Ekim 2010 için arşiv



Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Sosyopolitik Sinema: Onu Beklerken

Festivalin Sosyopolitik Sinema olarak adlandırılan bölümünde 3 film yer almaktaydı. Bu filmler arasından Onu Beklerken adlı filmi izledim:

Onu Beklerken (L’uomo Che Verrà / The Man Who Will Come):

2. Dünya Savaşı’nın son yıllarında bir İtalyan köyü. Bir yandan Alman kuvvetleri bir yandan da partizanların gölgesinde olabildiğince normal bir hayat sürmeye çalışan aileler ve filmin odağında dilsiz bir kız çocuğu, Martina. Bir kez daha önemli bir dönemi bir çocuğun bakış açısından yansıtmaya çalışan bir film var karşımızda ama bu kez başarılı bir örnek. Her ne kadar filmin merkezinde Martina rol alsa da diğer karakterler ve aralarındaki ilişkilere de yeteri kadar yer verilmiş. Filmin ilk yarısında dönemin atmosferi çizilirken ikinci yarıda gerçekten yaşanmış bir olay devreye girerek iç burkan bir finale doğru ilerliyor film. Gerçekten güçlü bir yapım olduğu söylenmeli. Zaman zaman Hristiyanlık ile ilgili çok fazla imge olması ve Alman askerlerinin katıksız kötü olarak çizilmesi dışında çok fazla rahatsız edici bir tarafı olmadı.

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Uluslararası Özel Gösterim: Bitmeyen Yaz

Bitmeyen Yaz (Kak ya Provyol Etim Letom / How I Ended This Summer):

Küçük bir ada ve üzerinde meteorolojik çalışmalar yapan iki adam. Biri bu konuda deneyimli, diğeri yeni mezun bu iki kişi günlerini, haftalarını hatta aylarını rutin işlerini yapmakla geçirirler. Yine de günlerini renklendirmek için bir şeyler de yaparlar. Yaşlı adam arada balığa çıkarken genç adamsa bol bol müzik dinler, adadaki çeşitli materyaller ile kendine oyunlar uydurur. Günler böyle geçip giderken gelen bir telefon olayları değiştirir. Aslında festivalin en iyilerinden olan bu film söz konusu telefon konuşmasında bahsedilen olay olmayıp da sadece iki adamın rutin hayatlarına odaklanmış olsaydı da gayet başarılı olacaktı. Çünkü çoğunlukla bulundukları durumun yarattığı his üzerine giden bir film. Sadece iki oyuncunun göründüğü ve çoğunlukla tek bir mekanda geçen bir film çekmek zor iş. Hem de bu kişiler arasında geçen diyalog miktarı da son derece azken. Üstelik filmin 120 dakikalık uzunca bir süresi var. Ama yönetmen Aleksei Popogrebsky bu işin altından başarıyla kalkmayı bilmiş. Yine de tam da belirttiğim nedenlerden dolayı herkese göre bir film olmadığını söylemeli.

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Uluslararası Yarışma: Suskun Ruhlar, Gökkuşağının Yankısı, Tumen Nehri, Hitler Hollywood’da, Vittorio Meydanı’nda Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması, Ateşkes

Bu yıl uluslararası uzun metrajlı film yarışmasında 6 film izleme fırsatı buldum:

Suskun Ruhlar (Ovsyanki / Silent Souls):

İki yakın arkadaş uzun bir yolculuğa çıkarlar. Aralarından birinin karısı ölmüştür ve onu geleneklerine uygun bir şekilde toprağa vermek istemektedirler. Bu yolculuk boyunca iki arkadaş pek çok şey paylaşırlar. Başarılı bir hikayesi olsa da Suskun Ruhlar’ın temel özelliği bizi hiç bilmediğimiz bir kültürün ritüelleri ile tanıştırması. Rusya’da yaşayan Merya adlı topluluğun pek çok ilginç geleneği olduğunu görüyoruz film boyunca. Ancak bu gelenekleri bilenler de filmden zevk alacaklardır. Çünkü son derece başarılı çekilmiş sahneleri var. Örneğin kadının defnedilmek üzere hazırlanırken baştan aşağı temizlenip süslendiği tek planlık sahne görülmeye değer bir sahneydi. Doğrusu Suskun Ruhlar ödüllerde de pay sahibi olabileceğini düşündüğüm bir filmdi. Ama olmadı. Yine de sadece festivallerde görülebilecek bu film, başka bir festivalde yakalanırsa kaçırmamalı.

Gökkuşağının Yankısı (Sui Yuet San Tau / Echoes of the Rainbow):

1960’ların sonlarında İngiliz himayesindeki Hong-Kong. 4 kişilik bir aile olan Law ailesi. Yuvasına her şeyden çok değer veren ayakkabıcı bir baba, güçlü bir karaktere sahip otoriter bir anne, hem derslerinde başarılı hem başarılı bir sporcu olan ve herkesin hayran olduğu bir oğul ve ara sıra çevreden bir şeyler aşıran, dışarıdan kendini soyutlamak istediğinde kafasına bir cam fanus geçirip etrafta dolaşan bir ufaklık. Film boyunca bu ailenin kimi zaman eğlenceli, kimi zaman trajik hayatına ailenin en küçüğü “Big Ears”ın gözünden tanıklık ederken bir yandan da dönemin küçük bir panoramasını görüyoruz. Gayet iyi çekilmiş bir popüler film örneği ama keşke finaline doğru giderek duygu sömürüsü tarafına kaymasaymış.

İzlendikten sonra iz bırakacak bir film değil Gökkuşağının Yankısı ama film sonrasında yapımcı ile yapılan söyleşide filmin yönetmen/senaryo yazarı Alex Law için ayrı bir önemi olduğunu öğrendik. Dikkat edilirse yönetmen ve filmdeki ailenin soyadı aynı. Zaten filmi bakış açısından izlediğimiz “Big Ears” yönetmenin ta kendisi imiş ve filmin büyük kısmı da onun anılarına dayanıyormuş.

Tumen Nehri (Dooman River):

Filme adını veren Tumen Nehri, Kuzey Kore ve Çin arasındaki sınırı oluşturuyor. Kuzey Koreli pek çok insan para kazanmak ümidiyle bu sınırı geçip Çin’de kendilerine bir şans yaratmaya çalışıyorlar. Tıpkı dünyanın pek çok yerindeki benzer öykülerde olduğu gibi bu durum hüzünlü hikayelere yol açıyor. Bu filmde de bu sınır noktasında yolları birbiriyle kesişen üç çocuğun hikayesini görüyoruz. Hasta kardeşine bakabilmek için Çin’e geçen küçük bir çocuk, orada arkadaş olduğu Çinli bir çocuk ve onun dilsiz ablası. Filmin hikayesi bu üçlü etrafında şekilleniyor. Yarışmada en iyi film ödülünü de paylaşan filmlerden biri olan Tumen Nehri için kötü bir film demek mümkün değil ama kişisel olarak çok içine giremediğim ve beni çok etkilemeyen bir film olduğunu söylemem lazım. Kimi zaman çocuklar üzerinden sosyal bir durumun anlatılması olayını biraz kolaya kaçmak olarak buluyorum. Doğrusu bu film için de benzer bir durum geçerli oldu benim için. Yine de bu tip filmleri sevenler izlemeli elbette.

Hitler Hollywood’da (Hitler à Hollywood / Hitler in Hollywood):

Festivalin ya da yarışmanın en iyi filmi değil belki ama bir sinemaseverin mutlaka hoşlanacağı bir film Hitler Hollywood’da. Filmde Pulp Fiction ile tanıdığımız Maria de Medeiros, bir belgesel çekerken Luis Aramchek adlı bir yönetmenin 1939’da çektiği ama bugün kaybolmuş bir filmin bazı görüntülerine ulaşır ve bu filmin izini sürerken işin içine Hitler’in de girdiği gizemli olayların perdesini indirmeye başlar. Kimi gerçek karakterlerin kullanıldığı kurmaca bir film bu. Hikaye olarak gerçekmiş gibi yapsa da görsel açıdan kurmaca bir filmde olduğumuzu sürekli olarak hissettiriyor. Zaten filmin sonunda yapılan söyleşide yönetmen Frédéric Sojcher de filmin başrol oyuncularının fazlasıyla renkli, arka planın ise neredeyse siyah/beyaz gözükmesinin nedeninin bu olduğunu açıkça söyledi. Filmin asıl derdi sürükleyici bir hikayeyi anlatırken Amerikan Sineması ile Avrupa Sinemasını karşı karşıya getirmek. Zaten pek çok Avrupalı yönetmen ve oyuncu da filmde kendilerini canlandırarak katkı vermişler. Aslında gösterime girse meraklısının ilgi gösterebileceği başarılı bir film, izlenmeli.

Vittorio Meydanı’nında Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması (Scontro di Civiltà per un Ascensore a Piazza Vittorio / Clash of Civilization Over an Elevator in Piazza Vittorio):

Sadece adları ile ilk anda ilgi çeken kimi filmler vardır. Bu uzun isimli film de onlardan biriydi. Belki de bu yüzden festivalde yer alan yabancı filmler arasında en çok izlenenlerden biri oldu. Ama sonuç da hiç de hayal kırıklığı değildi neyse ki. Filmde Vittorio Meydanı’nda yer alan bir apartmanda yaşayan bir grup insanla tanışıyoruz. İçlerinde İtalyanlar olduğu gibi hatta onlardan daha da fazla, farklı farklı ülkelerden gelip İtalya’da ikamet eden insanlar var. Aralarında hem kişiliklerinden hem de milliyetlerinden doğan bazı çekişmeler varken bazen sıkı dostluklar hatta aşklar doğduğu da oluyor. Filmin başında bir süre karakterleri tanıyoruz, sonrasında aralarından birinin ölümü ile hikaye iyice şekillenmeye başlıyor. İyi yazılmış hikayesi ve başarılı karakterleri ile (bu karakterlerden İranlı Nurit’i Serra Yılmaz’ın canlandırdığını da ekleyelim) benim için uluslararası yarışmanın en iyi filmi idi. Tabii ki izlediklerim arasında (bu aradan gençlik jürisinin değerlendirmesinin de bu yönde olduğunu eklemeliyim).

Ateşkes (Waffenstillstand / Ceasefire):

Ateşkes, Irak’ta 24 saatlik bir ateşkes sürecinde Felluce’ye yardım götürmek isteyen beş kişilik bir grubu konu ediyor. Grupta iki gazetecinin olması, benzer savaşlarda gazetecilerin hikayelerini anlatan kimi Amerikan filmlerini akla getiriyor doğrusu. Zaten film de hareketli Amerikan aksiyon filmlerini andırıyor sıklıkla. Elbette ele aldığı konu, dönem ve mekan nedeniyle politik dokunuşları da var ama bunların üzerinde çok fazla da durmuyor. Açıkçası politik sosları da olan iyi bir aksiyon filminden daha öteye gitmediğini düşündüğüm bu filmin en iyi yönetmen ödülünü alması şaşırttı beni kendi adıma.

Bu filmlerin yanında yarışmaya Türkiye’den katılan Denizden Gelen filmini vizyona girdiğinde izlemiştim. Nesli Çölgeçen’in bu yeni filminin çok da başarılı olmadığını söylemekle yetineyim.

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Ulusal Yarışma: Çakal, Çoğunluk

Festivalde izleme fırsatı bulduğum ulusal yarışma filmleri ile bu yılki Altın Portakal izlenimlerine başlayalım.

Çakal: Bir arka sokaklar öyküsü Çakal. Babası ile anlaşamayan, annesini de filmin başında kaybeden Akın’ın (İsmail Hacıoğlu) İstanbul’un sokaklarından başlayan mafyanın içine dahil olma ve yükselme hikayesini izliyoruz filmde. Film sırasında Akın’ın duygularına dış ses aracılığı ile dahil oluyor ve çevresi ile giderek yabancılaşmasına, zaten bozuk olan psikolojik durumunun giderek daha da kötüye gitmesine tanıklık ediyoruz. Yarışmanın az sayıdaki ödül alamayan filmlerinden biri olan Çakal aslında fena bir film sayılmaz ama amaçladığı etkiyi yaratamıyor. Bir defa Akın karakterinin duygularını dış sese ihtiyaç duymadan yansıtabilse çok daha başarılı olurdu. Ayrıca oyunculuklar da çoğunlukla fazlaca abartılı (bu arada Erkan Can’ın da geçen senenin yarışma filmlerinden Kara Köpekler Havlarken ile hemen hemen aynı rolü oynadığını da belirtmek lazım). Filmin en büyük sorunlarından biri de finali. Filmin sonunda bir karakterin yaptığı bir eylem var ki (film önümüzdeki aylarda gösterime gireceği için ne olduğunu açık etmek istemiyorum) karakterin bu eylemi neden gerçekleştirdiğini anlamak mümkün değil. Yine de yarışmanın ön elemesini geçmeyi haketmiş bir film olduğu söylenebilir.

Çoğunluk:

Festivalde izlediğim diğer yarışma filmi ise en iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu ödülü ile yarışmanın öne çıkan filmi olan Çoğunluk idi. Film orta-üst sınıf bir ailenin tek oğlu Mertkan’ın hayatından bir kesit alıyor. Mertkan ve babası Kemal, filmin adındaki “Çoğunluk”un hakkını verircesine ülkemizde ne yazık ki çok fazla örneğini gördüğümüz iki kişilik. Kemal, uzaktan saygıdeğer bir inşaat işi yürüten çevresinin sevdiği bir adam ama biraz içine girdiğinizde hak-hukuk gibi kavramlara hiç itibar etmeyen, oğlunu ezen, dişini geçirebildiğine şiddet uygulamaktan çekinmeyen, azınlıklara karşı aşağılayıcı bir tavrı olan bir adam görüyoruz. Mertkan ise muhtemelen ilerde babası gibi olacak ama genç yaşta hayata son derece ilgisiz, babasına zoraki olarak yardım eden, arkadaşları ile gece alemlerine çıkan ama ondan da zevk almayan, kız arkadaşı ile ilgili tek umursadığı şey ise onunla yaptığı seks olan bir karakter. Doğrusu çizilen bu iki karakter de, onları canlandıran Bartu Küçükçağlayan ve Settar Tanrıöğen de çok başarılılar. Yine de filmin kimi sıkıntıları da var. Pek çok ilk filmde gördüğümüz çok fazla konuya değinme durumu bu film için de geçerli. Aslında filmin yapısı gereği çok da yapıştırma durmuyor bu konular ama yine de biraz daha kısıtlansa daha iyi olabilirmiş. Bir de bazı konularda karakterlerin tavırları son derece sahici iken bazen de fazlaca yapay kalıyor. Mesela Mertkan’ın aslında ondan hoşlanmadığı son derece belliyken kızın ona fazlasıyla tutulması inandırıcı gelmedi. Yine de yılın önemli filmlerinden olacak belli ki ve Seren Yüce’nin sonraki filmlerini de merakla beklememizi sağlayacak.

Festivalde izlediğim bu filmler dışında önceden de Siyah Beyaz ve Kavşak filmlerini izlemiştim. Doğrusu her ikisi de sevdiğim filmler olmuştu. Yine de sadece dört adet filme bakarak yorum yapmak doğru olmaz ama bu filmlerden birinin festivalin en önemli ödüllerini topladığı göz önüne alınırsa, genel olarak film seviyesinin son bir kaç yılki kadar güçlü olmadığı söylenebilir. Ama diğer filmlerin de vizyon şansı bulmasını beklemek ve tekrar değerlendirmek gerek elbette.

47. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin Ödülleri Sahiplerini Buldu

Çoğunluk Filmi Ekibi Altın Portakal’ı Alırken

Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde bu yıl genç sinemacılar öne çıktı ve ödüllerin büyük bir kısmını ilk filmini çeken yönetmenlerin filmleri kazandı. Çoğunluk filmi en iyi film, yönetmen ve erkek oyuncu ödüllerini alarak öne çıkarken, Press filmi de jüri özel ödülünü aldı (ki ilk defa böyle bir ödül veriliyor). Gecenin ilginç bir notu da Claudia Cardinalle’nin Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak filmi ile en iyi kadın oyuncu ödülünü almasıydı. Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

Ulusal Uzun Metrajlı  Film Yarışması:
En İyi Film: Çoğunluk
En İyi İlk Film: Gişe Memuru
Jüri Özel Ödülü: Press
En İyi Yönetmen: Seren Yüce (Çoğunluk)
En İyi Senaryo: İlksen Başarır –  Mert Fırat (Atlı Karınca)
En İyi Görüntü Yönetmeni : Ercan Özkan (Saç ve Gişe Memuru)
En İyi Müzik: Mircan (Karbeyaz)
En İyi Kadın Oyuncu: Claudia Cardinale (Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak)
En İyi Erkek Oyuncu: Serkan Ercan (Gişe Memuru) – Bartu Küçükçağlayan (Çoğunluk)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Ayşen Gruda (Kağıt)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Cengiz Bozkurt (Kavşak) Rıza Akın (Saç)
En İyi Kurgu: Gölgeler ve Suretler (Aylin Zoi)
En İyi Sanat Yönetmeni: Nihat Düşko (Hayde Bre)
Behlül Dal Jüri Özel Ödülü: Aram Dilbar (Press) –  Zeynep Oral (Atlı Karınca)
Dr. Avni Tolunay Jüri Özel Ödülü: Elvan Albayrak (Sinyora Enrica İle İtalyan Olmak)
Seyirci ödülü: Kavşak
SİYAD Ödülü: Gölgeler ve Suretler

Uluslararası Uzun Metrajlı Film Yarışması:
En İyi Film: Güzel Bir Hayatı Düşlerken (Cirkus Coloumbia) – Tumen Nehri (Dooman River) 
En İyi Yönetmen: Lancelot von Naso (Ateşkes / Waffenstillstand / Ceasefire)
En İyi Kadın Oyuncu: Emma Suares (Sineklik / La Mosquitera / The Mosquito Net)
En iyi Erkek Oyuncu: Nick Celile (Arnavut / Der Albaner / The Albanian)
Gençlik Jürisi Ödülü: Vittorio Meydanında Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması (Scontro di Civiltà per un Ascensore a Piazza Vittorio / Clash of Civilization Over an Elevator in Piazza Vittorio)
SİYAD Ödülü: Sineklik (La Mosquitera / The Mosquito Net)

Diğer Ödüller :
Halkın Portakalı: Son Helva (Karambol Ekibi)
En İyi Belgesel: Anadolu’nun Son Göçerleri: Sarıkeçililer (Yüksel Aksu)
En İyi İlk Belgesel: Ofsayt– Herkes uyurken
En İyi Kısa Film: Berf
Dijital Film Akademisi Ödüllü: Bisiklet – Teneke

Bu sene de festivali takip etme şansı buldum. İzlediğim az sayıdaki ulusal yarışma filminden biri Çoğunluk idi. Gerçekten başarılı bir film ancak bu yıl yarışmaya girmiş olması bir şans olarak değerlendirilebilir. Yoksa son bir kaç yılda karşımıza çıkan Hayat Var, Üç Maymun, Kosmos ya da Sonbahar gibi filmlerin rakibi olsa idi çok fazla şansı olmazdı diye düşünüyorum. Ödül kazanan diğer filmleri izleme şansım olmadığı için yorum yapamayacağım.

Uluslararası yarışmada ise daha fazla film izleme şansı buldum. Ancak yine de ödül kazanan pek çok filmi kaçırmışım. En iyi film ödülünü paylaşam Tumen Nehri iyi bir film olsa da beni çok fazla etkilememişti. Doğrusu benim izlediğim filmler içinde de en iyi bulduğum gençlik jürisi gibi Vittorio Meydanında Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması filmi olmuştu.

Festival ile daha detaylı değerlendirmeler yakında burada ve Gölge e-dergide olacak.

Dave Prowse (Darth Vader) Söyleşisi Gölge e-Dergi’de

Geçtiğimiz ay Türkiye’ye gelen Dave Prowse (Darth Vader) ile Gölge e-Dergi’ye özel bir söyleşi yaptık. Söyleşi Gölge e-Dergi’nin bu ayki sayısında yayınlandı. Dergiye pdf formatında http://www.mediafire.com/?2va7b1110tek5c7 adresinden, flash formatında ise http://issuu.com/golgedergi/docs/golgedergi37 adresinden ulaşabilirsiniz. Ayırca söyleşinin tam metni önümüzdeki ay bu sayfalarda da kendine yer bulacak.

SİYAD: Son Üç Ayın Top 10 Listesi (26 Eylül 2010)

26 Eylül haftasında yeni filmlerden Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere) filminin 6. sıradan SİYAD listesine dahil olduğunu görüyoruz. Ayrıca daha eski filmlerden Centilmen (The American) ve Saftrik Greg’in Günlüğü (Diary of a Wimpy Kid) de listenin son iki sırasına yerleşmişler. Deccal (Antichrist), 3 aylık süresini doldurup listeden çıkarken, Anneler ve Kızları (Mother and Child) ve Müşteri (Cliente) filmlerinin de liste dışında kaldığını görüyoruz.

Not: SİYAD bir kaç hafta web sitesinde haftalık listesini yayınlamadığı için karşılaştırmalar 5 Eylül haftasına göre yapılmıştır.

Sıra

Geçen Haftaki Sıra

Film Adı

Ortalama Notu
(4 üzerinden)

1

1

Başlangıç (Inception)

3.25

2

2

Oyuncak Hikayesi 3 (Toy Story 3)

3.17

3

3

Ciddi Bir Adam (A Serious Man)

3.11

4

4

Sıradan İnsanlar (Ordinary People)

3

5

6

Çılgın Hırsız (Despicable Me)

2.92

6

Annemi Öldürdüm (J’ai Tué Ma Mere)

2.78

7

7

Son Kahraman (John Rabe)

2.57

8

8

Karate Kid (The Karate Kid)

2.4

9

Centilmen (The American)

2.4

10

Saftrik Greg’in Günlüğü (Diary of a Wimpy Kid)

2.38

Star Wars Üç Boyutlu Olarak Geliyor

Bir süredir Star Wars serisinin üç boyutlu olarak tekrar sinema salonlarını şenlendireceği konuşuluyordu. Sonunda resmi olarak da açıklandı. 2012 yılında Episode 1: The Phantom Menace‘den başlamak üzere serinin altı filmi de üç boyutlu olarak yeniden düzenlenmiş bir şekilde sinemalara gelecek. Son karşımıza çıkan örneklerden, iki boyutlu olarak çekilen filmlerin sonradan üç boyutlu hale getirilmesinin iyi sonuç vermediğini biliyoruz ama yeni teknoloji meraklısı George Lucas bu konuda daha özenli çalışılmasını sağlayacaktır mutlaka. Hem zaten konu Star Wars olunca ne olursa olsun salonları dolduracak epeyce kişi vardır.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.327 hits
Ekim 2010
P S Ç P C C P
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.