Ekim 2014 için arşiv

Gezici Festival 20’nci Yılını Kutlamaya Hazırlanıyor

20. Gezici Festival

Ankara Sinema Derneği’nin T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla düzenlediği Gezici Festival, 20’nci yılını kutlamaya hazırlanıyor. 28 Kasım – 8 Aralık 2014 tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak festival, her yıl olduğu gibi Ankara’dan yola çıkacak. 28 Kasım – 4 Aralık’ta başkentteki gösterimleri devam ederken, Anadolu Üniversitesi İletişim Bilimleri Fakültesi’nin katkılarıyla, 3-7 Aralık tarihleri arasında Eskişehir’e konuk olacak. Gezici Festival yolculuğunu, son üç yıl kendisine coşkulu bir şekilde ev sahipliği yapan Sinop Kültür ve Turizm Derneği’nin katkılarıyla, 5 – 8 Aralık’ta Sinop’ta tamamlayacak.

Sinemanın seçkin örneklerini Türkiye’nin değişik kentlerindeki sinemaseverlerle buluşturmak ve Türkiye sinemasını dünyaya tanıtmak için tam 20 yıldır yollarda olan Gezici Festival, bugüne kadar toplam 5 ülke ve 23 şehre giderek, 56 bin 872 kilometre yol katetti. 1995’ten bu yana dünya ve Türkiye sinemasının en yeni örneklerini izleyicisiyle buluşturan Gezici Festival seyircisini, 20’nci yılda da birçok sürpriz bekliyor. Klasikleşen bölümlerinin yanı sıra özel bölümleri ve konuklarıyla da her yıl dikkat çeken festivalde, bu sene de sinema üzerine söyleşiler ve çeşitli atölye çalışmaları yer alacak. İlk yılından beri Gezici Festival’i yalnız bırakmayan ve her yıl festivale birbirinden özgün ve eğlenceli afişler sunan Behiç Ak, 20’nci yılda da hazırladığı afişle Gezici Festival’e desteğini sürdürüyor.

Reklamlar

Altın Portakal ve Sansür Üzerine Kişisel Bir Deneme

Altın Portakal

Bu yıl Altın Portakal ve sansür ile ilgili gelişmeleri tüm sinemaseverler yakından takip etmiştir. Herkesin de kendi fikri oluşmuştur mutlaka. Festival öncesi her taraf toz dumanken, açıklamalar ardı ardına gelirken (ki onlardan birine ben de imza atmıştım) ve sürekli yeni gelişmeler olurken, üstelik insanların fikirleri de sürekli değişirken bir şeyler yazmak istemedim. Merak etmeyin süreci uzun uzun anlatacak değilim (işler çok karıştı, ben takip edemedim ne oldu diyenlere Ceylan Özçelik’in yazısını önerebilirim: http://eksisinema.com/bir-zamanlar-yeni-turkiyede-dirensinema/). Beni Twitter’dan takip edenler fikirlerimi de öğrenmiştir mutlaka ama sadece bu süreç gelişirken benim duygularım, düşüncelerim nelerdi bunu paylaşmak istedim. Madem blog dediğimiz şey bir günlük aynı zamanda, konuyla ilgili kişisel duygularımı yazmak için en uygun yer burası sanırım. Sanırım buraya ilk defa bu kadar kişisel bir yazı yazacağım ama dost sohbetlerinde söylediklerimi buraya da aktarmak istedim.

Geçtiğimiz altı yıl boyunca bu blogun takipçileri Altın Portakal izlenimlerini okudular, Gölge e-Dergi’den de takip ettiler. Bu yıl ise Altın Portakal ile ilgili hiçbir yorum ya da haber yer almadı bu sitede. Öncesinde bunu açıklamıştım zaten. Peki bu noktaya kendi açımdan nasıl geldim?

Konuya ben de sansüre karşıyım diye başlayacak değilim. Ne de olsa bu süreçte içi en boşaltılan kavramlardan biri bu oldu. Meselenin tüm tarafları söze “ben de sansüre karşıyım”, “şu şu isimlerin sansüre karşı olduklarını bilmiyor musunuz” gibi cümlelerle başladı zaten. Takip edebildiğim kadarıyla bir tek Kutluğ Ataman’dan sansürle ilgili bir şey duymadık, onun filmi de en iyi film seçildi zaten. Bu iki durum arasında mutlaka bağlantı vardır demiyorum. Kuzu filmini izlemeden böyle bir şey demem yanlış olur. Ama bir şüphe oluşmuş mudur? Evet. Neyse o ayrı bir tartışma, ayrı bir yazı konusu. Bir kenara bırakalım. Hadi yine de şunu söylemeden geçmeyeyim. Aynı olay Ankara Film Festivali gibi para ödülü verilmeyen bir festivalde olsaydı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’ndaki filmlerin hepsi yarışmada kalıp mücadele etmeyi mi seçerlerdi acaba yine sorusunu ucu açık bir soru olarak ortaya atıyorum.

Neyse, gelelim süreç içindeki duygu ve düşüncelerime. Söz konusu mesele ilk patladığında, yani Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek filminin ön jüri tarafından seçilip içindeki bir sahne/söz/küfür nedeniyle festival komitesi tarafından listeden çıkarıldığını ilk duyduğumda bu işin hızlı bir şekilde çözüleceğini düşünmüştüm. Ne de olsa festival komitesinde gayet tecrübeli isimler vardı. Olay çok net gözüküyordu. Ortada bir yargı kararı yokken festival yönetimi TCK’nın bir maddesine dayandırarak filmi programdan/yarışmadan çıkarmıştı. Bir yanlış yapılmıştı ama bu festival yönetimi bu hatadan geri dönerdi mutlaka. Fakat süreç içinde yönetim tarafından her yeni gelen açıklama krizi tırmandıracak yönde oldu. Çünkü ülkemizde pek çok alanda gördüğümüz gibi kimse yanlış yaptığını söylemek istemiyor. Beni en çok rahatsız eden tavır ise gençler heyecan yapmışlar, gaza gelmişler tarzı oldu.

Sonrasında festivalin bazı bölümlerinin iptal olabileceği endişesi bir orta yol bulma çabası geldi. Filmi sadece altyazısında bir yeri değiştirerek kabul ettik açıklaması bana göre bir geri adımdı. 10 gün boyunca sorun yaratan tek şeyin bir altyazı olduğuna inanmam mümkün değil çünkü. Gelinen bu nokta bence sansür değildi (bu konuda farklı görüşler var elbette. Ben İngilizce altyazı doğrudan filmin bir parçası olmadığı için sansür olmadığını düşünüyorum ama o da sansürdür diyenlere çok itiraz etmem). Ancak festival yönetimi hala kendisini kanun yerine koyup filmi çıkarmasına yönelik bir açıklama yapmamıştı. Bu noktada bunun bir hata olduğu söylenseydi sanırım festivali takip etme kararı verebilirdim. Ancak bu açıklama yapılmadığı gibi sürekli olarak yapılanları eleştirenlere ve jüriden çekilenlere, filmini çekenlere bir laf sokma çabası (gerek festival yönetiminden yapılan açıklamalarda, gerekse yakın çevrelerinden olanların yaptığı açıklamalarda) beni bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeme kararı vermeye itti.

Bu arada bu süreç içinde festival içinden gelen açıklamalar dışında dışardan gelen bazı tavırların da beni rahatsız ettiğini söylemeden geçemeyeceğim. Ankara’da yaşayan bir kişi olarak İstanbul’daki sinema camiasına uzak biri olarak yine de kimi sorunları hissetmemek mümkün değildi. İşte bu krizi bu sorunları alevlendirmek için kullanmaya çalışan, oh ne güzel bunlar da birbirlerine düştüler dediğini hissettiğim bazı kişilerin tavırları da çok hoşuma gitmedi doğrusu (isim vermiyorum, üstüne alınmak isteyen alınabilir).

Yüz yüze görüştüğüm, Facebook ve Twitter üzerinden yazıştığım bazı kişilere de söylediğim gibi festivale gitmeme kararını vermekte oldukça zorlandım. Neden? İşte bu kısmı çok kişisel. Altın Portakal’ı takip ettiğim 6 yıl boyunca Ankara’dan Antalya’ya kendi imkânlarımla gittim, kendi imkânlarımla kalacak yer ayarladım (bir kısmında arkadaşların evinde kaldım, bir kısmında da üç yıldızlı ucuz otellerde). Her yıl akreditasyon talebinde de bulundum (bilmeyen kaldıysa onlar için söyleyelim, sinema yazarları festivalleri genellikle konuk olarak takip eder ve ulaşım ve otel masraflarını festival karşılar). Doğrusunu söylemek gerekirse her ne kadar düzenli olarak ulusal çapta bir yayında yazmasam da 15-16 yıldır sinema üzerine yazan bir kişi olarak, üstelik festivallerde günde 4-5 film izleyip hepsiyle ilgili ufak tefek de olsa bir şeyler yazan biri olarak bunu talep etmekte gayet haklı olduğumu da düşünüyorum (İnternet dünya çapında bir medya olduğuna göre aslında uluslararası bir ortamda yazdığım da söylenebilir). Hele Adana ya da Antalya gibi yerlerde yapılan festivalleri tatil olarak algılayanları görünce. 6 yıl boyunca bu talebim kabul görmedi. Daha doğrusu son yıllarda filmlere giriş için basın kartı almaya başladım ama ulaşım ve otel masraflarını yine kendi cebimden karşıladım.

Nihayet bu yıl Altın Portakal akreditasyon talebimi kabul etti. Bunda festival ekibi içinde geçtiğimiz yıllarda Ankara’daki festivallerden tanıdığım isimlerin olmasının da etkisi olmuş mudur, geçen sürede artık sinema yazarı olarak daha fazla bilinir olduğum ve kabul gördüğüm anlamına mı gelmektedir bilemem ama kabul edildiğine dair e-posta geldiğinde daha bu olaylar patlamamıştı ve çok sevinmiştim. Kabul edilmemiş olsam da gitmeye niyetliydim zaten ama kabul edilmiş olmak mutluluk vericiydi. Olaylar patlak verdiğinde yukarıda da belirttiğim gibi Antalya’ya gitmekten vazgeçeceğim bir noktaya geleceğini tahmin etmemiştim. Zamanla festival yönetiminden gelen açıklamalar sonrasında yaptıklarını tasvip etmediğim bir festivalin konuğu olarak Antalya’ya gitme fikri bana ağır gelmeye başladı. Ama beni tanıyanlar kabul edecektir, sinemada film izlemek (özellikle sinemada izlemek kısmını vurguluyorum) hayatımda en önemli yere koyduğum birkaç aktiviteden biridir. Bir kere niyetlenmişken bundan vazgeçmem çok zordu. Bir süre ciddi bir alternatif olarak festivalin davetini reddetmeyi ama yine geçmiş yıllardaki gibi parasını cebimden ödeyerek 3 yıldızlı bir otelde kalarak festivali takip etmeyi de aklımdan geçirdim. Ama devam eden gelişmeler bundan da vazgeçmemi sağladı. Bu yıl Altın Portakal’da o salonlarda gönül rahatlığı ile film izlemem mümkün değildi. Bunun üzerine bazılarına abartılı gelebilir ama hayatımda verdiğim en zor kararlardan birini vererek bu yıl Altın Portakal’ı takip etmeyeceğim dedim.

Sonuçta festivali takip edenlere de bir şey demiyorum. Herkesin kendine göre bir nedeni vardır, oturup yazsalar kendilerine göre haklı gerekçeler de sunabilirler ama kişisel olarak ben Antalya’ya gitsem içim hiç rahat etmeyecekti. Belki bunun sonucunda önümüzdeki yıllarda Altın Portakal’a konuk olarak gitmem hiç mümkün olmayacak ama ne yapalım, yine şimdiye kadar olduğu gibi cepten ödemeye devam ederiz olmadı. İç huzuru, film izlemekten daha önemliymiş demek ki benim için…

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 3. Gün: Timbuktu, Turist, Beyaz Tanrı, Geronimo

Timbuktu:

Timbuktu

Timbuktu, radikal İslamcıların iktidarı ele geçirdiklerinde neler yapabileceklerini anlatan bir film. Varsayımlara dayanan bir film de değil üstelik. Timbuktu gibi pek çok yerde şeriat yasaları öne sürülerek pek çok şeyin yasaklandığını biliyoruz (müzik ve futbol da buna dâhil). Kadınların şeriata uygun giyinmesi zorunlu tutulduğu gibi (ne iş yaparlarsa yapsınlar eldiven giymeleri de bu kurallardan biri) erkeklerin kıyafetlerine de müdahale ediliyor. Yakın zamanda İŞİD’den de biliyoruz ki kuralları uygulamayanlara uygulanan ceza da çoğunlukla ölüm oluyor. Afrika sinemasının önemli isimlerinden Abderrahmane Sissako da bu konuya dikkat çekmek istemiş.

Timbuktu için kötü film diyemem belki ama mesaj kaygısı sinema kaygısının önüne geçmiş diyebilirim. Sissako, bölgedeki halkın zaten yakından bildiği, bizim gibi olaya biraz daha aşina olanların ise ne noktaya gidebileceğini tahmin ettiği gelişmeleri, durumun çok farkında olmayan geniş kitlelere anlatmak istemiş belli ki. Sadece radikal islamın ne noktaya varacağını göstermekle de kalmamış, gerçek İslam bu değil demek için radikallerin karşısına aklıselim bir din adamını da koymuş ve bir tartışma açmış. Bu uzun tartışmalar da filmin mesaj kaygısı güçlü yanını destekliyor. Ama durumun bizim açımızdan bilmediğimiz ya da tahmin etmediğimiz bir şey içerdiğini söylemek güç.

Kimi yan karakterlerin hikâyelerinin de yeterince geliştirilmediğini söylemek mümkün. Yine de filmin biraz oryantalist bir hava içerse de gayet iyi çekilmiş bir yapım olduğunu söylemek lazım. Özellikle futbol sahnesindeki sinema duygusunu da unutmamak lazım. Bu hava tüm filme yayılsa ortaya çok daha iyi bir yapım çıkacakmış.

Turist (Force Majeure):

Turist (Force Majeure)

Turist yurtdışı festivallerde gösterildiğinden beri hakkında hep olumlu yorumlar duyduğumuz bir filmdi. Filmekimi’nin de en iyi filmlerinden biri olmasını bekliyorduk. Bu yüzden beklenti yüksekti. Farklı filmlerle ilgili defalarca yazdığım gibi beklentinin yüksek olması bazen filmden keyif almanızı engelliyor. Turist için bu durum geçerli olmadı. Karşımızda gerçekten yüksek beklentiyi karşılayacak son derece iyi bir film var.

Her ne kadar filme ilgili iyi yorumları takip etsem de filmin konusu ile ilgili mümkün olduğunca az şey öğrenmeye çalışmıştım (bu şekilde düşünenlerin zaten şu anda bu yazıyı okumadığını düşünerek aşağıda biraz detay vereceğim). Bu nedenle filmle ilgili basit özetler dışında görsel olarak en büyük bilgim, buraya da aldığım çığ sahnesi idi. Bu sahneden yola çıkarak filmin ana temasının bir doğal afet karşısında bir ailenin kurtulma çabası ve kendileri ile hesaplaşmaları olacağını düşünüyordum. Ancak daha filmin ilk 15-20 dakikasında anladığımız üzere yönetmen Östlund, karakterlerini hiçbir zaman gerçek bir ölüm tehlikesi ile yüz yüze getirmiyor. Gördüğümüz çığ sahnesi, karakterlerimizin kış tatillerini geçirmek üzere kaldıkları otelde planlı olarak yapılmış bir atraksiyon. Sadece planlanandan biraz daha ileri gidiyor. Filmin başında gayet yapay durduğu özellikle vurgulanan anne, baba ve iki çocuktan oluşan mutlu aile tablosuna ilk görünür darbe de ölümle burun buruna geldiğini düşünen baba karakterinin yaptığı hareket ile geliyor. Tomas üzerinde hiç düşünmeden tümüyle anlık verdiği bir kararla (hatta karar da değil, kendini koruma içgüdüsüyle) karısı ve çocuklarını masada bırakarak tek başına kaçmaya çalışıyor. Ortada gerçek bir ölüm tehlikesi olmadığı için bu hareketin görünürde bir olumsuz etkisi olmuyor ama karısı Ebba’nın durumdan hiç hoşnut olmadığı hemen belli oluyor.

Turist anlık bir karardan yola çıkarak özelde bir ilişkinin anatomisine hatta genelde erkeklik halinin sorgulanmasına giden çok sağlam bir film. Özellikle Tomas-Ebba çiftinin tartışmasına arkadaşları Harry ve Vera da dâhil olduğu andan itibaren olay çok daha genel bir hal alıyor. Harry’nin arkadaşını korumamak için öne sürdüğü son derece saçma bahaneler adeta bir erkek dayanışmasının göstergesi gibi. Sanki arkadaşlarının tartışmasında erkek yenilirse kendisi de yenik sayılacak. Yönetmen Östlund birkaç yan karakter dışında neredeyse tümüyle bu dört karakter arasında geçen hikâyede insanı her an diken üzerinde tutan bir atmosfer yaratmayı başarmış. İşin ilginci bu sahnelerin içine bazen kahkahalarla güldürecek bir mizahı katmayı da ihmal etmemiş. Örneğin sinirlerin yay gibi gerildiği bir anı öyle bir şekilde kesmiş ki insanın gülerken sinirleri de bozuluyor. Ayrıca, film senaryo ve oyunculuktaki başarısının yanında görsel olarak da son derece başarılı. Karakterlerin adeta bir boşluğun ortasında kendileri ile baş başa kaldıkları bembeyaz dağ başı ya da kalabalığın ortasında yalnız kalınan otel gibi mekânlar da incelikli düşünülmüş.

Turist’teki meselenin çok benzerini başka bir filmde gördüğümüzü de hatırlatmadan geçmeyelim. Geçen yıl vizyona da giren Yalnız Gezegen, benzer bir konuyu daha sessiz ve içe dönük bir sinema ile anlatmayı seçiyordu. Turist benzer bir çıkış noktasından çok daha olgun bir sinema çıkarmış.

Yılın en iyi filmleri listelerine girmesi şaşırtıcı olmayacak olan Turist’in bizim açımızdan bir olumsuz tarafı olabilir. İsveç başarılı bir Oscar kampanyası düzenlerse Yabancı Dilde En İyi Film dalında Kış Uykusu’nun en büyük rakibinin Turist olması muhtemeldir.

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God):

Beyaz Tanrı (Fehér Isten / White God)

Beyaz Tanrı aslında hikâyesinin genel kalıplarını iyi bildiğimiz bir film ama ilerledikçe festivalin en etkileyici filmlerinden biri olmayı başarıyor. Filmimiz anne babaları ayrı 13 yaşındaki Lili ve köpeği Hagen’in annesi şehir dışına çıktığında çok da iyi anlaşmadıkları babası ile birlikte yaşamak zorunda kalması ile başlıyor. Babası zaten köpeği sevmezken bir de yeni çıkan bir yasa nedeniyle köpeği bir hayvan barınağına vermeye karar verince köpeğin sokakta kalması ile o ana kadar başkahramanımız kız gibi görünürken bir anda köpeği izlemeye başlıyoruz. Filmin bundan sonrasını kabaca Hagen’in Lili’ye ulaşma çabası olarak özetleyebiliriz. Sokağa bırakılan köpeğin eve dönme çabası ilk başlarda karşımızda daha gerçekçi yapıda bir Disney filmi var izlenimi verse de film ilerledikçe hikâye farklı noktalara varıyor. Köpeklerin birleşip insanlara zarar vermesi, belirgin bir şekilde sürekli olarak ezilen ve dışlanan bir sınıfın düzene başkaldırmasını anımsatıyor.

Filmin alt metni dışında en önemli özelliği onlarca köpekle çekilen çok başarılı sahneler. İnsan, yönetmenin pek çok sahneyi nasıl bu kadar iyi çektiğini gerçekten merak ediyor. Kimse kusura bakmasın, filmin başrolündeki köpek kardeşler filmin tüm oyuncularından hatta sırf bu filmle kısıtlamayalım, pek çok oyuncudan iyi. Özellikle kalabalık sahnelerde tüm köpekler harika işler çıkarmış. Yine de ne kadar eğitimli olursa olsunlar o kalabalık sahnelerde oynayan bir oyuncu olmaktan çekinirdim açıkçası. Her ne kadar filmin sonundaki yazılarda hayvanlara zarar verilmediği açıkça belirtilse de bu tip filmlerde bu konu hep tartışma yaratır. Bu açıdan da filmi dikkatle izleyince bir köpek dövüşü sahnesi dışında kafalarda soru işareti yaratacak hiçbir sahne olmadığını düşünüyorum. Köpeklere uygulanan şiddet hep kadraj dışında yer alıyor. O köpek dövüşü sahnesinde de köpeklerin aslında birbirleri ile oyun oynadıklarını düşünüyorum.

Filmin muhteşem giriş ve final sahneleri olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Merkeze köpeği aldıktan sonra küçük kız Lili’nin hikâyesinin çok geri planda kalmasını da eleştirilecek bir nokta olarak verebiliriz. Bir de, filmin adının niye Beyaz Tanrı olduğunu tam olarak anlamadığımı söylemeliyim. Köpekten bahsediyorsak rengi beyaz değil, İnternet’ten gelen bir yorumda olduğu gibi Beyaz Tanrı aslında Lili ise hikâyede bu kadar geri planda kalan bir karakteri filmin adında kullanmak da çok anlamlı değil. Bir görüş de beyaz adamın her zaman ötekileştiren olduğundan hareketle yapılmış bir gönderme olduğu yönünde. Görüldüğü gibi bu konuda fikirler muhtelif.

Geronimo:

Geronimo

Hemen her filminde çingeneleri ana karakter olarak kullanan ve filmine bol bol müzik yedirmeyi de ihmal etmeyen Tony Gatlif yeni filminde de bu özelliklerinden vazgeçmemiş. Hatta bu kez kimi sahnelerde belirgin şekilde müzikal filme göz kırpıyor. Genç bir çiftin büyük bir hasretle buluşması ile açılan filmimiz için modern bir West Side Story tanımlaması yapmak yanlış olmaz. Daha geriye gidersek Romeo & Juliet de diyebiliriz ama işin içinde müzikal olduğuna göre West Side Story daha makul bir benzetme.

Daha ilk sahnede genç kızın üzerinde gelinlik olduğunu gördüğümüz için onun düğünden kaçtığını da anlayabiliyoruz. Bizim için filmi ilgi çekici kılan unsurlardan biri de kızın Türk olması. Zaten hikâyenin geri kalanı çingene ve Türk ailelerin kaçan gençleri bulup karşı tarafa dersleri vermek istemeleri üzerine kurulu. İki aile arasındaki dengeyi sağlayabilecek tek kişi ise filme adını da veren Geronimo. Geronimo, kendisi de zorlu bir çocukluk geçirmiş olan artık orta yaşlara yaklaşmış bir kadın. Yıllardır mahallenin farklı kökenden olan gençlerinin suça karışmaması için çabalayıp duruyor. Kadın olmasına ve kırılgan fiziğine rağmen bölgedeki aileler arasında saygı duyulan bir konum edinmeyi de başarmış. Aslında filme adını veren karakter Geronimo olmasına rağmen onun hakkında çok fazla bir bilgi edinemiyoruz. Geçmişinde onun da ıslahevinde olduğu ve annesini faşistlerin öldürdüğü bilgileri cümle arasında kulağımıza çalışan bilgiler.

Doğrusu filmin konusunun da çok farklı bir şey içerdiğini söylememiz zor ama Gatlif zaten bildik kalıplar üzerinde çok değişiklik yapmayı tercih etmemiş. Yine de ufak bir spoiler vereceğim ama bir yerde işin içine ülser giriyor ki artık bunu da yapma diye perdeye doğru bağırmak geldi içimden. Hikâyenin bir tragedyaya doğru gittiğini anlıyoruz ama bunun için başka yollar da bulunabilirdi. Üstelik Gatlif final hakkındaki fikrini de son anda değiştirmiş adeta.

Filmin en iyi yanları ise bir Gatlif filminden beklenebileceği gibi müzikler ve danslar. Bu kez klasik çingene müziğinden biraz uzak duran Gatlif daha çok hip-hop, flamenko ve ağıtlar kullanmış. Karşılıklı iki taraftan biri Türkler olunca doğal olarak bize yakın melodiler de var. Hatta bir kavga/dans sahnesinde bir anda giren bir müzik var ki, hadi şimdi yazmayayım, sürpriz olsun ama salonda bir anda gülüşmelere yol açsa da sahneye çok iyi oturmuş bir müzikti.

Neticede izlenmeyecek bir film değil, hatta bizimle olan bağlantısından dolayı vizyona da girebilir ama Gatlif’in çok daha iyi filmleri gördüğümüzü söylememiz gerek.

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Özgürlük Dansı, Mucizeler, İnsanları Seyreden Güvercin, Çocukluk

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall):

Özgürlük Dansı (Jimmy’s Hall)

Ken Loach yeni filmi Özgürlük Dansı’nda 1930’ların İrlanda’sına götürüyor bizleri. Ana karakterimiz James Gralton, gerçekten yaşamış bir karakter. Ken Loach ve uzun yıllardır değişmez senaryo yazarı olan Paul Laverty, bu karakterin üzerinden dönemin bir panoramasını çizerken elbette bir kez daha her zaman ele aldıkları konuların etrafında dolaşıyorlar. James Gralton’un zorunlu olarak on yılını geçirdiği Amerika’dan İrlanda’ya dönüşü ile başlayan filmimiz Amerika öncesi bir grup arkadaşı ile birlikte açtığı mekânı bir kez daha açması ile devam ediyor. Flashback’ler ile salonun ilk açıldığı zamanlarda yaşananları da görüyoruz. Salonda pek çok kültürel faaliyet yapıldığı gibi, sportif etkinlikler ve dersler de düzenleniyor, geceleri dans etkinlikleri yapılıyor. Salonun açılmasına ön ayak olan kişi Gralton olsa da burası ile ilgili kararları tek başına almıyor. Bunun için de bir komite kurulmuş ve politik görüşlerine uygun şekilde ortak kararlar alınıyor. Mekânı çok rahatlıkla bizde de örnekleri görülen halkevlerine ya da yönetim şekli daha farklı olan bir çeşit köy enstitüsüne benzetmek mümkün.

Elbette her şey güllük gülistanlık gitmiyor. Gençlerin bilinçlenmesine karşı en büyük tepki kiliseden geliyor. Salona gidenleri Pazar ayinlerinde teşhir etmekten tutun da salonu işletenleri üstü kapalı ya da açık tehdit etmeye kadar pek çok yöntem deneniyor. Ülkede yönetim değişmiş olsa da tıpkı 10 yıl önce olduğu gibi Jimmy ve arkadaşlarının işi yine zordur. Loach’ın kimi filmleri insanın içine oturacak kadar acı ve hüzün doluyken kimi filmleri daha keyifli olur. Bu kez Loach bu zorlu hikâyeyi keyifli anları öne çıkararak anlatmış. Salona giden genç bir kızın dövülmesi, hatta finaldeki olay bile filmin havasını bozmuyor. Loach bir ara Jimmy’s Hall’un son filmi olacağını söylemişti. Sanırım çok karamsar bir filmle bitirmek istememiş kariyerini. Yine de temel meselenin milliyetçilik, din vs. değil sınıf meselesi olduğunu vurgulamaktan geri kalmıyor. Loach sinemasını sevenler için keyifle izlenecek bir örnek.

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders):

Mucizeler (Le Meraviglie / The Wonders)

Filmekimi programında bu sene Cannes’da yarışmış pek çok film var. Mucizeler bu filmler arasında Cannes’da Grand Prix alması ile öne çıkan bir yapımdı. Doğrusu pek çok ünlü yönetmenin iddialı filmlerini geride bırakarak bu ödülü alması şaşırtıcı olmuştu ve filmi merakla beklememize yol açmıştı.

Mucizeler, İtalya’nın kırsal bir köşesinde arıcılık ile uğraşmakta olan bir aileyi anlatıyor. İtalyan anne, Alman baba ve dört kız çocuktan oluşan bu ailenin hayatlarında arıcılık dışında çok fazla bir şey yok. Bölge halkı da benzer işlerle hayatını kazanıyor. Aile belki dışarıya kapalı, özellikle işleri ile ilgili belli kurallara sıkı sıkıya bağlı ama bir yandan da özgür bir hayat yaşıyorlar. Bu durum tezat gibi görünebilir ama bu özgürlüğe örnek olarak bağıra çağıra eğlenen kızlarından sessiz olmalarını isteyen bir adama babanın cevabını verebiliriz. Baba burada benim kızlarım özgür, istedikleri gibi eğlenebilirler diyor.

Filmimiz bu ailenin yaşamını anlatsa da merkeze ailenin büyük kızı Gelsomina’yı koyuyor. Ailede dört kız çocuk olunca tüm sorumluluk Gelsomina’da kalmış. Her ne kadar babanın erkek çocuğu olmadığına pişman bir tavrı olmasa da kızlarına, en azından iş konusunda erkek çocuğu gibi yaklaştığını söylemek mümkün. Gelsomina ve kız kardeşlerinin hayatları bu şekilde devam edecek gibi görünürken dışardan gelen iki etkiyle olaylar değişmeye başlıyor. Gelsomina’nın yavaş yavaş çocukluktan kadınlığa geçtiği bir dönemde bir sosyal sorumluluk projesinin parçası olarak ailenin yanına verilen Alman erkek çocuğu onun ilk kez karşı cinse dair bir şeyler hissetmesine neden oluyor. Ormanın içinde çekim yapmakta olan bir televizyon ekibi ve ekibin ilgi kaynağı olan bir masal prensesine benzeyen Milly karakteri ise onun dış dünyanın farkına varmasını sağlıyor. Ancak aile kavramına daha eleştirel bakan kimi filmlerde olduğu gibi bu dış etmenler ailenin kökünü dinamitlemekten çok bir katalizör görevi görüyorlar, yani kaçınılmazı hızlandırıyorlar.

Yönetmen Alice Rohrwacher’ın geçmişini incelediğimizde filmin otobiyografik yanları olduğunu fark ediyoruz. Tıpkı filmdeki gibi Alman bir baba ve İtalyan bir annenin kızı. Onun da çocukluğu arıcılıkla uğraşarak geçmiş. Filmdeki anne karakterini de ablası Alba Rohrwacher’ın oynadığını düşünürsek bu durum iyice belirgin hale geliyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse kazandığı ödülün yarattığı beklentiyi karşılayamayan bir film Mucizeler. Ödülden bağımsız düşündüğümüzde ise benzerlerini izlediğimiz, eli yüzü düzgün ve iyi oynanmış ama çok fazla ayırt edici özelliği olmayan bir film kalıyor elimizde.

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence):

İnsanları Seyreden Güvercin (En Duva Satt på en Gren och Funderade på Tillvaron / A Pigeon Sat on a Branch Reflecting on Existence)

Filmin konusunu falan anlatmadan baştan şunu söylemeliyim (ki zaten filmin konusunu anlatmamız pek kolay değil). İnsanları Seyreden Güvercin’i Roy Andersson’ı tanıyıp tarzını sevenlere, Kuzey Avrupa mizahı ile arası iyi olanlara şiddetle tavsiye ederim. Nedir Andersson’un tarzı? Uzun sabit planlar, seyirciyle mesafeyi her zaman koruyan hüzünle iç içe bir mizah anlayışı. Sahneler arasında bağlantılar olsa da bildik anlamda giriş, gelişme, sonuç olan bir hikâyeden bahsetmek de mümkün olmaz. Bu özellikler yönetmenle ilk defa tanışanlar için zorlayıcı olabilir. Ama filme bir defa kendinizi kaptırdığınızda çok keyif alıyorsunuz. Aslında yönetmen ne kadar mesafeli dursa da temel insanlık durumlarını anlatıyor.

Filmde pek çok karakter görsek de çoğunlukla şaka oyuncakları satan, “insanları mutlu etmek isteyen”, ama kendileri hayattan bezmiş iki karakteri takip ediyoruz. Bu iki karakter film boyunca karşılarına çıkan hemen hemen herkese çantalarındaki üç şaka oyuncağını aynı sırayla ve tamamen aynı sözcüklerle tanıtıyorlar. Zaten filmde bazen aynı karakterler, bazen de farklı karakterler tarafından defalarca tekrarlanan hareket ve cümle kalıpları var. Her Andersson filmi gibi bunlar oldukça yoruma açık ve her seyirci de kendi yorumunu yapacaktır mutlaka. İzlerken üşenmedim saydım, film 39 plandan oluşuyor (37 diyen arkadaşım da oldu). Süresi de 101 dakika olduğuna göre bir plan ortalama 2.6 dakika sürüyor (bu da mühendis tarafım).

Film uzun sabit planlardan oluşuyor dedik ama bildik anlamıyla “minimalist” bir film demek de çok doğru değil. Sabit bir planın içinde büyük hareketler olabiliyor, mesela bir sahnede arka plandan onlarca asker geçiyor. Zaten film izlerken Andersson’un her sahneyi ince ince planladığını hissediyorsunuz. Filmleri arasında yedi yıl olan yönetmen bu zamanı boşa geçirmemiş. Belli ki hiçbir sahnede arka plandaki ufak ayrıntılar dâhil hiçbir şey şansa bırakılmamış. Sırf bu özeni görmek için bile izlenebilecek bir film.

Çocukluk (Boyhood):

Çocukluk (Boyhood)

Çocukluk, Filmekimi Ankara ayağının biletleri ilk biten filmiydi, sonradan açılan ek gösterimi de öyle oldu. Gösterime girmeyeceği açıklandığı için çok kişi üzüldü. Kısaca şöyle demeliyim. Sıkıntı yok, çok bir şey kaçırmadınız.

Çocukluk’un en büyük özelliği, 12 yıla yayılan bir büyüme öyküsü anlatırken baştan sona aynı oyuncuları kullanması. Filmde 6 yaşından 18 yaşına kadar takip ettiğimiz Mason karakterini baştan sona Ellar Coltrane oynuyor. Tıpkı kardeşi Samantha’yı da yönetmen Richard Linklater’ın kızı Lorelei Linklater’ın oynuyor olduğu gibi. Anne ve babayı canlandıran Patricia Arquette ve Ethan Hawke da makyajla gençleştirilmemiş ya da yaşlandırılmamış. Onlar da film süresince yaş almışlar. Yüzlerinde yılların getirdiği çizgiler oluşmuş, gerçekten kilo almışlar vs. Doğrusu konsepte, Richard Linklater’ın Ethan Hawke’a ben ölürsem filme sen devam edeceksin diyecek kadar filme inanmasına şapka çıkarıyorum ama filmin hikâyesi daha sıradan olamazdı.

Film boyunca izlediğimiz büyüme hikâyesi, karakterlerin yaşadıkları aile travmaları, kız arkadaş meseleleri benzerlerini o kadar çok gördüğümüz örnekler ki. Ayrıca neredeyse tüm hikâyenin annenin yanlış erkek tercihleri üzerinden gelişmesi de bir yerden sonra yeter artık dedirtiyor. Her ne kadar 3 saate yakın süresince sıkılmasam da film hakkında yapılan yılın en iyilerinden, başyapıt gibi yorumlar inanılır gibi değil. Bu 12 yılda çekildi durumu olmasa, 3-4 ayda çekilen, farklı yaşları farklı oyuncuların oynadığı bir film olsa ne yorum alırdı acaba? Ayrıca Patricia Arquette’in bu rolü ile Oscar alabileceği söyleniyordu. Doğrusu film boyunca başarılı bir oyunculuk sergilediğini söyleyemeyeceğim. Hatta ağladığı sahnelerde yapmacık gözüküyordu. Çocuk oyuncuların özellikle daha küçük oldukları yaşlarda daha doğal oldukları söylenebilir ama filmin oyunculuk anlamında en iyisi Ethan Hawke idi. Oyuncularla ilgili bir ayrıntıyı da belirtmeden geçmeyelim. Lorelei Linklater başta filmde yer almaktan çok mutlu olmuş ama biraz büyüdükten sonra filmden ayrılmak istemiş ve babasından karakterini öldürmesini istemiş. Baba Linklater bunu kabul etmemiş ama Samantha karakterinin başta Mason kadar baskınken giderek arka planda kalmasının nedeni bu olsa gerek.

Son not Richard Linklater’a. Anladık aynı karakterleri uzun süre takip etmeyi seviyorsun. Before serisinin ana karakterleri Jesse ve Celine’i izlemeye biz de doyamıyoruz. Ölene kadar bu seriye devam et ama 12 yıl daha uğraşıp Boyhood’un devamı olacak bir Adulthood yapma lütfen!

Filmekimi Ankara 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Pasolini, Whiplash

Pasolini:

Pasolini

Farklı alanlarda ünlü olan insanların hayatları sinemada pek çok kez karşımıza çıkıyor. Bu kez sırada Pasolini var. Ancak Abel Ferrara, Pasolini’yi ele alırken daha klasik biyografilerde olduğu gibi yönetmenin hayatını, çocukluğundan ölümüne kadar izleme yoluna gitmemiş. Sadece hayatının son dönemini anlatmış. Bu nedenle Pasolini’yi tanımayan birisi için filmin birçok yeri anlamsız gelebilir. Hoş sinema meraklıları dışında Pasolini filmine giden çok kişi de bulamayız herhalde.

Ferrara’nın ilk başarısı oyuncu seçiminde. Willem Dafoe fiziksel olarak çok iyi bir Pasolini olmanın yanında rolün içini de doldurmuş. Bir süredir çoğunlukla Hollywood filmlerinde yan rollerde hatta neredeyse konuk oyuncu gibi gördüğümüz (örn: The Fault in Our Stars), onlarda da otomatiğe bağlamış gibi duran Dafoe, bu kez kendine göre bir rol bulmuş. Filmin başında İngilizce konuşması rahatsız edici olsa da zamanla ona da alışıyorsunuz.

Ferrara, Pasolini’yi anlatırken onun gerçek sözlerinden, yazılarından ve yarım kalan projesinden yola çıkmış. Filmde Pasolini’nin düşüncelerini en açık şekilde gördüğümüz anlar bir gazeteciyle yaptığı söyleşi. Filmin sonundaki yazılardan anladığımız kadarıyla buradaki cümleler Pasolini’nin kendi sözleri. 40 yıl önce söylenen sözler olduğu halde günümüzde hala geçerliliğini koruyan sözler bunlar. Zaten büyük ihtimalle bu yüzden filmde aynen kullanılmış olmalı.

Filmin diğer bir odak noktası ise Pasolini’nin yarım kalan projesi. Burada Ferrara bu projenin kimi kısımlarını Pasolini’nin tarzına sadık kalarak çekme yoluna gitmiş. Burada Pasolini’nin kâğıda döktüklerini film içinde film mantığı ile izliyoruz ve keşke ondan yeni filmler de izleyebilseydik diyoruz.

Pasolini’nin gündelik hayatında ailesi ve dostları ile olan ilişkileri ise filmin zayıf karnı. Bu kısımlar yeterince derinleşemiyor ve Maria de Medeiros’un canlandırdığı Laura Betti bile onun hayatına ufaktan dokunan tipler olarak kalıyor. Belki bir tek annesinin hatırı sayılır bir yer kapladığını söyleyebiliriz.

Neticede dört dörtlük bir film olmasa da Filmekimi’nin Ankara ayağına iyi bir başlangıç oldu Pasolini.

Whiplash:

Whiplash

Sert ama altın kalpli öğretmen öyküleri sinemanın çok sevdiği, ısıtıp ısıtıp önümüze sürdüğü öyküler. Çoğunlukla sporla ilgili filmlerde görüyoruz bunları ama müzik ve dans filmlerinde de görmek mümkün. Hatta aynı hikâyenin çeşitlemelerini polisiye filmlerde ya da savaş filmlerinde bile görmek mümkün. Whiplash’in de hikâyesi ana hatlarıyla bu kalıbı takip ediyor gibi gözüküyor. Gelmiş geçmiş en iyi davulcular arasına girmek isteyen konservatuar öğrencisi genç Andrew, sertliği ile ün salmış ama çok iyi bir öğretmen olduğu da bilinen Fletcher’ın orkestrasına giriyor ve olaylar gelişiyor. Doğrusu filmin özetinden ve fragmanından belli olan bu girişten sonra Whiplash’den beklentim iyi oynanmış ama klasik bir sert öğretmen hikâyesiydi. Temelde öyle aslında ama senaryo, karakterleri oldukça uç noktalara sürüklediği gibi doğru yerlerde doğru hamleleri yaparak filmi üst seviyeye çıkartıyor.

Fletcher filmin en başından beri kendisine korku ile bakılan bir figür. Öğrencileri ile çok kısa anlarda yakınlaşsa da tüm eğitim anlayışı korkutma, aşağılama ve psikolojik baskı kurma üzerine kurulu. Bir noktadan sonra Fletcher’ın bunları gerçekten öğrencilerini motive etmek için mi yaptığını yoksa o bahaneyle içindeki psikopatı mı ortaya çıkardığını çözemiyorsunuz. Bir ara film bunun yanıtını veriyor gibi gözükse de finale doğru tekrar sizi kararsız bırakacak bir hamle yapıyor. J.K. Simmons, ağzından çıkan cümlelerin yarısı ırkçı ve homofobik küfürler olan bu karakteri müthiş bir başarıyla canlandırmış. İlk anlarda bu küfürler komik gelse de zamanda perde karşısında sizi de gerim gerim geriyor. Oscar adaylığı şimdiden kesin, alması da muhtemeldir. Karşısında yer alan Miles Teller da kötü değil, özellikle bateri setinin başında fiziksel olarak da kendinden çok şey vermiş ama Simmons her anlamda eziyor geçiyor genç meslektaşını.

Filmin başarılı noktalarından biri de klişelerden mümkün olduğu kadar kaçınmış olması. Bu tür filmlerin olmazsa olmazlarından baba-oğul ilişkisi ya da gönül meseleleri bu filmde de var. Nedir genel beklenti? Filmin başında ailesi ile sorunlu ilişkileri olan genç finalde bu ilişkileri de toparlar. Ayrıca yine filmin başında ya çok çekingendir ve hiçbir kızla ilişkisi yoktur ya da daldan dala konmaktadır, finalde öğretmeninin de tavsiyeleri ile kalbini kaptırdığı kızla kalıcı bir ilişkiye doğru ilerler. Ne olduğunu söylemek olmaz şimdi ama filmde her iki ilişki de bu klişelere uygun gelişmiyor diyelim.

Son olarak filmdeki müzik ve görüntülerin uyumuna dikkat çekmek lazım. Hikaye gerektirdiği için filmde pek çok caz parçası dinliyoruz, hatta bazılarını defalarca. Bu parçaların çalınması ve provası sırasında perdede gördüğümüz görüntülerin müzikle uyumu çok iyi. Bu anlamda filmin kurgusunu yapan Tom Cross’a da şapka çıkarmak lazım.

Whiplash sinemaseverler dışında konservatuar öğrencilerinin hatta sanatın her dalıyla uğraşanların da görmesi gereken bir film. Yetenek bir yere yere kadar, esas olan kan ve gözyaşı mesajını da veriyor (kelimenin tam anlamıyla).

Sinema Yazarlarından 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali Açıklaması

Aralarında benim de yer aldığım 37 sinema yazarının 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yaşanan gelişmeler sonucunda festivale katılmayacağını belirten açıklaması şu şekildedir:

——————————————————-

Kamuoyuna duyuru

51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali 5 Ekim Pazar günü yaptığı açıklamada, “Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek…” belgeselinin ‘yeniden’ gönderilen versiyonunun tekrar değerlendirilerek yarışmaya geri alındığını belirtmiştir. Festival komitesinin, yaşanan süreçte yaptıkları hatalarla ilgili sorumluluk almayan, bunun ifade özgürlüğü ve etikle ilgili bir tartışma olduğunu görmezden gelen tavrını kabul etmiyoruz. Açıklamasında hiçbir özeleştiriye yer vermeyen festival, kendi yarattığı sansür mekanizmasını meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bir festivalin filmleri TCK’yı dayanak alarak denetlemesi ve kendi yönetmeliğine uygun şekilde yarışma hakkı kazanan bir filmi seçkiden çıkartması kesinlikle mazur görülemez. Bir film festivalinin temel nitelikleriyle bağdaştıramadığımız bu uygulamayı haklı çıkartmak çabasındaki söz konusu açıklama, resmen bir sansür mekanizmasının oluşturulduğunun ve işletildiğinin kabulüdür. Bir festivalin değerlendirme kriterleri, gerektiğinde sanatçıyı ve eserini onları kriminalize eden bir anlayıştan da koruyabilmelidir. Geldiğimiz noktada ise, festival yönetiminin kendini devletin yargı organlarının bir uzantısı gibi konumlandırmaya devam ettiğini üzülerek görüyoruz. Bu koşullar altında 51. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’ne katılamayacağımızı kamuoyuna saygılarımızla duyururuz.

Ahmet Gürata
Ali Deniz Şensöz
Ali Ulvi Uyanık
Alkan Avcıoğlu
Ayça Çiftçi
Banu Bozdemir
Berke Göl
Burçin S. Yalçın
Ceylan Özçelik
Çağdaş Günerbüyük
Cem Altınsaray
Emrah Kolukısa
Engin Ertan
Erman Ata Uncu
Fatih Özgüven
Fırat Ataç
Fırat Yücel
Gözde Onaran
Gülengül Altıntaş
Hasan Cömert
Hasan Nadir Derin
Kaan Karsan
Kaya Özkaracalar
Murat Özer
Murat Tırpan
Müge Turan
Necati Sönmez
Okan Arpaç
Övgü Gökçe
Özge Özdüzen
Selin Sevinç
Senem Aytaç
Senem Erdine
Serdar Kökçeoğlu
Sinan Yusufoğlu
Yusuf Güven
Zeynep Tül Akbal Sualp


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.976 hits
Ekim 2014
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
2728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: