kalmam için ikramiyenden vazgeçer misin demek de en az o kadar sıkıntılı. İşte Dardenne kardeşler her zamanki tarzları ile bu ikilem içindeki karakterleri tüm doğallığıyla anlatıyor.

Tipik bir Dardenne üslubu ile kameranın bir an bile yalnız bırakmadığı Sandra (Marion Cotillard) tüm film boyunca iş arkadaşlarını tek tek ziyaret edip onlardan ikramiyelerinden vazgeçmelerini istiyor. Aslında Dardenne kardeşlerin tarzları için Marion Cotillard kadar tanınmış bir oyuncu ile çalışmak önemli bir risk. Oyuncunun tanınmışlığı karakterin önüne geçerse Sandra karakteri yerine Cotillard’ı izliyor oluruz. Ama Cotillard bu işin altından kalkmayı, kendini karakter içinde eritmeyi başarmış. Diğer oyuncuların önemli bir kısmı ise Dardenne’lerin, ekibi topluyoruz, gelin bakalım diye çağırdığı, onların filmlerinde görmeye alışık olduğumuz isimler. Zaten bu tarza alışıklar. İşin ilginci filmde sürekli olarak aynı şey oluyor aslında ama bu çok fazla bir tekrar duygusu yaratmıyor. En iyi Dardenne’lerden biri değil belki (Rosetta hala daha etkili bir film mesela) ama kesinlikle izlenmeli.

Cesaret (Difret):

Cesaret (Difret)

Cesaret, Etiyopya’da evlenmek için kendisini kaçırıp tecavüz eden adamı vuran 14 yaşında bir kızın hukuk mücadelesini anlatıyor. Ülkede, özellikle kırsal kesimde, kızın rızası olmasa bile beğendiğin kızı kaçırmak ve onunla evlenmek bir gelenek haline gelmiş. Kız ergenliğe girmişse yaşının da çok önemi yok. Bu nedenle kızın yaptığı hareketin cezası da ölüm olarak görünüyor. Neyse ki idealist bir avukat ona yardım ediyor.

Gerçek bir olaydan alınan bu hikâye Etiyopya’daki kadın hakları hareketi için önemli bir yer tutuyor belli ki ama sinemasının iyi olduğunu söylemek güç. Kendini bu davaya adayan idealist kadın avukat başta olmak üzere tüm karakterlerin ne yapacağı, hikâyenin nasıl gelişeceği filmin en başından belli. Bunun dışında senaryoda da açıkta kalan çok nokta var. Yönetmen de hikâyesini anlatırken genel olarak bildik yolları kullanmış, farklı alternatifler denememiş. Ama film sinemasal yanından çok içeriği ve mesajı ön planda tutularak çekilmiş zaten. Angelina Jolie de tam bu nedenden filmin yapımcılardan biri belli ki. Etiyopya sinemasının bu dördüncü uzun metrajlı filmi, bizim bazı bölgelerimizde yaşananlarla da ortaklıklar içermesi nedeniyle izlenebilir ama çok şey beklememek lazım.

Çıkış (Cesta Ven / The Way Out):

Çıkış (Cesta Ven / The Way Out)

Çıkış, Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Roman bir çiftin hayata tutunma mücadelesini anlatıyor. Belgesel kökenli olan yönetmen Petr Václav, ikisi de işsiz olan bu çifti anlatırken gerçekçi ve başarılı bir anlatım tutturmuş. Bir kaç yerde klişelere sapacakmış gibi gözükse de çok çabuk toparlıyor, hatta bununla dalga geçiyor. Örneğin bir hırsızlık meselesi var ki film o yönde ilerlerse örneğini çok gördüğümüz, yoksulluktan kurtulmak için yasa dışı yollarla para kazanmaya çalışan ama eline yüzüne bulaştıranlar hikâyesine dönüşebilirdi. Ya da finale yakın bir şey oluyor ki, ben içimden “hayır, böyle bitirme işte” derken ana karakterimizin “böyle ölsek çok saçma olur, değil mi” demesi hoşuma giden bir ayrıntı oldu. Yönetmen gerçeklik dışına çıkmadan, karakterlerin ufak gibi gözüken sorunlarının tek tek çıkışsızlığı büyüten yeni bir tuğla olduğunu gösteriyor. İzlenebilecek bir film, yine de günün dördüncü filmi olmasının ve filmin atmosferinin ağırlığının da etkisi olabilir ama sonlara doğru filmin biraz yorduğunu ve dikkatimi vermekte zorlandığımı da söylemeliyim.

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Yaz Gecesi Tangosu, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off, İnadına Film Çekmek

Blog yazılarına bir süre ara vermiştim. Adana Altın Koza ile festival sezonu ile birlikte blog güncelleme sezonu da açıldı diyebiliriz. İşte festivalin ilk gününde izlediğim dört belgesel (aslında festivalin ikinci günü ama benin için ilk günü):

Yaz Gecesi Tangosu (Mittsommernachtstango / Midsummer Night’s Tango):

Yaz Gecesi Tangosu (Mittsommernachtstango / Midsummer Night's Tango)

Yaz Gecesi Tangosu bol müzikli, keyifli bir belgesel. Film genellikle Güney Amerika’dan çıktığı kabul edilen tangonun aslında Finlandiya’da doğduğu tezini ortaya koyarak başlıyor. Aslında film devam ettikçe bu tez üzerinde çok fazla durmuyor ama bu çok da önemli değil. Zaten yönetmenin asıl niyeti bir müzik tarihi belgeseli yapmaktan ziyade, Finlandiya’yı gezen üç Arjantinli müzisyeni takip eden bir yol filmi yapmak. Bu yolculuk sırasında iki farklı kültürden gelen ama benzer müzik yapan insanları bir araya getiren ortak noktaları görüyor, bolca müzik de dinliyoruz. Filmin başındaki teoriyi dillendiren Aki Kaurismäki de filmin bonusu.

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek:

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Gezi belgeselleri arasında çok fazla iyi örnek izleyememiştik. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, sevdiğim bir yapım oldu. Film her ne kadar Gezi olaylarına ortasından bir yerlerden girse de farklı insanlar üzerinden süreci iyi takip etmiş. Bu anlamda niçin bizim böyle bir Gezi belgeselimiz yok dediğimiz Meydan’ı anımsatıyor biraz. Doğrudan film için çekilmemiş kimi arşiv görüntülerini yerli yerinde kullanması, yaptığı kimi görsel ve işitsel seçimler de başarılı. Bir belge olarak da önemli. Filmin en büyük sıkıntısı süresinin fazla uzun olması ve zaman zaman kendini tekrarlaması. Özellikle farklı görüşten insanlar olarak bir aradaydık, önyargılarımızı kırdık mesajı veren kısmı biraz fazla kaçmış.

Sanırım bundan sonra bu tip belgesellerin eğileceği alan, böyle günler yaşadık, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak dedik ama devam eden süreçte ne oldu, sonraki iki seçimde neden bu sonuçlar alındı kısmı olmalı. Açıkçası direnişin içinde ya da yanında olan bizler toplumun pek çok kesiminin aynı görüşte olduğunu düşündük. Ya öyle değilmiş ya da sonradan kaybetmişiz belli ki. Festivalde filmin konusunu bilmeden filme giren (henüz festival kataloğu yok, festivalin web sitesinde de bu filmle ilgili bilgi yok), Gezi direnişi ile ilgili olduğunu anlayınca ilk 15 dakikada salonu terk eden çok sayıda kişi bu konuda iyi bir gösterge olabilir.

Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off (Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema):

Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off (Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema)

Remake, Remix, Rip-Off festivalin merak ettiğim belgesellerindendi. Çoğunlukla bir dönem Yeşilçam sinemasının B-sınıfı filmlerini konu alan belgeselin zaman zaman konuyu biraz dağıttığı söylenebilir ama gayet tatminkârdı yine de. Yokluklar içinde, bir yandan sinema aşkı, bir yandan aile geçindirme derdiyle sinema yapmanın nasıl bir şey olduğunu hissettiriyordu seyirciye. Yönetmen Cem Kaya da sağlam bir arşiv çalışması yapmış ve bu arşiv çalışmasında bulduğu filmleri başarılı bir şekilde kurgulamış. Özellikle dönemin birbirine çok benzer sahnelerini arka arkaya dizdiği sekans çok başarılıydı.

Filmin zaman zaman konuyu biraz dağıttığından bahsettim. Buna örnek olarak da başlı başına bir belgesele konu olabilecek Emek Sineması’nın yıkılma sürecinin ya da Yılmaz Güney figürünün ele alınmasını verebiliriz. Bu konular hem filmin ana konusu içinde biraz ekleme gibi duruyordu hem de kısaca bahsedince hakkı verilemiyordu. Bunun yanında bir dönemin Yeşilçam filmleri ile bugünün televizyon dizileri arasında kurulan ortaklık gayet başarılıydı.

Belli ki filmdeki söyleşilerin çekimleri de epey uzun bir zamana yayılmış. Metin Erksan, Halit Refiğ (üstelik bu iki büyük isim yan yanaydı), Rekin Teksoy gibi nice özlemle andığımız isimler vardı filmde. Konuyla ilgili farklı belgeselleri izleyenler ya da Çetin İnanç, Yılmaz Atadeniz ve Kunt Tulgar gibi isimlerin söyleşilerini takip edenler için tekrarlar vardı ama döneme ilgi duyanlar kaçırmamalı. Sadece ve sadece sabit kameranın Yeşilçam’da nasıl şaryo haline getirildiğini görmek için bile izlenebilir.

İnadına Film Çekmek:

İnadına Film Çekmek

İnat Hikayeleri filminin çekimlerini anlatan İnadına Film Çekmek nicedir merak ettiğim bir filmdi, kısmet Adana’yaymış. Çoğunluk açılış törenindeyken ben bu filmi izliyordum. Film topu topu iki kişiyle film çekmeye girişmek gibi zorlu bir işi anlatıyor. 2003 yılında yönetmen olarak Reis Çelik, oyuncu olarak da Tuncel Kurtiz Çıldır’a giderek İnat Hikayeleri’ni çekiyorlar. Ortada ne bir senaryo var, ne de başka bir profesyonel oyuncu. Diğer tüm oyuncular bölge halkından seçildiği gibi teknik ekip de onlardan. İşte İnadına Film Çekmek de bunun belgesi.

Film kamera arkasını anlattığı zamanlarda gayet ilgi çekici. Sürekli tekrarlanmak zorunda kalan bir sahne, bu sahnede sürekli rakı içen Kurtiz ve karşısında rakıyı susuz götüren, 105 yaşında ilk defa oyunculuk yapan bir abimiz filmin en keyifli yanlarıydı. Bunun yanında kar fırtınası içinde fedakârca çalışan yöre halkını görmek de ilgi çekiciydi. Fakat filmin şöyle bir sıkıntısı var. Zaman zaman belgesel olduğunu unutup İnat Hikayeleri’ndeki hikayeleri anlatmaya girişiyor. Hâlbuki o filmi zaten izlediysek o hikâyeleri de biliyoruz. Bu belgeseli İnat Hikayeleri’nin tamamlayıcısı ve sadece kamera arkası öykülerini anlatan bir yapım olarak görmek daha doğru olurdu.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 6. Gün: Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, Uçan Balıkların Yazı

Sadece Aşıklar Hayatta Kalır (Only Lovers Left Alive):

Jim Jarmusch vampir filmi çekiyor haberleri ilk çıktığında kafamda ufak bir şüphe oluştuğunu itiraf etmeliyim. Yoksa Jarmusch popüler akımlara mı kayıyordu? Cevap tabii ki hayır. Evet, Only Lovers Left Alive‘ın ana karakterleri vampir ama film şimdiye kadar izlediğiniz vampir filmlerinden epey farklı. Evet filmde bir aşk hikayesi var, yakışıklı ve güzel vampirler de var ama işte film nihayetinde bir Jarmusch filmi. Adam ve Eve yüzyıllardır bu dünyada yaşayan iki vampir (isimler tesadüf mü sizce, elbette değil). Filmin başında dünyanın ayrı köşelerinde yaşasalar da birbirlerine olan aşları hala devam ediyor. Adam halen teknolojinin son olanaklarından faydalanmayı reddeden, mümkün olduğunda analog olarak yaşamak isteyen bir kişilikken Eve’i iPhone kullanan bir vampir olarak görüyoruz. Yine de her ikisi de bulundukları dünyaya yabancılaşan sanatla iç içe yaşayan karakterler onlar (o kadar çok sanat eserine gönderme yapılıyor ki, saymak zor). Sadece sanat değil tarih boyunca yaşayan bilimadamları ile ilgili göndermeler bile var film içinde. Dünyanın gittiği yerden de pek memnun değiller. İnsanları zombi olarak adlandırmaları da bu yüzden.

Tom Hiddleston ve Tilda Swinton da o kadar iyiler ki. Sadece oyunculuk olarak değil perdeden yayılan enerjileri ile de seyirciyi etkiliyorlar. Zaten belli ki Jarmusch da onlara hayran hayran bakmış. Sadece sokakta yürüdükleri kimi sahnelerde bile ağır çekimde yavaş yavaş izlememizin nedeni bu belki de. Zaten filmin büyük kısmı seyircide yarattığı his üzerinden gidiyor. Çok sevdiğiniz, bunu içinizde hissettiğiniz ama neden sevdiğinizi kelimelere tam olarak dökemediğiniz bir film bir anlamda. Vampir filmi deyince bol kan ve korku görelim diyenlere göre de değil, Twilight isterim diyenlere de. Jarmusch sevenleri ise buraya alalım.

Uçan Balıkların Yazı (El Verano de Los Peces Voladores / The Summer of Flying Fish):

Keşke Altın Koza’nın kapanışını Only Lovers Left Alive ile yapsaymışım. Son anda Uçan Balıkların Yazı‘nı programa katınca iş değişti. Film Şili’de toprak sahipleri ve işçiler arasındaki bazıları ufak, bazıları daha ciddi bir takım sorunları arka arkaya sıralayarak şeyler söylemeye çalışıyor ama olamıyor. Yönetmen iki taraf arasındaki bu olaylarla filmin altını dolduruyor, dolduruyor, dolduruyor ama gerisini getirmiyor. Tabir yerindeyse ateşin altına odunları koyuyor ama bir türlü o kıvılcımı çakamıyor. Karakterler de ilgi çekici olmayınca daha doğrusu bir karakter yaratamayınca film de zayıf kalıyor.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 5. Gün: Zombi ve Hayalet Tren, Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde, Uyumsuz Adam, Hamlet İş Dünyasında

Zombi ve Hayalet Tren (Zombie ja Kummitusjuna / Zombie and the Ghost Train):

Zombi ve Hayalet Tren, ismini ilk duyanların beklediğinin tersine bir korku filmi değil. Zombi lakaplı bir müzisyenin hüzünlü yokoluş hikâyesi. Ama yönetmen Mika Kaurismäki öyle tümüyle hüzünlü bir film de yapmamış beklenebileceği gibi. Kahkaha ile güldüren sahneler ve rock’n roll da var filmde. Film hakkında hiç bilginiz yoksa göreceğiniz bazı mekânlar ve sahneler sizi oldukça şaşırtacak. Açılış ve kapanış İstanbul’da geçiyor çünkü. Ali Özgentürk ve Halil Ergün gibi isimler de filmde karşımıza çıkan tanıdık isimler. Aslında filmi komedi ve hüznün bir birleşimi olarak düşünürsek işin komedi yönünün Finlandiya, hüzün kısmının ise çoğunlukla İstanbul ile özdeşleştiğini söyleyebiliriz. Filmin hikâyesinin çıkış noktası olan müzisyen de hayatının bir bölümünü İstanbul’da geçirmiş zaten. Filmde aklıma takılan bir nokta Zombi’nin İstanbul’a düşkünlüğü oldu. Finlandiya’da kendi başına kalmayı seçtiği mekânlarda bile İstanbul’dan hatıralar var. Onun bu bağlılığının nedenlerini filmde bulamadım tam olarak.

Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde (Deus e o Diabo na Terra do Sol / Black God, White Devil):

Bazı filmler hakkında hiçbir şey bilmeseniz bile adları ile hemen dikkat çekiyorlar. Tanrı ve Şeytan Güneşin Ülkesinde de bu filmlerden biri. 1964 yapımı olan bu Brezilya filmi bugünden bakınca biraz eskimiş görülebilir ama dönemi için gayet başarılı. Film, halk şarkıları eşliğinde anlatılan epik bir hikâye olarak kurulmuş. Aynı zamanda belirgin bir western havası da var. Patronunu öldürmek durumunda kalan ve karısıyla beraber kaçmaya başlayan Manuel’in öyküsü bir din adamı ve bir çete liderinin güç savaşları arasında kalıyor. İşin içine bir de kiralık katil girince işler karışıyor. Aslında böyle anlatınca film bir aksiyon filmi olarak gözükse de söz konusu western teması sadece filmin altyapısını oluşturuyor. Kimi sahnelerin epey yavaş olduğunu da söylemeli. Örneğin epey uzunca süren bir taş taşıma sahnesi var ki seyircilerin bir kısmının sıkılıp çıkmasına neden oldu. Ama bu film de sabredildiği takdirde karşılığını veren filmlerden.

Filmin anlattıkları hala geçerli. Temel olarak halkın farklı güç odaklarının kendisini yönlendirmesine izin vermemesi gerektiğini söylüyor. Bu anlamda Tanrı ve Şeytan olarak tanımlanan iki farklı uç değil halkın kendi gücü önemli deniyor. Zaten bu iki farklı ucun kimi zaman birbirinden çok da farklı olamadığını da belirtiyor film.

Uyumsuz Adam (Den Brysomme Mannen / The Bothersome Man):

2006 yapımı Uyumsuz Adam, zevkine güvendiğim arkadaşların izleyip çok sevdiği bir filmmiş meğerse. Bunca festival takip eden birisi olarak atlamışım nedense. Gerçekten çok iyi bir yapım. Film, bir gün kendini yeni bir şehirde ve yeni bir işte bulan Andreas’ı anlatıyor. Durumu çok fazla sorgulamadan işinde çalışmaya başlıyor, bir kadınla tanışıp birlikte yaşamaya başlıyor. Ara sıra kopan parmağının yerine gelmesi gibi tuhaf olaylar da oluyor ama Andreas burada iyi bir yaşam da kurunca bu durumun üzerinde de fazla durmuyor. Ama zamanla şehirde bir şeylerin eksik olduğu Andreas’ın giderek daha fazla dikkatini çekmeye başlıyor. Herkes yaşadığı hayattan mutlu ama şehirdeki insanlar duygusuz gibi. Andreas ise farklı bir şey aramaya başladıkça dışlanıyor. Şehir sürreal gibi duruyor aslında ama yönetmen Jens Lien ve senaryo yazarı Per Schreiner belirgin bir şekilde modern yaşamı betimliyor. Ne de olsa farklı bir şey aramadıkça, düzene ayak uydurdukça çok mutlu olabilirsiniz. Uyumsuz Adam için rahatlıkla festivalin en iyilerinden diyebilirim.

Hamlet İş Dünyasında (Hamlet Liikemaailmassa / Hamlet Goes Business):

Hamlet İş Dünyasında, Aki Kaurismäki’nin kendi meşrebince yaptığı bir Hamlet uyarlaması. Shakespeare’in eserlerinin zamansız olduğu söylenir. Film bunu bir kez daha gösterirken Kaurismäki filmlerinin özelliklerini de taşıyor. Kaurismäki’nin kendisine özgü mizahı, vazgeçemediği rock’n roll ve elbette fetiş oyuncusu Kati Outinen yerli yerinde. Hikayeyi bir fabrikaya taşıyan Kaurismäki, belli bir noktaya kadar bildiğimiz Hamlet hikayesini anlatmış. Oyundaki pek çok karaktere yer var filmde. Hatta Rosencrantz ve Guildenstern bile ihmal edilmemiş. Bazen isimlerde ufak tefek değişiklikler var ama. Ancak Hamlet’in bildiğimiz olay kurgusu finalde yaşanan bir hatta iki sürpriz ile değişiyor. Orada da Kaurismäki belli ki işçi sınıfını öne çıkarmış. Hamlet İş Dünyasında  en iyi Aki Kaurismäki filmlerinden biri değil belki ama en azından ustanın ilk dönem filmlerini tamamlamak için izlenmeli.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Heli, Her Şeyi Yok Eden Makine, Benim Babam Benim Oğlum, Sen Şarkılarını Söyle

Heli:

Bu yıl Cannes Film Festivali’nde filmleri yer alan nice ünlü yönetmen varken Amat Escalante en iyi yönetmen seçilince epey şaşırmıştım. Ama diyecek bir şey yok, Heli iyi film. Escalante, Gabriel Reyes ile birlikte senaryosunu da yazdığı filmde, bir uyuşturucu meselesi sonrası yoğun bir şiddete maruz kalan bir aile ile bu aileden Heli’nin intikam hikâyesini anlatıyor. Çoğunlukla kaydırmalı çekimlerden oluşan filmde Escalante’nin seçtiği çerçeveleri ve kamerasının nerede durup nerede devam edeceği konusundaki kararlarını çok başarılı buldum. Şiddetin yoğun olduğu filmde kamera bazen bunu tüm açıklığı ve olanca rahatsız ediciliği ile göstermeyi seçiyor, bazense uzaktan izliyor. Yine Altın Koza’da izlediğim Uyum Dersleri için şiddetin içine işlediği bir toplumu anlatıyor demiştim, Heli‘de durum daha da beter. Kimi sahneleri izlemek gerçekten zor. Her ne kadar hikâye içinde bu sert sahneler filmin ortalarından itibaren başlasa da filmin başında gösterdiği sahne ile Escalante bir anlamda seyircisine gerekli mesajı veriyor. Heli kesinlikle izlenmesi gereken sağlam bir film ama şiddetten rahatsız olanlar temkinli olsun derim.

Her Şeyi Yok Eden Makine (Manqana, Romelic Kvelafers Gaaqrobs / The Machine Which Makes Everything Disappear):

Her Şeyi Yok Eden Makine, Sundance dâhil pek çok festivalde ödül almış bir belgesel ama benim için bugünün filmleri arasında zayıf halka idi. Bir oyuncu seçimi ilanına gelenlerle yapılan söyleşileri ve onlarla çekilen kimi sahneleri izlemek bana hiç çekici gelmedi açıkçası. Yönetmen Gürcistan gençliğinin bir portresini çizmek istemiş olabilir, belli ki kimilerine göre iyi de yapmış ama bana hitap etmedi diyelim.

Benim Babam, Benim Oğlum (Soshite Chichi ni Naru / Like Father, Like Son):

Doğumda karışan çocuklar, bunun yıllar sonra ortaya çıkması ve aileler üzerindeki etkileri. İlk başta ben bunu Yeşilçam’da da gördüm diyebilirsiniz. Ama kamera arkasında Hirokazu Koreeda olunca iş değişiyor. Aslında karakterleri tanıdıktan sonra filmin gidişi bizi şaşırtmıyor. Ama Koreeda, beklediğimiz tüm hamleleri öyle incelikli bir şekilde yapıyor, ayrıntılarla güçlendiriyor ki bu da filmi güçlü kılıyor. Zaten film yönetmenin şimdiye kadarki filmografisi ile uyumlu. Koreeda her zamanki gibi yine aile ilişkileri üzerine kuruyor hikâyesini. Filmin adından da anlaşılabileceği gibi daha çok baba-oğul ilişkisi üzerine eğiliyor. Bu kez iki aile arasında sosyal sınıf ve buna bağlı olarak çocuklarını yetiştirme tarzları üzerine de sağlam cümleler kurmayı ihmal etmiyor. Koreeda filmlerinin sürelerini uzun tutmayı seviyor. Yeni filmi bu yönden de filmografisi ile uyumlu. Bu film için de gereğinden biraz uzun demek mümkün.

Bu arada Benim Babam, Benim Oğlum‘u Cannes’da izleyen bir de ödül veren Spielberg, Dreamworks için yeniden yapım haklarını almış. Yeni filmden fazlasıyla abartılı bir duygusallık beklenebilir.

Sen Şarkılarını Söyle (Inside Llewyn Davis):

Inside Llewyn Davis için Coen biraderler döndü demek mümkün. Nereye gitmişlerdi ki derseniz onda da haklısınız ama uzun zamandır Coen’lerden bu kadar renkli bir karakter geçidine sahip bir film izlememiştik. Filmde en az görünen, çok az diyaloğu olan karakterler bile bir iz bırakıyor. Hatta bu karakterler galerisine bir kedi bile dâhil oluyor. Genellikle filmlerinde daha önce beraber çalıştıkları oyuncuları kullanmayı seven Coen’ler bu kez Coen oyuncuları diyebileceğimiz isimlerden sadece John Goodman ile beraber çalışmışlar. Ama diğer oyuncuları da Coen dünyasına gayet iyi uyum sağlamışlar. Hatta ismini duyunca aklımızda bir şüphe oluşan Justin Timberlake bile aksamıyor.

Bir folk şarkıcısının yol hikâyesini anlatınca müzikler büyük önem taşıyor. T-Bone Burnett bir kez daha Coen’lerin istediği ruhu yakalamış. Film, müzikleri ve yapısı ile O Brother, Where Art Thou? filmini hatırlatıyor ki zaten Coen’ler de film içinde bariz bir gönderme yapıp haksız değilsiniz demişler.

Hafif spoilerımsı not: Finalde sahneye çıkan kişinin kim olduğundan emin değilseniz jenerikte kast akarken son ismi kaçırmayın.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Suları Kesen Adam, Bana Anlatılan Anılar, Sefertası, Düş ve Gerçek

Altın Koza Film Festivali bitti ama izlediğim filmlerle ilgili notlarımı paylaşmaya devam edeyim. Bu filmlerin bir kısmı Film Ekimi’nde de gösterileceği için seçmekte faydalı olabilir.

Suları Kesen Adam (Menatek Ha-maim / The Cutoff Man):

Suları Kesen Adam, tek bir kişinin hikâyesi üzerinden bir toplumun portresini çizmeye çalışan filmlerden biri. İsrail’in yoksul mahallelerini ele alan filmde Gaby, kendisi gibi insanların, bazen arkadaşlarının suyunu kesmekle görevlendiriliyor. Bunu yaparken de kimse bu adamın işi de bu diye bakmıyor ve bin bir türlü hakaretle karşılaşıyor. Ancak film neredeyse tümüyle Gaby’nin işini yaparken uğradığı aşağılanmalar ile geçtiği için çok çabuk tekrara düşüyor. Seçim dönemlerinde su kesintilerinin durması gibi birkaç ayrıntı ve başroldeki Moshe Ivgy’nin doğal oyunu dışında film çok ilgi çekici değil.

Bana Anlatılan Anılar (A Memória que me Contam / Memories They Told Me):

Görünen o ki hemen her ülkenin 68 kuşağı ile ilgili bambaşka hikâyeleri var. Bana Anlatılan Anılar, Brezilya’da o günlerde yaşananlara bugünden bir bakış. Otobiyografik özellikler de taşıdığı belli olan filmde dönemin aktif isimlerinden biri hastalanınca tüm eski arkadaşları toplanıyorlar. Hasta olan Ana karakterini hasta yatağında görmüyoruz hiç. O, arkadaşlarının gözünde hep o yıllardaki genç halinde. Tüm film boyunca genç hali ile görünmesi o günlerin simge isimlerinin halk gözünde de hep o şekilde kaldıklarına bir gönderme olarak düşünülebilir. Oysa film kimileri için köprünün altından çok sular aktığını da güzel bir şekilde anlatmış. Bir zamanlar aynı dünya görüşünde olan, aynı amaçla mücadele eden arkadaşlar aradan geçen yıllarda bambaşka noktalara gelebilmişler.

Sefertası (The Lunchbox):

Sefertası, hiç beklemediğim kadar hoş bir film çıktı. Özellikle sonlara doğru duygusal yönleri de olan, keyifle izlenebilecek bir komedi. Film, emekli olmak üzere olan aksi bir adamla, kocası ile sorunlar yaşayan genç bir kadının bir karışıklık sonucu başlayan ilişkisi üzerine. Kadının kocasına yaptığı yemekler kuryenin hatası sonucu bu aksi adama gidince ikili arasında sefertasları içindeki notlarla bir yazışma başlıyor. Birbirini görmeyen iki insan arasında yavaş yavaş gelişen duygular ve iki karakterin de film boyunca yaşadıkları değişim başarılı ve eğlenceli bir şekilde verilmiş. Deneyimli aktör Irrfan Khan rolüne çok iyi oturmuş. Filmin komedi unsurunu oluşturan Nawazuddin Siddiqui de işi devralmak için başlayan genç rolünde önce itici, sonra sevimli olmayı başarmış.

Düş ve Gerçek (Jimmy P.):

Düş ve Gerçek, İkinci Dünya Savaşı sonrası, savaşa katılmış bir kızılderilinin yaşadığı hastalığın ne olduğunun çözülmesi sürecini anlatıyor. Bir türlü doğru teşhis konulamayan hastalığı çözmek, önceden de kızılderililer ile çalışmış Fransız bir doktora kalıyor. Film boyunca bir yandan vakanın çözülüşünü takip ederken bir yandan da bu iki kişilik arasındaki dostluğun gelişimine tanıklık ediyoruz. Düş ve Gerçek, Cannes’da yarışmış bir film. Benicio del Toro ve Mathieu Amalric gibi gayet iyi oyuncuları da var ama benim çok ilgimi çekmedi. Doğrusunu söylemek gerekirse ne tıbbi vaka ne de odak noktasındaki iki karakter seyircinin ilgisini yeterince çekebilecek ilginçlikte değildi. 114 dakikalık süresinde zaman zaman gayet sıkıldığımı söyleyebilirim hatta. Olmamış diyoruz.

Altın Koza’da “Kısa Film Yarışmaları”nın Sonuçları Belli Oldu

22 Eylül 2013 tarihine kadar devam edecek Adana Büyükşehir Belediyesi
20. Altın Koza Film Yarışması’nda “Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması “ve “ Uluslararası Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması”nın sonuçları açıklandı.

ULUSAL ÖĞRENCİ FİLMLERİ YARIŞMASI
Adana Altın Koza Film Festivali’nin ayrılmaz bir parçası olan ve birçok genç yönetmenimizi sanat dünyasına kazandıran “Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması” geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da dört ayrı kategoride gerçekleştirildi. Ahmet Hızarcı, Necla Algan ve Tankut Kılınç’ın ön jüri üyeliğini yaptığı, Belma Baş, Yekta Kopan, Göksel Gülensoy, Nermin Er ve Serkan Ercan’ın ödülleri belirlediği bu yarışmada dağılım şöyle gerçekleşti:

*En İyi Kurmaca: EKSİK / Yön: Eren Çukurluöz – Umut Subaşı – 9 Eylül Üniversitesi
*En İyi Belgesel: MEĞER / Yön: Uğur Egemen İres – Anadolu Üniversitesi
*En İyi Canlandırma: LEKE / Yön: Güven Şahinkanat – Anadolu Üniversitesi
*En İyi Deneysel: AYAKKABI / Yön: Musab Tekin – Marmara Üniversitesi
*Belgesel Jüri Özel Ödülü: GECEKONDU MAHALLESİ / Yön: Emrah Kılıç – Marmara Üniversitesi

Her dört dalda, ayrı ayrı, en iyi seçilen filme 7.500 TL ödülün verildiği yarışmada, öğrenciler her yıl olduğu gibi bu yıl da festivalde konuk edilerek, film gösterimlerine katıldılar, yurtiçi ve yurtdışındaki sektör profesyonelleriyle  bir araya gelme şansı yakaladılar.

ULUSLARARASI AKDENİZ ÜLKELERİ KISA FİLM YARIŞMASI 

Türkiye’nin de içinde yer aldığı Akdeniz havzası ülkeleri, sinema sanatının çok önemli yönetmenlerinin yetiştiği topraklar olarak biliniyor. Adana Büyükşehir Belediyesi Altın Koza Film Festivali, hem bu zenginliğe yeni değerlerler kazandırmak, hem genç yönetmenler arasındaki dostluğu pekiştirmek, hem Adana kentini uluslararası sanat platformuna taşımak ve hem de kısa film üreten yönetmenlere destek olmak amacıyla, 2008 yılından bu yana aralıksız olarak bu alana özel bir önem veriyor.

Bu yıl da, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Malta, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin, Mısır, Tunus, Libya, Fas, Cezayir gibi ülkelerden onlarca film festivale başvurdu.

Yapılan seçki sonucu programa alınan filmlerin yönetmenleri Adana ya davet edilerek onlara hem kentin zengin ve özgün yüzü tanıtıldı, hem de filmlerinin seyirci ile buluşması sağlandı.

Adana Büyükşehir Belediyesi “Altın Koza Film Festivali Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması” bugün artık ulusla arası sinema çevrelerinde adı saygınlıkla anılan, bir etkinlik olmuştur.

Bulgaristan’dan Zlatina Rousseva, Yunanistan’dan Patrice Vivancos, Belçika’dan  Eric ledune, Sırbistan’dan  Miroljub Vučković ve Türkiye’den Sevin Okyay’ın görev aldığı seçici kurul, tüm filmleri büyük bir özenle izleyerek aşağıdaki ödül dağılımını gerçekleştirmiştir.

Her dört dalda en iyi seçilen film, 10.000 TL ile ödüllendirilmektedir.

* En İyi Kurmaca Film : KÜÇÜK SEVGİLİ / Yön: Igor Mirkovic / Hırvatistan
* En İyi Belgesel Film: GÜNAYDIN DİRENİŞ / Yön: Adrian Orr / İspanya
* En İyi Canlandırma Film: TORNİSTAN / Yön: Ayce Kartal / Türkiye
* En İyi Deneysel Film: SHUNPO / Yön: Steven Briand / Fransa
* Kurmaca Jüri Özel Ödülü: BOŞLUK / Yön: Onur Güler / Türkiye


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 274.689 hits
Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: