Ağustos 2020 için arşiv

Tenet’i Beklerken

Bu hafta da sinema gündemimizde pek bir yeni konu yok. Tüm sektör, gözlerini dikmiş 26 Ağustos’ta gösterime girecek olan Tenet’in beklentileri karşılayıp karşılamayacağını bekliyor. Bu durumda biz yine, mevcut seyirci sayılarına bir göz atalım(*). Geçen hafta, bir önceki hafta sonunda vizyondaki toplam 25 filme 16.155 bilet satıldığını söylemiştik. Geçtiğimiz hafta sonu ise toplam 29 filme 21.110 bilet satılmış. Gözlemleyebildiğimiz kadarıyla açılan sinema sayısı hemen hemen aynı olduğuna göre ufak da olsa bir artış var. Ancak istenen sayıların çok altında elbette. Yine de  bu konuyu sadece korona nedeniyle seyircinin sinemaya gitmekte isteksiz olmasına bağlamak yanlış olur. Elbette bu büyük bir etken ama birkaç durumu daha göz önüne almak gerekli.

Öncelikle gösterime giren yeni filmlerin kalitesi. Geçen hafta gösterime giren filmlerin üçü (Geçit, Aslan Krallığı ve Kahramanlar) fazlasıyla vasat, hatta kötü filmler. Bazen kötü filmler de seyirci çekiyor ama bu filmler, normal zamanda da seyirci çekme potansiyeli olan filmler değiller. Dağıtımcıların, seyirci potansiyeli olan filmleri bu dönemde gösterime sokmak istememeleri anlaşılabilir ama biraz da risk almak lazım. Boyalı Kuş’un gösterime girmesini bu açıdan cesur bir karar olarak niteleyebiliriz. Geçen haftanın yeni filmleri arasında en iyisi olduğu tartışılmaz. Aslında belli bir seyirci potansiyeli de var ama 3 saatlik süresi ve kısıtlı seans sayısı nedeniyle (Ankara’da sadece 1 sinemada, günde 1 seans oynadı örneğin), hafta sonunda ancak 109 seyirciye ulaşabilmiş.

Geçtiğimiz hafta sonunun asıl değerlendirilmesi gereken filmi ise Başlangıç (Inception). Tenet’e bir hazırlık niteliğinde, sadece IMAX salonlarında gösterime giren film, toplam 8 salonda 1.727 bilet satmış. Günde ortalama 3 seans olduğunu varsayarsak, seans başına ortalama olarak, yaklaşık 24 seyirci anlamına geliyor ki, içinden geçtiğimiz dönemde, 10 yıl önce gösterime girmiş ve meraklısının mutlaka izlemiş olduğu bir film için, hiç fena değil. Tenet için de ümit verici doğrusu. Buradan şöyle bir sonuç da çıkarabiliriz. Dağıtımcılarımız, kimsenin duymadığı, izlemek istemediği filmler yerine, yakın geçmişin popüler filmlerine ya da klasiklere de bir dönüş yapabilirler. Bu konuda, bu hafta gösterime girecek olan Ran, bir gösterge olabilir mi? Uzun süresi ve yine kısıtlı seans sayısı ile biraz zor gibi. Ama sinemalar kapalıyken, Karışık Kaset ve Neredesin Firüze gibi filmlerin tekrar gösterime gireceği konuşuluyordu. Bu tarz denemeler belki iyi bir tercih olabilir. En azından bir denemek lazım.

Not: Tam yazıyı bitirdim derken, Warner Bros’dan, Tenet’in gişe rakamlarının açıklanmayacağı bilgisi geldi. Büyük ihtimalle Avrupa ya da Asya gişesi kötü olursa, bunun Amerika’ya olumsuz yansımaması için. Hâlbuki Tenet’in seyirci sayısı, pek çok konuda belirleyici olacaktı. Özellikle seyircinin gerçekten merakla beklediği bir filme ne kadar ilgi gösterdiğini görebilecektik.

Inception:

Madem Tenet öncesi Inception tekrar gösterime girdi dedik, o halde 10 yıl sonra filmi tekrar izlemenin bıraktığı izlenim ne oldu bir bakalım. Merak edenler olduğunu biliyorum, önce sinemadan izlenimler. Yukarıda sayısal olarak belirttiğim olayı kişisel olarak da gözlemledim. Sinemalar tekrar açıldığından beri en fazla seyirci ile izlediğim film oldu. 30 civarında seyirci vardı sanırım. Bu süreçte Boyalı Kuş hariç tüm izlediğim filmlerde salonda tek kişiydim. Boyalı Kuş’ta da 3 kişiydik. Film sırasında, uzaktan gördüğüm kadarıyla genellikle maskeler yarım ya da tam takıldı. Ama tam önümdeki genç arkadaşlar hiç takmadılar ne yazık ki. Cinemaximum’un ücretsiz popcorn ve içecek uygulaması da devam ettiği için, arada bunlar da alındı. Yeri gelmişken, geçen hafta, Cinemaximum’un bilet alma sistemlerinde bir soru işareti olduğundan bahsetmiştim. Tek kişi olarak bilet alındığında sistemin otomatik olarak yan koltuğunuzu iptal etmesi lazım ama bunu yapmıyordu. Sonradan bu sorunun çözüldüğüne dair bilgilendirme yaptılar ama bu bilgilendirmeden sonra kişisel olarak sistemin doğru çalıştığını da gördüm, yanlış çalıştığını da. Yani kafamdaki soru işareti kaybolmadı.

Dönelim filme. Baştan şunu belirtmem lazım, katıksız Nolan hayranlarından değilim. Bazı filmlerini seviyorum, bazılarını sevmiyorum. Inception, sevdiğim filmleri arasındaydı. Arşivime dönüp baktığımda, 2010 yılındaki listemde 3. sıraya almışım. Ama geçen yılın sonunda 2000’lerin en iyi filmlerini sıralamaya kalktığımda, listeye almayı düşünmedim bile. Sonradan Blu-Ray’ini de almış olmama rağmen, tekrar izlemek de içimden gelmemişti. Yani ilk izleyişte epey sevmiş olmama karşın, öyle derin bir etki bırakmamıştı. Tekrar izleyince hissim, “biraz abartmışız yahu” şeklinde oldu. Özellikle o set tasarımlarını, katlanan şehirleri vs. ilk defasında ağzımız açık izlemiştik ama tekrarında ve aradan geçen 10 yılda pek de taze kalamamışlar. Filmin hikâyesi de öyle. İç içe geçen 4 rüya dilimi çok zekice bir fikir gibi gelmişti. Belki hâlâ zekice ama o da ilk izlemenin etkisini yaratamıyor. Aksiyon sekansları içinde, otel bölümü halen en iyisi ve etkileyicisi. Ama özellikle karların içinde geçen bölüm fazlasıyla zayıf. Gerçi, ilk defasında da öyle olduğunu düşünmüştüm ve hatta zihnimden neredeyse silmişim o bölümü. Ufak bir abartıyla söylüyorum. O bölüm, B sınıfı aksiyon filmlerinden çok da farklı değil.

Nolan fanlarını daha çok kızdırmak pahasına diyorum ki, son durumda benim için, Dark Night ve Memento en iyi filmleri arasında tepede kaldı. Diğerlerini iyi seviyesine indirdim. Dark Night Rises ve Dunkirk ise zaten orta, hatta ortanın altı seviyesindeydi benim için.

Siyad Ödül Töreni:

Bu seneki Siyad ödül tören için oylarımızı vermiş, törenin yapılmasını beklerken pandemi patladı ve her şey gibi o süreç de durmuş oldu. Sonunda, 23 Ağustos Pazar akşamı, Youtube’da, Siyad’ın kanalından canlı olarak yayınlanacak (https://www.youtube.com/channel/UCj02uVz3QCDtXkgHy6ygjfA) ve Siyad’a göre Türkiye sinemasında 2019’un en iyileri açıklanmış olacak. Açıkçası, araya o kadar fazla gündem girdi ki, o günler epey eskide kalmış görünüyor, hatta verdiğim oyları bile bakmadan hatırlayamadım ama kimlerin kazandığını görmek eğlenceli olacak. Herkesi bekleriz.

Ankara’dan etkinlikler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 23 Ağustos’ta 2014 yapımı, Bern Elçisi filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 25 Ağustos’ta Sınır, 27 Ağustos’ta ise Yüzleşme filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk olarak, 21 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Boyalı Kuş, Kızım Gibi Kokuyorsun, Geçit, Kahramanlar, Aslan Krallığı

The Painted Bird (Boyalı Kuş):

Sinemalar açıldığından beri en merak ettiğim film buydu. Gerçekten çok etkileyici bir film. Siyah-beyaz görselliği ve başroldeki çocuğun oyunculuğu çok iyi. Fakat bazı sahneler gerçekten çok sert ve izlemesi zor. Çocuğun başına gelen kötü olaylar o kadar fazla ki, açıkçası kötü çekilmiş bir film olsa, acıların çocuğu filmi çekmişsiniz derdim. Yine de filmin epizodlara bölünmüş yapısında, bir noktada bu bölümde hangi felaket olacak acaba diye beklemeye başlıyorsunuz. Filmin 3 saatlik süresinde bölümlerin yapısının hep aynı olduğunu söylemek lazım. Çocuk yeni bir yetişkin ile yaşamaya başlar, çok kötü bir olay yaşanır ve çocuk oradan ayrılır/ayrılmak zorunda kalır. Etkileyici bölümler ama bu kadar fazla olmasına gerek var mıydı, emin değilim. Filmdeki ünlü oyuncular konusunda da benzer bir kararsızlığım var. Yönetmen Václav Marhoul, hiçbir yetişkin oyuncunun, çocuktan rol çalmasına müsaade etmemiş. Bu konuda takdir ettim ama yine de, “aaaa Stellan Skarsgård, aaaaa Harvey Keitel” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Ünlü oyuncular arasında en etkileyicisi Udo Kier idi. İnanması en güç olan şiddet eylemlerinden birini gerçekleştiriyor ama tam o sahne öncesi bir yakın plan yüz çekimi var ki, o yüze bakarak, bu adam her şeyi yapabilir sonucunu çıkartıyorsunuz.
Tekrar uyarıyorum, iyi film ama insanların saf kötülüğünü göstermek adına, epey sert bir film.
Sonunda hayvanlara zarar verilmediği ve çocuğun içinde bulunduğu cinsellikle ilgili sahnelerde, yetişkin bir dublörün kullanıldığı yazıyor. Günümüzde tersi olamazdı zaten.


Kızım Gibi Kokuyorsun:

Her şeyden önce, alttaki gibi güzel bir afiş varken, neden Türkiye vizyonu için üsttekini seçtiniz demek istiyorum.
Filme gelince, yine iyi niyetli bir çaba ama yine sonuç pek iyi değil. Film, İŞİD ve terörizm sonucunda hayatları etkilenen farklı karakterlerin kesişen hikayelerini karşımıza getiriyor. Bunların bazıları kendini izlettiriyor ama bazıları çok zayıf kalıyor. Fransa’dan gelen Beatrice ve İŞİD’in elinden kurtarılan Ezidi kızı Hevi’nin hikayesi en sağlamı. Oyuncular da iyi olunca bu bölüm duygu olarak da seyirciye geçiyor. Fakat burada bile, mülteci kampındaki bazı sahneler çok yapay kalıyor. Çağlar Ertuğrul’un canlandırdığı İbrahim karakterinin çok derinliği yok ama yine de durumu kurtarıyor diyebiliriz. En zayıf bölüm ise askerlerin olduğu bölümler. Bu kısım biraz da Türk askeri güzellemesi yapmak için filme konulmuş gibi ama olmamış. Tamam, Türk askeri çok fedakar mesajını vermişler ama izlediğim sahnelerin çoğunda da bir o kadar da dikkatsizler dedim. Kızı çok basit şekilde ellerinden kaçırmaları, uğradıkları baskın vs. Ayrıca bu bölümdeki oyunculuklar da çok zayıf.
Sinemamızın sonunda mülteci hikayelerine eğilmiş olması güzel bir gelişme ama kalıplardan biraz kurtulmaları lazım. Bu konuda iyi örneklerden biri olarak, Saf geliyor aklıma mesela.


Portal (Geçit):

Bir televizyon programı için hayalet öyküleri kovalayan bir ekip, geçmişte trajik olayların yaşandığı bir eve giderler ve kötücül bir varlığın serbest kalmasına yol açarlar. Evet, korku filmlerinin büyük kısmında gördüğümüz bir hikaye. Film bu hikayenin üzerine ek bir şey koymuyor ama yine de çok kötü değil, az kötü )
En azından kendini ciddiye almıyor, arada fena sayılmayacak espriler de var. Oyunculuklar ortalama. En önemlisi film kendi sınırlarının farkında. Öyle saçma sapan özel efektlere girişelim falan dememişler, ellerindeki imkanlarla ne oluyorsa, onu yapmışlar (spoiler: afişteki gibi bir sahne yok mesela).
Bir de filmde Heather Langenkamp’ı oynatarak, korku hayranlarına bir selam çakmışlar.

Heather Langenkamp kimdir? Bkz. A Nightmare on Elm Street serisi.

Fists of Righteous Harmony (Kahramanlar):

2008 yapımı, 3-5 arkadaşın biraraya gelip çektiği bir dövüş sanatları filmi. Üstelik nasıl olmuşsa birden fazla ülkede sahneler çekebilmişler. Hatta bu arkadaşlardan biri Türkiyeli olunca bazı sahnelerde Türkçe konuşmalar da var. Film gayet kötü ama dalga boyuna girerseniz o kötülükle eğlenebiliyorsunuz.
İyi güzel de, bu film niye vizyona giriyor?
Anlıyorum, insanlar sinemaya gitmekte isteksiz. Dağıtımcılar ellerindeki seyirci potansiyeli olabilecek filmleri vizyona sokmak istemiyorlar ama bu filmlerle salonlara canlılık kazandırabileceklerini sanmıyorlar umarım. Benim gibi 3-5 manyak dışında kimse gitmiyor işte. Eski güzel filmler şu ara daha makul olabilir. Inception belli bir seyirci çekti mesela. Sinemalar kapalı olduğu dönemde, Neredesin Firuze, Karışık Kaset falan tekrar vizyona girecek deniyordu ama yalan oldu galiba. Yani onlar ne kadar seyirci çekerdi bilmiyorum ama bundan iyi olurdu en azından.


The Lost Lion Kingdom (Aslan Krallığı):

Filmin Türkiye dağıtımcısının bile farkında olmadığını sandığım bir bilgiyi açıklıyorum. WowNow Entertainment denen, sıfır bütçeyle animasyonlar üreten gudik şirket, bir de kendi animasyon evrenini kurmuş. Bunların 2016 tarihli Star Paws diye bir filmi varmış. Ne hikmetse bizde gösterime girmemiş. Sonradan Jurassic Bark isimli müthiş, muhteşem filmde o karakterleri kullandıklarını fark etmiştim. İşte bu film de aynı seriden bir spin-off. Başka bilmediğim de vardır belki. Korkarım 3-5 yıla kendi Avengers’larını yapar bunlar.
Film nasıl mı? Daha önce bu şirketin filmleri için, Animasyon 101 dersinde, ödev olarak verseler geçemezler demiştim. Eh, öyle ucundan kıyısından da olsa geçebilecek seviyeye gelmişler diyeyim, daha da konuşmayayım.

Sinemalar Açıldı da Ne Oldu?

Geçtiğimiz hafta boyunca sinema gündeminde çok fazla yeni bir olay olmadı. Cinemaximum’ların açılması ile ülkedeki sinema salonlarının büyük bir bölümünün açılmış olacağını söylemiştik. Öyle de oldu ama izleyici sayısı beklenilen seviyeye ulaştı mı, tartışılır. Madem öyle, geçen hafta sonunun izleyici sayılarına bakarak durumu değerlendirmeye çalışalım(*).

7-9 Ağustos 2020 tarihleri arasında, 4 yeni film gösterime girmişti. Pandemi öncesi gösterime giren filmlerin de eklenmesi ile toplam 25 film gösterimdeymiş ve bu filmlerin toplam seyirci sayısı 16.155 olmuş. Yaz ayları zaten seyirci sayısı açısından düşüktür ama bir önceki yılın aynı hafta sonu ile karşılaştırmak gerekirse, 2019 yılında toplam 30 film vizyondaymış ve bunlara toplam 286.983 bilet satılmış. Görüldüğü gibi, önemli bir fark var. Belli ki henüz seyirciler sinemaya gitmek konusunda çok istekli değil. Elbette, kurallar gereği, salonlar tam kapasite ile çalışamadığı için, seyirci salonlara dönmeye başladığında da, eski sayıların bulunmasının çok zor olduğunu eklemek gerek.

Gösterime yeni giren filmlerin de seyirciyi geniş kapsamda salonlara çekecek filmler olmadığını da unutmamalıyız. Haftanın yeni filmlerinden en fazla seyirci çekebileni, 47 Metre Derinde: Kafes olmuş ki, o da 1.895 seyirci ile ancak 3. sıradan listeye girebilmiş. Haftanın diğer yeni filmleri Gece Nöbeti, Şeytanın El Kitabı ve Bir Yalnızlık Şarkısı ise sırasıyla dördüncü, yedinci ve ondördüncü sırada kendilerine yer bulabilmişler. Bu filmlerin, normalde de çok seyirci çekmeyeceğini kabul etmemiz lazım. Yeni normalde, potansiyellerinin de altında kalmaları kaçınılmazdı. Mart ayından kalan Bloodshot ve Zengo’nun listede ilk iki sırada olması, seyircinin belli ölçüde ilgisini çekebilecek filmler gösterime girmeye başladığında, salonların kısmen dolabileceğini gösteriyor. Geçen hafta da söylediğimiz gibi, bu konuda tüm sektör, Tenet’e kilitlenmiş durumda. Geçtiğimiz hafta içinde, bu filmin biletlerinin satışa çıkmış olduğunu da belirtelim. Bu satırlar yazılırken, en azından IMAX salonları için biletler de yavaş yavaş satılmaya başlamıştı. Normalde bu salonların büyük bir kısmı için biletler çok azalmış olurdu. Şimdilik, o seviyede değil ama sağlıklı bir değerlendirme için, ilk hafta sonu sayılarını beklememiz gerekecek. O zamana kadar, her hafta seyirci sayısının ufak da olsa artarak, seyircilerin sinema salonlarına tekrar alışma sürecine girmesini umacağız sanırım.

Salonlardaki tedbirler ve genel ortam:

Yeni filmlere gitmeye başladığım için bu konuda sosyal medyadan sıkça soru aldım. Buradan cevap vereyim. Öncelikle şunu belirtmeliyim, geçen hafta izlediğim filmlerin hepsinde salonda tek başımaydım. Kendi adıma, boş olabilecek seansları kovaladım ama genel olarak diğer filmlerde de çok fazla seyirci olmadığını gözlemledim. Bu nedenle salonda insanlar sosyal mesafe ve maske kurallarına uyuyor muydu, bunu değerlendirebilecek bir durum olmadı. Biletler sosyal mesafe kurallarına uygun bir şekilde satılıyordu. Cinemaximum’un online satışları ile ilgili kafamda bir soru işareti var ama kendilerinden henüz bu konuda bir cevap alamadım. Haftaya bu konuyu netleştirebilirim.

Sinema personelleri sürekli maske ile dolaşıyorlar. Siperlik takanları da mevcut. Bu konuda bir sorun yok. Filmler bittiğinde temizlik personelinin de salonlara girdiğini gördüm genellikle. Tuvaletlerde, lavabolar ve pisuarlar da sosyal mesafe kuralları dikkate alınarak düzenlenmiş ve birbirine yakın olanlardan birer tanesi kullanıma kapatılmış.

Gelelim en tartışmalı olabilecek konuya. Salon içinde yeme-içmenin serbest olması. Bu konuda ilk çıkan haberler, bakanlığın hazırladığı kurallarda buna izin verilmeyeceği yönünde idi. Ancak sonradan bu konu, belli bir şart dâhilinde sinemaların inisiyatifine bırakıldı. Şu anki kural, salonlarda yeme-içmeye müsaade edilmesi durumunda seyirciler arasında en az ikişer koltuk boşluk bırakılması, yeme-içmeye müsaade edilmemesi durumunda en az birer koltuk boşluk bırakılması gerektiği yönünde. Geçen hafta gittiğim tüm sinemalarda salonda yeme-içmeye izin verilmişti, hatta Cinemaximum’larda her bilet alana, ücretsiz mısır-içecek menüsü veriliyordu. Salonda tek kişi olunca bu konu sorun olmadı ama kendi adıma, herkesin maskesini indirerek mısır yediği ve kola içtiği kalabalık bir salonda film izlemeyi tercih etmeyeceğimi söylemek zorundayım.

Amerika’daki gelişmeler:

Aslında sinema sektöründe, tüm dünyadaki bir numaralı gündem, sinema salonlarının durumu. Bu durumda da finansal açıdan Amerika’daki gelişmeler bir şekilde dünyanın diğer bölgelerini de etkiliyor. Geçtiğimiz hafta içinde orada, özellikle bağımsız sinema salonlarını etkileyecek önemli gelişmeler oldu. Ülkemizde Cinemaximum’un tekel olması tartışmaları sırasında, Amerika’da stüdyoların, sinema salonu sahibi olmalarını engelleyen bir yasa olduğu belirtilmişti (Kaan Müjdeci, Şenay Aydemir, Evrim Kaya ve Fırat Yücel’in bu konudaki Kapalı Gişe belgeselini, iyi bir kaynak olarak analım). Geçtiğimiz hafta, Amerika’da bu yasanın yürürlükten kaldırılmasına karar verildi. İki senelik bir geçiş süreci içinde bu yasa yürürlükten kalkacak ve stüdyoların sinema salonu zincirlerinin sahibi olabilmelerinin yolu açılacak. Bu süre içinde tekelleşmenin önünü kesecek düzenlemelerin yapılacağı söyleniyor ama durum ne olacak göreceğiz.

Bu yasanın yürürlükten kalkmasının diğer bir sonucu da stüdyoların “block booking” uygulamasını yapabilmesinin önünü açması. Bu uygulama stüdyoların filmlerini paket olarak satmalarına olanak sağlıyor. Disney’in dev bir imparatorluğa dönüştüğünü düşünürsek şöyle bir örnek verebiliriz. Disney şunu diyebilecek: “Eğer yeni Marvel filmini göstermek istiyorsan, Pixar’ın yeni filmini de göstereceksin.” Ki, buna kimse itiraz etmez muhtemelen. Ama onun da yanında bizim alt şirketlerimizden birinin yaptığı, kimsenin ilgilenmediği x filmini de göstereceksin de diyebilir. İşte bu, özellikle az salonlu bağımsız sinemalar için sıkıntılı bir durum.

Bir diğer gelişme de Disney’in bundan sonra klasik filmlerinin 4K versiyonlarını fiziksel medyada piyasaya sürmeyeceğini, sadece dijital medyada bulunabileceğini açıklaması (yeni filmler için geçerli değil). Bizde zaten DVD ve Blu-Ray dönemi sona ermiş gibi gözüküyor ama Amerika’da halen ciddi bir pazar payı var. Disney’in bu hareketini, kendi dijital platformlarını desteklemek üzere bir hamle olarak görmek yanlış olmaz sanırım.

Bu gelişmeler doğrudan bizi etkilemeyecek belki ama özellikle dijitale geçişin hızlanması noktasında belirleyici olacaktır.

Ankara’dan haberler:

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, açık havada düzenlenen Macar Filmleri Günleri devam ediyor. 16 Ağustos’ta 1987 yapımı, 80 Süvari filmi gösterilecek.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de de açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 15 Ağustos’ta Saka Kuşu, 18 Ağustos’ta Arizona Dream, 19 Ağustos’ta ise Kural Dışı filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(*) Seyirci ve film sayıları ile ilgili bilgiler, Boxoffice Türkiye sitesinden alınmıştır.

(Bu yazı ilk defa, 14 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Vizyon Takibi: Gece Nöbeti, 47 Metre Derinde: Kafes, Şeytanın El Kitabı, Bir Yalnızlık Şarkısı

Gece Nöbeti (The Night Clerk):

Eveeeet. 15 Mart’ta Bloodshot sonrası, zorunlu olarak girdiğim sinema salonu orucuna, 8 Ağustos’da The Night Clerk ile son vermiş bulunuyorum. Hayırlı olsun.
Film mi? Valla filmde pek bir numara yok ama boş geçmemek için 1-2 satır yorum yazayım.
Aslında çıkış noktası fena değil. Asperger sendromu olan bir genç, iletişim yeteneklerini güçlendirmek amacıyla, çalıştığı otelin odalarına kamera yerleştirip müşterileri izliyor. Bu sırada bir cinayete tanık oluyor ama polise durumu açıklayamıyor. Fakat işin polisiye tarafı çok zayıf. Bolca tutarsızlık var. Sürprizli bir öykü kurulmaya çalışılmış ama hiç olmamış. Bağlandığı final ise son derece zayıf.
Müşterilerin en mahrem anlarının izlenmesinden bir yol açılabilirmiş. Karakterin bu eylemi masum bir eylem olarak yansıtılıyor ama bundan gizli ya da açık cinsel bir haz duymuş olabileceği çok üstü kapalı geçilmiş. Halbuki o konu deşilse daha ilginç olabilirmiş.
Ana de Armas, son zamanlarda beğendiğim bir oyuncu ama ona da kendini gösterebileceği bir alan açılmamış. Bir tek Tye Sheridan iyi oynamış diyebilirim.

47 Meters Down: Uncaged (47 Metre Derinde: Kafes):

İlk filmin başarılı bir atmosferi ve gerçekten gerilimli sahneleri vardı. Yönetmen değişmemiş ama bu kez daha otomatiğe bağlamış bir yapısı var. Denizaltındaki sahneler de o kadar sağlam değil. İlk filmdeki kızkardeşler teması devam ediyor aslında. Ama baştaki düşman kardeşlerin, finalde başlarına gelenlerden sonra dost olacaklarını görmek için müneccim olmaya gerek yok. Aslında bu tip filmlerde, atmosfer sağlamsa konu çok da önemli değil. Ama işte, korkutması/heyecanlandırması gereken sahneler o kadar abartılı ki korkutmaktan ziyade güldürüyor bazen.
Bu arada ilk filmin devamı değil aslında. Tümüyle farklı karakterler var karşımızda. Bizim cin filmi serileri gibi aslında. Aynı temada ama başka karakterlerle başka bir öykü.
İki şeyi sevdim diyebilirim. Biri, bu filmlerin başlarında hep olan, egzotik güzellikler, harika bir deniz manzarası vs. Evden çıkamadığımız bir yazın sonlarında, en azından güzel manzaralar gördük dedim.
Diğeri de Sistine Stallone’nin, babasının bir filmine selam çaktığı sahne.

The Field Guide to Evil (Şeytanın El Kitabı):

8 farklı ülkeden yönetmenin, kendi ülkelerinin korku hikayelerini temel alarak çektiği 8 kısa korku filmi. Uzun zamandır vizyon sırasını bekliyordu ama tam da pandemi dönemine denk geldi. Bu tip antoloji filmlerinin hemen hepsinde olduğu gibi, filmlerin hepsi aynı düzeyde değil. Bence en iyisi, en sondaki Peter Strickland filmiydi. Sessiz sinema kalıplarında, kara mizahı da es geçmeyen bir peri masalı adeta. Yalnız her yönetmen kendi ülkesine dönerken, İngiliz Strickland’ın bir Macar hikayesi anlatmasını pek anlamadım.
Not: Bunu Twitter’da yazdıktan sonra Can Evrenol, Strickland’ın, 2 yıldır Macaristan’da yaşadığı bilgisini verdi.
Filmin açılışındaki Veronika Franz ve Severin Fiala’nın filmi de ikinci favorim. İki genç kadının aşk hikayesi içinde, korkuyu hissedilen suçluluk duygusu ile birleştiren iyi bir filmdi. Zaten yönetmen ikilisi de son zamanlardaki favorilerimden.
Can Evrenol’un Al Karısı bölümünü de beğendim. Bir cin hikayesi çekmiş ama iyi bir atmosfer kurmuş. Franz-Fiala filminden sonra gelince, erkeksiz iki kısa film olarak belli bir bağlantı da kurdum.
Katrin Gebbe’nin birinin içine kötücül bir varlık giren iki kardeşin hikayesini anlattığı filmi de fena bulmadım.
Agnieszka Smoczynska’nın filmi çok iyi başladı ama zayıf bir finale gitti.
Yannis Veslemes’in filmi, öteki kavramı üzerine ilgi çekici yerler barındırsa da tatmin edici olmadı.
Ashim Ahluwalia filmi, siyah-beyaz görselliği ile ümit verdi ama bitince, “eeeee yani” dedirtti.
Calvin Reeder’ın filmi ise, baştan sona “eeeee yani” dedirtti.

Bir Yalnızlık Şarkısı:

Dört çiftin, çok ufak noktalardan bağlanan (bağımsız 4 hikaye de diyebiliriz aslında) aşk hikayelerini romantik komedi tadında anlatan, vasatı aşamayan bir film. Oyunculuklar fazla abartılı olmasa biraz daha iyi olabilirdi. Finali daha hüzünlü bir noktaya bağlanan bir hikaye var. Bence en iyisi o. Hatta biraz daha üzerinde çalışılıp, sadece ondan da bir film çıkabilirmiş.
Anladığım kadarıyla uzunca süredir rafta bekleyen bir filmmiş. Seyircisiz bir haftada vizyon denediler ama sonuç pek iyi olmadı.

Sinemalar Açılıyor

Bundan bir ay önce, böyle bir yazıya başlasak aynı başlığı koyabilirdik. Geçirdiğimiz karantina günleri sonrasında, 1 Temmuz’da sinemaların açılmasına izin verilmişti çünkü. Ancak Temmuz ayında sinemaların çok az bir kısmı açıldı ve açılan sinemalar da tüm ay boyunca, karantina öncesi vizyona girmiş filmleri gösterdiler. Temmuz ayında sinemalarda sadece tek bir yeni film gösterime girdi: Kızım Gibi Kokuyorsun. Doğrusunu söylemek gerekirse, neden böyle riskli bir karar verdiler bilemiyorum ama 3 hafta boyunca sadece 226 seyirci toplayabilmişler. Vizyonda kalmaya devam edecek mi, seyirci sayısını arttırabilecek mi göreceğiz.

Bu hafta, 7 Ağustos itibariyle, ülkenin en büyük sinema zinciri olan Cinemaximum’ların büyük kısmının açılması ile sinemalar gerçek anlamda açılıyor diyebiliriz. Bu yazının yazıldığı tarihte Beyoğlu Sineması da açılacağını açıklamış durumdaydı. Diğer sinemalar da birkaç hafta içinde açılacaktır büyük ihtimalle. Görünen o ki, eski vizyon filmleri de devam edecek ama bu haftadan itibaren yeni filmler de hızla vizyona girmeye başlayacak. Ancak Ağustos ayı programına baktığımızda, seyirciyi salonlara çekecek etkide bir film yok gibi gözüküyor. Tipik bir yaz programı olarak, adında “cin” geçen bir sürü sıfır bütçeli yerli korku filmi, farklı yabancı korku filmleri ve ucuz animasyonlar ile dolu bir ay bizi bekliyor. Arada bir tek 14 Ağustos’ta Boyalı Kuş ilgi çekici olabilir. O da sadece belirli bir seyirci kitlesi için.

Tenet:

Aslında 26 Ağustos büyük gün. Bu dönemin simge filmi Tenet oldu bilindiği gibi. Tüm filmler vizyonlarını ertelerken, Tenet uzunca bir süre Temmuz vizyonunda direndi, sonra birkaç ertelemeden sonra, vizyon tarihi Avrupa’da ve dünyanın pek çok yerinde 26-27 ve 28 Ağustos olarak belirlendi. Amerika’da henüz sinema salonlarının durumu belirsizliğini koruduğu için, bir hafta sonrası düşünülüyor ama ülke çapında değil, sadece sinemaların açıldığı bölgelerde gösterime girecek. Yeni normalde, sinema salonlarına seyircilerin ne kadar ilgi göstereceği de Tenet ile belli olacak gibi gözüküyor.

Peki yeni normalde, sinema salonlarında bizleri neler bekliyor? Öncelikli olarak, bakanlığın belirlediği kurallar var. Tüm salonlar bunlara uymak durumunda. Salonda maske kullanılması, koltuklar arasında boşluk bırakılması, %100 temiz hava ile çalışan havalandırma sistemleri gibi. Bunların nasıl denetleneceği de bir muamma ama göreceğiz. Bunun dışında sinemaların kendilerinin ek olarak alacağı önlemler de olacak gibi gözüküyor. Örneğin Ankara Büyülü Fener Sineması, 2 saatten kısa filmlerde ara vermeyeceklerini ve salona yiyecek içecekle girilmesine müsaade etmeyeceğini açıklamıştı.

Bu kuralların biz seyircilere nasıl yansıyacağını göreceğiz. Pandemi öncesinde, sinemada konuşanlarla, cep telefonunu açanlarla yaptığımız mücadele, bu sefer de neden maskeni takmıyorsun tartışmasına dönebilir. Büyük ihtimalle 26 Ağustos’a kadar vizyona girecek olan filmlerde salonlar çok dolmayacağı için böyle sorunlar yaşanmaz ama Tenet bu konuda da önemli bir gösterge olacak gibi.

Dijital vizyon:

İşin bir de dijital platformlar ve dijital vizyon tarafı var. Evde kaldığımız dönemde hepimiz dijital platformlardan, online festivallerden filmler izledik ve bu bir alışkanlık da yarattı. Bunun sinema salonlarına etkisini göreceğiz ama yurtdışında dijital vizyon konusunda önemli gelişmeler oluyor. AMC sinemaları ile Universal’in yaptığı anlaşma sonrasında Universal filmlerinin sinemada vizyona girdikten 17 gün sonra dijitale çıkabilmesinin yolu açıldı. AMC de bu gelirden pay alacak. Pandemi döneminde bazı filmlerin sinema salonlarını pas geçip, doğrudan dijitalde vizyona çıktığını da görmüştük. Ancak bu filmler genellikle, gişe şansı çok olmayan filmlerdi. Geçtiğimiz günlerde Mulan’ın, Amerika’da ve Disney+ olan diğer ülkelerde sinemada vizyona çıkmayacağı, ek bir ücretle online olarak gösterileceği açıklandı. Bu kadar büyük bütçeli ve gişe beklentisi olan bir film için riskli bir karar ama başarılı olması durumunda dijital vizyonun önünü engellenemeyecek şekilde açabilir. Sinema sinemada izlenir diyenler için kaygı verici gelişmeler. Ülkemize nasıl yansıyacak, özellikle bağımsız sinemalar bu konuda nasıl tavır alacaklar, bunu da zaman gösterecek. Belki de bu konu, ileride başka bir yazı konusu olur.

Alan Parker:

Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz Alan Parker’ı da burada anmadan geçmek istemedim. Parker, özellikle bizim için çok tartışmalı bir figür ama o konudan bahsetmeyi biraz ertelersek, sinema sanatı adına önemli filmlere imza atmış, başarılı bir sinemacı olarak anmayı tercih ediyorum kendi adıma. 1944 yılında İngiltere’de dünyaya gelen Parker, reklamcılıktan sinemaya geçen bir kuşağın temsilcilerinden biri. Tam da bu nedenle, filmleri, görsel açıdan reklam estetiğini yakalayabileceğiniz anlar barındırır. Ama aynı yolu izleyen bazı yönetmenlerin tersine, filmlerinin içeriğini de ihmal etmez.

Kariyerine Bugsy Malone gibi çocuklarla çekilmiş bir gangster filmi parodisi ile başlayan Parker, pek çok farklı türde filmler çekti. Fame, The Wall ve Evita gibi önemli müzikaller (diğerleri kadar çok adı anılmasa da benim çok sevdiğim The Commitments’ı da buraya ekleyelim), Mississippi Burning gibi ırkçılık karşıtı, The Life of David Gale gibi idam cezası karşıtı filmler, Angel Heart gibi dedektifik/korku filmleri, Birdy gibi bir özgürlük destanı bu filmler arasındaydı. Hemen hepsi de belli bir kalitenin üzerinde filmlerdi.

Gelelim Midnight Express’e. Aslında Parker’ın kariyerinde önemli bir film. Yönetmen olarak aldığı Oscar adaylığı ile önünün açılmasına da neden olmuştu. Etkileyici bir film olduğunu da kabul etmeliyiz. Ancak Türkiye’de bir hapishanede geçen filmde görünen tüm Türklerin kötü karakterler olması, hatta karikatüre varacak derecede abartılı olmaları, düzgün Türkçe konuşamayan yabancı aktörler tarafından canlandırılmaları filmi ırkçı bir noktaya da koyuyordu doğrusu. Yıllarca Türkiye’nin adı ile beraber anılan bu film, son derece yanlış bir kararla, ülkemizde de uzun yıllar yasaklanmıştı. Parker ve filmin senaryo yazarı Oliver Stone, yıllar sonra özür de dilediler. O yılların koşullarında, yaptıklarının doğru olduğuna inandıklarını düşünüyorum. Özellikle özgürlükçü filmler çekmesi ile tanınan Parker’ın, o dönemin Türkiye’si ile ilgili görüşü de farklıydı muhtemelen. Ayrıca o dönemin Türkiye’sinin bir cennet olmadığını da kabul edelim ve filme Türkiye’de çekim izni verilmediğini de unutmayalım. Bilemeyiz ama belki de Parker, Türkiye’yi görmüş olsa, Türkiyeli karakterleri Türkiyeli oyunculara oynatabilse, durum biraz daha farklı olurdu. Ne olursa olsun, bu film yüzünden Parker’ın önemli bir sinemacı olduğunu atlamayalım ve kendisini saygıyla analım.

Ankara’dan haberler:

Ankara’da yaşayan az sayıda sinema yazarından biri olunca, Ankara’da normal vizyon takvimi dışındaki etkinlikleri de ufak bir not olarak düşmek istedim bundan sonra. Şimdilik korona ve yaz nedeni ile sayısı az ama umalım ki ilerde sayıları çoğalır.

  • Macar Film Günleri: Mülkiyeliler Birliği’nin bahçesinde, Ağustos ayı boyunca her Pazar, Macar filmleri gösterilecek. 9 Ağustos’da gösterilecek olan ilk film, Pal Sokağı Çocukları.
  • Cermodern Açık Hava Sineması: Cermodern’de bir yaz klasiği diyebileceğimiz açık hava gösterimleri devam ediyor. Bu hafta, 8 Ağustos’ta Genç Ahmed, 11 Ağustos’ta ise Bozkır filmlerinin gösterimi var.

Haftaya görüşmek üzere.

(Bu yazı ilk defa, 7 Ağustos 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)

Tekrar Merhaba

Uzun bir süredir blogu güncellemiyordum. Aslında farklı mecralara yazı yazmaya da biraz ara vermiştim. Geçen haftadan itibaren, SinemaMüzik sitesine yazı yazmaya başladım ve onların da izniyle, yazılarımı bir süre sonra buradan da paylaşacağım. Fırsat buldukça bloga özel içerikler de koymaya çalışacağım.

Buyurunuz SinemaMüzik sitesinde yayımlanan ilk yazım:


Bu haftadan itibaren SinemaMüzik sitesine yazılarımla katkıda bulunmaya çalışacağım. Bu yazılar bazen o haftanın sinema gündemi ile ilgili olacak, bazen sosyal medyada paylaştığım film notlarının bir derlemesi olacak, belki de bazen tamamen farklı ufak ufak notlardan oluşacak. Nasıl gelişeceği konusunda sizlerden de fikirler alırsam, zaman içinde o yönde ilerleyebiliriz.

İlk haftanın konusu, İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Uzun Film Yarışması olacak. Bu yılın özel koşulları nedeniyle açık havada kısıtlı bir seyirci ile gerçekleşen yarışmada filmlerin büyük çoğunluğu online olarak da gösterildi (2 film online gösterilmedi, öğrendiğimiz kadarıyla yapımcıları kabul etmemiş). Bu sayede filmleri İstanbul dışındaki seyircilerin de izleme imkânı oldu. Belki de bu nedenle yarışmanın, sosyal medyada uyandırdığı yankı da her zamankinden fazla oldu. Bu durumun dezavantajları da var elbette. Mesela yarışmadaki filmlerin bir kısmı, Eylül ayında düzenlenecek Ankara Film Festivali’nde de yer alıyor. Oradaki potansiyel izleyicinin bir kısmı, bu filmleri şimdiden izlemiş oldu.

Yarışmadaki filmleri tek tek ele almaktansa, genel tabloya bakmak daha anlamlı olabilir. Son yıllarda ulusal uzun film yarışmalarında benzer cümleleri hep duyuyoruz: Bu sene de iyi film yok, bu filmler yarışmaya nasıl kabul edilmiş, vs.. Bu yarışmada da farklı yorumlar olmadı. Gösterim sıralaması nasıl belirlendi bilmiyoruz ama başlarda zayıf filmlerin olması da olumsuz yorumların arka arkaya gelmesine etken oldu sanırım. Ne olursa olsun, şuna kabul etmeliyiz. Sinemamız, yılda 5-6 adet ulusal yarışmayı besleyebilecek kadar iyi film çıkartamıyor, zaten bu yarışmalardaki çoğu filmler de birbirini tekrar ediyor. Bu konu, gerçekten de festivallerin bir araya gelip değerlendirmeleri gereken bir gündem olabilir. Hatta durumlar normalleştiğinde, bu konuda, farklı festival temsilcilerinin katılacağı bir paneli buradan önermiş olayım.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu erkek hikâyeleriydi. Üstelik bunların da önemli bir kısmı, yaratıcılık sorunları ile boğuşan erkeklerdi. Bu tarz filmlere, sinemamızın büyük bir krizde olduğu ve 80’lerde çok rastlardık. O dönem iyileri de vardı elbette. Bir yandan da yoğun bir sansür döneminde, iktidarı rahatsız etmeyecek filmlerdi bunlar. Belki de bu dönemde benzer bir akım olması, yine benzer bir dönemden geçiyor olmamızın işareti olabilir, kimbilir. Önümüzdeki yıllarda bu dönemin genel bir değerlendirmesi yapıldığında daha net ortaya çıkacaktır.

Yaratıcılık sorunu ile boğuşan erkek karakterler dedik. Bunların entelektüel kişilikler olduğunu vurgulamak için kullanılan yöntemler de son derece ucuzdu. Dostoyevski, Kafka, Oğuz Atay ve Tarkovski gibi isimler bu filmlerde çeşitli şekillerde karşımıza çıkıyordu. Ancak, karakterimizin “yüksek sanat” takip ettiğini göstermek için bu isimlerin kitapları kucağındayken uyuyakalması gerekmiyor. Biz de Tarkovski seviyoruz ama biraz da içtiğimiz bir doğumgünü partisi sonrası, üstelik bu tip filmleri hiç de sevmediğini bildiğimiz bir arkadaşımızla birlikte otururken, Tarkovski’den Nostalji’yi açmayız herhalde.

Gelelim kadın karakterlere. Yarışmanın geneli bu açıdan da çok zayıftı ne yazık ki. Pek çok filmdeki kadın karakterler, erkeklere destek ya da köstek olmak dışında bir işlevleri olmayan karakterlerdi. Anlayışsız eş, dert dinleyen eski kız arkadaş, erkeğe koşulsuz hayranlık duyan kadın ya da erkeğin zaaflarından faydalanarak onu dolandırmaya çalışan kadın gibi tipler, filmlerde ardı ardına karşımıza çıktı. Ceviz Ağacı filminde ise bir kadın cinayeti yer almasına rağmen, bu cinayet sadece erkeğin karakter dönüşümü için bir araç haline geliyordu. Üstelik filmin bu kadına bakışı da son derece sorunluydu.

Yarışma filmlerinin büyük bir çoğunluğu, meşhur Bechdel testini geçemezdi. Neydi bu testin koşulları: Filmde adını bildiğimiz en az iki kadın olacak, bu kadınlar birbirleri ile erkekler dışında bir konuda konuşacaklar. Sanırım bu testten geçen tek film, festivalde büyük ödül alan, Aşk, Büyü vs. idi. Topal Şükran’ın Maceraları ise diyalogsuz bir film olduğu için, bu anlamda değerlendirmesi biraz zordu. Bilmemek filmindeki anne karakterinin de iyi yazıldığı söylenebilir ama yanılmıyorsam o filmde de ikinci bir kadın karakter yoktu.

Ülkemizde gündem zaman zaman çok politik olurken filmlerin büyük bir kısmının bundan uzak durması da riskli alanlara çok girilmediğinin bir göstergesi idi belki de. Ercal Kesal’ın ilk yönetmenlik denemesi, Nasipse Adayız, bir seçim hazırlığı süreci içinde olduğu için politik bir atmosfer taşıyordu ama genel olarak sistemin çürümüşlüğü ve insanların çıkarcılığı üzerineydi. Bir tür filmi olarak, alternatif bir gerçeklikte geçen Bina ise otoriter bir rejimin, tek bir kanaldan insanlara ulaşmak isteyen medya sunumu ile günümüzün baskıcı düzenine en net referans veren filmdi belki de.

İşin ilginci, iki kadının aşkını anlatan Aşk, Büyü vs. ve eşcinsellik şüphesinin bir gencin ve ailesinin üzerinde kurduğu baskıyı ele alan Bilmemek, aslında hiç öyle bir niyetleri olmamasına rağmen, tam da iktidarın LGBTİ karşıtı açıklamaları sonrasında, bir anlamda politik bir zeminde kaldılar ve bu dönem için cesur filmler olarak kabul edildiler.

Her yarışmanın, her jürinin ödülleri tartışılır. Ama sanırım bu yarışmanın ödülleri, son zamanlarda en az itiraz edilen ödüller oldu. Film, senaryo ve her iki oyuncusuna da kadın oyuncu ödülü kazandıran Aşk, Büyü vs. için pek çok kişi, festivalin en iyilerinden biri diyordu. Bence üç ödülü de hakkıyla kazandı. Özellikle kadın oyuncu ödülünün, birbirlerinin performanslarını tamamlayan Selen Uçer ve Ece Dizdar arasında bölüştürülmesi çok mantıklı bir karardı.

Festivalin çoğunlukla beğenilen bir diğer filmi de Nasipse Adayız idi. Bu film de en iyi yönetmen ve en iyi kurgu ödülü aldı. Bunlar da çok itiraz edilecek ödüller değildi ama bir not düşmeden de geçmeyelim. Filmin teşekkür bölümünde, jüri başkanı Mahmut Fazıl Coşkun’un adı en üstlerde yer alıyordu. Bu durum tartışmalara yol açabilecek bir durumdu. Keşke Fazıl Coşkun, bu sene için bu görevi kabul etmeseydi. Jürinin hakkaniyetli bir ödül dağılımı yaptığını düşünüyorum ama kafalarda ufak da olsa bir soru işareti kalmazdı.

En iyi ilk film ödülü için benim de favorim olan Bina, bu ödülün yanına jüri özel ödülünü, görüntü yönetmeni ve müzik ödülünü de ekledi. Eksikleri olan, biraz fazla uzatılmış, başka filmlerden fazlaca sahneler ödünç almış bir filmdi ama yarışmadaki ilk filmler arasında heyecan yaratan, yönetmenin sonraki işinin ne olacağına dair merak uyandıran tek film oydu (Not: Nasipse Adayız da ilk film ama Ercan Kesal’ın sinema sektöründeki yeri nedeniyle, jüri bu ödülü daha yolun başındaki bir yönetmene vermek istemiştir diye tahmin ediyorum. Ben de öyle yapardım).

Körleşme filmiyle Fatih Al, en iyi erkek oyuncu ödülünü aldı. Engelli bir karakteri canlandırmak oyuncular için her zaman avantajdır. Bu avantajını kullandığını düşünüyorum ama Fatih Al’ın daha iyi performanslarını gördüğümüzü söylemek zorundayım.

Gelelim yarışmanın jüriden ödülsüz dönen ama belli bir kaliteyi yakalamış filmlerine. Topal Şükran’ın Maceraları ve Bilmemek. Onur Ünlü, son dönemde her filminde farklı bir şey deniyor. Bu kez de diyalogsuz bir film yapmış ve bunda da başarılı olmuş bana kalırsa. Finale giden yolda sıkıntıları olsa da son dönem filmleri içinde en iyisi diyebilirim. Demet Evgar da tüm filmi, hiç konuşmadan başarılı bir şekilde sürüklüyordu. Jüri özel ödülü, kadın oyuncu ödülü ve kurgu ödülü konusunda adı geçmiş olabilir. Bilmemek de kusursuz bir film değildi. Özellikle senaryoda fazlalıklar vardı ve bazı oyunculuklar sorunluydu ama ele aldığı konuya ve ana karakterine yaklaşımı başarılıydı.

Bir ulusal yarışmayı da böyle geçirdik diyerek sinemaların geniş kapsamda açılacağı günlere hızla yaklaşıyoruz. Umalım ki sağlıklı günlerde sinema salonları ile buluşuruz.

Haftaya başka konularda görüşmek üzere, sağlıkla kalın.

(Bu yazı ilk defa, 31 Temmuz 2020 tarihinde, http://www.sinemamuzik.com/ sitesinde yayımlanmıştır.)


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 278.355 hits
Ağustos 2020
P S Ç P C C P
 12
3456789
10111213141516
17181920212223
24252627282930
31  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: