Archive for the 'Ödüller/Festivaller' Category



25. Ankara Film Festivali’nde Günün Programı (7 Haziran 2014)

“Dünya Festivallerinden” filmler:
-Wadjda, 11:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda
-Ben, Kendim ve Annem, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda
-Evden Eve-Bir Hayalin Kronolojisi, 16:30 & 19:00 seanslarında Kızılay Büyülü Fener 1.Salonda
-Mürid/Larjungen, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-

Orson Welles’in İzinde” filmler:
-Othello , 16:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…
-Coherence, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-
Kırmızı Balon
“Çocuk Festivali” kapsamında Kırmızı Balon ve Beyaz Yele, 7 Haziran 11:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-

“Sinemanın Yeni Yıldızı: Romanya Sineması”dan Al Doilea Joc, 7 Haziran 21:30’da Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…

————————-

İki “Usta İşi” film 7 Haziran’da festivalde: Walesa, 19:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salon – Brazil, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…

————————-

FESTİLAB, 7 Haziran’da Mariusz Wilczynski ile Masterclass etkinliğiyle devam edecek. Etkinlik 11:00’dan itibaren Kızılay Büyülü Fener de… (ücretsizdir.)

————————-

İlk günkü Polonya Kısaları’nın ardından, Polonya Canlandırmaları 7 Haziran Cumartesi 16:30’da Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda… (ücretsizdir.)

————————-

Goethe Enstitüsü’nde 12:30’da Dünyadan Kısalar, 15:00’dan itibaren ise Türkiye’de Video Sanatının 40 Yılından 40 Video sizlerle… (ücretsizdir.)

25. Ankara Film Festivali ile İlgili Öneriler

Dün gece (5 Haziran 2014) düzenlenen açılış töreni ile başlayan 25. Ankara Uluslararası Film Festivali ile ilgili blogdan şimdiye kadar hep basın bültenleri paylaştık. Festival süresince fırsat buldukça film değerlendirmeleri de yazacağım ama festival öncesinde de özgün içerik yazmamış olmayalım dedim ve program yaparken göz önünde tuttuğum bazı noktaları paylaşırken bir yandan öneriler de yapmak istedim. Buyrunuz:

Brazil

  • Festivalde bolca klasik film var, ne güzel. Bazılarını defalarca izlemiş olsak da beyazperdede izlemenin tadı bir başka olacak. Ama bir yandan da yoğun festival programındaki bir seansı klasik olsa da önceden izlenmiş bir filme ayırmakla yepyeni bir film izlemek konusunda da kafalarda bir soru işareti oluşmuyor değil. Yine de, Terry Gilliam’ın Brazil’ini, restore edilmiş bir kopyadan Orson Welles’in Othello’sunu ya da her daim sinema tarihinin en iyileri listelerinde kendine yer bulan Harp Esirleri’ni (La Grande Illusion ya da Büyük Yanılsama diyelim, daha rahat hatırlanabilir) beyazperdede izleme arzusuna engel olabileceğimi sanmıyorum. Bunun yanında Bertrand Tavernier’in 1980 yılında çektiği halde adeta günümüz reality şov mantığını yerden yere vuran Ölümü Beklerken ve yine aynı yönetmenin 1996 yapımı Kaptan Conan’ını da es geçmemek lazım.
  • Kendi adıma Ulusal Uzun Film yarışmasındaki 10 filmden 9’unu izlemişim (istisna Kazım Öz’ün Bir Varmış Bir Yokmuş’u). Vizyona girdiğinde ya da diğer festivallerde gösterildiğinde kaçıranlar için Kusursuzlar’ı kesinlikle tavsiye ediyorum. Şarkı Söyleyen Kadınlar’a ben çok ısınamasam da neticede bir Reha Erdem filmidir, izlenmelidir. Cennetten Kovulmak, Mavi Dalga ve Gözümün Nuru da izleyin diyebileceğim filmlerden. Diğerleri, diğerleri kategorisinde artık.
  • Ulusal Belgesel Film yarışmasındaki filmler hakkında çok yorum yapabilirim aslında. Neticede iki hafta içinde onlarca filmi izleyip programda görülen 11 filme indiren üç kişilik ön jüriden biriydim. Yarışma sonuçlanmadan şu filmi çok beğendim, şu o kadar da iyi değildi demek ayıp olur şimdi. Belgesel merakınız varsa, siz 11 filmi de izleyin, pişman olmazsınız. Pişman olursanız gelin beni bulun…
  • Programdaki üç film (Tom Çiftlikte, Sevgilinin Ardından ve Yüksek Risk) Başka Sinema Haziran programında da yer alıyor. Ama bunlardan sadece Tom Çiftlikte’nin Ankara’da gösterileceği kesin. Diğerleri için vizyonu beklemek riske girmek olur, festivalde izlemeli. Sonraki aylarda Başka Sinema programında yer alacak filmler de var ama onları da ertelememek lazım.

Pamuk Prenses

  • Önceki festivallerde görmeyi beklediğimiz kimi filmler biraz gecikmeli olarak bu festivale kalmış. Örneğin Pamuk Prenses (Blancanieves), 24. Festivalin ilk açıklanan programında yer alıyordu, bir yıl gecikti diyebiliriz. Benzer şekilde Tabu, Walesa ya da Vecide gibi filmler de daha önce Ankara’da görmeyi umduğumuz filmlerdi. Geç olsun da güç olmasın diyoruz ama umarım bu filmleri bekleyenler yeterince sabredemeyip şimdiye kadar başka yollarla bu filmleri izlememişlerdir.
  • Festival programında 225 dakikalık Evden Eve – Bir Hayalin Kronolojisi adlı bir film var. Filmin ne olduğu çok önemli değil, böyle bir filmi sadece festivalde izleyebiliriz diyerek programa aldım.

3x3D

  • Geçen yıl Filmekimi’nde gösterilen 3x3D nihayet Ankara’da. Çok iyi eleştiriler almadı ama Greenaway ve Godard üç boyutlu birer bölümle filme katkıda bulundular cümlesi filmi izlemek için yeterli sebep. Ha bu arada filmin üçüncü bölümünü çeken Edgar Pêra kimdir, bu iki baba yönetmen arasına nasıl girmiştir, onu da tam bilemiyoruz.
  • Çok yakın zamanlarda başka festivallerde izlediğim için Komşu Sesler, Hannah Arendt ve Ten Rengi: Buğday filmlerini kendi programım dışına aldım ama özellikle ilk ikisini öneriyorum.
  • “Türkiye’de Video Sanatının 40 Yılından 40 Video” başlıklı bölüm festivalin heyecan verici bölümlerinden biri. Bir şekilde vakit uydurup izlemeli. Yürümek ve Yokolmak başlıklı deneysel film ve ona eşlik eden konser de öyle.

Festivalde buluşmak üzere.

“En Kısa” Festival

25. Ankara Uluslararası Film Festivali

Ankara Uluslararası Film Festivali bir ilke imza atarak, herkesin katılabileceği bir kısa film gösterimi düzenliyor. Herkes akıllı telefonlarından çekeceği videolarla bu festivale katılabilecek.

5-15 Haziran tarihleri arasında düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, kısa film dalına en büyük önemi veren festivallerin başında geliyor. Festival bünyesinde düzenlenen Ulusal Kısa Film yarışmasında, “Kurmaca”, “Deneysel” ve “Canlandırma” dallarında 57 film yarışacak. Bunların dışında Almanya’dan, İngiltere’den, İran’dan, Polonya’dan, Romanya’dan, Fransa’dan ve Türkiye’den başka kısa filmler özel gösterimlerde festival izleyicileriyle buluşacak.

Festivalin en ilginç bölümlerinden biri ise “En Kısa Festival” bölümü olacak. Bu bölümde, herkesin katılabileceği, akıllı telefonlardaki Vine uygulamasıyla çekilecek 6 saniyelik videolar daha sonra bir toplu gösterimle izleyicilere sunulacak. Bunun için çekilen videoların #enkisafestival hashtag’ine yüklenmesi yeterli olacak.

25. Ankara Film Festivali Biletleri Satışa Çıktı

25. Ankara Uluslararası Film Festivali

Bu yıl 5 – 15 Haziran tarihleri arasında yapılacak Ankara Uluslararası Film Festivali’nin biletleri satışa çıktı. Türkiye sinemasından 10 uzun metraj yarışma filmi ile yine Türkiye ve dünya sinemasından 50 seçkin filmin yeralacağı festivalin biletleri Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda satılacak.

Festivalde bunların dışında gösterilecek 90 kısa, 20 belgesel filmin ve 57 video sanatı gösterimi ise ücretsiz olarak izleyicilere sunulacak. Yine festival süresince yapılacak workshoplar, açıkoturumlar, söyleşiler, özel gösterimler, masterclasslar, deneysel konserler, atölyeler, çocuk şenliği ve performanslar da ücretsiz olacak.

Film gösterimleri festivalin sponsorlarından Kızılay Büyülü Fener Sineması ile Goethe Enstitüsü’nde (Alman Kültür Merkezi) yapılacak. Kızılay Büyülü Fener Sineması’ndaki gösterimlerde bilet fiyatları 11.30 seansları için 5 lira, 14.00-16.30 seansları için 9 lira, 19.00-21.30 seansları için ise 11 lira olarak belirlendi. Bilet fiyatlarında “öğrenci” ve “tam” ayrımı yapılmayacak. Öte yandan Halkbank da “Paraf” kartla bilet alanlara, “bir bilet alana ikinci bilet bedava” uygulaması yapıyor.

ASKIDA BİLET

Festivalde ayrıca, Türk Eğitim Derneği’nin katkılarıyla “askıda sinema bileti” uygulaması da yer alacak. Özellikle parasızlık nedeniyle festival filmlerini izleyemeyen gençler için düzenlenen uygulamayla, festival boyunca Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda ilk üç seansta “askıda bilet” uygulaması yapılacak. Bilet alamayacak gençler için gişelere bu seanslar kapsamında “askıya” bilet çıkarılacak. Bunun dışında festival izleyicileri de kendi adlarına istedikleri kadar “askıda bilet” alarak gişelere bırakabilecekler.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Bal, Beton, Aşk Hakkında Konuşmak, Sessizliğin 40 Günü, Vurgun

Bal (Miele / Honey):

Bal (Miele / Honey)

Oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino, yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir konuya el atmış. Bal lakabı ile tanınan ana karakterimiz tabir yerindeyse bir ölüm meleği. Ölümcül bir hastalığa sahip insanlara yardım ederek ölmelerini sağlıyor. Ama bunu yaparken akla duygularından arınmış, soğuk bir kişilik gelmesin. Tam tersi, karşısındaki insanı huzurla ölüme göndermeye çalışırken son dakikalarını yakınları ile huzurla geçirmesini de sağlıyor. Ayrıca son ana kadar vazgeçmek isteyip istemediğini de soruyor. Hasta kararlıysa ona köpekleri uyutmak için kullanılan bir zehri içirip ölmesini sağlıyor. Bu işlemi yaparken her zaman hastanın yanında oluyor ama bir gün kendisine bu işleri ayarlayan adamdan farklı bir iş geliyor. İşlemin nasıl yapılacağını anlatacak ama hasta bu işi yaparken yanında olmayacaktır. Şüpheye düşse de bunu kabul ediyor, prosedürü anlatıp zehri bırakıyor ve anlaştıkları parayı alıyor. Birkaç gün sonra adamın aslında hasta falan olmadığını, sadece hayattan bıktığını ve intihar etmek istediğini anlayınca işler karışıyor. Hastaları öldürürken vicdan azabı çekmeyen Bal, bu kez vicdanı ile hesaplaşmak durumunda kalıyor ve adamı intihardan vazgeçirmeye çalışıyor.

Ötenazi, İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha tabu halinde bir kavram. Ne de olsa Katolikliğin merkezinde yer alan bir ülke. Valeria Golino, bu konuyu ele alırken belirgin bir şekilde taraf tutmuyor aslında. Ötenazinin yanında olanlar için de karşısında olanlar için de yeterli argümanları sunuyor. Daha çok, sınırın ne kadar belirsiz olduğunun vurgulandığı söylenebilir. Filmin ana karakterinin tüm hayatının bu işten ibaret şeklinde çizilmemiş olması da olumlu. Bal adını kullandığında bu işi yapıyor olsa da Irene olarak o hayatın tadını çıkaran genç bir kadın. Yukarda bahsettiğim olay olmadan önce de Bal ve Irene’i mümkün olduğu kadar birbirinden uzak tutmaya çalışıyor zaten. Bu rolde Valeria Golino’nun gençliğini de biraz andıran Jasmine Trinca tüm filmi sürüklemeyi başarıyor. Zaten bu rolle çeşitli ödüller de almış.

Valeria Golino’nun bu işte devam etmeyi seçmesi durumunda iyi bir yönetmenlik kariyeri de olabileceğini müjdeleyen Bal, karakterlerin motivasyonlarını göstermekteki kimi eksikliklerine rağmen izlenebilir bir film. Finalin İstanbul’da olduğunu da ufak bir not olarak belirtelim.

Beton (Betoniyö / Concrete Night):

Beton (Betoniyö / Concrete Night)

Bazen festivallerde çok sevmeseniz, ısınamasanız da bu film izlenmeli dediğiniz filmler olur. İşte Beton bu filmlerden biri. 1981’de yayınlanan bir romanın uyarlaması olan film, anneleri ile yaşayan iki kardeşin Helsinki’de yaşadıkları kâbus gibi bir günün hikayesi. Kâbus dememiz boşa değil, film küçük kardeş Simo’nun gördüğü bir kâbus ile açılıyor zaten. Bu ilk sahnede film siyah-beyaz görselliği ile dikkat çekiyor. Tüm film boyunca da o çarpıcı görsellikten hiç taviz vermiyor. Her ne kadar bu görselliğin rüya/kâbus sahnelerine daha çok uyum sağladığını düşünsem de diğer sahnelerde de kendini gösteriyor. Özellikle filme adını veren beton denizi gibi bir Helsinki atmosferi gayet iyi verilmiş.

Bunun yanında bir roman uyarlaması olmasına rağmen filmin hikâyesine girmekte zorlandım. Bazı karakterlerin neyi niçin yaptıklarını tam kavrayamadığımı söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra festival kataloğuna baktığımda yönetmen Pirjo Honkasalo’nun bir görüntü yönetmenliği geçmişi olduğunu gördüm. Filmin görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçen isimlerde zaman zaman gördüğümüz bir sorundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz o halde. Görselliğe fazlaca önem verip hikâyeyi biraz boşlamak. Her şeye rağmen en başta belirttiğim gibi festivalin görülmesi gereken filmlerinden biri. Hatta güçlü görselliği nedeniyle Fipresci ödülü için şansı da olabilir.

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don’t Talk About When They Talk About Love):

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don't Talk About When They Talk About Love)

Engelliler ile ilgili filmlerin bıçak sırtında bir durumu oluyor. Bu konuyu ele alan pek çok film, karakterlerin hikâyelerini kapsamlı bir şekilde anlatmak yerine kolay yolu seçip seyircinin göz pınarlarını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Son bir yıl içinde sinemamızda da engelli karakterleri konu olan pek çok film izledik, ne yazık ki pek çoğu bu kolay yolu tercih ediyordu. Bu konuda yakın zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri Imagine idi. Endonezya yapımı Aşk Hakkında Konuşmak o seviyede değil belki ama dengeyi iyi tutturduğu söylenebilir. Film, görme ve işitme engelli gençlerin ilk aşklarını anlatırken çok rahatlıkla sapabileceği duygu sömürüsü yoluna kaymadan karakterlerin günlük yaşamlarındaki detaylara da yer vererek devam ediyor.

Biri çok az da olsa yakınındaki objeleri görebilen, diğeri doğuştan görme engelli olan iki kız arkadaş Fıtri ve Diana karakterleri hafif bir aşk hikâyesi bağlamında anlatılıyor belki ama genellikle engelliler ile için göz ardı ettiğimiz bir konuyu, onların da cinselliği yaşadıklarını başarılı bir şekilde anlatmış film. Hatta karakterlerden birinin diğer arkadaşlarına göre daha geç regl olmasının onu görme engelinden daha fazla üzdüğünü görebiliyoruz. Film belki bir yerden sonra bildik aşk hikâyesi kalıplarına fazlaca teslim oluyor ama karakterlerine yaklaşımı açısından doğru yerde duruyor. Endonezya sineması açısından da keşfe değer bir yapım.

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence):

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence)

Bir filmin hikâyesinin 40 günlük bir sessizlik yemini etmiş bir kadının bu sürecini anlattığını okuduğunuzda karşınıza çıkacak filmin oldukça sessiz ve yavaş bir film olacağını tahmin edersiniz. Nitekim Sessizliğin 40 Günü filmi de bu düşünceyi boşa çıkarmıyor. Sadece festivallerde görebileceğinizi bildiğiniz, ticari gösterime çıkması çok güç filmler vardır. İşte bu da onlardan biri.

Film, hayatının zor bir döneminde kendini sorgulamak için 40 günlük bir sessizlik yemini eden Bibicha karakteri ve ailesinin çevresinde anlatılan bir büyüme hikâyesi. Farklı kuşaktan 4 kadından oluşan bu aile (ki hafızam beni yanıltmıyorsa film boyunca bu 4 kişiden başkasını görmüyoruz zaten) Orta Asya’da yerleşim yerlerine uzak bir mekânda yaşıyorlar. Büyükanne bir anlamda bilgeliği temsil ederken gençliğinde kendisi de 40 günlük sessizlik yemine girmiş ama bitirememiş olan anne karakteri de ne olursa olsun buradan kaçıp gitmenin peşinde. Bu arada filmin günümüzde geçtiğinin net şekilde anlaşıldığı tek unsur annenin elinden düşürmediği cep telefonu. O olmasa film 50 yıl önce geçiyor dense itiraz etmezdim.

Sessiz ve yavaş yapısına rağmen film kendini izlettirmeyi başarıyor. Hatta yönetmenin kimi deneysel dokunuşları da hiç olmasaymış, film çok daha sakin akıp gitseymiş çok daha iyi olabilirmiş. Her bünyeye göre bir film olmadığı açık ama festivalin izlenmesi gereken filmleri arasına adını yazdım.

Son olarak bu sessizlik yemininin bir yas tutma ya da pişmanlık anlamında olmadığını ekleyelim. Orta Asya’da hala uygulanan bir gelenek olarak, kişinin kendini bulmasına yönelik bir ritüel.

Vurgun (Bends):

Vurgun (Bends)

Hong Kong yapımı Vurgun, bir yandan bölgedeki hiç bilmediğimiz (ya da benim bilmediğim diyelim) bir konudan yola çıkarak farklı ekonomik sınıftan kişiler arasındaki benzerlik ve karşıtlıklarla birlikte ülkedeki sosyal sorunları da merceğine alıyor. Ama bunu kişisel iki hikâye çevresine yedirerek kuru kuruya bir politik film olmaktan da uzaklaşıyor.

Daha önce bilmiyordum dediğim mesele şu: Hong Kong yönetimi bir süredir Çin’den gelen hamile kadınların özel durumlar dışında Hong Kong’da doğum yapmasına izin vermiyor. Çünkü bu konuda bir doğum turizmi oluşmuş durumda ve çocuklarının Hong Kong vatandaşı olmasını isteyen anne-babalar da bu yolu zorluyorlar. Ama bu durumun hali hazırda Hong Kong’da yaşayan Çinlilere (ya da bir Çinli ile evlenmiş Hong Kong’lulara) yansıması farklı oluyor. Hong Kong’da oturmuş bir hayatları olan Çinliler ya işlerini güçlerini bırakıp geri dönmek zorunda kalıyorlar ya da bir şekilde doğum izni almaya çalışıyorlar (eş-dost yardımı ya da rüşvetle genellikle).

Filmimizin iki ana hikâyesinden biri Çinli eşi ikinci çocuğuna hamile olan ve şoförlük yaparak hayatını kazanmaya çalışan Fai’nin bu sorunu çözme çabası üzerinden gelişiyor. Fai’nin esas amacı para bulmak, en kötü ihtimalle Çin’e geri dönecekler. Diğer hikâye ise Fai’nin şoförlüğünü yaptığı zengin bir kadın olan Anna’nın hikâyesi. Film ilerledikçe anlıyoruz ki aslında onun mensup olduğu sınıf da çok farklı değil, onun zenginliği kocasından geliyor. Günün birinde kocası ortadan kaybolunca alıştığı hayat standartlarından taviz vermemek için çeşitli çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu noktada kendi ihtiyaçlarından çok çevreden nasıl görüldüğü onun için daha önemli. Örneğin çok az parası varken arkadaşlarıyla gittiği lüks bir yemeğin parasını, bakın ne kadar zenginim ben dercesine ödeyebiliyor.

Bu iki karakter üzerinden ilerleyen film başarılı senaryosu ve iyi oyunculukları ile dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeninin Christopher Doyle       olduğunu da atlamayalım. Festivalin güzel sürprizlerinden biri oldu benim için.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 1 Gün: Ağustos Şakası, Histeri

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools):

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools)

2013 Finlandiya yapımı Ağustos Şakası, soğuk savaşın en gerilimli dönemlerinden birinde, 1962’de Helsinki’de yapılan gerçek bir festival sırasında, sıradan insanların yaşadıklarını komedi çerçevesinde anlatan bir film. Festival, dönemin doğu bloku ülkelerinin kendilerini batı gençliğine tanıtmak, fikirlerini benimsetmek amacıyla düzenledikleri bir festival. Finlandiya tarafsız sayılabilecek bir ülke olarak seçilmiş. Ama bu festival, dünyanın ikiye bölündüğü bir dönemde iki taraftan insanların yüz yüze geleceği ender olaylardan biri olunca dünyanın her yerinden casuslara buraya üşüşmüş. Bu arada Sovyetler Birliği’nden festivale gelecek sanatçılara da batının tuzaklarına kapılmamaları için sıkı sıkı uyarılar yapılmış.

Filmimiz, 2. Dünya Savaşı sonrası zorunlu olarak ayrılmış ve yıllar yılı birbirini görememiş (hatta kadın, adamı ölmüş sanıyor zaten) Çek bir müzisyen ve Finli bir şapka dükkânı sahibinin birbirlerini bulması sonucu alevlenen aşkları çevresinde gelişiyor. Hikâyenin bir de her ikisinin de yanında yer alan karşı tarafla hiç karşı karşıya gelmemiş gençler arasında geçen aşk tarafı da var. Dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ortamda sıradan insanların hikâyelerini anlatmak güzel bir seçim. Doğrusu her iki aşk hikâyesi de gayet güzel işlenmiş. Oyuncular da rollerine iyi oturmuş. Özellikle çoğunlukla Aki Kaurismäki filmlerinde gördüğümüz Kati Outinen her zamanki farklı havasıyla filme ayrı bir tat katıyor. Filmin hoş noktalarından biri de dönemin ünlü bazı isimlerini ufaktan hikayeye dâhil etmesi. Yuri Gagarin bu konuda beklenen isimlerden biri olabilir ama Lee Harvey Oswald’ı da görmek ilginç (bu arada film sonrası yönetmen söyleşisinde Oswald’ın gerçekten festival sırasında orada olduğu söylendi).

Filmin küçük, sıcak hikâyesi güzel, dönemin doğu blokundaki totaliter rejimi eleştirmek için mizahı kullanması da doğru bir seçim aslında. Ancak o mizahın zaman zaman biraz fazlaca karikatür düzeyinde olduğunu düşünüyorum. Evet izlerken gayet eğleniyorsunuz, hatta kahkahalar atıyorsunuz ama biraz daha ince bir mizahı tercih ederdim sanırım. Hoş yine yönetmenin söylediğine göre eğitim sistemlerinde batılı gençlerin sürekli sarhoş gezdiği ya da kola ile zehirlendikleri söylenen bir kuşağın bir dans ile beyinlerinin yıkanacağına inanmaları belki de çok karikatürize değildir.

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress):

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress)

Uçan Süpürge’nin en güzel taraflarından biri, sinema tarihinden gelen hiç adını duymadığımız ilginç kadın yönetmenleri bizimle tanıştırması. Bu yıl sırada 1949-1959 yılları arasında 10 film yönetmiş olan Norveçli yönetmen Edith Carlmar var. Carlmar’ın ilk filmi olan Histeri, aynı zamanda Norveç’in de ilk kara filmi olarak kabul ediliyor.

Filmde genç ve güzel nişanlısı ile evlilik planları yapan yakışıklı araba tamircisi Erik’in evli bir kadın olan Sonja ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılıyor. Filmi kara film olarak kabul edersek Sonja’ya da femme fatale dememiz gerek. Ancak çoğunlukla Amerikan noir filmlerinde gördüğümüz femme fatale tiplemesine çok da uymuyor. Bir kere ilk bakışta erkeği etkileyecek çarpıcı bir güzelliği yok. Üstelik kendisi zengin ve parasını erkek için harcıyor. Ama neredeyse erkeğe posta koyan tavırlarıyla Bjørg Riiser-Larsen karaktere o havayı katmayı başarmış. Larsen ne yazık ki çok az filmde oyunculuk yapmış.

Filmde her ne kadar özellikle kimi uzun diyalogsuz sekanslarda kendini gösteren başarılı hatta sıradışı görüntü seçimleri olsa da belki de yapıldığı yıl itibariyle genel bir fotoroman havasından da kendini kurtaramamış, belli sınırları da zorlamak isteyip zorlayamamış sanki. Belki de yönetmenin ileriki yıllarda çektiği filmlerden biri olsaydı daha başarılı bir yapım olabilirdi.

Bu arada film sınırları zorlayamamış falan dedim ama o yıllarda bazı sinemaların filmi göstermeyi reddettiğini, yönetmenin de bu filmden dolayı ölüm tehditleri aldığını da eklemek gerek. Aslında o yıllar için sınırları zorlamış demek ki. Festival boyunca Carlmar’ın diğer filmlerini de izleyip hakkında daha kesin bir yargıya varacağız herhalde.

Mayıs Ayı “SineBellek” Filmleri

Sinema tarihinin bol ödüllü filmlerini seyirciyle buluşturan “SineBellek” film gösterimleri Mayıs ayında da sürüyor. Dünya Kitle İletişimi Araştırma Vakfı’nın düzenlediği Ankara Uluslararası Film Festivali’nde önceki yıllarda gösterilen ve seyircinin en çok ilgi gösterdiği filmlerden seçilen “SineBellek” gösterimlerinde bu ay, Fransız, Macar, Mısır ve Polonya sinemasından örnekler sunulacak. Biletler herkes için 10 TL olacak.

Mayıs ayının ilk filmi Macar yönetmen Peter Gothar imzalı “Vurdumduymaz Vaska” (Haggyallogva Vaszka), gerçeküstü bir soyguncu öyküsü anlatıyor. Karlovy Vary Film Festivali, Macar Film Haftası ve Chicago Film Festivali’nden ödüllerle dönen film, masalla gerçeğin iç içe geçtiği, bu süreçlerin zaman zaman birbirlerinden güçlükle ayırt edilebildiği eğlenceli bir yapım. Filmin ardından Hasan Nadir Derin izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 29 Nisan Salı – 1 Mayıs Perşembe. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayının ikinci haftasında ise Fransız yönetmen Agnes Varda’nın “Nantes’li Jacquot” (Jacquot de Nantes) filmi gösterilecek. Yönetmen Varda, yine kendisi gibi ünlü yönetmen olan eşi Jacques Demy’nin yaşamından kesitler sunarak, 33 yıl birlikte yaşadığı bir sinemacıya olan aşkını ve saygısını gösteriyor. Sinemaya tutkulu bir çocuğun bunun için verdiği mücadelesinin hikayesi, aynı zamanda sinema üzerine en güzel yapıtlardan biri. Filmin ardından Doç. Dr. Aydan Özsoy izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 6 – 8 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayı gösterimleri, Mısırlı ünlü yönetmen Yusuf Şahin’in büyük felsefeci İbn-i Rüşd’ün yaşamından kesitler anlattığı filmi “Kader” (Al-massir – Destiny) ile sürecek. Endülüs’teki geleneksel ve baskıcı kültüre karşı mücadele veren İbn-i Rüşd’ün yaşamı günümüze de göndermelerle dolu. Baskı, dışlama ve sindirmelerin 12. yüzyıldan beri değişmeyen tarihi gözler önüne seriliyor. Amiens Uluslararası Film Festivali ve Kahire Film Festivali’nden ödüllerle dönen film, ayrıca 1997 Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’ye aday gösterilmişti. Filmin ardından Yrd. Doç. Dr. Engin Delice ve Burak Şaman izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 13 – 15 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Polonyalı efsane yönetmen Andrzej Wajda, yine bir efsane ismin, İkinci Dünya Savaşı’nda küçük çocukları toplama kamplarından kurtarmak için mücadele eden öğretmen ve pediyatrist doktor Janusz Korczak’ın gerçek öyküsünden yola çıkarak bir sinema şöleni sunuyor. Film, yetimhane müdürü doktorun çocuklarını terk etmeyi reddederek onlarla birlikte çıktığı ölüm yolculuğunun çarpıcı, dramatik ve hüzün dolu öyküsünü şiirsel bir dille anlatıyor. “Korczak” filminin ardından Prof. Dr. Seçil Büker izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 20 – 22 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Mayıs ayının son filmi Macar sinemasının en önemli kadın yönetmenlerinden Marta Meszaros’un “günce üçlemesi”nin ikinci filmi olan “Sevgililerime Günce” (Naplo Szerelmeimnek – Diary for My Loves). Yönetmen Meszaros, yeniyetmelikten yetişkinliğe geçişini ve yönetmenliğe başlamasının öyküsünü Stalin rejiminin atmosferi çerçevesinde beyazperdeye yansıtıyor. 1987 Berlin Film Festivali’nde iki ödül birden kazanan film, kadınlık hallerine özel bir bakış açısı taşıyan yönetmenin en ilginç yapıtlarından biri. Filmin ardından Yrd. Doç. Dr. Sevgican Yağcı izleyicilerle bir “film okuması” gerçekleştirecek.

GÖSTERİM TARİHLERİ: 27 – 29 Mayıs. Kızılay Büyülü Fener Sineması, 19.00 seansları.

Türkiye’de bir ilk… “ASKIDA BİLET”

askidabilet

Bu sene 17.si düzenlenen Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali bir ilke daha imza atıyor. “Askıda sinema biletleri” uygulamasıyla daha çok seyirciye ulaşacak olan festival, ekonomik nedenlerle sinemaya gidemeyen Ankaralıları filmlerle buluşturmayı hedefliyor.

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin gündüz seansı biletlerini ilk “askıya” çıkartanlar, sinema oyuncuları Türkan Şoray ve Hülya Koçyiğit ile köklü eğitim kurumu TED Koleji oldu. Böylece festivalin ilk üç gününde gündüz seansları ücretsiz olacak. Bir başka deyişle, Kızılırmak Sinemasına giden seyirciler festival filmlerinin başlayacağı 9 Mayıs’ta Türkan Şoray’ın, 10 Mayıs’ta Hülya Koçyiğit’in, 11 Mayıs’ta da TED kolejinin misafiri olarak filmleri izleme şansı bulacak.

Festivalin kalan günlerinde sinemaseverleri ve sinemayı desteklemek isteyenlere seslenen Uçan Süpürge, herkesi askıda bilet uygulamasına katılmaya çağırıyor. Uçan Süpürgeliler “biletler askıda, şimdi sıra tanışmada” diyerek günde 1500 kişiye ulaşmayı hedefliyor.

Askıda Bilet nedir?
Paylaşma ve dayanışma örneği olan “askıda” uygulaması, ilk kez İtalya’da “askıda kahve” adı altında başladı. Müşteriler kahve alırken bir kahvenin daha parasını ödeyerek ‘askıya’ asıyor ve böylece bir başkasına kahve ısmarlamış oluyorlardı. Türkiye’de ise bazı fırınlarda “askıda ekmek” adıyla uygulanan bu yardımlaşma yöntemi, 2009 yılında Antalya Devlet Tiyatrosu tarafından tiyatro sahnelerine de taşınmıştı.

Ankara Engelsiz Filmler Festivali 20-25 Mayıs 2014’de

Geçtiğimiz yıl kapılarını sinemaseverlere ilk kez açan ve engeli olan ya da olmayan tüm sinemaseverlerin bir arada film izlemesine olanak sağlayan Ankara Engelsiz Filmler Festivalibu sene 20-25 Mayıs 2014 tarihleri arasında gerçekleştiriliyor.Türkiye’de görme, işitme ve ortopedik engellilerin erişebildiği  ilk film festivali olan Ankara Engelsiz Filmler Festivali, herkesin kültürel yaşama katılma hakkına sahip olduğu gerçeğinden yola çıktı, program ve yan etkinliklerinin tamamını görme, işitme ve ortopedik engelliler için erişilebilir bir altyapıda hazırladı. “Bir arada film izlemek mümkün” sloganıyla hareket eden Festival, fiziksel engellerin sinema deneyimini paylaşmaya engel olmadığını ortaya koydu.

Sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile
Festival’de tüm filmler görme engeli olanlar için sesli betimleme, işitme engeli olanlar içinse işaret dili ve ayrıntılı altyazı eşliğinde gösteriliyor. Engeli olmayan seyirciler ise Festival stantlarından edindikleri kulaklıklarla filmleri takip edebiliyorlar. Festival’de yönetmen ve film ekipleriyle yapılan söyleşiler de işaret dili çevirmeni eşliğinde gerçekleştiriliyor.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın himayesinde Puruli Kültür Sanat tarafından gerçekleştirilen Ankara Engelsiz Filmler Festivali‘nin ana sponsorluğunu bu sene Halkbank üstleniyor. Anadolu Jet ve Peugeot ise Festival’e ulaşım sponsoru olarak destek veriyorlar.

Herkes İçin Sinema 
Ankara Engelsiz Filmler Festivali geçen sene olduğu gibi bu sene de Türkiye ve dünya sinemasının en iyi örneklerini ağırlayacak. Festival, uzun, kısa ve belgesel film gösterimlerinin yanı sıra film sonrası söyleşiler, çocuklar için atölye çalışmaları gibi yan etkinliklere de ev sahipliği yapacak.

Festivalde filmler Engelsiz Yarışma, Türkiye Sineması, Dünyadan, Uzun Lafın Kısası, Çocuklar İçin, Engel Tanımayan Filmler ve Sinema Tarihinden başlıkları altında sinemaseverlerle buluşacak.

Engelsiz Yarışma 
Festival kapsamında ilk kez geçen sene düzenlenen Engelsiz Yarışma, Türkiye’de bir ilke imza atmış ve engelli seyircilerin güncel Türkiye sinemasını takip etmelerine olanak sağlamıştı. Engelsiz Yarışma bu sene de engeli olan seyircilere bir film festivalinde yarışma takip etmenin heyecanını tattıracak. Son dönem Türkiye sinemasının en iyi örneklerinin Seyirci Özel Ödülü, En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödülleri için yarışacağı Engelsiz Yarışma’da yurtiçi ve yurtdışında pek çok film festivalinden ödüllerle dönmüş filmler yer alacak. Ayrıca seyirciler, yarışmada yer alan filmleri oylayarak Seyirci Özel Ödülü‘nü belirleyecek, gösterimler sonrası gerçekleşecek söyleşilerle filmlerin yönetmen, oyuncu ve film ekipleriyle tanışma fırsatı bulacaklar.

Festival Mekanları 
Bu sene Festival’e Ulucanlar Cezaevi Sinema Salonu ile Çağdaş Sanatlar Merkezi ev sahipliği yapıyor. Ulucanlar Cezaevi, 1925 yılında Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk hapishanesi olarak inşa edilmiş ve faaliyet verdiği 81 yıl boyunca siyaset ve edebiyat dünyasının önemli isimleri burada mahkum olarak kalmıştı. 2006 yılında kapatılan cezaevi, Altındağ Belediyesi tarafından restore edildi ve 2011’de müze ve kültür sanat merkezine dönüştürüldü. Yılmaz Güney, Nazım Hikmet, Necip Fazıl Kısakürek, Yaşar Kemal, Fakir Baykurt, Kemal Tahir, Bülent Ecevit, Deniz Gezmiş gibi pek çok önemli ismin yattığı ve yakın siyasi tarihten derin izler taşıyan cezaevi şimdi bambaşka bir yüzle ziyaretçilerini ağırlıyor.

Tüm Gösterim ve Etkinlikler Ücretsiz  
Ankara Engelsiz Filmler Festivali geçen sene olduğu gibi bu sene de tüm gösterimlerini ücretsiz olarak seyircilerin beğenisine sunacak. Festivaldeki yan etkinlikler de ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.

Festival hakkında ayrıntılı bilgiye Festival’in web sitesinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

!f Ankara’da Hangi Filmleri Seçelim – 2014

Geçen yıl !f Ankara’da hangi filmleri seçelim başlıklı bir yazı yazmış ve olumlu tepkiler almıştım. O yazı festivalin sadece bir gün öncesinde yayınlanmıştı. Bu sene için daha erken yazacağıma dair sözüm vardı. Her ne kadar ön satış dönemine yetiştirememiş olsam da bu kez festivalin bir hafta öncesinde yayınlıyorum. Umarım bileti bitmemiş filmler için seçim yapılmasında bir katkım olur.

Önce bu yazının amacından bahsedelim. !f Ankara’nın Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerinde yer alan 41 filmin her birinin tek gösterimi var ve bu filmler her seans için iki farklı salona bölünmüş durumda. Bu durumda herhangi bir seans için film seçmek isteyen sinemaseverler iki filmden birini seçmek durumundalar. Ben de bu seçimi yaparken kapsamlı bir araştırma yapıyorum. Bu araştırmayı yazıya dökerek benimle aynı durumda olup iki film arasında kararsız kalanlara bir faydam olsun dedim. Burada kişisel seçimlerimi belirteceğim ama seçmediğim filmler hakkında da yorum yapmaya çalışacağım. Festival bitince göreceğiz bakalım iyi seçimler yapmış mıyım.

41 filmden bahsedeceğim için her birinin konusuna uzun uzun değinmeyeceğim. Bunun için festivalin sitesinden ya da kataloglardan bilgi alınabilir.

Gelelim gün gün filmlere:

27 Şubat Perşembe:

12:30 – Loubia Hamra / Kahrolası Fasulyeler
13:00 – A Story of Children and Film / Sinema ve Çocukların Hikayesi

Festivalin ilk günü, ilk seansta belgesel nitelikli iki filmle karşı karşıyayız. Kahrolası Fasulyeler filmi çocukların Cezayir Bağımsızlık Savaşı’nı farklı bir bakış açısı ile anlatmaları ile dikkat çekse de Sinema ve Çocukların Hikayesi, Mark Cousins’in yeğenlerinden yola çıkarak sinema tarihinde çocukların ne şekilde konu edildiğine değinen bir film olarak çok daha fazla ilgi uyandırıyor. Benim seçimim bu film. Sinema sanatına ilgi duyanların da bu filmi seçeceğini tahmin ediyorum. Tarihe farklı bir bakış açısı ile bakmak isteyenlerin ise Kahrolası Fasulyeler’den hoşlanabileceğini tahmin ediyorum.

———————-

15:00 – Shirley: Visions of Reality / Shirley: Gerçekliğin Kehanetleri
15:30 – El Vals de los Inútiles / İşe Yaramazların Dansı

İşe Yaramazların Dansı, 2011 yılında Şili’de hükümetin eğitim politikalarına karşı protesto olarak düzenlenen 1800 saatlik maratona katılan iki bireyi mercek altına alan bir belgesel. Shirley ise Edward Hopper’ın 13 resminin sinema ile canlandırılarak, bu resimlerde görünen bir kadının hikayesini oluşturma çabası. Filmle ilgili kaynaklarda deneysel bir film olduğuna yönelik bilgiler var. Bu nedenle herkese göre olmadığını söyleyebiliriz. Kendi adıma ilgimi çeken bir film oldu, bu seans için seçtiğim film de bu ama sıkılanlar da olabilir sanki.

———————-

17:00 – The Selfish Giant / Bencil Dev
17:30 – I Am Divine / Ben Divine

Bu seansta iki filmi karşılaştırdığımız zaman Bencil Dev ile ilgili çok iyi eleştiriler olduğunu görüyoruz. Hatta yönetmen Clio Barnard için İngiliz sinemasının yeni keşfi deniyor ve ilerde de kendisinden çok şey bekleniyor. Belli ki Bencil Dev mutlak izlenmesi gereken bir film. Ancak karşısında yer alan Ben Divine belgeseli de iyi eleştiriler almış. Bunun da ötesinde farklı bir sinema anlayışını temsil eden John Waters’ın bu fetiş oyuncusu ile ilgili pek bir yerde göremeyeceğimiz bir belgesel olarak göze çarpıyor. Bu filmi sinemada izleme şansının az olduğunu düşünerek Ben Divine’ı seçiyorum ve Bencil Dev’in Türkiye dağıtımcısı Kurmaca Film’in bu filmi gösterime sokmasını umuyorum. Ama John Waters’ı sevmeyenler ya da kim olduğunu bilmeyenler de Bencil Dev’i tercih ettiklerinde hayal kırıklığına uğramayacaklardır sanırım.

———————-

19:00 – Miele / Bal
19:30 – Pelo Malo / Kıvırcık Saç

Bu seans için zor bir seçim var karşımızda. Her ikisi de iyi eleştiriler almış filmler. Bal, oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino’nun ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi. Ötanazi ile ilgili bu film bolca ödül almış ve başarılı bulunmuş. Sıkıcı bulduğunu söyleyen eleştirilere de rastlamak mümkün. Kıvırcık Saç ise Arjantin’den gelen bir büyüme hikayesi anlatırken kendini farklı hisseden bir çocuğun yaşadıklarını baskılamaya çalışan bir anneyi de konu ediyor. Benzer şekilde bu da iyi eleştiriler almış bir film. Bir önceki seansa benzer şekilde Bal filminin de bir Türkiye dağıtımcısı var. Gösterime gireceğini umarak Kıvırcık Saç’ı tercih ediyorum kendi adıma.

———————-

21:30 – Short Term 12 / Kısa Dönem 12
22:00 – Dallas Buyers Club / Sınırsızlar Kulübü

Bu seansta da iki iyi film karşılıklı gelmiş. Sınırsızlar Kulübü iki oyuncusuna da Oscar kazandıracağını tahmin ettiğim bir film. Yönetmen Jean-Marc Vallée de tanıdığımız, sevdiğimiz ve iyi film yapacağına güvendiğimiz bir isim. Mutlaka izlenmesi gereken bir film olduğu açık. Bunun yanında Kısa Dönem 12’yi de yılın en iyi filmleri arasına koyanlar var. Burada devreye hangi filmi sinemada izleme ihtimali daha yüksek sorusu giriyor. Sınırsızlar Kulübü’nün 7 Mart’ta gösterime gireceğini düşünürsek Kısa Dönem 12 festivalde izlemek için benim seçtiğim film oluyor.

28 Şubat Cuma:

12:30 – A Spell To Ward Off The Darkness / Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü
13:00 – Cheatin’ / Aldatma

Bu seansta Ben Rivers ve Bill Plympton gibi daha önce çeşitli festivallerden filmlerini bildiğimiz isimlerle karşı karşıyayız. Her iki yönetmenin de tarzını bilenler filmler arasında seçim yapmakta zorlanmayacaktır. Bill Plympton, günümüzün 3D animasyonlarından uzak durup adeta bir eskiz gibi duran çizimlerden yola çıkarak ilgi çekici animasyonlar oluşturuyor. Aldatma’da yönetmen bildik tarzında bir aşk hikayesini diyalog kullanmadan anlatıyor. Ben Rivers’ı ise ağır tempolu, yarı belgesel filmi Denizde İki Yıl ile tanımıştık. Sinema salonunda filmin sonunu getirmeye çalışırken oldukça zorlananlar olduğunu hatırlıyorum ama benim ilgimi çekmişti. Karanlığı Savuşturmak İçin Bir Büyü, bu kez işin içine bir de doom metali karıştırmış. Fragmanından anlaşıldığı kadarıyla yine seyirciyi zorlayacak bir film. Kendi adıma festivallerde farklı deneyimlere açık olduğum ve Bill Plympton’un epeyce filmini izlediğim için Ben Rivers’ın filmini tercih edeceğim ama benim bu kararıma uyup filme gelecek olanlar, filmi beğenmezlerse sorumluluk kabul etmiyorum…

———————-

15:00 – Let The Fire Burn / Bırakın Yansın
15:30 – Anarchic Harmony / Anarşik Armoni

Bu seansta iki farklı belgesel var karşımızda. Bırakın Yansın, 1985 yılında Philadelphia’da radikal bir örgütün üyelerini kaldıkları evden çıkartmak için operasyon düzenleyen polislerin olayı bir yangın ile sonlandırmalarını anlatıyor. Tümüyle arşiv görüntülerinin kurgulanmasından oluşan belgesel için yılın en iyi belgesellerinden yorumları yapılmış. Kaçırmamak lazım. Anarşik Armoni ise birbirinden faklı müziklerin iç içe geçerek çağdaş müziğe evrilmesini anlatırken Gezi olaylarını da merceğine alan bizden bir belgesel. O da ilginç doğrusu ama daha sonra izleme şansı daha fazla olabilir.

———————-

17:00 – Hezar-O Yek Siv / 1001 Elma
17:30 – Test

Bu seansta yer alan filmlerden 1001 Elma, 1988’de Saddam Hüseyin’in yaptığı katliamdan kaçabilen bir avuç insandan birinin Amerika’dan kurduğu dernekle birlikte yıllar sonra diğer sağ kalanlarla birlikte evlerine geri dönmelerini anlatan bir yarı belgesel. Test ise AIDS’in eşcinsellere özgü bir hastalık olduğunun düşünüldüğü, en ufak bir temastan bulaşabileceğinin sanıldığı 80’li yıllarda geçen bir kurmaca film. Birbirinden epey farklı olan bu iki film arasındaki seçim tamamen hangi konunun ve film türünün ilginizi çektiği ile alakalı. Kendi adıma Test’i tercih ediyorum.

———————-

19:00 – Gabrielle
19:30 – Night Moves / Gece Planı

Bu kez iki kadın yönetmenin filmi karşı karşıya gelmiş. Yine her ikisi de iyi eleştiriler alan filmler. Gabrielle, çoğunlukla sadece fiziksel sorunlarına odaklandığımız engelli bir gencin aşkı da özgürce yaşayabilmesi gerektiğini gösteren bir film. Gayet iyi bir film olduğunu söyleniyor. Gece Planı ise üç aktivist gencin bir barajı havaya uçurma planlarını anlatıyor. Önceki festivallerde Gece Planı filminin yönetmeni Kelly Reichardt’ın filmlerini izlemiş ve sevmiştim. Ancak yönetmenin seyirciye taviz vermeyen son derece dingin bir sineması olduğunu söylemeli. Her ne kadar Gece Planı için Reichardt’ın en seyirci dostu filmi olduğu yorumları yapılsa da her şeye rağmen kimi seyircileri sıkabileceğini tahmin ediyorum. Ama yönetmenin Dakota Fanning, Jesse Eisenberg ve Peter Sarsgaard gibi oyuncuları kendi tarzına ne şekilde uydurduğunu görmek için benim tercihim bu film.

———————-

21:30 – Dom Hemingway
22:00 – Under The Skin / Derinin Altında

Günün son seansında karşımızda bir gangster hikayesi ve sıradışı bir bilim kurgu var. Dom Hemingway, özellikle Jude Law’un performası ile öne çıktığı söylenen eğlenceli bir suç komedisi gibi duruyor. Jude Law, filmde 12 yıl hapis yattıktan sonra birkaç gün içinde o 12 yılın acısını çıkarmaya çalışan bir karakteri canlandırıyor. Derinin Altında ise Scarlett Johansson’ın erkek otostopçuları yakalayan bir uzaylıyı canlandırdığı bir film. Bu tip bir konudan ortaya bir seks komedisi de çıkabilir, Species gibi erotik unsurların da olduğu bir korku filmi de ama fragmandan ve ilk eleştirilerden anladığımız kadarıyla yönetmen Jonathan Glazer, ortaya çok daha farklı yapıda bir film çıkarmış. Dom Hemingway belli ki izlemesi keyifli bir film olacak ama fragmanından önceden izlediğimiz kimi filmlere benzediği hissediliyor. Bu nedenle daha farklı bir deneyim olacağını düşündüğüm Derinin Altında’yı tercih ediyorum. Bu arada her iki filmin de Türkiye haklarının alındığını da belirtmeliyim. Henüz vizyon tarihleri belli değil ama ikisi de gösterime girebilecek yapıda filmler.

1 Mart Cumartesi:

———————-

12:30 – Everyday Rebellion / Her Gün İsyan
12:30 – Das Merkwürdige Kätzchen / Tuhaf Kedicik

Doğrusu bu seans için karar vermek benim için çok kolay. Tuhaf Kedicik filmini Altın Portakal’da izlemiştim çünkü. Özel bir gün için toplanan bir ailenin bir gün içinde yaşadıklarını anlatan bu minimalist film, günlük yaşam içinde sıradan bulduğumuz anların içindeki absürtlüğü bulup çıkarırken özellikle ses bandını da farklı kullanımı ile dikkat çekiyor. Altın Portakal Uluslararası Yarışma bölümünde SİYAD ödülünün sahibi olduğunu da eklemeli. Rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir film. Bu filmi izlediğim için seçtiğim Her Gün İsyan ise dünyanın değişik yerlerindeki direniş örneklerini karşımıza getirirken özellikle şiddet kullanmadan yapılan eylemleri konu ediyor. Tanıtım yazısından anlaşıldığı kadarıyla filmde Gezi olayları da konu ediliyor. Açıkçası ilk bakışta önceki yıllarda izlediğimiz benzer filmlerden çok farkını göremedim. Umarım izlemeye değer bir filmdir.

———————-

15:00 – Tim’s Vermeer / Tim’in Vermeer’i
15:30 – R100

Bu seansın filmleri birbirinden epey farklı. Bir tarafta Tim Jenison adlı bir mucidin Vermeer’in resimlerini bir optik cihaz yardımıyla yaptığına ikna olması sonrasında, daha önce hiç resim yapmadığı halde onun bir tablosunun aynısını yapma çalışmaları anlatan eğlenceli bir belgesel var. Diğer tarafta ise Japon sinemasından gelen ilginç bir film var. R100 adlı bu filmin yönetmeni Hitoshi Matsumoto, festival kataloğunda ülkesinin Cem Yılmaz’ı ya da Şahan Gökbakar’ı olarak tanımlanmış ama filmin fragmanı ve hakkındaki eleştiriler farklı bir izlenim veriyor. Filmin belki kaba bir komedisi var ama belli ki absürt ve gerçeküstü bir film aynı zamanda. Herkese göre bir film olmadığı anlaşılıyor. S&M kulüpleri, ninja dominatriksler filmde karşılaşacağımız şeylerden birkaçı. Belgeseli de merak ediyorum ama bu Japon komedisi daha çok ilgimi çektiği için bunu tercih ettim.

Bilgi Notu: !f, takip ettiğim festivaller arasında “filme geç kalanları almıyoruz” kuralının en sıkı uygulandığı festival. Trafik sıkışıktı, büfede popcorn alırken sırada beklediğim için geciktim gibi mazeretleri hiç dikkate almadıkları gibi, diğer salondaki filmden geliyorum bahanesi de işlemez. Hatta festival ekibindekileri tanıyorum ben diye de düşünmeyin. Bu nedenle bu seans için R100’ü seçerseniz bir sonraki seans için Yüz Küçük Balık Yüz’e yetişemeyeceğinizi hatırlatayım. Yazının ilerleyen kısımlarında bu tip durumlar olduğunda “Bilgi Notu” başlığı altında tekrar hatırlatma yapacağım.

———————-

17:00 – Swim Little Fish Swim / Yüz Küçük Balık Yüz
17:30 – Concussion / Sarsıntı

Yüz Küçük Balık Yüz, New York’daki sanat camiası içinde geçen tam bir bağımsız film izlenimi veriyor. Biri hemşirelik gibi yoğun ve mesai saatleri önemli bir iş yaparken diğeri kapitalist sisteme karşı çıktığı için çalışmayan bir çiftin aralarındaki ilişki ortaya ilginç bir film çıkarmış gibi gözüküyor. İşin içine evlerinde kalan 19 yaşında bir genç de girince olay iyice karışıyor belli ki. Sarsıntı ise kafasına çarpan bir beysbol topu sonrası hayata farklı bir açıdan bakmaya başlayan evli ve çocuklu, aynı zamanda lezbiyen bir kadını anlatıyor (evli derken başka bir kadınla evli). Biraz klişe bir hikaye gibi gözüküyor ama özellikle başroldeki Robin Weigert, epey beğenilmiş. Bu seans için tercihim Sarsıntı oldu.

Bilgi Notu: Bir önceki seans için yazdığıma benzer şekilde bu seansta Sarsıntı filmini seçmeniz durumunda, takip eden seans için Siddharth filmine yetişemiyorsunuz, aman dikkat.

———————-

19:00 – Siddharth
19:30 – Is the Man Who Is Tall Happy?: An Animated Conversation with Noam Chomsky / Uzun Boylu Adam Mutlu Mu?: Noam Chomsky ile Canlandırma Bir Sohbet

Hint sinemasından gelen Siddharth (aslında film Kanada yapımı ama sanırım yönetmen Kanada’da yaşadığı için finans kaynağı buradan, yoksa film her şeyiyle bir Hint filmi gibi duruyor), oğlunu çalışmak üzere başka bir şehre gönderen bir babanın oğlu kaybolunca onu aramasını anlatıyor. İyi çekilmiş hüzünlü bir film izlenimi veriyor. Diğer film ise hemen isminden ne olduğunu söylüyor zaten. Michel Gondry’nin yönettiği bu film, yönetmenin Noam Chomsky ile yaptığı sohbetin üzerine kendi yaptığı animasyonları koyması ile oluşuyor. Gondry’nin yine ilgi çekici işe işe imza attığına şüphe yok. Her ne kadar Siddharth hakkında da iyi eleştiriler olsa da kendi adıma Gondry’nin filmini daha ilgi çekici buluyorum.

———————-

21:30 – Filth / Pislik
22:00 – Yi Dai Zong Shi / Büyük Usta

Her festivalde olduğu gibi !f’de de adını ilk kez duyduğumuz ve ilginç şeyler keşfetmeyi umduğumuz filmler olduğu gibi merakla beklediğimiz filmler de oluyor. İşte bu seans için seçmek zorunda kaldığımız Pislik ve Büyük Usta nicedir merakla beklediğimiz filmlerden. Pislik için Trainspotting’den beri en iyi Irvine Welsh uyarlaması yorumları yapılıyor. Filmi çok sevmeyenler bile James McAvoy’un performansına övgüler yağdırıyorlar. McAvoy’un tam da filmin adı gibi pislik bir polisi canlandırdığı filmi kaçırmamak lazım. Ama karşısında da beş yıldır hasretle yeni filmini beklediğimiz Wong Kar Wai’nin Büyük Usta’sı var. Kar Wai’nin gözde oyuncularından Tony Leung’un Ip Man’i canlandırdığı film, görsel yönü son derece güçlü bir dövüş sanatları filmi. Eh, bu filmi de kaçırmamak lazım. Şöyle bir şansımız var, her iki filmin de Türkiye hakları alınmış durumda ve gösterime de girecekler. Bu durumda filmlerden birini festivalde izleyip, birini vizyona bırakmak mümkün. Kendi adıma bir sonraki seansta gösterilecek filme yetişebilmek için Pislik’i seçtim ama aklım diğer salonda olacak.

Bilgi Notu: Yukarıda da belirttim ama tekrar hatırlatayım. Bu seans için Büyük Usta’yı seçenler günün son seansı olan geceyarısı sinemasına yetişemiyorlar.

———————-

00:00 – Blue Ruin / İntikam

İntikam, tam da adı üstünde bir intikam filmi. Geceyarısı gösterildiğinden anladığımız kadarıyla epey de kanlı bir intikam filmi. Evsiz bir adamın birkaç yıl önce ailesini öldüren bir adamdan intikam alma çabasını anlatan film iyi eleştiriler almış. Karşısında başka film olmadığına göre bu saatte uykusuz kalmayı göze alan ve bu tür filmleri sevenlere göre diyelim.

2 Mart Pazar:

!f Ankara’nın son gün filmlerine geçmeden bir hatırlatma yapalım. Pazar’ı Pazartesi’ye bağlayan gece Oscar ödülleri verilecek. Ben sabahlayıp izleyeceğim diyorsanız Pazar günü film programınızı ona göre yapmanızda fayda var. Ödül töreninin Digitürk’ten verileceğini de hatırlatmış olalım.

———————-

12:30 – Mogura No Uta – Sennyû Sôsakan: Reiji / Köstebek Şarkısı: Gizli Ajan Reiji
13:00 – Nan Goldin – I Remember Your Face / Nan Goldin – Yüzünü Hatırlıyorum

!f de olmasa Takashi Miike’nin filmlerini sinemada izleme şansını bulamayacağız sanırım. Senede en az iki film çeken bu uçuk kaçık yönetmenin çok az filmi vizyon yüzü görebiliyor. Deli dolu bir yakuza hikayesi olan Köstebek Şarkısı aynı zamanda bir manga uyarlaması. Belli ki Miike yine uçlarda gezinen bir filme imza atmış. Genelde beğenilse de 130 dakikalık süresinin uzun olduğuna dair yorumlar da var. Yine de yönetmenin takipçileri bu filmi kaçırmayacaklardır. Karşısında ise queer hareketinde de önemli bir yeri olan ünlü fotoğrafçı Nan Goldin hakkında bir belgesel var. Festivalin İstanbul ayağının konuklarından olan Nan Goldin ilginç bir figür ama Miike’nin bir filmini sinemada izleme isteği baskın çıkıyor kendi adıma.

———————-

15:00 – Visitors / Ziyaretçiler
15:30 – Good Vibrations

Bu seansta yine birbirinden çok farklı iki film var. Ama ikisi de izlemek istediğim filmler doğrusu. Qatsi üçlemesinin yönetmeni olarak bildiğimiz Godfrey Reggio, Ziyaretçiler ile bir kez daha diyalogsuz ama Philip Glass’ın müzikleri ile dolu bir filmle karşımıza çıkıyor. Bu kez siyah beyaz bir film ve anladığımız kadarıyla sadece 74 plandan oluşan bu filmin büyük kısmında bize doğru bakan yüzleri izliyoruz. Ama sadece bununla yetinmiyor aya kadar da gidip geliyoruz. Başka bir yönetmen olsa temkinli yaklaşabilirdim ama Reggio’nun dikkat çekici bir iş ortaya çıkardığına inancım tam. Good Vibrations ise tümüyle farklı uçta bir film. 70’lerin Belfast’ında punk’ın ortaya çıkış hikayesini anlatan bu film belli ki hızlı kurguya dayanan hareketli bir biyografi filmi. Doğrusu o da son derece ilgi çekici duruyor ama Ziyaretçiler herhangi bir şekilde başka zaman sinemada izleme fırsatı bulamayacağımız bir film gibi gözüküyor. Evde izlesek de sinemada izlemenin vereceği hissi yaşayamayacağız muhtemelen. Bu yüzden Ziyaretçiler’i seçiyorum. Aslında Good Vibrations da Başka Sinema’da gösterime girerse belli bir seyirci çekebilecek bir filme benziyor. Acaba Türkiye haklarını almak isteyen bir dağıtımcı çıkmaz mı?

Bilgi Notu: Yine bir çakışma bilgisi verelim. Bu seansta Good Vibrations’ı seçenler bir sonraki seansta Böcek filmine yetişemeyecekler.

———————-

17:00 – Böcek
17:30 – L’étrange Couleur Des Larmes De Ton Corps / Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi

Yine birbirinden çok farklı iki film var karşımızda. Böcek, yıllar önce Fasulye ile pek bir sevdiğimiz ama o zamandan beri televizyon dizilerine sıkışmış kalmış olan Bora Tekay’ın yeni filmi. Bir süper kahraman filmi çekmek isteyen iki arkadaşın hikayesini anlatan filmin yine farklı bir mizah anlayışı var belli ki. Bunun yanında daha ismi ile dikkat çeken Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi, 70’lerin İtalyan Giallo filmlerine çaktığı selamlara dikkat çeken bir film. Yönetmenlerin önceki festivallerde izlediğimiz filmi Amer de öyleydi ve kendi adıma sevdiğim bir film olmuştu. Ama herkesin hoşuna gidecek bir film olmadığını da itiraf etmeliyim. Bu kez yönetmenlerin görsel stillerini iyice ön plana çıkarırken hikayeyi fazlaca geri plana çektikleri söyleniyor, seveni kadar sevmeyeni de çok ama bu yorumlar filmi daha çok merak etmeme neden oluyor. Bu yüzden bu filmi seçtim. Umarım Böcek filmi bir şekilde gösterime girer.

Bilgi Notu: Benim gibi bu seans için Bedenindeki Gözyaşlarının Garip Rengi’ni seçtiyseniz, ne yazık ki Caniler Avcısı’nı sinemada izleme şansından mahrum kalacaksınız.

———————-

19:00 – The Night of the Hunter / Caniler Avcısı
19:30 – Kaze Tachinu / Rüzgar Yükseliyor

!f Ankara programını ilk gördüğümde Caniler Avcısı’nı sinemada izleyebileceğim için çok sevinmiştim. Zamanında değeri bilinmemiş ama şimdi klasikler arasında sayılan bu etkileyici film Robert Mitchum’un da en iyi performanslarından birini barındırıyor. Ancak yukarıda da belirttiğim gibi bir önceki seansta seçtiğim filmin uzunluğu nedeniyle bu filmi sinemada izleyemeyeceğim. Ama herkese tavsiye ediyorum kesinlikle. Caniler Avcısı’nın karşısındaki Rüzgar Yükseliyor da en az onun kadar ilgi çekici. Miyazaki ustanın son filmi olacağını açıkladığı bu yapım da kaçırılmaması gereken filmlerden. Zor bir seçim doğrusu ama bu yazı yazılana kadar bu filmin biletleri bitmiş durumda zaten. Yine de bilet bulamayanlar üzülmesin, 14 Mart’ta Başka Sinema’da gösterime girecek.

Bilgi Notu: Bu seans için Rüzgar Yükseliyor’u seçtiyseniz sonraki seanstaki Bela filmine yetişemiyorsunuz.

———————-

21:30 – Borgman / Bela
22:00 – The Double / Öteki

Önce peşin peşin şunu belirteyim. Bu seans için herhangi bir film seçmedim. Oscarları seyredebilmek için biraz uyku lazım ne de olsa. Bu saatlerde uyumayı planlıyorum. Yine de filmlerden bahsedelim. Hollanda’nın Oscar aday adayı Bela, evsiz bir adamın bir ailenin içine girerek evin tüm düzenini değiştirmesini anlatan absürt ve komik bir film izlenimi veriyor. Öteki ise günümüzde geçen bir Dostoyevski uyarlaması. Jesse Eisenberg’in Simon James ve James Simon isimli birbirine fiziksel olarak ikiz kadar benzeyen ama karakter olan taban tabana zıt iki karakteri canlandırdığı bu film de festivalin en ilgi çeken filmlerinden biri. Eğer iki filmden birini seçecek olsaydım, seçimim Öteki olurdu. Bunda Bela’nın 4 Nisan’da gösterime girecek olmasının da etkisi var elbette. Aslında Öteki’nin de Türkiye hakları Mars Group tarafından alınmış durumda. Umuyorum ki vizyona girer.

Bu yazıda sadece Cinemaximum Armada’da yapılacak gösterimlerden bahsettim. Festival kapsamında Ankara Üviversitesi, Başkent Üniversitesi, Bilkent Üniversitesi, ODTÜ ve Tayfa Kitapkafe’de kısa film gösterimleri yapılacağını da unutmayalım.

(*) Filmlerin Türkiye dağıtımcılarının olup olmadığı bilgisi festival kataloğundan, vizyon tarihi bilgileri ise http://www.boxofficeturkiye.com/ sitesinden alınmıştır. İlerleyen günlerde vizyon tarihi bilgilerinde değişiklik olması mümkündür.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.996 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.