Posts Tagged 'işçi filmleri festivali'

8. İşçi Filmleri Festivali İzlenimleri: Toprağın Dansı, ‘45 Ruhu, Japon Balıkçısı, Klimanjaro’nun Karları, Kıbrıs Asimilasyon Üçlemesi

Sekizinci İşçi Filmleri Festivali’nin Ankara ayağında toplamda 5 film izleme fırsatı buldum. Bu filmlerle ilgili görüşlerim kısaca şu şekilde:

Toprağın Dansı (Raghs-e-khak / Dance of Dust):

Festivalin açılış filmi olan Toprağın Dansı’nda bir çocuk işçi sayabileceğimiz İlya’nın bir tuğla ocağında çalışırken yaşadıkları konu ediliyor. Çalışma koşullarının zorluğu ile birlikte aynı zamanda İlya’nın ilk aşkına da tanıklık ediyoruz. Filmin en önemli özelliği neredeyse hiç diyalog içermemesi. Yönetmen Abolfazl Jalili, hikâyesini ses ve görüntünün gücünü kullanarak şiirsel bir sinema dili ile anlatmaya çalışmış. Ancak bunda ne kadar başarılı olduğu tartışılır. Daha doğrusu şöyle söyleyelim; filmin 1991 yapımı olduğunu düşünürsek, bu çabasında daha başarılı olsaydı şu anda çok daha adı duyulmuş bir filmden bahsediyor olabilirdik. Yine de bu tip filmleri sevenler için izlemeye değer bir yapım.

Ancak filmle ilgili şöyle bir sıkıntı da oldu. Görselliğin bu kadar önemli olduğu bir filmi ne yazık ki eski bir VHS kopyasından dijitale aktarılmış bir şekilde izledik. Ancak açılışa konuk olan yönetmen, elinde daha iyi bir kopya olduğunu da belirtmiş. Sonraki gösterimlerin bu daha iyi kopyadan yapılacağı söylendi. Umarım öyle olmuştur.

Film öncesi yönetmen Jalili ile yapılan söyleşinin en akılda kalan kısmı, film yapma sürecine başlamasını anlattığı kısım oldu. Bu kısımda İran’da ilk filmini yaptığında yasaklandığını, ikinci filmini yaptığında da yasaklandığını, en sonunda bugüne kadar yaptığı 12 filmin hiçbirinin ülkesinde gösterilemediğini belirtti. Gerçekten sinema adına üzücü bir durum.

‘45 Ruhu (The Spirit of  ‘45):

Ken Loach hiç bıkıp usanmadan işçi sınıfını merkeze alan filmler yapmaya, sosyalizm öldü denilen bir devirde, açıkça sosyalizmin tek yol olduğunu söylemeye devam ediyor. Bu kez yine bu temalar etrafında dolanan bir belgesel ile çıkıyor karşımıza. Burada 1945 sonrası İngiltere’de iktidara gelen İşçi Partisi’nin doğrudan sosyalizm denmese de felsefe olarak çok yakın uygulamaları başlatmasını, özellikle sağlık alanındaki reformları ve kazanımları konu ediyor. Filmin finaline doğruysa bir anda karşımıza Thatcher iktidarını getirerek bu dönemde ülkedeki değişime dikkat çekiyor.

‘45 Ruhu, kendi adıma Loach’ın izlediğim ilk belgeseli oldu (çok sık olmasa da daha önce de belgeseller çekmiş). Doğrusunu söylemek gerekirse kurmaca filmlerinin hemen hepsini çok sevdiğim Loach’ın o filmlerini tercih ettiğimi söylemeliyim. Evet, bu filmin anlattıkları önemli, İngiltere’nin değişimini göstermesi çarpıcı, ancak Loach tüm bunları eski usül bir belgesel yerine senaryosunda Paul Laverty ile birlikte çalıştığı kurmaca bir film ile anlatsaydı ortaya çok daha iyi bir film çıkardı diye düşünüyorum.

Japon Balıkçısı (Dai-go Fukuryū Maru / Lucky Dragon No. 5):

Japon Balıkçısı filmi Nazım Hikmet’in meşhur şiirine de konu olan geminin hikâyesini anlatıyor. 1954 yılında balık avlamak için yola çıkan Lucky Dragon No. 5 isimli gemi Japonya açıklarında Amerika’nın nükleer denemeleri sonrası kalan serpintiye maruz kalır ve gemi mürettebatı radyasyondan etkilenir. Olayın yedi ay sonrasında geminin radyo operatörü Aikichi Kuboyama, hayatını kaybeder.

Film bu hikayeyi düz bir sinema dili ile anlatıyor. Olay etkileyici, üzücü ve ibret verici elbette ancak filmin çok akılda kalıcı bir özelliği olduğunu söylemek zor açıkçası.

Klimanjaro’nun Karları (Les Neiges du Kilimandjaro / The Snows of Kilimanjaro):

Filmin adı sizleri yanıltmasın, söz konusu Klimanjaro’nun Karları’nın Ernest Hemingway’in meşhur öyküsü ya da ondan uyarlanan film ile bir ilgisi yok. Burada bahsettiğimiz Robert Guédiguian’ın 2011 yapımı filmi. Guédiguian’ı tanımayanlar için söyle bir benzetme yapalım. Nasıl İngiltere’nin Ken Loach’ı varsa Fransa’nın da Robert Guédiguian’ı var demek mümkün. O da çoğunlukla işçi sınıfı üzerine filmler yapıyor ve sosyalizm fikrini benimsemiş bir isim. Guédiguian’ın en önemli özelliklerinden birisi de filmlerine mekân olarak çoğunlukla Marsilya’yı seçmesi hatta bazen mekânı ayrı bir karakter gibi kullanması ve genellikle aynı aktörler ile çalışması.

Klimanjaro’nun Karları, yıllarca sendika temsilciliği yapmış olan Michel’in çalıştığı fabrikadan çıkarılacak işçiler kura ile belirlenirken kuraya kendi ismini de katması ve adının çıkması sonrası işsiz kalması ile başlıyor. Ancak eşi, çocukları ve torunları ile iyi bir hayat sürdüren Michel bu durumdan maddi olarak çok da etkilenmiyor. Yıllar içinde belli bir birikim yapabilmiş çünkü. Bu birikimi herhangi bir düzenbazlığa sapmadan yapmış olması önemli. Karşımızdaki karakter, yozlaşmış bir sendika temsilcisi değil yani. Hayatı boyunca dürüstçe çalışmış ve doğru bildiklerini yapmış. Sadece zaman zaman patronlara fazla ödün vermiş olduğu söylenebilir.

Michel ve ailesi bu işsizlik sürecini ufak bir hasarla atlatırken daha genç işçiler için durumun hiç de böyle olmadığını görüyoruz. İki kardeşine tek başına bakmak zorunda kalan Christophe bu işçilerden biri. Çözüm olarak da Michel’i soymayı buluyor kendisine. Belki bu hareket doğru değil ama filmin genel teması Christophe’u bu noktaya getiren etkenlerin sorgulanmasıyla gelişiyor. Michel bu olay üzerine işverenlerle farklı çözümler üzerinde anlaşmanın daha doğru olup olmayacağını düşünüyor. Filmin en çarpıcı yerlerinden birisi Michel ve eşinin balkonda içkilerini yudumlarken kendilerinin 20 yaşındaki hallerinin şu anki hallerini görselerdi küçük burjuva diyerek aşağılayacaklarının farkına vardıkları an mesela.

Festivalde izlediğim az sayıda filmin en iyisi olan Klimanjaro’nun Karları’nı kesinlikle tavsiye ediyorum. Finali biraz sıkıntılı olsa da başarılı bir yapım.

Kıbrıs Asimilasyon Üçlemesi:

Kıbrıs’ta faaliyet göstermekte olan Baraka Kültür Merkezi’nin bünyesinde gerçekleştirilmiş 3 kısa filmden oluşan Asimilasyon Üçlemesi, kişisel olarak çok farkında olmadığım bir konuyu göstermesi açısından ilgimi çekti. İkisi belgesel olan üç kısa film de 1950’lerden itibaren Kıbrıslı Türklerin kullandıkları dilin, oturdukları mahalle ve köylerin adlarının ve kendi isimlerinin sistematik olarak Türkçe isimlerle değiştirilmesini konu ediyor. Görünen o ki benzer dönemlerde Kürtlere uygulanan politik tavır Kıbrıslılara da benzer şekilde uygulanmış. Çok fazla bilgimiz olmayan bu konuyu gündeme getirmesi açısından önemli olan bu filmler ne yazık ki teknik açıdan son derece amatör bir şekilde çekilmişti. Belli ki filmlere ayırılacak bütçe de oldukça kısıtlıydı ancak kimi çekimlerde seslerin anlaşılamayacak kadar kötü olması, bir yerde söyleşi yapılırken arka planda odaya birinin girip başka birini de alıp dışarı çıkması (seyirci olarak bunu camdaki yansımadan görüyorduk) gibi özensizlikler keşke olmasaydı.

Film sonrasında ekipten iki kişi ile söyleşi de yapıldı. Gayet cana yakın insanlar olan Besim Baysal ve Şifa Alçıcıoğlu’nun ilerde daha iyi işler ortaya çıkarmalarını umuyorum.

Reklamlar

7. İşçi Filmleri Festivali Başladı

Her yıl 1 Mayıs’ta farklı illerde aynı anda başlayan İşçi Filmleri Festivali bu yıl da geleneğini bozmadı ve 7. yılına ulaştı. İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da başlayan festival yıl içinde farklı illeri de ziyaret edecek.

Ankara’daki film gösterimleri 4 Mayıs tarihi itibari ile başladı ve 10 Mayıs’a kadar, başta Kızılay Büyülü Fener Sineması olmak üzere farklı mekanlarda devam edecek. Hem Ankara’daki hem de diğer illerdeki gösterim programı için http://festival.sendika.org/ adresi takip edilebilir.

Bu yılki festivalin dikkat çekici filmlerinden bir kısmını kısaca sıralayalım.

– Lütfi Akad’ın ünlü üçlemesinin ilk iki filmi Gelin ve Düğün
– Yine Lütfi Akad’ın yönettiği ve Yılmaz Güney’in oyunculuğu ile de değer kazanan Kızılırmak Karakoyun
– Özcan Alper’in yeni filmi Gelecek Uzun Sürer
– Geçtiğimiz Şubat ayında kaybettiğimiz Yusuf Kurçenli’nin en iyi filmlerinden Karartma Geceleri
– Ankara Sanat Tiyatrosu’nun 50 yıla yaklaşan tarihini anlatan Dünden Bugüne AST
– Geçen yılın başarılı kısa filmlerinden Ali Ata Bak
– 12 Eylül’e bir ailenin hikayesi üzerinden bakan başarılı ve ödüllü bir belgesel, Geçmiş Mazi Olmadı
Güneşli Pazartesiler ile tanıdığımız Fernando León de Aranoa’nın 2010 tarihli filmi Amador
– Bir lisede yapılan bir deney çerçevesinde faşizmin ne kadar hızlı yayılabileceğini gösteren Dalga (Die Welle)
– 1960’larda İngiltere’deki kadın hareketini konu alan Kadının Fendi (Made In Dagenham)
– Charlie Chaplin’in unutulmaz filmi Modern Zamanlar (Modern Times)
– Senaryosunu festivalin konuklarından Paul Laverty’nin yazdığı, Bolivya’daki su savaşlarını dışarıdan bir bakışla anlatan Yağmuru Bile (También la Lluvia / Even the Rain)
– 260 dakikalık süresiyle dikkat çeken 1968 yapımı, adını Che’nin bir sözünden alan, Arjantin yapımı görkemli belgesel Kızgın Fırınların Saati (La Hora de Los Hornos)

Festival kapsamındaki filmlerin önemli bir kısmını önceden izlemiş olduğum için kendi adıma diğer festivaller kadar yoğun takip edeceğim bir festival olmayacak ancak burada adını andıklarım başta olmak üzere programdaki pek çok filmi tavsiye ederim. İzlediğim filmlerle ilgili yorumlarımı yine buradan paylaşmaya çalışacağım.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 263.388 hits
Ekim 2019
P S Ç P C C P
« Mar    
 123456
78910111213
14151617181920
21222324252627
28293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: