Archive Page 22

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 4. Gün: Kuyruklu Yıldız, Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi, Hayat Avcısı, Samsara, Bambaşka Bir Ülkede

Kuyruklu Yıldız (Halley):

Halley, Meksika’dan gelen, “sanat sineması” kalıplarında, ağır tempolu, melankolik bir zombi filmi deneyimi oldu. Film boyunca bir adamın yavaş yavaş ölmesinini, sonra yeniden hayata dönmesini izlediğimizi söyleyebiliriz. Filmi başından sonuna kadar dikkatle izledim, hikayenin beden ile kurduğu bağlantıyı da sevdim ama yıpratıcı bir deneyimdi. Doğruya doğru, kimi erdemlerini takdir etsem de ikinci kez izlemeye gücüm de isteğim de olmayan bir film oldu.

Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi (Joshua Tree, 1951: A Portrait of James Dean):

Joshua Ağacı, James Dean’in ünlü olmadan önceki günleri üzerine alternatif bir biyografiydi. Film, James Dean eşcinsel olsaydı (veya eşcinselse) diyerek o günlerdeki oda arkadaşı ile ilişkilerine odaklanıyor. Filmin hikaye olarak çok doyurucu olduğu söylenemez ama siyah-beyaz görüntüleri ve eşcinsel estetiğini kullanışı başarılıydı. Benim için filmin en dikkat çekici yanı zaman zaman gördüğümüz oyunculuk dersleri oldu. Filmde altı çizildiği gibi oyuncuların diyalog ezberlemeden önce, bomboş bir sahnede tren beklediğine seyirciyi ikna etmeyi öğrenmeleri durumunda pek çok şeyi çözeceklerini düşünmek mümkün.

Hayat Avcısı (The Imposter):

Hayat Avcısı, hikayesi bir Hollywood filmine uyarlansa böyle saçma şey mi olur diyebileceğimiz bir belgesel. 13 yaşında Texas’lı bir çocuk kayboluyor, 3 yıl sonra İspnaya’da bulunuyor ama saç rengi ve göz rengi değişmiş. Ama aile bu bizim çocuğumuz diyerek onu kabul ediyor. Bulunan çocuk gerçekten kaybolan çocuk mu? Eğer öyleyse başından neler geçmiş, eğer değilse aile nasıl anlamıyor, neden onu kabul ediyor? Aslında film ilk sorunun cevabını hemen veriyor ama ikinci sorunun cevabı muhtelif. Bir belgesel olmasına rağmen adeta bir gerilim filmi gibi seyircinin ilgisini ayakta tutuyor. Ama belgesel filmin sınırlarını zorladığını da söylemeli. Bir defa fazlasıyla canlandırma kullanılmış,olaylar fazlasıyla dramatize edilmiş. Hatta filmin tümüyle mockumentary tarzında olduğu bile konuşuldu. Ama gördüğüm kadarıyla olay gerçekten gerçek. Ama filmin hikayesi gerçekle oynamak üzerine zaten. Bu yüzden anlatılanların gerçekliği hakkında yine de bir soru işareti oluyor kafalarda. Hayat Avcısı tek kopya olsa da gösterime de girecek, tavsiye edilir.

Samsara:

Baraka‘yı izleyenler Samsara‘da az çok neyle karşılaşacaklarını biliyorlardı ama bu filmden etkilenmeye engel değil. Ron Fricke yine dünyanın dört bir köşesinden büyük emeklerle ortaya çıkarılmış muhteşem görüntülerle karşımıza çıkıyor. Filmin 40-50 dakikası uçsuz bucaksız doğa manzaları ile adeta bir meditasyon havasında giderken kamera büyük şehre dönünce her şey değişiyor. Fricke sadece görüntü ve müziğin gücüyle modern yaşamın insanı robota dönüştürdüğünü çok güzel vurgulamış. Hayvanlara yaptığımız eziyetler, modern yaşamın gereksiz hızı, şiddet ve silah tutkusu vs. filmin diğer eleştirdiği noktalar. Fricke’nin bunlara çözümü genellikle ruhani açıdan. Özellikle doğu dinlerini öne çıkarıyor ama Hristiyanlık ve İslam’ı da es geçmiyor. İşin bu kısmına katılmak herkesin kendi görüşleri ile ilgili ama yaptığı eleştirileri görmezden gelmemek lazım. Bu arada müziğin bu kadar ön planda olduğu bir filmde kurgunun tümüyle sessiz yapılması, müziğin bunun üstüne yazılması ilginç bir nokta. Sonuç olarak Samsara alınacak Blu-Ray’ler listeme girmiştir (Baraka ilk aldıklarımdan biriydi).

Belirtmek istediğim son bir nokta var. Filmin başında büyük bir çabayla bir sanat eseri yaratan rahiplerin onu bir hamlede bozacaklarından adım kadar emindim. Tam o anda arkamda oturup “geri zekalı” demekten kendini alamayan arkadaş, 102 dk. filmi izlemişsin ama hiç bir şey anlamamışsın dostum…

Bambaşka Bir Ülkede (Da-reun na-ra-e-seo / In Another Country):

Aslında Samsara festival için güzel bir kapanış olurmuş ama !f Ankara’yı Bambaşka Bir Ülkede ile bitirdim. Hepsini Isabelle Huppert’in oynadığı üç Fransız kadınının (üçünün de adı Anne) Kore’de benzer durumlarla karşılaşmalarını anlatan film hoş bir yapım. Isabelle Huppert her zamanki gibi gayet iyi ama yönetmen Hong Sang-soo’nun tarzı ve mizah anlayışı bana çok uymuyor sanırım. Önceki filmlerini de ilginç bulmuştum ama çok da bayılmamıştım, bu da öyle oldu. Meraklısına diyelim.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 3. Gün: Öldürme Eylemi, Yossi, Berberian Ses Stüdyosu, İntihar Dükkanı, Kaybolan Dalgalar

Öldürme Eylemi (The Act of Killing):

Öldürme Eylemi festivalin en etkileyici ama aynı zamanda en rahatsız edici ve zor izlenen filmlerinden biriydi. Endonezya’da 1965 darbesi sonrasında komünist olarak gördükleri kişileri sorgusuz sualsiz öldüren katillerin yaptıkları rahatsız edici ama filmin asıl rahatsız edici olan kısmı bu katillerin yaptıklarını hiç rahatsızlık duymadan hatta tam tersi, keyifle anlatmaları. Film de çoğunlukla bu katillerin yaptıklarını anlatmaları ve yeniden canlandırmaları üzerine kurulu. Finale doğru bir pişmanlık unsuru var ama insan ne kadar samimi olduğunu ya da bu pişmanlığın ne kadar süreceğini merak ediyor. İşin çarpıcı yönlerinden birisi, bu katiller kendilerini önemli görse de hiyerarşide yukarı çıkıldığında onların da sıradan adamlar olmaları. Biraz yukarı çıkıldığında film boyunca takip ettiğimiz katilllerin onlarcası, belki de yüzlercesi arasından sadece bir kaçı olduğunu anlayabiliyoruz. Film Endonezya’da geçen olayları anlatıyor belki ama katiliyle, ona bilgi toplayan gazetecisiyle, politikacısıyla başka ülkelerle benzerlik kurmamak mümkün değil. O başka ülkelerin hangileri olabileceğini yoruma açık bırakalım…

Yossi:

10 yıl önceki Yossi ve Jagger nasıl bir filmdi bilmiyorum ama o filmin ana karakterlerinden birinin 10 yıl sonrasını anlatan Yossi‘nin çok fazla bir özelliği yok. Filmi kabaca üç bölüme ayırmak mümkün. Yossi’nin hastanedeki sıkıcı yaşamı ve doktor arkadaşları ile ilişkileri, Yossi’nin unutamadığı erkek arkadaşının ailesi ile yüzleşmesi ve oğullarını ile ilgili gerçeği açıklaması ve bir tatil beldesinde aşkı tekrar bulması. Doğrusu bir karakter draması için son derece yüzeysel karakterleri var. Neyseki başroldeki Ohad Knoller gayet başarılıydı. Genel olarak baş karakterleri eşcinsel olan bir tv draması tadında olduğunu söylemek mümkün.

Berberian Ses Stüdyosu (Berberian Sound Studio):

Festivallerde bir filme çok fazla ümit bağlamak yanlış olabiliyor. Berberian Ses Stüdyosu kesinlikle ilginç bir film ama bir başyapıt değil. Filmin yarattığı atmosfer, İtalyan giallo filmleri ile kurduğu bağlantı, ses tasarımı ve film/gerçek arasındaki gidiş gelişleri gayet iyi. Ancak özellikle filmin finaline doğru içine girilen gerçeküstü hadiseler fazla zorlama ve karışık geldi. Filmin belgesele bağladığı bir an var, orası şahaneydi yalnız. Belki de bir arkadaşın da dediği gibi orada bitmeliydi. Ama şunu kabul edelim yönetmen Peter Strickland atmosfer yaratmayı çok iyi biliyor. İzlemeye almak lazım kendisini. Bu arada !f’in bu seneki alt temasına ses tasarımı desek yanlış olmaz. Nobody Walks ve Komşu Sesler de farklı yanları ile bu konuyla ilgiliydi.

İntihar Dükkanı (Le Magasin des Suicides / The Suicide Shop):

Patrice Leconte’un filmlerinde (en azından bir kısmında) kara mizah duygusu hissedilir, İntihar Dükkanı tamamen bu duygu üzerinden giden bir film. Leconte’un 65 yaşında animasyon çekmesi, bir de 3 boyut olayına girişmesi hala farklı arayışlar içinde olduğunu gösteriyor. Takdir ediyoruz. Gayet de keyifle izlediğim bir film oldu ama hedef kitle açısından biraz kafası karışık gibi geldi. Filmin üçte biri depresyon içindeki Fransa’yı anlatıyor. Ekonomik kriz nedeniyle herkes arka arkaya intihar etmekte. Sadece insanlar değil, hayvanlar bile. Böyle bakınca her ne kadar karşımızdaki film müzikal bir animasyon olsa da fazla depresif ve çocuklara hiç uygun olmayan bir film. Ama finale doğru film epey iyimser bir hal alıyor, hem aileyi kutsuyor hem de ne olursa olsun hayat güzel diyor. Bu kısımda ise olaylar fazla yüzeysel bir hal alıyor ve gayet de çocuklara uygun olabilecek bir hale geliyor. Ama bu karışıklık dışında intihar malzemeleri satan dükkan ve onu işleten mutsuz aile fikri gayet güzeldi. Dolu bir salonda keyifle izledik. Bir eleştiri daha yapmadan geçemeyeceğim. 3D olayını gayet gereksiz buldum. Hatta ya kopyadan ya filmin kendisinden bilemiyorum, bazı yerlerde gözü de rahatsız etti epey.

Kaybolan Dalgalar (Aurora / Vanishing Waves):

Bilim-kurgu filmlerinin çoğunun birbirine benzediği günümüzde Kaybolan Dalgalar farklı bir nefes getiriyor. Film bir makinenin iki ucundaki insanların hikayesi. Biri komadaki bir hasta, diğeri de onun beynine girecek olan bir denek. Olay tıbbi bir deney niteliğinde aslında. İlk başta da iki tarafın ilişkisi tamamem bir takım anlamsız görüntüler ve seslerden ibaret. Fakat giderek iki tarafın sadece beyinlerinde cinsellik temelinde bir ilişki gelişmeye başladıkça adam, komadaki kadına tutku ile bağlanıyor. Film sırasında acaba sadece adamın fantazilerini mi izliyoruz diye merak ediyoruz ama ilerledikçe olayın neredeyse bunun tam tersi olduğunu görüyoruz. Aslında yönetmen Kristina Buozyte’nin kadın olduğunu düşününce hikayenin de daha fazla kadından yana kayması şaşırtıcı değil. Yönetmen dışında filmde “creative director” olarak tanımlanan biri (Bruno Samper) daha var ki görsel efektlerden de o sorumlu. Belli ki onun da film katkısı büyük. Yönetmenle birlikte senaryo ortaklarından da biri zaten. Filmin konusu dışında hatta daha da ötesinde, yarattığı atmosfer, görsel yapı ve mekan tasarımı da çok başarılı. Farklı bilim-kurgu filmlerinden hoşlananlara tavsiye edilir ama cinseliik seviyesinin biraz yüksek olduğunu da söylemeli.

24. Ankara Film Festivali’nin Açılışı Akün Sahnesi’nde

Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı tarafından, Halkbank’ın ana sponsorluğunda ve T.C. Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle düzenlenen 24. Ankara Uluslararası Film Festivali görkemli bir açılış töreniyle Ankaralı sinemaseverlere merhaba diyecek.

24. Ankara Uluslararası Film Festivali, 14 Mart Perşembe akşamı kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya olan Ankara’nın en köklü tiyatro sahnelerinden AKÜN Sahnesi’nde düzenlenecek açılış töreniyle başlayacak. Açılış törenini birçok sinema ve dizi filmlerinden tanıdığımız başarılı oyuncu Devin Özgür ÇINAR ve Türkiye’nin en çok izlenen kültür sanat programlarından Gece Gündüz’ün sunucusu yazar Yekta KOPAN sunacak. Yaşayan en iyi doğaçlama yeteneğine sahip kadın caz sanatçılarından biri olarak bilinen Yıldız İBRAHİMOVA geceye şarkılarıyla eşlik edecek.

Gecede ayrıca Dünya Kitle İletişimi Vakfı adına gelenekselleşen “Özel Ödüller” takdim edilecek. Üç ayrı başlıkta takdim edilecek ödüllerden; “Aziz Nesin Emek Ödülü” ünlü karikatürist Tonguç YAŞAR’a, “Kitle İletişim Ödülü” Stüdyo FM radyo programı adına Şebnem SAVAŞÇI ve Yavuz Aydar’a ve “Sanat Çınarı” ödülü ünlü ressam Nevzat AKORAL’a verilecek.

Geceye seçkin konukların yanı sıra Orhan Alkaya, Uğur Polat ve Beste Bereket gibi pek çok ünlü sima katılacak.

Ankara Film Festivali’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/AUFFestivali  / twitter.com/AnkaraFF

24. Ankara Film Festivali Başlıyor

Dünya Kitle İletişim Araştırma Vakfı tarafından, Halkbank’ın ana sponsorluğunda 14-24 Mart 2013 tarihleri arasında gerçekleştirilecek olan 24. Ankara Uluslararası Film Festivali bu yıl da heyecan verici bir programla sinemaseverlerin karşısına çıkıyor.

Festival bu yıl kültürel boyuta vurgu yapmak için ‘Doğu’yu mercek altına alıyor ve Türkiye’de hemen hiç bilinmeyen ülke sinemalarından on filmlik bir seçki oluşturuyor. Arap Baharı’ndan ‘Oryantalist Bakış’a, göç olgusundan toplumsal sorunlara uzanan bu kapsamlı seçki, doğunun beyaz perdedeki yansımasını görünür kılıyor. Farid Mirkhani’nin “The Tender Moment of Sand”, Shamil Aliyev’in “Çölçü”, Saman Moghaddam’ın “Ye Asheghane-ye Sadeh”, Ebrahim Forouzesh’in “Hotchpotch”, Christina Saab’ın “Che Guevara Died in Lebonan”, Nhue Giang Pham’ın “Tam Hon Me” ve Lala Akhundova’nın “Işık Şehri” bölümde yer alan filmler arasında.

Sinema Avrupa – Daniel Schmidt Retrospektifi: 

Sinema Avrupa bölümü İsviçre sinemasına damgasını vurmuş isimlerden biri olan Daniel Schmid retrospektifine ve hümanist karakteriyle kalpleri kazanan ve bu yıl 50. yaşını kutlayan Çek Yeni Dalgası akımının ender bulunur filmlerine yer veriyor.

Ölümünün 50. Yılında Nazım:

Bu bölümde Mehmet Eryılmaz’ın “Nazım Hikmet Şarkıları” adlı belgeseli gösterilecek.

Paneller: Festivalde bu yıl iki önemli panel yer alacak bunlardan biri festivalin ana temasının tartışılacağı “Doğu İmgeleri” diğeri ise  “Sinema-Tarih” paneli.

Özel Ödüller: Festivalin bu yıl ki özel ödülleri üç ayrı başlıkla dağıtılacak. Aziz Nesin Emek Ödülü ünlü karikatürist Tonguç Yaşar’a, Kitle İletişim Ödülü “Stüdyo Fm” adlı radyo programına ve Sanat Çınarı ödülü ise ressam Nevzat Akoral’a verilecek.

Jüriler:

Ulusal Uzun Metraj jürisi Tomris Giritlioğlu, Şenay Gürler , Ercan Kesal, Cemil Kavukçu ve Ezel Akay’dan oluşuyor. Ulusal Belgesel Film Yarışması’nın jürisinde ise Coşkun Aral, Bingöl Elmas, Mehmet Eryılmaz , Berrin Karakaş ve Serdar Öztürk yer alıyor. Ulusal Kısa Film Yarışması’nın jürisinde Hakan Bıçakçı, Mahmut Fazıl Coşkun, Yiğit Özşener, Elif Tasçıoğlu ve Özgür Yaren var. Ayrıca bu yıl festivalde tüm filmleri Akademia Jürisi yer alacak. Jüri şu isimlerden oluşuyor: Agnieszka Ayşen Kaim, Tanıl Bora ve Sevilay Çelenk.

Ulusal Uzun Metraj Yarışması:

Festivalin Ulusal Uzun Metraj kategorisinde yarışacak bu yılki filmler şöyle: Aziz Ayşe, Babamın Sesi, Tepenin Ardı, Güzelliğin On Par’ Etmez, Yük,Rüzgarlar, Evdeki Yabancılar ve Şimdiki Zaman.

Ulusal Belgesel Film Yarışması: Ön eleme sonunda belgesel dalında yarışacak adaylar şöyle: Beklemek, Bir Düş-tü Sulukule, Devasa Yapboz: Oinoandalı Diogenes’in Epikurosçu Yazıtı, Dom, Dünyayı Kurtarmaya Çalışanlar, Faîlî Dewlet , Gündöndü, Yaşam Marangozu ve Yuva.

Ön eleme sonunda kısa film dalında yarışacak adaylar, kategorilere göre şu şekilde belirlendi:

Kurmaca Kısa Filmler: Birlikte, Fırtınanın Sarhoşları, İstirahat Odası, Kök, Mavi Kalpli Kadın “Ağıt”, Mod, ON, Saat Adam, Sus, Veda Makamı

Deneysel Kısa Filmler: Aralık, Çözüm, (kafes), Net 17950, Origin The USA, Sisyphos, Vaha.

Festivalin öne çıkan diğer bölümlerini Söz Yok Sinema Var bölümünün öne çıktığı “Dünya’dan Kısa Kısa” ve içinde Resim’den Sinema’ya bölümünün de yer aldığı “Dünya’dan Belgeseller” oluşturuyor.

Festivalin bul yılki bilet fiyatları şöyle;

Öğrenci: 8TL

Tam: 11 TL

Beyaz Geceler: 16TL

ALMAN KÜLTÜR MERKEZİ VE ÇAĞDAŞ SANATLAR MERKEZİNDEKİ GÖSTERİMLER ÜCRETSİZDİR

BİLETLER KIZILIRMAK SİNEMASI’NDAN ALINABİLİR.

Ayrıntılı programa festivalin sitesinden ulaşılabilir.

http://www.filmfestankara.org.tr/

Ankara Film Festivali’ni sosyal medyada takip etmek için:

facebook.com/AUFFestivali

twitter.com/AnkaraFF

Tayfa Film Günleri’nde “Doğa ve Hes’ler”

TAYFA Film Günleri Mart ayında yok edilen doğa ve HES konulu filmlerle devam ediyor. Bu filmlerde Hidroelektrik Santraller (HES) ve tüm neoliberal kuşatmalarla yok edilen ormanlar, kurutulan dereler ve bunun sonucunda değişen yaşam alanları perdeye yansıyor. Hayvanı, bitkisi ve insanıyla bütün yaşam biçimleri yok oluşa sürüklenirken; insanların HES’lere (ve diğer yıkımlara) karşı verdikleri mücadeleler de sürüyor.

Film programı çerçevesinde son birkaç yıl içerisinde yapılan filmler gösterilerek; süreci görünür kılmak, tartışmak ve süren mücadeleler üzerine bir tartışma ortamı sağlanacaktır.

Her Pazartesi 19:00’da başlayacak film gösterimlerinin ardından filmlerin yönetmenleriyle de söyleşiler gerçekleşecektir. Tüm gösterimler ücretsizdir.

4 Mart Pzt. 19:00 – İşte Böyle (Yönetmen Osman Şişman’ın katılımıyla)
11 Mart Pzt. 19:00 – Sudaki Suretler (Yönetmen Erkal Tülek’in katılımıyla)
25 Mart Pzt. 19:00 – Yurt (Yönetmen Muzaffer Özdemir’in katılımıyla)

Mart Program Ayrıntıları;

4 Mart Pazartesi 19:00

İŞTE BÖYLE
Yönetmen: Özlem Sarıyıldız, Osman Şişman
2012, 46 dk.
Filmin ardından yönetmen Osman Şişman’la söyleşi…

“HES musibeti Erzurum Bağbaşı’nı da vurdu. Senelerdir süren hukuki ve fiziki mücadele, müteahhit firmanın baskısıyla yöre halkının aleyhinde seyrediyor. Köylülere verilen akla ziyan cezalardan biri, şubat ayında duruşması görülen 17 yaşındaki Leyla Yalçınkaya’nın tüm köyle konuşmaktan men edilmesi. İlk kez devlet şiddetine maruz kalan köylüler susuzluğa ve suskunluğa mahkûm edilse de gündelik hayat devam ediyor elbet.”

11 Mart Pazartesi 19:00

SUDAKİ SURETLER
Yönetmen: Erkal Tülek
2011, 74 dk.
Filmin ardından yönetmen Erkal Tülek’le söyleşi…

“Bu belgesel, film ekibinin 12 bin km yol yapıp, nerede bir HES inşaatı ve direnen varsa oraya ulaştığı bir belgesel olma özelliği taşıyor. Artvin’den Muğla’ya, Kastamonu’dan Dersim’e dört bir yanda su başlarına taarruz almış yürümüş. Saldırı da, direniş de enikonu sert, belli ki daha da sertleşecek. Müphem bir sestir HES; karşısındaki ise inadına kararlı ve apaçık ortada. Memlekette keşfedilmemiş nice adsız canlılar var; onlarla konuşan, gezen, dinleyen ve taş atan bir belgesel olmaktı hedef.”

25 Mart Pazartesi

YURT
Yönetmen: Muzaffer Özdemir
2011, 77 dk.
Filmin ardından yönetmen Muzaffer Özdemir’le söyleşi…

“Karamsar ve nevrotik mizaçlı bir mimar olan Doğan İstanbul yakınlarında arkadaşlarıyla kamp yaparken hastalanır. Danıştığı doktoru kendisine seyahat önerir. Sıla özlemiyle çocukluğunun geçtiği fakat uzun yıllardır göremediği memleketine tatile gider. Modern tekno-liberal zihniyet her yeri eşbiçimli hale dönüştürmüş, yeryüzüne yaptığı düşmanlıklar en ücra köşelere kadar sızmıştır. Doğan, zamanın bitip tükenmek bilmediği, dış dünyayı yalnızca kişiliğinin bir uzantısı gibi gördüğü sükûnet halindeki yurdunu boşuna arayacaktır.”

TÜM GÖSTERİMLER ÜCRETSİZDİR.

Adres;
Tayfa Kitapkafe

Selanik Cad. 82 / 32 (Selanik ile Kızılırmak sokaklarının kesişiminde)

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 2. Gün: Anlattığımız Hikayeler, Occupy Love, Jason Becker: Henüz Ölmedi, Nobody Walks, Umut Diyarı

Anlattığımız Hikayeler (Stories We Tell):

Sarah Polley’i oyuncu olarak severdik zaten ama yönetmen olarak giderek daha çok dikkatimi çekmeye başladı. Anlattığımız Hikayeler bir yanıyla çok kişisel bir hikaye aslında. Polley ailesinin hikayesi. Adeta Sarah için de bir terapi. O bir yandan da meydan okuyor belki de. Tabloid basın arkamdan atıp tutacağına kendi hikayemi aileme anlattırırım, onların da elinde bir şey kalmaz diyor belki de.

Peki biz seyirci olarak Kanadalı bir ailenin aslında kendilerinden başka kimseyi de ilgilendirmeyen bu hikayesini neden izleyelim? Bir defa çok dramatik bir öykü var karşımızda ama asıl önemlisi nasıl anlatıldığı. Klasik bir belgeselde söyleşi yapılan kişilerin birbirini destekleyen sözleri kullanılır, burada pek çok yerde birbirinin zıddı ifadeler var. Çünkü hafıza insanı yanıltıyor ve algı da kişiden kişiye çok değişiyor. Özellikle yıllar öncesinde kalmış bir olay anlatılırken kaçınılmaz olarak herkes işin içine kendi bakış açısnı katabiliyor. Bunlar da her zaman birbiri ile uyumlu olmuyor. Film de bunun üzerinde dönüyor zaten. Ayrıca yönetmen de filmin hikayesinin parçası olunca film kendi kamera arkasına da dönüyor. Zaten filmin yapımına karar verilmesi de filmin hikayesinin bir parçası. Geçmişten gelen aile videoları ile Polley filme bir katman daha katıyor. Aslında film içinde çok ufak bir kaç yerde açık ediyor bu videolarla ilgili durumu ama bu görüntülerle bir belgeselde gördüğünüz her şeyin gerçek olduğunu mu sanıyorsunuz? Bir daha düşünün diyor adeta. Bu arada bu filmi izledikten sonra Polley’nin yönetmen ve senaryo yazarı olduğu önceki filmi Take This Waltz daha bir anlam kazandı.

Occupy Love:

Occupy Love,son yıllarda dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşen kitle eylemlerini belgeliyor ve bunları büyük bir sevgi eylemi olarak görüyor. Film hikayesini Arap Baharı’ndan başlatarak dünyanın farklı yerlerine götürüyor ve Wall Street’deki eylemlere kadar taşıyor. Aslında filmin yönetmeni de bu eylemlerin bir parçası oluyor. Bu anlamda filmin de bu eylemlerin bir parçası olduğunu düşünmek yanlış olmaz. Filmin temel meselesine katılmamak mümkün değil dünyanın farklı yerlerinde en azından bir grup kişi tarafından hissedilen bir değişim ihtiyacı mutlama var ama dünyanın farklı yerlerindeki hareketleri birbirine bağlamak biraz fazla geldi. Bir de filmi eylemlerin ulaşacağı sonuç konusunda fazlaca umutlu buldum. Ne yazık ki ben o kadar umutlu değilim. Açıkçası aktivist yanının önemi dışında sinema olarak da çok öne çıkan bir noktasını bulamadım filmin.

Jason Becker: Henüz Ölmedi (Jason Becker: Not Dead Yet):

Jason Becker: Henüz Ölmedi belgeseli, çok ünlü bir gitarist olma yolundayken ALS hastalığına yakalanan Jason Becker’ı anlatıyor. Belgesel klasik bir yapıda kurulmuş. Tümüyle arşiv görüntüleri ve Becker’in ailesi ve arkadaşları ile yapılan söyleşilerden oluşan filmin ilk yarısı Becker’ın çocukluğundan beri gitara ilgi duymasını ve genç yaştaki başarılarını anlatıyor. İkinci yarısı ise Becker’ın hastalığını ve hayata tutunma çabasını konu almış. Belki belgesel olarak çok büyük bir özelliği yok ama hikaye gerçekten çok etkileyici ve insanın içine dokunuyor. Şunu da belirtmek lazım. Hafta başında Ersan Ocak’tan duyduğum bir tabirle, filmde belgesel pornosu sıkça kullanılıyor. Aklınıza yanlış bir şeyler gelmesin. Konuşan kişinin sesinin titremesi, gözlerinin dolmasını belgesel pornosu olarak adlandırıyoruz.

Nobody Walks:

Nobody Walks esasen gayet bildik bir hikaye anlatıyor. Çekirdek ailenin içine dışardan biri girer ve aile içindeki ilişkileri sarsar. Bu ana hikaye sıradan bir Hollywood yönetmeninin elinde basit bir gerilime de dönüşebilir, Pasolini gibi bir yönetmenin elinde sağlam bir eleştiriye de. Nobody Walks ise insan ilişkilerini didikleyen mütevazı bir Amerikan bağımsızı olmuş. Dışarıdan gelen etki olan Martine’in karakterinin bir femmefatale olarak çizilmemesi iyi olmuş, hatta tam tersi aslında kendi halinde bir tip. Aslında filmdeki farklı yaş kuşaklarından tüm kadınlar çok da bir şey yapmadan erkeklerin ilgisine bazen de ötesine maruz kalan karakterler olarak çizilmiş. Nobody Walks kaçırırsanız çok şey kaybetmeyeceğiniz ama izleseniz de pişman olmayacağınız bir film olmuş bu yapısı ile. Bu arada Treme‘de de gayet başarılı bulduğum genç oyuncu India Ennenga’nın adını bir yerlere not ediniz. Adımlarını doğru atarsa gelecekte adını sıkça duyabiliriz .

Umut Diyarı (Kibô no Kuni / The Land of Hope):

Japonya’da deprem sonrası yaşanan nükleer felaketi bir aile üzerinden anlatan Umut Diyarı yönetmen Shion Sono’nun yakın zamanda izlediğimiz diğer filmlerine pek benzemiyor. Yönetmeni çoğunlukla abartılı şiddet sahnelerinin olduğu filmlerle tanıyoruz ama burada olayın kendi acısını öne çıkarmış. Hatta filmdeki bir kaç şiddet sahnesini de kadraj dışında tutmayı tercih etmiş. Ama uzun film çekme alışkanlığından vazgeçememiş. Bu şekilde bir kaç ayrıntı dışında gayet gerçekçi bir dram çıkmış ortaya. Ama diğer filmleri kadar ilgi çekici olmuş mu? Bence hayır. Hatta tam tersi bana zaman zaman sıkıcı geldiğinş de itiraf etmeliyim. Bu gerçek dramın içine gerçeküstü şiddet sahneleri koysun demiyorum elbette ama Sono bu hikayeyi anlatmak için doğru yönetmen değil sanki.

!f Ankara 2013 İzlenimleri – 1. Gün: Komşu Sesler, Meydana Dönüş, Ben Kuçuyum, Frances Ha, Gökteki Tüm Işıklar

Komşu Sesler (O Som ao Redor / Neighbouring Sounds):

Komşu Sesler epey iyi eleştiriler almış, hatta !f İstanbul’da Keş!f bölümünün de en iyisi seçilmiş bir filmdi ama ben umduğumu bulamadım. Bir mahalledeki birbiriyle neredeyse ilgisi olmayan insanları anlatan filmin en güçlü yanı ismindeki “ses” meselesini vurgulayan ses tasarımı. Tüm film boyunca mahallenin farklı yerlerinden gelen sesler gerçekten başarılı bir şekilde kullanılmış. Kamera kullanımı, atmosfer yaratımı ve rüya sahneleri de başarılıydı ama film bir bütün olarak derli toplu bir noktaya ulaşmadı benim için. Belki de hikayelerin çok bölük pörçük kalmasından. 131 dakika yerine daha toparlanmış 90 dakikalık bir film daha iyi olurdu sanki.

Meydana Dönüş (Back to the Square):

Son yıllarda farklı festivallerde Arap Baharı ile ilgili epey belgesel izledik. Genellikle olaylar çok tazeyken çekildiği için kapsamlı bir bakış olamıyorlardı. Biraz daha zaman geçmişken çekilen Meydana Dönüş‘ten daha ümitliydim ama o da pek tatmin etmedi. Bu kez devrimden sonra herşeyin daha da kötüye gittiğine dair bir bakış var. Haklı da olabilirler ama bu kez de çok tek taraflı bir bakış gibi geldi. Açıkçası anlatılan 5 hikaye de pek ilgimi çekmedi. Tamam itiraf ediyorum, biraz uyuklamış da olabilirim.

Yalnız filmin başındaki adı Facebook olan bebekle ilgili bölüm iyiydi. Kimi yorumcular bölgedeki diğer unsurları dikkate almadan Arap Baharı’nın tümüyle sosyal medyanın eseri olduğuna dair yorumlar yapıyorlar. Elbette özellikle işin örgütlenme kısmında etkisi önemli ama olayın sadece sosyal medyaya bağlamak eksik olur. Bu bölüm sosyal medyanın Arap Baharı’ndaki rolünü fazlaca abartanlara güzel bir cevap olmuş.

Ben Kuçuyum (Call Me Kuchu):

Ben Kuçuyum, başta David Kato olmak üzere Uganda’daki gey aktivistleri  anlatan iyi bir belgesel. Kendilerine bir yaşam alanı oluşturan eşcinsellerin hikayesi işin bir boyutu ama filmin temel derdi o günlerde Uganda’da hazırlanan yasa tasarısı. Eşcinsellik Ugada’da zaten yasadışı ama yeni yasa onlara ölüm cezası verilmesini öngörüyor. Hatta eşcinsel birini tanıyıp ihbar etmeyenlerin 3 yıl hapisle cezalandırılmasını öngörüyor, bu o eşcinsel kişinin annesi-babası olsa bile. Filmin bu yasa tasarısına karşı olanlar kadar olumlu bulanların da görüşlerini göstermesi bütünlüklü bir bakış oluşturmuş. Ülkedeki eşcinselleri ifşa eden, onların asılması gerektiğini söyleyen bir gazetenin editörü ile de söyleşi yapılmış. Adamın düşünceleri, tavırları inanılmaz. Hem insanı sinir ediyor, hem de kanını donduruyor. Bir açık açık “asın ib.elerin hepsini” demediği kalıyor. Belgesel aslında mutlu sonla bitecekken kader üzücü ve etkileyici bir son hazırlamış. Kato öldürülüyor ama umut ve mücadele devam ediyor. Etkileyici bir belgesel.

Frances Ha:

İki orta karar, bir iyi ama üzücü filmden sonra Frances Ha tam bir nefes alma şansı oldu. Hem iyi bir film, hem de keyifli. Frances, New York’da bir arkadaşı ile yaşayan ve dansçı olmaya çalışan 27 yaşında bir kadın. Film onun taşındığı evler bazında bölümlere ayrılmış durumda. Film boyunca onun hayatını inişli çıkışlı evreleri ile izliyoruz. Frances’i oynayan Gerwig, senaryoda da yönetmen Baumbach’a katkıda bulunmuş. Onun filmde gözükmediği tek bir sahne yoktu sanırım. Zaten tüm film Gerwig’in performası üzerine kurulmuş ve o da bunun altından çok iyi kalkmış. Frances’i başka biri oynasa itici bile olabilirdi ama Gerwig onu seyircinin kalbini çalan bir karakter halina getirmiş. Ayrıca pek güzel siyah-beyaz görüntüleri olan film Frances’in hayatının inişte olduğu zamanda bile onun da kişiliğinden hareketle filmi umutsuz bir noktaya taşımıyor. Bu arada Frances Ha nasıl bir isim derseniz, Behzat Ç nasıl bir isimse öyle bir isim diyebilirim. Hoş burada dikkatiniz dağılmazsa Frances’in tüm soyadını yakalamanız mümkün.

Gökteki Tüm Işıklar (All the Light in the Sky):

Gökteki Tüm Işıklar, Frances Ha gibi yine odağına sanatla uğraşan bir kadını alan bir film. Üstelik senaryoda yine başroldeki oyunucunun yönetmene katkı verdiğini görüyoruz. Bir önceki filmde 27 yaşında bile kendisine yaşlı denilen Frances’i izlediğimize göre bu filmde 45 yaşındaki Marie için ne demeli? Üstelik Hollywood’da belli bir yaşa gelmiş kadın oyuncuların hali daha kötü. Marie de artık aday olduğu rolleri genç oyunculara kaptırıyor. Aslında yaş almanın avantajlı denebilecek tarafları da var onun için. Erkeklerle ilişkisi güzelliğini vurgulamaktan çok ben buyum işte, işine gelirse haline gelmiş. Çok iddialı bir film değil belki ama çok doğal. Adeta Marie, yeğeni ve arkadaşlarının hayatına bir bakış atıp çıkıyoruz. Jane Adams’ın senaryoda da parmağı olduğuna ve bir oyuncuyu canlandırdığına göre otobiyografik öğeler olduğunu da tahmin edebiliriz. Karşısında Laurence Anyways olunca boş salona oynadı ama samimi bir film izlemek için tercih edilebilecek, pişman da etmeyecek bir film.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim

!f Ankara’nın başlamasına sadece bir gün kaldı. Belki biraz geç kaldık ama bu sefer sırf festival sırasında izlediğim filmlere yorum yapmanın dışında öncesinde de festival takipçilerine hangi seans için hangi filmi seçelim konusunda bir hizmetimiz olsun dedim. Diğer festivallerde filmlerin büyük bir kısmı en az iki kez gösterildiği ve festivallerin süresi de bir hafta kadar olduğu için istenildiği ve vakit olduğu takdirde festivaldeki hemen hemen tüm filmleri izlemek mümkün oluyor. Oysa !f Ankara’da sadece dört günde 2 salonda 41 film gösteriliyor (Cinemaximum Cepa dışındaki gösterim ve etkinlikleri şimdilik dışarda tutalım). Bu durumda vaktiniz olsa da her seans için karşılıklı salonlarda oynayan iki filmden birini seçmek zorundasınız. Kendi adıma çeşitli faktörleri göz önüne alarak tüm filmleri değerlendirdim ve kendime bir izlence çıkardım. Elbette aynı filmleri seçiniz demiyorum ama kısaca nedenleri ile birlikte yazayım, belki film seçemeyenlere faydası olur.

Filmler hakkında çok detaylı bilgiler vermeyeceğim. Bu nedenle filmlerin konuları ile ilgili olarak seyircileri festivalin sitesine ya da kataloglara davet ediyoruz.

28 Şubat Perşembe:

12:30 – A Som Ao Redor / Komşu Sesler
13:00 – Consuming Spirits / Ruhları Tüketmek

Komşu Sesler modern yaşam üzerine gerilim tonları da olan bir hikaye anlatırken Ruhları Tüketmek ise farklı animasyon tekniklerini bir arada kullanan bir animasyon. Eleştirilerini ve ödüllerini incelediğiniz zaman Komşu Sesler’in bir adım daha öne çıkmış olduğunu görüyorsunuz. Ayrıca Komşu Sesler, festivalin İstanbul ayağında Keş!f jürisinin ödülünü de aldı. Benim seçimim Komşu Sesler ama özellikle animasyon sevenler Ruhları Tüketmek’i de dikkate almalı. Bu arada her iki filmin de 130 dakikanın üzerinde olduğunu ekleyelim.

——————————————

15:00 – Devremülk
15:30 – Back To The Square / Meydana Dönüş

Devremülk enteresan bir Türk filmi, Meydana Dönüş ise Arap Baharı sonrası yaşananlara bakan bir belgesel. Şimdi kendi filmimize üvey evlat muamelesi yapmış olacağım ama Devremülk’ü daha rahat seçim yapabildiğimiz başka bir festivalde izleyebileceğimizi düşündüğüm için Meydana Dönüş’ü seçtim. Ayrıca geçtiğimiz yıllarda farklı festivallerde gösterilen Arap Baharı ile ilgili belgeselleri olay çok tazeyken çekildiği için durumun heyecanına kapılıp olayları geniş kapsamlı değerlendiremediği için eleştirmiştim, üzerinden belli bir zaman geçtikten sonra çekilen Meydana Bakış’tan daha kapsamlı bir bakış umuyorum.

——————————————

17:00 – We Are Legion: The Story of Hacktivists / Biz Birliğiz: Hacktivistlerin Hikâyesi
17:30 – Call Me Kuchu / Ben Kuçuyum

İki belgesel karşı karşıya. Biri adından da belli olduğu üzere bir hacker grubunun hikayesine götürüyor bizi, diğeri ise Uganda’da eşcinsel olmak üzerine bir belgesel. Aslında yakın zamanda KuirFest’de eşcinseller ile ilgili belgeseller izledik, hackerlar ile ilgili meseleler de çalıştığım işle ilgili olunca ilk tercihim o yöndeydi ama Ben Kuçuyum çok iyi eleştiriler almış bir belgesel. Kaçırmamak lazım.

——————————————

19:00 – Frances Ha
19:30 – Black Pond / Kara Göl

Yaptığım zor seçimlerden biri. Frances Ha bir Noah Baumbach filmi demek yeterli aslında. Bu yıl adını da sıkça duyduğumuz filmlerden biri. Siyah-beyaz görüntüleri, yeni dalga bağlantıları gayet merak uyandırıyor. Kara Göl ise özetine ve fragmanına baktığımda çok seveceğimi tahmin ettiğim bir film. Festival kataloğunda ne diyor filmle ilgili: “çarpık mizahı, iddiasız derinliği, saçmasapan diyaloglarla güzel sözlerin karışımı”. Evet bu filmi severim muhtemelen ama Frances Ha da kaçırılmamalı. İşin bir de şu boyutu var. Festival kataloğunda Frances Ha’nın Türkiye dağıtımcısı Bir Film olarak görülüyor. Yani gösterime girme ihtimali var ama henüz gösterim tarihi belirlenmemiş. Frances Ha’yı kaçırma riskini göze alamayarak onu seçtim ama Kara Göl’e gidenlere de nasıldı film diye soracağım mutlaka.

——————————————

21:30 – Laurence Anyways
22:00 – All The Light In The Sky / Gökteki Tüm Işıklar

Bir yanda önceki filmlerini pek sevdiğimiz Xavier Dolan’ın yeni filmi, diğer yanda yine sevdiğimiz bir oyuncu olan Jane Adams’ın başrolde olduğu ve 40’ını aşmış kadın oyuncular ile ilgili, tam bir Amerikan bağımsızı olduğu her halinden belli olan bir film. Her ikisi de izlemek istesem de Xavier Dolan adı Laurence Anyways’i fazlasıyla öne çıkarıyor. Ama filmin 161 dakika olması da fena halde düşündürüyor. Günün beşinci filmi olarak izlediğimde uyuklama ihtimalimin çok olduğunu düşünerek içim kan ağlayarak 79 dakikalık Gökteki Tüm Işıklar’ı seçiyorum. Ama o gün 1-2 film izleyecekler için seçim Laurence Anyways olmalı. Bu arada Dolan’ın önceki filmlerinin sinemalarımızda vizyona girmiş olmasına ve Laurence Anyways’ın haklarının Kurmaca Film’de olmasına da güveniyorum. Umarım bu filmi de vizyona sokarlar.

1 Mart Cuma:

12:30 – Stories We Tell / Anlattığımız Hikayeler
13:00 – Uus Maailm / Yeni Dünya

Yine iki belgesel karşı karşıya. İlkinde bir yönetmen kendi ailesi üzerine bir belgesel yapıyor ikincisi ise bir grup aktivistin kendilerine bağımsız bir yaşam alanı yaratma çabaları. İlk film için bir yönetmenin kendi ailesi üzerine yaptığı bir belgesel beni neden ilgilendirsin denebilir ama yönetmenin adının Sarah Polley olması işi değiştiriyor. Esasen oyuncu olarak tanıdığımız Polley’in geçen yıl izlediğimiz Take This Waltz filmini çok sevmiştim, kendi ailesine yaklaşımını da merak ediyorum. Bu yüzden benim için Anlattığımız Hikayeler kolay bir tercih oldu.

——————————————

15:00 – Benim Çocuğum
15:30 – Occupy Love

Benim Çocuğum, çocukları LGBT bireyler olan anne-babalar üzerine yerli bir belgesel. Yapım süreci boyunca sosyal medyadan haberlerini aldık, sonrasında da iyi bir belgesel olduğuna dair çok olumlu yorumlar aldık. Kesinlikle izlenmeye değer bir belgesel olduğundan eminim ama yine kendi filmimize üvey evlat muamelesi yaparak bu filmi başka bir festivalde yakalarım diyerek Occupy Love belgeselini tercih ediyorum. Aman diyeyim bana uyup Benim Çocuğum filmini boş bırakmayın sakın…

——————————————

17:00 – Celeste and Jesse Forever / Vazgeçmem Senden
17:30 – Jason Becker: Not Dead Yet / Jason Becker: Henüz Ölmedi

Yıllar boyunca festival yazılarımı takip edenler bilirler (ki bu yazıda da şimdiye kadarki kısımdan anlaşılmıştır aslında). Sonradan sinemada izleme fırsatım olan bir film varsa festivallerde izlemeyi tercih etmiyorum çok fazla. Bu iki film arasındaki tercihte de bu etkili oldu. Vazgeçmem Senden’in iyi bir bağımsız olduğu açık, hatta başka bir şeye bakmasam iki film arasındaki tercihim de o olurdu. Ama film 24 Mayıs’ta gösterime giriyor. Bu durumda tercihimi hastalıkla boğuştuğu zamanlarda bile müzikten vazgeçmeyen Jason Becker ile ilgili belgeselden yana kullanıyorum.

——————————————

19:00 – On the Road / Yolda
19:30 – Nobody Walks

Walter Salles’in, Kerouac’ın romanına bakışını, Kristen Stewart’ın Twilight sonrası kendini oyuncu olarak kanıtlayıp kanıtlamadığını gayet merak ediyorum ama yine yukardakine benzer bir bakış açısı ile Yolda 22 Mart’ta gösterime gireceği için istikamet Nobody Walks.

——————————————

21:30 – The Paperboy / Gazeteci Çocuk
22:00 – Kibô no kuni / Umut Diyarı

Aynı şeyi tekrarlayacağım. Paperboy 12 Nisan’da gösterime gireceği için tercihim Tohoku depremi sonrası yaşanan nükleer felaketi anlatan Umut Diyarı.

2 Mart Cumartesi:

12:30 – Baraka
12:30 – The Act Of Killing / Öldürme Eylemi

Baraka’yı iyi bir ekranda izlememiş olanlar için zor bir karar. Mutlaka sinemada ya da çok iyi bir kopyadan izlenmesi gereken bir film çünkü. Öldürme Eylemi de festivalin İstanbul ayağında da ödül almış çarpıcı bir belgesel. Hakkında kötü bir eleştiriye rastlamadım. Kendi adıma Baraka’yı yıllar önce sinemada izlediğim, şu anda da evimde Blu-Ray’i olduğu için fazla düşünmeden Öldürme Eylemi’ni tercih ettim ama Baraka’yı izlemeyenleri hatta sadece televizyondan ya da yıllar önce ülkemizde çıkmış olan çok feci bir görüntü kalitesine sahip olan DVD’den izleyenleri sinemaya alalım.

——————————————

15:00 – Everyday / Hergün
15:30 – Ha-Sippur Shel Yossi / Yossi

Normal şartlarda bu iki film arasındaki tercihim bir Michael Winterbottom filmi olan Hergün filmi olurdu. Hem yönetmeni seviyorum hem de karşısındaki film Yossi, 2002 yapımı ve benim izlemediğim Yossi ve Jagger filminin devamı. O filmi izlemeden bu filmi izlemek ne kadar doğru olacak bilemiyorum ama bir önceki seans için seçtiğim Öldürme Eylemi 159 dakika olunca Yossi’yi seçmekten başka şansım kalmadı.

——————————————

17:00 – Love, Marilyn / Sevgiler, Marilyn
17:30 – Berberian Sound Studio / Berberian Ses Stüdyosu

Marilyn Monroe’nun kendi mektupları ve günlüklerinden oluşan bir belgesel kesinlikle ilgimi çekiyor ama Berberian Ses Stüdyosu da bu yılın en iyi eleştiri alan filmlerinden biri. Ayrıca özel bir ilgim olan İtalyan giallo filmlerine saygı duruşu olduğu da söyleniyor, o da yetmezmiş gibi yönetmeni David Lynch ile karşılaştıran yazılar gördüm. Aklım ve gönlüm Marilyn’de kalsa da Berberian Ses Stüdyosu diyorum.

——————————————

19:00 – Le Magasin des suicides / İntihar Dükkanı
19:30 – Bernie / Bernie’nin Suçu Ne?

Patrice Leconte animasyon çekmiş. Üstelik üç boyutlu animasyon çekmiş. Filmin adı da İntihar Dükkanı imiş. Tamamdır, bu üç cümle başka bir şey bilmeden filmi izlemek için yeterli sebep oluşturdu, karşısındaki filmin de çok şansı kalmadı. Bernie filmi hakkında da iyi eleştiriler gördük. Jack Black’i de severiz aslında ama yapacak bir şey yok. Bu arada duyduğumuz kadarıyla İntihar Dükkanı’nın biletleri bitmiş, şu noktadan sonra bilet alacakların Bernie‘den başka şansı kalmadı ama pişman olmayacaklarını sanıyorum.

——————————————

21:30 – Aurora / Kaybolan Dalgalar
22:00 – Iron Sky / Demir Gökyüzü

Sanıyorum festivalin en kolay kararı. Iron Sky’ı Altın Portakal’da izlemiştim zaten. Bu durumda ilginç bir bilim-kurgu olarak gözüken Aurora kolay bir tercih oldu benim için. Ama Iron Sky’ı eğlenceli B filmleri sevenlere kesinlikle tavsiye ediyorum. Zamanında ayın karanlık yüzüne kaçmış, yıllar sonra dünyaya geri dönen nazileri anlatan, politik göndermeleri de olan çok eğlenceli bir film.

——————————————

00:00 – Maniac / Manyak

Karşısında hiçbir film olmadığı için tercih uyku ile bu film arasında olacak. Elijah Wood’u bir katil olarak görmek isteyen korku sineması tutkunlarını salonun yolunu tutacaktır. Filmi izlemek istiyorum ama o saatte uykum gelir benim diyenlere vizyon takviminde 14 Haziran’da gösterime gireceğinin gözüktüğünü hatırlatalım. Yine de 14 Haziran’a çok zaman var, iptal edilip sadece DVD’de çıkma ihtimali de göz önünde tutulmalı.

3 Mart Pazar:

12:30 – Museum Hours / Ziyaret Saatleri
13:00 – Halley / Kuyruklu Yıldız

Pazar sabahı için seçilen her iki film de belli ki tam bir “festival filmi”. Fragmandan ve yorumlardan anlaşıldığı kadarıyla her ikisi de gayet ağır tempolu filmler. Özellikle sanat tarihine ilgi duyanların Ziyaret Saatleri’ni seçmelerinde fayda var ama benim seçimim kimi kaynaklarda melankolik zombi filmi diye tabir edilen Halley oldu. Tabii zombi filmi dedik ama klasik zombi filmi sevenlere de uygun bir film değil muhtemelen.

——————————————

15:00 – Safety Not Guaranteed / Zaman Yolcuları
15:30 – Joshua Tree 1951: A Portrait of James Dean / Joshua Ağacı 1951: Bir James Dean Portresi

Zaman Yolcuları yine merak ettiğim bir Amerikan bağımsızı ama yine gösterime girecek filmlerden. 26 Nisan’da Ankara’ya da beklediğimiz Zaman Yolcuları’nı es geçiyorum ve James Dean’in hayatına eşcinsel sinema tarafından bakan Joshua Ağacı’nı seçiyorum.

——————————————

17:00 – The Imposter / Hayat Avcısı
17:30 – The Queen Of Versailles / Versay Kraliçesi

Yine iki ilginç belgesel var karşımızda. Hayat Avcısı on üç yaşında kaybolan bir çocuğun üç yıl sonra ortaya çıkmasını ama aslında farklı bir kişi olma ihtimalini anlatan bir belgesel. Adeta bir gerilim filmi deniyor. Versay Kraliçesi ise Amerika’nın en zengin ailelerinden birinin ekonomik kriz sonrası dibe vurması sonrası yine aynı yaşam tarzını sürdürmeye çalışmalarını anlatıyor. Aslında Hayat Avcısı da 15 Mart’ta gösterime giriyor ama hem Ankara’ya gelmeme ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum, hem de programa ancak o uydu. Bu nedenle Hayat Avcısı’nı seçiyorum ama Versay Kraliçesi de ıskalanmamalı.

——————————————

19:00 – Samsara
19:30 – Antiviral

İşte festivalin benim için en zor kararı. Baraka’yı referans alırsak Samsara mutlaka sinemada izlemesi gereken bir film. Brandon Cronenberg’in Antiviral’i ise hemen tüm kaynaklarda babasının ilk dönem filmleri ile karşılaştırılan bir film. David Cronenberg’in ilk dönem filmlerinin hastası olduğum düşünülürse mutlaka izlemek istediğim bir film. Ünlülere yakın olmak için onlardan alınan virüsleri kendi vücutlarına enjekte eden insanlar zaten başlı başına ilginç bir hikaye (ilginç gelmediyse ya da David Cronenberg sevmediğiniz bir yönetmense doğrudan Samsara’nın yolunu tutunuz). Antiviral’in Türkiye haklarının Kurmaca Film’de olması önemli bir veri ama film için herhangi bir gösterim tarihi belirlenmemiş henüz. Twitter’dan sorduğum soruya da bir cevap vermediler. Uzun süre düşündükten sonra sinemada izlemeliyim diyerek Samsara’yı seçtim ama Kurmaca Film’e de bir mesaj vermeden geçemeyeceğim. Antiviral’i gösterime sokmazsanız ya da gösterime sokup Ankara’ya yollamazsanız iki elim yakanızda…

——————————————

21:30 – Not Fade Away / Sen Gitmeden Önce
22:00 – Da-reun na-ra-e-suh / Bambaşka Bir Ülkede

Yine zor bir karar. Bir yanda 60’ların rock’n roll ortamında geçen bir film ve Sopranos’un yaratıcısı David Chase’in ilk sinema filmi (1945 doğumlu bir adamın ilk sinema filminden bahsediyoruz bu arada). Üstelik Chase’in yıllardır üzerinde çalıştığı bir proje bu. Çoğunlukla genç oyuncularla çalışmış olsa da James Gandolfini başta kimi Sopranos oyuncuları da var kadroda. Ama işte karşısında Isabelle Huppert olunca işler değişiyor. Huppert, Bambaşka Bir Ülkede filminde üç farklı karakteri canlandırıyor ama üçünün de adı Anne, üçü de Fransız ve üçü de aynı insanlarla, benzer durumlarla karşılaşıyor. Sadece Huppert için değil farklı yapısı için de izlenmesi gereken bir film gibi gözüküyor. Bu yüzden benim seçimim bu film oldu.

İşte benim bu yıl !f Ankara için seçtiğim filmler bu şekilde. Umarım bir faydası olmuştur. Festival sırasında her gece ya da sabaha karşı o gün izlediklerimle ile ilgili ufak yorumlarda buluşmak üzere.

8. Dağ Filmleri Festivali 28 Şubat’ta Başlıyor

Dağ Kültürü Derneği ile Mineral Event tarafından düzenlenen ve bu yıl “Sınırlarını Keşfet” temasıyla yola çıkan 8. Dağ Filmleri Festivali, 28 Şubat – 3 Mart 2013 tarihlerinde; doğa, keşif, macera ve belgesel sinema tutkunlarıyla buluşuyor. Festivalde ödül rekortmeni filmlerin yanı sıra macera ile adrenalin dolu toplam 41 film ücretsiz gösterilecek.

Türkiye’nin, doğa, keşif ve macera konulu, ilk ve tek film festivali olan Dağ Filmleri Festivali, 28 Şubat’ta, İstanbul Beyoğlu’nda, izleyicileriyle buluşuyor. 4 Mart’a kadar sürecek festivale, Fransız Kültür Merkezi, Galatasaray Aynalı Geçit ev sahipliği yapacak.

Dünyanın en iyi doğa filmleri festivalde

Dünya festivallerinde gösterilen 500’den fazla film arasından seçilen 2013 seçkisi 10’u yerli 31’i yabancı olmak üzere toplam 41 filmden oluşuyor. Filmler; “Ülkemizden”, “Dünyadan”, “Keşif Ruhu”, “Doğa-Çevre-İnsan”, “Su Dünyası”, “Bisiklet”, “Kayak”, “Autrans Özel Seçkisi” ve “Doğa Filmleri Yarışması Finalistleri” olmak üzere, 9 tema başlığı altında toplanıyor. Seçkide; rafting, dalış, dağcılık, kaya tırmanışı, base jump, kayak, dağ bisikleti gibi doğa sporlarının yanı sıra, çevre ve doğa belgeselleriyle gezi, keşif ve insan hikayeleri de yer alıyor.

Simone Moro ile Everest’e yolculuk

Bu yılın en çarpıcı teması “Dünyadan” ile The North Face sponsorluğunda 6 film beyaz perdeye yansıyor. Bu tema altında ödül şampiyonu “Düşlerin Etkisinde” filmi dikkat çekiyor. Film, dünyaca ünlü İtalyan dağcı Simone Moro’nun Everest tırmanışını anlatıyor.

“Bisiklet” ile hayatı değişenler

Salcano sponsorluğunda, Dağ Bisikleti Türkiye işbirliği ile hazırlanan bu temanın en etkileyici filmi “Georgena Terry” adını taşıyor. Terry, bisikletlerinin yaratıcısı Georgena Terry üzerine yapılmış kısa filmde kadın bisikletleri endüstrisi hakkında bilgi verirken yaşanan zorlukları de en ince ayrıntısına kadar izleyiciye aktarıyor.

Bisikletle İstanbul’dan Fransa’ya

Festivalin ilginç yapımlarında biri “Yaşamak Güzel, Yaşatmak Da”, İstanbul’dan Fransa’nın Chamonix kasabasına bisikletleriyle ulaşan ve geçtikleri ülkelerdeki dağların zirvelerine tırmanan İzmir’li sporcuların serüven dolu bir yolculuğunu anlatıyor.

“Keşif Ruhu” ile kutuplara yolculuk

Adrenalin düzeyini yükselten tema “Keşif Ruhu” altında Victorinox sponsorluğunda toplam 6 film gösterilecek. Temanın en dikkat çekici filmi “İran-Volkanlarla Yaşamak” Film, değil film çekmek serbestçe dolaşmanın bile çok zor olduğu volkanik İran coğrafyasında keşif yolculuğuna çıkan kayakçıları anlatıyor.

Bilinmeyene yolculuk: Chamje Khola

Nefis görüntüler eşliğinde çıkacağınız sıradışı bir yolculuğa hazır olun. 2012 yapımı film Himalayalar’ın keşfedilmemiş kanyonu Chamje Khola’yı geçmeye çalışan kaşiflerin serüvenini anlatıyor.

Doğa, çevre ve insan öyküleri

Toplam 8 öyküyü içeren ve festivalin bir diğer güçlü teması olan “Doğa, Çevre ve İnsan” Steppen/Doğa kağıt sponsorluğunda izleyiciyle buluşuyor. Temanın en dikkat çekici filmi olan “Ana Kampta 40 Gün” sizleri çok uzaklara, Himalayalar’a götürecek. Yüksek irtifa dağcılığına farklı bir bakış açısı ile yaklaşan film gösterildiği festivallerde gördüğü büyük ilgi ile adından sözettiriyor.

Temanın ikinci çarpıcı filmi “Afgan Pamir’in Tutsakları” filminde ise yeryüzünün en yüksek irtifasında ve dünyadan en kopuk yaşayan topluluğu Afgan Kırgızları’nı konu ediyor. Filmde Tacikistan, Çin ve Pakistan arasındaki dar ve uzun toprak parçasında sıkışıp kalan topluluğun hızla değişen dünyadaki hayatta kalma mücadelesi anlatılıyor.

Çocuklar için doğa filmi

Festival bu yıl ilk kez bir çocuk filmini programına alıyor “Katerina ve Sihirli Rastlantı”. Çocuk ve çocuk kalanların kaçırmaması gereken film, 8 yaşındaki Katerina’nın doğayla olan ilişkisini resmediyor.

AUTRANS Özel Seçkisi…

Fransa Autrans Dağ Filmleri Festivali işbirliğinde hazırlanan bu bölümde festivalde ödül kazanmış 4 özel film yer alacak. Türkiye’de çekilen “Yörük” ve bol ödüllü “Çay mı Elektrik mi?” bölümün dikkat çekici filmlerinden.

Bacakları olmayan kayakçı

Festivalin olmazsa olması “Kayak” teması kapsamında 3 film yer alıyor. Katıldığı festivallerde bol ödül toplayan ve çok ciddi bir kaza geçirmesine rağmen spordan uzaklaşmayan kayakçının hikayesini anlatan “Özgürlük Sandalyesi” bu yılın en dikkat çekici filmlerinden biri.

Tabarly, yelkenseverler için İstanbul’da…

Festivalin çiçeği burnunda teması “Su Dünyası” kapsamında gösterilecek filmler “Açık Deniz Akademi” sponsorluğunda gösterilecek.  Temanın en dikkat çekici filmi olan “Tabarly” Fransa’nın en ünlü denizcisi ve açık deniz yarışçısı “Profesör” lakaplı Eric Tabarly’nin hayatını anlatıyor. Film, deniz ve yelken severlerin çok ilgisini çekecek.

“Ülkemizden” hikayeler

Ülkemizden beyaz perdeye yansıyan hikayelerin anlatıldığı bu tema altında festivallerin gözdesi olmuş bizden hikayeler yer alıyor. Temanın ve belki de festivalin en çarpıcı filmlerinden biri olan ödül şampiyonu “Tepenin Ardı” Katıldığı çoğu festivalden ödülle dönen film “Düşman” ve “ötekileştirme” üzerine düşündürücü bir film. Bir diğer yerli yapım ise “Eksi-artı”. Film, ultra maraton koşucusu Alper Dalkılıç’ın dünyanın 4 büyük çölünü aşarak “Grand Slam” ünvanı alışını konu ediyor.

Gala filmi ‘Buzu Aşmak’

Festival galası 28 Şubat 2013 gecesi Fransız Kültür Merkezi’nde yapılacak. Festivalin açılışında gösterilecek film ise “Buzu aşmak”. Kutbun çevresinde farklı bir yarışı konu alan film, hayatlarında hiç kayak yapmamış iki Avustralyalının dünyanın en güney ucuna olan yolculuğunu anlatıyor. Film Bannf’ta kazandığı “Büyük Ödül” apoleti ile festivale konuk oluyor.

Film gösterimleri ücretsiz

Tüm film gösterimlerinin ücretsiz gerçekleştirileceği festival kapsamında; kitap sergileri, söyleşiler ve ödüllü yarışmalar da düzenleniyor. Geniş bir izleyici kitlesine hitap eden Dağ Filmleri Festivali kapsamındaki bu etkinliklerle; dağ ve doğa bilincine dikkat çekiyor, ulusal dağ ve doğa belgeselciliğine katkı sağlayarak doğa kültürü alanındaki önemli bir boşluğu dolduruyor.

National Geographic dergisinin de ana basın sponsoru olduğu festivalin programıyla ilgili bilgi almak ve etkinlikleri takip etmek için, aşağıdaki iletişim adreslerini kullanabilirsiniz.

Web               : www.dagfilmfest.org
E-posta          : bilgi@dagfilmfest.org
Google Grup : http://groups.google.com/group/dagfilmfest
Facebook      : http://www.facebook.com/DagFilmleriFestivali
Twitter            : http://twitter.com/DagFilmFest
FrienfFeed    : http://friendfeed.com/dagfilmfest

10. Ankara Japon Filmleri Festivali Başlıyor

27 Şubat-2 Mart 2013 tarihleri arasında Ankara Alman Kültür Merkezi’nde 10. Ankara Japon Filmleri Festivali düzenleniyor. Festivalin programı şu şekilde:

27 Şubat 2013, Çarşamba
• 17:30 – Demiryolları / Railways
• 19:50 – Çiçeklerin Ardından / After the Flowers

28 Şubat 2013, Perşembe
• 17:30 – Yaz Savaşları / Summer Wars
• 19:35 – Gegege’nin Karısı / The Wife of Gegege

1 Mart 2013, Cuma
• 17:30 – Kayıp Seslerin Peşinde / Children Who Chase Lost Voices
• 19:35 – Tıbbi Kayıtlar / In His Chart

2 Mart 2013, Cumartesi
• 13:00 – Ruhların Kaçışı / Spirited Away
• 15:15 – Benden Sana / From Me to You
• 17:35 – Zirve / Peak: The Rescuers

Filmler hakkında detaylı bilgiye Japon Büyükelçiliği‘nin sayfasından ulaşmak mümkün.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.754 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.