27 Şub 2018 için arşiv

Berlinale 2018 İzlenimleri – 5. Gün: Museum, The Son, Unsane, 11 x 14, Fail Safe

Museo (Museum):

museum

Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un Museum filmi, 1985 yılında gerçekten olmuş bir müze soygununu konu ediyor. Gael García Bernal ve Leonardo Ortizgris’in canlandırdığı karakterlerimiz bir müze soygunu planlıyorlar. Aslında çok kapsamlı ve kusursuz bir plan da değil karşımızdaki ama bir şekilde plan gerçekleşiyor ve filmin büyük kısmı, iki arkadaşın kaçma ve ellerindeki malları satma çabaları etrafında gelişiyor. Aslına bakarsanız düz bir soygun ve kaçış filmi olarak baktığınızda Museum benzerleri arasında çok önde bir yerlerde almıyor. Heyecan ya da merak hissi o kadar yüksek değil.

Fakat filmi izlerken bir süre sonra yönetmenin derdinin düz bir soygun hikâyesi anlatmaktan farklı olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Daha filmin en başında, “anlatılanlar, gerçek olayların bir replikasıdır” ibaresini “gerçek olaylardan uyarlanmıştır” cümlesinin farklı bir anlatımı olarak düşünmüştüm ama yönetmen tam olarak da bu gerçeklik hissi ve film kalıpları ile oynuyor. Bu tarz bir filmde seyirci olarak, izleyeceklerimizin gerçek olduğu ön kabulü ile sinema salonuna gireriz. Ancak Ruizpalacios, bir yerden sonra, hatta belki de en baştan beri, seyirci ile olan bu yazılı olmayan anlaşmanın üzerine giderek, hayır şu anda bir film izliyorsunuz, kamera arkasında biri var, hatta bu gördükleriniz de sahneleri birkaç defa tekrarlayan oyuncular diyor. Ama bunu öyle altını çok kalın çizerek değil, alttan alta yapıyor. Aslına bakarsanız izlerken bunu biraz geç fark etmiş de olabilirim. Museum’un ülkemizde vizyona gireceği haberi de geldi. Sanırım vizyonda filmi, baştan beri farklı bir gözle bakmak adına, tekrar izleyeceğim.

Syn (The Son):

the_son

Bu sene Berlinale’deki belgesellerin bir kısmı çok kişisel konulardan yola çıkarak gerçekleştirilmiş yapımlardı. En azından benim izlediklerim. Genç yönetmen Alexander Abaturov da The Son isimli bu ilk uzun metraj belgeselinde kendi kuzeninin Rus ordusunda askerlik yaparken, henüz 21 yaşında ölmesinden yola çıkmış. Belgesel boyunca, ele aldığı konuya genel olarak iki farklı açıdan yaklaştığı söylenebilir. Bir tarafta oğullarını kaybeden anne ve babanın acıları, bir yanda da savaşa gitmek üzere hazırlanan gençler var. Her ne kadar giriş sahnesinde, bir seremonide, askerlerin hayatını kaybetmiş arkadaşlarını anarken her birinin ölümünden sonra kahramanlık madalyası aldığını söylemeleri çarpıcı bir an olsa da filmin geri kalanında, genç askerlerin hazırlıkları istenen etkiyi uyandırmıyor. Benzerlerini gördüğümüz bir belgesel olduğunu söyleyebiliriz.

Unsane:

unsane

Steven Soderbergh, enteresan bir yönetmen. Bağımsız sinemanın simge isimlerinden biri olarak kariyerine başladı. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra yavaş yavaş filmlerine Hollywood’un büyük starlarını dâhil etmeye başladı. Sonrasında Ocean’s Eleven ve devam filmleri gibi gişe yapımları da çekti ama farklı şeyler denemeyi seven bağımsız yapısını da terk etmedi. Seyirci ve sektör ile ufak oyunlar oynamayı da seven bir isim. Genellikle filmlerinin görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu kendisi yapıyor ama farklı farklı isimlerle. Bazı filmlerinde senaryo için de aynı numarayı yaptığı söylenir. Geçtiğimiz yıllarda sinemayı bıraktığını söylemişti ama bu kararından çok kısa bir sürede geri döndü. Zaten bence o da bir oyunun parçasıydı.

Unsane ile Soderbergh, yine farklı bir deneme peşinde. Tüm filmi iPhone ile çekmiş. Bunu yapan ilk yönetmen değil, daha önce farklı örnekleri de var ama sanırım Hollywood’da önemli yeri olan yönetmenler arasında bunu yapan ilk kişi. Aynı zamanda, farklı türler arasında gidip gelmesiyle tanıdığımız Soderbergh, bu kez bir korku-gerilim filminde bu tekniği deniyor. Aslında hikâye çok orijinal değil. Kendisini sürekli takip eden bir adamdan kaçmak için farklı şehirlere giden ve bu konuda psikolojik destek de alan bir kadın, bir seans sonrası kendi isteği dışında bir hastaneye yatırılıyor, sonrasında da takipçisinin o hastanede çalıştığını fark ediyor ama kimseyi inandıramıyor. Kısıtlı mekânda geçen bu hikâye için iPhone iyi bir tercih olmuş. Belki alışık olduğumuz modern filmlerdeki pürüzsüz görüntüler yok ama farklı kamera açıları ve lenslerle, kapatılmış olma hissini iyi vermiş. Her nedense filmin giriş bölümünde başroldeki Claire Foy dışındaki oyuncular son derece yapay geldi ve film ile arama bir mesafe koydu. Hastane bölümünde olaya Juno Temple ve Joshua Leonard’ın girmesi ile film epeyce toparlandı. Hatta ilk başlarda filmin genellikle biçimsel özelliklerine dikkat ederken, giderek hikâyesi ve gerilimi ile de kendisine çekti.

Unsane ilginç bir deneme ve vasatın üzerinde bir gerilim filmi ama türü ya da film çekme tekniklerini yenileyecek bir film olarak da yaklaşmamak lazım. Zaten Soderbergh’in de çok büyük bir film çektiği iddiasında olduğunu düşünmüyorum. Ama onun bu tarz denemelerini seviyoruz. Bu arada, bu satırlar yazıldığında henüz IMDB’de bile adını görmesek de filme Soderbergh’in sevdiği oyunculardan birinin de ufak bir rol ile konuk olduğunu minik bir spoiler olarak verelim.

11 x 14:

11_x_14

Berlinale’nin Forum bölümü festivalde farklı sinemasal deneyimlere en açık bölüm. Yıllardır da böyleymiş. 11 x 14, ilk gösterimi 1977 yılında yine Forum bölümünde yapılan bir film. Bu yıl yapılan restorasyon ile tekrar seyirci karşısına çıktı. Hiçbir diyalog içermeyen film, kameranın belli anları uzaktan takip etmesi ile ilerliyor. Bir adamla, bir kadının ayrılmasını izliyoruz, adam başka bir eve gidip merdivenden çıkıyor, iki kadını yatakta yatarken görüyoruz vs. vs. Her ne kadar belli belirsiz bir hikâye ve tekrarlayan imajları olsa da başı sonu olan bir anlatım yapısı olduğunu söylemek zor. Daha çok seyirciyi görüntülerin akışına bırakıp serbestçe yol almasını sağlamak istiyor gibi gözüküyor. Klasik sinema yapısına alışık olan seyirci için zorlayıcı olabilir ama biraz farklı bir şeyler arayanların rahatça izleyebileceği bir yapım. Ama her izleyen açısından farklı yorumlanabilecek, farklı noktaları ön plana çıkartılabilecek bir film olduğu açık. Örneğin benim açımdan, görüntüyü zaman zaman farklı katmanlara ayıracak şekilde perdeyi boydan boya kesen tren ya da araba görüntüleri ilgi çekici anlar yaratıyordu.

Fail Safe:

fail_safe

Senelerdir izleme fırsatı bulamadığım Fail Safe’i de Berlin’de izlemek kısmette varmış demek ki. Usta yönetmen Sidney Lumet’nin bu filmi, tam da soğuk savaşın en yoğun yaşandığı dönemde çekilmiş. 1962 yılında yazılmış olan bir romandan uyarlanan 1964 yapımı film, yaratıcı ekibin dünyanın geldiği nokta ile ilgili endişelerini yansıtıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin her ikisinin de elinde çok güçlü nükleer silahlar mevcut ve karşı tarafın olası saldırısına karşı sistemler geliştirilmiş durumda. Bir yanlışlık sonrasında Amerikan uçaklarından biri Rusya’yı bombalamak üzere yola çıkıyor. Alınan güvenlik önlemleri nedeniyle durdurmak da mümkün olmayınca Amerikan başkanı, Sovyet başkanını arıyor ve bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlar. Bulunan çözüm ilk anda akla gelmeyecek, epey radikal bir çözüm aslında.

Çoğunlukla Amerikan tarafındaki üst düzey yetkililer ve pilotların bakış açısından izlediğimiz film, o anın gerilimini, karar vermenin zorluğunu ve elbette silahlanmanın sakıncalarını çok iyi yansıtmış. Henry Fonda da Amerikan başkanı rolüne çok yakışmış. Belirgin bir şekilde mesaj kaygılı bir film ama bugünden bakınca zayıf kalan tarafı da biraz bu. Seyirciye derdini çok açıkça anlatabilmek için ders verici uzun diyaloglara fazlasıyla başvuruyor. Bugünün sinema anlayışı için biraz demode bir yaklaşım. Hatta Lumet’nin kendisi bile, filmi 70’lerde çekmiş olsa ortaya çok daha sağlam bir yapım çıkardı diye düşünüyorum. Film sırasında, pek çok filmin yeniden yapımı gündemdeyken daha incelikli bir senaryo ile yeni bir Fail Safe izlesek güzel olabilir diye düşündüm. Aman, Michael Bay ya da benzeri bir isim yönetmen koltuğuna oturmasın da…

Reklamlar

Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 257.251 hits
Şubat 2018
P S Ç P C C P
« Kas   Mar »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: