Şubat 2010 için arşiv

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 3. Gün: Antoine, Hizmetçi, Moral Bozukluğu ve 31, Yaz Savaşları, Dondurulmuş Ruhlar

Antoine:
Bazen bu tip festivallerde ya da özel gösterimlerde filmlerin tanıtımlarında yazanların yarattığı beklentiler ile karşımıza çıkanlar birbirinden farklı oluyor. Antoine de böyle bir fim oldu benim için. Henüz altı yaşındaki gözleri görmeyen Antoine’ın hikayesini izlediğimiz yarı belgesel diyebileceğimiz bu film, aslında kötü bir film değil ancak tanıtımlarda yazan yazılardan dolayı daha yenilikçi bir kamera kullanımı ve görsellik beklemiştim kendi adıma. Ancak perdede gördüklerim beni görsel olarak çok etkilemedi. Yine de bu küçücük çocuğun gören arkadaşları ile beraber zaman zaman sinirlense de gayet uyum içindeki oyunlarını izlemek etkileyiciydi.

Hizmetçi (La Nana / The Maid):
Hizmetçi, bu sene adını bolca duyduğum, festivalin merakla beklediğim filmlerinden biri idi. Önce konusu ile başlayalım. Raquel, senelerdir hizmetçiliğini yaptığı ailenin bir parçası olan bir kadın. Çocukların adeta ikinci annesi gibi olmuşken belki de yıllardır kendi annesini görmüyor, zaten onlardan konuşmak da istemiyor. Tüm hayatı yanında kaldığı aile olmuş ama yeri geldiğinde aile üyelerine posta bile koyuyor. Ama yaşı ilerleyen ve çeşitli hastalıklar geçiren Raquel’e yardımcı olması için genç bir hizmetçinin daha alınması gündeme gelince aileyi fena halde sahiplenen Raquel, her gelen hizmetçiye çok sert davranıyor. Taa ki tüm hayatı hizmetçilik olmayan, bunu bir iş olarak gören biri gelene kadar. İşte o zaman işler değişmeye başlıyor.

Heryerde bolca övgü alan Catalina Saavedra’nın kompozisyonu gerçekten başarılı. Film boyunca Raquel’in geçirdiği değişimi gerçek kılmayı bilmiş. Senayonun da gayet başarılı olduğunu söylemeli. Bir ara filmin gerilim türüne kayacağını, aileyi sahiplenen Raquel’in bambaşka hareketler yapacağını sanmıştım ama öyle olmuyor ve film daha farklı bir yöne ilerliyor. Elbette o şekilde bambaşka bir film olurdu ve bu hali de gayet iyi ama içimde bu şekilde bir gerilim filmi isteği de bıraktı film.

Moral Bozukluğu ve 31:
Festival katoloğunda bu ilginç adlı filmin bir iddia üzerine 1 günde çekildiği yazıyordu. Aslında bu durum beni özensiz bir filmle karşılaşacağımı düşündürmüştü ama sonuç hiç öyle çıkmadı. Film boyunca bolca güldüm doğrusu. Belden aşağı konularda dolaşıp bayağılığa düşmeden komedi yapmak zor iş ve ekip bunu başarmış.

Filmde 25 yaşında iki kahramanımız var. Bunlar o yaşlarına kadar hiç bir kadınla beraber olmamışlar ve sürekli 31 çekme halindeler. Bir gün Eros geliyor ve 1 hafta içinde bir kadınla beraber olmazlarsa cinsel organlarına veda etmeleri gerektiğini söylüyor. Ama para karşılığı birisi ile beraber olmak yasak. İkna yönetmi ile olmalı. Böyle olunca bu iki arkadaş bir hafta içinde kendilerine bir kız bulabilmek için her yolu deniyorlar, bambaşka ortamlara akıyorlar ve ortaya birbirinden komik sonuçlar çıkıyor.

Bu arada filmin kendini ciddiye almayan yapısı da övgüye değer. Düşük bütçeli bir film olduğunun bilincinde ve çoğu zaman kendi kendisi ile de dalga geçerek mizah yaratan bir film olmuş Moral Bozukluğu ve 31. Ayrıca mizahının yanında her erkeğin de iyi-kötü kendinden bir şeyler bulabileceği bir film aslında. Filmden çıkarken birinin dediği gibi bunun kadın versiyonunu da bekliyoruz.

Filmin 35 mm. kopyası olmasına karşın gösterime girmeyecek. Ancak kendi sitesinden legal olarak indirilebiliyor. http://moralbozukluguve31.com/ adresinde gerekli bilgi ve linkler var. Tavsiye ediyorum.

Yaz Savaşları (Samâ Wôzu / Summer Wars):
!f de olmasa Miyazagi filmleri dışında Japon animelerini beyazperdede görme şansımız olmayacak. Bu yıl da programda bir anime var. Yaz Savaşları, neredeyse tüm dünyadaki insanların Oz adlı bir sanal dünyada zamanlarının büyük bölümünü geçirdikleri çok da uzak olmayacak bir gelecekte geçiyor. Bu sistemin bakımında çalışan lise öğrencisi Kenji (ki aynı zamanda matematik olimpiyatları şampiyonu kendisi – bu bilgi film ilerledikçe çok önemli olacak), uzaktan uzağa aşık olduğu, okulun en güzel kızı Natsuki’nin onu ailesinin yanına davet etmesi ile işi gücü bırakıyor. Meğerse ailesine erkek arkadaşı olarak tanıtacak birine ihtiyacı varmış. Filmin uzunca denebilecek giriş bölümü Kenji’nin bu geniş aile ile tanışması üzerine kurulu (geniş derken hakkaten çok geniş bir aile). Ama bir animenin bu kadarla kalmasını beklemek yanlış olur. Zaten en başta Oz dünyasının detaylı olarak tanıtılması da nedensiz olamazdı. Nitekim bir şekilde bu sistemin şifresi kırılıp insanların hesapları ele geçirilmeye başlıyor ve film bir gençlik aşkı hikayesinden daha fantastik bir boyuta doğru yol alıyor.

Doğrusu Yaz Savaşları’nda bir animeden bekleyebileceğiniz her şey var. Bir eksiği yok yani. Ama fazlası var mı sorusuna da olumlu bir cevap veremeyeceğim. Başka animelerin yanında onu öne çıkaracak ve iz bırakacak bir özelliği yok. Bu durumda keyifle izlenen ama o şekilde geçip giden filmlerden biri olarak kaldı bende.

Dondurulmuş Ruhlar (Cold Souls):
İşte hikayesi ile hemen parlayan filmlerden biri. Zaman günümüz, ama insanların ruhlarını bedenlerinden ayıracak bir teknoloji gelişmiş. Ruhlarından rahatsızlık duyan insanlar onları aldırtıp gerektiğinde geri almak üzere bir depoda dondurulmuş olarak saklayabiliyorlar ve vücutlarında kalan %5 ile hayatlarına devam ediyorlar. İsterlerse bağışlanan ruhlardan herhangi birini de alabiliyorlar. Bu arada Rus mafyası da Rusya-Amerika arasında ruh ticareti işine girmiş. Vanya Dayı oyununa hazırlanmakta olan Paul Giamatti (filmde de Paul Giamatti kişiliğinde) oyunun üzerinde yarattığı baskıdan kurtulmak için ruhunu  aldırmaya karar veriyor. Sonrasında işler karışınca bir rus şairinin ruhunu da kiralıyor ama bu sefer işler daha da karışıyor.

Coul Souls gerçekten başarılı bir film. Hikayesi, hikayenin işlenişi, oyunculuklar (özellikle Paul Giamatti) son derece başarılı. Ayrıca Six Feet Under’dan beri kendisine hasret kaldığımız Lauren Ambrose’yi küçük bir rolde de olsa görmek keyifliydi. Ama yine de adını koymadığım bir şeyler eksikti ve film sonuçta tam bir olmuşluk hissi vermedi bana. Filmin konusu kaçınılmaz olarak Charlie Kaufman senaryolarını andırıyor. Sanki senaryo yazıldıktan sonra o kalitede birinin bir dokunuşuna ihtiyacı varmış gibi ama bu haliyle de izlemeye değer bir film.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 2. Gün: Ben Küba, Metropia, Maymun, Kemik Adam, El Yordamıyla, Ölükız

Ben Küba (Soy Cuba / I Am Cuba):
Öncelikle daha önce duymadığım bu filmi izlememe vesile oldukları için hem !f’e hem de Altyazı’ya teşekkürler peşin peşin. 1964’ten gelen bu film esas olarak bir prodaganda filmi belki ama çok başarılı bir film. Film Küba devrimi zamanlarından 4 farklı hikayeyi anlatıyor. Bu hikayeler halkın arasından sıradan kişilerin yaşadıklarını göstererek devrime giden yolu anlatıyor bir anlamda. Filmin esas etkileyici yanı ise son derece başarılı kamera kullanımı ve görsel yapısı. Filmde bolca kesintisiz kamera hareketlerinden oluşan sahne var. Ama bu hareketler çoğunlukla gördüğümüz gibi ağır hareketler değil. Bir cenaze sahnesinde son derece ağır olabilirken, bir gece klübü sahnesinde kamerayı zapdedemiyorsunuz adeta. Film o kadar çok görkemli sahne içermekte ki hangi birini saymalı bilmiyorum. Daha filmin başındaki otelin tepesinden bir havuzun dibine inen kamera zaten hemen tavlıyor insanı. Buna benzer pek çok sahne var zaten. Filme tek itirazım bazı oyunculukların son derece kötü olması, özellikle ilk öyküdeki Amerikalı tipler. Ama bu kusur da filmin bütünü içinde yitip gidiyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir film.

Metropia:
Sene 2024. Tüm Avrupa çok hızlı bir metro ağı ile birbirine bağlanmış ve yukarıda herhangi bir ulaşım aracı yok. Bisiklet bile yasak. Her şey büyük şirketlerin kontrolü altında. Ama insanlar bugünkünden çok farklı yaşamıyor. Çoğunun sevmediği bir işi, sıkıldığı bir yaşamı var. Böyle bir dünyada hikayemizin kahramanı Roger ile tanışıyoruz. Roger günün birinde kafasının içinde bir ses duymaya başlıyor. Bu ses ona ne yapması ve ne yapmaması gerektiğini söyleyip duruyor ve olaylar gelişiyor.

Doğrusu Metropia çok seveceğimi düşündüğüm bir filmdi. Bu tip disütopya hikayelerini severim, animasyonla birleşimleri de gayet başarılı olur. Ancak özellikle hikaye ilerleyip de basit bir komplo olayına döndükçe filme olan ilgimi kaybettiğimi söyleyebilirim. Yine de türü sevenlerin bir denemesi gerek.

Maymun (Apan / The Ape):
Bir adam uyandığında üstünü başını kan içinde buluyor ama bunun nasıl olduğunu hatırlamıyor. Bizim de seyirci olarak bir fikrimiz yok. Adam temizlendikten sonra günlük işlerini yapmaya başlıyor, işe gidiyor, spora gidiyor, annesi ile konuşuyor vs. vs. Biz de çoğunlukla bu rutin ve sıkıcı işleri izliyoruz. Hiç beklemediğimiz bir anda sabahki kanın esrarı hafiften çözülüyor ama bu adamın rutin hayatında çok bir değişiklik yaratmıyor ilk anda, en azından görünüşte.

Maymun gerçekten izlemesi zor bir film. Tüm film boyunca baş karakterimiz Krister’in olmadığı tek bir sahne yok ve bu sahnelerin büyük çoğunluğunda adamın başının sol arkasından bir açı ile onu takip ediyoruz çoğunlukla. Bu nedenle başrol oyuncusu Olle Sarri’nin performansı çok kritik. Neyse ki gayet başarılı bir oyun çıkarmış da film izlenebilir bir hal alıyor. Yoksa tam bir çile olabilirdi. Yine de filmin 81 dakikalık süresinin bile fazla olduğunu söylenebilir. Diyelim ki 50-60 dakikada toparlansa çok daha iyi olabilirmiş.

Kemik Adam (Der Knochenmann / The Bone Man):
Kemik Adam aslında eski polis memuru Brenner’in hikayelerinin konu ediliği bir film serisinin 3. filmi (aynı zamanda roman uyarlaması bu filmler). Dördüncü film de yolda. Diğer filmleri izlemedik ama görünen o ki filmin hikayesini anlamak için diğer filmleri izlemek şart değil, belirgin bir hikaye devamlılığı yok. Sanki bir polisiye dizinin yeni bir bölümü gibi. Belki diğer filmleri seyretmeyenlerin anlamadığı ufak ayrıntılar ve göndermeler vardır o kadar.

Brenner filmde bir haciz memuru olarak görev yaparken bir arabaya el koymak üzere bir dağ köyüne gidiyor ve oradaki gizemli ama bir yandan da tuhaf ve komik olayların içine düşüyor. Festival katoloğunda da filmin İnternet’teki eleştirilerinde de Coen kardeşlerin ismi geçiyor genellikle. Gerçekten de Kemik Adam, Coen filmlerini andırıyor, en yakın akrabalığı da Fargo ile. Birbirinden tuhaf ama günlük yaşamdan karakterler, zaman zaman oldukça kanlı noktalara giden bir hikaye ama sürekli kendini hissettiren bir mizah hatta zaman zaman o vahşetin içinden gelen bir mizah ve karlar içinde bir mekan. Sonuçta bir Fargo kadar iyi bir film değil belki ama pek çok açıdan başarılı bir film. İlerki festivallerde serinin diğer filmlerini de izleme fırsatımız olur belki.

El Yordamıyla (Easier With Practice):
İşte tam bir Amerikan bağımsız filmi. Düşük bir bütçe, kısıtlı bir kadro, pek tanınmamış oyuncular ama hayatın içinden bir hikaye (ki filmin sonunda yazdığına göre gerçekten yazarın başına gelmiş bir hikaye imiş temel alınan). Hikaye yeni kitabını tanıtmak için Amerikayı dolaşan Davy ve ona eşlik eden abisinin başından geçiyor. Küçük kitapçılarda okuma seansları düzenlerken, akşamları da ucuz motellerde kalıyor bu ikili. Bir gece Davy telefonu açıyor ve karşısında iç gıcıklayıcı bir kadın sesi onunla telefonda seks yapmak istiyor. Zamanla birbirlerini görmeden ilişkileri ilerliyor.

Bu tip bir film için önemli olan doğallığı oyuncuların tümü yakalayabilmiş. Hikaye de çoğunlukla sağlam bir şekilde akıyor. Gerçekçi olmadığı ile ilgili olarak filmin sonu ile ilgili bir itiraz noktası olabilir ama onu da burada açık etmeden hayatta her şey mümkün diyelim. Benim ufak itirazım ise film ile değil çeviri ile ilgili. Filmin bir kaç telefon seksi bölümünde yakası açılmadık laflar ediliyor orijinalinde. Ama çeviride bunlar biraz yumuşatılmış. Mesela, öyle bir konuşma esnasında “pipi” demek tahrik edici olmaktan ziyade komik olur herhalde. Madem televizyona çeviri yapılmıyor, biraz argodan kaçmamak lazımmış.

Ölükız (Deadgirl):
İki genç okuldan kaçıp terkedilmiş bir hastanede dolaşırken bir odada yatağa zincirlerle bağlanmış çırılçıplak bir kız bulurlar. Biri kızı çözüp kurtarmak isterken hormonları fena halde çalışmakta ve bedeninde kan beyninden başka yerlere pompalanmakta olan diğerinin aklında bambaşka şeyler vardır. Bir süre sonra farkederler ki kız ne olursa olsun ölmemektedir.

Ölükız filminin hikayesi kabaca bu. Festivalin nöbetçi sinema kuşağında gösterilen bu filmin aslında çok korkunç olduğu söylenemez. Daha çok iğrenç bazı sahneleri var. Ama asıl yapmaya çalıştığı şey bir korku filmi hikayesine gençlik sorunlarını yedirmek. Hayatta hiç bir başarısı olmayan ve olamayacak gibi gözüken bazı gençlerin hakimiyet kendilerine geçtiğinde neler yapabileceği, çocukluklarında arkadaş olsalar da büyüyüp güzelleştiğinde eski arkadaşlarına yüz vermeyip okulun yakışıklı oğlanlarıyla gezen kızlar hikayenin önemli unsurları. Filmin amaçladığını kısmen başardığı söylenebilir ama özellikle kimi kötü oyunculuklar ve senaryodaki açıklar filme zarar veriyor. Başka bir kadronun elinde daha başarılı olabilecek, şu haliyle orta karar bir film sonuç olarak.

!f Ankara 2010 İzlenimleri – 1. Gün: Gıda Ltd., 40, Her Şeyimiz Meydanda, Hileli Gerçek, O Bir Çinli

Gıda, Ltd. (Food, Inc.):
Yediğimiz yiyeceklerin nerelerden geldiğini, ne şekilde yetiştirilip, içine neler katıldığını gösteren bir belgesel. Özellikle gıda endüstrisinin içinde çiftçilerin artık neredeyse hiç yer almadığı, tıpkı diğer endüstriler gibi temel bakış açısının daha hızlı, daha verimli ve tabii ki buna bağlı olarak daha ucuz üretim yapmak peşinde olduğu vurgulanıyordu. Bunları yaparken tabii ki hayvanlara da insanlara da değer verilmediği de gösteriliyordu. Temel olarak bilmediğimiz şeyler değil ama işin detayını dinlemek ve bazı şeyleri gözle görmek elbette ki çok daha etkili oluyor. Başarılı bir belgesel. Aslında daha fazla Amerika’daki durum üzerine bir yapım ama bizdeki durum çok da farklı değildir muhtemelen, hatta bazı şeyler daha kötü bile olabilir.

Film gösterimi sonrasında Türkiye’deki Slowfood grubundan iki temsilci ile bir söyleşi vardı. Onlar da genellikle ne yaparız da bu kötü yiyeceklerden uzak durabiliriz temalı bir söyleşi gerçekleştirdiler.

Hem filmden hem söyleşiden sonra kafamda kalan bir soru vardı aslında. Her ikisinde de organik gıdalara vurgu yapıldı ve filmde organik gıdaların pazar payının giderek arttığı söylendi. Hatta pek çok organik gıda firmasını dev şirketlerin satın aldığı söylendi (ne de olsa onlar için ne üretildiği önemli değil, para neredeyse onlar orada). Problem şu ki, şu an yediğimiz yiyeceklerin bu hale gelmesinin nedeni filmde de vurgulandığı gibi pazar büyüdükçe daha çok mal üretmek aslında. Şimdi organik gıda pazarı da büyüdükçe benzer şeyler olmayacak mı acaba?

Bir de gerçekten zor sürekli buna dikkat ederek beslenmek. Festival bir alışveriş merkezinde ve filmden sonra yemek yemem gerekiyordu. Ne yiyebilirdim ki? Sonuçta filmde izlediklerim aklımın bir köşesinde, oturdum bir adet hamburger yedim (yine de büyük almak içimden gelmedi, ufak boy yedim).

40:
Keş!f bölümünde yer alan, bir ilk film. Yönetmenliğin dışında senaryo ve kurguda da imzası olan Emre Şahin, İstanbul’da birbirini tanımayan 3 kişinin hayatından bir kesit anlatıyor. İstanbul’un suç dünyasında küçük işler yapan bir adam, sayılara kafayı takmış, evliliğinde sorunlar yaşayan bir hemşire ve Paris’e gitmeye çalışırken kendini İstanbul’da bulup hayatına devam etmeye çalışan bir Afrikalı. Bu insanların hayatları bir araba kazası ile kesişiyor. Biraz tanıdık bir tema olduğu söylenebilir. Ama hemşire dışındaki karakterler ve hikayeler iyi çizilmiş. Hemşirenin hikayesi ise hem hikaye, hem oyunculuk olarak diğerlerinin gerisinde kalıyor (hemşireyi Deniz Çakır oynamış). Bir de filmin finalinde hikayeler iyi toparlanamamış. Belki de hayat bir şekilde devam ediyor diye böyle yapılmış ama sonuçta popüler sinema kulvarına daha yakın bir film. O yüzden daha toparlayıcı bir final iyi olurdu. Çok şey beklemeden izlenebilir. Epeyce küfürlü olduğunu da söylemeli.

Her Şeyimiz Meydanda (We Live In Public):
İnternet’in ilk ortaya çıktığı yıllarda pek çok genç bir anda dolar milyoneri olmuştu. Sonra çoğu bu servetlerini kaybettiler. Bu belgesel, söz konusu isimlerin en ilginçlerinden biri olan Josh Harris’in hayatını anlatıyor. Harris, filmdeki söyleşilerden birinde söylendiği gibi adeta modem kurmayı bilen herkesin çok iyi para kazandığı o günlerde zamanından çok erken bir takım işler yapıyor. Daha İnternet hızı yerlerde sürünürken büyük televizyon şirketlerinin pabucunu dama atacağını düşündüğü, sadece İnternet üzerinden yayın yapan bir televizyon kurarak önemli bir başarıya imza atıyor. Üstelik Amerika’da bile görüntüler kesik kesik geliyor o yıllarda. Bu arada kazandığı paranın önemli bir kısmını çılgın partiler düzenlemeye harcıyor ve giderek kendisi de özellikle bu işe para yatıran isimleri de rahatsız edecek hareketler yapmaya başlıyor. Bundan sonra, kurduğu şirketteki hisselerini satan Harris başka bir işe girişiyor.

Filmin en ilgi çekici bölümü de burası. Çünkü Harris henüz ortada ne doğru dürüst bir reality şov ya da BBG evleri falan yokken bir grup insanı belli bir süre çıkmalarının yasak olduğu bir mekana topluyor. Bu mekanın her yerinde kameralar var. Ama duşlardan tuvaletlere kadar her yerinde. Böyle olunca bu insanlar yıkanırken, duş alırken, tuvalet yaparken ya da sevişirken hep kameraların önündeler. Bir süre sonra kendi aralarındaki mahremiyet duygusu da kayboluyor zaten. Kameralardan isteyen seni izlerken evin içindeki diğer kişilerin önünde çıplak dolaşmak neden sorun olsun ki örneğin. İşin ilginç tarafı, mekanın alt katında onlarca silah olması ve isteyenin aşağı inip silah talimi yapması (sonradan da görüyoruz Harris silah olayını seviyor zaten). Bu proje (ki Harris bunu bir sanat projesi olarak adlandırıyor) 1 Ocak 2000 tarihinde polisin mekanı basması ile bitiyor ve Harris bu sefer benzer bir işlemi kendi hayatına uyguluyor. Bu kez kız arkadaşı ile yaşadığı kendi evinin her yerine kamera yerleştiriyor ve İnternet’te hem kendisini izleyenlerle chat yapıyor hem de hayatını yaşıyor. Bu proje de  ilişkisinin bitmesine neden olarak ve yoğun bir depresyona yol açarak sonlanıyor.

Harris’in bundan sonraki hayatı özellikle maddi olarak tepetaklak oluyor. Filmin bundan sorası da pek ilgi çekici değil doğrusu. Harris yeni projelerini İnternet’in yeni devlerine satmaya çalışıyor (mesela Myspace) ama olmuyor olamıyor ve o da alacaklılardan kaçmak için Amerika dışına gidiyor.

Daha çok filmin konusunu anlattım çünkü filmin konusu dışında sinemasal olarak çok bir değeri yok. Ama özellikle İnternet’in bu gün geldiği noktada Facebook’la, Twitter’la ya da diğer uygulamalarla gerçekten her şeyimiz meydanda iken İnternet’in ilk dönemlerinde bu günleri gören bir ismi izlemek ilginç. Dikkat çeken diğer bir nokta da o yıllarda bu filmde yaşananlar gerçekten çok yeni olduğu için görünen o ki kimse rol yapmıyor, herkes doğal, hatta fazlasıyla doğal. Özellikle bu konularla ilgilenenlerin izlemesi gereken bir film.

Hileli Gerçek (Double Take):
İşte sadece festivallerde izleyebileceğimiz bir film. Geçen yıl Ankara Film Festivali’nde Looking for Alfred isimli bir kısa film izlemiştik. Aynı yönetmen o filmden parçalar da kullanarak yine Alfred Hitchcock’u merkezine alan bir uzun metraja imza atmış be sefer. Ama bir belgesel değil bu. Filmin içinde çok farklı şeyler var. Hitchcock’un farklı görüntülerini ve konuşmalarını kurgulayarak ve Hitchcock’a fizik olarak çok benzeyen bir kişiyi ve ses olarak çok benzeyen başka bir kişiyi de kullanarak 1962’deki Hitchcock’un 1980’deki Hitchcock ile karşılaşmasını anlatan bir hikaye kurmuş arka planda ama bu hikayenin arasında Hitchcock çıkıp şimdi reklamlar diyor zaman zaman ve o günlerden gelen enteresan kahve reklamları görüyoruz. Arada da bir yandan Kuşlar filminden görüntülerin yanında Nixon ve Kruşçev’in bir araya gelip televizyon kameraları önündeki tartışmalarını izliyoruz. Hatta sonradan Nixon ve Kennedy’nin seçim tartışmaları da giriyor işin içine. Gerçekten ilginç ve benim çok sevdiğim bir film oldu ama herkesin seveceğine garanti veremem. Bildik anlamda konulu ya da belgesel bir film değil çünkü.

O, Bir Çinli (She, a Chinese):
Çin’in taşra bölgelerinde yaşayan genç bir kızın yaşadıkları sonucunda İngiltere’ye varan yolcuğunu anlatan bu filmde anlatılanları defalarca farklı filmlerde izledik ve çok daha iyi şekilde izledik. Filmin farklı bölümlere ayrılmış olmasının da bir özelliği yok, oyuncuları ile ön plana çıkıyor deseniz o da yok. Görsellik de çok güçlü değil. Benim için ilk günün hayal kırıklığı oldu. Ama bir festivalden en iyi film, bir başka festivalden de en iyi senaryo ödülleri olduğunu belirtmek lazım. Demek ki seveni de var.

BAFTA’lara The Hurt Locker Damgası

İngiliz Film ve Televizyon Sanatları Akademisi BAFTA’nın bu yılki ödüllerinde zafer 6 ödülle The Hurt Locker’ın oldu. En önemli 2 ödül olan film ve yönetmen ödülleri de bu 6 ödül içinde yer alıyor. En önemli rakibi Avatar ise sadece teknik dallarda 2 ödül alabildi. Böylece Oscar’lar öncesi The Hurt Locker, Avatar’a karşı ciddi bir başarı daha kazanmış oldu. Oyunculuk ödülleri ise iki İngiliz oyuncuya, Carey Mulligan ve Colin Firth’e gitti.

İşte tam liste:

En İyi Film: The Hurt Locker
En İyi İngiliz Filmi: Fish Tank
En İyi İlk Film: Duncan Jones (Moon)
En İyi Yönetmen: Kathryn Bigelow – The Hurt Locker
En Orijinal Senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En İyi Uyarlama Senaryo: Jason Reitman, Sheldon Turner (Up in the Air)
En İyi Yabancı Film: Un prophète / A Prophet – Fransa
En İyi Animasyon Filmi: Up
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth (A Single Man)
En İyi Kadın Oyuncu: Carey Mulligan (An Education)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christoph Waltz (Inglorious Basterds)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Mo’nique (Precious: Based on the Novel Push by Sapphire)
En İyi Müzik: Michael Giacchino (Up)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Barry Ackroyd (The Hurt Locker)
En İyi Kurgu: Bob Murawski, Chris Innis (The Hurt Locker)
En İyi Sanat Yönetmeni: Rick Carter, Robert Stromberg, Kim Sinclair (Avatar)
En İyi Kostüm: Sandy Powell (The Young Victoria)
En İyi Ses: Ray Beckett, Paul N. J. Ottosson (The Hurt Locker)
En İyi Görsel Efekt: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham, Andrew R. Jones (Avatar)
En İyi Makyaj ve Saç: Jenny Shircore (The Young Victoria)
En İyi Kısa Animasyon: Mother of Many
En İyi Kısa Film: I Do Air
En İyi Çıkış Yapan Oyuncu: Kristen Stewart

Altın Ayı Bal’ın

60. Berlin Film Festivali’nden sinemamız için çok sevindirici bir haber geldi. Semih Kaplanoğlu’nun Yusuf Üçlemesi’nin son filmi Bal, festivalin büyük ödülü olan Altın Ayı’yı aldı. 1964 yılında Metin Erksan’ın Susuz Yaz filminden sonra ilk kez bir Türk filmi bu ödülü alıyor (yine de 2004’de Fatih Akın, Duvara Karşı ile aynı ödülü aldığında bu film esasen bir Alman filmi olarak geçmesine rağmen kendi filmimiz gibi sevindiğimizi de unutmamak lazım). Popüler filmlerin sinema salonlarını doldurduğu ama Bal gibi filmlerin zar zor salon bulduğu şu günlerde umalım ki sinemalarımızda izlemek için çok beklemeyiz.

Roman Polanski’nin de yeni filmi The Ghost Writer ile en iyi yönetmen ödülü aldığı (ev hapsinde olduğu için ödül törenine katılamadı) festivaldeki ödüllerin listesi şu şekilde:

Altın Ayı / En İyi Film: Bal – Semih Kaplanoğlu
Gümüş Ayı / Jüri Büyük Ödülü: Eu cand vreau sa fluier, fluier / If I Want To Whistle, I Whistle –  Florin Serban
Gümüş Ayı – En İyi Yönetmen: Roman Polanski (The Ghost Writer)
Gümüş Ayı – En İyi Kadın Oyuncu: Shinobu Terajima (Caterpillar)
Gümüş Ayı – En İyi Erkek Oyuncu: Grigori Dobrygin ve Sergei Puskepalis (Kak ya provel etim letom / How I Ended This Summer)
Gümüş Ayı – En İyi Sanatsal Katkı: Pavel Kostomarov – Görüntü Yönetmeni (Kak ya provel etim letom / How I Ended This Summer)
Gümüş Ayı – En İyi Senaryo: Wang Quan’an ve Na Jin (Tuan Yuan / Apart Together)
Alfred Bauer Ödülü: Eu cand vreau sa fluier, fluier (If I Want To Whistle, I Whistle)

Not: Werner Herzog, Francesca Comencini, Nuruddin Farah, Cornelia Froboess, José Maria Morales, Yu Nan ve Renée Zellweger’in oluşturduğu uluslararası jürinin verdiği ödüller bunlar. Bu ödüller dışında festivalin farklı bölümlerinde farklı jürilerin verdiği başka ödüller de var. Bu ödüller için festivalin resmi sitesine bakılabilir:
http://www.berlinale.de/en/das_festival/preise_und_juries/uebersicht_auszeichnungen/index.html ve bu sayfadan ulaşılan diğer sayfalar.

İstanbul Lisesi 7.Liselerarası Kısa Film Yarışması

İstanbul Lisesi’nin 6 yıl önce düzenlemeye başladığı ve Türkiye’deki lise öğrencileri arasında düzenlenen ilk ulusal kısa film yarışması olma özelliğine sahip olan Liselerarası Kısa Film Yarışması bu sene de Türkiye genelinden başvuruları bekliyor. Amacı öğrencilere genç yaştan sinema sevgisi kazandırarak Türk sinemasının geleceğine katkıda bulunmak olan yarışma, genç yönetmen adaylarına fırsatlar sunuyor. Sinema çevreleri tarafından büyük takdir gören yarışma, geçtiğimiz sene, Isparta’dan Sinop’a; İzmir’den Gaziantep’e, ülkemizin dörtbir yanından gelen 114 kısa filme ev sahipliği yaptı.

Yarışma jürisinde; oyuncu Erkan Can, Serra Yılmaz, Güven Kıraç, Ruhi Sarı, Hasibe Eren, Bennu Yıldırımlar, Serdar Orçin, Akasya Asıltürkmen; senarist ve yönetmen Ümit Ünal; yönetmen Selim Demirdelen, Selim Evci; sinema eleştirmeni ve yazar Yekta Kopan, Yeşim Tabak, Ceylan Özçelik; İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Doç. Dr. Ceyhan Kandemir, CNBC-E Dergisi sinema editörü Süha Çalkıvik ve İELEV Genel Müdürü Kemal Kafadar yer alıyor. 

Yarışma sonucunda birinciye HD kamera, ikinciye dijital fotoğraf makinesi, üçüncüye IPOD ve mansiyon olarak DivX DVD Oynatıcı gibi çeşitli ödüller verilecek.
Yarışmanın son katılım tarihi 10 Mayıs 2010. Yarışma sonuçları, genç sinemacı öğrencilerin ustalar ile bir araya geleceği ve ödüllerin sahiplerini bulacağı, Haziran ayında yapılacak olan ödül gecesinde açıklanacak.

Yarışma süreci, katılım şartları, ön başvuru ve iletişim için tüm bilgi ve gelişmelere İstanbul Lisesi Sinema Kulübü internet sitesinden ulaşmak mümkün.

SİYAD 2009’un En İyi Yabancı Filmler Listesini Açıkladı

SİYAD (Sinema Yazarları Derneği) geçtiğimiz günlerde Türk filmlerine verdiği ödüllerde 2009’un en iyi yabancı filmi olarak da Hunger (Açlık) filmini seçtiklerini açıklamışlardı. Bir kaç gün sonra 2009’un en iyi 20 yabancı filmini de açıkladılar. Biraz gecikmeli olsa da listeyi buradan da paylaşmak istedim. Bir zamanlar (sadece bir kaç yıl öncesinden bahsediyorum) yaz aylarında bu filmlerden oluşan toplu gösteriler düzenlenirdi. Yine böyle toplu gösteriler görmeyi umalım. Olmasa da kaçıranlar bu filmleri DVD ya da Blu-Ray ortamında mutlaka izlemeli.

1. Açlık (Hunger)
2. Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)
3. Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds)
4. Yasak Bölge 9 (District 9)
5. Avatar
6. Şampiyon (The Wrestler)
7. Beşir’le Vals (Vals im Bashir)
8. Milk
9. Okuyucu (The Reader)
10. Benjamin Button’ın Tuhaf Hikayesi (The Curious Case of Benjamin Button)
11. Son Veda (Okuribito)
12. Barselona, Barselona (Vicky Cristina Barcelona)
13. Milyoner (Slumdog Millionaire)
14. Teldeki Adam (Man on Wire)
15. Gran Torino
16. Frost/Nixon
17. Zamanın Tozu (I Skoni tou Hronou)
18. Rumba
19. Kapitalizm: Bir Aşk Hikayesi (Capitalism: A Love Story)
20. Küçük Deniz Kızı Ponyo (Gake No Ue No Ponyo)

Bu listeyi verdikten sonra bir de geçen yıl da yaptığım gibi yerli ve yabancı ayırımı yapmadan 2009’un en iyileri için kişisel listemi de buraya ekleyeyim:

1-Hayat Var
2-Hayallerin Peşinde (Revolutionary Road)
3-Açlık (Hunger)
4-Şampiyon (The Wrestler)
5-Yasak Bölge 9 (District 9)
6-Soysuzlar Çetesi (Inglourious Basterds)
7-Son Veda (Okuribito – Departures)
8-Aşkın (500) Günü [(500) Days of Summer]
9-Beşir’le Vals (Vals Im Bashir – Waltz With Bashir)
10-Watchmen


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.264 hits
Şubat 2010
P S Ç P C C P
« Oca   Mar »
1234567
891011121314
15161718192021
22232425262728
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: