18 Eyl 2020 için arşiv

Vizyon Takibi: Subay ve Casus, Big Kill Kasabası, Kızıl Şampiyon, Cin Bebek 2, Renklerde Kaybolan Hayat, İntikam Soğuk Duş, Dinozorlar

J’accuse (Subay ve Casus):

Roman Polanski’nin yeni filmi. Tek başına bu cümle bile, hemen arkasından, sanat ve sanatçıyı ayırabilir miyiz, ayırmalı mıyız tartışmalarına kapı açıyor. Doğrusu Polanski de filmi kendi durumundan bağımsız değerlendirmemizi imkansız hale getirmiş. Bir an için, sınav kağıdında öğrencinin adını kapatan hoca gibi düşünelim ve filmin yönetmeninin kim olduğunu bilmediğimizi varsayalım.
Karşımızda, Émile Zola’nın meşhur Suçluyorum metnini yazmasına neden olan Dreyfus olayı var. Alfred Dreyfus, o dönemde Fransa’daki az sayıdaki Yahudi subaydan biri. Aleyhindeki deliller incelenerek vatan haini ilan ediliyor, rütbeleri sökülüyor ve hapse atılıyor. Halkın büyük kısmı da ona karşı cephe alıyor. Bu olaydan bir süre sonra istihbarat biriminin başına getirilen Georges Picquart ise delillerin ne kadar yetersiz olduğunu fark ederek olayı inceliyor ve Dreyfus’un suçsuz olduğunu anlıyor. Ancak sistem için Dreyfus’un suçlu olması gerekli olduğu için kimse onu dinlemiyor. Giderek Picquart da vatan haini ilan edilme noktasına geliyor ama gerçeğin ortaya çıkması için onurlu mücadelesine devam ediyor.
Filmde bu süreç gayet temiz bir sinema ile, ilk yarıda zaman zaman sarksa da iş dava kısımlarına geldiğinde tempoyu da arttırarak anlatılmış. Oyunculuklar da gayet iyi. Zaten Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor. Yani film bu açılardan gayet iyi.
Pekiiii, şimdi sınav kağıdının üzerindeki isme bakalım: Roman Polanski.
Polanski’nin bu dönemde, belki de hayatındaki son film olarak (87 yaşında) bu konuyu seçmiş olmasının tesadüfle açıklanabilecek bir tarafı yok. Kendisini çok net bir şekilde Dreyfus’un yerine koyuyor. Beni günah keçisi olarak seçtiniz, hakkımdaki delilleri yeterince incelemediniz, rütbelerimi söktünüz (Amerika’da yönetmenlik yapamaması) ama eninde sonunda gerçek anlaşılacak, adalet yerini bulacak dediği çok açık.
Filme bu gözle bakınca da olumlu cümle kurmak zorlaşıyor. Yukarıda kurduğum “Fransız sinemasının önemli oyuncularının bir kısmı da irili ufaklı rollerde arz-ı endam ediyor.” cümlesini tekrarlamak istiyorum. Bu kadar tartışmalı bir figür olarak, filminde yer alan isimler gerçekten şaşırtıcı.
Neticede, iyi film diyorum ama arkasında yatan niyetin beni rahatsız ettiğini de söylemeden geçemiyorum.
Çok tartışmalı ödüllerine gelince, César’daki senaryo ödülüne tamam diyelim de karşısında Céline Sciamma ve Ladj Ly varken, yönetmen ödülü gerçekten çok abartılı olmuş. Venedik’te Martel’in başkanlığındaki jürinin ödülü de epey tartışılmıştı ama oradaki filmlerden izlediklerime bakıyorum da pek itiraz edemedim. Olabilir.

Big Kill:

Bu film için, klasik bir westernden ne bekliyorsanız o diyebiliriz. İyi adamlar, kötü adamlar, femme fatale’ler, yozlaşmış din adamları, düellolar, çatışmalar, her türlü western klişesi filme dolmuş. Ama filmin amacı da bu zaten. Jason Patric ve Lou Diamond Phillips isimlerini görünce, bu nedir kardeşim, 90’larda mıyız demiştim. Tam da öyle aslında. Sanki western türüne hiçbir yenilik gelmemiş gibi bir film. Ama o yüzden de tuhaf bir çekiciliği var. Yani, iyi film diyemem tabii de eski western filmlerini seviyorsanız, beyninizi boşa alıp izlemelik. Film de bunun farkında olduğu için kendisiyle dalgasını da geçiyor neyse ki. Yoksa çekilmez olabilirdi. Karakterler tek boyutlu olunca, oyunculuklar da öyle. Yalnız Stephanie Beran’ın sevişirken döverim, öpüşürken bıçağı böğrüne sokarım diyerek özetleyebileceğimiz karakterine düştüğümü söyleyebilirim 🙂
Şunu tekrarlamak istiyorum yalnız. Tamam, ben belli bir keyif aldım ama dağıtımcılarımız bu filmlerin salonlara hareket getireceğini düşünmüyordur umarım. Bu filmler, normalde de çok izlenmezdi zaten, yeni normalde hiç izlenmiyor.

Indian Horse (Kızıl Şampiyon):

Dünyanın farklı yerlerinden filmler gördükçe, farklı ülkelerin çok benzer günahları olduğunu öğreniyoruz. O kadar çok ülke “ikinci sınıf” gördüğü vatandaşlarının kendi geleneklerini yaşamasını, anadillerini konuşmasını engellemeye çalışmış ki. Bu da Kanada’dan bir örnek. Bölgedeki yerli çocuklar, uzun yıllar boyunca zorla ailelerinden alınıp, Hristiyan okullarına verilmiş. Burada İngilizce konuşmaya ve din değiştirmeye zorlanmışlar. Üstelik bu okullar, etkilerini yitirseler bile 1996’ya kadar varlıklarını sürdürmüşler. Bu film de o okullardan birinde yetişip, buz hokeyine olan yeteneği ile yükselen bir çocuğun öyküsü. Öfkesini sporuna yansıtarak başarılı olmuş. Bir roman uyarlaması ama gerçek bir hikaye de olabilirdi. Zaten muhtemelen, bir takım gerçek olaylardan yola çıkılmış. Aslında çok fazla örneğini gördüğümüz bir spor filmi. Başarılı olacağına kimsenin inanmadığı karakterimiz, yeteneğini gösterdikçe yükselir, giderek takım arkadaşlarının saygısını da kazanır, ünlenince bir kriz yaşar ve…
İşte o “ve”den sonrası bu filmde biraz farklı. Spoiler vermeyeyim ama beklediğimiz klişeye doğru gitmiyor diyeyim. Ama bu sefer de başka bir klişeye yaslanıyor ne yazık ki.
Anlattığı konu ile başta ilgimi çekti ama çok bildiğimiz birkaç tür filmin birleşimi gibi bir noktaya giderek ışıltısını kaybetti.
Sonuç olarak, Kanada açısından, yaptıklarımızla yüzleşelim filmi olarak önemli buluyorum ama film olarak çok iyi olduğunu söylemek zor.

Cin Bebek 2:

Eveeeet. İşte Tenet’ten sonra, haftanın en çok izlenen filmi. Film için bir eleştiri yazmaktansa, yapanlara bazı sorularım olacak.
Soru 1: Bu filmin ilki 3 Ocak 2020’de gösterime girmiş. Pandemi döneminde oturup bu filmi mi çektiniz, seriye güvenip LOTR misali iki filmi birlikte mi çekmiştiniz?
Soru 2: Filmdeki cin için neden kurtadam animasyonu kullanılmış?
Soru 3: Baş karakterimizin atanamayan genç bir öğretmen olmasının altında sosyal bir mesaj mı var?
Soru 4: Ezan okunurken, neden Türkçe altyazı görüyoruz? Bu da gizli bir Türkçe ezan mesajı mı?
Soru 5: Bu film korku filmi iken ben neden bazı sahnelerde kahkahalarla güldüm?
Soru 6: İlahi gibi başlayıp, İslami rap haline dönüşen şarkı spotify’da var mı? Dönüp dönüp, onu dinlemek istiyorum. Hayatımda böyle bir şarkı duymadığıma eminim.
Soru 7: Film bir üçleme, dörtleme, beşleme olacak mı? Cin Bebek büyüyecek mi? Bir Omen olup, ülkenin başına geçecek mi?

Renklerde Kaybolan Hayat:

“Fikret Mualla’nın hayatı ile ilgili bir film yapmışlar, ilginç olabilir” dedikten hemen sonra yönetmenin önceki filmleri neymiş diye bakıyorsunuz ve sonuç: Fists of Righteous Harmony.
Valla açıkçası, hangi film daha kötü, karar veremedim.
Yönetmen esasen, görsel efekt sanatçısı. 20 yıldır o işi yaptığına ve epey önemli filmde yer aldığına göre, işinde de başarılı. Ama o işin, bu filme yansıması, neredeyse bütün sahnelerin yeşilde çekilmesi ve bunun her sahnede hissedilmesi olmuş. Filmde Nazım Hikmet’i Bora Gencer canlandırıyor der ve başka şey söylemeye gerek yok diye bitirirdim ama diyemiyorum. Çünkü Bora Gencer, en azından doğal bir oyunculuk tutturabilmiş. Okan Bayülgen (Pablo Picasso), Bedri Baykam (Neyzen Tevfik) gibi isimler o kadar abartılı oynuyor ki.

İntikam Soğuk Duş:

Karısı ve kızı öldürülen bir adamın, hapisten çıktıktan sonra suçlunun ve onu koruyanların peşine düşmesini anlatan bir film. Fragmandan da belli olduğu üzere, bu filme de iyi demek mümkün değil ama gidiş yoluna puan verdim. Yine de sınıfı geçmeye yetmedi. Yönetmen benzer intikam hikayelerini seviyor olmalı, hikaye yapısını iyi kurmuş. İntikamcı adamımız, mahkemede yalan yere şahitlik eden herkesi tek tek öldürür ve en sona katili saklar. Katilin korkusu giderek artar, bu arada polisler de adamımızın peşindedir. Burada sorun yok. Fakat diyaloglar, oyunculuklar, olayların birbirine bağlanışı vs. o kadar kötü ki, film bir türlü toparlanamıyor.
Basit bir örnek: Adamımızın silaha ihtiyacı var. Çözüm: Karşısına yıllardır görmediği ilkokul arkadaşı çıkar. Bakın şu işe ki, onun elinde kayıtsız bir silah vardır. Polislerin, gözlerinin önündeki olayları bile anlamayacak kadar beceriksiz olması da işin başka bir tarafı. Cinayet önlerinde işlense, acaba kim öldürdü diyecek gibiler.
Neticede yönetmeni, cin filmi çeker parayı götürürüz demediği için sevdim ama olmamış diyoruz.

Dino Brained (Dinozorlar):

Çocuklara, dinozor nedir, hangi çeşitleri vardır sorusunun cevabını anlatmak için yapılmış, 1 saatlik bir eğitim filminin neden vizyona girdiğini anlamadım. Bundan sonra EBA eğitimleri de vizyona girsin, para verip izleyelim bence.
Yaptığı işi de gayet sıkıcı yapıyor üstelik. Hedef kitlesi olan çocukların ilgisini çekebileceğini sanmıyorum. Pandemiden bir süre önce vizyona giren, benzer mantıkla çekilmiş, deniz hayvanlarını anlatan bir eğitim filmi de vardı. O daha ilgi çekiciydi mesela.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 277.148 hits
Eylül 2020
P S Ç P C C P
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: