Mart 2010 için arşiv



Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 6.Gün: Kısa Sınır Tanımaz 2, Özel Tim, Kızıl Ordu

Kısa Sınır Tanımaz 2:
Festivalin kısa film seçkilerinden biri daha. Bu seçkide 7 adet film vardı ve çoğunlukla sevdiğim filmlerden oluşan bir seçkiydi. Yine özellikle benim için öne çıkan filmleri sıralamam gerekirse:

Kanaryası ile beraber yaşayan bir adamın küçük dostu öldükten sonra onun serbestçe uçabilmesini sağlamak için yaptıklarını anlatan Özgürce Uç (Freiflug / Fly Freely), bir sabah kendisini ziyaret eden bir meleğin gün içinde öleceğini söylemesi üzerine bundan kurtulmak için neler yapabileceğini düşünen bir adamı anlatan ve kader kavramını sorgulayan I.S. Bulkin’in Son Günü (The Last Day of Bulkin I.S.) ve bir kadın ve bir erkeğin sahildeki birlikteliklerini diyalogsuz ve çok başarılı siyah/beyaz görüntülerle anlatan deneysele yakın bir kısa film olarak Ona, seçkinin öne çıkan filmleriydi. Korku türünde fena sayılmayacak bir kısa film olarak Beraber (Together) ve sonu daha iyi bağlansa kadın erkek ilişkileri üzerine çok iyi bir film olacakken kıyıdan dönmüş olan Mary’nin Banyo Kampı (Mary’s Bathroom Camp) filmlerinin de adını anmak gerek.

Özel Tim (Tropa de Elite / Elite Squad):
Özel Tim ülkemizde vizyona da girmiş ama Ankara’ya uğramamış bir filmdi. Muhtemelen sadece İstanbul’da kalan filmlerden biri oldu. Festival vesile oldu da 2008 yılında Berlin’de Altın Ayı alan bu filmi izlemiş olduk. Ancak filmin savunduğu fikirler nedeniyle sonuç hayal kırıklığı oldu benim için.

Aslında fena başlamamıştı film. Brezilya’daki yozlaşmış polis gücüne karşılık temiz kalmayı başarabilmiş bir diğer grup polisin oluşturduğu BOPE adındaki özel timi anlatıyordu film. Filmin temel izleği, Papa’nın Brezilya ziyareti öncesi bu özel timin sokakları temizleme çabası ve bu timin tepesinde yer alan isimlerden birinin ailesinde yaşadığı sorunlar nedeniyle artık görevini bırakmak istemesi ve yerine pisliğe bulaşmamış genç bir polis arama çabası üzerinden gidiyordu. Başlarda hem bu iyi polis-kötü polis çatışması hem de Brezilya’nın arka sokakları başarılı bir şekilde verilmişti. Buralarda bile anlatıcı dış sesin konuşmalarında filmin şiddet övgüsü hissediliyordu. Ama özellikle time girmek isteyen gençlerin eğitimi ve sonrasında gelen sahnelerde polisin kullandığı şiddet, işkence ve hatta kıyım giderek daha olumlu gösterilmeye hatta kutsanmaya başlandı.

Filmin Tanrıkent’i (Cidade de Deus / City of God) anımsatan görsel yapısına bir itirazım yok ama (ki burada bu yapının giderek Hollywood sinemasına yaklaştırıldığı söylenebilir) arkasındaki fikri tasvip edemiyorum.

Bu filmin Berlin’de en iyi film ödülünü alması, hem de rakipleri arasında There Will Be Blood gibi bir film varken bu ödülü alması, üstelik bu ödülü veren jürinin başında Costa-Gavras’ın olması ilginç. Zamanında Z gibi bir filmi çeken Gavras’ın polis şiddetini meşru gösteren böyle bir filmi desteklememesi gerekirdi.

Son olarak IMDB’ye göre filmin yönetmeni José Padilha, bu filmin devamını çekiyormuş bu aralar. Sırada da Hollywood’da bir video oyunu uyarlaması varmış. Filmi biraz geç izlemek yönetmeni de daha iyi tanımamıza neden oldu demek ki.

Kızıl Ordu (Jitsuroku rengô sekigun: Asama sansô e no michi / United Red Army):
Filmle ilgili söylenebilecek ilk şey çok uzun olduğu. Gitmeden önce de 190 dakikalık süresi ürkütüyordu zaten. Salonun yarısının, belki de yarısından çoğunun bu uzunluğa dayanamayıp terkettiği gösterim sonrası kötü değil ama niye bu kadar uzun şekilde bir düşünceyle salondan ayrıldım.

Daha filmin başındaki giriş diyebileceğimiz bölümde, 1960’ların sonunda Japonya’da öğrenci hareketleri ile başlayan ve yandaş toplayan sosyalist hareketin güçlenmesi zamanla fraksiyonlara ayrılması ve Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun kurulmasının anlatımı bile yaklaşık yarım saat, belki de daha uzun sürüyor. Bu bölümde gerçek arşiv görüntüleri ile birlikte aralarda sonradan filmimizin karakterleri olacak tipleri kısa kısa tanıyoruz. Ancak bu tanıma sahneleri bazen o kadar kısa kalıyor ki en azından kendi adıma uzunca bir süre kimin kim olduğunu takip etmekte güçlük çektim. Ancak belli ki yönetmen Kôji Wakamatsu’nun bu kadar uzun bir filmde karakterleri bize yeterince tanıtmıyor olması filmi bir ya da bir kaç karakter üzerinden ilerleyen bir hale sokmak istememesi, seyircinin de herhangi bir karakterle yakınlık kurmasını tercih etmemesi nedeniyle. Zamanla takip ettiğimiz gruptan insanlar çeşitli nedenlerle ölmeye başlayınca kalanlar filmin ana karakterlerine dönüşüyor ister istemez ama o noktaya gelene kadar bu karakterler öyle şeyler yapıyorlar ki zaten artık seyircinin seveceği karakterler olmaları mümkün olmuyor.

Filmin giriş kısmında bile genel olarak sol görüşte önemli bir rol tutan kendini sorgulama ve özeleştiri sürecinin ne kadar vahşi olabileceğini görüyoruz. Arşiv görüntülerinin bir kenara bırakılıp tamamen kurmacaya geçilen ikinci kısımda ise bir dağ kampında eğitim yapan Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun bitmek tükenmek bilmeyen özeleştiri seanslarına tanıklık ediyoruz. Bu özeleştiri seansları üyelerin geçmiş eylemlerde yaptığı hataları sorgulamaları ile başlasa da giderek aralarından bir genç kızın güzel görünmek için makyaj yapması ile sosyalist teoriye karşı çıkması ya da şehre inen bir grubun orada hamama giderek burjuvazinin adetlerini benimsemesine doğru evriliyor. Bu özeleştiri seanslarının vahşi olduğundan bahsetmiştim. Şöyle ki, bu seanslarda özeleştiri yapana fiziksel şiddet uygulanıyor ve hatta kendi kendisini dövmesi söyleniyor. Bunun sonucunda o dağ evindeki ekipten büyük kısmı arkadaşları tarafından dövüle dövüle öldürülüyor. Hamile olan bir kız da bunlara dahil.

Bu kısım o da sert ve uzun ki defalarca izlenen özeleştiri seansları bir noktadan sonra tahammül edilmez bir hal alıyor. Filmin süresinden dolayı bu sahnelerin devam ederken bir ara verildi. Pek çok kişinin pes ederek gittiği bu arada salonda kalanlar da özeleştiri kavramı üzerine bolca konuştular ve espriler yaptılar. Mesela ben de bu sahneleri bu kadar uzun tuttuğu için yönetmenin bir özeleştiri yapıp yapmadığını merak ettim.

Bu sahnelerden sonra filmin son büyük sekansı başlıyor. Burada dağ kampından sağ kalan bir grubun polislerden kaçması ve bir başka dağ evine sığınmaları ve burada polislerle 10 gün sürücek olan çatışmalarına şahit oluyoruz. Aslında bu süreyi vurgulamak adına bu sahneler de oldukça uzun tutulmuş. Normalde rahatsız edecek uzunlukta değil ama o noktada kalanların ya öleceklerini ya da tutuklanacaklarını bildiğimiz için filmin bir an önce bitmesi isteği oluşuyor seyircide.

Filmin en sonunda da Birleşik Kızıl Ordu’dan sağ kalan üyelerin 1970’ler sonrası neler yaptıkları yazılarla gösteriliyor. Üst kademedeki üyeleri 2000’lere kadar kimi eylemlere devam ediyorlar.

Kızıl Ordu gerçekten etkili bir film ama bir kaç defa dediğim gibi gereksiz yere uzun. Yönetmenin dönenme yaklaşımı da o dönemin gençlerinin bir fikre körü körüne bağlı oldukları yönünde. Özeleştiri sekanslarında filmin fena halde anti-sosyalist bir prodaganda yaptığını düşünmek mümkün ama sondaki çatışma sahnelerinde yönetmen gençlere daha onların yanında bir bakış atıyor. Filmi izledikten sonra öğrendiğim ilginç bir not. Yönetmen Wakamatsu, o yıllarda Birleşik Kızıl Ordu’nun içinde yer alan bir isimmiş. Hatta kimi terör olayları ile ilintisi tesbit edildiği için Amerika’ya girişi halen yasakmış. Zaten gerçek olaylardan alındığı söylenen film, aynı zamanda yönetmenin kendi deneyimlerinden de izler taşıyor olmalı.

21. Ankara Film Festivali Belgesel Ödülleri Belli Oldu

21. Ankara Film Festivali tüm hızıyla devam ederken belgesel dalındaki ödüller sahiplerini buldu bile. Mutlu Binark, Yaprak İşçibaşı, Hakan Aytekin, Özgür Şeyben ve Hacı Mehmet Duranoğlu’ndan oluşan jüri, amatör ve profesyonel belgesel film dalındaki ödülleri şu şekilde açıkladı:

Amatör Belgesel:
Birincilik Ödülü: Duvar (yönetmen: Emre Karadaş, Deniz Oğuzsoy)
İkincilik Ödülü: Romeyika’nın Türküsü (yönetmen: Yeliz Karakütük)
Üçüncülük Ödülü: Bağdat (yönetmen: Berrak Samur)

Profesyonel Belgesel:
Birincilik Ödülü: 5 No’lu Cezaevi (yönetmen: Çayan Demirel)
İkincilik Ödülü: Eylül Çocukları (yönetmen: Meltem Öztürk, Hülya Karcı)
Üçüncülük Ödülü: Son Mevsim Şavaklar (yönetmen: Kazım Öz)

Bu yıl festivaldeki belgesel filmleri izleme fırsatım olmadı. Ancak 5 No’lu Cezaevi’ni, Gezici Festival’de izlemiştim. Gerçekten güçlü ve etkileyici bir belgesel. Diğer filmleri izlemeden bile favorilerim arasındaydı.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 5.Gün: Kırmızı Adamların Toprağı, Estamira, Nisan Gözyaşları, Emma Blank’in Son Günleri, Öteki Yaka

Kırmızı Adamların Toprağı (La Terra Degli Uomini Rossi / BirdWatchers):
Brezilya’nın egzotik güzelliklerini görmek için tura çıkan Avrupalılar bir tekne ile nehri geçerken bir grup yerli ile karşılaşırlar. İlginç makyajları ve yarı çıplak görüntüleri ile bu yerliler uzaktan onları incelemektedir. Sonra bir takım sesler çıkarıp Avrupalılara doğru mızraklarını atarlar (ama bu tehdit edici bir durum değildir, mızraklar aslında epey uzağa atılmıştır). Avrupalılar gittikten sonra yerliler de ormanın içine doğru ilerlerler. Burada bir araç onları beklemektedir. Aracın başındaki kadından bir miktar para alıp t-shirtleri giyip evlerine doğru yola çıkarlar. Her şey Avrupalıların turu için yapılmış bir göz boyamadan ibarettir aslında.

Bu güzel girişle başlayan Kırmızı Adamların Toprağı, Brezilya’daki yerlilerin yaşamına götürüyor bizi. Buradaki yerliler modern çağın gereklerine uygun bir yaşam sürmektedirler ama sadece kendilerine ayrılan korunaklı bölgede yaşamalarına izin verilmiştir. Bu bölge dışına çıkıp bir yerleşim yeri kurmaları yasaklanmıştır. Bu bölge dışındaki dükkanların büyük bir kısmı yerlilere satış bile yapmamaktadır. Ancak yerlilerin barınmalarına izin verilen topraklar onların atalarının toprağı değildir. Daha verimli bu topraklar Brezilyalı para babalarının elindedir. Ama atalarının topraklarında yaşamak isteyen bir grup yerli ile beyaz adamın çatışması kaçınılmazdır.

Film aslında çerçevesini çok büyütmeden zengin bir aile ile onların topraklarının yakına yerleşen bir grup yerli arasındaki gerilim dozu giderek artan ilişkilere odaklanıyor. Bir yandan da yerlilerden şaman olma yolunda giden bir gençle zengin ailenin kızı arasındaki yakınlaşmaya tanık oluyoruz. Belirgin şekilde yerlilerden tarafta olan film gayet doğal bir anlatım ve aksamayan bir sinema dili tutturmuş. Ortalamanın üzerinde bir film.

Estamira:
İşte sadık festival seyircilerini ikiye bölen bir film. Onlarca ödülü olan bu filmden beklentiler epey yüksekti. Filmin sonunda konuştuğumda gördüm ki festival takipçilerinin bir kısmı filmden büyülenmiş, bir kısmı ise çok sıkılmış, salonu yarısında terketmiş ya da sonuna kadar beklese de beklediğini bulamamıştı. Doğrusu ben salonu terketmesem de çok sıkılan grup arasında yer alıyorum.

Ne anlatıyor peki bu film. Bir belgesel esasen. Uzunca yıllardır Brezilya’nın çöplük alanlarından birinde yaşayan ve burada çalışan 63 yaşındaki Estamira adlı bir kadınla yapılan söyleşilerden ve günlük hayatında onu takip eden kameranın tesbit ettiği görüntülerden oluşuyor film. Çok güçlü bir karakter Estamira. Belirleyici bir özelliği de şizofren olması. Böyle bir kadınla tanışan bir belgeselcinin onu bir filme dahil etme çabasını anlamak kolay. Gerçekten duruşu ve konuşmaları ile sizi etkileyecek bir kadın. Yönetmen Marcos Prado da belli ki kadından çok etkilenmiş ve onunla yaptığı söyleşilerin hiç bir anını atmaya kıyamamış adeta. Sonuçta ortaya 121 dakikalık bir film çıkmış ki filmin temel sorunu da bu bence. Eldeki materyalden 30-50 dakika arasında orta metraj bir film çıksaymış gayet güzel olurmuş ama bu şekilde sürekli aynı temalar üzerinde dönüp dolaşılıyor.

Nisan Gözyaşları (Käsky / Tears of April):
Nisan Gözyaşları, 1918’deki Fin iç savaşının bitiminde galip gelen Beyazlar ve yenilen Kızıllar arasında yaşananları bir kaç karakter üzerinden anlatıyor. Kızıllar arasında pek çok kadın da var ve filmin başında bir grup kadının mahkemeye çıkarılmak üzere nakil edilmelerini görüyoruz ve bu sırada aralarından birine kazanan taraftaki askerlerin tek tek tecavüz ettiklerini görüyoruz. Görmüyoruz ama diğer kadınlara da aynı şeyin yapıldığını tahmin etmek güç değil. İşleri bittikten sonra da nakil işiyle uğraşmak istemeyen ve zaten kadınların suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılacağından emin olan askerlerin lideri (ki büyük ihtimalle gerçekten de mahkemenin sonucu böyle olacaktı) onları kaçmış gibi göstererek hepsini öldürüyor.

Bu olaylar sırasında diğer askerlere karşı çıkan, tecavüzün yanlış olduğunu düşünen, adil bir mahkemeye inanan Aaro Harjula isimli bir asker de var içlerinde. Bu asker kadınlardan birinin ölmediğini farkediyor (ki filmin ana karakterlerinden biri olduğu için en başta tecavüze uğradığını gördüğümüz kadın da bu) ve kendi başına onu yargılanacağı yere götürmek üzere yola çıkıyor. Bu arada kadın defalarca kaçma teşebbüsünde bulunuyor ve bunlardan birinin sonucunda kendilerini bir adada buluyorlar. Bu arada aralarında bir yakınlaşma da oluyor. Ama burada uzun süre kalmıyorlar ve Harjula halen adını bilmediği kadını askeri savcıya teslim ediyor. Bu noktada filmdeki en ilginç ve belki de biraz abartılı olan karakterlerden askeri savcı Emil de hikayeye dahil oluyor ve sivilde şair olan ama savaşta ölüm emirlerine imza atan bu karakter filmin akışını epey değiştiriyor.

Karakterler arasındaki ilişkiler, tüm bir hikaye yapısı çok başarılı bir şekilde oluşturulmuş. Belki askerle kızın yakınlaşması biraz hızlı bulunabilir ama eğreti de durmuyor film içinde. Bu arada filmin kimi ayrıntıları da son derece başarılı. Mesela asker, kızla beraber olmayı istemezken bunu gerçekten yanlış olduğunu düşündüğü için yapıyor. Yoksa gerçekten de bu güzel kızdan etkilenmemek mümkün değil, üstelik o da bulunduğu durumdan kurtulmak için cinselliğini kullanmaktan çekinmeyen bir karakter. Böyle anlardan birinde kızla birlikte olmayan askerin dışarı çıkıp mastürbasyon yapması ince ve başarılı bir detaydı.

Seanryonun başarısı dışında filmdeki görüntüler, müzik kullanımı gibi yan unsurlar da son derece başarılıydı. Festivalin öne çıkan filmlerinden biri oldu benim için.

Emma Blank’in Son Günleri (De laatste dagen van Emma Blank / The Last Days of Emma Blank):
Çok yakında ölmesi beklenen evsahibesi Emma Blank ve ne kadar saçma olursa olsun onun her dediğini yapmak için uğraşan uşakları. Belli ki kadının bir an önce ölmesini bekliyorlar ve bu ölümün sonucunda kendilerine önemli bir para kalacağını düşünüyorlar, başka türlü bu eziyete dayanılmaz çünkü. Bir de evin Theo adlı bir köpeği var. Bir saniye. Bu köpek aslında bir insan(!). Evet, belli ki o da o mirastan payını bekleyerek köpek rolü yapıyor. Ama rolüne de pek sadık. Emma Blank bakmazken bile rolüne devam ediyor.

Gayet enteresan bu kara komedi ilerledikçe evsahibesi ve uşaklar arasında gözle görünenden fazlası olduğunu farketmeye başlıyoruz ve farklı akrabalık ilişkileri ortaya çıkmaya başlıyor ve tek rol yapanın Theo olmadığını görüyoruz. Uşaklık yapmak da bir rol olabilir mesela. Hikayenin bir noktasında olaylar bir anda değişiyor ve film ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Ne olduğunu açık etmeyelim bu olayın.

Emma Blank’in Son Günleri, gerçekten iyi yazılmış ve iyi oynanmış bir film. Keyifle de izleniyor ama oluşturulan karakterler, onlar arasındaki ilişkiler ortaya çok daha iyi bir film çıkabileceğinin ipuçlarını veriyor. Büyük bir potansiyeli çok iyi değerlendirememiş bir film diyebiliriz.

Öteki Yaka (Gagma Napiri / The Other Bank):
Henüz küçücükken Abazya’dan ayrılmak zorunda kalan, annesi ile yaşayan Tedo, annesinin hayatlarını sürdürebilmek için yaptığı işten rahatsızdır ve annesinin işini bırakması için ufak tefek suçlar işlemektedir. Henüz 12 yaşındaki Tedo başına gelenlerin ve öğrendiklerinin yönlendirmesi ile Abazya’da geride bıraktıklarını babasını bulmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta pek çok farklı karakterle karşılaşır.

Bu kısa özetten anlaşılabileceği gibi Öteki Yaka’ya belli bir yerden sonra bir yol filmi demek yanlış olmaz. Filmin Gürcistan’ın geldiği noktadan ve yaşadığı çatışmalardan rahatsız bir yönetmenin elinden çıktığı da açık. Zaten film sonundaki söyleşide de yönetmen buna vurgu yaptı. Filmin kilit noktalarından biri de küçük oyuncu Tedo’nun performansı (gerçek adı da Tedo). Yönetmenin uzun aramaları sonrasında tesadüfen karşısına çıkmış ve yaşadığı dağ köyünden hiç ayrılmamış bir çocuktan bu performansı alabilmek gerçekten büyük başarı.

Film olarak da sağlam bir film Öteki Yaka. İzlenmeye değer kesinlikle ama bir ülkenin durumunu ya da yaşanan bir sorunu bir çocuk üzerinden anlatma olayı o kadar çok yapıldı ki bunu bir tür olarak kabul edersek bu tür içinde öne çıkacak bir özelliği olmadığını da kabul etmek lazım.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 4.Gün: Clermont-Ferrant FF Seçkisi, Başka Bir Evren, Afyon Savaşı, Nefes Nefese

Clermont-Ferrant Kısa Film Festivali Seçkisi:
Bu bölümde söz konusu festivalden gelen 6 adet kısa film vardı. Yapım yılları 1990-2008 arasında değişen bu filmler genellikle bu festivalde ödül almış filmlerdi. Bu yüzden belli bir seviyenin üzerinde olmaları beklenirdi. Gerçekten de bu 6 filmin her birini sevdiğimi söyleyebilirim. Yine de illa ki bir kaç filmi öne çıkarmak gerekirse faşist ve baskıcı domates konservelerine karşı direnen vişne konservelerini ve anarşist biber konservelerini anlatan ama bir yandan da iktidarı ele geçirince herkesin aynı olduğunu da gösteren Conservfilm herhalde en sevdiğim film oldu.

Son derece basit kuklalarla önce bize bir futbol maçı izlettiren, sonra da bu maçtan yayılan olayların tüm şehre yayılmasını anlatan Metro ve bir fabrikada çalışan ve ücretini kırıntılarla alan bir kadının önce hayatına giren yabancı bir adamla sonra da fabrikanın evinden uzağa doğru kayıp gitmesiyle değişen hayatını anlatan Kırıntılar (Les Miettes / The Crumbs) da gayet başarılı filmlerdi.

Aslında Kırıntılar filmi önce çok anlamsız gibi gelmişti. Bittikten sonra aynı yönetmenin aynı oyuncularla çektiği bir kısa film daha başladı. Meğerse 31 dakika gibi bir kısa film olarak uzunca bir süresi olan bu film iki bobinden oluşuyormuş ve biz önce filmin sonunu izlemişiz, sonra da filmin başını izlemeye başlamışız. Durum farkedilince gösterim durduruldu ve film gösterimin en sonuna atıldı. Sonunda baştan sona izleyince anladık ki gerçekten iyi bir filmmiş. Her festivalde bu tip hatalar olur, bunun da nazar boncuğıu olarak festivaldeki tek sorun olacağını umalım.

Başka Bir Evren:
Bu gösterimde dünyanın farklı yerlerinden gelen 11 adet animasyon yer alıyordu. Festivallerin güzel yanlarından biri de vizyon filmlerinde kısıtlı bir alana sıkışan kimi türlerin ne kadar farklı olabileceğini bize bir kez daha hatırlatması oluyor. Vizyonda gayet başarılı animasyonlar görüyoruz ama genelde çocuklara yönelik oluyor ve tarzları oldukça benziyor. Oysa bu seçkide yer alan 11 animasyonun neredeyse her biri birbirinden farklı bir teknikle hazırlanmıştı. Tümüyle bilgisayarda hazırlanmış olanı da vardı, karakalemle çizilmiş gibi duranı da, stop-motion tekniği ile hazırlanmış olanı da vardı, gölge oyunu şeklinde olanı da. Hatta gerçek görüntülerin animasyon şeklinde birleştirilmiş olanı da vardı. Sırf bu çeşitlilik nedeniyle bile izlenmesi gereken seçkide yine öne çıkan bir kaç filmden bahsetmek gerekirse:

Küçük bir kızın bahçede ufak ve sevimli bir yaratık bulması ve evine almasını ama bir yaratığın giderek büyümesi, büyümesi ve büyümesini anlatan Ana Yurt (Homeland), yavrusuna iyi bir yuva kurmak ve onu beslemek isteyen anne kuşun hikayesini teknik resim tarzı çizimlerle anlatan, üstelik bunu yaparken çizimin ölçek değerleri ile de oynamayı da ihmal etmeyen İnce Hesap (V Mossthabe / In Scale) ve seçkinin son filmi olarak konunca yüzde kocaman bir gülümsemeye yol açan ve otobüs durağında beklerken arkadaş olup kafaları çekip, ot tüttüren iki tipin öyküsünü bilgisayar animasyonu ile anlatan Chump & Clump hafızamda kalan filmler olacak herhalde.

Afyon Savaşı (Opium War):
Helikopterleri düşükten sonra Afganistan’ın dağlık bölgelerinde sıkışıp kalan iki Amerikan askeri ve bunların karşılaştığı koca bir Afgan ailesi. Afyon Savaşı filmi, hikayesini bu iki farklı kutup üzerine kurmuş ve bir yandan Afganistan’daki hayata bir yandan da buraya dışarıdan bir bakışa yer veriyor. Doğrusu sadece Afganistan’daki günlük yaşama odaklansaymış da Amerikalı askerleri hiç karıştırmasaymış daha iyi olacakmış. Bir zenci, diğeri beyaz olan bu iki asker arasındaki ilişki pek bir tuhaf. Filmin başında acaba farklı iki ordudan mı bunlar diye bile düşündüm doğrusu. Aldığı yaralardan dolayı yürüyemeyen asker diğerini kendisine yardım etmesi için silahla tehdit ediyor ya da içinde ne olduğunu bilmediği bir yapıya keşif için onu silahsız gönderebiliyor çünkü.

Anladığım kadarıyla filmdeki oyuncuların çoğu mesleği oyunculuk olan insanlar değil, bölgede yaşayan ya da çalışan insanlar. Doğrusu bazılarından gayet güzel sonuç alınmış. Özellikle Afgan ailesini koruma görevini üstlenmiş olan ve küçücük yaşına karşın şartlar gerektirince ailenin başı konumuna gelen ya da kendini öyle hisseden çocuk gerçekten başarılıydı ve belki de filmi izlenmeye değer kılan en önemli unsurdu. Ancak filmin diğer kutbundaki Amerikalı askerleri canlandıran oyuncular gerçekten kötüydü ve de ne yazık ki bu da filmin bir tarafını oldukça zayıf bırakıyordu.

Doğrusu genel olarak da çok başarılı bir film olarak bulmadığımı söylemeliyim. Yönetmen Siddiq Barmak’ın önceki filmi Osama’yı da dönemin gerektirdiklerine uygun olarak çekilmiş, kimi güzel sahneler barındırsa da genel olarak bir şeylerin eksik olduğu bir film olarak bulmuştum, bu film için de bir kaç karakter ve bir kaç sahne dışında sıradan bir film diyebilirim.

Nefes Nefese (Ddongpari / Breathless):
Güney Kore’den son yıllarda çok iyi filmler çıktığını görüyoruz. Nefes Nefese de bu ülkeden gelen sağlam filmlerin yeni bir örneği. Filmin en başında Sang-Hoon karakteri ile tanışıyoruz. Son derece kaba saba, nedenli/nedensiz önüne geleni dövmekten hoşlanan (iş arkadaşları hatta patronu da buna dahil) zaten hayatını da bu şekilde kazanan, sürekli küfür eden hatta küfürü noktalama işareti gibi kullanan bir adam bu. Bir gün yolda Yeon-Hue isimli liseli bir kızla karşılaşıyor. İlk karşılaşmaları adamın kızın üzerine tükürmesi, kız itiraz edince de suratına yumruğu gömmesi şeklinde oluyor. Ama kız dikbaşlı çıkıyor ve adamın karşısında güçlü bir karakter olarak ayakta kalmayı başarıyor. Üstelik onun da ağzı en az adam kadar bozuk. Giderek bu iki karakter arasında ilginç bir dostluk gelişiyor.

Bu arada her iki tarafın da günlük hayatlarını da görme fırsatı buluyor ve her ikisinin de geçirdikleri travmaları, onları değiştiren olayları görüyoruz. Bu sırada hayatın en acımasız anlarını gördüğümüz gibi özellikle Sang-Hoon’un elinden pek çok şiddet sahnesine de tanıklık ediyoruz. Ama işte burada film uzakdoğu sinemasının zaman zaman son derece başarılı yaptığı bir şeyi yapıyor ve onca şiddetin arasına son derece duyarlı anlar yerleştirmeyi de beceriyor. Başta tümüyle iğrenç bir karakter olarak görülen Sang-Hoon’un bir yandan da o duyarlı halini görmek hiç yadırgatıcı olmuyor üstelik. Bunu yaparken o aslında altın kalpliydi gibi bir tuzağa da düşmüyor film.

Başrolde çok başarılı bir oyun çıkaran Yang Ik-Joon aynı zamanda filmin senaryo yazarı, yönetmeni ve hatta yapımcısı ve kurgucusu da. Yani bir anlamda herşeyi. Daha önce oyuncu olarak bazı işleri var ama bu yönetmen olarak ilk filmi. İsmini bir kenara yazıyor, sonraki filmlerini merakla bekliyoruz.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 3.Gün: Meral Ve Cemal Erez Toplu Gösterimi, Yeşil Işın, Cennet Batıda, Kısa Sınır Tanımaz 1

Meral Ve Cemal Erez Toplu Gösterimi:
Meral ve Cemal Erez çifti daha önceki festivallerde gösterilen İpler filminden ve Sezen Aksu’nun Kalaşnikof şarkısı için yaptıkları klipten dolayı tarzları bildiğimiz bir çift. Kara kalem benzeri bir tarzda animasyonlar yapıyorlar. Ancak bu festivalde 5 filmlerini izleyince yaptıkları filmlerinin sadece teknik olarak değil düşünsel olarak da benzer yanlarını görme fırsatımız oldu. Önceden izlediğimiz filmlerinden İpler içine girmesi oldukça zor bir filmdi, Kalaşnikof klibi ise zaten temel olarak bir şarkıya dayandığı için belirgin bir konusu yoktu. Diğer filmlerinde gördüğümüz kadarıyla çift çoğunlukla iktidarı ya da gücü ele geçiren ya da bu amaçta olan kişilerle ilgileniyor. Bu kişilerin yaşadığı deformasyon, çekememezlik ya da aslında daha büyük güçlerin hizmetinde oldukları gibi konuların etrafında dolaşan filmleri zaman zaman Kafka ile de yakın akrabalıklar kuruyor. Sevip sevmemenin yaptıkları animasyonun tarzını sevip sevmemekle yakından ilintili olduğunu söylemeli.

Yeşil Işın (Le Rayon Vert / The Green Ray):
Festivallerin güzel yanlarından biri zaman zaman eskiden izlediğiniz ama hafızanızda tam olarak kalmamış filmleri tekrar izleme fırsatı sunması oluyor. Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in Yeşil Işın filmi de yıllar önce daha önceki festivallerden birinde izlediğim, final sahnesi ve filmin genel gelişimi dışında çok da fazla hatırlamadığım bir filmdi. Bu vesile ile hafızamızı tazelemiş olduk.

Yeşil Işın, Delphine adındaki genç bir kadının yaz tatilini anlatıyor bize. Delphine erkek arkadaşı ile bir tatil planı yapmış ama daha filmin başında erkek arkadaşının gelemediğini öğreniyoruz. Film ilerleyince görüyoruz ki aslında Delphine ve erkek arkadaşının ilişkileri çoktan bitmiş ama o bunu kabullenmek istemiyor. Film boyunca tatil planları yapan ve bir çok yere giden ama hiçbirinde uzun süre kalamayan Delphine karakteri aslında sevilmesi çok kolay bir karakter değil. Zaten içine girmeye çalıştığı her ortamda bir miktar farklı kalıyor ve grubun içine girmemiyor, hatta kendisiyle ilgilenen erkeklerden koşarak uzaklaştığını bile görüyoruz (hoş film boyunca karşılaştığı erkeklerin büyük çoğunluğunun da hakaten facia tipler olduğunu kabul etmek lazım).

Filmin esas özelliği ise belki bizim de çok sevmediğimiz Delphine karakterinin iç yapısını bize çok başarılı bir şekilde sunması. Eric Rohmer’in incelikli senaryosu ve başrol oyuncusu Marie Rivière’in katkıları bunda en önemli rolü oynuyor. Belli ki Rohmer, Rivière’in bolca doğaçlama yapmasına da izin vermiş. Senaryoda her ikisinin de adı geçiyor çünkü.

Bu incelikli karakter çalışmasını ben büyük keyifle izledim. Ancak özellikle salondaki genç seyircilerin hikaye açısından farklı şeyler beklediklerini ve filmi sıkıcı bulduklarını hissetmemek, finalde e ne oldu şimdi yani dediklerini duymamak da mümkün değildi. Halbuki Rohmer’in derdi hayatın gerçekliğinden farklı bir şey anlatmak değildi zaten.

Cennet Batıda (Eden à l’Ouest / Eden Is West):
Yeni bir Costa-Gavras filmi görmeyeli 5 yıl olmuş. Ama ustanın hala formda olduğunu görmek güzel. Bu kez Paris’e gitmeye çalışan bir göçmenin hikayesini anlatıyor bize Gavras. Filmin başında polislerin baskını nedeniyle tekneden denize atlamak zorunda kalan kahramanımız Elias, kendini bir tatil köyünün ortasında buluyor, üstelik çıplaklar kampı bölümünde. Diğer arkadaşları teker teker yakalanıyor ya da sahile cesetleri vuruyor ama Elias akıllıca davranıyor, şansı da yaver gidiyor ve kendisini önce klübün çalışanlarından hatta sonra da sakinlerinden biri olarak kabul ettiriyor bir süre. Bu arada filmin adı da düşünüldüğünde Elias’ın düştüğü tatil köyünün adının Eden Club Paradise olması da bir tesadüf değil herhalde.

Bir süre Elias’ın buradan sağ salim çıkma çabasını izliyoruz, bundan sonra ise film bir yol filmi haline döünüşüyor. Paris yolundaki kahramanımızın başına yolda pek çok şey geliyor. Burada Gavras aslında çok trajik de olabilecek bir hikayeyi komedi kalıplarını da sıkça kullanarak anlatmayı başarıyordu. Ama bunu yaparken de göçmenlik durumuna ait ciddi şeyler de söylüyordu. Bu noktada filmdeki tesadüflerin ve Elias’ın şansının biraz abartılı geldiğini de söylemem gerek. Ama özellikle filmin sonunda geldiği nokta düşünüldüğünde film bir masal gibi okunabileceği için buna çok itirazım yok.

Bunun dışında filmde dikkat çeken şeylerden biri de dil meselesi. Elias’ın Faransızca ya da İngilizce’yi tam olarak bilmemesi ve karşısına çıkan insanların farklı milliyetleri filmde konuşulan dilin sürekli değişmesine ve kimi zaman gerçekten de kimsenin kimseyi anlamamasına yol açıyor ya da bazen birbirini anlamak için dilin çok da önemli olmadığını gösteriyor. Bununla ilgili ilginç bir şey oldu gösterim sırasında. Filmin Türkçe altyazısı kopyanın üstüne gömülüydü. Bu nedenle elektronik Türkçe altyazı ihtiyacı yoktu. Ancak yabancı seyirciler için İngilizce elektronik altyazı yapıldı. Fakat film sırasında muhtemelen bir sorun oldu ya da İngilizce altyazı eksikti, bu yazılar kesildi. Yalnızca Fransızca bilen yabancı seyirciler açısından zaten sorun yoktu da sadece İngilizce bilenler de filmi anlamada bir sorun yaşamamıştır tahmin ediyorum.

Kısa Sınır Tanımaz 1:
Kısa Sınır Tanımaz seçkilerinin ilki 7 filmlik bir gruptu. Bu grupta benim için öne çıkan filmelerden kısaca bahsedeyim:

Önceki festivallerden tanıdığımız ve sevdiğimiz Jean-Gabriel Périot’un yine arşiv görüntülerini harmanlayarak oluşturduğu Cop Kullanma Sanatı (L’art Delicat De La Matraque / The Delicate Art of the Bludgeon) 4 dakikalık kısa süresinde bize polisin bu sanattaki başarısını gösteriyordu.

Bu tip seçkilere genelde çok kısa ama komik ve çarpıcı bir sonu olan bir film de konur. Koş Granny Koş (Oman Rennt / Run Granny Run) da iki yaşlı kadının çekişmesi ile başlayıp sonunda güçlerini birleştirmeleri ile biten böyle bir filmdi ve gerçekten eğlenceliydi.

Ayrıca görme engelli bir kızın bir suçluya güvenmesini farklı bir bakış açısıyla anlatan Rita da başarılı bir filmdi. Özellikle görme engelli olma durumunun çözülmesi son derece başarılı idi. Aslında Rita’nın bakış açısından verilecek şekilde tasarlanan filmde tüm film boyunca siyah bir ekran görmek pek anlamlı olmazdı. Bu durumu filmin büyük kısmını Rita’nın yüzüne odaklanarak ve çevresinde olanları bize de göstermeyerek çözmüşler. Ama ne zaman ki Rita elleriyle karşısındaki çocuğun yüzüne dokunuyor, biz de çocuğun yüzünü görüyoruz o anda. Zekice bir çözüm.

Bunun dışında Rüzgardaki Gölgeler (Sombras En El Viento / Shadows in the Wind) de fena bir film değildi ama sonu başından fazlaca belliydi.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 2.Gün: İsyan!, Ölümcül Kar

İsyan! (Queimada / Burn!):
1969 yılının İtalyan sinemasından gelen bu film ilk anda bana bir zamanlar dünyaca ünlü starların Hollywood dışında da bol bol çalıştıklarını hatırlattı. Marlon Brando gibi bir isim hiç çekinmeden bir İtalyan filminde oynuyor ki buna benzer davranışlar o yıllarda bolca gördüğümüz hareketler. Ama bugün bu tip örnekler çok azaldı. Hatta tam tersi, biraz ün kazanan Amerika dışındaki yönetmneleri de Hollywood’a kapağı atmış görüyoruz çoğunlukla (bu yola girmeyenler de var tabii ki).

Gelelim filme. Çoğunlukla The Battle of Algiers’in yönetmeni olarak bilinen Gillo Pontecorvo’nun bu filmden sonra çektiği İsyan, Portekiz sömürgesi bir adaya gelen bir İngiliz’in adadaki kölelere bağımsızlık bilincini kazandırması ve onları isyana teşvik etmesi ile başlıyor ve 10 yıllık süreye yayılan bir hikaye anlatıyor. İlk başta hikaye, köleleri bilinçlendiren beyaz adam onları kurtarır gibi bir klişeye gidecekmiş gibi gözükse de Brando’nun canlandırdığı Sir Walker karakterinin niyetinin daha karışık olduğu ilk baştan hissediliyor ve zaten kısa zamanda Walker’ın tamamen kendi çıkarlarının peşinde olduğu anlaşılıyor. Hatta film biraz daha ilerledikçe asıl ön planda tutulanın İngiltere’nin çıkarları olduğu anlaşılıyor. Ayaklanan köleler aslında tamamen İngiltere öyle istediği için ayaklanıyor ama bir kez bilinçlenen insanoğlunu dizginlemek o kadar kolay olmuyor tabii ki.

Bu şekildeki bir hikaye yapısı daha gerçeğe uygun olmuş. Zaten filmin hikayesi de gerçeklere dayanıyormuş ve sözü edilen ada gerçekte bir İspanyol sömürgesi imiş. Ancak filmin çekildiği dönemde İspanyol hükümeti rahatsızlığı resmi olarak belirtince ve filmi boykot edeceğini açıklayınca, ada Portekiz sömürgesi olarak değiştirilmiş.

Filmin dönemine göre gayet başarılı olduğu söylenebilir, özellikle öne sürdüğü fikirler gayet etkili. Ancak bir kaç eksiklik göze çarpıyordu. Bazı önemli olaylar hiç yoktu sanki. Örneğin baştaki bir banka soygunu ya da askerlerle kölelerin ilk çatışmaları hiç gösterilmiyordu. Ya da aradan geçen 10 yılda olanların Brando tarafından çevresindeki kişilere anlatıldığı bir sahne vardı. Halbuki o masadaki herkesin o olayları çok iyi bilmesi gerekirdi zaten. Bu sahnenin seyircinin o 10 yılda olanları öğrenebilmesi için konulduğu açıktı. Bir diğer konu da kimi oyunculukların fazla donuk olması idi. Ancak bu durumlardan bazıları bizim izledğimiz kopya ile açıklanabilir belki de. Çünkü festivale gönderilen kopyanın filmin İtalyanca olan orijinal kopyası değil, İngilizce dublajlı kopyası olduğu film sırasında belirtildi. Dublaj her zaman için bir yabancılaşma hissi yaratıyor elbette. Ayrıca sonradan yaptığım araştırmada bu kopyanın 20 dakika kısa olduğunu da gördüm. Belki de olmasını beklediğim kimi sahneler bu uzun kopyada mevcuttu. Bu kopyanın dezavantajı ise bu sefer Brando’nun İtalyanca dublaj işe konuşması olacaktı elbette.

Ama son tahlilde güçlü bir sinema duygusuna sahip, izlenmesi gerekli bir film İsyan.

Ölümcül Kar (Død Snø / Dead Snow):
Bir grup tıp öğrencisi tatillerini kayak yaparak geçirmek üzere karlı dağlarda bir kaç gün geçirmeyi planlıyorlar. Burada yolları zamanında çaldıkları altınları tekrar ele geçirmek isteyen bir grupla kesişiyor ve onlarla ölümüne bir çatışmaya giriyorlar. Filmin kilit noktası ise gençleri teker teker öldüren grubun kimliği: Nazi Zombiler. Zaten ilk anda bu nazi zombi olayı türün meraklıları için ilgi çekici oluyor. Aslında ünüformalı zombilerin farklı havaları dışında zombilerin nazi olmasının film için çok önemi de yok. Normal zombilerle de aynı film ortaya çıkarmış.

Ölümcül Kar bir korku/komedi filmi. Ama bu denge çok iyi kurulmuş. Film baştan sona seyirciyi güldürmek üzerine kurulmamış. Ciddi ciddi bir korku filmi izlerken birden karakterlerden biri öyle bir duruma düşüyor ya da öyle salakça bir hareket yapıyor ki kahkahayı basıyorsunuz. Ama sonra korku filmi tüm ciddiyeti ile devam ediyor. Aslında ciddiyet tam doğru kelime değil burada. Filmin kendini ciddiye almadığı açık ama sulu bir komedi filmine dönüşmemeyi de başarıyor.

Ayrıca film bu tip bir filmde karşınıza çıkabilecek tüm klişeleri sonuna kadar kullanıyor ama bunu yaparken mesela son dönem Amerikan sineması yeniden yapımlarında olduğu gibi bir sıkıntı yaratmıyor bu klişelerin kullanımı. Çünkü bu klişeler orijinal bir şeymiş gibi sunulmuyor, tam tersi tam da klişe oldukları için ve bunu seyircinin de bildiği bilinerek kullanılıyor ki bu da filmin atmosferini asıl yaratan şey oluyor.

Türün meraklılarının izlemesi gereken ama korku filmi sevmem diyenlerin yanına uğramaması gereken bir film Ölümcül Kar. Bol kanlı olduğu da unutulmamalı.

Bu arada bu filmin yer aldığı Geceyarısı Sineması kuşağında aynı zamanda 3 de kısa film izledik. Kendilerine Romero takımı diyen bir zombi takımı ile insanlardan oluşan bir takımın curling maçlarını anlatan Ölüm Oyunu (Deadspiel) son derece eğlenceli bir filmdi. Artık yaşlandığı için tekerlekli sandalyeye mahkum olan ama emekli maaşı yetmediği için hala işine devam eden bir zombi avcısı ve ona yardım eden sosyal hizmetler görevlisi genci anlatan Tam İstihdam (Ardeit für Alle / Full Employment) da öyle. Annelerinden kaçan iki kız çoğununu anlatan Anneciğim (Mamá / Mom) ise o kadar keyif vermedi doğrusu.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 1.Gün: Kuduz Köpek Johnny

Bu yılki festivale yavaş bir başlangıç yaparak ilk gün sadece tek bir filme gidebildim. Kuduz Köpek Johnny adlı bu filmle ilgili görüşlerim şu şekilde.

Kuduz Köpek Johnny (Johnny Mad Dog):

Adı verilmeyen bir Afrika ülkesindeki çocuk askerlerin dramını anlatıyor Kuduz Köpek Johnny. Filmin başında direkt olarak aksiyonun içine gömülüyoruz ve film boyunca oldukça gürültülü bir kaos hali içinde çatışmadan çatışmaya sürükleniyoruz. Tıpkı çocuklar gibi. Filmin ana karakteri Johnny bile bu kaos ortamı içinde yavaş yavaş şekillenebiliyor gözümüzde. Bir başka film için olumsuz bir unsur olabilecek bu durum, bu filmde savaşın atmosferine seyirci olarak da dahil olmamızı sağladığı için olumlu bir hal alıyor.

İnsanın içini acıtan bir dizi olaydan sonra savaşın bitip olayların bir anda 180 derece dönmesi de finale yaklaşırken çok etkili bir dönüş noktası oluyordu film için. Belki de asıl çarpıcı olansa, filmin son jeneriği sırasında gerçek çocuk askerlerin gerçek fotoğraflarının beyazperdeye yansıması idi.

Çok önemli olmasa da iyi bir film Kuduz Köpek Johnny. Filmin yapımcıları arasında adı geçen Mathieu Kassovitz’den isteğimiz Hollywood’da gereksiz korku, bilim-kurgu ve aksiyon filmleri çekeceğine, yönetmen olarak olsun, yapımcı olarak olsun bu tip filmlere ağırlık vermesi.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 265.369 hits
Mart 2010
P S Ç P C C P
« Şub   Nis »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: