Mart 2012 için arşiv

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 7. Gün

Budala Almayer, Chantal Akerman’ın Joseph Conrad’ın romanından uyarladığı bir film. Akerman’ın iyi ama zor filmler yaptığını hatırlattı. Malezyalı genç bir kadın, onun Fransız babası, onunla ilişkileri, aynı zamanda adamın servet arayışı rüya gibi bir filmle anlatılmış. Rüya gibi derken, doğanın içinde uzun uzun ve yavaş yavaş salınan kamerası, tüm diyaloglar, oyunculuklar bu hissi veriyor. Açılış ve final sahneleri de dikkat çekiciydi. Ama iki saatlik süresinde zaman zaman sıkıldığımı da itiraf etmeliyim.

Kısa Sınır Tanımaz bölümün 3. seçkisinde 6 film izledik. İyi bir seçkiydi. Özellikle dikkatimi çekenler Silgi ve Cansız oldu. Silgi, şehre yayılan ve silgiyle temizlenerek kurtulanabilecek bir salgını, Cansız, gerçek bir şehirde yaşayan animasyon karakteri anlatmış. Birleşmiş Milletler toplantısında her şey güzel giderken bir anda işin savaşa dönmesini anlatan İran animasyonunun yönetmeni konuktu. Ne yazık ki Adem’in Çocukları adlı filmin gösteriminde ses seviyesi çok düşük kaldı. Yönetmen filmin tekrar gösterilmesini istedi ama olmadı. Söyleşi sırasında da 9 dakikalık filmin en ince detayları irdelendi, genelde söyleşilerde soru sormayan seyircinin burada coşmasına şaştım.

Festival boyunca yaptğım en yanlış seçim Tektipleşme bölümündeki Güzellik adlı belgeseldi galiba. Güzellik kavramı ve estetik ameliyat çılgınlığı sorgulayan bir film ummuştum,çıktığımda burnumu yaptırsam mı diye düşünüyordum (mesela yani). Aslında bu seansta Özgür Adamlar’a gidecektim ama gösterime girecek duyumu alınca fikrimi değiştirdim. Vizyona girmezse iki elim yakalarında.

Çifter Adım, François Augéras adlı sanatçının yaşamından, yarattığı gizemlerden yola çıkan enteresan bir filmdi. İşi Afrika’daki gündelik yaşama getiren, konuyu reenkarnasyona bağlayan filmin çok içine giremediğimi söyleyebilirim. Doğruya doğru, hafifçe uyuklamış olabilirim 🙂 Daha da doğrusu zorlanınca kasmadım kendimi yoksa sonraki filmde dalar giderim diye korktum.

Festivalin benim için kapanış filmi, büyük bir heyecanla beklediğim Torino Atı. 7 gün boyunca yorulmuşken bu zor filmle bitmeye korkuyordum. Korkum tamamen yersizmiş. Öyle bir filmi çıktı ki karşıma, gözlerimi perdeden alamadan, nefes bile alamadan izledim. 146 dakika, sadece 30 plan ve hipnotize edici bir film.Bir baba-kız ve atın 6 gün boyunca tekrar eden rutinleri bu kadar etkileyici olabilir. Zor bir yaşamdan zifiri karanlık bir dünyaya yolculuk. İnsanoğlunun kendini tüketmesi anlatılmış adeta. Béla Tarr, bu son filmim demiş, saygımız sonsuz ama keşke fikrini değiştirse. Olmadı onun görüntü yönetmeni Fred Kelemen’i de severiz. Kelemen de yönetmen olarak en son 2005’de film çekmiş, bari o bir şeyler yapmaya devam etse. Bu arada gözlerimi ayırmadan izledim dedim ama film aşağı kayınca dışarı çıkıp söylemek de yine bana düştü. Bunu anlamıyorum arkadaş, hadi içerde festivalden kimse yok diyelim, kapıya yakın bir Allahın kulu çıkıp söylese ya. Ben salonun ortasından bir sürü kişiyi rahatsız ederek çıkıp uyarmasam insanlar yarım saat öyle izlemeye devam edecek miydi merak ediyorum.

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri –6. Gün

İz: İz, son dönem çokça örneğini izlediğimiz Kürt sineması diyebileceğimiz türün iyi bir örneği. Köyünden göçmüş yaşlı bir kadının son isteğini yerine getirmeye çalışan oğlu ve torununun hikayesi özellikle ikinci yarısıyla etkili. Dağlardaki çekimlere belli ki çok özenilmiş. Finalde olayı Kürt sorunundan öteye taşıması da güzel ve çarpıcı bir dokunuştu. Filmle ilgili en büyük eleştirim bazı oyuncuların donuk oyunları ve filmin girişinde açılan hikayelerin orada kalması.

Ulusal Belgesel Film Yarışması (Öğrenci Filmleri): Sonraki 2 seansta öğrenci belgeselleri yarışmasındaki 7 filmi izledim. Yalan olmasın, 6 günün yorgunluğu bir miktar uyuklama olarak yansıdı. Yalnızlığın İki Yüzü, bir adada tek başlarına yaşayan bir ana-kızı anlatan hikayesi ile dikkatimi çekti. Konunun ele alınışı da iyiydi. Metro Müzisyenleri ele aldığı konu itibariyle eğlenceli bir belgeseldi ama söyleşiler topluluğundan çok öteye gidemiyordu. Canbaz, yüksek gerilim hatlarında çalışan işçilerin hikayesiydi ve ortalama bir belgesel sayılabilirdi. Bence bu bölümdeki en iyi yapım Toruk idi.Odun kömürü yapmak için çalışan işçilerin aylar boyu ailecek bu işle uğraşmaları güzel anlatılmış. Üzerinde özenle çalışılmış bir iş olduğu belliydi. Bakalım jüri benim gibi düşünecek mi? Büyükaşık’lar, Cneydo ve Dışarıdakiler’in uyuklama kurbanı olduğunu söylemeliyim, takip ettiğim kadarı ile değerlendirmem haksızlık olur.

Esma: Esma, Mısır’da AIDS hastalarına bakış ve yaşadıkları sorunlar ile ilgili fena sayılmayacak bir filmdi. Ama belli ki bir sosyal sorumluluk projesi düşüncesiyle çekilmiş, fazlaca mesaj kaygılı ve öğreten adam modundaydı. Ama yönetmen demek ki böyle bir ihtiyaç olduğunu düşünmüş, çok eleştiremiyorum, gerçekte yaşanan hikayede olayın bitişi düşünülürse haklı da. Dün Kahire 678’de polis olarak gördüğümüz aktör burada da karşımıza çıktı. Adının Maged El Kedwany olduğunu not ettim ve takibe aldım.

Hayal ve Görüntü: Images, Altman’ın çok bilinmeyen bir filmi, vasat çıkabilir diyordum ama o da şahane bir filmmiş (filmden çıkan 20-30 kişi böyle düşünmüyor). Gerçekle hayal arasındaki sürekli zemini kaydıran yapısı, aynalar, camlar ve bunlardan yansıyan görüntülerle kurulmuş görselliği etkiledi. Tüm film boyunca tek kişinin sanrılarını mı izledik, gerçek nerede başlayıp bitti, çok tartışılır. Güzelliği de burada. İki süper ayrıntı: 1-Film boyunca okunan kitap başroldeki Susannah York’un kendi kitabı. 2-Filmdeki karakterlerin adları oyuncuların kendi adları ama herkes bir diğerinin adını kullanmış. IMDB sağolsun bunu filmde farketmemiştim. Örnek: Susannah York’un filmdeki adı Cathryn, Cathryn Harrison’ın filmdeki adı Susannah. Bu ayrıntı filmin yapısına o kadar denk düşüyor ki.

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 5. Gün

Ölüm Benden Sorulur: Ölüm Benden Sorulur, İran’da para kazanabilmek için hayatlarını ortaya koyan insanların hikayesiydi. Bu insanların çıkışsızlığı iyi verilmişti ama bir yerden sonra hikayenin gittiği nokta çok belliydi ve biraz da duygu sömürüsüne kayıyordu. Yine de finalde ölümlerin bile insanların para kazanmak için aynı riskleri almaktan caydırmayacağını göstermesi başarılıydı.

Hahamın Kedisi: Hahamın Kedisi, çok eğlenceli, cıvıl cıvıl bir Fransız animasyonuydu. Papağan yuttuktan sonra konuşmaya başlayan bir kedi ve onun Yahudi olma çabası ama bir yandan da dini sorgulayışı gayet akıcı verilmiş. Çizimler, animasyon ve müzikler de dört dörtlüktü. Cezayir’e biraz fazlaca batılı bir bakışla baktığı yönünden eleştirilebilir. Bu arada gördüğüm kadarıyla film dışarda 3D olarak gösterime girmiş, festival sinemalarında o düzenek olmadığı için biz 2D izledik.

Simurg: Simurg, 1996’daki ölüm oruçlarından kalıcı hastalıklarla çıkan bir grubun 2000’deki ölüm oruçlarına ve hayata dönüş operasyonuna bakışıydı. Ele aldığı konu dolayısıyla insanın içine oturan, zor izlenen bir filmdi ama 10 yıla yayılmış bütünlüklü bir işti. Unutmamamız gereken şeyleri bize bir daha hatırlattığı için teşekkürler. Kişisel olarak bu eylem biçimi ile ilgili kafamda soru işaretleri olduğunu söylemeliyim yine de. İnsanın bir dava için kendinden vazgeçmesinin (dava ne olursa olsun) ne kadar sağlıklı olduğu tartışılır.

MASH: MASH için çok fazla yorum yapmaya gerek yok. Tam bir klasik ve ilk kez izliyormuş gibi eğlendirdi. Hiç bir çatışma göstermeden savaş filmi çekmek, antimilitarist bir film yaparken şahane bir komediden taviz vermemek kolay iş değil. Eminim ki pek çok yönetmen mesajını daha açık vermek için finale ağlatıcı bir sahne koyardı. Hastane ortamı buna çok uygun ama hiç gerek yok. Bu arada Donald Sutherland’in gençliğinin oğluna ne kadar benzediğini de tekrar tescillemiş olduk, arada Kiefer’i görür gibi oldum.

Kahire 678: Kahire 678 yönetmeni kadın olsa tam bir Uçan Süpürge filmiymiş. Konu Mısır’da cinsel tacize uğrayan kadınların erkeklere cezalarını kesmesi. Farklı olayların kesişimi ile başlayan bir girişten sonra biraz rutine bağlamıştı ama ilerledikçe tekrar yolunu buldu. Özellikle göbekli memur görünümündeki ama zeki polis karakteri filmi sırtladı. Finale doğru kadınlar arasındaki tartışma da önemliydi. Beraber yola çıkmalarına rağmen kapalı olan kadının diğer kadınlar açık giyindiği için kendisinin tacize uğradığını söylemesi düşündürücü. Bu tartışma belli bir düşünce sisteminin bakış açısı ile ilgili önemli bir ipucu veriyordu. Filmin bakışı bu değil bu arada.

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 4. Gün

Yarın: Yarın, göçmen sorunu üzerine Romanya’dan gelen başarılı bir film. Sınırı geçmeye çalışan karakterin Türk olması bizim için ayrı bir katman katmış filme. Başta bir balığın bile sınırı geçmemesi olayı iyiydi. Film sınırlar ve göçmenlik üzerine bir şeyler söylerken bir yandan birbirlerinin ne söylediklerini anlamayan 2 adamın dostluğunu anlatıyor. Bir ayrıntı, Türkçe konuşmalara İngilizce altyazı konmamış.Demek ki seyircinin de o iletişimsizliği yaşaması istenmiş. Biz anladık tabii ki.

Görüntünün Mimarı: Antonioni: Sonraki seansta Antonioni’nin ilk dönem 3 kısa belgeseli ve bir uzun filmi vardı. 10’ar dakikalık belgeselleri gerçekten başarılıydı. Dış sesin eşlik ettiği ilk filmi Po İnsanları, yöre insanına ve mekana bir bakıştı. Aşk Yalanı, dönemin popüler fotoromanları üzerinden modern dünyaya bir bakıştı. Bugün çekilse reality show starları konu edilebilirdi. Çöpçüler modern belgesel anlayışına daha uygun bir şekilde Roma sokaklarını temizleyen işçileri konu ediyordu. Sadece başında dış ses vardı. Ustanın ilk dönem uzun filmlerinden Kadınlar Arasında ise sonraki filmleri ile karşılaştırınca geleneksel sinemaya yakın duruyordu. Görsel açıdan ufak Antonioni dokunuşları bulmak yine de mümkündü. Üstad sadece 5 yıl sonra L’Avventura’yı çekmiş zaten.

Bir Sabah Erkenden: Bir Sabah Erkenden, acımasız iş yaşamı ve ekonomik durumun insan üzerindeki baskısı üzerine çarpıcı bir filmdi. Artık yaşlandığı, performansının düştüğü söylenen bir adamın patronlarını vurmasıyla açılan film onu bu noktaya getiren olayları sıralıyordu. Başrolde Jean-Pierre Darroussin çok iyidi. Adamın boş işi yok zaten, ortalama olabilecek bir filmi çekip bir üst seviyeye taşıyabiliyor.

Kayıp Gençlik: Kayıp Gençlik ile ilgili duyduklarım nedeniyle beklentilerim fazlaydı. Yüksek beklenti her zaman iyi olmuyor. Yunanistan’ın gençliği ile ilgili neredeyse belgesele yakın sahneleri gayet başarılıydı aslında, depresyondaki polis karakteri de öyle. Ancak iki koldan ilerleyen hikayelerin kesişmesi ve olayın bağlanışı biraz zorlama geldi. Yönetmen konuk olsaydı kendisine filmin gençlere bakışını nasıl yorumlamamız gerektiğini sormak isterdim. Doğrudan yargılamasa da problemli. Bu arada katalogda ve IMDB’de film 122 dk. olarak görülmesine rağmen yaklaşık 105 dk. civarında bir kopya izledik???

Bizim Gibi Hırsızlar: Bu festivalin kazancı Altman olacak demiştim. Bizim Gibi Hırsızlar ile bu fikrim aynen devam etmekte. Altman bu sefer de suç filmi türünü alıp kendine göre yoğurmuş ve suçtan çok insan ilişkilerine eğilen bir film yapmış. Oyuncu yönetiminde ne kadar başarılı olduğunu da bir kez daha göstermiş. Sanırım Shelley Duvall’i en iyi kullanan yönetmen diyebiliriz. Final biraz Bonnie and Clyde’ı hatırlattı ama onun üzerinde çok durmayalım. Can sıkıcı olan bu kopyanın da sesinin kötü olması ve perdede sürekli titremesiydi. Gün içinde izlediğimiz Antonioni filmlerinin restorasyon çalışmasına hayran kalmıştım, keşke Altman filmlerinin de daha iyi kopyaları olsa.

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 3. Gün

Biz Değilsek Kim?: Biz Değilsek Kim, 60’ların Almanya’sında gerçek kişileri anlatması ve bizi RAF’ın kuruluş dönemlerine götürmesi ile değer kazanan bir film. Ancak örgütün içindeki meselelerden çok iki kişinin çalkantılı aşk hikayesine odaklanmış, o konuyu da iyi irdelemiş. Aslında Baader de bu aşk hikayesinin 3. ayağı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak işin politik tarafına çok girmemek o taraftaki motivasyonu muğlak bırakmış. Açıkçası gerçek kişileri anlatmasa çok ilgimi çekecek bir film olmazdı.

Üç Kadın: Galiba bu festivalin en büyük kazancı Altman’ın izlemediğim filmlerini keşfetmek olacak. McCabe’i çok sevmiştim 3 Women’ın da hastası oldum. 3 Women’ı izlerken kendimi Bergman filmi izler gibi hissetmem boşuna değilmiş, Altman da filmi Persona’dan etkilenerek yaptığını söylemiş. Film temelde 2 kadını anlatıyor aslında. Birinin çekingen yapısı, diğerinin dışa dönük ama bir o kadar da yalnız hallerinin anlatımı çok iyi.Film ilerledikçe kişiliklerin değişimi, belki 2 kadının aynı kişiye dönüşmesi, belki de kişiliklerini değiştirmeleri de başarılı. Shelley Duvall ve Sissy Spacek’i her zaman sevmem aslında, burada rollerini o kadar iyi oturmuşlar ki.

Dünden Bugüne AST-Surların Dışına Nasıl Çıkacağız?: Dünden Bugüne AST, bir dönemin öncü tiyatrosu olan ama 2000’lerle unutulmaya yüz tutan AST ile ilgili başarılı bir belgesel. Belgeseli izlerken Ankara’da yaşayan ve kendini sanatla az-çok içiçe sayan biri olarak AST hakkında ne kadar az şey bildiğimi gördüm. Özellikle AST’ın grev dönemini hiç bilmiyormuşum. Çocukken keyifle izlediğimiz Bizimkiler’in kadrosunun büyük kısmı da AST’danmış meğer. Yönetmen Umut Kol da AST’ın tarihini merak ettiğini ama bilgi bulamadığını, bunun üzerine bu belgeseli yapmaya karar verdiğini söyledi. Yeni AST yönetimi de Umut Kol’u biraz küstürmüş belli ki, bizden kendisine teşekkürler.

Brewster McCloud: Günün 2. Altman filmi Brewster McCloud idi. 3 Kadın’dan sonra üstadın aslında ne kadar iyi bir komedi zekası olduğunu hatırlamak güzeldi. Daha filmin ilk saniyesinden itibaren bomba komedi anları yaratıyordu Altman. Filmde yok yok. Bir seri katil soruşturması, sürekli etrafa pisleyen kuşlar, uçmak isteyen bir çocuk, kuşlar üzerine bilimsel ayrıntılar vs. Brewster McCloud, Altman’ın az bilinen filmlerinden biri, izleme deneyimini kaçırmamak lazım.

Hanımefendi ve Kum Adam: Hanımefendi ve Kum Adam, eğlenceli bir fantastik komediydi. Her yere vücudundan kum sızdıran, bu kumu koklayanların uyuduğu bir adam, yetenek yarışması için geceyarıları kadar prova yapan bir kadın ve bunların ortak rüyaları, son derece orijinal falcı karakteri de cabası. Çok önemli bir film olmasa da pek keyifliydi, festivalin son günü de gösterimi var, festivali gülerek kapatalım diyenler için. Bu arada her şeyin çözümü 9’da gizli 🙂

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 2. Gün

Kahire’den Kaçış: Kahire’den Kaçış, Mısır’da müslüman bir erkekle hristiyan bir kızın aşkını anlatırken arka planda kişisel ilişkiler açısından Mısır var. Çıkış noktası fena değil ama bir yerden sonra klişelere teslim oluyor. Mesela filmin başında görünen silahın finalde mutlaka patlaması. Sinemasal açıdan da çok fazla bir şey vaad ettiği söylenemez.

Kutluğ Ataman: Kutluğ Ataman belgeseli onu çoğunlukla film yönetmeni olarak tanıyan benim açımdan farklı sanat eserlerini tanıtması açısından yararlıydı. Onun neden 2005’den beri gösterime giren bir film çekmediği konusunda da aydınlatıcı oldu (Aya Seyahat sadece festivallerde gösterilmişti). Filmde anlattıklarından artık dört köşeli bir sinema perdesine sıkışmanın onu tatmin etmeyeceği yorumunu çıkardım. Onun gerçeği sorgulayan tavrını duyunca bu belgeseli nasıl yorumlamalı diye düşünüyordum. Belgeselin çekimini Ataman’ın kendisinin istediği ve bir sergisinde gösterildiği bilgisi filmi başka bir yere konumlandırdı.

Canavarlar Sofrası: Canavarlar Sofrası, Altın Portakal’da gösterilmesine rağmen hala gösterime girmemişti. Gördük ki herkesin sevmeyeceği bir filmmiş. Sinemamızda gördüğümüzü hatırlamadığım bir tür. Zamanı ve mekanı belli olmayan bir hikaye, tümüyle İngilizce konuşan Türk oyuncular. Sanatın yasaklandığı, ırkçılığın, başkasını aşağılamanın normal olduğu, cinselliğin alabildiğine serbest yaşandığı bir dünya anlatıyor film. Yemeğe hediye olarak bir çocuk getirilip yemek sonrası ona tokat atma seansı düzenleniyor, çocuk ağlamaya başlayınca boğuluyor. Yemek sonrası kusmak bir ritüel olmuş, karının bacaklarından çok tahrik oldum gidip mastürbasyon yapacağım denebiliyor. Bu örneklerden anlaşılabileceği gibi rahatsız edici bir film. Tam da bu nedenden beğendim ve yoğun bir Bunuel etkisi sezdim. Kusursuz bir film değil (niyet de bu değil belli ki) ama juride olsam cesaretinden dolayı bir özel ödül verirdim.

Türkiye Panoraması Kısalar: Türkiye Panaroması bölümünde iyisiyle kötüsüyle 9 kısa film izledik. Dikkatimi çekenleri kısaca sıralayım. Geçmişle bugünü, hayalle gerçeği birleştiren Uçurumun Eşiğindeki Adam zekice bir filmdi. Dört Duvar Saraybosna, nereye gideceği fena halde belli olsa da savaşın yarattığı tahribat üzerine fena sayılmayacak bir filmdi. Baydara absürd bir komedi olarak güzel şeyler vaad ederek başladı ama onun da finali çok belliydi. O Kadın Fatma Girik Değil keyif veren, uyarlandığı öyküyü okuma isteği uyandıran bir film oldu. Tüket ise 1 dakika 17 saniyelik süresi ile ne olduğunu anlamadan tükendi. Belki de bu yönüyle tüketim çılgınlığını anlatıyordu.

Öğrenci: Günü Öğrenci adlı filmle tamamladım. Peşin peşin itiraf edeyim, günün 5. seansı olunca bir miktar uyukladım maalesef. Aslında erkekler için en sıkı politik mücadeleye girişin bile başlangıcında kız tavlama isteğinin yattığını gösteren başlangıcı güzeldi. Bir üniversitedeki seçimlere odaklarak hem günümüz hem de tarihsel politik çekişmeler/çelişkiler üzerinden ilerleyen hikayesi de başarılıydı. 110 dakikalık filmin senaryosunda muhtemelen 220 dakikalık filme yetecek kadar diyalog vardı ve yorgun bir kafa ile takip etmesi zordu. Salim kafayla bir daha izlemek lazım.

23. Ankara Film Festivali Twitter Günlükleri – 1. Gün

Bu yıl Ankara Film Festivali’nde fazlasıyla yoğun bir program yaptım. Hemen her gün 5 seans izlemeyi planlıyorum. Böyle olunca da film izlemekten, izlediğim filmlerle ilgili Sinema Manyakları’na istediğim detayda inceleme yazmaya fırsat bulmak hayal olacak gibi gözüküyor. Ancak Twitter’da filmlerle ilgili ufak yorumlar yazmaya fırsat olabiliyor. Ancak orada da yorumlar kaybolup gidebiliyor. İzlediğim filmlerle ilgili kısa kısa yorumlarımı merak edenler ve toplu olarak görmek isteyenler için Twitter’a yazdıklarımı buraya da aktarmaya karar verdim. Aynı yazıları ikinci kez okuyacak olanlardan özür dileyerek ilk gün izlediğim filmlerle başlayalım (daha sonra filmlerle ilgili daha detaylı inceleme yazma isteğim devam etmektedir, en azından önemli bulduklarımla ilgili).

Belvedere: Belvedere, Bosna-Hersek katliamından 15 yıl sonra geride kalanların yaşamlarına bakan bir film. Doğrusu aynı konuda daha iyi filmleri izlediğimizi söyleyebilirim. Yine de gerçek hayat ve “reality show” karşıtlığı başarılı verilmiş. Tam filmin siyah-beyaz çekilmesinin bir anlamı yokmuş derken, renk kullanımının devreye girmesi ve S/B’nin nedeninin anlaşılması güzel oldu.

Dünya Hali 1: Fidel Varken Ne Olursa Olsun, Küba’da sıradan bir günde sıradan insanların yaşadıkları ile devrim kutlamalarını karşı karşıya getiriyordu. Durağan yapısı ile zaman zaman sıkıcı bir hal aldığını söyleyebilirim. Kuyu, Etiyopya’da kuraklık dönemlerinde halkın birlikte su çıkarıp birlikte paylaşmaları anlatan güzel bir belgesel. Yönetmenler yaşananların arasına girip yorum yapmak istememiş, yaşananların ve görüntülerin gücüne inanmış. Doğru seçim.

McCabe ve Bayan Miller: McCabe & Mrs. Miller, Robert Altman’ın ne büyük bir sinemacı olduğunu hatırlattı (uzun zamandır bir filmini izlememiştim). 1971’de bugün modern western diyebileceğimiz türün şahane bir örneğini vermiş. McCabe karakteri kasabaya gelen yaman silahşör klişesi olabilecekken itina ile bambaşka bir yöne kayıyor. Leonard Cohen şarkıları da filmin atmosferine çok uymuş. Şarkıların aslında filmden bağımsız yazıldıklarına inanmak zor. Filmle ilgili olumsuz tek şey gösterilen kopyanın sesinin çok kötü olması ve son kısmında görüntünün kaymasıydı. Görüntünün kaydığını dışarı çıkıp ben söylemek zorunda kalınca kritik bir yeri kaçırdım. Cüneyt Cebenoyan sağolsun, kaçırdığım yeri anlattı.

Üç Buçuk: Üç Buçuk, İran’dan kaçmaya çalışan 3 kadını anlatıyor. Dağınık bir film olarak buldum açıkçası. Çok keyif vermedi.

Korczak: Korczak kötü bir film değil ama Yahudi soykırımına dair o kadar fazla film izledik ki onlar arasında çok öne çıkarıcı bir özelliği de yok. Ayrıca Andrzej Wajda’nın da çok daha iyi filmlerini izledik.

Geceyarısı Sineması: Geceyarısı Sineması’na teknik sorunlar damga vurdu. Geçen sene de böyle olmuştu. Karanlık güçlerle uğraşmanın sonu fena demek ki … Günün 6. seansı olunca zaten niyetim kısaları izleyip dönmekti, o bile 1.5 saati buldu. Geceyarısı kısaları iyiydi aslında ama özellikle Unliving’de yaşanan ses ve görüntü problemleri filmden alınacak keyfi çok azalttı. Halbuki zombilerin ucuz işgücü olarak kullanılması güzel fikirmiş. Bir de film (Unliving) bir kaç kez bölününce filmden koptum finalde ne olduğunu yakalayamadım. İzleyen varsa finali bir anlatabilir mi bana?


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.419 hits
Mart 2012
P S Ç P C C P
« Şub   May »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: