Mart 2010 için arşiv

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 11.Gün: Peder Jaakob’a Mektuplar, Pauline Plajda, İz Sürücü

Peder Jaakob’a Mektuplar (Postia Pappi Jaakobille / Letters to Father Jaakob):
Artık epey yaş almış ve gözleri görmeyen Peder Jaakob’un yardıma ihtiyacı vardır. Ancak ev işleri ya da kendi özel işlerine yardım etmesi için değil, kendisine gelen mektupları okuması için bir yardımcı istemektedir. Kendisine yardımcı olarak da, onun da isteği üzerine, ömür boyu hapse mahkum olmuş ama bu görevi yerine getirmek üzere affedilen, aksi mi aksi bir kadın olan Leila gönderilir. Söz konusu mektuplar ülkenin dört bir yanından Peder Jaakob’dan yardım ya da tavsiye isteyen, en azından kendileri için dua etmesini isteyen kişilerin mektuplarıdır.

Film boyunca Peder Jaakob iyilik timsali uhrevi bir kişi olarak çizilmiş. Adeta tüm hayatını insanlara iyilik etmeye adamış, o yaşta hayatta kalmasının tek nedeni de halen iyilik yapması gereken insanların var olması olan bir karakter o. Lelia ise filmin başında nedenini bilmesek de cinayet gibi bir suçu işlemiş bir karakter olarak farklı bir kutupta kalıyor. Ancak beklenebileceği gibi Peder ile vakit geçirdikçe Lelia da değişiyor. Zaten filmin temel sorunu da bu beklenebilirliği. Lelia’nın karakterinde yaşanacak değişim, pederle olan yakınlaşmaları, en sonunda işlediği cinayetin nedenlerinin seyirci tarafından da öğrenilmesi ve filmin finali hep beklenen şeylerdi.

İlk önce bir televizyon filmi olarak yola çıkılıp sonradan sinemalarda da gösterime çıkmasına karar verilen bu film fazla uhrevi yapısı ve tahmin edilebilir gelişimi ile söz konusu televizyon filmi havasından kurtulamazken özenli çekimleri ve başarılı oyunculukları ile kademe atlasa da çok önemli bir film olamıyor.

Pauline Plajda (Pauline à la Plage / Pauline at the Beach):
Geçtiğimiz aylarda kaybettiğimiz Eric Rohmer’in festivaldeki ikinci filmi Pauline Plajda idi. Tıpkı diğer filmi Yeşil Işın’da olduğu gibi bu film de “Comedies and Proverbs” serisinin bir filmi ve Rohmer bir kez daha genç bir (hatta iki) kadını hikayesinin merkezine oturtuyor. Hatta bir kez daha bu karakterlerin bir yaz tatilinde geçirdikleri günleri bize anlatıyor. Bu sırada da kadın-erkek ilişkilerini masaya yatırıyor ve şahane bir karakter çalışması yapıyor.

Filmdeki ana karakterlerimiz yeni boşanmış ve hayatına ne şekilde devam edeceğine henüz karar verememiş genç ve güzel bir kadın olan Marion ve henüz aşkla tanışıp tanışmadığından bile emin olamayan onun 15 yaşındaki kuzeni Pauline. Bir de Marion ve Pauline’den hoşlanan erkekler var. Marion’un evlenmeden önce bir dönem birlikte olduğu ve ona hala tutkun olan Pierre, yeni tanıştıkları ve bir kadınla uzun süre yaşamaya dayanamayacak gibi gözüken Henri ve Pauline’nin yaşıtı Sylvain. Rohmer senaryoyu da kendi yazdığı bu filminde bir kez daha bolca diyaloglarla karakterlerin her türlü düşüncelerini ve ruh halini bize yansıtıyor. Rohmer sinemasını sevenler için birinci sınıf bir film ama önceden herhangi bir Rohmer filmi izleyip sevmeyenler de çok keyif alamayacaktır.

İz Sürücü (A Nyomozó / The Investigator):
Tibor Malkáv, ölen insanlara otopsi yapan bir patologtur ve orta yaşlara gelmiş olmasına rağmen hala annesiyle yaşamaktadır. Bir gün tedavi edilmezse annesinin kısa bir ömrü kaldığını öğrenir. Tedavi için tek şans da Macaristan dışında bir kliniktir. Elbette bu iş için paraya ihtiyacı vardır ve bir gün kader karşısına gizemli bir yabancı çıkarır. Bu yabancı ondan hiç tanımadığı birini öldürmesini istemektedir. Bu arada Malkáv bir yandan da yeni tanıştığı bir kızla da bir ilişkinin başlangıcındadır.

İz Sürücü temelde polisiye bir film. Ama klasik polisiyelerden bazı farkları var. Bir suç işleniyor ve buna sebep olan kişi aranıyor ama burada olayı araştıran da suçu işleyen kişi aslında. Burada işin arkasındaki kişiyi araştırıyor Malkáv. Ayrıca bu karakterin özellikleri de filme değerini katan noktalardan biri. Kendi deyişiyle hiç bir espri anlayışı olmayan biri o. Herhangi biriyle konuşurken cümlelerin altında başka anlam aramak ya da kendisinin bir şeyler ima etmek gibi bir anlayışı yok. Özellikle kadınlar ile olan ilişkilerinde bu durum tam anlamıyla ortaya çıkıyor. Zaten bir kadınla beraber olmak gibi bir isteği de yok (hatta muhtemelen herhangi bir cinsel isteği yok, daha doğrusu gereksiz buluyor). Zaten kendisi herhangi bir şey teklif etmiyor, kadından sinemaya gitme teklifi gelirse bunun amacı sadece sinemaya gitmek oluyor. Kadın onu eve bırakmasını isterse yaptığı tek eylem yine onu eve bırakmak oluyor. Artık en sonunda kadın benimle beraber olacak mısın demek zorunda kalıyor (bunu bu kadar kibar şekilde demiyor tabii, onu eylemin adını vererek söylüyor). Ki o bile fayda etmiyor aslında.

Filmin bir diğer özelliği de Malkáv’ın olayı soruştururken zaman zaman cevapları hayallerinde otopsisini yaptığı insanlarla konuşarak bulması. Gerçek dışı bir durum değil bu aslında, sadece bizi ana karakterin nasıl düşündüğüne ortak ediyor. Ortada fantastik bir durum yok ama bu sahnelerde gerçeküstü bir hava yaratılıyor yine de.

Aslında filmde konu edilen suç çok komplike bir şey değil ama filmin anlatımı gayet başarılı ve özellikle baş karakter son derece orijinal olunca İz Sürücü de festivalin öne çıkan filmlerinden biri oluyordu.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 10.Gün: Sinema Aspirin ve Akbabalar, Trans Halindeki Ülke, Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı, Rövanş, Suç Ordusu

Sinema, Aspirin ve Akbabalar (Cinema, Aspirinas e Urubus / Movies, Aspirin and Vultures):
2. Dünya Savaşı yılları. Savaştan kaçan bir Alman, Brezilya’nın köylerinde dolaşmakta, onlara filmler göstermekte, o filmler arasında da piyasaya yeni çıkmış bir ilacın, aspirinin reklamını yapmakta ve bu ilacı köy sakinlerine satmaktadır. Tek başına çıktığı bu yolculukta yoldan aldığı bir Brezilyalı da kendisine hem yardımcı olmaya başlar, hem de ona yoldaşlık eder.

Sinema, Aspirin ve Akbabalar hem bu iki birbirinden çok farklı adamın günler geçtikçe gelişen arkadaşlığını anlatırken bir yandan da o dönemlerde savaşın bile uğramadığı Brezilya’nın bir portresini çiziyor. Gayet samimi ve doğal bir film. Bir önceki gün Hayatın Mutfağı filminde de izlediğimiz João Miguel başta olmak üzere oyuncular da başarılı ancak çok da önemli bir film olarak iz bırakmadı doğrusu.

Trans Halindeki Ülke (Terra em Transe / Earth Entranced):
1967 yılından gelen bu film Eldorado adlı hayali bir Latin Amerika ülkesinde aynı zamanda şair de olan bir gazetecinin devletin hakim güçlerine karşı mücadelesini ve bu arada halkı da arkasına almasını anlatıyor. Filmde hayali bir Latin Amerika ülkesinden bahsedilse de konu edilen ülkenin henüz 3 yıl önce bir askeri darbe yaşamış olan Brezilya olduğu çok açık. Hem bu yönüyle hem de genel olarak anlatılan öykü itibariyle önemli bir film karşımızdaki. Belli ki iyi bir restorasyondan geçmiş, çok temiz bir kopyadan izlemiş olmamız da bir avantajdı.

Buralarda çok tanınmayan yönetmen Glauber Rocha, kaynaklarda Brezilya yeni sinemasının (cinema novo) öncülerinden biri olarak görülüyor. Doğrusu bu akımın diğer filmlerini ya da yönetmenin tarzının bu filmdekine benzeyip benzemediğini bilmiyorum ancak okuduğum kaynaklar bu yönde olduğunu gösteriyor. Doğrusu bu tarzla ilgili bir problemim oldu benim. Zaman zaman son derece teatral ve abartılı oyunculukların rahatsız edici olduğunu söylemeliyim kendi adıma. Bu abartının bir devamı olarak kimi sahnelerin de destansı olması için özel olarak çaba sarfedilmiş belli ki. Bu anlayışla çekilmiş sahnelerin gayet etkileyici olduğunu kabul etmeliyim ama sanki daha gösterişsiz bir film daha etkili olacaktı. Yine de özellikle farklı ülkelerdeki sinema akımlarını merak edenlerin izlemesi gereken bir film.

Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı (Ensayo de un Crimen / The Criminal Life of Archibaldo de la Cruz):
Luis Buñuel’in Meksika’da çektiği çoğu film İspanya dönemindeki filmlerine göre daha az ses getirmiş filmlerdir. Archibaldo De La Cruz’un Suçlu Yaşamı da bu filmlerden biri. Halbuki film, içerdiği burjuvazi taşlaması, ironisi ve iyilik ve kötülük kavramlarına bakışı ile tam bir Buñuel filmi. En iyi Buñuel filmlerinden biri değil belki ama kesinlikle ilgiyi hak ediyor.

Film, çocukluğunda bir tesadüf eseri dadısını öldürdüğünü düşünen bir adamın seri katil olma hayallerini anlatıyor. Bu adam karşısına çıkan pek çok kadını öldürmeyi istiyor. Bunun için ince ince planlar yapıyor ama bu planlar bir türlü sonuca ulaşmıyor. Belki yine de bu kadınlar ölüyor ama hiçbirinin sebebi de bu adam olmuyor ve adam bir türlü katil olmayı beceremediği için sürekli bir üzüntü halinde yaşamını sürdürüyor. Halbuki en azından birini öldürebilse çok mutlu bir adam olacak.

Bu özet bile filmin absürd yapısını gösteriyor aslında. Elbette ki Buñuel her zamanki gibi çeşitli kurumlara da eleştiri oklarını sallamadan bırakmıyor. İyi bir Buñuel filmi ama elbette daha iyileri de var.

Rövanş (Revanche):
Rövanş geçtiğimiz yıl Avusturya adına Oscar’lara aday olmaya kadar gitmiş bir film. Ancak buralarda adı pek duyulmamıştı. Bu nedenle fazla beklentim olmayan bir filmdi benim için. Son derece başarılı bir film çıktı sonuçta.

Rövanş aynı zamanda hakkında çok fazla bir şey bilmeden izlemenin de daha iyi olacağı filmlerden biri. Bu nedenle hikaye gelişiminden çok kısaca karakterleri tanıtmakla yetinelim. Avusturya’da striptizci ve fahişe olarak çalışan Ukraynalı bir genç kız, onun sevgisi ve çalıştığı yerin güvenlik görevlisi, bu iki kişinin ilişkisinden habersiz olan her ikisinin de işverini olan ve kız için daha büyük planları olan bir adam, sıradan bir polis ve onun karısı.

Filmin farklı bölümlerinde bu karakterlerden bazıları daha bir öne çıkarken bazılarının önemi azalıyor, hatta hiç gözükmüyorlar. Neler olduğunu açık etmemek için fazla detay vermeyelim ama Avusturya gece klüplerinin arka planındaki pis işleri gösteren bir suç filmi gibi başlayan film yine suç ve ceza izleğinde yürüyen ve işin içine vicdan azabı gibi konuları da katan ama başlangıcından bambaşka noktalara gidip karakterlerin iç dünyasına giren bir film olmuş. Üstelik bu karakterler de son derece sahici karakterler. Hepsinin motivasyonlarını anlıyor, acılarına ortak olabiliyorsunuz.

Festivalin en iyilerindendi bence. Kesinlikle izlenmeli.

Suç Ordusu (L’armée du Crime / The Army of Crime):
Robert Guédiguian önceki festivallerden tanıdığımız bir yönetmen. Kendisini Marsilya’daki işçi sınıfını anlattığı, çoğunlukla azınlıkları da mutlaka hikayesinin içine kattığı ama hemen her zaman insan ilişkilerini ön plana aldığı filmlerle tanıyoruz ve seviyoruz. Aynı zamanda çoğunlukla da aynı oyuncularla çalışıyor.

Guédiguian bu yeni filminde yine azınlıklardan bahsediyor ve bir kaç oyuncu dışında yine bildiği ve tanıdığı oyuncularla çalışıyor ama bu kez daha görkemli bir film yapma peşine düşüyor. Üstelik bir dönem filmi yapıyor. Suç Ordusu adlı bu film, 2. Dünya Savaşı yıllarında Nazi işgalindeki Fransa’daki direnişçi azınlık grupları ve özel olarak Ermeni asıllı Missak Manouchian önderliğindeki grubun hikayesini anlatıyor. Başarılı bir film, ancak Guédiguian asıl ustası olduğu türden uzaklaşınca filme kendi damgasını vuramamış. Bu sefer de film diğer 2. Dünya Savaşı direniş filmlerinden farklı bir yere oturmuyor. Sadece Fransa’nın kurtuluşu için azınlıklar da hayatlarını ortaya koydu dedirtiyor o kadar.

Bu nedenle izlenmesi bir kayıp olmayacak ama festivalin çok iz bırakmayan filmlerinden biri oldu benim için.

3. Yeşilçam Ödülleri’nde En İyi Film Nefes, En İyi Yönetmen Reha Erdem

Yeşilçam ödülleri 3 yaşına girdi. Her ne kadar başta amaçlanan etkiyi yaratan bir ödül olmasa da (Türkiye’nin Oscar’ı olması iddiasında idi) düzenli olarak verilmeye devam edecek bir ödül olacak gibi gözüküyor. SİYAD ödüllerinin yanında daha popüler bir kulvarda dolaşan ödüllerde bu eğilimin göstergesi olarak, en iyi film olarak Nefes seçildi. Ancak Reha Erdem’in Hayat Var’daki yönetmenlik başarısı göz ardı edilememiş olsa gerek, en iyi yönetmen ödülü ona gitti. Diğer ödüller için de kötü seçimler değil ama daha iyileri vardı şeklinde bir yorum yapabilirim genelde kendi adıma. Ama Elit İşcan’ın En İyi Genç Yetenek ödülü tümüyle hakedilmiş bir ödüldü.

Tam liste şu şekilde:

En İyi Film: Nefes: Vatan Sağolsun (Levent Semerci)
En İyi Yönetmen: Reha Erdem (Hayat Var)
En İyi Kadın Oyuncu: Binnur Kaya (Vavien)
En İyi Erkek Oyuncu: Mert Fırat (Başka Dilde Aşk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Derya Alabora (Pandora’nın Kutusu)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Cemal Toktaş (Güneşi Gördüm)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Soykut Turan (Güneşi Gördüm)
En İyi Senaryo: Engin Günaydın (Vavien)
En İyi Müzik: Atilla Özdemiroğlu (Vavien)
En İyi Genç Yetenek: Elit İşcan (Hayat Var)
Turkcell İlk Film Ödülü: Nefes: Vatan Sağolsun (Levent Semerci)

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 9.Gün: Kızıl İlahi, Rembradt: İtham Ediyorum, Hayatın Mutfağı, Kısa Sınır Tanımaz 3, Akhilleus ve Kaplumbağa

Kızıl İlahi (Még kér a nép / Red Psalm):
Kızıl İlahi, eski festivallerde izleyip tekrar görmek istediğim klasiklerdendi benim için. Festival katoloğuna baktığınızda bu filmin 1890 yılında, Macaristan’daki bir çiftlikteki işçilerin ayaklanmasını ve bu isyanı bastırmaya çalışan askerleri anlattığı söyleniyor. Hikaye budur ama Miklós Jancsó o kadar sembolik bir dil kurmuş ki anlatılanın belli bir mekan ve zamanda olduğunu düşünmek yanlış olur. Bir defa o çiftliği çok rahat bir şekilde dünyanın herhangi bir yerinde, herhangi bir zamandaki bir devlet olarak okumak mümkün. Bir komünist devrim gerçekleştirmek üzere ayaklanan işçi sınıfı ve karşısındaki baskın güçler de anlatılan.

Kaynaklarda siyasi müzikal ya da komünist müzikal olarak geçen bu filmde Jancsó’nun anlatımı aslında operaya daha yakın duruyor. Fİlm boyunca öne çıkan ve hikayesini takip ettiğimiz bir karakter yok. Zaten durumu ya da olayları takip edeceğimiz bir konuşma olmadığı gibi kullanlan müzikler de çok daha genel, işçi sınıfının üstünlüğünü anlatan bilinen müzikler. Filmin esas dikkat çeken özelliği ise uzun ve kesintisiz planlardan oluşması. 87 dakikalık bu film 27 ya da 28 plandan oluşuyor (farklı kaynaklarda her iki sayı da geçiyor). Hatta o günkü teknik imkanlar yeterli olsa Jancsó tüm filmi tek bir planda çekmek istermiş gibi bir his de verdi film.

Bugün sinemanın ustaları anıldığında Miklós Jancsó’nun adı çok fazla geçmiyor ama ne zaman bir festivalde onun bir filmini izlesek bize ne kadar iyi bir sinemacı olduğunu bir kez daha hatırlatıyor. 88 yaşında hala çalışmaya devam eden ustanın (IMDB’de 2010 tarihli bir filmi görünüyor) özellikle yeni nesiller tarafından tekrar keşfedilmesi için klasiklere eğilen Criterion gibi bir firmanın filmlerini çıkarması lazım galiba.

Rembradt: İtham Ediyorum (Rembrandt’s J’accuse):
Festivalin en merakla beklenen filmlerinden biriydi Rembradt: İtham Ediyorum. Bu sefer ne yaptı acaba diye düşünüp bir Greenaway filmini merakla beklememek mümkün değil zaten. Üstelik son yıllardaki filmleri Ankara’daki festivallere uğramaz olmuştu. Mesela bu filmden önce izlenmesi pek güzel olacak olan Nightwatching filmini görme şansımız olmamıştı.

Nightwatching filminde Rembrandt’ın gece bekçisi tablosunu çizme sürecini bir konulu film olarak anlatan Greenaway, bu filmde Nightwatching filminden parçalar da kullanarak söz konusu tablonun gizli kalmış bir cinayeti anlattığına dair bir sav getiriyor ortaya ve bunu 31 delile dayandırıyor. Belgesel kalıbında çekilmiş bir film ama Greenaway’in bildik takıntıları hemen kendini hissetiriyor. Sayılara olan takıntısı zaten bu 31 delil meselesinde ya da tablodaki karakterleri saymasında ortaya çıkıyor. Pek çok filminde yaptığı gibi bir kez daha perdeyi farklı parçalara bölüp her parçada farklı bilgiler verebiliyor. Bir yandan alttan bir takım yazılar geçerken bir yandan perdedin ortasında Greenaway’in kafasını görürken sağda ve solda da bambaşka şeyler görebiliyoruz. Bu yoğun bilgi bombardımanı eğer filmi sevdiyseniz tekrar izleme isteği uyandırıyor. Nitekim benim izlediğim seasta da filmi ikinci kez izleyenler vardı.

Ama Greenaway’in esas derdi metin diliyle düşünmeye şartlandırılmış ve görsel materyalleri yorumlamakta son derece cahil olduğunu düşündüğü bir toplumda bu tablonun her ayrıntısı didik didik ederek bir dedektif ya da bir savcı olarak ortaya bir sav atması (bu arada görsel materyalleri okuyamadığımızı söylerken sinema ile olan meselesini de bir kez daha gündeme getirip tam da bu nedenle sinemamızın da son derece sığ olduğunu da eklemeyi unutmuyor). Bu savın ne kadar geçerli olduğu tartışmalı ama Greenaway bir resme böyle bakın demeye getiriyor adeta.

Filmden sonra Serpil Aygün Cengiz’in bir sunumu vardı. Bu sunumun hepsine katılamasam da zihin açıcı oldu. Mesela filmde altyazıda geçen isimleri takip etme şansımız olmadı, meğer kimler kimler varmış. Daha da önemlisi filmde gerçek gibi verilen kimi bilgilerin tümüyle uydurma olduğu, hatta Greenaway’in bir söyleşisinde de bunu belirttiğini öğrendik. Belki de Greenaway bakın bana güvendiniz ama ben de sizi yanılttım, tabloyu doğru okumak için kendi kendinize biraz daha uğraşın demek istiyor seyirciye.

Hayatın Mutfağı (Estômago / Estômago: A Gastronomic Story):
Raimundo Nonato, taşradan büyük şehre gelen bir genç. Bir tesadüf eseri bir kafede aşçı olarak çalışmaya başlıyor ve olaylar gelişiyor. Raimundo Nonato, hapse yeni düşmüş bir genç. Bir tesadüf eseri iyi yemek yaptığı öğreniliyor ve hapistekilerin kendi özel aşçısı oluyor. Hayatın Mutfağı, bu iki hikayeyi birbirine koşut olarak anlatıyor ama bunu yaparken gayet de düz bir anlatımı var. Seyirci kendini zorlamadan ne olduğunu anlayabiliyor. Zaten film popüler sinema kulvarında bir anlatım tutturduğu için seyirciyi zorlamak gibi bir derdi de yok. Filmin en büyük gizemi sayılabilecek olan iki hikayenin nasıl birbirine bağlanabileceği bile belli bir noktadan sonra o kadar açık ki.

Ama bir film popüler kulvarda diye kötü dememek lazım. Gayet iyi bir film var karşımızda. Eğlenceli ve keyifle izleniyor. Nonato karakterinin saflığı ama yeri geldiğinde kurnaz tarafının ortaya çıkması çok başarılı şekilde verilmiş (özellikle filmin finali itibariyle). Yan karakterler son derece başarılı. Mesela Nonato’nun yemek yemekten seksten daha fazla zevk alan kız arkadaşı (hatta seks yaparken bile yemek yediğini görüyoruz) görmeye değer bir karakter.

Film Brezilya’da gayet tutulmuş. 2010 yılında bir yeniden yapımı da söz konusu. Bir Amerikan filmi olarak salonlarımızı işgal etmeden orijinalini izlemeli.

Kısa Sınır Tanımaz 3:
Yine festivalin kısa film seçkilerinden biri. Bu kez 8 kısa film vardı. Doğrusu diğer seçkilerle karşılaştırıldığında biraz zayıf kalmış buldum. Yine de güzel filmler vardı. İki mafya üyesinin patrona yapacakları teslimatın sarpa sarmasını anlatan Paket (Das Paket / The Package) daha iyi bir finalle daha iyi bir film olabilirmiş. Turşu ve Piskopos (The Pickle & The Patriarch) ile İfşa (La Revelation / The Revelation) filmleri de çıkış noktaları iyi olan (biri sonsuz yaşamın sırrını insanları turşulamakta bulan bilim adamlarını anlatıyordu, diğeri de bir B sınıfı bilim-kurgu filminin gerçekten uzaylılarla ilintili olmasını) ama uzadıkça tavsayan filmlerdi. Çılgın Eller (Crazy Hands) ise o ellerin neye ihtiyaç duyduğunun en baştan belli olduğu bir filmdi. Ayrıca Noura adlı bir film vardı ki belki de bize hiç yabancı olmayan bir şeyi çok düz bir şekilde anlattığı için hiç ilgimi çekmedi. Bir kadın metroda eski eşi, sevgilisi ve çocuğuyla gayet sıradan telefon konuşmaları yapar, kendi istasyonuna yaklaşınca makyajını temizler, başörtüsünü takar, metrodan iner ve film biter. Bu kadar. Hiç bir orijinalliği yoktu.

Akhilleus ve Kaplumbağa (Akiresu to Kame / Achilles and the Tortoise):
Takeshi Kitano, sanat kavramını sorguladığı üçlemesinin bu son filminde çocukluğunda çok iyi bir sanatçı olacağına inandırılmış Machisu’nun hikayesini anlatıyor bize. Machisu, meşhur ve zengin bir koleksiyoncunun oğlu. Çocukluğunda resim yapmayı seviyor ve zengin bir babası olunca çevresindeki herkes ne kadar güzel resim yaptığını söylüyor, derste başka şeyler yapması gerekirken resim yapsa bile öğretmenleri bile bir şey demiyorlar. Gün gelip ailesi fakir düştüğünde Machisu’nun içine sanat aşkı işlemiştir bir kere. Artık hayatını iyi ve başarılı bir sanatçı olmaya adamıştır. Bunun için eğitim de alır. Yıllar geçer Machisu, sanat aşkına tahammül gösteren bir kadınla evlenir ama bir türlü istediği övgüleri alamaz, eserlerini satamaz.

Çok yönlü bir sanatçı olan Kitano, bu filmdeki resimlerin hepsini de kendi çizerken özellikle modern sanatın ne olduğunu, sanat adına nelerin yapılacağını sorguluyor. Özellikle sanat okulunda okuyan gençlerin bir sanat eseri ortaya çıkarmak için yaptıkları, sonrasında yine Machisu ve karısının yaptıkları hem çok eğlenceli hem de bunlar sanat olabilir mi gerçekten diye düşündürücü kavramlardı.

Salondaki bazı konuşmalardan anladığım kadarıyla Kitano’yu hala aksiyon filmleriyle bir tutanlar var. Oysa senelerdir neler neler yaptı bu Japon usta. Bu da aksiyon sineması ile ilgisi olmayan iyi filmlerinden biri. Bu arada filmin adı bir yarışta en hızlı koşucunun en yavaş koşucudan daha sonra yarışa başladığı durumda asla onu geçemeyeceğine dair ünlü paradoxtan alınma. Zaten filmin başında bunun matematiksel nedeni de gayet güzel şekilde açıklanıyor. Filmin sonunda Aşil kaplumbağayı geçiyor mu onu görmek içinse filmi izlemek gerek.

21. Ankara Film Festivali’nde En İyi Film Köprüdekiler

21. Ankara Film Festivali’nin bitmesine bir gün kala festivalin uzun ve kısa metraj filmler ile ilgili ödülleri açıklandı. En iyi film olarak, güzel bir tesadüfle bu hafta gösterime de giren Köprüdekiler filmi seçilirken, en iyi yönetmen olarak da 11’e 10 Kala filmiyle Pelin Esmer seçildi. En iyi erkek ve kadın oyuncu ödülleri de Başka Dilde Aşk filmine gitti.

Ulusal uzun metraj film yarışımasnın jürisi Ertan Yılmaz, Mahir Günşıray, Tayfun Pirselimoğlu, Fırat Yücel ve Hasan Ali Toptaş’tan oluşuyordu. Bu jürinin verdiği ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Köprüdekiler
Mahmut Tali Öngören Özel Ödülü: İki Dil Bir Bavul
En İyi Yönetmen: Pelin Esmer (11’e 10 Kala)
En İyi Kadın Oyuncu: Saadet Işıl Aksoy (Başka Dilde Aşk)
En İyi Erkek Oyuncu: Mert Fırat (Başka Dilde Aşk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Selen Uçer (Büyük Oyun)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Volga Sorgu (Kara Köpekler Havlarken) 
Onat Kutlar En İyi Senaryo Ödülü: Pelin Esmer (11’e 10 Kala) 
En İyi Görüntü Yönetmeni: Hayk Kirakosyan (Başka Dilde Aşk) 
En İyi Sanat Yönetmeni: Naz Erayda (11’e 10 Kala) 
En İyi Özgün Müzik: Sabri Tuluğ Tırpan (Büyük Oyun) 
En İyi Kurgu: Aylin Zoi Tonel, Vessela Martschewski, Christof Schertenleib (Köprüdekiler) 
Umut Veren Yeni Kadın Oyuncu: Suzan Genç (Büyük Oyun) 
Umut Veren Yeni Erkek Oyuncu: Cemal Toktaş (Kara Köpekler Havlarken) 
Umut Veren Yeni Yönetmen: Hakkı Kurtuluş ve Melik Saraçoğlu (Orada) 
Umut Veren Yeni Senaryo Yazarı: İlksen Başarır ve Mert Fırat (Başka Dilde Aşk) 
Seçici Kurul Özel Ödülü: Kara Köpekler Havlarken ve Başka Dilde Aşk
Seçici Kurul Oyunculuk Özel Ödülü: Fikret Portakal, Murat Tokgöz, Umut İlker ve Cemile İlker (Köprüdekiler) 
SİYAD En İyi Film Ödülü: Kara Köpekler Havlarken (bu ödülün jürisi Ali Hakan, Bülent Vardar ve Elif Tunca’dan oluşuyor)

Ulusal kısa film yarışmasının ödülleri de şu şekilde açıklandı (jüri: Şenay Aydemir, Cemal Erez, Ozan Açıktan, Gerard Labady, Mutlu Parkan)

En İyi Kurmaca Kısa Film: Meret (Hakan Ömer Zorka)
En İyi Deneysel Kısa Film: Uçurtma (İlhami Kapıcı)
En İyi Kısa Animasyon: Malfunction (Ayçe Kartal) 
Seçici Kurul Özel Ödülü: Dalga Teorisi (Gökhan Okur, Deniz Tarsus)

Festivalin belgesel dalındaki ödülleri ise daha önce açıklanmıştı.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 8.Gün: Kanlı Taht, Arkabahçe

Kanlı Taht (Kumonosu-jô / Throne of Blood):
Festivalin bitmesine kısa bir süre kala bir Akira Kurosawa filmini daha beyazperdede izleme fırsatı bulduk. Tıpkı bir önceki gün izlediğimiz Yojimbo gibi daha önce izlenmiş olsa da tekrar keyifle izlenen filmlerdendi Kanlı Taht. Kurosawa bir kez daha batılı bir kaynaktan yola çıkarak onu Japonya topraklarına uyarlıyor. Bu kez Shakespeare’in Macbeth’i söz konusu eser.

Shakespeare’in en iyi metinlerinden biri sayılan ve insan ruhundaki hırsı çok başarılı şekilde betimleyen, vicdan azabı ve suçluluk duygusunun insanın peşini bırakmamasını anlatan bu metin o kadar güçlü ki Kurosawa ana izlek içinde çok fazla bir değişiklik yapmıyor aslında. Ama Shakespeare’de esas güçlü olan doğal olarak kelimelerken burada kelimelerin yerini görsellik alıyor. Öyle ki bazı sahnelerde konuşmaya bile gerek kalmıyor. Mesela Kurosawa’nın favori oyuncusu Toshirô Mifune’nin canlandırdığı Washizu’nun (Macbeth olarak okuyunuz) karısı tarafından cinayete ikna edildiği sahne bir harika. Mifune yakından tanıdığımız o hareketli vücut diliyle huzursuz bir şekilde oradan oraya koştururken karısı sabit bir şekilde hiç hareketsiz oturuyor, öyle ki konuştuğunda ağzı bile hareket etmiyor neredeyse. Adeta orada şeytani bir varlık gibi duruyor. Hatta o da vicdan azabını hissetmeye başlayana kadar film boyunca duruşu bu şekilde. Diğer bazı Macbeth uyarlamalarındaki cinsellik yüklü Leydi Macbeth yorumlarının tersine daha ürpertici bir yaklaşım.

Tabii ki bir de finaldeki efsanevi ölüm sahnesi (ki burası orijinal metinden biraz farklı gelişiyor). Bu sahne ile ilgili yeni öğrendiğim bir bilgi. Mifune’nin yüzündeki korku ifadesinin yakalanabilmesi için bu sahnede tecrübeli okçular tarafından atılan gerçek oklar kullanılmış (tabii ki en son ok dışında). Ciddi bir risk ama sonuç çok başarılı. Ayrıca film sırasında Mifune’nin muhafızları oynayan oyunculardan birini ciddi şekilde yaraladığı da biliniyor, üstelik koruma tedbiri alındığı halde. Çünkü o sahnelerde de gerçek kılıçlar kullanılmış.

Kanlı Taht, Shakespeare-Kurosawa birlikteliğinin çok iyi bir örneği ama daha da iyisi için bir Kral Lear uyarlaması olarak Ran’ı da mutlaka görmeli.

Arkabahçe (El Traspatio / Backyard):
Meksika’da ve bölgedeki diğer ülkelerde cinsel suçlara maruz kalıp öldürülen pek çok kadın olduğunu biliyoruz, pek çok kadın da kayıp ilan ediliyor. Arkabahçe de bu konuyu merkezine alan bir polisiye. İki hikaye üzerinden yürüyor film. Bir tarafta bölgeye yeni tayin olmuş bir kadın polisin olayları soruşturmasını izliyoruz, bir yandan da yine bölgeye yeni gelmiş ve uluslararası bir fabrikada ucuz işgücü olarak çalışmaya başlayan bir genç kızın hayatına tanıklık ediyoruz. Kaçınılmaz olarak bir yerlerde kesişiyor bu iki hikaye.

Doğrusu hikayenin Hollywood polisiye filmlerinden biraz daha farklı geliştiği söylenebilir ama benzerleri arasında çok da öne çıkan bir özelliği yok. Eski festivallerden birinde çok benzer bir film izlemiştik. Şu an adını hatırlayamadığım o film de benzer bir konu anlatıyordu (öldürülen ve kaybolan kadınların sayısı gerçekten ciddi seviyelerde olunca aynı konuda birden fazla film çıkmasına şaşırmamak gerek). Orada da kurbanlar ucuz işçi olarak çalışan kadınlardı çoğunlukla ve bu sefer belli otobüslere binen kadınlar öldürülüyordu. O film daha çok etkilemişti beni.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 7.Gün: Cinnet, Mary ve Max, Fedai, Altın Çağdan Öyküler

Cinnet (Bicho de Sete Cabeças / Brainstorm):
Gençlik biraz çılgın, biraz asi olur. Sıradan bir gençten daha fazla çılgın ya da asi olmayan bir genç Neto. Arada ailesine karşı çıkıyor, onların onaylamadığı hareketler yapıyor ama hangi genç yapmaz ki. Ancak özellikle babası ona öyle bir muamele yapıyor ki sanki dünyanın en kötü oğlu o. Bir gün Neto’nun cebinde esrar bulması ise babası açısından bardağı taşıran son nokta oluyor, hiç sormaya soruşturmaya gerek duymadan onun bağımlı olduğuna karar veriyor (ki aslında Neto ara sıra esrar içse de bağımlı olmaktan çok uzak ve muhtemelen oturulup kendisiyle ciddi bir konuşma yapılırsa vazgeçmeye de meyilli bir noktada). Bunun sonunda da bağımlılığından kurtulması için onu zorla akıl hastanesi kapattırıyor. Burada da Neto’nun sağlıklı olup olmadığına hiç bakılmadan tedaviye başlanıyor ve görüyoruz ki tedavi adına yapılanlar gerçekten hasta olanlara bile reva görülecek davranışlar değil. Sağlıklı bir insanı ise gerçekten çıldırtabilecek hareketler.

Yukardaki gibi başlayıp bizi Neto’nun akıl hastanesindeki yıllarına götüren Cinnet, bu olayları gerçekten yaşayıp sonradan bu yılları kitap haline getiren ve o yıldan beri Brezilya’daki akıl hastanelerinin işleyişine savaş açan Austregésilo Carrano’nun kitabından uyarlanmış bir film. Festivalin en çok ödül alan ve beklentilerin yüksek olduğu filmlerden biriydi. Kötü bir film değil, hatta gayet de etkili bir film ama gerçek bir olay olması da en büyük özelliği aslında. Yönetmen de zaman zaman belgesele varan üslubu ile bu gerçekliğe vurgu yapıyor. Ama ortada bu türe ait One Flew Over the Cuckoo’s Nest gibi bir başyapıt olunca bu film o kadar da iz bırakmıyor doğrusu.

Mary ve Max (Mary and Max):
Mary, Avustralyalı 8 yaşında bir kız, Max ise New York’lu 44 yaşında bir adam. Her ikisi de kendine güvensiz ve kendilerine arkadaş arıyorlar. Her ikisin de o güne kadar karşı cinsle bir ilişkisi olmamış (8 yaşındaki bir kız çocuğu için normal tabii). Aynı televizyon programlarından hoşlanıyorlar, her ikisi de çikolatayı çok seviyor. Bu iki benzer karakter bir tesadüf eseri mektup arkadaşlığı yapmaya başlıyorlar ve birbirini görmeden süren bu arkadaşlık 20 yıla yayılıyor.

Gerçek bir hikayeden alınmış bu film kanlı canlı oyuncularla çekilmiş olsa duygu sömürüsüne kayan, özellikle adamın psikolojik sorunları nedeniyle gayet boğucu bir film olabilirmiş. Ama yönetmen Adam Elliot’ın elinde ortaya şahane bir stop-motion animasyon çıkmış. Filmin karanlık ve depresif bir tarafı da var belki ama bir o kadar da eğlenceli ve komik. Ayrıntılara verilen önem çok fazla. Hemen her sahnede arka plana baktığınızda ince detaylar yakalamak mümkün. Ayrıca filmde kısa sayılabilecek rolleri olan yan karakterler de son derece başarılı bir şekilde çizlmiş. Sonda duygusallığa biraz fazla prim verildiği söylenebilir ama hikayenin geldiği nokta bu gerektiriyor zaten. Ayrıca film gerçek oyuncularda çekilseydi de muhtemelen Max rolünde şahane bir performans çıkartacak olan Philip Seymour Hoffman’ın seslendirmesi de birinci sınıf.

Festivalin sonlarına yaklaştığımıza göre, klasikleri bir yana bırakırsak, festivalin en iyi filmlerinden biri diyebilirim Mary ve Max için. 2009’un en iyi animasyonları arasında adının pek fazla geçmiş olmaması ilginç. Belki de mütavazi bir Avustralya filmi olmasından dolayı böyle. Ama animasyon sevenlere kesinlikle tavsiye edebileceğim bir film.

Fedai (Yojimbo):
Yojimbo için de demeli, ne övgüler düzmeli bilmiyorum. Defalarca izlediğim, kimi sahnelerini ezbere bildiğim bu filmi bir kez de sinema perdesinde izlemek için büyük heyecan duyduğumu, film bittikten sonra ilk izlediğim zamanki keyfi aldığımı söylesem yeter herhalde (filmdeki şahane planlara güzel bir örnek yukarda yer alıyor). Bu yıl 100. doğum yıldönümünü kutladığımız Akira Kurosawa için de bu cümleleri kurduğum Yojimbo kadar iyi hatta daha da iyi en az 10 filmini sayabilirim diyebilirim herhalde (bu arada üstadın doğum günü tam da 5 gün sonra, 23 Mart’da).

Konusunu bilmeyenler için Yojimbo’nun bir Japon westerni olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bir samuray iki çete arasında kalmış ve sürekli bir çatışma halinde olan bir kasabaya gelir ve her iki tarafa da eşit uzaklıkta durarak kendisini yapılacak teklifi beklemeye başlar. Ama aslında başka planları vardır. Bu özetiyle basit bir western izlenimi veriyor Yojimbo. Zaten western olmasa da bir dedektiflik romanı uyarlaması. Dashiell Hammett’ın Red Harvest romanından uyarlama (Kurosawa’nın batılı kaynaklardan yaptığı uyarlamaları Japon kültürü içine ne kadar iyi adapte edebildiğini biliyoruz, bu film de şaşırtmıyor zaten). İşin ilginci sonradan iş tersine dönüyor ve direk Yojimbo’dan uyarlanan filmler çıkıyor ortaya. Herhalde A Fistful of Dollars bunların en ünlüsü. Last Man Standing ve Django filmlerini rahatlıkla bu filmler arasına alabiliriz. Filmin etkilediği yönetmenler arasında George Lucas ya da David Lych gibi isimlerin de olduğu rahatlıkla görülebiliyor.

Festivalde başka gösterimi yok ama hele ki hiç izlemeyen var piyasada orijinal DVD’si de varken (hatta daha iyisi imkan varsa Criterion’un Blu-Ray’i varken) mutlaka alınıp izlenmesi gereken bir film olduğunu söylemeli. Bir kere izleyen zaten arşivine katmak isteyecektir.

Altın Çağdan Öyküler (Amintiri Din Epoca de Aur / Tales from the Golden Age):
5 genç Romen yönetmen, Çavuşesku döneminden 6 hikaye anlatıyorlar (farklı kaynaklarda 4 ya da 5 hikaye olarak da geçiyor, zaten biz de 4 filmlik bir setin arkasından 2 filmlik başka bir set izledik. Sanırım farklı festivallerde farklı kopyalar oynamış). Bu yönetmenlerin en tanınmış olanı 4 Ay, 3 Hafta, 2 Gün ile dünya çağında tanınmış bir isme dönüşen Cristian Mungiu. Zaten filmlerin hepsinin senaryosu da onun elinden çıkma.

Her biri hemen hemen yarım saat süren hikayelerde döneme eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşılırken genellikle mizahi bir ton tutturulmuş. Bu mizah, resmi ziyaret ya da fotoğrafçı gibi hikayelerde biraz daha ön planda iken bazı hikayelerde de biraz daha arka planda kalmış. Özellikle resmi ziyaret ile ilgili hikaye bir miktar bizim Selamsız Bandosu’nu hatırlatıyor. Aslında tüm hikayeler belli bir düzeyin üzerinde ama hiçbiri de o vurucu etkiyi yapamıyor. Bence en iyisi ve bir uzun metraja dönüşebilecek karakter dinamiklerini taşıyan film, evlerden önce kirli su örnekleri toplayan sonra da işi abartıp evin her odasından hava örneği tooplamaya başlayan iki gencin hikayesinin anlatıldığı öykü idi.

Sonuç olarak izlenmeye değer ama çok da fazla bir şey ummanın yanlış olacağı, aynı dönem üzerine eğlenceli bir kısa film derlemesi diyebiliriz bu film için.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 6.Gün: Kısa Sınır Tanımaz 2, Özel Tim, Kızıl Ordu

Kısa Sınır Tanımaz 2:
Festivalin kısa film seçkilerinden biri daha. Bu seçkide 7 adet film vardı ve çoğunlukla sevdiğim filmlerden oluşan bir seçkiydi. Yine özellikle benim için öne çıkan filmleri sıralamam gerekirse:

Kanaryası ile beraber yaşayan bir adamın küçük dostu öldükten sonra onun serbestçe uçabilmesini sağlamak için yaptıklarını anlatan Özgürce Uç (Freiflug / Fly Freely), bir sabah kendisini ziyaret eden bir meleğin gün içinde öleceğini söylemesi üzerine bundan kurtulmak için neler yapabileceğini düşünen bir adamı anlatan ve kader kavramını sorgulayan I.S. Bulkin’in Son Günü (The Last Day of Bulkin I.S.) ve bir kadın ve bir erkeğin sahildeki birlikteliklerini diyalogsuz ve çok başarılı siyah/beyaz görüntülerle anlatan deneysele yakın bir kısa film olarak Ona, seçkinin öne çıkan filmleriydi. Korku türünde fena sayılmayacak bir kısa film olarak Beraber (Together) ve sonu daha iyi bağlansa kadın erkek ilişkileri üzerine çok iyi bir film olacakken kıyıdan dönmüş olan Mary’nin Banyo Kampı (Mary’s Bathroom Camp) filmlerinin de adını anmak gerek.

Özel Tim (Tropa de Elite / Elite Squad):
Özel Tim ülkemizde vizyona da girmiş ama Ankara’ya uğramamış bir filmdi. Muhtemelen sadece İstanbul’da kalan filmlerden biri oldu. Festival vesile oldu da 2008 yılında Berlin’de Altın Ayı alan bu filmi izlemiş olduk. Ancak filmin savunduğu fikirler nedeniyle sonuç hayal kırıklığı oldu benim için.

Aslında fena başlamamıştı film. Brezilya’daki yozlaşmış polis gücüne karşılık temiz kalmayı başarabilmiş bir diğer grup polisin oluşturduğu BOPE adındaki özel timi anlatıyordu film. Filmin temel izleği, Papa’nın Brezilya ziyareti öncesi bu özel timin sokakları temizleme çabası ve bu timin tepesinde yer alan isimlerden birinin ailesinde yaşadığı sorunlar nedeniyle artık görevini bırakmak istemesi ve yerine pisliğe bulaşmamış genç bir polis arama çabası üzerinden gidiyordu. Başlarda hem bu iyi polis-kötü polis çatışması hem de Brezilya’nın arka sokakları başarılı bir şekilde verilmişti. Buralarda bile anlatıcı dış sesin konuşmalarında filmin şiddet övgüsü hissediliyordu. Ama özellikle time girmek isteyen gençlerin eğitimi ve sonrasında gelen sahnelerde polisin kullandığı şiddet, işkence ve hatta kıyım giderek daha olumlu gösterilmeye hatta kutsanmaya başlandı.

Filmin Tanrıkent’i (Cidade de Deus / City of God) anımsatan görsel yapısına bir itirazım yok ama (ki burada bu yapının giderek Hollywood sinemasına yaklaştırıldığı söylenebilir) arkasındaki fikri tasvip edemiyorum.

Bu filmin Berlin’de en iyi film ödülünü alması, hem de rakipleri arasında There Will Be Blood gibi bir film varken bu ödülü alması, üstelik bu ödülü veren jürinin başında Costa-Gavras’ın olması ilginç. Zamanında Z gibi bir filmi çeken Gavras’ın polis şiddetini meşru gösteren böyle bir filmi desteklememesi gerekirdi.

Son olarak IMDB’ye göre filmin yönetmeni José Padilha, bu filmin devamını çekiyormuş bu aralar. Sırada da Hollywood’da bir video oyunu uyarlaması varmış. Filmi biraz geç izlemek yönetmeni de daha iyi tanımamıza neden oldu demek ki.

Kızıl Ordu (Jitsuroku rengô sekigun: Asama sansô e no michi / United Red Army):
Filmle ilgili söylenebilecek ilk şey çok uzun olduğu. Gitmeden önce de 190 dakikalık süresi ürkütüyordu zaten. Salonun yarısının, belki de yarısından çoğunun bu uzunluğa dayanamayıp terkettiği gösterim sonrası kötü değil ama niye bu kadar uzun şekilde bir düşünceyle salondan ayrıldım.

Daha filmin başındaki giriş diyebileceğimiz bölümde, 1960’ların sonunda Japonya’da öğrenci hareketleri ile başlayan ve yandaş toplayan sosyalist hareketin güçlenmesi zamanla fraksiyonlara ayrılması ve Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun kurulmasının anlatımı bile yaklaşık yarım saat, belki de daha uzun sürüyor. Bu bölümde gerçek arşiv görüntüleri ile birlikte aralarda sonradan filmimizin karakterleri olacak tipleri kısa kısa tanıyoruz. Ancak bu tanıma sahneleri bazen o kadar kısa kalıyor ki en azından kendi adıma uzunca bir süre kimin kim olduğunu takip etmekte güçlük çektim. Ancak belli ki yönetmen Kôji Wakamatsu’nun bu kadar uzun bir filmde karakterleri bize yeterince tanıtmıyor olması filmi bir ya da bir kaç karakter üzerinden ilerleyen bir hale sokmak istememesi, seyircinin de herhangi bir karakterle yakınlık kurmasını tercih etmemesi nedeniyle. Zamanla takip ettiğimiz gruptan insanlar çeşitli nedenlerle ölmeye başlayınca kalanlar filmin ana karakterlerine dönüşüyor ister istemez ama o noktaya gelene kadar bu karakterler öyle şeyler yapıyorlar ki zaten artık seyircinin seveceği karakterler olmaları mümkün olmuyor.

Filmin giriş kısmında bile genel olarak sol görüşte önemli bir rol tutan kendini sorgulama ve özeleştiri sürecinin ne kadar vahşi olabileceğini görüyoruz. Arşiv görüntülerinin bir kenara bırakılıp tamamen kurmacaya geçilen ikinci kısımda ise bir dağ kampında eğitim yapan Birleşik Kızıl Ordu fraksiyonunun bitmek tükenmek bilmeyen özeleştiri seanslarına tanıklık ediyoruz. Bu özeleştiri seansları üyelerin geçmiş eylemlerde yaptığı hataları sorgulamaları ile başlasa da giderek aralarından bir genç kızın güzel görünmek için makyaj yapması ile sosyalist teoriye karşı çıkması ya da şehre inen bir grubun orada hamama giderek burjuvazinin adetlerini benimsemesine doğru evriliyor. Bu özeleştiri seanslarının vahşi olduğundan bahsetmiştim. Şöyle ki, bu seanslarda özeleştiri yapana fiziksel şiddet uygulanıyor ve hatta kendi kendisini dövmesi söyleniyor. Bunun sonucunda o dağ evindeki ekipten büyük kısmı arkadaşları tarafından dövüle dövüle öldürülüyor. Hamile olan bir kız da bunlara dahil.

Bu kısım o da sert ve uzun ki defalarca izlenen özeleştiri seansları bir noktadan sonra tahammül edilmez bir hal alıyor. Filmin süresinden dolayı bu sahnelerin devam ederken bir ara verildi. Pek çok kişinin pes ederek gittiği bu arada salonda kalanlar da özeleştiri kavramı üzerine bolca konuştular ve espriler yaptılar. Mesela ben de bu sahneleri bu kadar uzun tuttuğu için yönetmenin bir özeleştiri yapıp yapmadığını merak ettim.

Bu sahnelerden sonra filmin son büyük sekansı başlıyor. Burada dağ kampından sağ kalan bir grubun polislerden kaçması ve bir başka dağ evine sığınmaları ve burada polislerle 10 gün sürücek olan çatışmalarına şahit oluyoruz. Aslında bu süreyi vurgulamak adına bu sahneler de oldukça uzun tutulmuş. Normalde rahatsız edecek uzunlukta değil ama o noktada kalanların ya öleceklerini ya da tutuklanacaklarını bildiğimiz için filmin bir an önce bitmesi isteği oluşuyor seyircide.

Filmin en sonunda da Birleşik Kızıl Ordu’dan sağ kalan üyelerin 1970’ler sonrası neler yaptıkları yazılarla gösteriliyor. Üst kademedeki üyeleri 2000’lere kadar kimi eylemlere devam ediyorlar.

Kızıl Ordu gerçekten etkili bir film ama bir kaç defa dediğim gibi gereksiz yere uzun. Yönetmenin dönenme yaklaşımı da o dönemin gençlerinin bir fikre körü körüne bağlı oldukları yönünde. Özeleştiri sekanslarında filmin fena halde anti-sosyalist bir prodaganda yaptığını düşünmek mümkün ama sondaki çatışma sahnelerinde yönetmen gençlere daha onların yanında bir bakış atıyor. Filmi izledikten sonra öğrendiğim ilginç bir not. Yönetmen Wakamatsu, o yıllarda Birleşik Kızıl Ordu’nun içinde yer alan bir isimmiş. Hatta kimi terör olayları ile ilintisi tesbit edildiği için Amerika’ya girişi halen yasakmış. Zaten gerçek olaylardan alındığı söylenen film, aynı zamanda yönetmenin kendi deneyimlerinden de izler taşıyor olmalı.

21. Ankara Film Festivali Belgesel Ödülleri Belli Oldu

21. Ankara Film Festivali tüm hızıyla devam ederken belgesel dalındaki ödüller sahiplerini buldu bile. Mutlu Binark, Yaprak İşçibaşı, Hakan Aytekin, Özgür Şeyben ve Hacı Mehmet Duranoğlu’ndan oluşan jüri, amatör ve profesyonel belgesel film dalındaki ödülleri şu şekilde açıkladı:

Amatör Belgesel:
Birincilik Ödülü: Duvar (yönetmen: Emre Karadaş, Deniz Oğuzsoy)
İkincilik Ödülü: Romeyika’nın Türküsü (yönetmen: Yeliz Karakütük)
Üçüncülük Ödülü: Bağdat (yönetmen: Berrak Samur)

Profesyonel Belgesel:
Birincilik Ödülü: 5 No’lu Cezaevi (yönetmen: Çayan Demirel)
İkincilik Ödülü: Eylül Çocukları (yönetmen: Meltem Öztürk, Hülya Karcı)
Üçüncülük Ödülü: Son Mevsim Şavaklar (yönetmen: Kazım Öz)

Bu yıl festivaldeki belgesel filmleri izleme fırsatım olmadı. Ancak 5 No’lu Cezaevi’ni, Gezici Festival’de izlemiştim. Gerçekten güçlü ve etkileyici bir belgesel. Diğer filmleri izlemeden bile favorilerim arasındaydı.

Ankara Film Festivali 2010 İzlenimleri – 5.Gün: Kırmızı Adamların Toprağı, Estamira, Nisan Gözyaşları, Emma Blank’in Son Günleri, Öteki Yaka

Kırmızı Adamların Toprağı (La Terra Degli Uomini Rossi / BirdWatchers):
Brezilya’nın egzotik güzelliklerini görmek için tura çıkan Avrupalılar bir tekne ile nehri geçerken bir grup yerli ile karşılaşırlar. İlginç makyajları ve yarı çıplak görüntüleri ile bu yerliler uzaktan onları incelemektedir. Sonra bir takım sesler çıkarıp Avrupalılara doğru mızraklarını atarlar (ama bu tehdit edici bir durum değildir, mızraklar aslında epey uzağa atılmıştır). Avrupalılar gittikten sonra yerliler de ormanın içine doğru ilerlerler. Burada bir araç onları beklemektedir. Aracın başındaki kadından bir miktar para alıp t-shirtleri giyip evlerine doğru yola çıkarlar. Her şey Avrupalıların turu için yapılmış bir göz boyamadan ibarettir aslında.

Bu güzel girişle başlayan Kırmızı Adamların Toprağı, Brezilya’daki yerlilerin yaşamına götürüyor bizi. Buradaki yerliler modern çağın gereklerine uygun bir yaşam sürmektedirler ama sadece kendilerine ayrılan korunaklı bölgede yaşamalarına izin verilmiştir. Bu bölge dışına çıkıp bir yerleşim yeri kurmaları yasaklanmıştır. Bu bölge dışındaki dükkanların büyük bir kısmı yerlilere satış bile yapmamaktadır. Ancak yerlilerin barınmalarına izin verilen topraklar onların atalarının toprağı değildir. Daha verimli bu topraklar Brezilyalı para babalarının elindedir. Ama atalarının topraklarında yaşamak isteyen bir grup yerli ile beyaz adamın çatışması kaçınılmazdır.

Film aslında çerçevesini çok büyütmeden zengin bir aile ile onların topraklarının yakına yerleşen bir grup yerli arasındaki gerilim dozu giderek artan ilişkilere odaklanıyor. Bir yandan da yerlilerden şaman olma yolunda giden bir gençle zengin ailenin kızı arasındaki yakınlaşmaya tanık oluyoruz. Belirgin şekilde yerlilerden tarafta olan film gayet doğal bir anlatım ve aksamayan bir sinema dili tutturmuş. Ortalamanın üzerinde bir film.

Estamira:
İşte sadık festival seyircilerini ikiye bölen bir film. Onlarca ödülü olan bu filmden beklentiler epey yüksekti. Filmin sonunda konuştuğumda gördüm ki festival takipçilerinin bir kısmı filmden büyülenmiş, bir kısmı ise çok sıkılmış, salonu yarısında terketmiş ya da sonuna kadar beklese de beklediğini bulamamıştı. Doğrusu ben salonu terketmesem de çok sıkılan grup arasında yer alıyorum.

Ne anlatıyor peki bu film. Bir belgesel esasen. Uzunca yıllardır Brezilya’nın çöplük alanlarından birinde yaşayan ve burada çalışan 63 yaşındaki Estamira adlı bir kadınla yapılan söyleşilerden ve günlük hayatında onu takip eden kameranın tesbit ettiği görüntülerden oluşuyor film. Çok güçlü bir karakter Estamira. Belirleyici bir özelliği de şizofren olması. Böyle bir kadınla tanışan bir belgeselcinin onu bir filme dahil etme çabasını anlamak kolay. Gerçekten duruşu ve konuşmaları ile sizi etkileyecek bir kadın. Yönetmen Marcos Prado da belli ki kadından çok etkilenmiş ve onunla yaptığı söyleşilerin hiç bir anını atmaya kıyamamış adeta. Sonuçta ortaya 121 dakikalık bir film çıkmış ki filmin temel sorunu da bu bence. Eldeki materyalden 30-50 dakika arasında orta metraj bir film çıksaymış gayet güzel olurmuş ama bu şekilde sürekli aynı temalar üzerinde dönüp dolaşılıyor.

Nisan Gözyaşları (Käsky / Tears of April):
Nisan Gözyaşları, 1918’deki Fin iç savaşının bitiminde galip gelen Beyazlar ve yenilen Kızıllar arasında yaşananları bir kaç karakter üzerinden anlatıyor. Kızıllar arasında pek çok kadın da var ve filmin başında bir grup kadının mahkemeye çıkarılmak üzere nakil edilmelerini görüyoruz ve bu sırada aralarından birine kazanan taraftaki askerlerin tek tek tecavüz ettiklerini görüyoruz. Görmüyoruz ama diğer kadınlara da aynı şeyin yapıldığını tahmin etmek güç değil. İşleri bittikten sonra da nakil işiyle uğraşmak istemeyen ve zaten kadınların suçlu bulunup ölüm cezasına çarptırılacağından emin olan askerlerin lideri (ki büyük ihtimalle gerçekten de mahkemenin sonucu böyle olacaktı) onları kaçmış gibi göstererek hepsini öldürüyor.

Bu olaylar sırasında diğer askerlere karşı çıkan, tecavüzün yanlış olduğunu düşünen, adil bir mahkemeye inanan Aaro Harjula isimli bir asker de var içlerinde. Bu asker kadınlardan birinin ölmediğini farkediyor (ki filmin ana karakterlerinden biri olduğu için en başta tecavüze uğradığını gördüğümüz kadın da bu) ve kendi başına onu yargılanacağı yere götürmek üzere yola çıkıyor. Bu arada kadın defalarca kaçma teşebbüsünde bulunuyor ve bunlardan birinin sonucunda kendilerini bir adada buluyorlar. Bu arada aralarında bir yakınlaşma da oluyor. Ama burada uzun süre kalmıyorlar ve Harjula halen adını bilmediği kadını askeri savcıya teslim ediyor. Bu noktada filmdeki en ilginç ve belki de biraz abartılı olan karakterlerden askeri savcı Emil de hikayeye dahil oluyor ve sivilde şair olan ama savaşta ölüm emirlerine imza atan bu karakter filmin akışını epey değiştiriyor.

Karakterler arasındaki ilişkiler, tüm bir hikaye yapısı çok başarılı bir şekilde oluşturulmuş. Belki askerle kızın yakınlaşması biraz hızlı bulunabilir ama eğreti de durmuyor film içinde. Bu arada filmin kimi ayrıntıları da son derece başarılı. Mesela asker, kızla beraber olmayı istemezken bunu gerçekten yanlış olduğunu düşündüğü için yapıyor. Yoksa gerçekten de bu güzel kızdan etkilenmemek mümkün değil, üstelik o da bulunduğu durumdan kurtulmak için cinselliğini kullanmaktan çekinmeyen bir karakter. Böyle anlardan birinde kızla birlikte olmayan askerin dışarı çıkıp mastürbasyon yapması ince ve başarılı bir detaydı.

Seanryonun başarısı dışında filmdeki görüntüler, müzik kullanımı gibi yan unsurlar da son derece başarılıydı. Festivalin öne çıkan filmlerinden biri oldu benim için.

Emma Blank’in Son Günleri (De laatste dagen van Emma Blank / The Last Days of Emma Blank):
Çok yakında ölmesi beklenen evsahibesi Emma Blank ve ne kadar saçma olursa olsun onun her dediğini yapmak için uğraşan uşakları. Belli ki kadının bir an önce ölmesini bekliyorlar ve bu ölümün sonucunda kendilerine önemli bir para kalacağını düşünüyorlar, başka türlü bu eziyete dayanılmaz çünkü. Bir de evin Theo adlı bir köpeği var. Bir saniye. Bu köpek aslında bir insan(!). Evet, belli ki o da o mirastan payını bekleyerek köpek rolü yapıyor. Ama rolüne de pek sadık. Emma Blank bakmazken bile rolüne devam ediyor.

Gayet enteresan bu kara komedi ilerledikçe evsahibesi ve uşaklar arasında gözle görünenden fazlası olduğunu farketmeye başlıyoruz ve farklı akrabalık ilişkileri ortaya çıkmaya başlıyor ve tek rol yapanın Theo olmadığını görüyoruz. Uşaklık yapmak da bir rol olabilir mesela. Hikayenin bir noktasında olaylar bir anda değişiyor ve film ciddi bir dönüşüm geçiriyor. Ne olduğunu açık etmeyelim bu olayın.

Emma Blank’in Son Günleri, gerçekten iyi yazılmış ve iyi oynanmış bir film. Keyifle de izleniyor ama oluşturulan karakterler, onlar arasındaki ilişkiler ortaya çok daha iyi bir film çıkabileceğinin ipuçlarını veriyor. Büyük bir potansiyeli çok iyi değerlendirememiş bir film diyebiliriz.

Öteki Yaka (Gagma Napiri / The Other Bank):
Henüz küçücükken Abazya’dan ayrılmak zorunda kalan, annesi ile yaşayan Tedo, annesinin hayatlarını sürdürebilmek için yaptığı işten rahatsızdır ve annesinin işini bırakması için ufak tefek suçlar işlemektedir. Henüz 12 yaşındaki Tedo başına gelenlerin ve öğrendiklerinin yönlendirmesi ile Abazya’da geride bıraktıklarını babasını bulmak üzere tek başına bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta pek çok farklı karakterle karşılaşır.

Bu kısa özetten anlaşılabileceği gibi Öteki Yaka’ya belli bir yerden sonra bir yol filmi demek yanlış olmaz. Filmin Gürcistan’ın geldiği noktadan ve yaşadığı çatışmalardan rahatsız bir yönetmenin elinden çıktığı da açık. Zaten film sonundaki söyleşide de yönetmen buna vurgu yaptı. Filmin kilit noktalarından biri de küçük oyuncu Tedo’nun performansı (gerçek adı da Tedo). Yönetmenin uzun aramaları sonrasında tesadüfen karşısına çıkmış ve yaşadığı dağ köyünden hiç ayrılmamış bir çocuktan bu performansı alabilmek gerçekten büyük başarı.

Film olarak da sağlam bir film Öteki Yaka. İzlenmeye değer kesinlikle ama bir ülkenin durumunu ya da yaşanan bir sorunu bir çocuk üzerinden anlatma olayı o kadar çok yapıldı ki bunu bir tür olarak kabul edersek bu tür içinde öne çıkacak bir özelliği olmadığını da kabul etmek lazım.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 277.402 hits
Mart 2010
P S Ç P C C P
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: