Mayıs 2012 için arşiv

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 7. Gün

Bamteli, Fas sinemasından gelen ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir müzisyeni anlatan bir film. İşin içinde bir aşk ve ayrılık hikayesi de var ama ağırlık müzikte. Bölgenin geleneksel müzikleri modern yaklaşımla ele alınıyor. Film olarak çok çok başarılı değil belki ama keyifle izleniyor. Başrol oyuncusu da aslında müzisyen olmadığı halde bunu hiç çaktırmamış.

Aykırı kişiliklerin gerçek hayat hikayelerini anlatan filmler işin başında yola avantajlı başlıyorlar. Güney Afrikalı şair Ingrid Jonker’in hayatını anlatan Siyah Kelebekler de böyle bir film. Jonker’in fırtınalı aşk yaşamı, ırkçılığa karşı duruşu, babası ile ilişkileri, akıl hastanesi günleri ve ihtiharı film için yeterli malzeme oluşturmuş. Yönetmen Paula van der Oest, çok ışıltılı olmasa da eli yüzü düzgün bir üslüp tutturunca ortaya iyi bir biyografi filmi çıkmış. Başrolde Carice van Houten’ın aksamayan oyunu da filme değer katıyor. Festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Naomi Kawase’nin yeni filmi Kırmızı (Hanezu) bir kaç katmanda okunabilecek bir film. Japon tarihi ve geleneklerine yapılan referansları ve defalarca tekrarlanan dağların aşkı metaforu tam kavrayamadığımı itiraf etmeliyim. Ama geri kalan kısmı da filmi sevmeme yetti. Ön plandaki iki erkek arasında kalan kadının hikayesi ilk bakışta çok bildik. Ancak karakterlerin hayata karşı duruşlarını gördükçe film ilginçleşiyor. Filme adını veren kırmızının tonlarının filme yayılışı da hoş. Zaten görsel yanı çok kuvvetli filmin. Hikaye ile de uyum sağlayınca ağır temposuna rağmen ilgiyle izleniyor.

Festivalin son gününde izlediğim filmlerden genel olarak memnun kalmışım. Festivalde son izlediğim filmi Unutulan Topraklar‘ı da sevdim. Çernobil’deki patlamanın olduğu gün bölgeye çok yakın olan Prypiat’da yaşananları ve 10 yıl sonra aynı bölgede neler olduğunu anlatıyor film. Filmin asıl güçlü yanı patlamanın olduğu gün yaşananların anlatıldığı kısım. O gün evlenen çiftin aynı zamanda beraber son günleri olması ve sızıntının farkında olup umutsuzca çevresindeki insanları korumaya çalışan, kendisi bölgede kalsa da ailesini uzaklaştıran adam etkileyici hikayeler. 10 yıl sonrasının hikayesi o kadar başarılı değil ama ilk yarı filmi kurtarıyor. Ayrıca Olga Kurylenko’yu da güzel kadın kontenjanı dışında izlediğimiz ender filmlerden (yine güzel o ayrı da güzelliği için oynatılmamış).

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 6. Gün

Festivalin bitmesine bir gün kala izlediğimiz Ivan’ın Kadını güzel bir sürpriz oldu. Film, küçük yaşta kaçırılan bir kız çocuğunu anlatıyor. Daha doğrusu kız ve onu kaçıran adamın ilişkilerini. Böyle bir filmde adamı sapık, kızı da çaresiz bir kurban olarak çizmek çok kolay olurdu. Halbuki burada adamın çaresizliği ve zavallılığı ve hürriyeti kısıtlanmış olsa da kızın zaman zaman ipleri ele alması çok başarılı verilmiş. İkili arasındaki ilişkinin dengesi zaten çok enteresan bir noktada, bir de kızın ergenlik dönemi işin içine girince denge iyice değişiyor. Yönetmenin dediği gibi ilişkinin kaçıran-kaçırılan tarafı ile sevgili tarafı var. Bir taraf yükselince öbür taraf iniyor. Filmin bazı seyircileri rahatsız edecek sahneleri olduğunu da söylemeli. Cinselliği yeni keşfeden bir kızın bunu kendisini kaçıran adamla yaşaması bıçak sırtı bir durum. Ama yönetmen konuyu ince ince ve kapsamlı bir şekilde işlemiş. Söyleşide hiç farketmediğim kimi ayrıntılar üzerinde de düşündüğünü anladım. Filmi izledikten sonra 3 FIPRESCI adayım arasına girmişti. Jüri de beğenmiş ki, bir gün sonra ödülü de aldı.

Rif Aşıkları, adında aşk geçip de hikayesindeki aşka beni inandıramayan filmlerden biri oldu. Ana karakterimizin aşkı araması, kendisini Carmen ile özdeşleştirmesi tamam da uyuşturucu işindeki birine aşık olması inandırıcı gelmedi. Filmin hikayesi seyirciyi yakalamayınca başarılı görüntü yönetimi ya da tarzı da çok önemli olmadı benim için. Kötü bir film diyemem ama muhtemelen ilerde festivalin hatırlayacağım filmlerinden biri olmayacak.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 5. Gün

İspanya, adını aldığı ülkeyi bir sahnede bile görmediğimiz bir film. Film, İspanya’ya gitmeye çalışan ama bir kaza sonucu Avusturya’da kalan bir adamı anlatıyor. Yine bir göçmen hikayesi yani. İşin içine bir de bir kadın ve onun eski kocası da girince ilginç bir aşk hikayesi de başlıyor. Bir de tefecilere borçlanmış, para bulmak için sürekli kumar oynayan ama iyice batan bir adamın hikayesi var ortada. Bu hikaye diğerinden çok kopuk ilerliyor. Ama sadece görünüşte öyle. Yönetmen finalde bir hamle yaparak hikayeleri bağlıyor ve filmin değerini yükseltiyor.

Tek Aşk, 3 kişilik bir aşk hikayesi. Yıllar önce bir kıza tutulan iki sıkı arkadaş var merkezde. Bu üçlü, orta yaşlarında bir kez daha karşılaşıyorlar. Hem ilk gençlikte hem de orta yaşta yaşanan aşkların farklı duyarlılıkları başarıyla işlenmiş. Özellikle genç oyuncular gayet iyi. Yine de son dönem izlediğimiz filmlerden Elveda İlk Aşk’ın gençlik aşkı ve sonrasını daha iyi anlattığı söylenebilir.

Kumların Fısıltısı 2001 yapımı bol ödüllü bir filmdi. Ümitliydim aslında ama bana pek hitap eden bir film olmadı. Film, ülkelerindeki çatışmalar dolayısıyla evlerini terk etmek zorunda kalan bir anne kızın öyküsü. Açıkçası Endonezya gibi farklı bir coğrafyadan gelmesi dışında beni çok fazla ilgilendiren bir tarafı olmadı. Hatta; festival itirafları no:2: evet, bu filmde de uyukladım bir miktar.

Jan Açılıyor, 50 yaşından sonra lezbiyen olduğunu farkeden bir kadının toplumda farklı noktalardaki lezbiyenlerle yaptığı söyleşiler toplamından oluşan bir belgeseldi. Zaman zaman eğlenceli bir yapım ama bir belgesel olarak doyurucu olduğu söylenemez. Toplumda rol model olan lezbiyenlerle konuşmak gibi bir iddiası var ama benim aralarında tek tanıdığım Meredith Baxter idi. Ayrıca özellikle lezbiyen dünyasına özel deyimlerle ilgili bölüm fazlasıyla uzun tutulmuştu.

Sakallı Adam, kendisini erkek gibi hissettiğini babasına nasıl açıklayacağını düşünen bir kız üzerine orta karar bir kısa film. Onun da bol ödülü var ama çok da iyi değildi doğrusu.

Şeytan, Polonya’dan gelen ilginç bir filmdi. Bir manastırdaki genç bir rahibeyi merkeze alan film, önce daha geleneksel düşünen baş rahibe ile modern düşünen rahip araındaki çekişmeyi odağına alıyordu. Ama film ilerledikçe, gelen yeni rahip dini kendine göre yorumlayarak inançlı insanları kendi isteğine göre yönlendiriyor (tanıdık mı geldi…). Daha başarılı bir film olabilirdi belki ama körü körüne bir inancın ne kadar farklı yönlere doğru yönlendirilebileceği üzerine önemli bir yapım. Festivalin konuklarından olan yönetmen Barbara Sass da asıl derdinin din değil manipülasyon meselesi olduğunu söyledi zaten. Filmdeki olayların büyük ölçüde gerçek olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 4. Gün

İzledikten sonra Unutmaktan Korkuyorum‘da fena halde bir tv filmi havası var diyordum ki IMDB’den baktım, gerçekten de tv filmiymiş. Tv filmi derken sinema filmleri ile aşık atacak kadar başarılı kimi yapımlardan sözetmiyorum ama. Kastettiğim, ele aldığı konuyu yüzeysel olarak işleyen, ortalama seyirci seviyesini hedefleyen ve kolay anlaşılıp, çabuk tüketilen yapımlar. Yoksa filmin ele aldığı 45 yaşında Alzheimer hastası olan karakterin hikayesinden çok daha etkileyici bir film çıkabilirmiş. Bu haliyle bu hastalık üzerine hoş bir film olarak kalmış.

Aynalarla Yüzleşmek, baş karakterlerden birinin trans olması nedeniyle İran’dan geldiğine hayret edilebilecek bir film. Aslında İran’da ameliyatın yasal olduğu ve ameliyat sonrası kişiye yeni kimlik hatta doğum belgesi bile verildiği düşünülürse şaşmamak lazım. Yönetmen de yasal olarak kabul gören bir konuyu anlattığından zorlukla karşılaşmadığını söyledi ama eşcinsel bir karakteri anlatmaya kalksam büyük zorluk yaşardım, büyük ihtimalle şimdi İran’a giremezdim dedi. Film, kocası hapisdeyken taksi şöförlüğü yapmak zorunda kalan bir kadınla, babası tarafından bir adamla zorla evlendirilmek istenen trans bir kadının dostluğunu anlatıyor. Başarılı sayılabilecek bir film. Özellikle başrolde Shayesteh Irani çok iyi. Açıkçası filmi izlerken erkek sanmıştım onu. Söyleşi sırasında gördük ki böyle sanmamız onun oyunculuktaki başarısından kaynaklanıyormuş.

Gökteki Yıldızlar festivalin en sevdiğim filmlerinden biri oldu. Film, 3 farklı zaman diliminden aynı evde yaşayan 3 farklı kuşak kadını anlatıyor. 1940’lar, 1970’ler ve günümüzde geçen olaylar iç içe verilmiş. Hikayelerin birbirleri ile bağlantıları, zaman geçişleri başarılı kurulmuş. Yönetmen bazı yerlerde farklı dönemlerden karakterleri aynı sahne içinde kullanmış, güzel de sonuç almış aslında. Filmin başında hangi karakterin hangi döneme ait olduğunun biraz karıştığı söylenebilir ama film ilerledikçe yerli yerine oturuyor. Yine de bazı seyircilerin olayı hiç anlamadığını da belirtmeliyim. 1-2 koltuk yanımdaki ablalar bu konuda film sırasında panel yaptılar çünkü. Filmi izledikten sonra yönetmen Saara Cantell’in festivaldeki diğer filmlerini izlemediğime pişman oldum doğrusu.

Amerika, çok bildik bir aile içi şiddet hikayesi. Kocasından şiddet gören bir kadın evden kaçar ama kocası peşindedir ve olaylar gelişir. Bu filmin farkı kaçışın Porto Riko’dan Amerika’ya doğru olması. Böyle olunca işin içine göçmenlik meselesi de giriyor. Amerika için kötü bir film diyemem ama çok öne çıkan bir özelliği de yoktu. Özellikle dizilerden tanıdığımız pek çok oyuncuyu görmek keyifliydi. Hatta her ne kadar beraber sahneleri olmasa da Edward James Olmos ve James Callis’i aynı filmde görmek bir Battlestar Galactica Reunion duygusu uyandırdı. Edward James Olmos aynı zamanda filmin yapımcılarından biriydi zaten. Hatta kataloğu olurken farkettim ki başrol oyuncusu da karısıymış. Hoş bunu filmi izlerken tahmin etmeme imkan yoktu. Zaten Olmos onun babası tarzı bir roldeydi. Eh Olmos 65, karısı 34 yaşındaymış şu anda. Şöyle bir şey de var. Yönetmen söyleşide filmin çekildiği dönemde başrol oyuncusunun da aile içi şiddete uğramakta olduğunu söyledi. Bu konuda bir haber bulamadım ama sevgili Amiral Adama’mız karısını dövüyorduysa gözümden düştü, ayıpladım kendisini. Eğer söyleşi sırasında bu karı-koca olayını biliyor olsaydım bu bilgiyi doğrulatmak için sorardım kesin ama geçti artık.

Hür, bir hapishanede çektiği film sırasında mahkumlardan birine aşık olan bir yönetmenin öyküsü. Aslında her ikisi de bir şekilde tutsak olarak yaşayan (adam zaten hapiste, kadınsa HIV+) bu iki karakterin aşkı etkileyici. Asıl etkileyici olansa hikayenin tümüyle gerçek ve yönetmenin başından geçmiş bir hikaye olması. Ne olduğunu söylemeyelim ama hikaye ne yazık ki kötü bitiyor. Festivalin konuklarından olan yönetmen Brigitte Sy, hikaye çok kendinden olunca bazı sorulara cevap vermekte zorlanıyordu adeta. Filmi çekmek çok daha zor olmuştur sanırım. Bu arada filmdeki yönetmeni oynayan Ronit Elkabetz her zamanki gibi çok iyi.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 3. Gün

Teresa Villaverde’nin filmlerini sevemeyeceğim galiba. Bir kaç yıl önce FIPRESCI alan Trans’ı da çok sevmemiştim, bu yıl Kuğu da öyle oldu. Kuğu, turnesinin son ayağı olan Lizbon’da kendisine eşlik etmesi için anketle bir hayranını seçen bir şarkıcıyı anlatıyor. Bir yanda da evde kalan gerçek aşkı var. İşin içine bir ölüm olayı da karışıyor. Film çok kapalı geldi bana, hikayeyi takipte de zorlandım. Film adına en olumlu söyleyebileceğim şey, başroldeki Beatriz Batarda başarılı oyunculuğu idi. Ne yazık ki Beatriz’in eşi jaz piyanisti Bernardo Sassetti birkaç gün önce hayatını kaybetmiş, Villaverde de bu yüzden festivale katılamadı. Biz de filmi Bernardo Sassetti anısına izledik.

Habibi (Sevgili), Gazze’de geçen modern bir Leyla ile Mecnun uyarlaması. Film öncesinde epey olumlu duyumlarım vardı. Belki de beklenti yükselince umduğumu bulamadım. Kötü bir film diyemem ama çok da bayılmadım. Film beni iki karakter aralarındaki aşka inandıramadı. Bir de fazla edebi gibi bir eleştiri yapacağım ama belli ki yönetmenin tercihi bu. Belki de tam da istediği gibi olmuş ama bu durum beni filmden uzaklaştırdı.

South Solitary (Deniz Feneri) küçücük bir adada sıkışıp kalmış iki yalnız insanın aralarındaki ilişkiyi başarılı bir şekilde anlatmış. Filmin başında sanki aşk hikayesi farklı iki kişinin arasında geçecekmiş gibi geliyor ama kısa sürede yolunu buluyor. Filmin ilk kısımlarının yıldızı ufak kız çocuğu ama filmin asıl güzel yanı adada iki kişi kaldıktan sonra ortaya çıkıyor. Miranda Otto, 30’lu yaşlarında olup da bir kaç yıl önce başına gelmiş olaydan çok genç ve naiftim diye bahseden karakteri çok iyi çıkartmış.

Anduni: Yersiz Yurtsuz kimlik bunalımındaki bir karakteri anlatıyor. Baş karakter Belinda, Alman-Türk ve Ermeni. Tüm kültürlerin izlerini de az ya da çok üzerinde taşıyor. Film de bu karakterin hem kendi içindeki hem de fiziksel yolculuğunu anlatıyor. Doğruya doğru, daha iyi bir film olabilirdi ama yine de izlenebilir bir yapım. Bazı karakterler tam bizden. Mesela kızlarına ya da yeğenlerine koca bulmaya çalışan kadın karakterini çok iyi tanıyoruz.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 2. Gün

Son Kullanma Tarihi, polisiye bir hikayeyi üç farklı karakterin bakış açısından anlatan bir kara komedi. Ancak üç karakterin hikayesini de izleyince gerçekte ne olduğunu tam anlamıyla anlayabiliyorsunuz. Belki çok önemli bir film değil ama keyifle izleniyor, zekice bir senaryosu var ve oyuncuları da iyi. Tavsiye edilir.

Kazablanka ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Yönetmen bir kayıp olayı çevresinde Fas’ın adalet sistemindeki yanlışlıkları ele almış. Bir şeylerin iyiye gitmesini istiyorsak ülkemizi terketmeden mücadele etmeliyiz şeklinde bir mesajı da var filmin. Ama iyi niyetli olması ve doğru mesajlarının olması filmi başarılı yapmıyor ne yazık ki. Açıkçası filmin hikayesi de anlatımı da orta kararı aşamıyor. Hele bir de hemen her sahnenin arkasında yer alan müzik var ki hiç gerek yokmuş.

Alacakaranlık Portresi‘ni teknik sorunlardan dolayı 50 dakika gecikmeli izledik ama değdi doğrusu. Daha festivalin başları sayılır ama Alacakaranlık Portresi FIPRESCI ödülünü alırsa şaşırmam. Anlattıklarına bakınca alacakaranlık değil, zifirikaranlık portresi adeta. Filmde olumlu tek karakter yok gibi. Tecavüzcü polisler, tacizci babalar, yalancı çocuklar, içten pazarlıklı arkadaşlar. Böyle bir dünyada tek olumlu karakter baş kahramanımız Marina gibi gözüküyor ama o da kendisine tecavüz eden polislerden birine aşık oluyor. Filmin bu yönü çok tartışılabilir. Açıkçası keşke yönetmen konuk olsaydı da kadının bu dönüşümü konusunda ona soru sorsaydık dedim.

Return (Dönüş), iyi bir Amerikan bağımsızı. Kadın bir askerin ülkesine döndükten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Karakterin psikolojik bunalımlarını anlatırken bu tip filmlerin klişe çözümlerine başvurmuyor. Örneğin baş karakterimizin nereye gittiği belli değil, orada travma sebebi olacak özel bir olay yaşamamış, yaşamış olsa da arkadaşları gibi bunu seyirci de bilmiyor. Filmin en büyük güçlerinden biri Linda Cardellini’nin başarılı oyunu. Çok öne çıkmaz ama sevdiğim bir oyuncudur zaten.

Prensesim, konusunu okuyunca tartışma yaratabilecek olduğunu belli eden filmlerden biriydi. 1970’lerde henüz 10 yaşındaki kızının erotik fotoğraflarını çekip sergileyen bir annenin hikayesi ilgi çekici gerçekten. Tam da filmdeki gibi yönetmenin annesinin de çocukken onun erotik fotoğraflarını sergilediği düşünülürse daha da ilgi çekici. Üstelik gerçek fotoğraflara bakınca filmdekilere çok benzediğini görüyorsunuz (gerçek fotoğraflar filmdekinden daha açık). Belli ki filmdeki otobiyografik öğeler oldukça fazla. Zor ve aykırı rollerin kadını Isabelle Huppert, anne olarak yine çok başarılı. Zaten kötü olduğu filmi bulmak zor. Annenin de, olaya önce bir oyun gibi yaklaşan ve annesinin ilgisini çektiği için hoşuna giden kızın psikolojisi de başarılı verilmiş. İşin şöyle bir kafa karıştırıcı yanı var ama. Eğer yönetmen kendi deneyimlerinden rahatsızsa (ki filmin sonunda geldiği noktadan anlaşılan o) şu anda 10 yaşında olan bir kızı böyle bir rolde oynatması ne kadar doğru?

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 1. Gün

15. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’ni yine yoğun bir programla takip ediyorum. Ankara Film Festivali’nde yaptığım gibi bu yılki Uçan Süpürge’yi de Twitter’a filmlerle ilgili yaptığım yorumları düzenleyip, ufak da eklemeler yaparak buradan paylaşarak takip edeceğim. İşte ilk gün izlediğim üç film.

Hikayeler, sadece 11 yaşlı insanın yaşamakta olduğu, zamanın adeta durduğu bir köye genç bir fotoğrafçının gelmesiyle yaşananları anlatıyor. Köyde 1976’dan beri kimse ölmemiş (en azından mezarlığa bakınca öyle gözüküyor), herkesin rutin olarak yaptığı işler var. Bu rutinin sürekli olarak tekrarlanması ve altının çizilmesi filmin iyi bir sinematografisi olsa da bir süre sonra sıkıcı oldu benim için. Evet itiraf ediyorum festivalin ilk filmi biraz uyukladığım bir film oldu ama bunun yorgunlukla da ilgisi var tabii.

Programı yaparken dikkat etmemiştim ama hemen arkasındaki film Girdap da yine yaşlı insanlar ve ölüm ile ilgili bir filmdi. Üstelik her iki film de Brezilya’dan geliyordu. Ama bu film daha çok ilgimi çekti. Başkarakter olan ve neredeyse kendini oynayan 81 yaşındaki Bastu gerçekten ilgi çekici bir karakter. Zaten yönetmenler de 2003 yılında onunla tanışmaları sonucu bu filmi yapmaya karar vermişler ve anlatılanlar da çoğunlukla gerçek hikayelermiş. Filmin girişinde Bastu’nun kocasının ölümü önceden yazılmış bir konu imiş ama o da filmin çatısını oluşturuyor ve Bastu’nun hayat dolu oluşunu vurguluyor. Filmin yönetmenlerinden Clarissa Campolina festivalin konuğuydu ve film sonrasındaki söyleşide filmin yapımından söz etti ama salonda çok az kişi kalması ve soru çıkmaması biraz ayıp oldu.

Aşk Hakkında Her Şey, rahat izlenen keyifli bir romantik komediydi ama bir yandan da bir tv filmi havası vardı. Tabii lezbiyen ve biseksüel karakterleriyle bizim televizyonlarımızda asla göremeyeceğimiz bir filmdi o ayrı. Film, iki eski sevgilinin aynı dönemde hamile kalıp birbirleriyle karşılaşmaları ile başlıyor. İşin içine bebeklerin babaları ve bir başka lezbiyen çift de girince 2 bebek, 4 anne ve 2 babadan oluşan bir aile çıkıyor ortaya. Aslında ilgi çekici bir konu, aile kavramına bakışıyla da ilginç ama sanki eşcinsellikten rahatsız olabilecek seyirciyi uzaklaştırmamak için riskli alanlardan kaçılmış. Öyle olunca da biraz sabun köpüğü kalmış. Yine de izlenebilir bir film.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.324 hits
Mayıs 2012
P S Ç P C C P
« Mar   Ağu »
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: