Posts Tagged 'Berlinale'

Berlinale 2018 İzlenimleri – 7. Gün: Die Tomorrow, Gushing Prayer, Notes on an Appearance, Evidence of the Evidence, Araf, River’s Edge, Lemonade

Araya başka festivaller girince Berlinale’deki son günümde izlediğim filmler ile ilgili yorumlarım eksik kalmıştı. Tamamlayalım:

Die Tomorrow:

die_tomorrow

Festivalin daha deneysel filmlere yer veren Forum bölümünde yer alan Tayland filmi Die Tomorrow, adından tahmin edilebileceği gibi ölüm meselesi ile ilgili bir filmdi. Yönetmen Nawapol Thamrongrattanarit, filmini küçük bir çocuğun ölüm ile yüzleşmesi ile açıyor. Bir ev videosuna benzeyen bu sahnede (gerçek mi, bu film için çekilen bir kurmaca mı bilemiyoruz) babasından, kendisi dâhil, herkesin bir gün öleceğini duyan çocuk ağlamaya başlıyor. Sonrasında da ölümle ilgili istatistikler görüyoruz. İstatistiklere göre, dünya üzerinde her saniyede iki insan ölüyor. Tüm film boyunca bir köşede işleyen saat ve sayaç da bunu gösteriyor. 75 dakikalık bu filmi izlediğimiz süre boyunca dünyada kaç kişinin öldüğünü sürekli görüyoruz.

Filmimiz, birbiri ile ilişkisiz, daha doğrusu ortak noktaları ölümle bitmeleri olan, çeşitli hikâyeleri anlatıyor. Bu hikâyeler, gerçek haberlerden yola çıkarak oluşturulmuş. Yönetmen, gerçek ölüm haberleri alarak onların öncesinde ne olduğunu anlatmaya girişmiş. Ama derdi ölüm anı değil, ölümün hayatı hiç beklenmedik bir anda nasıl kesintiye uğrattığı. Örneğin ilk haber, mezuniyet gecelerinde oteldeki bir arkadaş grubunun içkilerinin bitmesi sonrasında içki almak için dışarı çıkan bir kızın, araba çarpması sonuncunda ölümü. Bizim izlediğimiz ise önlerinde koskoca bir hayat bulunan bir grup genç kızın, bir otel odasında gelecek planları üzerine konuşmaları. Onlar için ölüm akıllarının köşesinden bile geçmeyen bir olgu. Biz ise seyirci olarak, aralarından birinin dakikalar sonra öleceğini biliyoruz. Tüm filmdeki olaylar da bu mantıkta gerçekleşiyor. Perdede gördüğümüz karakterlerin yakın zamanda öleceklerinden haberleri yok ama biz onlardan birinin öleceğini biliyoruz.

Film pek çok yönü ile ölüm meselesini irdeliyor ve seyircinin kafasında sorular açıyor. Yakın zamanda öleceğimi bilsem geleceğe dair planlarımı sürekli erteler miydim, karşımdaki ile bu kadar sert konuşur muydum, son günümde neler yapardım, vs. vs. Bu anlamda seyirciyi aktif olarak izleme sürecine dâhil eden filmlerden. Festival seçkilerinde karşınıza çıkarsa izlenebilecek bir yapım.

Gushing Prayer:

gushing_prayer

Japon sinemasının “pembe film” türüne ayrılan alt bölümünün diğer bir filmi Gushing Prayer idi. Bu kez dün izlediğimiz gibi farklı bir alt türle kesişen bir film değil, doğrudan cinsellik ile ilgili derdi olan bir film izliyorduk. Ancak yönetmenin sol politik görüşü, karşımıza cinselliğin politikasını da konu edinen bir film getiriyordu.

Film, bir grup lise öğrencisi gencin cinselliklerini keşfetmeleri üzerine kurulu. Ancak bu keşif, ilk anda bekleyebileceğimiz gibi bir aşk hikâyesi etrafında şekillenmiyor. Daha çok, bu dört gencin bir arada yer aldığı bir deney olarak görebiliriz. Birbirlerine dokunuyorlar, sevişiyorlar ama ne durumda ne hissettiklerini daha çok mekanik bir şekilde çözmeye çalışıyorlar. Dün zevk aldıkları bir hareketten bugün neden zevk almadıklarını anlamaya çalışıyorlar örneğin. Bu sırada aralarından birinin öğretmenleri ile cinsellik yaşadığı ortaya çıkıyor. Birbirlerine yetişkin bir kişi ile cinsellik yaşamayacaklarına dair söz verdikleri için diğer arkadaşları bunu bir ihanet hatta fahişelik olarak görüyor. Zaten o dönem pek çok Japon filminde olduğu gibi, filmin farklı İngilizce adları da var. Biri de; A 15-Year-Old Prostitute.

Aslında öğretmeni ile birlikte olan Yasuko’nun bundan maddi bir beklentisi yok ama bir otorite, bir iktidar figürü ile birlikte olmak arkadaşlarının onu eleştirmeleri için yeterli oluyor. Bugünden bakınca şaşırtıcı olarak görülebilecek şeylerden biri de yönetmenin, 15 yaşında bir kızın öğretmeni ile cinsel ilişkiye girmesine yaş meselesi üzerinden değil, iktidar ve konum meselesi üzerinden bakması. Filmin 1971 yapımı olduğunu not olarak düşelim. Ayrıca cinsellik üzerine bir film ve doğal olarak epeyce çıplaklık da içeriyor ama bugünün bakışı ile erotik olduğunu söylemek de pek mümkün değil. İlginç bir film olduğuna şüphe yok ama herkese göre olmadığı da açık.

Notes on an Appearance:

notes_on_appearance

Peşin peşin bir itiraf. 7 filmlik bir günün en az bir filminin güme gitmesi kaçınılmazdı. O da Notes on an Appearance oldu. Belli bir yerinden sonra kopup gittiğim film hakkında yorum yapmam yanlış olur ama en azından ben de filmin neredeyse hiç görünmeyen ama hikâyenin onun etrafında döndüğü ana karakteri David gibi, bu filmin gösterildiği Delphi Filmpalast’da fiziksel olarak yer aldığımı tarihe not olarak düşeyim. David, arkadaşlarına farklı yerlerden farklı izler bırakarak ortadan kaybolan bir karakter. Arkadaşları da onu arıyorlar ama filme klasik anlamda bir gizem filmi demek doğru olmaz. Ortada büyük bir gizem ya da kayboluşa dair bir komplo yok. Film daha çok metaforik anlamda bir yerlerde olmanın, oradan geçip gitmenin tanımı nedir, orada olduğuna dair bir fotoğrafının ya da uçak biletinin olması gerçek anlamda orada olduğunu gösterir mi, yoksa bu bir yanılsama mıdır gibi sorularla ilgili dertleri var. Mesela ben acaba gerçekten bu filmde miydim acaba? Kim bilir?

Evidence of the Evidence:

evidence

Sırada 22 dakikalık bir belgesel var. Tümüyle arşiv görüntülerinden oluşan belgesel bizleri 1971 yılında Attica hapishanesinden yaşanan meşhur isyana götürüyor. Amerika’da insan hakları hareketinde önemli bir yeri olan bu isyanı biz sinemaseverler Dog Day Afternoon filminden de hatırlayabiliriz. Filmde izlediğimiz görüntülerin hemen hepsi, bir polisin, isyan sırasında mümkün olduğunca mahkûmların yanına yaklaşıp çektiği görüntüler. Bu görüntüler iki anlamda önemli. Birincisi, bu dört günlük isyanda içerde yaşananlara dair en doğrudan elde olan görüntüler belki de. Yaşananların belgesi olarak önemli. İkicisi ise, polisin orantısız güç kullanarak bastırdığı bu isyanda öldürülen mahkûmların, operasyon öncesi bu görüntüler yardımı ile isyanda aktif olarak rol oynayan mahkûmlar olarak tanımlanmaları. Belki de elde bu görüntüler olmasa, o mahkûmlar öldürülmeyecekti. Filmin adı da burada anlam kazanıyor. Aslında hapishanede yaşananların bir delili ama aynı zamanda öldürülecek (pardon, etkisiz hale getirilecek) mahkûmların seçiminin de bir delili karşımızdaki.

Filmin sadece yönetmeni değil, her şeyi olan Alexander Johnston, elindeki görüntülerin ham halini kullanmamış. Görüntüler ve sesle oynarken, bazı konuşmaların özellikle altını çizmek için, konuşulanları ekrana yazı olarak koyduğu anlar da mevcut. Sadece kuru bir arşiv çalışmasından ziyade, işin sinema yönüne de kafa yormuş. Başarılı bir kısa belgesel.

Araf:

araf

Evidence of the Evidence ile aynı seansta gösterilen Araf, esasen bu seanstaki filmleri seçmemin asıl sebebiydi. Yurtdışı festivallerde Türkiye’den gelen filmlerin ne şekilde karşılandığını, nasıl tepkiler aldığını görmek güzel oluyor. Araf da, Türk-Yunan-Bosna Herkes ortak yapımı bir filmdi. Yönetmen Didem Pekün, en genel tanımı ile bir belgesele imza atmış ama alışık olduğumuz anlamda bir belgesel değil. Filmin dış sesi olan, Nayia adında kurmaca bir karakter yaratmış ve film boyunca onun yolculuğunu takip etmiş. Bu karakter Bosna’da yaşanan savaştan, Mostar köprüsünün yıkılmasından yıllarca sonra ülkesine geri dönüyor, biz de onunla ve o günlerin anısına yürüyen yüzlerce kişiyle birlikte aynı yolculuğa çıkıyoruz. Acıların halen dinmediğini gösteren film, bir yanıyla İkarus efsanesine de bağlanıyor. Ama onu da köprüden suya atlayan bir adam ile özdeşleştiriyor.

Didem Pekün, filmini siyah-beyaz olarak çekmeyi ve yarattığı kurmaca karakterin dış sesi dışında başka bir konuşma kullanmamayı tercih etmiş. Bu da filmini farklı bir yerde konumlandırıyor. Zaman zaman anlatısının biraz fazla kitabi olması dışında başarılı bir film. 47 dakikalık süresinden dolayı, ancak festivallerde karşımıza çıkabilecektir sanırım.

River’s Edge:

rivers_edge

Film sayısı çok fazla olduğu için Berlinale’de film seçmenin fazlasıyla zor olduğundan bahsetmiştim. River’s Edge başka bir filmin başlamasını beklerken kulak misafiri olduğum bir konuşma sonrasında seçtiğim bir film oldu. İyi ki de seçmişim.

90’larda Tokyo’da geçen bir gençlik hikâyesi izliyoruz. Birbirinden epey bağımsız gibi görünen bir dizi sahne ile başlayan filmde, ilk başta bu sahnelerin ne olduğunu anlayamasak da film ilerledikçe bu sahneler yerli yerlerine oturmaya başlıyor. Karşımızda bir lisede okuyan genç karakterler var. Zaten onların anne-babalarını ya da öğretmenlerini film boyunca sanırım hiç görmedik. Sürekli okul arkadaşları tarafından tartaklanan utangaç bir öğrenci, onun tuhaf bir ilişki yaşadığı kız arkadaşı, cinsellikte de şiddeti seven bir karakter olduğunu öğrendiğimiz okulun kabadayısı, onun kız arkadaşı ve kız arkadaşının kardeşi, lisede olmasına rağmen modellik yapan ve bu yüzden fiziğine dikkat etmesi gereken bir başka kız, ana karakterlerimiz. Hemen hepsinin de ilk bakışta görmediğimiz bir sırrı var. Bu kadar karakter ve olay ilk bakışta biraz fazla gibi gözükse de sağlam bir senaryo ile bağlanıyor ve karşımıza iyi ve çarpıcı bir gençlik filmi çıkıyor.

Senaryodaki bazı olayların biraz abarttığını düşünmek mümkün. Çoğunlukla böyle anlardan ötürü ama genel olarak filmin atmosferini de dikkate alarak filmin bazı yerlerinin manga ya da anime örneklerine çok benzediğini düşünmüştüm. Film sonundaki yazıları okuduğumda tümüyle bir manga uyarlaması olduğunu gördüm. Henüz mangayı okumadım ama iyi bir uyarlama olduğunu tahmin ediyorum.

Önceki filmlerinden bazıları ülkemizde vizyon şansı da bulmuş olan Isao Yukisada, sağlam bir film yapmış. Umalım ki bu filmini de en azından festivallerde görme şansımız olur. Benim için, yarışma filmleri dâhil olmak üzere, tüm festivalde izlediğim filmler arasında en iyiler arasına girebilecek bir yapımdı. Fipresci’nin Panorama bölümündeki ödülünün bu filme gittiğini de not olarak düşelim.

Lemonade:

lemonade

Benim için Berlinale’nin son filmi Lemonade oldu. Romanya’dan gelen bu film, Amerika’dan Yeşil Kart almak için çabalayan bir kadının hikâyesi. Hemşire olarak çalışırken tanıştığı Amerikalı bir adamla evlenmiş ve göçmen bürosu ile görüşmeleri devam ediyor. Bu arada eski bir ilişkisinden olan oğlunu da Amerika’ya getiriyor. Bir yandan da onunla kocasının anlaşmasını sağlamaya çalışıyor.

Son yıllarda giderek yükselen Romen sinemasından gelen film sinemasal olarak son derece güçlü. Romen sinemasının sıklıkla kullandığı gibi, seyirciyi olayların içinde hissettiren bir kamera kullanımı ve başrolde Mãlina Manovici’nin başarılı oyunu, seyirciyi hemen yakalıyor. Kadının arka arkaya başına gelen olayları da merak ve endişe ile takip ediyorsunuz. Ancak bu olayların hepsinin çok kısa bir süre içinde gelip karakterimizi bulması işin inandırıcılığını biraz zedeliyor. Filmin başında, yaşananların gerçek olaylardan alındığı ibaresi var. Böyle dendiyse doğrudur ama büyük ihtimalle Yeşil Kart almaya çalışan farklı kadınların yaşadıkları, filmde tek bir kadında birleştirilmiş. Böyle olunca da biraz abartı oluyor. Üstelik kadının karşısına bir tane bile iyi Amerikalı çıkmaz mı diyorsunuz. Kadının çocuğu ile ilişkisini anlamak için görevlerini yapan polis memurları bile, kötü olmasalar bile tümüyle empatiden yoksun tipler olarak çizilmiş. Ona yardım etmeye çalışan az sayıda kişi var, onlar da yine onun gibi göçmen.

İnandırıcılık sorunları olsa da Lemonade için yine de festivalin güçlü filmlerinden yorumunu yapabilirim. Yoğun bir festival için iyi bir finaldi.

Reklamlar

Berlinale 2018 İzlenimleri – 6. Gün: Inflatable Sex Doll of the Wastelands, Auto Focus, To Live and Die in L. A.

Inflatable Sex Doll of the Wastelands:

sex_doll

Bu yıl Berlinale’nin alt bölümlerinden bir tanesi, Japon sinemasının “pembe film” olarak tanımlanan filmlerine ayırılmıştı. “Pembe film” kavramının temel olarak Japon erotik sinemasını simgelediği söylenebilir. Ama türün meraklıları, pek çok alt türünün olduğunu belirtecektir. 1967 yılından gelen Inflatable Sex Doll of the Wastelands için, türün gangster filmleri ile bir karması olduğunu söyleyebiliriz. Hatta birkaç sahne olmasa, tümüyle gangster filmi bile denebilir. Kahramanımız olan özel dedektif, varlıklı bir adam tarafından, kaçırılan kız arkadaşını bulmak için tutuluyor. Ona kız arkadaşının porno sayılabilecek görüntüleri gönderilmiş. Dedektifin kız arkadaşı da yıllar önce benzer şekilde öldürülmüş. Suçlunun aynı kişi olabileceğini görünce iş kişisel bir hal de alıyor. Aslında bu özet klasik bir suç filmini işaret ediyor ama daha filmin başında dedektifin bir ağacı öldürmesi(!) ya da izlediği görüntülerin kalitesinden şikâyet etmesi karşımızda farklı bir film olduğunu gösteriyor. Film ilerledikçe, bahsedilen kadınların gerçek mi olduğu yoksa sadece şişme bebek tarzında, gerçek olmayan ama erkeklerin onlara gerçeklik yükledikleri birer seks oyuncağı mı oldukları sorusu gündeme geliyor. Final itibariyle de enteresan bir noktaya gidiyor.

Yönetmen Atsushi Yamatoya’yı daha çok Branded to Kill filminin senaryo yazarlarından biri olarak biliyoruz. Zaten kariyerini çoğunlukla senaryo yazarı olarak geçirmiş ama az sayıda yönetmenlik denemesi de var. Inflatable Sex Doll of the Wastelands, yakuza filmlerine ilgisini de gösteren, farklı senaryo yapısıyla ilgi çekici bir film. Yeni restore edilmiş bir kopyasını izlediğimize göre belki bu türde filmler gösterecek bir festivalimize uğrar. Bu arada filmin İngilizce olarak, başka başka isimlerle de tanındığını not olarak düşelim. Dutch Wife in the Desert olarak da biliniyor örneğin.

Auto Focus:

auto_focus

Festivalde Willem Dafoe’ya verilen onur ödülü kapsamındaki bölümde yer alan, izlemediğim filmlerden biri de Auto Focus idi. Paul Schrader’in 2002 yapımı bu filmi, yanlışım yoksa, ülkemizde gösterimde girmemişti. Merak ettiğim bir film olmasına rağmen ev sinemasında da denk gelmemiş. Adı her zaman Taxi Driver ve Raging Bull’un senaryo yazarı olarak anılan Schrader’in yönettiği film sayısı da az değil. Auto Focus’da gerçek ve gerçekten ilginç bir hikâyeyi anlatıyor. Film, bir dönem Hogan’s Heroes isimli bir televizyon dizisinin başrolü ile epey ünlenen, hatta Emmy adaylıkları olan Bob Crane’in hayatının bir dönemi anlatıyor. Kariyerine radyocu olarak başlamış, amatör olarak müzisyenlik yapmış ama ünü televizyon ile kazanmış. Ancak o ününü koruyamamış. Ama Schrader’in onun hayatını anlatmak için seçmesinin nedeni olan tam da video kameralar yeni yeni yayılırken, John Carpenter adlı bir arkadaşının (bildiğimiz yönetmen John Carpenter değil, isim benzerliği) vasıtası ile pek çok kadınla yaşadığı cinsel maceraları kayda alması. Beraberce bugün amatör porno olarak adlandırabileceğimiz pek çok kayıt yapmışlar. Sonradan araları bozulunca olaylar farklı noktalara gitmiş.

Olayın ilginç olduğuna şüphe yok. Schrader’in ilgisini çekmesi de şaşırtıcı değil. Ama filmin dış ses ile anlatıcısının kim olduğu dışında (ki o seçim de çok yeni bir şey değil), klasik anlamda bir biyografi izliyoruz. Özellikle karakterlerin motivasyonları çok derinlemesine verilememiş. Bunun yanında oyunculuklar son derece iyi. Doğrusu Greg Kinnear’ı çok iyi bir oyuncu olarak görmem ama burada tüm kariyerindeki en iyi performanslardan birini vermiş. Tekinsiz karakterlerin aranan oyuncusu olarak Willem Dafoe için de fazla bir şey demeye gerek yok. Her zamanki gibi iyi.

Schrader bu sıra dışı hayat hikâyesini daha farklı bir yapı ile önümüze getirse uzun yıllar konuşulacak bir film ortaya çıkabilirmiş. Bu haliyle, iyi denebilecek bir film olsa da ancak o kadar.

To Live and Die in L. A.:

to_live_and_die_in_la

Bir Willem Dafoe filmi daha. Bu sefer her şeyiyle tam bir 80’ler filmi var karşımızda. Çoğunlukla French Connection ve Exorcist’in yönetmeni olarak bildiğimiz William Friedkin, 80’lerin tam da ortasında, o yılların tüm kültürel kodlarını kullanan bir polisiye yapmış. Sınırları zorlamaktan hiç çekinmeyen, özel ajan Richard Chance (yıllar sonra CSI dizisi ile çok iyi tanıyacağımız William L. Petersen), bir operasyon sırasında ortağını kaybediyor ve intikam peşine düşüyor. Bu arada hiç istemese de yanına yeni bir ortak veriyorlar. Peşinde olduğu adam da gencecik bir Willem Dafoe’nun canlandırdığı Rick. Rick, sahte para basıp bunları piyasaya sürüyor. Birbirleriyle pek anlaşamayan ajan ikilimiz de onu takipteler.

Zorla bir arada çalışmak zorunda kalan kanun adamları klişesini pek çok filmde gördük elbette. En bilinen örneği de Cehennem Silahı serisi olabilir. Ama burada mizah dozu çok daha az ve çok daha sert bir film var karşımızda. Zaten ilk Cehennem Silahı, To Live and Die in L. A.’den iki yıl sonra çekilmiş. Bir etkilenme varsa da, ters yönde yani. To Live and Die in L. A. için çok orijinal bir film demek mümkün değil zaten. Bugünden bakınca güzel yanı da o. Yapıldığı zamanda çok ciddi olarak çekilmiş bazı sahneler, kullanılan kostümler, renkler, ışıklar bugün komik gelebiliyor. O yılların polisiye filmlerinin bir parodisi adeta ama parodi değil, gayet ciddi bir örneği.

Filmde cinsellik kullanımı da epey ilginç. Yine bir 80’ler klasiği olarak, çok alakasız yerlerde maço bir sevişme sahnesi ya da çıplaklık görmek mümkün. Fakat Friedkin, bu sahnelerde en az kadın çıplaklığı kadar erkek çıplaklığını da kullanmış. Zaman zaman homoerotizm’in sınırlarını zorlayacak bu sahneler, Petersen ve Dafoe’nun karşı karşıya geldikleri sahnede neredeyse birbirlerine aşklarını haykırmalarına kadar uzanıyor. Film boyunca süren bu alt metnin tesadüf olmadığını düşünüyorum.

Pek çok yönü ile klişelerden oluşan bu film, finali ile gerçekten şaşırtmayı başarıyor. Neticede ana akıma dâhil bir filmden bahsediyoruz ve belli kalıplara uymasını bekliyoruz. Ama finalde öyle bir numara yapıyor ki filmin değerini arttırıyor.

Neticede benim gibi yıllar öncesinden eksik bıraktığınız bir filmse, eski moda, iyi bir aksiyon filmi izlemek isterseniz tavsiye edilir ama biraz eskimiş bulabilirsiniz. Ama 80’lerin popüler kültürüne özel bir ilgi duyuyorsanız, hiç durmayın, mutlaka ama mutlaka izleyin.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 5. Gün: Museum, The Son, Unsane, 11 x 14, Fail Safe

Museo (Museum):

museum

Meksikalı yönetmen Alonso Ruizpalacios’un Museum filmi, 1985 yılında gerçekten olmuş bir müze soygununu konu ediyor. Gael García Bernal ve Leonardo Ortizgris’in canlandırdığı karakterlerimiz bir müze soygunu planlıyorlar. Aslında çok kapsamlı ve kusursuz bir plan da değil karşımızdaki ama bir şekilde plan gerçekleşiyor ve filmin büyük kısmı, iki arkadaşın kaçma ve ellerindeki malları satma çabaları etrafında gelişiyor. Aslına bakarsanız düz bir soygun ve kaçış filmi olarak baktığınızda Museum benzerleri arasında çok önde bir yerlerde almıyor. Heyecan ya da merak hissi o kadar yüksek değil.

Fakat filmi izlerken bir süre sonra yönetmenin derdinin düz bir soygun hikâyesi anlatmaktan farklı olduğunu anlamaya başlıyorsunuz. Daha filmin en başında, “anlatılanlar, gerçek olayların bir replikasıdır” ibaresini “gerçek olaylardan uyarlanmıştır” cümlesinin farklı bir anlatımı olarak düşünmüştüm ama yönetmen tam olarak da bu gerçeklik hissi ve film kalıpları ile oynuyor. Bu tarz bir filmde seyirci olarak, izleyeceklerimizin gerçek olduğu ön kabulü ile sinema salonuna gireriz. Ancak Ruizpalacios, bir yerden sonra, hatta belki de en baştan beri, seyirci ile olan bu yazılı olmayan anlaşmanın üzerine giderek, hayır şu anda bir film izliyorsunuz, kamera arkasında biri var, hatta bu gördükleriniz de sahneleri birkaç defa tekrarlayan oyuncular diyor. Ama bunu öyle altını çok kalın çizerek değil, alttan alta yapıyor. Aslına bakarsanız izlerken bunu biraz geç fark etmiş de olabilirim. Museum’un ülkemizde vizyona gireceği haberi de geldi. Sanırım vizyonda filmi, baştan beri farklı bir gözle bakmak adına, tekrar izleyeceğim.

Syn (The Son):

the_son

Bu sene Berlinale’deki belgesellerin bir kısmı çok kişisel konulardan yola çıkarak gerçekleştirilmiş yapımlardı. En azından benim izlediklerim. Genç yönetmen Alexander Abaturov da The Son isimli bu ilk uzun metraj belgeselinde kendi kuzeninin Rus ordusunda askerlik yaparken, henüz 21 yaşında ölmesinden yola çıkmış. Belgesel boyunca, ele aldığı konuya genel olarak iki farklı açıdan yaklaştığı söylenebilir. Bir tarafta oğullarını kaybeden anne ve babanın acıları, bir yanda da savaşa gitmek üzere hazırlanan gençler var. Her ne kadar giriş sahnesinde, bir seremonide, askerlerin hayatını kaybetmiş arkadaşlarını anarken her birinin ölümünden sonra kahramanlık madalyası aldığını söylemeleri çarpıcı bir an olsa da filmin geri kalanında, genç askerlerin hazırlıkları istenen etkiyi uyandırmıyor. Benzerlerini gördüğümüz bir belgesel olduğunu söyleyebiliriz.

Unsane:

unsane

Steven Soderbergh, enteresan bir yönetmen. Bağımsız sinemanın simge isimlerinden biri olarak kariyerine başladı. Bir süre bu şekilde devam ettikten sonra yavaş yavaş filmlerine Hollywood’un büyük starlarını dâhil etmeye başladı. Sonrasında Ocean’s Eleven ve devam filmleri gibi gişe yapımları da çekti ama farklı şeyler denemeyi seven bağımsız yapısını da terk etmedi. Seyirci ve sektör ile ufak oyunlar oynamayı da seven bir isim. Genellikle filmlerinin görüntü yönetmenliğini ve kurgusunu kendisi yapıyor ama farklı farklı isimlerle. Bazı filmlerinde senaryo için de aynı numarayı yaptığı söylenir. Geçtiğimiz yıllarda sinemayı bıraktığını söylemişti ama bu kararından çok kısa bir sürede geri döndü. Zaten bence o da bir oyunun parçasıydı.

Unsane ile Soderbergh, yine farklı bir deneme peşinde. Tüm filmi iPhone ile çekmiş. Bunu yapan ilk yönetmen değil, daha önce farklı örnekleri de var ama sanırım Hollywood’da önemli yeri olan yönetmenler arasında bunu yapan ilk kişi. Aynı zamanda, farklı türler arasında gidip gelmesiyle tanıdığımız Soderbergh, bu kez bir korku-gerilim filminde bu tekniği deniyor. Aslında hikâye çok orijinal değil. Kendisini sürekli takip eden bir adamdan kaçmak için farklı şehirlere giden ve bu konuda psikolojik destek de alan bir kadın, bir seans sonrası kendi isteği dışında bir hastaneye yatırılıyor, sonrasında da takipçisinin o hastanede çalıştığını fark ediyor ama kimseyi inandıramıyor. Kısıtlı mekânda geçen bu hikâye için iPhone iyi bir tercih olmuş. Belki alışık olduğumuz modern filmlerdeki pürüzsüz görüntüler yok ama farklı kamera açıları ve lenslerle, kapatılmış olma hissini iyi vermiş. Her nedense filmin giriş bölümünde başroldeki Claire Foy dışındaki oyuncular son derece yapay geldi ve film ile arama bir mesafe koydu. Hastane bölümünde olaya Juno Temple ve Joshua Leonard’ın girmesi ile film epeyce toparlandı. Hatta ilk başlarda filmin genellikle biçimsel özelliklerine dikkat ederken, giderek hikâyesi ve gerilimi ile de kendisine çekti.

Unsane ilginç bir deneme ve vasatın üzerinde bir gerilim filmi ama türü ya da film çekme tekniklerini yenileyecek bir film olarak da yaklaşmamak lazım. Zaten Soderbergh’in de çok büyük bir film çektiği iddiasında olduğunu düşünmüyorum. Ama onun bu tarz denemelerini seviyoruz. Bu arada, bu satırlar yazıldığında henüz IMDB’de bile adını görmesek de filme Soderbergh’in sevdiği oyunculardan birinin de ufak bir rol ile konuk olduğunu minik bir spoiler olarak verelim.

11 x 14:

11_x_14

Berlinale’nin Forum bölümü festivalde farklı sinemasal deneyimlere en açık bölüm. Yıllardır da böyleymiş. 11 x 14, ilk gösterimi 1977 yılında yine Forum bölümünde yapılan bir film. Bu yıl yapılan restorasyon ile tekrar seyirci karşısına çıktı. Hiçbir diyalog içermeyen film, kameranın belli anları uzaktan takip etmesi ile ilerliyor. Bir adamla, bir kadının ayrılmasını izliyoruz, adam başka bir eve gidip merdivenden çıkıyor, iki kadını yatakta yatarken görüyoruz vs. vs. Her ne kadar belli belirsiz bir hikâye ve tekrarlayan imajları olsa da başı sonu olan bir anlatım yapısı olduğunu söylemek zor. Daha çok seyirciyi görüntülerin akışına bırakıp serbestçe yol almasını sağlamak istiyor gibi gözüküyor. Klasik sinema yapısına alışık olan seyirci için zorlayıcı olabilir ama biraz farklı bir şeyler arayanların rahatça izleyebileceği bir yapım. Ama her izleyen açısından farklı yorumlanabilecek, farklı noktaları ön plana çıkartılabilecek bir film olduğu açık. Örneğin benim açımdan, görüntüyü zaman zaman farklı katmanlara ayıracak şekilde perdeyi boydan boya kesen tren ya da araba görüntüleri ilgi çekici anlar yaratıyordu.

Fail Safe:

fail_safe

Senelerdir izleme fırsatı bulamadığım Fail Safe’i de Berlin’de izlemek kısmette varmış demek ki. Usta yönetmen Sidney Lumet’nin bu filmi, tam da soğuk savaşın en yoğun yaşandığı dönemde çekilmiş. 1962 yılında yazılmış olan bir romandan uyarlanan 1964 yapımı film, yaratıcı ekibin dünyanın geldiği nokta ile ilgili endişelerini yansıtıyor. Amerika Birleşik Devletleri ve Sovyetler Birliği’nin her ikisinin de elinde çok güçlü nükleer silahlar mevcut ve karşı tarafın olası saldırısına karşı sistemler geliştirilmiş durumda. Bir yanlışlık sonrasında Amerikan uçaklarından biri Rusya’yı bombalamak üzere yola çıkıyor. Alınan güvenlik önlemleri nedeniyle durdurmak da mümkün olmayınca Amerikan başkanı, Sovyet başkanını arıyor ve bir çözüm yolu bulmaya çalışıyorlar. Bulunan çözüm ilk anda akla gelmeyecek, epey radikal bir çözüm aslında.

Çoğunlukla Amerikan tarafındaki üst düzey yetkililer ve pilotların bakış açısından izlediğimiz film, o anın gerilimini, karar vermenin zorluğunu ve elbette silahlanmanın sakıncalarını çok iyi yansıtmış. Henry Fonda da Amerikan başkanı rolüne çok yakışmış. Belirgin bir şekilde mesaj kaygılı bir film ama bugünden bakınca zayıf kalan tarafı da biraz bu. Seyirciye derdini çok açıkça anlatabilmek için ders verici uzun diyaloglara fazlasıyla başvuruyor. Bugünün sinema anlayışı için biraz demode bir yaklaşım. Hatta Lumet’nin kendisi bile, filmi 70’lerde çekmiş olsa ortaya çok daha sağlam bir yapım çıkardı diye düşünüyorum. Film sırasında, pek çok filmin yeniden yapımı gündemdeyken daha incelikli bir senaryo ile yeni bir Fail Safe izlesek güzel olabilir diye düşündüm. Aman, Michael Bay ya da benzeri bir isim yönetmen koltuğuna oturmasın da…

Berlinale 2018 İzlenimleri – 4. Gün: Madeline’s Madeline, Güvercin, Blast Excavator 1010, The Interpreter, Touch Me Not

Madeline’s Madeline:

madeline

Berlinale’de onlarca film olduğu için özellikle ana yarışma bölümü dışındaki iyi filmleri keşfetmek için tavsiye çok önemli oluyor. Madeline’s Madeline de böyle bir film oldu. Filmin adından Madeline adında bir karakterden bahsettiğini anlamak zor değil herhalde. Annesi ile beraber yaşayan Madeline, zihinsel olarak çok sağlıklı bir genç kız değil. Bu nedenle de annesi tarafından sürekli baskı altında tutuluyor. Ama onun içinde öyle bir oyunculuk damarı var ki, o konuda da oyunculuk öğretmeni onu sürekli kendisini zorlaması için cesaretlendiriyor. Filmin konusunu bu şekilde özetlemek aslında filme haksızlık sayılabilir. Basitçe, oyuncu olmak isteyen bir genç kızın hayatını izlemiyoruz aslında. O genç kızın zihnine giriyoruz. O genç kızın kendisi oluyoruz adeta. Ama o da, film boyunca bambaşka şeyler oluyor (bambaşka derken kedi ya da kaplumbağa da bunlara dâhil). Madeline’i canlandıran Helena Howard o kadar iyi ki, tüm bunlar hiç tuhaf gelmiyor. Daha önce neredeymiş, ne yaparmış bilinmez ama önümüzdeki yıllarda adını sık sık duyacağımız bir oyuncu geliyor olabilir. İsmini bir yerlere yazın.

Daha çok oyunculuk açısından öne çıkardım ama yönetmen Josephine Decker’ın başarısını da yabana atmayalım. Bizi Madeline’in dünyasına sokarken kullandığı dinamik el kamerası, görüntüler ile oynaması vs. filmin atmosferini çok güçlendiriyor. Ayrıca oyunculara doğaçlama imkânı vererek çalışması da onun seçimi zaten.

Güvercin:

guvercin

Berlin’de prömiyerini yapan Türkiye filmlerinden biri de Güvercin’di. Banu Sıvacı bu ilk filminde doğup büyüdüğü topraklara uzanmış ve Adana’dan bir hikaye getirmiş karşımıza. Adana’da güvercin yetiştirmenin ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Filmimizin kahramanı Yusuf da güvercinleri çok seven bir genç. Onlarla ilgilenmek hayatının en önemli işi, işten öte tutkusu. Onların üzerinden ufak paralar kazansa da onun için önemli olan güvercinlerin yanında olmak, onlarla beraber yaşamak. Güvercinler içinde biri var ki, ona daha da çok bağlı: Maverdi. Para kazanmak da onun için çok önemli değil, o kendine damlarda bir yaşam alanı oluşturmuş zaten. Abisi ise, tabir yerindeyse, onun bir baltaya sap olmasını istiyor ve bu konuda kardeşinin üzerinde bir baskı oluşturuyor. Aslında kötü bir adam da değil ama kardeşinin tutkusunu anlayamıyor.

Banu Sıvacı, hikâyesini anlatırken seyirciye bir yaşanmışlık duygusu geçirmeyi başarıyor. Adeta Adana’nın sokaklarında hissediyorsunuz kendinizi. Yusuf’un tutkusunu da anlıyorsunuz. Bu sayede seyircinin içine işleyen bir hikâye anlatmayı başarıyor. Yusuf rolünde ise sanırım ilk defa bir uzun metraj filmde başrol oynayan Kemal Burak Alper var (geçen yılın öne çıkan kısa filmlerinden Sirayet’te de görmüştük kendisini). Onun başarılı oyunculuğu da filmi sürükleyen unsurlardan bir diğeri. Bundan sonra daha çok filmlerde görürüz adını.

Güvercin muhtemelen önce ülkemizdeki festivalleri bir dolaşıp vizyon şansı da bulacaktır. Şimdiden tavsiye edelim.

Sprengbagger 1010 (Blast Excavator 1010):

blast_evacator_1010

Sırada Berlinale’nin retrospektif bölümünden bir film var. Doğrusunu söylemek gerekirse asıl gitmek istediğim filme bilet bulamayınca, bu filme yönlendim. 1929 yapımı bu sessiz Alman filmi özellikle teknik yanı ile öne çıkıyor. Filmde o dönem için devasa diyebileceğimiz büyük setler, açık alanda yapılan görkemli çekimler yer alıyor. Açıkçası bugünden bakınca filme yönelik olarak ilgimizi çeken şeyler de bunlardan daha fazlası değil. Madenleri çıkarmak için dev bir makine yapan bir mühendisin ve kız arkadaşının çabalarını anlatan filmin bu anlamda çok ilgi çekici bir konusu yok. Hatta giderek makineleşmenin ne kadar iyi bir şey olduğunu savunması ve yıllarca ürün veren büyük tarlaların yerini dev fabrikaların almasını gururla anlatması da bugünden bakınca sorgulanması gereken bir nokta. Bunun yanında kadına bakışının o yıllar için bir adım önde olduğunu söylemek mümkün. Tümüyle erkeklerin olduğu bir dünyada, bir kadının da ayakta durabileceğini anlatıyor. Ama o kadının ayak bileğini görüp etkilenen erkekler olduğunu görmek de komikti doğrusu (Almanya için tabii, yoksa bizde ne yazık ki halen var galiba).

Filmin öncesinde yapılan sunum Almanca olduğu için ne yazık ki anlayamadım ama kaynaklara göre filmin orijinal versiyonu 132 dakika imiş ama bugüne kalan versiyonu 89 dakika. 89 dakika yetti diyelim.

The Interpreter:

interpreter

Martin Sulík’i genellikle festivallerde karşımıza çıkan pek çok filmiyle tanıyoruz. Çektiği filmler de çoğunlukla ülkesi Slovakya’nın Oscar’a gönderdiği filmler oluyor. Artık olgun bir yönetmen diyebileceğimiz Sulík, bu kez 70’li-80’li yaşlarda iki adamın bir yol hikâyesi ile karşımızda. Eski bir çevirmen olan Ali, savaş sırasında ailesinin ölümünden sorumlu olduğunu düşündüğü bir Nazi subayını bulup öldürmek için Viyana’ya gidiyor, ancak onun oğlu Georg’u bulabiliyor. Aradığı adam zaten ölmüş. Georg ise babasının anılarında bahsettiği yerleri görmek, onun geçmişiyle yüzleşmek istiyor. Bunun için de Ali’yi çevirmen olarak tutuyor ve birlikte bir yolcuğa başlıyorlar.

Geçmişin günahlarının deşileceği bu yolculuk ilk anda beklendiği gibi tümüyle hüzünlü bir yolculuk değil. Hatta filmde komedi unsurlarının daha fazla yer aldığını söylemek mümkün. Sulík aslında yol filmlerinde çok fazla karşılaştığımız bir numarayı kullanıyor ve bu iki adamı tamamen zıt karakterlere sahip olarak çiziyor. Georg, yaşına rağmen halen hayat dolu, yaşamayı seven, içkisinden vazgeçmeyen, fırsat buldukça kadınlar ile flört etmekten keyif alan, önüne çıkan maceraları geri çevirmeyen bir adam. Ali ise tümüyle kurallara göre yaşayan, hep asık suratlı, sanki karısı ölünce hayat onun için de bitmiş gibi davranan bir adam.

Aslında Sulík karşımıza çok yeni bir şey getirmiyor ama çok rahat izlenen keyifli ve beklenebileceği gibi, finale doğru daha hüzünlü bir film yapmış. Filmin bu başarısında iki oyuncusunun uyumunun payı büyük. Geçen yıl Toni Erdmann ile hayran olduğumuz ve burada da aynı hayat enerjisini taşıyan bir rol canlandıran Peter Simonischek ve Çek sinemasının en önemli yönetmenlerinden biri olarak bildiğimiz ama oyuncu olarak da pek çok filmde yer alan Jiří Menzel, çok iyi bir ikili olmuşlar. Türkiye’deki festivallerde karşımıza çıkma ihtimali yüksek bir film. Çok büyük beklentilere girmedikçe keyifle izlenebilir diyorum.

Touch Me Not:

touch_me_not

Yazıyı izledikten birkaç gün sonraya yetiştirebildiğim için en baştan Altın Ayı ödüllü Touch Me Not diyelim. Aslında kişisel olarak bir özel ödül bekliyordum. Tom Tykwer’in başkanı olduğu bir jürinin bu filme kayıtsız kalacağını düşünmüyordum. Haksız da çıkmadım, hatta benim tahminimden daha çok sevmişler anlaşılan.

Peki, Touch Me Not ne anlatıyor? 126 dakikalık süresi boyunca bedenleri ile bir takım dertleri olan karakterlerin hem kendi vücutları, hem de cinsellikle ilgili türlü türlü meselelerini karşımıza getiriyor. Bunları yaparken de bir kısmı, çeşitli yönleri ile deforme olmuş vücutları, yapılan cinsel aktiviteleri defalarca karşımıza getirmekten kaçınmıyor. Yönetmen de kendisini, anlatısının bir parçası haline getirerek bir yandan bu filmi neden çektiğinin cevabını bulmaya çalışıyor. Hatta film boyunca karakterler kamera ile iletişim halindeler ve seyirciyi de aynı anlatının içine girmeye davet ediyorlar. Film bir belgesel tarzında çekilmiş. Şunu da itiraf edeyim, yönetmenin daha önce kısa belgeseller çektiği bilgisine sahip olduğumuz için, bu filmden çıktığımda tümüyle bir belgesel izlediğimi düşünüyordum. Sonradan aslında filmde mesleği oyunculuk olan kişiler de olduğunu fark ettim. Hatta bazılarını önceden tanıyormuşum bile. Ama yönetmen, seyirci ile oynadığı bu gerçeklik oyununda beni kandırmayı başarmış. Halen de belgesel ve kurmacanın arasında yer aldığını söyleyebilirim.

Artık Altın Ayı almış bir film etiketine sahip olduğuna göre ülkemizdeki festivallerde karşımıza çıkacaktır ama içerdiği çıplaklık unsurları nedeniyle vizyon görme şansı sıfıra yakın. Festivallerde yakalayınca ne yapıp edip izlenmesi, yaşanması gereken bir deneyim ama herkesin beğeneceği bir film olmadığı da açık. Süresinin anlattığı konuya göre biraz uzun olmasının yanında gerçekten de seyircinin üzerine üzerine geliyor. Hakkında olumlu ya da olumsuz pek çok görüş çıkabilecek bir film. Kimsenin ne dediğine bakmayın, bir deneyin diyorum.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 3. Gün: Pig, The Best Thing You Can Do With Your Life, Don’t Worry He Won’t Get Far on Foot, The Hunter

Khook (Pig):

pig

İran sinemasının çoğunlukla daha dramatik konuları ele almasına alışığız. En azından uluslararası alanda tanındığı filmler genellikle öyle. Yönetmen Mani Haghighi (ki kendisini oyuncu olarak da tanıyoruz, özellikle Elly Hakkında filmiyle), Berlinale’nin yarışma bölümünde karşımıza bir kara komedi ile çıkıyor. Ana karakterimiz Hasan, bir yönetmen. Ancak kara listeye alındığı için yıllardır film çekememiş. Zamanında karısı da onun filmleri ile ünlenmiş ama o da başka yönetmenlerle çalışma peşinde. Bu durumda işin içine kıskançlıklar da giriyor. Ama filmin ana hikâyesi bu değil. Tahran’da bir seri katil, yönetmenleri, kafalarını keserek birer birer öldürmekte. Hasan da bunu dert ediyor. Katil neden onun peşine düşmemiş, yoksa o artık sevilen, ünlü bir yönetmen değil mi? Belki de katil onu öldürse daha mutlu olacak…

Yönetmen Haghighi, daha ilk sahnede cep telefonu ve sosyal medya kullanımı ile ilgili bir derdi olduğunu gösteriyor ve film ilerledikçe bunu hikâyenin de bir parçası haline getiriyor. Hasan’ın başına gelenler ve bundan kurtulma planı, tamamen sosyal medya ile ilgili bir hal alıyor. Son dönemde cep telefonlarının hayatımızda kapladığı yer pek çok yönetmenin ele aldığı bir konu. Doğrusunu söylemek gerekirse Haghighi’nin eleştirilerini Haneke ya da Zvyagintsev’den daha iyi buldum.

Filmin absürt, giderek şiddet dolu mizahı herkese göre olmayabilir ama benim hoşuma gitti. Bizim için dikkat çekici noktalardan biri de Hasan’ın annesinin Türkçe konuşuyor olmasıydı. Bir anda Türkçe sözcükler duymak şok etkisi yarattı. Ayrıca Hasan’ın rock temalı t-shirt’leri de pek güzeldi. Bir not daha. Filmi izlerken sürekli olarak, neden Leila Hatami’yi daha fazla filmde görmüyoruz diye düşündüm. Aslında IMDB’den bakınca hemen her yıl bir filmde oynamış ama bizlere kadar ulaşamamış genelde. Bu kadar başarılı bir oyuncu daha fazla filmde rol almalı, hatta mümkünse (ki mümkün olup olmadığından çok emin değilim), İran dışına da açılmalı diye düşünüyorum.

The Best Thing You Can Do With Your Life:

best_thing

Yönetmen Zita Erffa’nın bir zamanlar çok yakın olduğu kardeşi László, bir tatil sonrası bir Katolik Kilisesi’ne kayıt olmak istediğini söylüyor ve ailesinden ayrılıyor. Kilisenin çok katı kuralları var, ailen ile iletişim kurma imkânların çok kısıtlı, mektupların okunuyor, yılda sadece bir kere görüşme hakkın var. Zaten kilise binasından da dışarı çıkamıyorsun. Futbol oynama, film izleme gibi sosyal aktiviteleri de kilise kendisi düzenliyor. Adeta bir hapishaneyi andırıyor değil mi?

Yönetmen bir şekilde kiliseden izin alarak, kısıtlı bir kamera arkası ekibi ile birlikte kardeşini kilisede iki hafta boyunca takip edebilmiş, onunla ve kilisenin diğer öğrencileri ile söyleşiler yapabilmiş. Film sonrasındaki söyleşiye kalamadım ama büyük ihtimalle kilise bu isteği uzun süre tartıştı ve kendimizi iyi tanıtırsak, daha fazla katılımcıya ulaşabiliriz diye düşündü. Yönetmen Erffa, gerçekten de yaptığı söyleşilerde karşı tarafı zorlayacak ya da kızdıracak konulara girmemeye özen gösteriyor ama sonradan, seçtiği bölümler ve kurgudaki başarısı ile karşımızdaki topluluğun ne kadar sıkıntılı bir yapı olduğunu çok güzel gösteriyor. Örneğin, öğrencilere belli sorulara vermeleri gereken cevaplar önceden ezberletilmiş belli ki. Üst sınıftan bir öğrencinin hiç aksamadan verdiği cevaba bakarak, burası ne kadar güzel bir yer diyebilirsiniz ama hemen arkasından alt sınıftan bir öğrencinin birkaç kelimeyi hatırlayamadığı için ecel terleri döktüğünü görünce iş değişiyor. Ya da kiliseye katılanların çoğunlukla varlıklı ailelerin çocukları olması, kilisenin kurucunun yaşamındaki tuhaflıklar hep ince ince değinilen konular. Periyodik futbol maçlarında, her zaman üst sınıfların kazanması bile kilisedeki yoğun alt-üst ilişkisi gösteren bir detay olarak kullanılıyor.

Yönetmen, kendi ailelerinin arşivlerini de bolca kullanarak, kardeşinin seçiminin nedenini bulmaya çalışıyor. Hayatları bir şekilde bu muhafazakâr grupların yolları ile kesişmiş ama kendisi o gruba girmek için hiçbir istek hissetmezken, kardeşinin durumu öyle olmamış. Bunun nedenini anlamak için, kilisedeki söyleşiler sırasında yönetmenin en çok sıkıştırdığı kişi de kardeşi zaten. Özellikle kilisenin kadın-erkek eşitliği ve eşcinselliğe bakışı konusunda ciddi tartışmalar dönüyor.

Son derece kişisel bir belgesel karşımızdaki ama bir yandan da çok evrensel konulara değiniyor. Belgesel Amerika’da bir kiliseden bahsediyor olabilir ama sizce Türkiye’de herhangi bir cemaatin yapılanması ele alınsa, alınabilse, karşımıza çok farklı bir yapı mı çıkardı?

Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot:

dont_worry

Bir zamanların en önemli Amerikan bağımsız yönetmenlerinden Gus Van Sant, son yıllardaki filmleri ile bir türlü bekleneni veremiyor. Don’t Worry, He Won’t Get Far on Foot filmi ile bu trendi geri çevireceğini düşünmüştüm ama olamadı. Van Sant, henüz 21 yaşında bir araba kazası geçirip, tekerlekli sandalyeye mahkûm kalan John Callahan’ın hayatını anlatıyor. Peki, Callahan kim? Bir karikatürist ama tabu sayılan konuları hiç çekinmeden ele alıp, benim hakkımda biri ne der acaba kaygısı gütmeyen bir karikatürist. Böyle bir yanı olmasa, hayatını film yapmak gibi bir proje de olmazdı zaten. Van Sant ne yapıyor? Filmini koca bir “alkol kötüdür” kamu spotuna çevirip Callahan’ın sanatına, onun çıkış noktalarına neredeyse hiç değinmiyor, değindiği zaman da onu mizah unsuru olarak kullanıyor.

Van Sant’ın iyi yaptığı şeyler de var elbette. Ne de olsa kötü bir yönetmen değil. Hikâyesinin duygu sömürüsüne sürüklenmesine hemen hemen hiç izin vermiyor. Düz bir biyografi anlatmayıp, karakterinin hikâyesinin farklı aşamalarını arka arkaya getirerek seyirciden de belli bir çaba istiyor. Zaman geçişlerinde kullandığı kimi numaralar da güzel ama işte dönüp dolaşıp geldiği yer “su iç” olunca bir şeyler eksik kalıyor. Hele Callahan’ın aydınlanma yaşadığı bir sahne var ki, gerçekten çok fena.

Oyunculara gelirsek, Joaquin Phoenix, kendisinden beklediğimiz gibi, çok iyi. Tekerlekli sandalyedeki bir karakteri canlandırmanın oyuncuları hem zorlayıcı, hem de kendilerini göstermelerini sağlayacak rollerden biri olduğunu kabul edelim ama Phoenix, bunu iyi kullanmış. Berlin’den bir en iyi erkek oyuncu ödülü gelir mi? Mümkün. Diğer oyunculara gelirsek Jonah Hill, kendisini çok görmediğimiz tarzda bir oyunculuk sergilemiş. Tipini de değiştirmiş. Fena değil. Ama biri bana Rooney Mara’nın bu filmde ne yaptığını anlatabilir mi? Ya da Udo Kier’in? Hoş, Udo Kier sanırım sadece Berlin’de olması nedeniyle galaya katıldı. Yoksa filmde neredeyse bir figüran konumunda.

The Hunter:

hunter

Geçen sene de söylenmişti, Berlin’de onur ödülü alacak olan sanatçılar, tören sonrası hangi filmlerinin gösterileceğine kendileri karar veriyorlar. Bu senenin onur ödülü sahibi Willem Dafoe, kariyerinde nice filmler varken, çok bilinmeyen The Hunter’ı seçmiş. Aslında filmi izleyince bunun nedenini anlayabiliyorsunuz. Dafoe, bu filmde çoğunlukla ormanda tek başına, kendi kendisiyle kalan bir adamı canlandırarak tüm filmi omuzlarında taşıyor. Kariyerinde daha iyi filmleri olduğu doğru ama içten gelen ekonomik bir oyunculuk sergilediği en iyi filmlerden biri bu.

The Hunter, adı üzerinde bir avcıyı anlatıyor. Willem Dafoe da bu avcıyı canlandırıyor elbette. Büyük bir şirket tarafından tutulan bu avcı, Tazmanya’da soyu tükenmekte olan bir kaplanı bulup kalan bütün kaplanları öldürmesi için tutuluyor. Çünkü bu şirket, hayvanın DNA’sını kullanacak ve başka şirketlerin de bu DNA’ya sahip olabilme ihtimallerini ortadan kaldırmak istiyor. Tazmanya’ya giden avcı, iki çocuk ve annelerinden oluşan bir ailenin yanına yerleşiyor. Çevreci olan baba, bir süre önce ortadan kaybolmuş. Avcı’nın en başta, yapacağı iş ile ilgili bir etik çekincesi yok, fakat aile ile yakınlaşmaya başladıkça işler değişiyor. Bu yakınlaşma biraz klişe bir şekilde ilerlese de ilk akla gelen sonuçlara bağlanmıyor.

The Hunter, çoğunlukla bir oyunculuk gösterisi olsa da filmografisi genellikle, hatta neredeyse tümüyle televizyon dizilerinden ibaret olan Daniel Nettheim, doğa ile baş başa kalan insan temasından iyi bir film çıkarmayı bilmiş.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 2. Gün: Daughter of Mine, Tuzdan Kaide, Heaven on Earth, Shadow of the Vampire, 7 Days in Entebbe

Figlia mia (Daughter of Mine):

figlia_mia

Yönetmen Laura Bispuri’yi daha önce Uçan Süpürge’de izlediğimiz Sworn Virgin ile tanıyoruz. Karşımıza yine bir kadın hikâyesi ile çıkıyor. İki kadın arasında kalmış olan on yaşındaki Vittoria’nın öyküsünü izlediğimiz film, sürprizini baştan açık ediyor. Aslında pek de sürpriz denemez. Çocuğu ilk gördüğümüz sahnede ne olup bittiğini anlıyoruz zaten. Bispuri’nin derdi de daha çok karakterlerini düzgün şekilde çizmek ve aralarındaki çatışmaları yansıtmak zaten. Bunda kısmen başarılı olduğunu söylemek mümkün ama filmdeki gelişmeler ve karakter motivasyonları benzer hikâyelerde çokça karşımıza çıkmıştı. Yönetmen bunları yaparken de çok farklı bir anlatım tarzı denemiyor doğrusu. Çoğunlukla bizi karakterlerin yanına konumlayan bir anlatım tarzı var.

Daughter of Mine için senaryosu ya da yönetmenliği ile değil, oyuncuları ile öne çıkan bir film tanımlaması yapmamız mümkün. Bu konuda gayet iyi ama. Genç bir keşif olan Sara Casu ve yönetmenin önceki filminde de beraber çalıştığı Alba Rohrwacher, çok başarılı. Valeria Golino da iyi ama onların bir adım arkasından geliyor. Yarışma filmlerinin hepsini izlemedim ama Rohrwacher, en iyi kadın oyuncu ödülünün önemli alternatiflerinden biri olabilir. Son olarak, filmi Uçan Süpürge ya da benzeri kadın filmleri festivallerine önermiş olalım.

Tuzdan Kaide:

tuzdan_kaide

Bu yıl Türkiye sinemasından gelen üç film prömiyerini Berlin’de yapıyor. Bunlardan ilki olan Tuzdan Kaide, Forum bölümünde yer alıyor. Daha farklı sinemasal örneklere yer verilen bu bölüme yakışmış doğrusu. Öncelikle şunu söyleyelim, sinemamızın Burak Çevik gibi yönetmenlere ihtiyacı var. Popüler sinemada son zamanlarda bir kalite artışı olsa da o kulvarın gidişatı belli, Türkiye “sanat sineması” da zaman zaman ortaya çıkan iyi örneklere rağmen çoğunlukla bilindik bazı kalıpları kullanıyor. Bu noktada Tuzdan Kaide, zaman zaman birkaç farklı filmi akla getirse de, farklı bir soluk. Sevin ya da sevmeyin, farklı bir soluk.

Daha ilk sahnedeki mağaraya benzer yerin mekân tasarımından karşımızda farklı bir film olduğunu anlıyoruz. Hikâye, çok basitçe anlatmak gerekirse, yıllar önce kaybolan kız kardeşini arayan bir kadın hakkında. Bambaşka, karanlık bir İstanbul’da gerçekleşen bu arama çalışması sırasında karakterimizin yolu her adımda başka bir kadınla kesişiyor. Evet, bir süre önce filmin posterine ve oyuncu listesine bakınca fark ettiğimiz şey gerçekten doğru. Yönetmen Burak Çevik, tümüyle kadınlardan oluşan bir dünya kurmuş. Bu dünyada erkeklere, silik fotoğraflar ya da geçmişten gelen şarkılar dışında yer yok. Filmde karşımıza çıkan kadınları da genelde sinemamızın genç ve orta kuşak başarılı kadın oyuncuları canlandırıyor.

Tüm ilgi çekici yapısına rağmen kendi adıma filmin beni uzakta tuttuğu noktalar da oldu. Tüm film boyunca karşımıza çıkan simgeler, anlam verilmesi gereken animasyon sekansları fazlaca üstüme geldi diyebilirim. Bu kadar fazla simgeselliği sevmiyorum sanırım. Bunun yanında 1-2 sahnede, salondan kaynaklı değilse, ses konusunda da sıkıntılar vardı. Bu sahnelerde, karakterlerin Türkçe konuşmalarını, İngilizce altyazıdan takip etmek durumunda kaldım. Diyaloglar da kimi zaman fazla yapaydı, ama bilinçli bir yapaylıktı bu.

Neticede filmi ilk izleyişte ortalarda bir noktada konumluyorum kendimi. Ülkemizde vizyon şansı bulabilir mi bilmiyorum ama karşınıza çıkabilecek olan festivallerde bir şans veriniz derim. Özellikle A Ay ve Karanlık Sular gibi filmler, sevdiğiniz filmler arasındaysa.

Der Himmel auf Erden (Heaven on Earth):

heaven_on_earth

İki yıldır takip ettiğim Berlinale’de Retrospektif bölümünün en ilgimi çeken bölümlerden olduğunu fark ettim. Geçen yıl, zaten bilim-kurgu filmleri ile beni kalbimden yakalamıştı ama bu yıl da 1918-1933 yılları arasından gelen filmlerden oluşan bu bölümündeki filmleri mümkün olduğunca programıma almaya çalıştım. 1927 yılından gelen Heaven on Earth, uzun yıllar boyunca çok popüler olan bir komedi tarzının bir örneği. Kendisini ait olmadığı bir ortamda bulan bir adam, yanlış anlaşmalar, birbirlerinden gizlenmek zorunda kalan, sadece saniyeler ile burun buruna gelmekten kurtulan karakterler. İzlerken tiyatro sahnesinde benzerlerini çok gördük diyorsunuz. Bu yüzden, 1909 yılında yazılmış bir tiyatro oyunundan uyarlanmış olduğunu duymak şaşırtıcı değil.

Filmde politikada yeni yeni bir yerlere gelmeye çalışan Traugott Bellmann adında bir karakteri izliyoruz. Aynı zamanda yeni evli olan bu adam, bir gün vergilerle ilgili yaptığı bir konuşmanın metnini kaybedip doğaçlama olarak konuşmaya devam edince ülkenin en bilinen gece kulüplerinden birinin ne kadar ahlaksız bir yer olduğu ile ilgili cümleler kuruyor. Bunun üzerine çeşitli muhafazakâr örgütlenmeler onu çok beğeniyor, başkanları yapıyorlar. Tam da bunun üzerine, ne tesadüftür ki, bu gece kulübünün ona miras kaldığını öğreniyor ama mirası alabilmesi için bazı şartlar vardır. Filmin geri kalanı bu ikilem arasında ve gece kulübünde tanıştığı bir kadın ile yeni karısı arasında kalan karakterimizi takip ederek geçiyor.

Bugünden bakınca epey eski kalmış bir komedi tarzı olduğu açık. Üstelik gerçekleşmesi çok zor olan tesadüflere de fazlaca bel bağlayan bir senaryosu var. Bazı sahneler de çok uzun tutulmuş. Özellikle finalde başkarakterimizin kadın kılığına girdiği ve kimsenin onu tanımadığı sahneler. Yine de eğlendik mi, eğlendik. Ayrıca filmi 35 mm. kopyadan ve canlı piyano eşliğinde izlemek de ayrı bir keyif verdi.

Shadow of the Vampire:

shadow_of_the_vampire

Berlinale’de sevdiğim bölümlerden bir diğeri de onur ödülü alan sanatçının filmlerine ayırılan bölüm. Bu yıl Willem Dafoe’ya verilen ödül nedeniyle programda onun oynadığı 10 film yer alıyor. Bir türlü izleme fırsatı yaratamadığım 2000 yapımı Shadow of the Vampire’ı da bu vesileyle izlemiş oldum.

Film, sinema tarihinin en önemli vampir filmlerinden olan Nosferatu’nun çekimlerine götürüyor bizleri. Yönetmen Murnau’nun Dracula’nın haklarını alamayınca ona çok benzer bir vampir hikâyesi yazıp baş karakterine Kont Orlok adını vererek filmini çektiğini biliyoruz. Bir şehir efsanesi, bu filmde Orlok’u canlandıran Max Schreck’in gerçekten vampir olduğunu söyler. Shadow of the Vampire da bu efsaneden yola çıkmış. Willem Dafoe’nun müthiş bir başarı ile korku ve komedi arasında bir yol tutarak canlandırdığı Max Schreck, ilk başta metod oyunculuğunun ilk örneklerinden birini sergiliyor gibi gözüküyor. Sete kostümsüz gelmiyor, diğer oyuncular ile iletişim kurmuyor, kendisine çekimler boyunca Kont Orlok olarak seslenilmesini istiyor vs. vs. Peki, o gerçekten çok iyi bir oyuncu mu, yoksa bir vampir mi? Bu soruyu filmi izleyenlere bırakalım.

Dafoe’nun başarılı oyunculuğu yanında filminin iyi olması için her şeyi yapabilecek olan yönetmen Murnau olarak, John Malkovich’in de adını analım. O da en az Dafoe kadar tekinsiz bir karakter çiziyor. “Eğer kadraj içinde değilse, yoktur” repliğine bayıldım.

Bu filmin yönetmeni E. Elias Merhige ise modern tekniklerle geçmişin tekniklerini bir arada kullanarak başarılı bir yapım ortaya çıkarmış. Bu başarılı filme rağmen kariyerinde çok fazla sinema filmi yok. Genellikle müzik videoları çekmiş. Sinema için bir kayıp olduğunu söylemek mümkün.

Bu arada filmi 35 mm. bir kopyadan izlediğimizi de not olarak düşelim. Artık 35 mm. kopyaları bulmak zor olsa gerek, Berlin’deki bir festivalde olmamıza rağmen filmin ancak Fransızca altyazılı bir kopyası bulunabilmiş. Bu da ilginç bir detay olarak zihinlerimize işlendi.

7 Days in Entebbe:

7_days_in_entebbe

Yönetmen José Padilha, önceki filmlerinde, özellikle devlet şiddetini meşrulaştırmakla eleştirilmişti. Bu eleştiriler haksız da değildi kanımca. RoboCop’ın yeniden çekimin ciddi başarısızlığı sonrası Narcos dizisi ile kendine bir şans daha yaratan Padilha, 7 Days in Entebbe ile yeniden uzun metraja dönüş yapıyor.

Ele aldığı konu, yine tartışma yaratabilecek bir konu. 1976 yılında Tel Aviv’den Paris’e giderken kaçırılan yolcu uçağı ve bu uçağa düzenlenen operasyon. Daniel Brühl, Rosamund Pike ve Eddie Marsan gibi uluslararası bir kadro ile çalışan Padilha, belki de önceki filmlerinden kendisine gelen eleştiriler yüzünden olabildiğince tarafsız davranmaya çalışmış. Uçağı kaçıranları kötü adamlar olarak resmetmekten ya da İsrail’in düzenlediği operasyonu tek çözüm olarak sunmaktan özenle kaçınmış. Sürekli olarak İsrail ve Filistin arasında barış görüşmeleri yapılması gerektiğine vurgu var. Ama yine de uçağı kaçıran Almanların motivasyonları çok klişe birkaç sahne ile açıklanırken, hatta arka plandaki Filistinliler filmin kötü adam diyebileceğimiz kavrama en yakın karakterleri iken, İsrail tarafında operasyon kararına giden yok en ince detayları ile anlatılıyor.

Filmlerinin arka planları bir yana, Padilha’yı başarılı atmosfer yaratmayı beceren bir yönetmen olarak biliyoruz (Robocop’ı saymazsak tabii). Ama bu kez bunda da başarılı olamıyor. Ne rehineler için endişeleniyoruz, ne uçağı kaçıranlar ne de operasyonu düzenleyen askerler için. Hâlbuki elde 7 gün boyunca süren bir rehine meselesi var. Bu 7 günden seyirciyi kavrayacak anlar çıkmalıydı. Olamamış. İnternet’te gördüğüm bir yorumdan alıntı yapayım. Böyle bir filmde en etkileyici anlar, modern dans sahneleriyse, bir yerlerde ciddi bir sorun vardır.

Berlinale 2018 İzlenimleri – 1. Gün: La Cama, 14 Apples, Infinite Football

La Cama (The Bed):

la_cama

Yaşlı sayılabilecek bir çift. Bir yatakta sevişmeye çalışıyorlar. Ancak adamın başarısız olması nedeniyle olmuyor, olamıyor. Bir süre boyunca bu yatakta çırılçıplak olan bu iki karakteri izliyoruz. Evin diğer odalarını da görüyoruz ama son derece durağan, sanki içinde yaşayan olmayan bir ev. Daha doğrusu, sanki önceden yaşanmışlıkları olan, şu anda boş duran bir ev. Film ilerledikçe, filmin adının da etkisiyle, tüm hikâyenin yatak odasında geçeceğini ve karakterlerimizin de tüm film boyunca çıplak olacağını düşünüyorsunuz ama bir noktada diğer odalar da devreye giriyor. Ama filmde sadece bu iki oyuncuyu gördüğümüzü ve evden de dışarı çıkmadığımızı söyleyebiliriz.

Mónica Lairana, bu ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir işe girişiyor. Tüm filmin tek bir mekânda geçmesi ve sadece iki oyuncuyu görüyor olmamızın yanında son derece ağır tempolu ve sessiz bir filmle karşı karşıyayız. Oyuncular Alejo Mango ve Sandra Sandrini açısından da benzer bir zorluk var. Bütün filmi sırtlamaları gerekiyor, aynı zamanda o yaşta kamera önüne hiç çekinmeden ve vücutlarının hiçbir deformasyonunu gizlemeden çırılçıplak olarak geçmeleri de takdir edilmeli. Oyunculuk açısından bir sahnede biraz abartılı bulmakla beraber, genel olarak gayet iyi olduklarını düşünüyorum. Zor bir film olduğu açık, ancak karakterleri tanıdıkça ve evle olan ilişkileri keşfettikçe film de karşılığını vermeye başlıyor. Ama kesinlikle herkese göre değil. Basın gösteriminde bile salonun neredeyse yarısı dışarı çıktı, üstelik bu durum tüm film boyunca devam etti.

14 Apples:

14_apples

Midi Z, yeni belgeseli 14 Apples’da yaşadığı sorunlardan kurtulmak üzere, bir falcının tavsiyesi ile 14 günlüğüne bir manastıra kapanıp her gün bir elma yiyecek olan bir işadamının peşine düşüyor. Filmin ilk bölümü yenecek olan bu elmaların satın alınması, manastıra gidiş ve ritüele başlamak için saçların sıfıra vurdurulması gibi gerekli işlemlerin yapılması ile geçiyor. Sonrasında da manastırdaki hayatını izliyoruz. Yönetmen, Budizm’in geldiği noktada, artık eskiden anıldığı kadar insancıl olmadığını gösteriyor belki ama filmde buna değindiği anlar o kadar az ve aralıklı ki. Çoğunlukla, kameranın takip ettiği karakterlerin bir yerden bir yere yürüyüşünü izliyoruz, izliyoruz ve izliyoruz. Filmin derdini en net ifade ettiği yer, ortalardaki, filmin süresine göre uzun sayılabilecek olan bir söyleşi. Yine herkese göre olmayan bir film. Ama bu kez bana göre de değil.

Fotbal infinit (Infinite Football):

infinite_football

Yönetmen Corneliu Porumboiu’nun futbola olan ilgisini biliyoruz. Daha önce The Second Game filminde, eski bir hakem olan babası ile birlikte, 80’lerden gelen bir maçı yorumlamışlardı. Hem nostaljik bir tat vermişti, hem de Romanya’nın o günlerine dair bir şeyler söyleyen bir filmdi. Bu kez, gençliğinde geçirdiği bir sakatlık sonrasında futbolun kurallarının değişmesi gerektiğini düşünen ve bu kurallar üzerinde yıllarca düşünen Laurentiu Ginghina’yı bulmuş ve onunla konuşmuş. Ginghina, korner bayrağının oralarda geçirdiği sakatlık sonrasında, futbol sahasının dikdörtgen şeklinde olmaması gerektiğine karar vermiş, devamında da sahayı bölümlere ayırmak, takımları alt takımlara ayırmak gibi yöntemler geliştirmiş. Genelde geliştirdiği bu kurallar da hayatındaki gelişmeler ile ilgili. Çoğunlukla, futbolun yıldızı futbolcular değil toptur, top özgür olmalıdır felsefesi üzerinden gidiyor.

Her ne kadar kuralları ilk dinlediğiniz anda işlemeyeceği noktalar çok açık olarak görülse de o yılmamış, bu kuralları da ciddi ciddi federasyona sunmuş. Yönetmen Porumboiu, belki de bu noktada farklı bir şey yapıyor, onun karşısına geçip ciddi şekilde dinliyor. Ama bu olmaz ki dediği sadece 1-2 yer var. Olay, kuralları gerçek bir maça uyarlamaya gelince sıkıntıları Ginghina da görmeye başlıyor zaten. Ama kuralları değiştirme isteğinden vazgeçmiyor, kendi kurallarını revize etmeye devam ediyor.

Ancak bu film sadece bir futbol filmi değil. İlk sakatlıktan itibaren geliştirilen kurallar, aslında Ginghina’nın hayatından yola çıkan kurallar olduğu için yıllar içinde Romanya’nın değişimi, Amerika’ya gitme çabası, devletteki bürokrasi hatta süper kahramanlar bile filmin değindiği konulardan. Festivalde izlediğime memnun olduğum filmlerden.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 258.394 hits
Kasım 2018
P S Ç P C C P
« Mar    
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: