Eylül 2020 için arşiv

Kanal B – Günce Programı (24 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Sekiz Yüz (Ba Bai / The Eight Hundred)
-Kovan
-David Copperfield’ın Çok Kişisel Hikayesi (The Personal History of David Copperfield)
-Ormandaki Cadı (Witches in the Woods)
-Ölümsüzlerin Savaşı (The Immortal Wars: Resurgence)
-Randıman
-Cin Baskını

Ankara Film Festivali

Geçen hafta, ülkemizde sinemaların yeniden açılması sonrasındaki, klasik anlamda kapalı salonlarda yapılacak olan ilk festivalin, Ankara Film Festivali olacağından bahsetmiştik. 3 Eylül tarihinde açılışı yapılan festivalde film gösterimleri 4 Eylül Cuma günü başlıyor ve bir hafta sürecek. Pandemi koşullarından dolayı, 2 salonda, günde 3’er seans olarak film gösterimleri yapılacağı için, festivalde alışık olduğumuz film sayısı biraz azalmış durumda. Festivalde bakanlığın sinemalar için uygun bulduğu tüm kuralların yanında ek önlemlerin de alındığı notunu düşelim ve programa bir göz atalım.

Öncelikle ulusal film yarışmalarında gösterilecek filmlerin listesini verelim:

Ulusal Uzun Film Yarışması:

  • Aşk, Büyü, vs. / Ümit Ünal
  • Bilmemek / Leyla Yılmaz
  • Ceviz Ağacı / Faysal Soysal
  • Kovan / Eylem Kaftan
  • Omar ve Biz / Maryna Er Gorbach, Mehmet Bahadır Er
  • Şair / Mehmet Emin Yıldırım
  • Topal Şükran’ın Maceraları / Onur Ünlü
  • Uzak Ülke / Erkan Yazıcı
  • Uzun Zaman Önce / Cihan Sağlam

Ulusal Kısa Film Yarışması:

  • Akvaryum / Anıl Kaya, Özgür Önurme
  • Barê Giran (Ağır Yük) / Yılmaz Özdil
  • Çamaşırsuyu / Büşra Bülbül
  • Evde Yok / Murat Emir Eren
  • Huşbe! (Sus!) / Nursel Doğan
  • İklim Değişimi / Yasemin Demirci
  • Meryem Ana / Mustafa Gürbüz
  • Münhasır / Yeşim Tonbaz Güler
  • Servis / Ramazan Kılıç
  • Topanga / Ayçıl Yeltan
  • Tor / Ragıp Türk
  • Veger (Dönüş) / Selman Deniz
  • Yağmur, Şnorkel ve Taze Fasulye / Yavuz Akyıldız
  • Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi / Erinç Durlanık

Ulusal Belgesel Film Yarışması:

  • Ada’m / Turgay Kural
  • Asfaltın Altında Dereler Var! / Yasin Semiz
  • Ege’nin Son Baharı / Onur Erkin
  • Enstantane / Hakan Aytekin
  • İçimdeki Küller / Ayten Başer Yetimoğlu
  • Kadınlar Ülkesi / Şirin Bahar Demirel
  • Kuyudaki Taş / Gökçin Dokumacı
  • Ovacık / Ayşegül Selenga Taşkent
  • Oyuncakçı Saklı Yadigarlar / Yağmur Kartal
  • Sessizliğin Gözyaşları / Ali İhtiyar
  • Tenere / Hasan Söylemez

Birisinde SİYAD jürisi, diğerinde ise ön jüri olduğum için, Ulusal Uzun ve Ulusal Kısa Film yarışmaları ile ilgili bir yorum yapamıyorum şimdilik. Ancak belgesel yarışmasından, Ankara’nın unutulan dereleri ile ilgili bir film olan Asfaltın Altında Dereler Var ve 80’li yıllarda Mardin’de çekilen bir fotoğrafın izini süren Enstantane filmlerini önerebilirim. Ovacık ve Tenere de merak ettiğim filmler.

Dünya Sineması:

Bu yıl, bu bölüm, Anısına, Vişegrad Dörtlüsü ve Festivallerden adı altında, 3 alt bölüme ayrılmış durumda.

Anısına bölümünde, her ikisinin de doğumlarının 100. yılı olması vesilesiyle, Federico Fellini ve Éric Rohmer’in birer filmi gösterilecek. Fellicini’nin Aylaklar (I Vitelloni) filmi, usta yönetmenin ilk dönem filmlerinden biri. Yönetmenin daha sonraki filmlerine göre daha gerçekçi bir damardan geldiği söylenebilir. Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise Rohmer sinemasının tüm özelliklerini taşıyan bir film. Her iki filmi de özellikle hiç izlememiş olanlara öneriyorum. Kendi adıma, tekrar izlemeye çalışacağım.

Vişegrad Dörtlüsü, son birkaç senedir festivalin içinde yer alan bir bölüm. Bu bölümde Çekya, Macaristan, Polonya ve Slovakya’dan filmler gösteriliyor. Zor ve tatsız günlerden geçtiğimiz bu yıl, bu bölüm için komedi filmleri seçilmiş. Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) bu seçkinin en ünlü filmi. Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) de adını duyduğumuz bir filmken Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Peter’in Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ve Andrzej Munk’un Eroica’sı ise ilginç keşifler olacak gibi gözüküyor.

Festivallerden bölümü ise bu yıl 6 yeni filmden oluşuyor. Bu bölümün ön plana çıkan filmi, hiç kuşkusuz ülkemizde de hatırı sayılır bir hayran kitlesi olan Christian Petzold’un Undine’si. Üstelik yine Paula Beer ve Franz Rogowski ile çalışmış. Petzold’un Paula Beer öncesindeki favori oyuncusu Nina Hoss ise Seçmeler (Das Vorspiel) filmi ile karşımızda. O da geçen senenin epeyce adı duyulan filmlerinden biriydi.

Geçtiğimiz yıllarda Uçan Süpürge’de filmlerini izlediğimiz Ulrike Ottinger’in otobiyografik belgeseli Paris Calligrammes da festivalin en merak ettiğim filmlerinden biri. Tıpkı, Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas) adlı animasyon gibi. Arne Körner’in Gasmann’ı ve Danilo Caputo’nun Rüzgârı Eken (Semina il vento) filmleri ise seçkinin bu bölümünün keşifleri olacak gibi duruyor.

İşte pandemi şartları altında nasıl bir ortamda gerçekleşeceğini merakla beklediğimiz ilk festivalin programı bu şekilde. Seyircinin ne kadar ilgi göstereceği, sonraki festivaller için de belirleyici olacak sanırım.

Sağlıklı festivaller dileğiyle, haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 4 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Kanal B – Günce Programı (17 Eylül 2020)

Bu haftaki program konuları:
Ankara Film Festivali
Adana Altın Koza Film Festivali
Ayvalık Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
– Radyoaktif (Radioactive)
– Duvara Karşı (Gegen die Wand / Head-On)
– Scoob!
– After Paramparça (After We Collided)
– Ajan Jade Black (Agent Jade Black)
– Ben Böyle Şansın

Vizyon Takibi: Subay ve Casus, Big Kill Kasabası, Kızıl Şampiyon, Cin Bebek 2, Renklerde Kaybolan Hayat, İntikam Soğuk Duş, Dinozorlar

J’accuse (Subay ve Casus):

Roman Polanski’nin yeni filmi. Tek başına bu cümle bile, hemen arkasından, sanat ve sanatçıyı ayırabilir miyiz, ayırmalı mıyız tartışmalarına kapı açıyor. Doğrusu Polanski de filmi kendi durumundan bağımsız değerlendirmemizi imkansız hale getirmiş. Bir an için, sınav kağıdında öğrencinin adını kapatan hoca gibi düşünelim ve filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmediğimizi varsayalım.
Karşımızda, Émile Zola’nın meşhur Suçluyorum metnini yazmasına neden olan Dreyfus olayı var. Alfred Dreyfus, o dönemde Fransa’daki az sayıdaki Yahudi subaydan biri. Aleyhindeki deliller incelenerek vatan haini ilan ediliyor, rütbeleri sökülüyor ve hapse atılıyor. Halkın büyük kısmı da ona karşı cephe alıyor. Bu olaydan bir süre sonra istihbarat biriminin başına getirilen Georges Picquart ise delillerin ne kadar yetersiz olduğunu fark ederek olayı inceliyor ve Dreyfus’un suçsuz olduğunu anlıyor. Ancak sistem için Dreyfus’un suçlu olması gerekli olduğu için kimse onu dinlemiyor. Giderek Picquart da vatan haini ilan edilme noktasına geliyor ama gerçeğin ortaya çıkması için onurlu mücadelesine devam ediyor.
Filmde bu süreç gayet temiz bir sinema ile, ilk yarıda zaman zaman sarksa da iş dava kısımlarına geldiğinde tempoyu da arttırarak anlatılmış. Oyunculuklar da gayet iyi. Zaten Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor. Yani film bu açılardan gayet iyi.
Pekiiii, şimdi sınav kağıdının üzerindeki isme bakalım: Roman Polanski.
Polanski’nin bu dönemde, belki de hayatındaki son film olarak (87 yaşında) bu konuyu seçmiş olmasının tesadüfle açıklanabilecek bir tarafı yok. Kendisini çok net bir şekilde Dreyfus’un yerine koyuyor. Beni günah keçisi olarak seçtiniz, hakkımdaki delilleri yeterince incelemediniz, rütbelerimi söktünüz (Amerika’da yönetmenlik yapamaması) ama eninde sonunda gerçek anlaşılacak, adalet yerini bulacak dediği çok açık.
Filme bu gözle bakınca da olumlu cümle kurmak zorlaşıyor. Yukarıda kurduğum “Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor.” cümlesini tekrarlamak istiyorum. Bu kadar tartışmalı bir figür olarak, filminde yer alan isimler gerçekten şaşırtıcı.
Neticede, iyi film diyorum ama arkasında yatan niyetin beni rahatsız ettiğini de söylemeden geçemiyorum.
Çok tartışmalı ödüllerine gelince, César’daki senaryo ödülüne tamam diyelim de karşısında Céline Sciamma ve Ladj Ly varken, yönetmen ödülü gerçekten çok abartılı olmuş. Venedik’te Martel’in başkanlığındaki jürinin ödülü de epey tartışılmıştı ama oradaki filmlerden izlediklerime bakıyorum da pek itiraz edemedim. Olabilir.

Big Kill:

Bu film için, klasik bir westernden ne bekliyorsanız o diyebiliriz. İyi adamlar, kötü adamlar, femme fatale’ler, yozlaşmış din adamları, düellolar, çatışmalar, her türlü western klişesi filme dolmuş. Ama filmin amacı da bu zaten. Jason Patric ve Lou Diamond Phillips isimlerini görünce, bu nedir kardeşim, 90’larda mıyız demiştim. Tam da öyle aslında. Sanki western türüne hiçbir yenilik gelmemiş gibi bir film. Ama o yüzden de tuhaf bir çekiciliği var. Yani, iyi film diyemem tabii de eski western filmlerini seviyorsanız, beyninizi boşa alıp izlemelik. Film de bunun farkında olduğu için kendisiyle dalgasını da geçiyor neyse ki. Yoksa çekilmez olabilirdi. Karakterler tek boyutlu olunca, oyunculuklar da öyle. Yalnız Stephanie Beran’ın sevişirken döverim, öpüşürken bıçağı böğrüne sokarım diyerek özetleyebileceğimiz karakterine düştüğümü söyleyebilirim 🙂
Şunu tekrarlamak istiyorum yalnız. Tamam, ben belli bir keyif aldım ama dağıtımcılarımız bu filmlerin salonlara hareket getireceğini düşünmüyordur umarım. Bu filmler, normalde de çok izlenmezdi zaten, yeni normalde hiç izlenmiyor.

Indian Horse (Kızıl Şampiyon):

Dünyanın farklı yerlerinden filmler gördükçe, farklı ülkelerin çok benzer günahları olduğunu öğreniyoruz. O kadar çok ülke “ikinci sınıf” gördüğü vatandaşlarının kendi geleneklerini yaşamasını, anadillerini konuşmasını engellemeye çalışmış ki. Bu da Kanada’dan bir örnek. Bölgedeki yerli çocuklar, uzun yıllar boyunca zorla ailelerinden alınıp, Hristiyan okullarına verilmiş. Burada İngilizce konuşmaya ve din değiştirmeye zorlanmışlar. Üstelik bu okullar, etkilerini yitirseler bile 1996’ya kadar varlıklarını sürdürmüşler. Bu film de o okullardan birinde yetişip, buz hokeyine olan yeteneği ile yükselen bir çocuğun öyküsü. Öfkesini sporuna yansıtarak başarılı olmuş. Bir roman uyarlaması ama gerçek bir hikaye de olabilirdi. Zaten muhtemelen, bir takım gerçek olaylardan yola çıkılmış. Aslında çok fazla örneğini gördüğümüz bir spor filmi. Başarılı olacağına kimsenin inanmadığı karakterimiz, yeteneğini gösterdikçe yükselir, giderek takım arkadaşlarının saygısını da kazanır, ünlenince bir kriz yaşar ve…
İşte o “ve”den sonrası bu filmde biraz farklı. Spoiler vermeyeyim ama beklediğimiz klişeye doğru gitmiyor diyeyim. Ama bu sefer de başka bir klişeye yaslanıyor ne yazık ki.
Anlattığı konu ile başta ilgimi çekti ama çok bildiğimiz birkaç tür filmin birleşimi gibi bir noktaya giderek ışıltısını kaybetti.
Sonuç olarak, Kanada açısından, yaptıklarımızla yüzleşelim filmi olarak önemli buluyorum ama film olarak çok iyi olduğunu söylemek zor.

Cin Bebek 2:

Eveeeet. İşte Tenet’ten sonra, haftanın en çok izlenen filmi. Film için bir eleştiri yazmaktansa, yapanlara bazı sorularım olacak.
Soru 1: Bu filmin ilki 3 Ocak 2020’de gösterime girmiş. Pandemi döneminde oturup bu filmi mi çektiniz, seriye güvenip LOTR misali iki filmi birlikte mi çekmiştiniz?
Soru 2: Filmdeki cin için neden kurtadam animasyonu kullanılmış?
Soru 3: Baş karakterimizin atanamayan genç bir öğretmen olmasının altında sosyal bir mesaj mı var?
Soru 4: Ezan okunurken, neden Türkçe altyazı görüyoruz? Bu da gizli bir Türkçe ezan mesajı mı?
Soru 5: Bu film korku filmi iken ben neden bazı sahnelerde kahkahalarla güldüm?
Soru 6: İlahi gibi başlayıp, İslami rap haline dönüşen şarkı spotify’da var mı? Dönüp dönüp, onu dinlemek istiyorum. Hayatımda böyle bir şarkı duymadığıma eminim.
Soru 7: Film bir üçleme, dörtleme, beşleme olacak mı? Cin Bebek büyüyecek mi? Bir Omen olup, ülkenin başına geçecek mi?

Renklerde Kaybolan Hayat:

“Fikret Mualla’nın hayatı ile ilgili bir film yapmışlar, ilginç olabilir” dedikten hemen sonra yönetmenin önceki filmleri neymiş diye bakıyorsunuz ve sonuç: Fists of Righteous Harmony.
Valla açıkçası, hangi film daha kötü, karar veremedim.
Yönetmen esasen, görsel efekt sanatçısı. 20 yıldır o işi yaptığına ve epey önemli filmde yer aldığına göre, işinde de başarılı. Ama o işin, bu filme yansıması, neredeyse bütün sahnelerin yeşilde çekilmesi ve bunun her sahnede hissedilmesi olmuş. Filmde Nazım Hikmet’i Bora Gencer canlandırıyor der ve başka şey söylemeye gerek yok diye bitirirdim ama diyemiyorum. Çünkü Bora Gencer, en azından doğal bir oyunculuk tutturabilmiş. Okan Bayülgen (Pablo Picasso), Bedri Baykam (Neyzen Tevfik) gibi isimler o kadar abartılı oynuyor ki.

İntikam Soğuk Duş:

Karısı ve kızı öldürülen bir adamın, hapisten çıktıktan sonra suçlunun ve onu koruyanların peşine düşmesini anlatan bir film. Fragmandan da belli olduğu üzere, bu filme de iyi demek mümkün değil ama gidiş yoluna puan verdim. Yine de sınıfı geçmeye yetmedi. Yönetmen benzer intikam hikayelerini seviyor olmalı, hikaye yapısını iyi kurmuş. İntikamcı adamımız, mahkemede yalan yere şahitlik eden herkesi tek tek öldürür ve en sona katili saklar. Katilin korkusu giderek artar, bu arada polisler de adamımızın peşindedir. Burada sorun yok. Fakat diyaloglar, oyunculuklar, olayların birbirine bağlanışı vs. o kadar kötü ki, film bir türlü toparlanamıyor.
Basit bir örnek: Adamımızın silaha ihtiyacı var. Çözüm: Karşısına yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı çıkar. Bakın şu işe ki, onun elinde kayıtsız bir silah vardır. Polislerin, gözlerinin önündeki olayları bile anlamayacak kadar beceriksiz olması da işin başka bir tarafı. Cinayet önlerinde işlense, acaba kim öldürdü diyecek gibiler.
Neticede yönetmeni, cin filmi çeker parayı götürürüz demediği için sevdim ama olmamış diyoruz.

Dino Brained (Dinozorlar):

Çocuklara, dinozor nedir, hangi çeşitleri vardır sorusunun cevabını anlatmak için yapılmış, 1 saatlik bir eğitim filminin neden vizyona girdiğini anlamadım. Bundan sonra EBA eğitimleri de vizyona girsin, para verip izleyelim bence.
Yaptığı işi de gayet sıkıcı yapıyor üstelik. Hedef kitlesi olan çocukların ilgisini çekebileceğini sanmıyorum. Pandemiden bir süre önce vizyona giren, benzer mantıkla çekilmiş, deniz hayvanlarını anlatan bir eğitim filmi de vardı. O daha ilgi çekiciydi mesela.

Kanal B – Günce Programı (3 Eylül 2020)

2015 yılından beri düzenli olarak konuk olduğum, Kanal B’deki Günce programındaki sinema sohbetlerimizi de bundan böyle bloga eklemeye karar verdim. Sinema ile ilgili yazıp çizdiklerimle beraber dursun.

Sinemalar tekrar açıldıktan sonra yaptığımız ilk programda, pandemi döneminde neler oldu, bundan sonra neler olabilir, Tenet bekleneni verdi mi gibi konuları konuştuk ve Ankara Film Festivali’nden bahsettik.

Olur da, önceki programları merak ederseniz bir kısmına şuradan erişebilirsiniz:
https://www.youtube.com/playlist?list=PLqulVPrPpRW9G6XWU0JsHcwIu_QYADqf3

Festivaller Yaklaşıyor

Sinemaların yeniden açılması sonrası en çok beklenen film Tenet’ti. Geçen haftalarda da belirttiğimiz gibi, tüm sektör gözünü dikmiş, bu filmi bekliyordu. Nitekim geçtiğimiz Çarşamba günü gösterime giren Tenet, sinemalarda belli bir hareketlilik yaratmış oldu. İlk günlerde, özellikle IMAX salonlarının, mevcut durumda izin verilen şartlar dahilinde, satılabilecek bilet sayısında üst limitleri zorladıklarını gördük. Diğer salonlar da fena gitmiyor gibi ama beklenen performansa erişilebilmesi için, daha güvenli bir ortamın oluşması gerekiyor. Yine de Tenet örneği, seyircinin ilgisini çekecek filmlerin salonları belli oranlarda da olsa doldurabileceğini göstermiş oldu. Geçen hafta da yazdığımız gibi, Warner Bros, Tenet’in seyirci sayılarını şimdilik açıklamayacağını belirtmişti. Büyük ihtimalle Amerika vizyonundan sonra açıklanacak (Amerika’da büyük eyaletlerde henüz sinemaların açılmadığını, bu nedenle de Tenet’in orada bir sonraki hafta gösterime gireceğini not olarak düşelim).

Peki film nasıldı? Doğrusunu söylemek gerekirse farklı yorumlar var ama ülkemizdeki eleştirmenler tarafından çok fazla sevilmediğini söylemek lazım. Kişisel olarak ben de çok sevmediğimi, özellikle senaryo ve diyaloglar konusunda ciddi sorunları olduğunu düşündüğümü söyleyebilirim. Nolan, bulduğu fikre âşık olmuş ve görsel olarak çok büyük sahneler oluşturma isteğine kapılmış ama iyi bir film yapmak için gerekli bazı noktaları unutmuş gibi. Bu yazı yazıldığında henüz genel seyircinin filme yönelik düşüncelerini çok fazla duyma fırsatımız olmadı ama önümüzdeki günlerde seyircilerin fikirleri de netleşir. Elbette Tenet’in çok iyi bir film olduğunu düşünenler de var. Yurtdışındaki yorumların biraz daha iyi olduğu da söylenebilir.

Ankara Film Festivali:

Festivaller yaklaşıyor dedik ama şu ana kadar yine Tenet’ten bahsettik. Sinemaları hareketlendiren unsurlardan biri, büyük Hollywood filmleri ise diğeri de festivaller. Yaz boyu online festivaller ile geçti. İstanbul Film Festivali, ulusal uzun ve kısa metraj yarışmalarını online ve açık hava sinemasının ortak olarak kullanıldığı bir şekilde yaptı. Ama bunlar klasik anlamdaki bir festivalin tadını vermedi tabii ki. Önümüzdeki hafta, Ankara Film Festivali, bu ülkemizde bu süreçte düzenlenecek olan, klasik şekilde kapalı salonlarda yapılan ilk festival olmaya hazırlanıyor. Elbette yeni normal kuralları kapsamında. Seyirciler arasında birer koltuk boşluk bırakılarak salonların kapasiteleri düşürülecek, salonlarda yeme-içmeye izin verilmeyecek, seans aralıkları uzun tutulacak ve buna bağlı olarak günlük seans sayısı düşecek. Seans sayıları azaldığı için festival programı da normalde alışık olduğumuzdan daha küçük bir program olacak gibi gözüyor. Ulusal uzun, kısa ve belgesel yarışma filmlerinin sayısı eskisi gibi. Zaten bu filmlerin seçimi aylar önceden tamamlanmıştı. Ancak Dünya Sineması bölümünün kapsamı küçültülmüş görünüyor. Yine de Undine gibi ilgi çekecek örnekler var.

Önümüzdeki hafta Ankara Film Festivali’nin programına daha detaylı bir bakış atarız ama 28 Ağustos itibarıyla biletlerin satışa sunulmuş olmasının beklendiğini hatırlatalım. Bu festivale seyircilerin göstereceği ilgi, diğer festivaller için de belirleyici olacak sanırım. Sırada İstanbul Film Festivali’nin kapalı salonlarda yapılacak bölümü, Adana Altın Koza ve Antalya Altın Portakal var. İstanbul Film Festivali yine hibrid bir yapıda olacak büyük ihtimalle. Altın Koza’nın online olacağı, Altın Portakal’ın ise açık hava ağırlıklı olacağı söyleniyor. Tarihler yaklaştıkça, detaylar netleşir.

Uluslararası festivaller ve oyuncu ödülleri:

Bir de işin uluslararası büyük festivaller tarafı var elbette. Berlin Film Festivali, tam da salgının ilk başladığı dönemde, Çin dışındaki ülkeler henüz büyük tedbirler almamışken yapılmış ve bitmişti. O festivale katılmış sinema yazarlarından biri olarak çoğunlukla, tıklım tıklım dolu salonlarda film izlediğimizi ve ülkeye tedirgin bir şekilde döndüğümüzü söyleyebilirim. Sonrasında Cannes’ın ne olacağı uzun süre tartışıldı. Festival yöneticileri uzunca bir süre festivali yapabilmek için direndiler ama sonunda bu seneyi Cannes seçkisi adı altında bir grup filmi açıklamakla geçirdiler. Yaz boyunca yapılması gereken Karlovy Vary gibi bazı festivaller iptal edilirken, bazı festivaller de açık hava festivali şeklinde yapıldı. Online yapmayı tercih eden daha küçük festivaller de oldu. Uluslararası düzeyde önümüzdeki en büyük festival ise Venedik Film Festivali. Tam da Ankara Film Festivali ile aynı tarihler arasında yapılacak olan festival de dünyadaki diğer festivaller için belirleyici olacak gibi gözüküyor.

Bu arada Berlin Film Festivali ise, önümüzdeki sene yapılacak festival ile ilgili bir kararını açıklayarak, haftanın sinema gündemini değiştirdi. Festival, önümüzdeki yıldan itibaren oyuncu ödüllerini kadın oyucu ve erkek oyuncu olarak ayırmayacak, en iyi oyuncu ve en iyi yardımcı oyuncu olarak iki ödül verecek (daha önce yardımcı oyuncu ödülü yoktu, yani ödül sayısı değişmemiş oldu). Bu durum, farklı ortamlarda zaman zaman tartışılan bir konuydu. İlk adımı Berlinale atmış oldu ve tartışmalar da peşinden geldi. Kişisel olarak, nasıl ki yönetmen, kurgucu, görüntü yönetmeni ve bunun gibi diğer kategorilerde cinsiyet ayrımı yoksa, ideal bir durumda, oyuncu kategorisinde de olmaması gerektiğini düşünüyorum. Hatta baştan bu ayrımın getirilmiş olmasının nedeninin, oyuncuların sinemada en çok göz önünde olan insanlar olmasından dolayı, ödül törenlerinin daha fazla ilgi çekebilmesi için, daha fazla oyuncunun adının anılması isteğinden geldiğini düşünüyorum. Bu açıdan olumlu bir gelişme olarak görüyorum.

Bu konuda farklı görüşü olanlar ise, sistemin erkek egemen bir sistem olmasından dolayı, oyunculuk ödüllerini erkeklerin domine edeceğini düşünüyorlar. Ödül sistemini geçmişe yönelik çalıştırırsak bu doğru olabilir ancak günümüzde gelinen noktada durumun böyle olmayacağını düşünüyorum. Yine de üst üste iki yıl bir erkek oyuncuya ödül verilirse, bir sonraki yılın jürisinin üzerinde bir baskı oluşacağını da düşünmek mümkün. Tam da bu yüzden, genel olarak jürilerin en iyi oyuncu ödülünü bir cinsiyete verirken yardımcı kadın oyuncu ödülünü diğer cinsiyete vermeye eğilimli olacağını düşünüyorum. İki cinsiyetli bir yapı üzerinden konuştuğumun farkındayım ama büyük ihtimalle, çok yakın bir gelecekte trans kadın, trans erkek ya da kendisini cinsiyetsiz olarak tanımlayan oyuncuların da bu ödüllerden biri alacağını göreceğiz. 2017’de Daniela Vega bu ödüle çok yakındı örneğin. Önümüzdeki birkaç yıl bu kararın diğer festivalleri ve ödülleri de etkileyip etkilemediğini göreceğiz.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 30 Ağustos’ta 2014 yapımı, Gri Savaş filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 28 Ağustos’ta Seninle Başım Dertte, 30 Ağustos’ta ise National Theatre’ın Hamlet oyununun gösterimi (canlı olarak sahne üzerinden kayda alınmış) var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği’nin düzenlediği açıkhava gösterimleri de bu ay başlıyor. 28 Ağustos’ta Sydney Pollack’ın Atları da Vururlar filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 28 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Yarın Yokmuş Gibi, Oda, Hayallerin Peşinde, Ran, 13. Mezar

Palm Springs (Yarın Yokmuş Gibi):

Aynı günün tekrar tekrar yaşandığı filmlerinin sayısı son zamanlarda giderek arttı ama en iyisi halen Groundhog Day galiba. Palm Springs, birden fazla kişinin durumun farkında olması dışında türe pek bir yenilik katmıyor ama keyifli bir film. Andy Samberg ve Cristin Milioti birbirlerine yakışmışlar. Ki romantik komedilerde en önemli olan şeylerden biri bu. Giderek birbirlerine yakınlaşmaları, ilişkilerindeki kriz noktaları gayet ikna edici. Özellikle günü beraber tekrarladıklarında yaptıkları çok eğlenceli. Yaşanan olayın nedenine niçinine fazla girmemesi de bu film için doğru. Tekrardan çıkmak için yaptıkları ikna edici değilse de derin bilimsel açıklamalara girmek bu filmin işi değil, onu Dark gibi örneklere bırakmak lazım. Yine de senaryoda beni tatmin etmeyen birkaç nokta oldu. Biri, Sarah karakterinin kimin yanında uyandığının filmin ortasına kadar saklanması. Yani, tecrübesiz bir seyirci değilseniz, daha ilk birkaç döngüde anlıyorsunuz zaten. Bir de eğer bir şeyleri atlamadıysam, Nyles’ın en başlarda mağaraya girmesine bir anlam veremedim. Sarah’ın döngüsü o hareket sonrasında başlıyor ama Nyles’ın öyle bir şey yapmasına gerek yok ki. Filmde defalarca ölüyor ve aynı günde diriliyor zaten.
Sinemalar açıldığından beri vizyona giren filmler arasında, geniş kitleye en çok hitap edebilecek film bu gibi gözüküyor. Sinemalar kapalıyken ortamlara düşmüş olması gibi bir handikabı var ama konuştuğum sinemacılar fena seyirci çekmediğini söylediler (ben yine tek izledim).

The Room (Oda):

Çok bir beklentim yoktu ama değerlendirilememiş bazı fırsatlara rağmen bayağı hoşuma gitti. Bir defa, fikir iyi. Odanın içinde istediğiniz her şey gerçek oluyor ama evin dışına çıkartırsanız yok oluyor. 2019 filmi olmasa, kovid sonrası yazıldığını düşünebilirdim. İnsan ister istemez, aylarca evde kaldığımızda böyle fantastik bir durum olsa ne yapardım diye düşünüyor. Valla sanki ben, yıllarca evde mutlu mesut yaşamaya devam ederdim gibime geliyor. Evden dışarı sadece sinemada film izlemek için çıksam yeterli olurdu. Zaten öyle yapıyorum. Finale doğru devreye giren, erkek çocuğun annesine ilgi duyduğu, babasını düşman olarak gördüğü dönemde, o kafa yapısı ile birden büyüse ve hala aynı şeyleri hissetmeye devam etse ne olurdu sorusu da ilginç. Daha iyi işlenebilecek yerlerden biri buydu mesela. Genel olarak evin içindeki sahneleri, hatta evin içindeki farklı evren kısımlarını sevdim ama dışarıya çıkılan yerlerde film zayıflıyor. Özellikle akıl hastanesindeki, evin eski sakini kısmı fazlasıyla klişeydi. Onun hikayesini, Tanrı mevzusuna bağlaması da pek olmamış.
Ama genel olarak, sinemalar açıldıktan sonra izlediğim filmler içinde en keyif aldıklarımdan biri diyebilirim. Türü sevenlere (tür için korkudan ziyade, fantastik demek daha doğru sanırım).

The Peanut Butter Falcon (Hayallerin Peşinde):

Toplumdan belli nedenlerle dışlanmış iki insanın (bir süre sonra üç kişi oluyorlar) yol hikayesi. Başlarından geçen kötü bazı olaylara ve tehditlere karşın, keyifli bir kendini iyi hisset filmi aslında. Keyifli bir film ama kahramanlarımızın karşısına çıkan karakterler genellikle çok iyi kalpli olunca filmin merak duygusu ve kalıcılığı azalıyor. Hatta filmin kötü adamları bile kendi açılarından haklılar aslında. Shia LaBeouf ve gerçekten Down sendromlu olan Zack Gottsagen, iyi bir uyum yakalamışlar ve filmi izlettiriyorlar. Dakota Johnson da o uyumu yakalamış ama karakteri o kadar gerçeklikten kopuk ki. O karakterin, bu ikilinin yolculuğuna katılmasını anlamlandırmak çok zor.

Ran:

Akira Kurosawa’nın en görkemli filmlerinden birini sinema perdesinde tekrar izlemek çok güzeldi ama çok küçük bir salonda gösteriliyor (en azından Ankara’da). Keşke IMAX gibi dev gibi bir perdede izleyebilseydik. Böyle klasikleşmiş filmler için çok fazla diyecek bir şey yok ama Kurosawa’nın bambaşka bir kültürden gelip, Shakespeare’in Kral Lear’ını yerelleştirmesine tekrar hayran kaldım. Bu durum Shakespeare’in metinlerinin her zamana ve mekana uyum sağlayabileceğini de gösteriyor elbette. Görkemli sahnelerin iyi bir hikayenin içine nasıl yedirileceği, hikayenin bir parçası olacağı konusunda da bir ders adeta. Üstelik aradan geçen 35 yılda da etkisinden bir şey kaybetmemiş. O kalabalık sahnelerde her figüranın gerçek olduğunu bilmek gerçekten filme çok şey katıyor. Başka zaman olsa, sinemada izleme fırsatını kaçırmayın derdim ama şimdi işin içinde bir de hastalık riski var. Umarım daha sağlıklı günlerde, Başka Çarşamba’da falan tekrar gösterilir.

13 Graves (13. Mezar):

Dağıtımcılarımızın muhtemelen indirim raflarından, 3 alana 1 bedava kampanyalarından aldığı, kimsenin duymadığı filmlerden biri daha. İki kiralık katilin, cesetleri gömdükleri ormandan çıkamayışlarını ve suçluluk duyguları ile yüzleşmelerini anlatıyor. Filmin büyük kısmı 3 kişinin ormanda ve ormandaki bir kulübede dönüp durmaları ve geçmişi hatırlamaları şeklinde geçiyor. Ama eldeki kısıtlı bütçeyi, son 15 dakikadaki sahnelere yığmışlar. Orada oyuncu sayısı ve prodüksiyon kalitesi görece olarak artıyor. Hatta son bölümde ufaktan bir Wicker Man havası bile yaratmaya çalışmışlar. Neticede vasat bir film. Aslında katillere değil de onlara görevlerini veren acımasız kadın karaktere odaklansalar, daha güzel bir film çıkabilirmiş. Terri Dwyer’ın gayet abartılı oynadığı bu karakter (keyifli bir abartı), geçmişte kocasını öldürtmüş, filmin başında da öz oğlunun ölüm emrini, onun gözlerinin içine baka baka veriyor. Kesinlikle filmin en ilginç karakteri ama çok az görünüyor.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 278.621 hits
Eylül 2020
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: