Aralık 2011 için arşiv

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 7. Gün: Nefes, Artist, Yakuza

Nefes (Atmen / Breathing):

Bu yıl Gezici Festival’de aslında oyuncu olarak tanıdığımız kimi isimlerin ilk yönetmenlik denemelerine şahit olduk. Karl Markovics de bu isimlerden biri. En çok Kalpazanlar filmi ile tanınan ama kariyerinde özellikle televizyon yapımları olmak üzere pek çok farklı iş bulunan aktör, Nefes filminde hem yönetmen hem de senaryo yazarı olarak yer alıyor.

Nefes, işlediği suçlardan dolayı ıslahevinde kalan bir gencin yaşamına götürüyor bizi. Daha bebekken annesi tarafından terkedilen Roman, dışarıda bulduğu işlerde çalışarak para kazanma şansına sahip. Ama bir türlü bir işte dikiş tutturamıyor. Günün birinde Viyana şehir morgunda bir iş buluyor ve ölülerle ilgilenmeye başlıyor. Daha ilk günlerde karşısına kendi soyadını taşıyan bir kadın geliyor ve onun annesi olup olmadığı sorusu ile yüzyüze kalıyor. Sonradan olmadığı anlaşılınca annesini arama çabasına girişiyor.

Nefes için, genç bir insanın annesi ile beraber kendisini de bulma çabasını anlatıyor da denebilir. Markovics bu konuya mesafeli bir bakışla yaklaşmış. Film, ölüm gibi gayet duygusal olabilecek bir mesele ile yoğrulurken, anne-oğulun yıllar sonra tekrar karşılaşması gibi göz pınarlarına yönelik sahneler içerebilecekken bu yollara hiç sapmıyor. Su altındaki bir kaç sahne dışında görsel açıdan gösterişli sahneler de içermiyor. Gayet temiz bir film.

Senaryonun da gayet incelikli yazılmış olduğu filmin adındaki “nefes” kelimesinin filmde kullanıldığı yerlere bakıldığında hissediliyor. Yüzmeyi çok seven Roman’ın dalarken nefesini uzun süre tutmak zorunda olması, morgda da benzer bir durumu yaşaması bir yana, finale doğru bebekliğinde annesinin onu bırakmasına neden olan olaya ve gençliğinde işlediği suçun nedenine baktığımızda karşımıza yine “nefes” ile ilgili olaylar çıkıyor (ne olduklarını filmi izlemek isteyenleri düşünerek açık etmiyorum).

Bu yıl Avusturya’nın en iyi yabancı film Oscar’ı için gönderdiği film olan Nefes gizemlerini yavaş yavaş açık eden başarılı bir yapım. Oscar için çekiştiği rakipleri epey güçlü, o yüzden ilk beşe kalması çok zor ama Markovics açısından yönetmenliğe başarılı bir ilk adım olduğu söylenebilir.

Artist (The Artist):

Artist bir Fransız filmi. Ama genelde Amerikan filmlerini ön plana taşıyan Oscar’larda epey söz sahibi olacak gibi gözüküyor. Yabancı filmleri çok da sevmeyen Amerikan seyircisinin de beğenisini toplamış gibi gözüküyor (elbette öyle gişe rekorlarından bahsetmiyorum, bu tip bir film için iyi bir seyirci sayısına ulaştı sadece). Bunun nedenlerinden biri, altyazı okumayı sevmeyen Amerikan seyircisinin bu filmde böyle bir mecburiyetinin olmaması. Çünkü Artist sessiz bir film. Sessiz filmlerde gördüğümüz aralardaki yazılar ise İngilizce hazırlanmış. Her iki başrol oyuncusu da Fransız olmasına rağmen yardımcı rollerde John Goodman ve James Cromwell gibi Amerikalı seyircinin sevdiği isimler var. Zaten film de Amerika’da çekilmiş.

Ama tüm bunlar filmin Amerika’da sevilmesinin ancak yan unsurları olabilir. Asıl neden sessiz sinemanın tamamen Amerika ile özdeşleşmiş bir dönemine saygı duruşunda bulunması ve tümüyle Amerika (ya da Hollywood diyelim) işi bir hikaye anlatması. Aslında filmin hikayesi çok basit. Temel yapı ilki 1937’de olmak üzere 3 kez sinemaya aktarılmış olan Bir Yıldız Doğuyor filminin (ki pek çok farklı adda uyarlamasını da bulmak mümkün, bizim sinemamızda da var) hikayesi olan unutulmakta olan erkek yıldız ile yükselişte olan kadın yıldız adayının aşkı üzerine kurulmuş. Bu filmlerde hep olduğu gibi hikayenin başında erkek şöhretli, kız ise henüz piyasaya yeni girmekte olan bir isimken filmin ikinci yarısında erkek herkesin unuttuğu, kız ise artık herkesin tanıdığı biri haline geliyor. Bu genel yapı bir yandan da Singing in the Rain‘de konu edilen sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş dönemi üzerine oturtulunca ortaya çok özgün olmasa da her zaman etkili bir hikaye çıkıyor.

Artist‘in asıl özelliği sessiz sinema dönemini anlatırken filmin de o yılların teknik özelliklerine göre çekilmiş olması. Karşımızdaki siyah-beyaz ve sessiz bir film (biri şahane çekilmiş bir kabus sahnesi olmak üzere iki yerde ses işin içine giriyor yine de). Hatta filmin görüntü formatı bile artık hiç rastlamadığımız 1.33:1 formatı. Yönetmen Michel Hazanavicius belli ki ele aldığı dönemi hem teknik, hem senaryo yapısı hem de oyunculuk tekniği açısından son derece iyi etüd etmiş ve ortaya o dönem için kusursuz denebilecek bir film çıkarmış.

Oyunculuk tekniği denince bu yıl başroldeki Jean Dujardin’in adını da anmadan geçmemeli elbette. Bu yıl Cannes’da bu rolü ile en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı. Fransız popüler sinemasının son dönem başarılı oyuncularından olan Dujardin bu rolü ile sırayla pek çok ödüle de aday olmakta. Oscar adaylığına da kesin gözüyle bakabiliriz. Kazanma şansı da hiç az değil. Tüm filmi tek kelime etmeden sürükleyen ve sessiz sinema dönemi oyunculuğunu başarılı bir şekilde tekrar eden performansı gerçekten başarılı.

Filmin geneli için de söylenebilecek şey bu aslında. Sessiz sinema dönemine şahane bir saygı duruşu ve izlemesi son derece keyifli bir film. Ama son tahlilde sessiz sinema döneminden popüler bir filmin o zamanki teknik özelliklerle yeniden çekilmesinden de çok farklı değil aslında. O yüzden yılın en iyilerinden biri saymak bana biraz abartılı geliyor. Üstelik sinema tarihine saygı duruşunda bulunan bir film aranıyorsa ortada Hugo var ki Artist‘ten çok daha iyi bir film.

Ama bu keyifli film kesinlikle izlenmeyi hakediyor. 27 Ocak 2012’de gösterime girecek bu filmi festivallerde kaçıranlar vizyonda kaçırmasın derim.

Yakuza:

Sydney Pollack’ın yönettiği Yakuza, Gezici Festival için Zeki Demirkubuz’un seçtiği filmlerden sonuncusuydu. 1974 yapımı film, yönetmeni Pollack, senaryo yazarları Paul Schrader (Taxi Driver) ve Robert Towne (Chinatown) olmasına rağmen bugün çok da fazla adı duyulmayan filmlerden biri. Demirkubuz sunum konuşmasında filmdeki kadınlık ve erkeklik duygusuna ve filmin sonunda gerçekleşen olaya dikkat çekti. Hoş filmi daha önce izlememiş olanları düşünerek o son sahneyi açık açık söylemese daha iyiydi.

Yakuza, zamanında Japonya’da bulunan ve orada bir sevgilisi olan Amerikalı bir adamın Japon mafyası (Yakuza) ile sorunları olan bir arkadaşına yardım etmek için yıllar sonra Japonya’ya geri dönmesi sonrasında yaşanan olayları anlatıyor. Burada eski sevgilisi ve onun erkek kardeşi ile karşılaşması kaçınılmaz elbette. Bu arada arkadaşı ile Yakuza arasındaki ilişkinin ilk bakışta görünenden daha farklı olduğunun farkına varıyor. Aynı zamanda sevgilisi ve kardeşi ile ilgili bilmediği şeyler olduğunu da öğreniyor.

Yakuza iki kültürden iki adamın biraraya gelerek yasadışı adamlara karşı mücadele ettiği filmlerin bir örneği. Doğrusu en sonda Demirkubuz’un da bahsettiği sahnenin etkisi dışında filmin çok fazla bir özelliğini göremediğimi söyleyebilirim kendi adıma. Elbette bir de Robert Mitchum’u sinema perdesinde görmenin keyfi var. Bizim kuşağın yakalayabildiği bir şans değil bu (kendi adıma bir tek Scorsese’nin Cape Fear‘ında bu fırsatı yakalamıştım). Bu özelliği ile seyre değerdi ama özellikle Demirkubuz’un seçkisi içinde en hafif kalan film olduğu da bir gerçek.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 6. Gün: Köpekler, Yurt, Ödül

Köpekler (Straw Dogs):

Sam Peckinpah’ın 1971 yapımı Köpekler filmi için onun başyapıtlarından biri demek yanlış olmaz sanırım. Zaten filmin yapım tarihi yönetmenin en verimli olduğu döneme denk geliyor. Filmde, sessiz sakin matematikçi David (Dustin Hoffman) ve karısı Amy (Susan George) huzurlu bir yerde yaşamak ve David’in bilimsel çalışmalarına zaman ayırabilmek için Amerikan’dan İngiltere’ye, karısının doğup büyüdüğü kasabaya giderler. Kasabalılar özellikle David’e tam bir yabancı gibi davranırlar. Amy ise güzelliği ve rahat tavırları ile kasabalı erkeklerin dikkatini çekmektedir. Çift Amy’nin ailesinin eski evine yerleşir ama evde tamirat gerekmektedir. Amy’nin gençlik yıllarındaki sevgilisi de tamirat için tutulan grubun içinde yer almaktadır.

Hikayenin kasabalı grubunun çiftimize saldırısı ve onların kendilerini koruma çabaları ile devam edeceğini tahmin etmek zor değil. Bu şekilde bir özet Köpekler‘in sıradan bir gerilim filmi olduğu izlenimi verebilir. Ne de olsa 1971’den bu yana bu tip pek çok film izledik. Hatta bu filmin 2011 yapımı yeniden çevrimi de muhtemelen öyle bir film (henüz izleme fırsatı bulamadım, önyargılı bir yorum bu biraz). Ama işte burada Peckinpah’ın hem senaryo yazarı hem de yönetmen olarak ustalığı ortaya çıkıyor. Her ne kadar Peckinpah şiddetin sinemacısı olarak bilinse de, bu film döneminde aşırı şiddet içerdiği yönünde eleştirilere konu olsa da, hatta bazı sahneleri kesilmek zorunda kalınsa da görünür anlamdaki şiddet filmin neredeyse son yarım saatine kadar ortaya çıkmıyor. O noktaya kadar karakterleri, aralarındaki ilişkileri yavaş yavaş tanıyarak olayların neden şiddetin tepe noktası yaptığı hale geldiğini daha iyi anlıyoruz. Elbette şiddet sadece fiziksel olmak zorunda değil. Bu bakış açısı ile baktığımızda filmin tümüne yayılmış gizli bir şiddetin olduğunu da söylemek mümkün.

Köpekler, Zeki Demirkubuz’un Gezici Festival için seçtiği filmlerden bir diğeri idi. Filmin gösterimi öncesinde yine bir sunum konuşması yapan Demirkubuz, filmin öneminden bahsederken her zaman olduğu gibi insan doğası üzerine önemli şeyler söylediğini vurguladı ve filmin belli yerlerine kadın karakter üzerinden bakılmasının ilginç olabileceği şeklinde yorumladığım cümleler kurdu. Köpekler‘i bir kaç defa izleyen biri olarak çoğunlukla erkek karakter David tarafından bakmıştım hikayeye. Sürekli pasif durumda olan bir karakterin hangi noktada içindeki canavarı ortaya çıkarabileceği, hepimiz için böyle bir sınır noktasının olup olmadığı sorusu hep ilginç gelmiştir. Ama bu kez Demirkubuz’un da etkisiyle hikayeye daha çok kadın karakter Amy açısından bakmaya çalıştım. Gerçekten de onun film içinde geldiği nokta ve değişimi de David’den aşağı kalır değil hatta belki daha da komplike. Özellikle Demirkubuz’un da bahsettiği tecavüz sahnesindeki durumu, farklı hisleri gerçekten dikkat çekici. Zaten bu sahne filmin de zamanında en tartışma yaratan sahnelerinden biriydi. Sahnenin şiddetinden çok kadının tecavüzden zevk alıyor olabileceği imasını taşıyan anlar tartışma yaratıcıydı. Hatta 1984-2002 yılları arasında filmin İngiltere’de ev sinemasında piyasaya sürülmesinin yasak olduğunu da ekleyelim. Bu arada bizim festivalde izlediğimiz kopya da ikinci tecavüzün bir kısmının kesilmiş olduğu bir kopyaydı.

Köpekler de üzerine çok şey söylenebilecek hatta hemen her sahnesinin karakterlerin psikolojileri içindeki yerinin irdelenebileceği bir film. Yine Gezici Festival’de izlediğimiz Geceyarısı Kovboyu ile beraber düşündüğümüzde Dustin Hoffman’ın oyuncu olarak ne kadar geniş bir alanda güçlü performanslar verebildiğini de gösteriyor. Bu filmin kesintisiz halinin DVD’si ülkemizde de piyasaya çıkmış durumda. İzlememiş olanların kaçırmaması gerek. Eğer dil sorununuz yoksa her ne kadar artık piyasada olmasa da ebay’de falan bulunabilecek Criterion baskısını çok daha fazla tavsiye ederim.

Yurt:

Muzaffer Özdemir’i Nuri Bilge Ceylan’ın ilk dönem filmlerinin oyuncusu olarak tanıyoruz. Yurt filmi ile yönetmen kimliği ile de karşımıza çıktı. Ayrıca filmin senaryosunu da yazan Özdemir ufak bir rolde de oynuyor bu filmde.

Yurt, İstanbul’da mimarlık yapmakta olan Doğan’ın psikoloğunun tavsiyesi üzerine büyükşehirden uzaklaşıp Karadeniz’deki memleketinde doğayla iç içe geçirdiği bir kaç güne götürüyor bizi. Filmin temel derdi belli ki HES’ler ile hesaplaşmak. Zaten film sonrasında yapılan söyleşide de Özdemir filmi biraz da küfür etmek için çektiğini söyledi. Ama bunun sessiz sakin bir küfür olduğunu söylemek lazım. Film HES’lere karşı çıkarken bunu bağırarak değil, doğanın güzelliklerini göstererek, HES projeleri devam ederse günün birinde tüm bunların kaybolacağını göstererek yapıyor aslında.

Film bir yandan da ana karakterinin karşısına bölgeden farklı karakterler de çıkarıyor. Define arayıcıları, onu yabancı biri olarak görüp kimliğini isteyen askerler ve İstanbul’da bir projede yanında çalışmış ama şimdi hiç hatırlamadığı ustabaşı bunlardan bazıları. Doğruyu söylemek gerekirse bu karakterler ile yaşananlar ana hikayeye pek fazla bir şey katmayan, kopuk kopuk anekdotlar gibi kalmış. Bu sahnelerde galiba yörenin insanları oyuncu olarak kullanılmış. Bu nedenle bu sahnelerdeki oyunculuk da biraz zayıf gözüktü bana.

Film sonrasında Özdemir ile bir söyleşi yapıldığından bahsetmiştim. Seyircilerin büyük çoğunluğunun filmi epey sevdiğini gözledim. Her ne kadar Özdemir sürekli olarak kendisine soru sorulmasını istese de genellikle övgü cümleleri duyduk. Gelen bir kaç soru filmde yöre halkının HES’lere karşı tepkisizliğinin vurgulanmasına yönelik idi. Halbuki HES’lere karşı yapılan pek çok eylem görmüş, çeşitli belgesellerde izlemiştik. Özdemir ise bölgeden yetişmiş bir sinemacı olarak yöre insanının aslında konuya o kadar da duyarlı olmadığını, kendi bölgesindeki durum düzeldiğinde karşı köydeki durumu pek de önemsemeyeceğini belirtti.

Yurt az sayıda salonda da olsa gösterime de girecek. Aslında salonda heyecanla daha fazla salonda gösterilmesini ve daha fazla seyirciye ulaşmasını isteyenler vardı. Ama Özdemir’in de söylediği gibi iyi bir film olsa da çok seyirci çekecek bir film olmadığı açık. Umarım festivalde gördüğü ilginin bir kısmını vizyonda da görür diyelim.

Ödül (El Premio / The Prize):

Ödül, yönetmen Paula Markovitch’in ilk filmi. Bu filmde Markovitch çoğunlukla özyaşamsal bir öykü anlatmış. Film annesi ile birlikte yaşayan yedi yaşındaki Ceci’nin gözünden Arjantin’deki askeri yönetim dönemini anlatıyor. Filmin başında anladığımız kadarıyla anne-kız sık sık seyahat etmekteler ve sakladıkları bir şeyler var. Özellikle anne sürekli tedirgin durumda, kızını okula göndermekten bile çekiniyor, göndermeye karar verdiğinde ise ona babasını sorarlarsa ne diyeceğini tek tek tembihliyor.

Zamanla anlıyoruz ki Ceci’nin babası tutsak edilmiş, ailesinden öldürülenler olmuş, annesi ve o ise kaçmak zorunda. Günün birinde okulda bir kompozisyon yarışması düzenleniyor ve çocukların ordu hakkında bir kompozisyon yazmaları isteniyor. Birinci olan kompozisyona büyük bir ödül verilecek ve kalabalık bir topluluk önünde okunacak. Ceci de annesi bu konuda kendisine bir öğüt vermediği için ordu hakkında düşündüklerini açık açık yazıyor ve olaylar gelişiyor.

Aslında Ödül anne ve kızın yalnızlıklarını ve bekleyişlerini vermesiyle, yarattığı atmosferle ve hatta fondaki müziğiyle bile özenli ve güzel bir çalışma (müzik kulağı benden daha iyi olan bir arkadaş film boyunca arkadaki müziğin akortsuz olmasına takıldığını söyledi, aslında filmin sonunda anlaşılıyor ki müziğin akortsuz olmasının bir anlamı varmış). Ancak filmin hikayesi ve nereye doğru gittiği çok belli idi ve bir yerden sonra tekrara düşüyordu. Bu yüzden filmin 115 dakikalık süresi hikaye için biraz fazla gibi gözüktü. Hatta belki de kısa ya da orta metrajlı bir film olsaydı daha vurucu olabilirdi.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Cesaret, Bahar İsyancıdır 3, Deliliğin Uzun Tarihi, Akasyalar

Cesaret (Wymyk / Courage):

Polonyalı yönetmen Greg Zglinski’nin Cesaret filmi birbirinden çok farklı iki kardeşin hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin başında kardeşlerden biri görünüşte çok daha cesur, gözünü budaktan sakınmayan  bir karakterken, diğeri ise daha pasif ve çekingen biri olarak gözüküyordu. Ancak günün birinde metroda bir grup gencin tacizine uğradığını gördükleri genç bir kadını kurtarmak için daha pasif gibi görünen kardeş kendini tehlikeye atarken diğeri ise hiç bir şey yapamadan donar kalır. Bu olay sonucunda kardeşlerden biri hastanelik olurken diğeri de kendisi ile başbaşa kalır ve kardeşinin başına gelenlerin kendi suçu olduğunu düşünmeye başlar. Çevresine olayları farklı aktarsa da bir süre sonra olayın videosu İnternet’e düşer ve herkes gerçekleri öğrenmeye başlar.

Cesaret aslında gayet basit bir konu üzerinden giderek insan psikolojisini detaylı bir şekilde irdeleyen bir film olmayı başarıyor. Bunu yaparken sadece cesaret/korkaklık duyguları etrafında dolaşmıyor, bir insanın vicdan muhasebesi, karısıyla, anne ve babasıyla ve hatta çevresiyle ilişkilerinin bu olaydan etkilenişi üzerinde de duruyor. Yönetmen bunları anlatırken gayet dengeli ve etkileyici bir sinema dili tutturmuş ve oyuncuların yüksek performansından da destek almış.

Benim için festivalin en keyif verici keşiflerinden biri olan Cesaret‘in yönetmeni Greg Zglinski’nin adını bir köşeye yazdım. Festival kataloğunda Kieslowski’nin öğrencisi olarak da anılan Zglinski, daha önce çoğunlukla televizyon dizileri yönetmiş ama bu performansı devam ederse ilerde adını çokça duyabiliriz.

Bahar İsyancıdır 3:

Arap Baharı’na ayrılan bu bölümün son seçkisinde iki belgesel yer alıyordu. Bu belgesellerden ilki olan Cuma Hareketi (Friday of Departure), bir önceki gün izlediğimiz Tahrir: Özgürlük Meydanı filmini akla getiriyordu. Bu film de aynı yerde yaşanan olayları biraz daha farklı bir açıdan ele alıyor, daha çok medyanın olaylara yaklaşımı üzerinde duruyordu. Yine de diğer filmin üzerine çok şey koyduğunu söylemek pek mümkün değil.

Diğer belgesel, İnşallah Laik Olacağız! (Laïcité, Inch’Allah! / Neither Allah, Nor Master!) ise seçkideki belgeseller içinde farklı bir yerde duruyordu. Bu film doğrudan olaylara odaklanmak yerine müslüman ülkelerde dinin hayata etkisi üzerinde duruyordu. Çoğunlukla Ramazan’da çekilen filmde gördüğümüz şey müslüman sayılan kişilerin dini kurallara uygun yaşaması zorlanırken yabancıların ya da müslüman olmadığı düşünülen kişilerin daha serbest olması. Mesela bir lokantada geçen bir bölüm var ki Ramazan’da müslümanlara servis yapılmadığı ama yabancıların istedikleri gibi yemek yiyebildikleri bir yer olarak iyi bir örnekti. Üniversitede gençlerle yapılan bir söyleşide de büyük bir kısmının dinin yaşama etkisi konusunda kafasının karışık olduğunu görüyorduk.

Aslında çoğunlukla görülen şey insanların zorunluluktan “miş gibi” yapıyor oldukları idi. Evde ya da farklı ortamlarda dini kurallara uygun davranmayanlar dışarıya çıktıklarında farklı davranmak zorunda kalabiliyorlardı. Film de Arap Baharı adı altında yaşananların bu durumu değiştirip değiştiremeyeceğini sorguluyordu zaten. Şimdilik bir şey söylemek için erken ama bu filmin yönetmeni Nadia El Fani’nin filmin gösterimi sonrası televizyona verdiği bir söyleşide açıkça ateist olduğunu söyleyebilmesi bir şeylerin değiştiğinin işareti gibi.

Deliliğin Uzun Tarihi (A Long History of Madness):

Festivallerde günde 4-5 film izleyince zaman zaman dikkatinizi toplamakta zorlandığınız ve içine giremediğiniz filmler olabiliyor. Başka zaman olsa keyifle izleyebileceğiniz bir film, o yoğunlukta güme gidebiliyor. Hollanda’lı akademisyen, eleştirmen ve sinemacı Mieke Bal’ın Deliliğin Uzun Tarihi adlı filmi de bu filmlerden oldu benim için.

Aslında enteresan bir çıkış noktası var filmin. Bir psikanalistin hastalarından birinin ölmesi üzerine kendini suçlu hissetmesi ile başlayan film, çok farklı noktalara gidiyor. Bir noktadan sonra o kadar farklı şeyden bahsediyor ve o kadar dallanıp budaklanıyor ki takip etmesi zorlaşıyor. Filmin beş ülkede çekilmesi, hikayesinin altı asıra yayılması ve filmde 12 farklı dilin kullanılması izlemeden önce merak uyandırmıştı ama izlerken bu fazla bilgi bombardımanı fazla geldi doğrusu.

Yine de filmi izlerken dikkatim fazlasıyla dağıldığı için yapacağım yorumlar çok sağlıklı olmayabilir. O yüzden ilgisini çekenler filme bir şans verebilirler diyelim sadece.

Akasyalar (Las Acacias):

Akasyalar filmini anlatmak için sadece saf bir yol filmi demek mümkün. Film, bir kamyon şoförünün biraz da gönülsüzce göçmen bir kadını ve bebeğini Buenos Aires’e götürmesini anlatıyor. Ama gerçekten de sadece bunu anlatıyor. Üç insan, kamyon ve yol. Filmin temel unsurları bunlar. Yan karakterler bile filmde neredeyse hiç görünmüyor, çok da önemli değiller zaten.

Filmin bu kadar sade yapıda olması seyircilerden bir kısmı için sıkıcı oldu belki. Kendi adıma da her zaman bu kadar sade yapıda olan filmleri sevmediğimi söyleyebilirim. Ama bu kez karşımızda gerçekten başarılı bir film vardı. Filmin bu yapısı iki insan arasındaki ilişkinin yavaş yavaş oturmasına, onlar birbirini tanırken bizim de seyirci olarak bu sıradan insanların katmanlarını tek tek aralayarak içlerine girmemizi sağlıyordu. Farklı bir film (özellikle bir Amerikan filmi) bu iki karakteri ilk görüşte aşık eder, ilk mola yerinde sevişmelerini sağlar, yolun geri kalanında da karşılarına kötü adamlar çıkarırdı. Burada ise karakterler arası ilişki tam da gerçek hayatta olabileceği şekilde ilerliyor ve filmin sonunda ancak birbirlerine açılabiliyorlar. Ki o da son derece kısıtlı oluyor zaten.

Herkese göre olmasa da bu tip filmleri severim diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Sürekli festival seyircilerinden bir kısmının bu yılki festivalin en iyisi olarak niteledikleri bir filmdi Akasyalar.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Bahar İsyancıdır 1, Bahar İsyancıdır 2, Uygunsuzlar, Geriye Kalan

Bahar İsyancıdır 1:

Arap Baharı olarak adlandırılan olaylarla ilgili Bahar İsyancıdır bölümünün ilk seçkisinde bir kısa film ve bir belgesel vardı. Duvar (Le Mur / The Wall) adlı yapım, duvara çizilen bir resimden yola çıkarak 5 dakikalık süresinde Tunus’daki olayları özetleyen orta karar bir kısa filmdi.

Tahrir: Özgürlük Meydanı (Tahrir Liberation Square) ise Mısır’da, Tahrir meydanında yaşanan olayları anlatan bir belgesel. Mısır’daki olayların merkezi ve simgesi olan Tahrir meydanında yaşananları bir kaç kişiyi takip ederek tam da olayların içinden anlatan belgesel, olaylara tanıklık eden bir yapım olarak başarılı. Meydanda toplanan halkın düşündüklerini, belki de orada birbirlerinden aldıkları güçle nasıl ilerlediklerini, aynı amaç için birleşen bu kalabalık topluluğun içinde aslında Mısır’ın geleceği ile ilgili farklı farklı fikirlerde olan insanları görüyoruz.

Ancak belgeselin eksik kaldığı nokta, olayların asıl nedenini irdelemek, yıllar içinde ne şekilde bu noktaya gelindiğini göstermek oluyor. Daha da önemlisi olaylar çok yeni olduğu için sonrasında nelerin olduğu doğal olarak eksik kalmış. Yine de belgeselin sonunda Mübarek’in devrilmesi ile her şeyin bitmediği vurgulanmış. Döneme öncesiyle ve sonrasıyla daha bütünlüklü bir bakış için bir kaç sene daha beklemek uygun olacak sanırım.

Bahar İsyancıdır 2:

Bahar İsyancıdır bölümünün bu ikinci seçkisinde bir kısa film ve iki belgesel yer alıyordu. Gençlerin Devrimi (Revolution of Youth) adlı kısa film, Mısır’daki olayların bir gününü bir ailenin üç kuşağı üzerinden anlatan eğlenceli bir kısa filmdi. Filmde, baba devrimi televizyondan izlemeyi tercih ederken, dede ve torun sokaklardaydı.

Kahire Merkez (Cairo Downtown) ve Devrim Görüntüleri (Images of Revolution) için birbirini tamamlayan iki belgesel denebilir. Her ikisi de Arap Baharı’nda çokça sözü edilen İnternet’in olaylardaki rolüne eğiliyor. İlki blog yazarlarının özgürce her istediklerini yazarak muhalif bir sesi duyurduklarından bahsederken bizleri de farklı blog yazarları ile tanıştırıyor. İkincisi ise olaya daha çok Facebook ve Twitter gibi sosyal medya ortamları tarafından yaklaşıyor. Çoğunlukla da günümüzde herkesin cep telefonları ve dijital fotoğraf makineleri ile kayıt yapabilmesinin ve bunları İnternet’ten rahatça paylaşabilmesinin getirdiği etkiler üzerinde duruyor. Tutuklanan bir kişi polislerin onu almaya geldiklerini son ana kadar Twitter’dan duyurabilirken masum ve silahsız bir göstericinin öldürülmesi çok da politik tarafı olmayan iki genç kız tarafından kayda alınıp İnternet’ten paylaşılabiliyor ve önemli bir yankı uyandırabiliyor.

Elbette Tunus ve Mısır’da gelişen olayların tek nedeni olarak İnternet ve sosyal medyayı göstermek abartılı bir yorum olur ama bunun süreci hızlandırdığı ve kolaylaştırdığı, insanların örgütlenmesini kolaylaştırdığı da görülüyor. İlk seçki için yaptığım yoruma benzer şekilde bu konuda da daha sağlıklı bir değerlendirme için yine üzerinden biraz zaman geçmesi gerekiyor gibi gözüktüğünü söyleyebilirim.

Uygunsuzlar (The Misfits):

Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerin bir diğeri John Huston’un Uygunsuzlar filmi idi. Film öncesinde Demirkubuz’ın bir sunumu oldu. Bu sunumda öncelikle bizim vizyonda çoğunlukla Amerikan sinemasının en ticari ve kötü örneklerini gördüğümüzü ama aslında Amerikan sinemasının bir derya olduğunu, sinema tarihinin en önemli filmlerinden bir kısmının da bu sinemadan çıktığını vurguladı. Sonra da Uygunsuzlar‘ı kendisinin de her filminde anlatmaya çalıştığı insan doğasını başarılı bir şekilde anlattığı için sevdiğinden bahsederken, sadece Clark Gable’in filmin finaline doğru gerçekleşen at yakalama sahnesinin bile filmi unutulmazlar arasına sokabileceğini belirtti.

Uygunsuzlar, Arthur Miller’ın şahane senaryosu ile bir grup kaybeden karakter üzerinden Amerika’nın kaybolan değerlerine hüzünlü bir veda adeta. Filmin ana karakterleri Clark Gable’ın canlandırdığı yaşlı kovboy Gay Langland, Montgomery Clift’in canlandırdığı daha genç ve dinamik kovboy Perce Howland ve Marilyn Monroe’nun canlandırdığı yeni boşanmış ve erkeklerin ilgisini üzerinde toplayan Roslyn Taber. Her ne kadar yan karakterler olarak görünse de Eli Wallach ve Thelma Ritter’ın canlandırdığı karakterleri de yabana atmamalıyız. Bu 5 karakter de farklı farklı nedenlerden dolayı hayatın darbesini yemiş, gelişen dünyaya ayak uyduramamış ya da ayak uydurmamayı seçmiş karakterler, bir anlamda Uygunsuzlar (filmde bu terim aslında uçsuz bucaksız doğada, özgürce koşan atlar için kullanılıyor ama aynı zamanda bu beş kişilik grubu da nitelediği çok açık).

Film karakterleri tanıdığımız giriş bölümünde biraz yavan ilerliyor gibi görünse de özellikle rodeo sonrası geçirilen ve herkesin biraz alkollü olduğu geceden itibaren asıl kıvamını buluyor. Özellikle o gece yapılan konuşmalar Miller’ın yeteneğini bir kez daha gösteriyor.

Demirkubuz’un değindiği final ise hem perdede görünenler hem de ifade ettikleri açısından gerçekten çok etkili. Uygunsuzlar daha önce de bir kaç kez izlediğim bir filmdi, en iyi hatırladığım kısmı da bahse konu olan finaliydi ama yine de beyazperdede izlemek insanın tüylerini tekrar diken diken etmeye yetiyordu.

Film çekildiği dönemde setteki sorunlarıyla, sonrasında ise Monroe ve Gable’ın son filmleri olmasıyla anıldı çoğunlukla. Gable filmin çekimlerinin bitmesinden neredeyse bir hafta sonra ölüyor, kaçınılmaz olarak bu şekilde anılması normal aslında. Ama tüm bunlardan bağımsız düşündüğümüzde ortada gerçekten iyi bir film, bir klasik var. Mutlaka izlenmeli.

Geriye Kalan:

Bu yıl Antalya’da Çiğdem Vitrinel’e en iyi yönetmen ödülünü kazandıran Geriye Kalan, Gezici Festival’in merak ettiğim filmlerinden biriydi. En baştan şunu söylemeliyim, filmi izleme süreci bir hayal kırıklığı oldu. Ama hayal kırıklığı filmle ilgili değil, filmi çok kötü bir kopyayla izlediğimiz içindi. Belli ki filmin 35mm kopyası yoktu festivalin elinde ama gösterilen hdcam kopya o kadar kalitesizdi ki renkler birbirine giriyor, pek çok ayrıntı seçilmiyordu. Pek çok festivalin DVD’den gösterdiği kısa filmleri bile mutlaka 35mm kopyadan gösteren Gezici Festival’e yakışmadı doğrusu. İlla 35mm olması gerekmiyor ama en azından daha kaliteli bir kopya olsaydı keşke. Açık söyleyeyim, filmin yönetmeni olsam filmimin bu şekilde gösterilmesini kabul etmezdim.

Filme gelecek olursak, aslında belki de yüzyıllardır anlatılan üçlü bir aşk hikayesinin konu olarak seçildiğini görüyoruz. İyi-kötü bir evlilik sürdürmekte olan bir karı-koca ve diğer kadın. Genel olarak hikayenin kuruluşunda çok fazla bir farklılık yok aslında ama bu tip filmlerde ikinci kadının ya fettan, evliliği yıkıcı bir kadın olduğunu ya da her ne kadar daha ender olsa da adama çok daha uygun, gerçek aşkı yaşadığı kişi olduğunu görürüz. Burada iki yola da sapılmıyor. Kadının aslında adamın evliliğini yıkmak, onu elde etmek gibi bir derdi yok. Yaşadıklarının çoğunlukla cinsellik temelli olduğu görülüyor. Aslında her ikisi de birbirlerine aşık değil. Belki adamın bir saplantısı var ama ona da aşktan ziyade aşırı bir sahiplenme duygusu denebilir.

Aslında filmdeki diğer ilişki olan karı-koca ilişkisi de bir aşk ilişkisi değil. Adam zaten karısını daha önce de bırakmak istemiş ama zorunluluklardan beraber olmaya devam ediyor, kadın ise belli ki bir erkeğe ihtiyaç duyduğu için onunla birlikte.

Film üç karakteri de başarılı bir şekilde çizmiş ama filmin yönetmenlik tarafı o kadar sağlam gelmedi bana. Bu anlamda filmin senaryosunu yönetmenliğinden daha sağlam buldum. Geriye Kalan aynı zamanda Antalya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü de almıştı. Evlilik dışı ilişkideki kadını canlandıran Devin Özgün Çınar, ödül aldığı bu rolde başarılıydı aslında ama takıntılı ve içe kapanık Sevda rolünde Şebnem Hassanisoughi daha zor bir rolde daha başarılı bir oyunculuk sergiliyordu bence. Yine de film hakkındaki görüşlerim daha iyi bir kopyadan izlediğim takdirde değişebilir. Bu yüzden gösterime girdiğinde fırsat yaratabilirsem tekrar izlemeyi düşünüyorum.

Film sonrasında filmin yapımcısı ve senaryo yazarlarından biri olan Şebnem Vitrinel ile bir söyleşi yapıldı (aynı zamanda filmin yönetmeni olan Çiğdem Vitrinel’in ablası kendisi). Söyleşi için çok fazla vakit yoktu aslında. Vitrinel seyircilerin karakterler ile ilgili sorularını cevapladı. Filmdeki aldatma olayını herhangi bir karakterin suçu gibi göstermek istemediklerini belirtti. Bir erkek seyircinin kadın kocasının onu aldattığını çok kolayca anlıyor, inandırıcı gelmedi şeklindeki görüşüne de katıldığı gösterimlerde genelde erkek seyircilerden bu yorumu aldığını ama kadınların gerçekten de aldatıldıklarını bu kadar kolay anladıklarını söyleyerek cevap verdi.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 3. Gün: Gül Hasan, Öfke, Bisikletli Çocuk

Gül Hasan (Lyckliga Vi…):

Tuncel Kurtiz’i usta bir oyuncu olarak tanıyoruz. Ama her ne kadar unutulmaya yüz tutmuşsa da yönettiği uzun metrajlı bir film de var. Gezici Festival sayesinde bu filmi izleme fırsatı bulduk. Gül Hasan adlı bu filmde Kurtiz, yönetmen olmanın yanısıra filmin senaryo yazarlarından da biri aynı zamanda. Bu görevleri üstlenmek onu oyunculuktan da geri bırakmamış. Filmin başrolünde de o var.

İsveç’te çekilen bu filmde (ki kaynaklarda İsveç filmi olarak geçiyor zaten) İsveç’te yaşayan düzenbaz bir ekibin, filmde oynayacaksınız diyerek vatandaşlarımızı dolandırması konu ediliyor. Dolandırıcı ekibin başındaki yönetmeni Tuncel Kurtiz canlandırırken, yapımcı rolünü de Müjdat Gezen canlandırmış. Aslında bu grubun içinde gerçekten sinema yapmak isteyenler de var. Filmin bu tarafı Kurtiz’in sinema dünyasının belli bir kısmına kızgınlığını da dile getiriyor adeta. Onlara dolandırıcı dediğini söylemek doğru olmaz ama sinemadan kazandığı paraları başka işlerde harcayanlara, yapımcının sevgilisini filmlerinde oynatanlara ya da çok büyük, çok sanatsal filmler çektiklerini sanıp havalara giren sinemacılara bolca dokundurma yapıyor.

Filmin diğer bir yanı da göçmenlerle ilgili. İsveç’teki Türk işçilerinin neden oraya gittikleri, oradaki durumları üzerine de önemli şeyler söylüyor Gül Hasan. Özellikle bu konuda günün politik söylemine göre şekillenen sahneler var. Bu sahnelerin biraz fazla mesaj yüklü olduğu söylenebilir ama filmin 1979 yapımı olduğu düşünülürse politik söylemin öne çıkması anlaşılabilir. Zaten filmin tümü düşünüldüğünde çok abartılı sayılmaz.

Gül Hasan, değindiği konuların ağırlığı bir yana eğlenceli bir film aslında. Zaten bir türe sokmak gerekirse komedi diyebiliriz. Kimi karakterlerin abartılı olarak çizilmesi gibi sorunları var. Ayrıca bazı karakterleri de bir yerden sonra unutuyor adeta. Yine de izlenmesi gereken bir film.

Öfke (La Rabbia):

Pier Paolo Pasolini İtalyan sinemasının iz bırakan isimlerinden. Ama sadece sinemanın değil İtalyan kültür hayatının ve politik yaşamının da önemli isimlerinden biriydi. Aynı zamanda bir şairdi elbette. Onun tüm bu özelliklerini topladığı söylenebilecek bir belgesel izlemek ilginç oldu.

1963 yapımı Öfke, o günün gerçek görüntülerinin farklı bir kurgusu ve üzerine Pasolini’nin yaptığı yorumlardan oluşuyor. Aslında 1963 yılında aynı filmin ilk kısmını sol kanattan Pasolini’nin, ikinci kısmını ise sağ kanattan Giovanni Guareschi’nin yönettiği bir film olarak tasarlanmış Öfke. Ama bizim festivalde izlediğimiz kopya sadece Pasolini’nin çektiği kısımdı. Belki de bugün yaşasaydı onun isteği de bu olurdu.

Bu filmde Pasolini, yakın tarihin Kore savaşı, Kongo devrimi, Cezayir savaşı, atom bombası gibi önemli politik olaylarını arka arkaya sıralarken bir yandan da İngiltere kraliçesinin taç giyme töreni, Marilyn Monroe’nun ölümü gibi popüler kültürün çok önemli olaylarına da değinmeden geçmiyor. Ama bunu yaparken bildik bir belgeseldeki gibi bir dış sesle olayları anlatmaktan ziyade şair kimliğini ön plana çıkarıyor ve tüm film boyunca dış sesin (ki Pasolini’nin sesi zaten) adeta bir şiir okuduğunu görüyoruz.

Bu farklı belgeselin adı Öfke belki ama Pasolini’nin çektiği film öfkeden çok hüzün içeriyor. İşin asıl düşündürücü ve üzücü tarafı Pasolini bugün yaşasa ve benzer bir film yapmak isteseydi daha güncel görüntüler üzerine hemen hemen aynı metni kullanabilirdi. Aradan geçen neredeyse 50 yılda belki pek çok teknolojik gelişme yaşandı, dünyanın dengeleri değişti ama Pasolini’nin söyledikleri büyük ölçüde geçerli hala. Filmi izledikten sonra insan kendini bunları düşünürken buluyor.

Öfke ile ilgili temel sıkıntı haber görüntüleri izlediğimiz kimi konuların ne olduğunu her seyircinin bilmeyişi. Muhtemelen Pasolini zaten çok güncel konuları ele aldığını düşünerek görüntüleri açıklama ihiyacı hissetmemiş. Hoş bir açıklama bölümü olsa bu sefer de filmin o şiirsel yapısı bozulacaktı. Bu yüzden bu haliye filmin daha iyi olduğunu söylemek mümkün. Sadece o dönemi çok iyi bilmeyen seyirciler filmin ele aldığı konular üzerine biraz okuma yapıp filmi izleseler daha iyi olabilir.

Bisikletli Çocuk (Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike):

Bu yıl Gezici Festival’de Dardenne kardeşlerin filmlerinin toplu gösterisi vardı. Bu filmler arasında daha önce izlemediğim tek film, en yeni filmleri olan Bisikletli Çocuk‘tu. Bu filmlerinde Dardenne kardeşler, filmin isminden de rahatça anlaşılabileceği gibi daha önce pek çok kez yaptıkları gibi hikayenin merkezine bir çocuğu yerleştiriyorlar. Cyril adındaki bu çocuk bir yetiştirme yurdunda kalmakta ve babasının bir gün gelip onu oradan alacağı umuduyla yaşamaktadır. Ancak film ilerledikçe anlarız ki babası oğlunu bırakıp yeni bir hayat kurma peşindedir. Bu dönemde Cyril tutunacak bir liman aramaktadır. Karşısına da onu koruyup kollamak isteyen kuaför bir kadınla, onu soygunlarda kullanmak isteyen mahallenin çetesi çıkar.

Dardenne kardeşlerin filmleri çoğunlukla karakterlerini katı bir gerçekliğin içine yerleştirip karamsar bir tablo çizer. Omuz kamerası da değişmez özelliklerinden biridir. Doğruyu söylemek gerekirse bu filmde bu iki özelliğin de biraz törpülendiği söylenebilir. Karakterlerimiz yine bir gerçekliğin içindeler ama özellikle kuaför Samantha, böyle bir gerçeklik için fazlasıyla iyi, karşılıksız veren bir karakter. Çocuğu ilk gördüğü anda benimsiyor, tüm yaptıklarına rağmen ondan vazgeçmiyor ve onun uğruna erkek arkadaşından bile ayrılmayı göze alıyor. Filmde onun bu davranışlarının arkasındaki neden de hiç bir şekilde belirtilmiyor. En basit açıklama olarak akla hemen çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığı ya da çocuğunu kaybettiği geliyor ama filmle ilgili biraz araştırma yapınca Dardenne’lerin filmi bir peri masalı olarak kurduklarını, Samatha’nın da çocuğa yardım eden peri olduğunu söylediklerini görüyoruz. Tam da bundan dolayı Bisikletli Çocuk için Dardenne’lerin en iyimser filmi demek mümkün. Final yine de gerçek hayatta olduğumuzu hatırlatsa da izleyenler görecektir, film çok daha karamsar bir şekilde bitebilecekken son anda dönüyor.

Dardenne’lerin diğer özelliği olan omuz kamerasının da bu filmde önceki filmlerine göre daha az kullanıldığını söyleyebiliriz. Özellikle Söz (La Promesse) ve Rosetta filmlerindeki omuz kamerası kullanımı tüm filme yayılmış durumda idi. Bu kullanım seyri zorlaştırıyordu bir miktar ama filmin atmosferine de çok uygundu. Burada daha dengeli bir kullanım var. Bu nedenle daha seyirci dostu bir film. Ama benim için halen en iyi filmleri Söz ve Rosetta olarak görülüyor. Ülkemizde bir kaç festivalde gösterilen bu film aynı zamanda 16 Aralık 2011 tarihinde vizyona da girdi. Festivallerde izleme fırsatı olmayanlar vizyonda kaçırmasın ve kendi kararlarını versinler derim.

Son olarak filmde Cyril’in babasını canlandıran Jérémie Renier’in Söz filminin başrolündeki çocuk olduğunu da bir not olarak belirtmiş olalım. Zaten Dardenne kardeşlerin hemen her filminde karşımıza çıkan bir isim Renier. Bir de biri 60, diğeri 57 yaşındaki bu iki kardeşin yazdıkları senaryoda Assassin’s Creed ve Resident Evil göndermeleri olmasının dikkat çekici olduğunu da belirtmeliyim. PS3 oynamayı seven bir çocuğu anlatırken bu oyunlardan bahsetmek güzel bir detay olmuş.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 2. Gün: Kısa İyidir 2, Kısaca Finlandiya, Nana, Melankoli

Kısa İyidir 2:

8 filmden oluşan Kısa İyidir bölümünün ikinci kısmında yine güzel filmler izledik. Seçkinin en eğlenceli filmi Trafik Lambası (Ampelmann / Lights) idi. Küçük bir kasabada kendisine hiç iş düşmediği için kendisini kötü hisseden bir polisin trafik lambasına uymayanları takibe almasını anlatan film, kısa film mantığına son derece uygun bir yapımdı. Kedi ve Fareler (Kattenkwaad / Cat and Mice) de kayıp kedileri bularak hayatını kazanan bir adamın başına gelenleri anlatan, sonu ile dikkat çeken bir filmdi.

Taze Açan Nilüferler (Vannliljer I Blomst / Water Lilies in Bloom), tüm bir senkronize yüzme takımının ölümüne sebep olan koçlarının tekniklerini kilo vermek isteyen kadınlar üzerinde kullanmasını anlatan ve Isaac Newton’un yerçekimi teorisine karşı bir film olarak dikkat çekiyordu.

Son olarak bu seçkide yer alan deneysel filmlerden bahsetmek isterim. Striptiz (Strips), ilk günkü seçkide yer alan Yok Edici gibi, eski bir filmin görüntü ve ses kaydı ile oynayarak oluşturulmuş ilgi çekici bir yapımdı. Pek Yakında Çekim Alanında (Coming Attractions) ise hem sinema tarihine hem de reklamcılığa göndermeler yapan bir yapımdı. Ancak doğruyu söylemek gerekirse ne kadar ilgi çekici olursa olsun deneysel filmlerin uzun olması fazlasıyla zorlayıcı oluyor. Bu film de 25 dakikalık süresi ile bir kısa film için oldukça uzundu. Film sırasında salonu terkedenler oldukça fazlaydı. Bittiğinde ise salondan “nihayet bitti” nidaları duyduk.

Kısaca Finlandiya:

Bir ülkenin farklı dönemlerden gelen kısa filmlerine yer veren seçkiler genellikle o ülkenin en iyi kısa filmlerinden oluştuğu için izlenmeye değer oluyor. Bu bölümde de Finlandiya’dan gelen ve 1981-2010 yılları arasına yayılmış 8 kısa film vardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu seçkideki filmlerden beklediğim kadar memnun kalmadım. Yine de sevdiğim filmler de oldu elbette. Elsa adlı kısa film sadece 5 dakika sürmesine rağmen seçkinin en iyisiydi bence. Son anına kadar doğal yaşam üzerine bir belgeselmiş gibi gözükürken son saniyelerinde bombasını patlatıyordu.

Bunun dışında Tutku Pizzası (Pizza Passionata) şehir yaşamının yalnızlaştırdığı insan üzerine başarılı bir animasyon, Pyongyang Robogirl ise Kuzey Kore’de trafik polisliği yapan kadınlar üzerine hoş bir deneysel filmdi.

Boş Havuz (Telakka / The Dry Dock) filminin de bir yılı sadece 11 dakikaya sığdıran yapısı ile adını anmadan geçmeyelim. Belgesel türüne dahil edebileceğimiz bu film, Helsinki’de bir gemi havuzunun doğal olaylar karşısında yaşadığı değişimi hızlı bir çekimle anlatıyordu.

Nana:

Nana filminden söz etmeden önce bu filmin öncesinde gösterilen kısa filmden söz edelim. Festivalin ilk günü ile ilgili izlenimlerimi yazarken Kısa İyidir 1 bölümündeki son filmi diğer seansa yetişmek için izleyemediğimden bahsetmiştim. Sanki festival yönetimi beni duymuş da izleyemediğim Las Palmas filmini bu seansın başına koymuşlar (aslında program kitapçığında yazıyormuş ama ben farketmemişim). Las Palmas tatil yöresindeki bir barda yaşananları kuklalarla anlatıyor. Ama bu kısa filmin başrol oyuncusu sadece bir yaşında bir kız çocuğu. Bu kız çocuğunun sevimliliği de filmin son derece keyifli olmasını sağlıyor zaten.

Gelelim Nana filmine. Aslında öncesinde gösterilen kısa filmle bir ortak noktaları var. Nasıl o filmin başrolünde bir yaşında bir kız çocuğu varsa, Nana’nın da başrolünde dört yaşında bir kız çocuğu var. Yönetmen Valérie Massadian’ın öncelikli başarısı da bu kız çocuğunu başarıyla oynatabilmesi aslında. Filmin hemen hemen her dakikasında kamera karşısında olan bu çocuk o kadar doğal oynuyor ki abartarak oynamanın iyi oyunculuk olduğunu düşünen bazı yetişkin aktörlerin bundan ders alması gerekebilir. Ayrıca bir an bile bize bir filmde oynuyor olduğu hissini vermiyor.

Aslında filmin konusu da oyunculukları kadar doğal. Annesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun doğayla içiçe yaşadıklarını anlatıyor film. Bu arada bu küçük kız çocuğunun yavaş yavaş büyümesine de tanıklık ediyoruz. Doğayla iç içe yaşam ve filmin içinde karşımıza çıkan ölüm teması, geçtiğimiz sezon izlediğimiz Belma Baş’ın Zefir filmini hatırlattı bana. Aslında Zefir, bu temaları çok daha derinlikli işleyen ve daha fazla sinema duygusu barındıran bir filmdi ama Nana da izlenmeye değer bir film olarak dikkat çekiyordu.

Melankoli (Melancholia):

Lars von Trier’in filmleri hemen her zaman seyirciyi de eleştirmenleri de ikiye bölmüştür. Belli ki bu durum Trier’in pek sevdiği bir şey. Melankoli de farklı olmadı. Cannes’da filmin basın toplantısında Trier’in söylediklerinin yarattığı fırtına bir yana sadece film olarak bakıldığında da karşıt fikirler var. Baştan söylemeli, Trier seven biri olarak Melankoli‘den de gayet memnun ayrıldım ben. Trier fazlasıyla ego sahibi, tartışma yaratmayı seven bir yönetmen olabilir ama gerçek bir sinema duygusuna sahip olduğu da unutulmamalı.

Trier, Melankoli‘de dünyanın sonunu kendi bakış açısından anlatıyor. Melancholia gezegeni Dünya’ya yaklaşmaktadır ve pek çok kişi bu yaklaşmanın iki gezegenin birbirine çarpması ile sonuçlanacağını düşünmektedir. Film de böyle bir dönemde iki kızkardeşin yaşadıklarına odaklanıyor.

Filmin açılışı Trier’in bir önceki filmi Antichrist‘ı anımsatıyor fena halde. Yine bir klasik müzik parçası eşliğinde yavaş çekimde gösterilen bir bölüm izliyoruz. Antichrist‘ın tersine bu kez izlediklerimiz kendi başına bir hikaye anlatmıyor, filmin devamında göreceklerimizin bir önizlemesi oluyor adeta. Ama bu bölüm yine kendi başına bir kısa film olabilecek kadar güçlü.

Filmin geri kalan kısmı ise iki bölüme ayrılmış durumda. Her iki  bölüm de kızkardeşlerden birinin adını taşıyor. Justine adını taşıyan bölümde Kirsten Dunst’ın canlandırdığı Justine’in düğün gecesini izliyoruz. Bu bölüm aslında dünyanın yokolması teması ile çok da ilgili değil. Çoğunlukla bir ailenin biraraya gelip mutlu mesut bir gece geçirmeyi planlarken aile içi çatışmaların gün yüzüne çıktığı yapımları anımsatıyor. Özellikle de Trier’in dogma dönemindeki kankası Thomas Vinterberg’in Festen filmini. Belli ki bu bölüm küçük burjuvanın bir türlü mutlu olamaması üzerine çekilmiş bir bölüm. İkinci bölüm ise Charlotte Gainsbourg’ün canlandırdığı Claire karakterinin adını taşıyor. Burada ilk bölümde işaretleri hissedilen Melancholia gezegeninin artık iyiden iyiye Dünya’ya yaklaştığını görüyoruz ve başta Claire’in olmak üzere tüm ailenin bu olaya nasıl tepki gösterdiklerini izliyoruz.

İki bölüm arasındaki temel farkın filmin gerçekçiliği olduğunu söylemek mümkün. İlk bölüm son derece gerçekçi bir havada ilerlerken ikinci bölüm benzer tarzda çekilmiş olsa da dünyanın sonu yaklaştığında karakterlerden gerçekte beklenenden daha farklı tepkiler alıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor. Ama belli ki bu bölümde Trier’in esas meselesi dünyanın sonundan çok, karakterlerin kriz anında verdikleri tepkilere odaklanmak. Bu krizi daha küçük bir boyuta taşırsak karakterlerin tepkileri daha inandırıcı oluyor.

Son bir söz de oyunculuklar için. Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülü alan Kirsten Dunst, en başta sadece yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle ve aynı yapmacıklıkta bir vücut diliyle oynuyor gibi gözüküyordu. Ama film ilerledikçe o gülümsenin ve vücut dilinin zaten yapmacık olması gerektiği, karakterin belki kendi kendine bile mutluluk yalanını söylediği ortaya çıktı. Bu nedenle Dunst’ın bu oyunculuğu yerli yerine oturdu. Charlotte Gainsbourg bu filmde Antichrist‘a göre biraz daha geride kalsa da yine başarılıydı. Ufak rollerde karşımıza çıkan pek çok önemli oyuncu da film içinde hiç sırıtmıyordu. Özellikle nicedir Jack Bauer rolü dışında karşımıza çıkmayan Kiefer Sutherland aksi koca rolünde gerçekten başarılıydı.

13 Ocak 2012’de gösterime girmesi planlanan Melankoli‘yi büyük ekranda izlemek gerek. Özellikle giriş ve final bölümlerini. Bu nedenle seyircilerin bu filmi sinemada izleyip kendi yorumlarını yapmasını umuyorum.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Kısa İyidir 1, Onun Geldiği Gün, Geceyarısı Kovboyu, Volkan

Kısa İyidir 1:

Gezici Festival’in kısa film seçkilerini beğendiğimi hep belirtiyorum. Az ve öz filmler seçiyorlar. Bu yılki festivalin ilk kısa film seçkisinde de gayet güzel filmler vardı. Bazılarını daha önceki festivallerde görüp beğenmiştik. Örneğin bence bu bölümün en iyi filmi olan Savaş Nedeni (Casus Belli), Mart ayındaki Ankara Film Festivali’nde de izlediğimiz bir kısa filmdi. Yunanistan’dan gelen bu filmde farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları görüyoruz ama bu sıralar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Zekice ve eğlenceli bir film. Büyük Yarış (La Gran Carrera / The Great Race) de daha önce izlediğimiz, 1910’larda geçen bir at yarışına farklı bir açıdan bakan bir filmdi.

Yeni izlediğimiz filmlerden Altın Madeni (La Mina De Ora / The Gold Mine), İnternet’ten aşkı bulanlara dair yine zekice kurulmuş bir filmdi. Filmde sürekli bir tekinsizlik seziyor ama ne olduğunu anlayamıyordunuz. Sonunda ise her şey yerli yerine oturuyordu.

Kısa film seçkilerinin olmazsa olmazlarından biri de deneysel filmlerdir. Bu seçkide yer alan Tırmanış (Stick Climbing) ve Yok Edici (Liquidator) bu türün örnekleriydi. Genellikle herkese göre olmayan bu filmler zaman zaman ilgi çekici olabiliyor. Açıkçası Tırmanış‘ı çok sevmediğimi söyleyebilirim ama Yok Edici, 1922’den kalan bir sessiz filmin görüntüleri ile oynayarak ve arkaya farklı sesler katarak oluşturulmuş ilgi çekici bir denemeydi.

9 filmden oluşan bu seçkinin öne çıkan filmlerini böyle sıralayabiliriz. Ancak seçkinin son filmi olan Las Palmas‘ı diğer filme yetişmek için izleyemediğimi belirtmeliyim.

Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives):

Güney Kore yapımı bu siyah-beyaz film, bir yönetmenin arkadaşı ile buluşmak üzere gittiği şehirde geçirdiği bir günü anlatıyor. Yönetmen bu günde arkadaşı ile buluşmadan önce eskiden tanıdığı bir kadın oyuncu, sinema öğrencileri ve eski sevgilisi ile buluşuyor, arkadaşı ile buluştuğunda ise onun yanında eski sevgilisine son derece benzeyen başka bir kadın buluyor. Gün, yönetmenin bu karakterlere tekrar karşılaşmaları, oturup uzun uzun konuşmaları ile devam ediyor.

Doğrusu bu basit özetin bir noktası tartışmaya açık. Tüm bu olanların aynı gün mü olup bittiği, yönetmenin aynı günü farklı şekillerde defalarca mı yaşadığı (bkz. Groundhog Day) belirsiz. Tüm olanların birbirini takip eden bir kaç güne yayıldığı da söylenebilir.

Filmin zamanla ilgili bu meselesi dışında fena halde kişisel bir film olarak görülebilir. Zaten ana karakterin yönetmen olarak seçilmiş olması hemen akla yönetmenin bir alter-egosu olduğunu getiriyor. Bu ne kadar doğrudur bilinmez ama bir bunalım anında sinema öğrencilerine “beni taklit etmeyin” şeklinde bağırması bu düşüncemi güçlendiriyordu (filmde aslında yönetmenin sigara içmesini taklit etmekten bahsediliyor ama farklı bir bağlantı kurmak elbet mümkün). Ancak yönetmenin fazlaca kendi dertlerini anlatması filmi çok kişisel kılmış. Görsel olarak da fazla çekici bir yapısı olmayınca (hemen her sahnede kullandığı zoom olayını analım yine de) festivalin çok iz bırakan filmlerinden biri olmadı benim için.

Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy):

Bu yıl Gezici Festival’in en dikkat çekici bölümlerinden biri, Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerdi. Bu bölümün ilk filmi Geceyarısı Kovboyu idi. John Schlesinger’in 1969 yapımı bu filmi daha önce izlemiş olsam da yine beni etkileyen bir film oldu. Jon Voight’un New York’da jigolo olarak paraya para demeyeceğini düşündüğü taşralı bir genci, Dustin Hoffman’ın ise büyük şehrin hayatına uyum sağlamış Ratso’yu canlandırdığı film, şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı insanın canını acıtacak bir hikayeyle anlatıyordu.

Geceyarısı Kovboyu‘nu bir kez daha izlemek klasik olmuş filmlerin neden bu başlığı hakettiklerini, defalarca izlemekle değerlerinden hiç bir şey kaybetmeyeceklerini bir kez daha gösteriyordu. Bu kısa alan, bu filmden hakkıyla söz etmek için pek dar. Festival öncesinde yazdığımı tekrarlayayım. Eğer festivalin uğradığı şehirlerden birinde değilseniz ve bu filmi hala izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bir yana bırakın ve bir şekilde bu filmi bulup izleyin (çıkıp DVD’sini alın demek isterdim ama ne yazık ki bu filmin DVD’si ülkemizde çıkmamış).

Volkan (Eldfjall / Volcano):

Volkan, İzlanda’dan gelen hüzünlü bir film. Film, İzlanda’daki volkan patlamasının arşiv görüntüleri ile başlıyor. Bu patlama yüzünden halkın büyük kısmı farklı yerlere yerleşmek zorunda kalmışlardır. Film bu şekilde açılıyor, adı da Volkan ama filmin devamında bu patlamaya değinilmediğini söyleyebiliriz. Ama filmin atmosferine bu patlamanın sonuçlarının sinmiş olduğu söylenebilir.

Filmimizin ana karakteri Hannes, bir okulda uzun yıllar hademelik yaptıktan sonra emekli oluyor. Her ne kadar Hannes’in işinde ne kadar mutlu olduğu tartışılır bir durum olsa da emekli olup evde kalmak zorunda olunca karısıyla ve çocuklarıyla olan sorunları daha fazla göze batmaya başlıyor. Film Hannes’in emekli olduğunda düştüğü boşluğu, dışardan aksi ihtiyar klişesine gayet uymasına rağmen aslında karısına duyduğu sevgiyi başarılı bir şekilde anlatmış.

Hannes’in karısı Anna’nın hastalanması filmi farklı bir boyuta taşıyor. Filmin geri kalan kısmında Anna’nın hastalığı ve Hannes’in ona bakma çabasını izliyoruz ve film, karakterleri tanıyınca şaşırtıcı olmayan bir sonuca doğru ilerliyor. Filmin finalinde Hannes’in yaptığı seçim kimi seyirciler tarafından çok olumsuz bir şekilde yorumlansa da bence hem karaktere son derece uygundu hem de bunu sevgiden dolayı yaptığı çok açıktı.

Volkan, karakterlerini detaylı bir şekilde tanıtan, onları seyirci ile özdeşleştirmese de yaşadıklarını anlamamızı sağlayan ve sakin ama tutarlı bir sinema anlayışına sahip bir filmdi. Yine de filmin ikinci yarısındaki hastalık meselesinin özellikle böyle bir deneyimi yaşamış seyirciler açısından izlemesi oldukça rahatsızlık verici olabileceğini belirtmiş olalım.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 264.711 hits
Aralık 2011
P S Ç P C C P
« Kas   Oca »
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
262728293031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: