Mart 2010 için arşiv



Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 4.Gün: Clermont-Ferrant FF Seçkisi, Başka Bir Evren, Afyon Savaşı, Nefes Nefese

Clermont-Ferrant Kısa Film Festivali Seçkisi:
Bu bölümde söz konusu festivalden gelen 6 adet kısa film vardı. Yapım yılları 1990-2008 arasında değişen bu filmler genellikle bu festivalde ödül almış filmlerdi. Bu yüzden belli bir seviyenin üzerinde olmaları beklenirdi. Gerçekten de bu 6 filmin her birini sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de illa ki bir kaç filmi öne çıkarmak gerekirse faşist ve baskıcı domates konservelerine karşı direnen vişne konservelerini ve anarşist biber konservelerini anlatan ama bir yandan da iktidarı ele geçirince herkesin aynı olduğunu da gösteren Conservfilm herhalde en sevdiğim film oldu.

Son derece basit kuklalarla önce bize bir futbol maçı izlettiren, sonra da bu maçtan yayılan olayların tüm şehre yayılmasını anlatan Metro ve bir fabrikada çalışan ve ücretini kırıntılarla alan bir kadının önce hayatına giren yabancı bir adamla sonra da fabrikanın evinden uzağa doğru kayıp gitmesiyle değişen hayatını anlatan Kırıntılar (Les Miettes / The Crumbs) da gayet başarılı filmlerdi.

Aslında Kırıntılar filmi önce çok anlamsız gibi gelmişti. Bittikten sonra aynı yönetmenin aynı oyuncularla çektiği bir kısa film daha başladı. Meğerse 31 dakika gibi bir kısa film olarak uzunca bir süresi olan bu film iki bobinden oluşuyormuş ve biz önce filmin sonunu izlemişiz, sonra da filmin başını izlemeye başlamışız. Durum farkedilince gösterim durduruldu ve film gösterimin en sonuna atıldı. Sonunda baştan sona izleyince anladık ki gerçekten iyi bir filmmiş. Her festivalde bu tip hatalar olur, bunun da nazar boncuğıu olarak festivaldeki tek sorun olacağını umalım.

Başka Bir Evren:
Bu gösterimde dünyanın farklı yerlerinden gelen 11 adet animasyon yer alıyordu. Festivallerin güzel yanlarından biri de vizyon filmlerinde kısıtlı bir alana sıkışan kimi türlerin ne kadar farklı olabileceğini bize bir kez daha hatırlatması oluyor. Vizyonda gayet başarılı animasyonlar görüyoruz ama genelde çocuklara yönelik oluyor ve tarzları oldukça benziyor. Oysa bu seçkide yer alan 11 animasyonun neredeyse her biri birbirinden farklı bir teknikle hazırlanmıştı. Tümüyle bilgisayarda hazırlanmış olanı da vardı, karakalemle çizilmiş gibi duranı da, stop-motion tekniği ile hazırlanmış olanı da vardı, gölge oyunu şeklinde olanı da. Hatta gerçek görüntülerin animasyon şeklinde birleştirilmiş olanı da vardı. Sırf bu çeşitlilik nedeniyle bile izlenmesi gereken seçkide yine öne çıkan bir kaç filmden bahsetmek gerekirse:

Küçük bir kızın bahçede ufak ve sevimli bir yaratık bulması ve evine almasını ama bir yaratığın giderek büyümesi, büyümesi ve büyümesini anlatan Ana Yurt (Homeland), yavrusuna iyi bir yuva kurmak ve onu beslemek isteyen anne kuşun hikayesini teknik resim tarzı çizimlerle anlatan, üstelik bunu yaparken çizimin ölçek değerleri ile de oynamayı da ihmal etmeyen İnce Hesap (V Mossthabe / In Scale) ve seçkinin son filmi olarak konunca yüzde kocaman bir gülümsemeye yol açan ve otobüs durağında beklerken arkadaş olup kafaları çekip, ot tüttüren iki tipin öyküsünü bilgisayar animasyonu ile anlatan Chump & Clump hafızamda kalan filmler olacak herhalde.

Afyon Savaşı (Opium War):
Helikopterleri düşükten sonra Afganistan’ın dağlık bölgelerinde sıkışıp kalan iki Amerikan askeri ve bunların karşılaştığı koca bir Afgan ailesi. Afyon Savaşı filmi, hikayesini bu iki farklı kutup üzerine kurmuş ve bir yandan Afganistan’daki hayata bir yandan da buraya dışarıdan bir bakışa yer veriyor. Doğrusu sadece Afganistan’daki günlük yaşama odaklansaymış da Amerikalı askerleri hiç karıştırmasaymış daha iyi olacakmış. Bir zenci, diğeri beyaz olan bu iki asker arasındaki ilişki pek bir tuhaf. Filmin başında acaba farklı iki ordudan mı bunlar diye bile düşündüm doğrusu. Aldığı yaralardan dolayı yürüyemeyen asker diğerini kendisine yardım etmesi için silahla tehdit ediyor ya da içinde ne olduğunu bilmediği bir yapıya keşif için onu silahsız gönderebiliyor çünkü.

Anladığım kadarıyla filmdeki oyuncuların çoğu mesleği oyunculuk olan insanlar değil, bölgede yaşayan ya da çalışan insanlar. Doğrusu bazılarından gayet güzel sonuç alınmış. Özellikle Afgan ailesini koruma görevini üstlenmiş olan ve küçücük yaşına karşın şartlar gerektirince ailenin başı konumuna gelen ya da kendini öyle hisseden çocuk gerçekten başarılıydı ve belki de filmi izlenmeye değer kılan en önemli unsurdu. Ancak filmin diğer kutbundaki Amerikalı askerleri canlandıran oyuncular gerçekten kötüydü ve de ne yazık ki bu da filmin bir tarafını oldukça zayıf bırakıyordu.

Doğrusu genel olarak da çok başarılı bir film olarak bulmadığımı söylemeliyim. Yönetmen Siddiq Barmak’ın önceki filmi Osama’yı da dönemin gerektirdiklerine uygun olarak çekilmiş, kimi güzel sahneler barındırsa da genel olarak bir şeylerin eksik olduğu bir film olarak bulmuştum, bu film için de bir kaç karakter ve bir kaç sahne dışında sıradan bir film diyebilirim.

Nefes Nefese (Ddongpari / Breathless):
Güney Kore’den son yıllarda çok iyi filmler çıktığını görüyoruz. Nefes Nefese de bu ülkeden gelen sağlam filmlerin yeni bir örneği. Filmin en başında Sang-Hoon karakteri ile tanışıyoruz. Son derece kaba saba, nedenli/nedensiz önüne geleni dövmekten hoşlanan (iş arkadaşları hatta patronu da buna dahil) zaten hayatını da bu şekilde kazanan, sürekli küfür eden hatta küfürü noktalama işareti gibi kullanan bir adam bu. Bir gün yolda Yeon-Hue isimli liseli bir kızla karşılaşıyor. İlk karşılaşmaları adamın kızın üzerine tükürmesi, kız itiraz edince de suratına yumruğu gömmesi şeklinde oluyor. Ama kız dikbaşlı çıkıyor ve adamın karşısında güçlü bir karakter olarak ayakta kalmayı başarıyor. Üstelik onun da ağzı en az adam kadar bozuk. Giderek bu iki karakter arasında ilginç bir dostluk gelişiyor.

Bu arada her iki tarafın da günlük hayatlarını da görme fırsatı buluyor ve her ikisinin de geçirdikleri travmaları, onları değiştiren olayları görüyoruz. Bu sırada hayatın en acımasız anlarını gördüğümüz gibi özellikle Sang-Hoon’un elinden pek çok şiddet sahnesine de tanıklık ediyoruz. Ama işte burada film uzakdoğu sinemasının zaman zaman son derece başarılı yaptığı bir şeyi yapıyor ve onca şiddetin arasına son derece duyarlı anlar yerleştirmeyi de beceriyor. Başta tümüyle iğrenç bir karakter olarak görülen Sang-Hoon’un bir yandan da o duyarlı halini görmek hiç yadırgatıcı olmuyor üstelik. Bunu yaparken o aslında altın kalpliydi gibi bir tuzağa da düşmüyor film.

Başrolde çok başarılı bir oyun çıkaran Yang Ik-Joon aynı zamanda filmin senaryo yazarı, yönetmeni ve hatta yapımcısı ve kurgucusu da. Yani bir anlamda herşeyi. Daha önce oyuncu olarak bazı işleri var ama bu yönetmen olarak ilk filmi. İsmini bir kenara yazıyor, sonraki filmlerini merakla bekliyoruz.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 3.Gün: Meral Ve Cemal Erez Toplu Gösterimi, Yeşil Işın, Cennet Batıda, Kısa Sınır Tanımaz 1

Meral Ve Cemal Erez Toplu Gösterimi:
Meral ve Cemal Erez çifti daha önceki festivallerde gösterilen İpler filminden ve Sezen Aksu’nun Kalaşnikof şarkısı için yaptıkları klipten dolayı tarzları bildiğimiz bir çift. Kara kalem benzeri bir tarzda animasyonlar yapıyorlar. Ancak bu festivalde 5 filmlerini izleyince yaptıkları filmlerinin sadece teknik olarak değil düşünsel olarak da benzer yanlarını görme fırsatımız oldu. Önceden izlediğimiz filmlerinden İpler içine girmesi oldukça zor bir filmdi, Kalaşnikof klibi ise zaten temel olarak bir şarkıya dayandığı için belirgin bir konusu yoktu. Diğer filmlerinde gördüğümüz kadarıyla çift çoğunlukla iktidarı ya da gücü ele geçiren ya da bu amaçta olan kişilerle ilgileniyor. Bu kişilerin yaşadığı deformasyon, çekememezlik ya da aslında daha büyük güçlerin hizmetinde oldukları gibi konuların etrafında dolaşan filmleri zaman zaman Kafka ile de yakın akrabalıklar kuruyor. Sevip sevmemenin yaptıkları animasyonun tarzını sevip sevmemekle yakından ilintili olduğunu söylemeli.

Yeşil Işın (Le Rayon Vert / The Green Ray):
Festivallerin güzel yanlarından biri zaman zaman eskiden izlediğiniz ama hafızanızda tam olarak kalmamış filmleri tekrar izleme fırsatı sunması oluyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in Yeşil Işın filmi de yıllar önce daha önceki festivallerden birinde izlediğim, final sahnesi ve filmin genel gelişimi dışında çok da fazla hatırlamadığım bir filmdi. Bu vesile ile hafızamızı tazelemiş olduk.

Yeşil Işın, Delphine adındaki genç bir kadının yaz tatilini anlatıyor bize. Delphine erkek arkadaşı ile bir tatil planı yapmış ama daha filmin başında erkek arkadaşının gelemediğini öğreniyoruz. Film ilerleyince görüyoruz ki aslında Delphine ve erkek arkadaşının ilişkileri çoktan bitmiş ama o bunu kabullenmek istemiyor. Film boyunca tatil planları yapan ve bir çok yere giden ama hiçbirinde uzun süre kalamayan Delphine karakteri aslında sevilmesi çok kolay bir karakter değil. Zaten içine girmeye çalıştığı her ortamda bir miktar farklı kalıyor ve grubun içine girmemiyor, hatta kendisiyle ilgilenen erkeklerden koşarak uzaklaştığını bile görüyoruz (hoş film boyunca karşılaştığı erkeklerin büyük çoğunluğunun da hakaten facia tipler olduğunu kabul etmek lazım).

Filmin esas özelliği ise belki bizim de çok sevmediğimiz Delphine karakterinin iç yapısını bize çok başarılı bir şekilde sunması. Eric Rohmer’in incelikli senaryosu ve başrol oyuncusu Marie Rivière’in katkıları bunda en önemli rolü oynuyor. Belli ki Rohmer, Rivière’in bolca doğaçlama yapmasına da izin vermiş. Senaryoda her ikisinin de adı geçiyor çünkü.

Bu incelikli karakter çalışmasını ben büyük keyifle izledim. Ancak özellikle salondaki genç seyircilerin hikaye açısından farklı şeyler beklediklerini ve filmi sıkıcı bulduklarını hissetmemek, finalde e ne oldu şimdi yani dediklerini duymamak da mümkün değildi. Halbuki Rohmer’in derdi hayatın gerçekliğinden farklı bir şey anlatmak değildi zaten.

Cennet Batıda (Eden à l’Ouest / Eden Is West):
Yeni bir Costa-Gavras filmi görmeyeli 5 yıl olmuş. Ama ustanın hala formda olduğunu görmek güzel. Bu kez Paris’e gitmeye çalışan bir göçmenin hikayesini anlatıyor bize Gavras. Filmin başında polislerin baskını nedeniyle tekneden denize atlamak zorunda kalan kahramanımız Elias, kendini bir tatil köyünün ortasında buluyor, üstelik çıplaklar kampı bölümünde. Diğer arkadaşları teker teker yakalanıyor ya da sahile cesetleri vuruyor ama Elias akıllıca davranıyor, şansı da yaver gidiyor ve kendisini önce klübün çalışanlarından hatta sonra da sakinlerinden biri olarak kabul ettiriyor bir süre. Bu arada filmin adı da düşünüldüğünde Elias’ın düştüğü tatil köyünün adının Eden Club Paradise olması da bir tesadüf değil herhalde.

Bir süre Elias’ın buradan sağ salim çıkma çabasını izliyoruz, bundan sonra ise film bir yol filmi haline döünüşüyor. Paris yolundaki kahramanımızın başına yolda pek çok şey geliyor. Burada Gavras aslında çok trajik de olabilecek bir hikayeyi komedi kalıplarını da sıkça kullanarak anlatmayı başarıyordu. Ama bunu yaparken de göçmenlik durumuna ait ciddi şeyler de söylüyordu. Bu noktada filmdeki tesadüflerin ve Elias’ın şansının biraz abartılı geldiğini de söylemem gerek. Ama özellikle filmin sonunda geldiği nokta düşünüldüğünde film bir masal gibi okunabileceği için buna çok itirazım yok.

Bunun dışında filmde dikkat çeken şeylerden biri de dil meselesi. Elias’ın Faransızca ya da İngilizce’yi tam olarak bilmemesi ve karşısına çıkan insanların farklı milliyetleri filmde konuşulan dilin sürekli değişmesine ve kimi zaman gerçekten de kimsenin kimseyi anlamamasına yol açıyor ya da bazen birbirini anlamak için dilin çok da önemli olmadığını gösteriyor. Bununla ilgili ilginç bir şey oldu gösterim sırasında. Filmin Türkçe altyazısı kopyanın üstüne gömülüydü. Bu nedenle elektronik Türkçe altyazı ihtiyacı yoktu. Ancak yabancı seyirciler için İngilizce elektronik altyazı yapıldı. Fakat film sırasında muhtemelen bir sorun oldu ya da İngilizce altyazı eksikti, bu yazılar kesildi. Yalnızca Fransızca bilen yabancı seyirciler açısından zaten sorun yoktu da sadece İngilizce bilenler de filmi anlamada bir sorun yaşamamıştır tahmin ediyorum.

Kısa Sınır Tanımaz 1:
Kısa Sınır Tanımaz seçkilerinin ilki 7 filmlik bir gruptu. Bu grupta benim için öne çıkan filmelerden kısaca bahsedeyim:

Önceki festivallerden tanıdığımız ve sevdiğimiz Jean-Gabriel Périot’un yine arşiv görüntülerini harmanlayarak oluşturduğu Cop Kullanma Sanatı (L’art Delicat De La Matraque / The Delicate Art of the Bludgeon) 4 dakikalık kısa süresinde bize polisin bu sanattaki başarısını gösteriyordu.

Bu tip seçkilere genelde çok kısa ama komik ve çarpıcı bir sonu olan bir film de konur. Koş Granny Koş (Oman Rennt / Run Granny Run) da iki yaşlı kadının çekişmesi ile başlayıp sonunda güçlerini birleştirmeleri ile biten böyle bir filmdi ve gerçekten eğlenceliydi.

Ayrıca görme engelli bir kızın bir suçluya güvenmesini farklı bir bakış açısıyla anlatan Rita da başarılı bir filmdi. Özellikle görme engelli olma durumunun çözülmesi son derece başarılı idi. Aslında Rita’nın bakış açısından verilecek şekilde tasarlanan filmde tüm film boyunca siyah bir ekran görmek pek anlamlı olmazdı. Bu durumu filmin büyük kısmını Rita’nın yüzüne odaklanarak ve çevresinde olanları bize de göstermeyerek çözmüşler. Ama ne zaman ki Rita elleriyle karşısındaki çocuğun yüzüne dokunuyor, biz de çocuğun yüzünü görüyoruz o anda. Zekice bir çözüm.

Bunun dışında Rüzgardaki Gölgeler (Sombras En El Viento / Shadows in the Wind) de fena bir film değildi ama sonu başından fazlaca belliydi.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 2.Gün: İsyan!, Ölümcül Kar

İsyan! (Queimada / Burn!):
1969 yılının İtalyan sinemasından gelen bu film ilk anda bana bir zamanlar dünyaca ünlü starların Hollywood dışında da bol bol çalıştıklarını hatırlattı. Marlon Brando gibi bir isim hiç çekinmeden bir İtalyan filminde oynuyor ki buna benzer davranışlar o yıllarda bolca gördüğümüz hareketler. Ama bugün bu tip örnekler çok azaldı. Hatta tam tersi, biraz ün kazanan Amerika dışındaki yönetmneleri de Hollywood’a kapağı atmış görüyoruz çoğunlukla (bu yola girmeyenler de var tabii ki).

Gelelim filme. Çoğunlukla The Battle of Algiers’in yönetmeni olarak bilinen Gillo Pontecorvo’nun bu filmden sonra çektiği İsyan, Portekiz sömürgesi bir adaya gelen bir İngiliz’in adadaki kölelere bağımsızlık bilincini kazandırması ve onları isyana teşvik etmesi ile başlıyor ve 10 yıllık süreye yayılan bir hikaye anlatıyor. İlk başta hikaye, köleleri bilinçlendiren beyaz adam onları kurtarır gibi bir klişeye gidecekmiş gibi gözükse de Brando’nun canlandırdığı Sir Walker karakterinin niyetinin daha karışık olduğu ilk baştan hissediliyor ve zaten kısa zamanda Walker’ın tamamen kendi çıkarlarının peşinde olduğu anlaşılıyor. Hatta film biraz daha ilerledikçe asıl ön planda tutulanın İngiltere’nin çıkarları olduğu anlaşılıyor. Ayaklanan köleler aslında tamamen İngiltere öyle istediği için ayaklanıyor ama bir kez bilinçlenen insanoğlunu dizginlemek o kadar kolay olmuyor tabii ki.

Bu şekildeki bir hikaye yapısı daha gerçeğe uygun olmuş. Zaten filmin hikayesi de gerçeklere dayanıyormuş ve sözü edilen ada gerçekte bir İspanyol sömürgesi imiş. Ancak filmin çekildiği dönemde İspanyol hükümeti rahatsızlığı resmi olarak belirtince ve filmi boykot edeceğini açıklayınca, ada Portekiz sömürgesi olarak değiştirilmiş.

Filmin dönemine göre gayet başarılı olduğu söylenebilir, özellikle öne sürdüğü fikirler gayet etkili. Ancak bir kaç eksiklik göze çarpıyordu. Bazı önemli olaylar hiç yoktu sanki. Örneğin baştaki bir banka soygunu ya da askerlerle kölelerin ilk çatışmaları hiç gösterilmiyordu. Ya da aradan geçen 10 yılda olanların Brando tarafından çevresindeki kişilere anlatıldığı bir sahne vardı. Halbuki o masadaki herkesin o olayları çok iyi bilmesi gerekirdi zaten. Bu sahnenin seyircinin o 10 yılda olanları öğrenebilmesi için konulduğu açıktı. Bir diğer konu da kimi oyunculukların fazla donuk olması idi. Ancak bu durumlardan bazıları bizim izledğimiz kopya ile açıklanabilir belki de. Çünkü festivale gönderilen kopyanın filmin İtalyanca olan orijinal kopyası değil, İngilizce dublajlı kopyası olduğu film sırasında belirtildi. Dublaj her zaman için bir yabancılaşma hissi yaratıyor elbette. Ayrıca sonradan yaptığım araştırmada bu kopyanın 20 dakika kısa olduğunu da gördüm. Belki de olmasını beklediğim kimi sahneler bu uzun kopyada mevcuttu. Bu kopyanın dezavantajı ise bu sefer Brando’nun İtalyanca dublaj işe konuşması olacaktı elbette.

Ama son tahlilde güçlü bir sinema duygusuna sahip, izlenmesi gerekli bir film İsyan.

Ölümcül Kar (Død Snø / Dead Snow):
Bir grup tıp öğrencisi tatillerini kayak yaparak geçirmek üzere karlı dağlarda bir kaç gün geçirmeyi planlıyorlar. Burada yolları zamanında çaldıkları altınları tekrar ele geçirmek isteyen bir grupla kesişiyor ve onlarla ölümüne bir çatışmaya giriyorlar. Filmin kilit noktası ise gençleri teker teker öldüren grubun kimliği: Nazi Zombiler. Zaten ilk anda bu nazi zombi olayı türün meraklıları için ilgi çekici oluyor. Aslında ünüformalı zombilerin farklı havaları dışında zombilerin nazi olmasının film için çok önemi de yok. Normal zombilerle de aynı film ortaya çıkarmış.

Ölümcül Kar bir korku/komedi filmi. Ama bu denge çok iyi kurulmuş. Film baştan sona seyirciyi güldürmek üzerine kurulmamış. Ciddi ciddi bir korku filmi izlerken birden karakterlerden biri öyle bir duruma düşüyor ya da öyle salakça bir hareket yapıyor ki kahkahayı basıyorsunuz. Ama sonra korku filmi tüm ciddiyeti ile devam ediyor. Aslında ciddiyet tam doğru kelime değil burada. Filmin kendini ciddiye almadığı açık ama sulu bir komedi filmine dönüşmemeyi de başarıyor.

Ayrıca film bu tip bir filmde karşınıza çıkabilecek tüm klişeleri sonuna kadar kullanıyor ama bunu yaparken mesela son dönem Amerikan sineması yeniden yapımlarında olduğu gibi bir sıkıntı yaratmıyor bu klişelerin kullanımı. Çünkü bu klişeler orijinal bir şeymiş gibi sunulmuyor, tam tersi tam da klişe oldukları için ve bunu seyircinin de bildiği bilinerek kullanılıyor ki bu da filmin atmosferini asıl yaratan şey oluyor.

Türün meraklılarının izlemesi gereken ama korku filmi sevmem diyenlerin yanına uğramaması gereken bir film Ölümcül Kar. Bol kanlı olduğu da unutulmamalı.

Bu arada bu filmin yer aldığı Geceyarısı Sineması kuşağında aynı zamanda 3 de kısa film izledik. Kendilerine Romero takımı diyen bir zombi takımı ile insanlardan oluşan bir takımın curling maçlarını anlatan Ölüm Oyunu (Deadspiel) son derece eğlenceli bir filmdi. Artık yaşlandığı için tekerlekli sandalyeye mahkum olan ama emekli maaşı yetmediği için hala işine devam eden bir zombi avcısı ve ona yardım eden sosyal hizmetler görevlisi genci anlatan Tam İstihdam (Ardeit für Alle / Full Employment) da öyle. Annelerinden kaçan iki kız çoğununu anlatan Anneciğim (Mamá / Mom) ise o kadar keyif vermedi doğrusu.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 1.Gün: Kuduz Köpek Johnny

Bu yılki festivale yavaş bir başlangıç yaparak ilk gün sadece tek bir filme gidebildim. Kuduz Köpek Johnny adlı bu filmle ilgili görüşlerim şu şekilde.

Kuduz Köpek Johnny (Johnny Mad Dog):

Adı verilmeyen bir Afrika ülkesindeki çocuk askerlerin dramını anlatıyor Kuduz Köpek Johnny. Filmin başında direkt olarak aksiyonun içine gömülüyoruz ve film boyunca oldukça gürültülü bir kaos hali içinde çatışmadan çatışmaya sürükleniyoruz. Tıpkı çocuklar gibi. Filmin ana karakteri Johnny bile bu kaos ortamı içinde yavaş yavaş şekillenebiliyor gözümüzde. Bir başka film için olumsuz bir unsur olabilecek bu durum, bu filmde savaşın atmosferine seyirci olarak da dahil olmamızı sağladığı için olumlu bir hal alıyor.

İnsanın içini acıtan bir dizi olaydan sonra savaşın bitip olayların bir anda 180 derece dönmesi de finale yaklaşırken çok etkili bir dönüş noktası oluyordu film için. Belki de asıl çarpıcı olansa, filmin son jeneriği sırasında gerçek çocuk askerlerin gerçek fotoğraflarının beyazperdeye yansıması idi.

Çok önemli olmasa da iyi bir film Kuduz Köpek Johnny. Filmin yapımcıları arasında adı geçen Mathieu Kassovitz’den isteğimiz Hollywood’da gereksiz korku, bilim-kurgu ve aksiyon filmleri çekeceğine, yönetmen olarak olsun, yapımcı olarak olsun bu tip filmlere ağırlık vermesi.

21. Ankara Film Festivali Başladı

21. Ankara Film Festivali geçtiğimiz gün yapılan açılış töreni ile başladı. Gösterimler de dün start aldı. Bu yılki gösterimler Batı Sineması, Çağdaş Sanatlar Merkezi ve Goethe Enstitüsü’nde yapılacak. Ayrıca film gösterimleri dışında bu yıl geçtiğimiz yıllarla kıyaslayınca çok daha fazla yan etkinlik de var. Özellikle Festilab başlığı altındaki atölye çalışmaları geleceğin sinemacıları açısından çok faydalı olabilir.

Festivalin öne çıkan filmlerini kısaca sıralayalım (ama tabii ki program yaparken bunlarla yetinmemek, hiç bilinmedik filmlere de şans tanımak ve elbette kısa film ve belgeselleri de unutmamak lazım):

– Henüz gösterime girmeyen ama geçtiğimiz yıl pek çok festivalde önemli ödüller kazanmış bir Türk filmi olan Köprüdekiler
– 80 darbesi sonrası Diyarbakır Cezaevi’nin durumunu anlatan 5 No’lu Cezaevi
– Festivalin özel bir bölüm ayrıdığı Brezilya sinemasından çok ödüllü bir film, Estamira
– Usta işi bölümünde Takeshi Kitano, Michael Haneke, Costa-Gavras, Peter Greenaway gibi isimlerin yeni filmleri
– Akira Kurosowa, Luis Bunuel ve Eric Rohmer gibi artık aramızda olmayan ustalardan 2’şer film (ki görülmüş olsa bile sinemada izleme fırsatı kaçırılmamalı)
– !f Ankara’nın programından son anda çıkarılan Ölümcül Kar (Død snø / Dead Snow)
– İktidar ve İsyan bölümünde her ne kadar daha önce görmüş olma ihtimali yüksek olsa da her biri birer klasik sayılan Eğer… (If…), Rosa Luxemburg, Kızıl İlahi, Baader Meinhof Yargılanıyor gibi filmler
– Dünyanın Her Köşesinden bölümünde ise çoğunun adını pek duymamış olsak da keşfetmeye değer bir dizi film

Bu yıl da festivali takip edip yorumlarımı buradan paylaşmaya çalışacağım. Filmler, gösterim programı ve yan etkinlikler ile ilgili detaylı bilgi festivalin web sayfasından alınabilir.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 4. Gün: Herkes Gibi, Hızlı Silahşör Murugun, Yaman Tilki, Uzaklara Gidelim, Yeraltı Peygamberi

!f Ankara biteli 1.5 hafta kadar oldu ancak son gün izlediğim filmlerle ilgili izlenimlerim eksik kalmıştı. Bugün başlayan Ankara Film Festivali izlenimleri öncesi onları da tamamlamış olayım.

Herkes Gibi (Alle Anderen / Everyone Else):
Herkes Gibi, Chris ve Gitti çiftinin bir yaz tatili boyunca yaşadıklarını konu ediyor. Tatil boyunca çiftin başına olağandışı herhangi bir şey gelmiyor. Bir çift tatilde neler yaparlarsa onları yapıyor. Plaja gidiyorlar, gece eğlenmeye çıkıyorlar, sevişiyorlar, gıcık komşularından köşe bucak kaçıyorlar vs. vs. Bir yandan da ilişkilerini sorguluyorlar. Filmin esas odaklandığı alan da bu zaten. Bir çiftin ilişkilerini sorgulaması. Bunu yaparken de hem sinemasal olarak hem de oyunculuk olarak abartıdan uzak, doğal bir anlatım seçilmiş.

Ama bu da oyunculara çok yük bindiren filmlerden biri. Tüm film boyunca bu çiftin ikisinin birden gözükmediği sahne yok gibi. Üstelik tüm film boyunca bir kaç sahne dışında onların dışında hiç kimse gözükmüyor zaten. Her ikisi de ama özellikle Berlin’de bu rolü ile en iyi kadın oyuncu seçilen Birgit Minichmayr, son derece başarılı (bu arada bu oyuncuyu nereden tanıyorum acaba derken İnternet’te yaptığım araştırmada farkettim ki daha iki gün önce aynı festivalde Kemik Adam filminde izlemişiz kendisini. Ayrıca izlediğimiz epey filmde de irili ufaklı pek çok rolde görmüşüz onu).

Festivalin “Erkeklik Halleri” bölümünde yer alan bu film bir ilişkideki erkeğin davranışlarını masaya yatırırken kadının davranışları da en az onunki kadar didik didik ediyor. Bu türde gayet başarılı bir film Herkes Gibi.

Hızlı Silahşör Murugun (Quick Gun Murugun):
Hızlı Silahşör Murugun karakteri 1994 yılında bir televizyon kanalı için yaratılmış bir karakter. Yıllar içinde gayet popüler olan bu karakter geçtiğimiz yıl kendi filmine de sahip olmuş. Vejeteryen olup et lokantası sahibi kötü karaktere karşı bir mücadeleye girişen Murugun karakterinin hikayesi çılgın ve komik bir hikaye. Pek çok filme gönderme de içeren eğlenceli ve komik bir film bu. Keyifle vakit geçimek için ideal ancak bu tip bilinçli olarak kült olsun diye çekilen filmler o kadar hoşuma gitmiyor. Halbuki gayet ciddi olarak çekilip sonradan kült hale dönüşen filmler çok daha çekici oluyor. Murugun böyle bir film değil. Bu yüzden sadece eğlenceli bir film olarak kaldı bende.

Yaman Tilki (Fantastic Mr. Fox):
Wes Anderson animasyon çekmiş ama hiç şaşırmayın, karşımızda yine bir Wes Anderson filmi var. Ki zaten bir çocuk kitabından uyarlanmasına karşın senaryoyu da Anderson ve Noah Baumbach beraberce yazmışlar. Hikaye karısına verdiği söz nedeniyle yıllardır namuslu bir hayat süren bir tilkinin arkadaşlarıyla beraber üç kötü çiftçinin çiftliklerinden onların ürünlerini çalması ile başlayıp çiftçilerle bölgedeki hayvanlar arasında bir çekişmeye dönüşüyor. Kesinlikle çocukların da gayet keyif alacağı eğlenceli bir film ama aynı zamanda tam da Wes Anderson’dan bekleneceği gibi tuhaf üyeleri olan bir aile komedisi aynı zamanda. Hatta tıpkı Steve Zissou’da olduğu gibi sadece aile komedisi değil, arkadaşları ile birlikte farklı bir aile yapısı da sunuyor karşımıza bu yaman tilki. Bu arada özellikle sonlara doğru hayvanların yaşadıkları yerler, tüm filmdeki espri yapısı, kullanılan müzikler, karakterleri perdenin ortasında konumlayan çekimler falan hep bir Wes Anderson filmi. İzleyiniz, izlettiriniz.

Bu film gösterime de girecek büyük ihtimalle. Umalım ki sadece Türkçe dublajlı girmez. Tüm seslendirmeler şahane çünkü.

Uzaklara Gidelim (Away We Go):
Sam Mendes çok sevdiğim bir yönetmen. Hemen hemen hiç bir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmadı şu ana kadar. Görsel yanı çok güçlü olan filmler yapsa da insanı anlatıyor genellikle. Jarhead ve Road to Perdition gibi daha geniş ölçekteki filmlerinde bile böyle. Genelde de filmleri arasında 3 yıl oluyor. Bu kez bizi fazla bekletmedi ve Away We Go ile karşımızda. Bu kez çok daha mütavazi bir film bu. Henüz evlenmemiş ama çocuk bekleyen sevimli bir çifti anlatıyor film (bu arada filmin girişinde adamın kadının hamile olduğunu anlama şekli bir filmde kadının hamile olduğunu belirtmenin en orijinal yollarından biriydi). İsminden de tahmin edilebilir, bir yol filmi Away We Go. Çiftimiz çocuk doğduktan sonra yaşayacakları yeri belirlemek için dolaştıkça birbirinden ilginç tiplerle karşılaşıyorlar ve karşılaştıkları kişiler onların ilişkilerinde de belirleyici rol oynuyor. Karakterlerin filme girdikleri sahne bazen çok ilginçtir ya, Maggie Gyllenhaal’un girişi gerçekten bu konuda ilk 10 arasına girebilir.

Sonuç olarak çok iyi bir film Away We Go ama kamera arkasında önceki filmlerinde yıllar geçince ilişkilerin geldiği noktayı deşen Mendes olunca bu filmdeki sevimli çift 10 yıl sonra birbirinin boğazına sarılır mı diye de düşünmeden edemiyor insan.

Yeraltı Peygamberi (Un Prophète):
Bazen fazla beklenti hayal kırıklığı yaratıyor. Un Prophète için hayal kırıklığı demek yanlış olur aslında. İyi bir film kesinlikle, izlenmeyi de hakediyor ama aldığı övgülerden ve ödüllerden dolayı beklentim epey yükselmişti. O beklentiyi tam olarak karşılayamadı.

Film sıradan bir suçlunun hapse girmesi ile başlıyor. Malik isimli bu genç (ki film için en büyük övgüm bu roldeki Tahar Rahim’e olabilir) hem şansıyla, hem de zekası ve cesareti ile hapiste giderek yükseliyor ve bambaşka bir adam oluyor. Bu yükselme süreci detaylı olarak, ince ince anlatılmış. Bu anlamda ikinci övgüm de filmin senaryosuna gidebilir. Ama yönetmenlikte o kadar büyük bir pırıltı görmedim doğrusu.

82. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu

82. Oscar Ödülleri sahiplerini buldu. Gecenin galibi en iyi film, en iyi yönetmen ve en iyi özgün senaryo ödülleri de dahil olmak üzere 6 Oscar alan The Hurt Locker oldu. En büyük rakibi sayılan Avatar ise teknik dallarda 3 ödülle yetinmek zorunda kaldı. Tüm oyuncu ödülleri de beklendiği gibi Jeff Bridges, Sandra Bullock, Christoph Waltz ve Mo’Nique’e gitti.

Gecenin üzerinden şöyle bir geçelim. Ödül töreni sürpriz bir şekilde Neil Patrick Harris’in şarkı ve dans gösterisi ile başladı. Steve Martin ve Alec Baldwin’in gayet başarılı girişinden sonra gecenin ilk ödülü beklendiği gibi Inglourious Basterds ile Christoph Waltz’a gitti. Yardımcı erkek oyuncu olarak başka bir isim düşünülmüyordu zaten. Animasyon ve şarkı dallarında da zafer beklendiği gibi Up ve Crazy Heart filmlerinin oldu. Benim tahminim Inglourious Basterds olsa da en iyi özgün senaryo ödülünün The Hurt Locker’a gitmesi de ihtimal dahilindeydi. Bu ödülün The Hurt Locker’ın daha büyük ödülleri de alacağının ilk göstergesi olduğu söylenebilir.

Precious filminin en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülünü alacağı kesindi ama uyarlama senaryo ödülü de alması ufak bir sürpriz sayılabilir. Arka arkaya verilen teknik ödüllerden sanat yönetmeni ve görüntü yönetmeni ödüllerini Avatar, ses kurgusu ve ses miksajı ödüllerini ise The Hurt Locker alarak bu iki rakibin herhangi birinin tüm ödülleri toparlayıp gidemeyeceğini gösterdi. Müzik ödülünü Up’ın, görsel efekt ödülünü ise Avatar’ın alması kimseyi şaşırtmadı. En iyi film yolundaki önemli ödüllerden biri olan kurgu ödülü ise The Hurt Locker’a gitti.

En önemli ödüllere gelirken en iyi belgesel ödülünü The Cove’un alması bekleniyordu ama yabancı dilde en iyi film ödülünün Arjantin’den El secreto de sus ojos filmine gitmesi şaşırtıcı oldu. En azından benim için. Çoğunlukla Das Weisse Band ya da Un Prophète filmlerinden birinin bu ödülü alması bekleniyordu.

En iyi erkek oyuncu ödülü beklendiği gibi Jeff Bridges’e, en iyi kadın oyuncu ödülü ise Sandra Bullock’a gitti. En iyi yönetmen ödülünü açıklamak üzere sahneye Barbra Streisand çıktığında ödülün Kathryn Bigelow’a gideceğine töreni düzenleyenlerin de inandığı anlaşıldı, akademi üyeleri de onları şaşırtmadılar. Ama hala en iyi film çok kesin değildi. O da The Hurt Locker’a giderek Avatar’ın bu kadar büyütülmesinden rahatsız olan benim gibileri gayet mutlu etti.

Bu yıl onur ödüllerinin ayrı bir geceye alınmış olması dikkat çekiciydi. Bu arada ödüller verilirken bunun bir yarışma olmadığını belirtmek üzere “and the Oscar goes to” denirdi, bu yıl genellikle “the winner is” denildiği dikkatimi çekti.

İşte ödüllerin tam listesi:

En İyi Film: The Hurt Locker
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Özgün Senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En İyi Uyarlama Senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mauro Fiore (Avatar)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg (Avatar)
En İyi Kostüm: Sandy Powell (The Young Victoria)
En İyi Makyaj: Star Trek
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: “The Weary Kind” Söz-Müzik: Ryan Bingham, T Bone Burnett (Crazy Heart)
En İyi Ses Miksajı: The Hurt Locker
En İyi Ses Kurgusu: The Hurt Locker
En İyi Görsel Efekt: Avatar
En İyi Animasyon (Uzun): Up
Yabancı Dilde En İyi Film: El secreto de sus ojos – Arjantin
En iyi Belgesel (Uzun): The Cove
En İyi Belgesel (Kısa): Music by Prudence
En İyi Animasyon (Kısa): Logorama
En İyi Kısa Film: The New Tenants

Yılın En Kötüsü Transformers 2

Bu yıl 30. kez verilen ve geleneksel olarak Oscarlardan bir gün önce açıklanan Altın Ahududu Ödülleri (Razzie Awards ya da Golden Razzies) de sahiplerini buldu. Transformers 2 en kötü film, en kötü yönetmen ve en kötü senaryo ödüllerini(!) kimselere bırakmadı. Sandra Bullock da bu geceki muhtemel Oscar’ı öncesinde en kötü kadın oyuncu ve en kötü çift dallarında iki adet Ahududu aldı.

Ayrıca bu yıl 2000’lerin ilk 10 yılının en kötüleri de seçildi. Battlefield Earth 10 yılın en kötüsü seçilirken Eddie Murphy ve Paris Hilton da en kötü oyuncular oldular.

Kazananlar (ya da kaybedenler) şöyle:

En Kötü Film: Transformers: Revenge of the Fallen
En Kötü Erkek Oyuncu: Jonas kardeşlerin her biri (Jonas Brothers: The 3-D Concert Experience)
En Kötü Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (All About Steve)
En Kötü Çift: Sandra Bullock ve Bradley Cooper (All About Steve)
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Sienna Miller (G.I. Joe)
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Billy Ray Cyrus (Hannah Montana: The Movie)
En Kötü Yeniden Yapım ya da Devam Filmi: Land of the Lost
En Kötü Yönetmen: Michael Bay (Transformers: Revenge of the Fallen)
En Kötü Senaryo: Ehren Kruger & Roberto Orci & Alex Kurtzman (Transformers: Revenge Of The Fallen)

10 Yılın En Kötü Filmi: Battlefield Earth
10 Yılın En Kötü Erkek Oyuncusu: Eddie Murphy (Adventures of Pluto Nash, I Spy, Imagine That, Meet Dave, Norbit, Showtime)
10 Yılın En Kötü Kadın Oyuncusu: Paris Hilton (The Hottie & The Nottie, House of Whacks, Repo: The Genetic Opera)

25. Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards) Sahiplerini Buldu

Her yıl Oscarlardan bir gün önce verilen Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards), 25. kez yılın en iyi bağımsız filmlerini ödüllendirdi. Gecenin galibi en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerinin de içinde olduğu 5 ödülle Precious oldu. Ödül alanlardan en az iki ismi (Jeff Bridges ve Mo’Nique) bu gece Oscar alırken de göreceğiz muhtemelen. Oscar’larda adı bile geçmeyen (500) Days of Summer’ın burada en iyi senaryo ödülü alması da sevindirici idi. En sürpriz ödül de herhalde en iyi yabancı film seçilen An Education oldu. Başta Un Prophète olmak üzere karşısında çok güçlü adaylar vardı oysaki.

İşte tüm liste:

En İyi Film: Precious
En İyi Yönetmen: Lee Daniels (Precious)
En İyi İlk Film: Crazy Heart
John Cassavetes Ödülü: Humpday
En İyi Senaryo: Scott Neustader & Michael H. Weber ((500) Days of Summer)
En İyi İlk Senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious)
En İyi Kadın Oyuncu: Gabby Sidibe (Precious)
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Woody Harrelson (The Messenger)
En İyi Yabancı Film: An Education
En İyi Belgesel: Anvil!
En İyi Görüntü Yönetmeni: Roger Deakins (A Serious Man)
Robert Altman Ödülü: A Serious Man ekibi (Ethan Coen & Joel Coen (yönetmen/yazar/yapımcı), Ellen Chenoweth & Rachel Tenner (kast yönetmeni), Richard Kind, Sari Lennick, Jessica McManus, Fred Melamed, Michael Stuhlbarg, Aaron Wolff (oyuncular))
Piaget Yapımcı Ödülü: Karin Chien (The Exploding Girl, Santa Mesa)
Acura Gelecek Vaad Eden Yetenek Ödülü (Someone to Watch Award): Kyle Patrick Alvarez (Easier with Practice)
Kurgudan Daha Gerçek (Truer Than Fiction) Ödülü: Bill Ross ve Turner Ross (45365)

Oscar Tahminleri – 2010

Oscarların açıklanmasına 2 gün kala tahminlerimi buradan da paylaşmak istedim. Aşağıda tüm liste bulunuyor. Bu tahminlerin nedenleri ile birlikte daha detaylı bir analiz yazısını Gölge E-Dergi’nin Mart 2010 sayısında bulabilirsiniz.

En İyi Film: Avatar
En İyi Erkek Oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En İyi Kadın Oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’Nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En İyi Özgün Senaryo: Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
En İyi Uyarlama Senaryo: Jason Reitman, Sheldon Turner (Up in the Air)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Mauro Fiore (Avatar)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg (Avatar)
En İyi Kostüm: Colleen Atwood (Nine)
En İyi Makyaj: Star Trek
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Şarkı: “The Weary Kind” Söz-Müzik: Ryan Bingham, T Bone Burnett (Crazy Heart)
En İyi Ses Miksajı: Avatar
En İyi Ses Kurgusu: Avatar
En İyi Görsel Efekt: Avatar
En İyi Animasyon (Uzun): Up
Yabancı Dilde En İyi Film: Das weisse Band / The White Ribbon – Almanya
En iyi Belgesel (Uzun): The Cove
En İyi Belgesel (Kısa): – Yorumsuz –
En İyi Animasyon (Kısa): Wallace and Gromit in ‘A Matter of Loaf and Death’
En İyi Kısa Film: – Yorumsuz –


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 274.689 hits
Mart 2010
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: