Ekim 2020 için arşiv

Kanal B – Günce Programı (1 Ekim 2020)

Bu haftaki program konuları:
İstanbul Film Festivali
Antalya Altın Portakal Film Festivali
Haftanın Vizyon Filmleri:
-Yarımada (Peninsula)
-Kıyamet (Apocalypse Now Final Cut)
-Dengesiz (Unhinged)
-Troller Dünya Turu (Trolls World Tour)
-Kulübe (The Shed)
-Bizim Semtin Çocukları

Korona Döneminde Festival Günleri

Geçtiğimiz hafta, başlıyor dediğimiz 31. Ankara Film Festivali, dün gece yapılan mütevazı kapanış töreni ile sona erdi. Bu sene festivalde, ister istemez filmlerden çok korona konuştuk. Festivali takip edenler, takip etmeyenler ya da edemeyenler, gelen konuklar ve jüriler, gelemeyen konuklar ve jüriler, salonların ne kadar kalabalık ve güvenli olduğu, hep konuşulan konular arasındaydı. Her film öncesinde gösterilen uyarı videosunda Prof. Dr. Esin Şenol’un, hafif bir anlatım bozukluğu ile dile getirdiği gibi bu, “pandeminin ilk sinema festivali” idi çünkü.

Bu nedenle her şeyden önce, ortamdan bahsetmek lazım. İlk gün, o özlediğimiz Büyülü Fener sinemasına gittiğimizde bir tedirginlik vardı elbette. Öncelikle aylardır görüşmediğimiz bazı sinefil arkadaşlarla, sonrasında sinemanın çok sevdiğimiz personeliyle, festival ekibiyle tekrar buluşmak, morallerimizi yükseltti. Sinema salonun nasıl temizlendiğini, herkesin ne kadar dikkatli olduğunu görmek de içimizi rahatlattı. Kendi adıma, salonların mümkün olan en temiz halinde olduğuna ikna oldum. Kendimizden bile emin değilken, aynı filmi izlediğimiz seyircilerden hasta olan olabilir mi şüphesi yok olmadı, salondan gelen öksürük ve hapşırıklarda ufak tedirginlikler yaşadık ama sinema tutkusu bu endişelerin üstesinden geldi. Yanlış anlaşılmasın, bu dönemde festivale gelmemeyi seçenlerin sinema tutkusu az demek istemiyorum, haddime değil. Herkes risk durumunu dikkate alarak kendi seçimini yapıyor. Kimseyi yargılayacak durumda değiliz.

Festival, önümüzdeki günlerde resmi olarak doluluk oranlarını açıklayabilir ama ben kendi gözlemlerimi belirteyim. Öncelikle salon kapasitelerinin, alınan tedbirler gereğince, normalin yarısı olduğunu unutmayalım. Her yıl en çok seyirci çeken bölüm, Ulusal Yarışma bölümleri olur. Bu yıl da kural değişmedi. Hatta Aşk, Büyü, vs. ve Topal Şükran’ın Maceraları gibi filmlere ek seans bile açıldı. Sanırım önceki festivallerdeki olumlu yorum alan filmler, seyirci sayısını yükseltti. Ancak oldukça az sayıda seyirciye oynayan ulusal yarışma filmleri de oldu. Kısa film seanslarının da dolu olduğu bilgisini aldım. Belgesel filmler de genelde orta dolulukta salonlara oynadı. Bir tek Hasan Söylemez’in Tenere filmi doldu, hatta ek seans açıldı. Bunun yanında, yabancı filmler, birkaç istisna dışında çok boştu. Undine ve Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde filmleri salonları görece olarak doldurdu ama özellikle Vişegrad seçkisi filmleri boş kaldı. Sanıyorum sinemaya gelen seyircilerin önemli bir kısmı, uzun süre salonlarda kalmak istemedikleri için çok sayıda film seçmediler, seçtikleri filmler de önceden adını duydukları filmler oldu.

Ulusal Yarışma Filmleri:

Gelelim filmlere. Ulusal Uzun Film Yarışması’nda Kerem Akça ve Kurtuluş Özyazıcı ile birlikte Siyad jürisi olarak görev yaptık. Gerekçeli kararımız şu şekilde: “Siyad jürisi olarak sinemamızda benzerine pek rastlamadığımız bir anlatım tarzını kullanarak toplumumuzda kadının sessizleştirilmesini zekice vurguladığı için, Topal Şükran’ın Maceraları filmini oybirliğiyle ödüle değer bulduk.” Daha önce yarışmanın tüm filmleri ile ilgili yorum yapmış olduğum için tekrarlamak istemiyorum. Aşk, Büyü, vs. ve Bilmemek’in yarışmanın diğer öne çıkan filmleri olduğunu belirtebilirim. Ana jüri de büyük ödülü, Bilmemek’e verdi. Diğer ödüller konusunda haberler takip edilebilir.

Ulusal Kısa Film Yarışması’nda da ön jüri olduğum için, daha önce fikir belirtmemiştim. Ana jüri Barê Giran (Ağır Yük), filmine ödül verdi. Benim için yarışmanın öne çıkan kısa filmleri, Yasemin Adında Bir Salon Bitkisi, Çamaşır Suyu ve Evde Yok idi.

Ulusal Belgesel Film Yarışması’ndaki tüm filmleri izlemedim ama izlediklerim içinde en beğendiğim iki film, Kuyudaki Taş ve Asfaltın Altında Dereler Var oldu. Kuyudaki Taş, “mahallenin delisi” olarak nitelediğimiz insanlarla yapılan söyleşilerin, başarılı bir kurgu ile harmanlanmış haliydi. Delilerin bazen ne kadar donanımlı insanlar arasından çıkabildiğini, biz “normal” insanların o çizgiyi geçmesinin ne kadar kolay olduğunu hissettiriyordu. Kimi yerlerde ünlü oyuncuları deli rolünde kullanması bence filmin zayıflığı idi. Asfaltın Altında Dereler var ise, bir zamanlar Ankara’yı çevreleyen, içinden geçen, şimdi asfaltın altında, lağımlarla karışmış şekilde yatan dereleri anlatan bir belgeseldi. Bir Ankaralı olarak çok bilmediğimiz bir konuya dikkat çekmesi ile önemliydi.

Seyirciden çok ilgi gören Hasan Söylemez’in Tenere belgeseli çölü geçmeye çalışan mülteciler gibi, bize pek gösterilmeyen bir konuyu anlatıyor ve bir mültecinin bu zorlu yolculuğuna eşlik ediyordu. Ovacık, adından da tahmin edilebileceği gibi Ovacık ilçesi ve Fatih Mehmet Maçoğlu ile ilgili bir belgeseldi ve Maçoğlu’nun bildik politikacı portresi dışına çıkan yaklaşımını başarılı bir şekilde anlatıyordu.

Dünya Sineması:

Toplam 12 filmin yer aldığı bu bölüm, bu sene biraz daha klasikler ağırlıklı bir bölüm oldu. Anısına bölümünde Fellini ve Rohmer’in iki filmi vardı. İkisini de tekrar sinemada izlemek güzel oldu. Aylaklar (I Vitelloni), ustanın daha gerçekçi olarak tanımlanabilecek döneminden, İtalya’nın bir türlü büyüyemeyen erkekleri ile ilgili bir filmdi. Bugünden bakınca özellikle kadın karakterler konusunda sıkıntılı bir yerde duruyordu ama savaş sonrası dönemin boşluktaki atmosferini de yansıtmıştı. Rohmer’in ahlak öyküleri serisi içinde yer alan Claire’in Dizi (Le genou de Claire) ise evlenmek üzere olan bir adamın gittiği tatil beldesinde karşılaştığı iki genç kız ile arasında geçenleri son derece incelikli bir şekilde anlatıyordu. Bugün muhtemelen daha riskli bir hikâye olurdu ama Rohmer 1970 yılında, olayı tümüyle bir genç kızın dizine dokunabilme isteği boyutunda işlemiş.

Vişegrad Dörtlüsü bölümündeki filmler arasında, Zoltán Fábri’nin Profesör Hannibal’ı (Hannibál tanár úr) en ünlü filmdi. Nitekim bu ününü de hak etmiş. Hannibal üzerine bir makale yazan, ezik olarak niteleyebileceğimiz bir öğretmenin, politik figürlerin elinde bir oyuncak haline gelmesini, yeri gelince bir dahi, yeri gelince vatan haini ilan edilmesini anlatan, günümüz için de gayet taze bir filmdi. Andrzej Munk’un Eroica’sı, 2. Dünya Savaşı’nda geçen iki hikâye üzerinden kahramanlık kavramını sorguluyordu. İlk hikâye biraz savruk olsa da bir esir kampında geçen ikinci hikâye daha derli toplu idi.

Kaderin tatsız bir cilvesiyle, tam da festival sırasında vefat haberini aldığımız Jirí Menzel’in Kardelen Festivali (Slavnosti snezenek) filmi, yönetmenin başka filmlerinde de yaptığı gibi, sırandan bir Çek köyündeki olayları, insanlar arasındaki ilişkileri komedi çerçevesinde anlatıyordu. Yönetmenin bir sonraki yıl çekeceği Benim Küçük Tatlı Köyüm filminde bu tarzın daha olgun bir şekilde kullanıldığını söyleyebiliriz. Frigyes Ban ve Vladislav Pavlovic’in Aziz Petrus’un Şemsiyesi (Szent Péter esernyöje) ise bu seçkinin en zayıf filmiydi bana göre. Yine de Yeşilçam’ı hatırlatan hikayesi ile nostaljik ve keyifli bir tarafı da vardı. Film hakkında araştırma yaparken, Tarık Akan ve Necla Nazır’ın oynadığı Delisin filminin de aynı hikayeden serbest bir uyarlama olduğunu öğrenmek de güzel bir detay oldu.

Dünya Sineması bölümündeki güncel filmlerden en merakla bekleneni elbette Christian Petzold’un Undine filmi idi. Kişisel olarak Petzold’un önceki filmi Transit gibi, bu filmle de çok yakınlık kuramadığımı söyleyebilirim. Ancak vizyonda bir kez daha izleyip, fikirlerimi netleştirmek istiyorum. Buñuel, Kaplumbağaların Labirentinde (Buñuel en el laberinto de las tortugas), Luis Buñuel’in üçüncü filmini çekerken yaşadıklarını anlatan bir animasyondu. Konu ilginç, film de bir biyografi olarak başarılıydı ama neden animasyon sorusunun cevabını veremedim. Luis Buñuel gibi bir figürü anlatırken, animasyonu çok daha yaratıcı bir şekilde kullanılmasını beklerdim.

Rüzgârı Eken (Semina il vento), insan ve doğanın birlikteliğini savunan, çevreci bir filmdi. Yönetmeninin filmin görüntülerine ve ses bandına gösterdiği özen de dikkat çekiciydi. Gasmann ise bu bölümün en geride kalan filmiydi. Nazilerle ilgili bir oyunda oynamaya hazırlanan bir oyuncunun hikayesini anlatan film, tiyatro provaları kısımlarında başarılı olsa da bu başarısını filmin tamamına yansıtamıyordu.

Son söz olarak şöyle diyelim. Ankara Film Festivali, pandemi döneminde düzenlenecek diğer festivallere de bir örnek niteliğinde oldu. Özen gösterildiğinde, gerekli önlemlerin alınabildiğini gördük. Ancak seyircilerin tedirginliğinin devam ettiği de bir gerçek. Şu dönemde, sinema salonlarında festival düzenlemek isteyenlerin biraz daha bilinen ve merak edilen filmleri seçmeleri gerekecek gibi duruyor. Başarılı olsa da adı çok duyulmayan filmler, şu dönemde pek tercih edilmeyecek gibi.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Fransız Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği, açık hava gösterimlerine, Eylül ayında Fransız filmleri ile devam ediyor. 13 Eylül Pazar günü, Sara Forestier’in yazıp yönetip oynadığı M filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de 13 Eylül’de, Ruth Wilson’un Hedda Gabler’i canlandırdığı, National Theatre’ın Hedda Gabler oyununun gösterimi var.
  • ODTÜ Mezunları Derneği Açık Hava Gösterimleri: Vişnelik’te 11 Eylül akşamı, Askerin Babası (Jariskatsis Mama) filmi gösterilecek.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk olarak, 11 Eylül 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Mulan, Antebellum, Sırlar Kitabı, Davetsiz, Pretoria’dan Kaçış, Penguenler Takımı Uzayda

Mulan:

Her adımını ince ince planlayan Disney’in, Mulan’daki zincir halindeki yanlış kararları ilginç. Üstelik güçlü bir kadın karakter için tam da uygun bir zamanken. Ama yönetmen koltuğunun Niki Caro’ya verilmesinden, Disney+ kararına kadar bir dizi yanlış var ortada. Gerçi Disney+ kararının doğru olduğunu yolunda da haberler çıktı ama Disney, çok şeffaf olamadığı için emin değiliz.

Filmi animasyonun büyülü ve eğlenceli havasından uzaklaştırmaya ve çok sert olmayan bir savaş filmi çıkarmaya çalışmışlar. Fakat kamera arkasında uzakdoğu geleneklerine hakim bir yönetmen daha iyi olabilirmiş. İzlediğimiz uzakdoğu wuxia filmlerini düşününce, buradaki sahneler çok yavan ve sıkıcı kalıyor. Zaten Çin’den de film, bizim kültürümüzü doğru yansıtmamış şeklinde çok fazla eleştiri aldı.
Hikaye ana hatları ile animasyon ile benzese de dediğim gibi, o filmin eğlenceli yerleri törpülenmiş. Ama bence asıl sorun, Mulan’ın karakterindeki değişiklik. Animasyonda Mulan, sıradan bir genç kadındı ve babasına yardım etmek için orduya girdikten sonra, çalışarak kendini geliştiriyor ve savaşta zekası ile başarılı oluyordu. Burada ise adeta bir süper kahraman hikayesi izliyoruz. Böyle olunca da karakterin hikayesi eskisi kadar ilgi çekici olmuyor. Gong Li’nin filmin karizma eksikliğini kapattığı cadı rolü iyi bir fikir. Özellikle onun Mulan ile ortak noktalarının, toplumun güçlü kadına bakışı noktasında kesişmesi filme farklı bir açılım getiriyor ama cadının hikayesinin bağlandığı yer hiç olmamış.

Bu arada filmde Jet Li’nin de olduğunu, finaldeki yazıları okurken fark ettim. Ne zamandır görmüyorduk onu. Sakallı, bıyıklı olunca epey değişmiş. Eh, doğal olarak yaşlanmış da biraz. Ama onu da şöyle bir aksiyon içinde görmek isterdik. Burada, fazla pasif bir rolde.

Antebellum:

Hakkında hiçbir şey bilmezseniz, izlemenin daha keyifli olabileceği filmlerden. O yüzden ilk cümlede sadece fikri sevdim ama uygulamada ciddi sorunlar var diyeyim. Devamında mümkün olduğu kadar spoiler vermeyeceğim ama izlemeye niyetiniz varsa, geçebilirsiniz.
Film, Amerika’da köleliğin en yoğun şekli ile yaşandığı, iç savaş döneminde açılıyor. Beyaz adam kölelere her istediğini yapar durumda, itiraz etmeye çalışanlar ise en ağır şekilde cezalandırılıyor. Fakat ilk 20-30 dakika sonrası, aynı oyuncuları günümüzde, farklı karakterlerle görüyoruz. İki hikaye arasında nasıl bir bağlantı var, bir alternatif gerçeklik mi, hikayelerden biri rüya mı gibi sorulara çengel atıyor. Aslında deneyimli bir seyirci için çözmesi zor değil. Film de gizemi çok uzatmadan, ortalarda bir yerde cevabı neredeyse tümüyle veriyor zaten. Burada açıkça yazmayacağım ama olayın olabileceğini kabul etmek/ettirmek mümkün ama arada o kadar mantığa oturmayan şeyler oluyor ki, olabilir ama bu şekilde olamaz diyorsunuz. Oyunculuklar da filmin olacakmış da olamamış yapısını destekliyor. Başrolde Janelle Monáe gayet iyi ama Jena Malone ve Jack Huston gibi oyuncular, fazla abartılı.
Filmin posterinde Get Out ve Us’ın yapımcılarından olduğunu söylüyor. Bazen böyle cümleler çok anlamsız olabiliyor ama burada benzerlikler var gerçekten. Proje önce Jordan Peele’e gitmiş ama o kabul etmemiş deseler, inanırım.

Les traducteurs (Sırlar Kitabı):

Aslında film, umut verici bir gizem filmi olarak başladı. 9 çevirmen, popüler bir kitabı çevirmek üzere dışarı ile hiçbir bağlantılarının olmadığı bir eve kapanırlar. Kitabın yayıncısı tarafından her hareketleri izlenmektedir ama kitabın içeriği sayfa sayfa dışarı sızmaya başlar. Acaba suçlu kim ya da kimlerdir?

Ortada bir cinayet ve dedektif olsa, tipik bir Agatha Christie romanı aslında. Birbirini tanımayan 9 kişi, bir suç, hatta kitabın yayıncısını da dedektif yerine koyalım, bu suçu çözmeye çalışan bir adam. Olay merak uyandırıyor, hepsi farklı ülkelerden olan çevirmenleri canladıran oyucular gayet iyi ama senaryo yazarları hikayeye o kadar çok takla attırıp sürprizli dönemeçler yazmışlar ki, bir yerden sonra ilginizi yitiriyorsunuz. Fazlası, fazla işte. Bu kadar da olmaz dediğiniz bir olaya sonradan açıklık getiriyor belki ama o da tatmin edici değil. Çevirmenlerin farklı diller biliyor olmasını da hikayenin içine yedirmeye çalışmışlar ama pek olmamış.
Şöyle diyeyim, uno-dos-tres dediğinizde, İspanyolca bilmesek de anlıyoruz.

The Wretched (Davetsiz):

Enteresan sayılabilecek bir korku filmi. Babasının yanına yaz tatiline gelen ezik gencimiz, komşularını izlerken bir şeylerden şüphelenmeye başlar ve olaylar gelişir. Rear Window yapısı ile cadı filmlerinin bir birleşimi adeta. Cadının neden olduğu olayı ilginç buldum (fragmandan az çok anlaşılıyor ama spoiler olmasın). O olaya bağlı olarak, finale doğru gelen sürpriz de zekiceydi bence. İpuçlarını tüm film boyunca vermişler ama en azından ben fark etmemişim. Fakat çizilen cadı tiplemesi çok sıkıntılı gerçekten. Kadın karakterlerin içine giren cadımız nelere yol açıyor: Kadın bir anda seksi hale geliyor, cinselliği ile erkeğin kafasını karıştırıyor, onun ailesinden uzaklaşmasına neden oluyor, vs. vs.
Filmin aileyi kutsayan bir noktaya doğru ilerlemesi de şaşırtıcı olmadı. Enteresan yerleri olsa da temelde epey muhafazakar bir film.

Escape from Pretoria (Pretoria’dan Kaçış):

Güney Afrika’nın bağımsızlık mücadelesi sırasında çeşitli eylemler yapan iki beyazın, hapisten kaçış çabaları. Güzel de filme ilk 10 dakikayı kaçırıp girerseniz, herhangi bir nedenle hapse atılmış iki kişiyi izlediğinizi sanabilirsiniz. Bu adamların hapse girme nedenleri, işin politik tarafı kaybolup gidiyor ve elde sadece kuru bir hapisten kaçma filmi kalıyor. İşin o tarafında da sorunlar var. Tamam, gerçek bir olaydan, hatta kaçan kişinin kitabından alınmış ama yine de akla yatmayan şeyler var. Ayrıca gerekli heyecanı yaratmayı da başaramıyor. Adamların kaçacağını baştan biliyoruz zaten denebilir ama iyi bir film, şimdi ne ters gidecek, adamlar burada yakalanacak mı diye seyirciyi diken üstünde tutmayı başarır, hatta ikinci/üçüncü izleyişte bile o duyguyu korur. Burada pasif bir seyirci olarak, şu adamlar kaçsın da film de bitsin artık diye bekleyerek izliyoruz. Film bitiyor, evlerimize dağılıyoruz ve The Great Escape ne güzel filmdi be, diyoruz.

Penguin League (Penguenler Takımı Uzayda):

Sinema salonlarının yolunu nasıl bulduğunu anlayamadığımız animasyonlarda bu hafta.
Film kötü olmasına kötü de konusunun manyaklığı ile çok eğlendim:
Laktoz intoleransı olan penguenlerin sandviçlerine gizlice peynir konulur. Bu nedenle osura osura ölme tehlikesi(!!) geçiren penguenlerden sağlıklı kalanlar, bunu kimin yapmış olabileceğini bulmaya çalışırlar. Vallahi John Waters’ın aklına gelse, bunun filmini çekermiş…


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 285.022 hits
Ekim 2020
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: