Posts Tagged 'Altın Koza'



Altın Koza’da “Kısa Film Yarışmaları”nın Sonuçları Belli Oldu

22 Eylül 2013 tarihine kadar devam edecek Adana Büyükşehir Belediyesi
20. Altın Koza Film Yarışması’nda “Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması “ve “ Uluslararası Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması”nın sonuçları açıklandı.

ULUSAL ÖĞRENCİ FİLMLERİ YARIŞMASI
Adana Altın Koza Film Festivali’nin ayrılmaz bir parçası olan ve birçok genç yönetmenimizi sanat dünyasına kazandıran “Ulusal Öğrenci Filmleri Yarışması” geçen yıllarda olduğu gibi bu yıl da dört ayrı kategoride gerçekleştirildi. Ahmet Hızarcı, Necla Algan ve Tankut Kılınç’ın ön jüri üyeliğini yaptığı, Belma Baş, Yekta Kopan, Göksel Gülensoy, Nermin Er ve Serkan Ercan’ın ödülleri belirlediği bu yarışmada dağılım şöyle gerçekleşti:

*En İyi Kurmaca: EKSİK / Yön: Eren Çukurluöz – Umut Subaşı – 9 Eylül Üniversitesi
*En İyi Belgesel: MEĞER / Yön: Uğur Egemen İres – Anadolu Üniversitesi
*En İyi Canlandırma: LEKE / Yön: Güven Şahinkanat – Anadolu Üniversitesi
*En İyi Deneysel: AYAKKABI / Yön: Musab Tekin – Marmara Üniversitesi
*Belgesel Jüri Özel Ödülü: GECEKONDU MAHALLESİ / Yön: Emrah Kılıç – Marmara Üniversitesi

Her dört dalda, ayrı ayrı, en iyi seçilen filme 7.500 TL ödülün verildiği yarışmada, öğrenciler her yıl olduğu gibi bu yıl da festivalde konuk edilerek, film gösterimlerine katıldılar, yurtiçi ve yurtdışındaki sektör profesyonelleriyle  bir araya gelme şansı yakaladılar.

ULUSLARARASI AKDENİZ ÜLKELERİ KISA FİLM YARIŞMASI 

Türkiye’nin de içinde yer aldığı Akdeniz havzası ülkeleri, sinema sanatının çok önemli yönetmenlerinin yetiştiği topraklar olarak biliniyor. Adana Büyükşehir Belediyesi Altın Koza Film Festivali, hem bu zenginliğe yeni değerlerler kazandırmak, hem genç yönetmenler arasındaki dostluğu pekiştirmek, hem Adana kentini uluslararası sanat platformuna taşımak ve hem de kısa film üreten yönetmenlere destek olmak amacıyla, 2008 yılından bu yana aralıksız olarak bu alana özel bir önem veriyor.

Bu yıl da, Portekiz, İspanya, Fransa, İtalya, Malta, Slovenya, Hırvatistan, Karadağ, Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova, Arnavutluk, Makedonya, Yunanistan, Türkiye, Kıbrıs, Suriye, Lübnan, İsrail, Ürdün, Filistin, Mısır, Tunus, Libya, Fas, Cezayir gibi ülkelerden onlarca film festivale başvurdu.

Yapılan seçki sonucu programa alınan filmlerin yönetmenleri Adana ya davet edilerek onlara hem kentin zengin ve özgün yüzü tanıtıldı, hem de filmlerinin seyirci ile buluşması sağlandı.

Adana Büyükşehir Belediyesi “Altın Koza Film Festivali Akdeniz Ülkeleri Kısa Film Yarışması” bugün artık ulusla arası sinema çevrelerinde adı saygınlıkla anılan, bir etkinlik olmuştur.

Bulgaristan’dan Zlatina Rousseva, Yunanistan’dan Patrice Vivancos, Belçika’dan  Eric ledune, Sırbistan’dan  Miroljub Vučković ve Türkiye’den Sevin Okyay’ın görev aldığı seçici kurul, tüm filmleri büyük bir özenle izleyerek aşağıdaki ödül dağılımını gerçekleştirmiştir.

Her dört dalda en iyi seçilen film, 10.000 TL ile ödüllendirilmektedir.

* En İyi Kurmaca Film : KÜÇÜK SEVGİLİ / Yön: Igor Mirkovic / Hırvatistan
* En İyi Belgesel Film: GÜNAYDIN DİRENİŞ / Yön: Adrian Orr / İspanya
* En İyi Canlandırma Film: TORNİSTAN / Yön: Ayce Kartal / Türkiye
* En İyi Deneysel Film: SHUNPO / Yön: Steven Briand / Fransa
* Kurmaca Jüri Özel Ödülü: BOŞLUK / Yön: Onur Güler / Türkiye

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Yarım Kalan Şarkı, Popüler, Uyum Dersleri, Kız Evlat

Yarım Kalan Şarkı (Song for Marion / Unfinished Song):

Yarım Kalan Şarkı biri ölmek üzere olan yaşlı bir çift hakkında olan filmlerden bir diğeri. Ancak bu kez ne Amour, ne de dün izlediğimiz Hayuta ve Berl kadar ağırlıklı bir film. Karşımızda popüler sinemaya çok daha yakın bir film var. Hem duygusallığı, hem de eğlencesi yerli yerinde. Marion (Vanessa Redgrave) çevresine neşe saçan bir kişilikken kocası Arthur ise tam bir aksi ihtiyar. Bölgede yaşlılar tarafından oluşturulmuş bir müzik grubuna katılan Marion, hayatının son günlerinde hem kendisini, hem çevresini mutlu etmek istiyor. Özellikle müzik grubunun çalışmaları ve performansları filmin en eğlenceli sahneleri arasında  ( filmde “Let’s Talk About Sex” şarkısı daha öne çıksa da bence bu gruptan “Ace of Spades”i dinlemek daha keyifliydi). Bu anlamda filmin The Full Monty, Brassed Off ve Calendar Girls gibi İngiliz filmlerinin izinden gittiği söylenebilir.

Filmin senaryosu çok beklendik gidiyor. Bir tek müzik öğretmeni Elizabeth’in (Gemma Arterton) Marion’un oğlu ile bir aşk yaşamasını beklemiştim, o olmadı. Ama filmin en büyük kozu Terence Stamp ve Vanessa Redgrave zaten. Her ikisi de sadece varlıklarıyla bile filme öyle bir yaşanmışlık duygusu ve derinlik katıyorlar ki sadece bu bile izlemek için yeterli oluyor.

Popüler (Populaire):

Popüler de başrol oyuncularının uyumu sayesinde yükselen bir film. Yakışıklı bir patron ve onun sekreteri arasında filizlenen aşkı anlatan film, sekreterin çok hızlı daktilo yazdığı için katıldığı yarışma çevresinde şekilleniyor. Romantik komedi kalıplarının çok dışına çıkmıyor aslında. Ama Romain Duris’deki şeytan tüyü ve Déborah François ile uyumları filmi izlenir kılıyor. Filmin gittiği yönü bilseniz de keyifle izliyorsunuz. Yönetmenin dinamik kurgu anlayışı da daktiloda yazı yazma yarışması gibi modası geçmiş hatta belki de bugünden bakınca eleştirel yaklaşılması gereken bir olayı Rocky’deki boks müsabakası tadında heyecanla izlettirmemeyi başarıyor. Ayrıca filmin geçtiği yıllara (50’lerin sonları, 60’ların başları) ait atmosfer, kostümler, davranış kalıpları da genellikle filmi eğlenceli bir hale getirmek için kullanılmış ve bunda da başarılı oluyor. Sonuç olarak sinema adına çok şey beklenmese de keyifli bir film izlemek için ideal bir seçim.

Uyum Dersleri (Uroki Garmonii / Harmony Lessons):

Uyum Dersleri belki içine girmesi biraz zor bir film ama biraz sabredip filme kapılırsanız karşılığını fazlasıyla veriyor. Bir okulda sürekli aşağılanan Aslan adlı çocuğun hikâyesi yavaş yavaş gelişiyor, geliştikçe de insanın içine işliyor. Kazak yönetmen Emir Baigazin, gençler arasında yaşananlar, çeteler, polisler ve doğa ile kurduğu bağlantılar ile şiddetin iliklerine kadar işlediği bir toplum portresi çiziyor. Asıl önemlisi Darwin’in güçlü olan yaşar teorisini hiç beklemediğimiz bir şekilde somutlaştırıyor. Filmin başındaki koyun kesme sahnesinden itibaren defalarca gücü elinde bulunduranın uyguladığı fiziksel ve psikolojik şiddeti görüyoruz. Ama unutmayalım ki gücü elinde bulunduran her zaman tahmin ettiğimiz kişi olmayabilir.

Film sadece teması ile değil çok başarılı görüntü çalışması ve profesyonel olmayan oyuncularının başarısı ile de dikkat çekiyor. Çok mu iddialı olur, arada bir şeyleri atlar mıyım bilmiyorum ama Uyum Dersleri izlediğim en iyi Kazak filmi olabilir.

Kız Evlat (I Kori / The Daughter):

Kız Evlat ismini görünce cinsiyet rolleri üzerine bir şeyler söyleyecek bir film gibi duruyor ama değil. Ana karakter bir erkek çocuğu da olabilirdi rahatlıkla. Kaybolan babasını bulmak için bundan sorumlu olduğuna inandığı ailenin küçük çocuğunu kaçırmak, onu tehdit etmek bir kız çocuğuna daha zor yakıştırılabilen bir davranış sadece. Ama bunun dışında filmin asıl derdi Yunanistan’da yaşanan kriz ve sokak gösterilerinin nedenleri zaten. Filmde bu gösteriler çok kısa bir süre gözükse de atmosfere sinmiş durumda. Zaten bu da filmi farklı bir boyuta getiriyor. Yine de filmin tam bir başarı olduğunu söylemek zor. Hikâye biraz daha derli toplu olabilirdi, özellikle de finali.

Altın Koza 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Cereyansız, Bela, Hayuta ve Berl

Sinema Manyakları olarak bu yıl ilk kez Adana’da Altın Koza’yı takipteyiz. Böylece Ankara’daki festivaller ve Altın Portakal dışında bir festivali daha listemize katıyoruz. Yine çoğunlukla vizyonda izleme şansımız olmayan filmleri seçmeye çalışacağım sanırım. Vizyona girecek ama çok merak ettiğimiz kimi filmleri de araya sıkıştırırız herhalde. İşte ilk gün izlediğim üç film:

Cereyansız (Powerless):

Cereyansız, Kanpur’da yaşanan enerji problemine olayın iki farklı tarafından bakan bir belgesel. Hindistan’ın dericilikle uğraşan ve birçok atölyenin bulunduğu bu bölgesinde bazen 16 saate yakın elektrik kesintileri oluyor. Bu kesintilerden kurtulmak için atölyeler jeneratör ile çalışmak durumunda, bu da hava kirliliğine neden oluyor. Bölge halkı bu durumun çözümünü kaçak elektrik kullanmakta bulmuş. Küçük çocuklar bile nasıl elektrik çekileceğini biliyorlar ama bu konuda efsaneleşmiş bir isim var. Loha Singh, en zor yerlerden bile elektrik çekebiliyor. Film onun karşısına bölgenin elektrik dağıtım şirketine yeni ataman bir yönetici olan Ritu Maheshwari’yi getiriyor. Bu göreve atanan ilk kadın olarak Maheshwari’nin ilk işi bölge halkının gözünde firmanın imajını düzeltme çalışmaları oluyor. İlk başlarda başarılı gibi gözükse de zamanla olaylar değişiyor. Film de bu iki kişiliği yaklaşık bir yıl boyunca izliyor.

Filmin izleğini kapitalist şirkete karşı kahraman kaçakçı temasına oturtmak çok kolay olabilirdi ama film iki tarafın da haklı yönlerini göz önüne seriyor. Zengin mahallelere kesintisiz elektrik sağlanırken fakir mahallerin bundan yoksun kalması, bu insanların elektrik fiyatlarının yüksekliği nedeniyle zaten ödemekte zorluk çekmeleri işin bir boyutu iken dağıtımcı firma da aslında kaçak kullanımın bu sorunlara yol açtığı iddiasında. Herkes kendi açısından haklı yani. Zaten filmin bir yıl sonunda geldiği noktada da iki taraf açısından da pek fazla bir şey değişmediğini görüyoruz. Yönetmenler de bir haber belgeseli çekme niyetiyle olayı iyi bir şekilde belgelemişler ama daha ötesi de pek yok doğrusu.

Bela (La Plaga / The Plague):

Bela son dönemlerde sıkça gördüğümüz belgesel ile kurmacanın iç içe geçtiği filmlerden. Film, İspanya’nın kırsal bölgelerinde yaşayan 5 kişinin (ki kendilerini oynuyorlar) birbirleri ile çok az kesişen hikâyelerini anlatıyor. En fazla kesişen hikâyelerin bir bakımevinde çalışan hemşire ve burada kalmak zorunda kalan yaşlı kadın arasında geçtiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında 20 yıldır her gün aynı yere gidip müşteri bekleyen yaşlı fahişe karakteri de oldukça ilginç ve hüzünlü. Diğer karakterler de bölgedeki çiftliklerde çalışmaktalar. Yönetmen Neus Ballús bu karakterler üzerinden hem bölgenin bir portresini çiziyor, hem de orada yaşayanların ruh haline bizi ortak ediyor. Özellikle yalnızlık ve çıkışsızlık duygusu hâkim ve bu seyirciye de geçiyor. Bu anlamda başarılı bir film denebilir ama durağan temposunun izlemeyi zorlaştırdığını da söylemeli.

Belgeselcilikten gelen yönetmen ilk önce bu filmi de belgesel olarak çekmek istemiş, ancak karakterler ile tanışınca onları filmin bir parçası yapıp kendilerini oynatmanın daha ilginç olacağına karar vermiş. Bir belgesel olarak kalsa büyük ihtimalle yöre halkının yaşadıklarını bu kadar yakından hissedemezdik. Ancak yine de filmin biraz daha başı sonu olan bir öyküye dayanmasını da tercih ederdim sanırım.

Hayuta ve Berl (Hayuta and Berl / Epilogue):

Hayuta ve Berl (ki filmin diğer adı olan Epilog daha iyi bence), hayatlarının son dönemindeki iki yaşlı insanı anlatmasıyla hemen Amour‘u akla getiriyor. Bu da filmin aleyhine işliyor aslında. Amour o kadar iyi bir film ki Hayuta ve Berl de gayet iyi bir film olmasına rağmen gölgede kalabiliyor. Filme kendi başına bağımsız bir film olarak bakarsak, bu iki insanın artık kendi dönemlerinin geçtiğini hüzünle hissetmeleri çok iyi verilmiş. Aslında yaşlarına göre halen aktifler, yavaş da olsa, zor da olsa istediklerini yerine getirebiliyorlar ama dünyanın temposu içinde onlara yer yok artık. İyice bir kenara, bir köşeye itilmişler. Bu anlamda sadece çiftin sadece yaşı değil sol hatta sosyalist geçmişleri de önemli. Özellikle adam halen o görüşlere inanıyor, hatta yaşına rağmen hala ülkesi için iyi olacağına inandığı bir hareket örgütlemeye çalışıyor. Ancak radyoda bundan bahsettiğinde o sadece bir sonraki şarkıya geçene kadar muhabbet edilebilecek bir kişilik. Bu konudaki kitapları satmaya çalıştığında ise kitapçı artık bunları kimsenin okumadığını söylüyor. Bu şekilde filmde gençlerin o düşünceyi modası geçmiş bulmaları da vurgulanıyor. Yine de film boyunca onların halinden anlayan gençlerin de olmasını bir umut ışığı olarak algılayabiliriz. Sosyal hizmetler görevlisi onlara yardım ettiğini sanırken aslında aşağıladığının farkında değil ama eczanede, giyim dükkanında ve pizzacıda çalışan gençler onların halinden gerçekten anlıyorlar.

Böyle bir filmde başrol oyuncularına büyük iş düşüyor ve Yosef Carmon ve Rivka Gur gerçekten de çok başarılı. Yine bir kıyaslama yapacak olursak Amour’daki Trintignant-Riva çiftini aratmıyorlar. Aslında bu filmin temposu da oldukça yavaş ama yönetmen Amir Manor’un filmin temposunu ana karakterlerinin temposuna eşlediği söylenebilir. Bu yüzden filmin teması içinde bu tempo yavaşlığı tam da yerli yerine oturuyor. Genel olarak filmin fazlaca hüzünlü olmasını bir kusur olarak sayabiliriz belki. Duygu sömürüsü yaptığını söyleyemem ama tam da sınırda kalıyor.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 296.749 hits
Kasım 2022
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: