20 Eki 2010 için arşiv

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Pelikülün İzinde: Enis Aldjelis-Doğunun Çiçeği, Kayalığın Altında

Pelikülün İzinde başlıklı bölüm bu yılki Altın Portakal’ın en ilginç bölümlerinden biriydi. Sessiz sinema döneminden gelen ve yıllarca kaybolduğu düşünülen dört filmin gösterildiği bu bölümde iki film izledim:

Enis Aldjelis, Doğunun Çiçeği (Enis Aldjelis, die Blume des Ostens / Enis Aldjelis, Flower of the East):

1917 yapımı yıllardır kayıp olarak bilinen bu film yakın zamanda Hollanda’da bulundu ve restore edildi. Böyle bir filmin varlığı biliniyordu belki ama herhalde yakın zamana kadar izleyen pek kimse yoktu. O kadar ki 93 dakikalık bir film olmasına karşın IMDB’de kısa film olarak geçiyor. Filmin bizim için önemli bir noktası da İstanbul’da çekilmiş olması. Film sadece bu iki özelliğiyle bile ilgiyi hakediyor. Doğruyu söylemek gerekirse konusu, oyunculukları ya da sinema tarihi açısından da fazlaca ilgiyi hakeden bir tarafı yok. Gece hayatına düşkün Ahmet Bey, babasının ölüm döşeğinde kendisine söylediklerini dikkate alarak dilenci kılığında sokaklarda dolaşmaya başlar ve burada Enis Hanım’a aşık olur. Birbirlerini seven gençler evlenirler ama kötü adamlar aralarına girer ve bir takım yanlış yönlendirmelerin de etkisiyle mutlulukları bozulur ve olaylar gelişir. O yıllar için bile eskimiş bir konu olarak değerlendirilebilir. Bu nedenle normalde o yılların İstanbul’una nostaljik bir bakış atmak isteyenler ve sinema tarihine özel bir ilgi duyanlar dışında tavsiye edeceğim bir film olmazdı.

Ama (büyük bir ama), bu film Altın Portakal’da Baba Zula’nın canlı müziği eşliğinde gösterildi ki işte bu filmi izlemek için çok büyük bir neden. Zaten sırf Baba Zula’nın müziği nedeniyle böyle bir filme hiç ilgi duymayacak seyircileri bile salonda gördük (hatta bir kısmının bir film gösterimi olacağından bile haberi yoktu). Aslında Baba Zula film için özel besteler yapmamıştı sanki. Belki aralarda biraz vardı ama çoğunlukla eski eserlerini duyduk. Yine de belli ki film üzerinde çalışmışlar ve müzik yaparken bir film müziği yaptıklarının bilincinde idiler. Sadece vokalli bazı şarkıların filme çok oturmadığını söylemek gerek. Ayrıca film sonunda 15-20 dakika kadar Baba Zula’nın filmden bağımsız performansını da izledik ki bence o da çok başarılıydı ve iyi bir final oldu. Yine de kimi sinemaseverlerin de buraya sadece film izlemek için geldik, bu sondaki şovun sırası mıydı diye düşündüklerini de biliyorum.

Kayalığın Altında (Beyond the Rocks):

1922’de çekilen bu film ise benzer şekilde uzun süre kayıpken yine Hollanda’da bulunan bir film. Üstelik başrollerinde dönemin iki starı olan Rudolph Valentino ve Gloria Swanson oynadığı halde kaybolmuş bir filmden bahsediyoruz. Bu film için de bu iki oyuncuyu bir arada görmenin keyfini yaşamak için izlenmesi gereken bir film demeli. Elbette bugüne göre çok farklı bir oyunculuk tarzından bahsediyoruz ama yine de her ikisi de kendilerindeki o star kumaşını filme yansıtıyorlar. Zaten film öncesinde ufak bir sunumunu izlediğimiz Martin Scorsese de benzer bir yorum yapıyordu.

Filmin konusuna baktığımızda ise çok farklı bir şey görmüyoruz. Mecburiyetlerden dolayı zengin ve yaşlı bir adamla evlenen genç bir kız ve sonradan aşık olduğu bir asilzadeden oluşan bir aşk üçgenini izliyoruz. Çok orijinal bir konu değil belki ama gayet iyi anlatılmış. Dönemi için iyi bir film, günümüzde de hala izlenebilir bir seviyede olduğunu söylemek lazım.Görüntüler de epeyce elden geçirilmiş olsa da hasarlı yerleri de belirliydi. Ama asıl problem ses bandında yapılan restorasyon çalışması idi. Arka plan için bir müzik yazılmış ve bu standart bir uygulama zaten. Ama bir de arka plan sesleri eklenmiş ki bu hiç hoş olmamış kanımca. Sessiz bir filmde arkada çatal bıçak sesleri, fısıldaşmalar ya da ezan sesleri duymak gereksiz, daha da ötesi kötü olmuş.

Reklamlar

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Sosyopolitik Sinema: Onu Beklerken

Festivalin Sosyopolitik Sinema olarak adlandırılan bölümünde 3 film yer almaktaydı. Bu filmler arasından Onu Beklerken adlı filmi izledim:

Onu Beklerken (L’uomo Che Verrà / The Man Who Will Come):

2. Dünya Savaşı’nın son yıllarında bir İtalyan köyü. Bir yandan Alman kuvvetleri bir yandan da partizanların gölgesinde olabildiğince normal bir hayat sürmeye çalışan aileler ve filmin odağında dilsiz bir kız çocuğu, Martina. Bir kez daha önemli bir dönemi bir çocuğun bakış açısından yansıtmaya çalışan bir film var karşımızda ama bu kez başarılı bir örnek. Her ne kadar filmin merkezinde Martina rol alsa da diğer karakterler ve aralarındaki ilişkilere de yeteri kadar yer verilmiş. Filmin ilk yarısında dönemin atmosferi çizilirken ikinci yarıda gerçekten yaşanmış bir olay devreye girerek iç burkan bir finale doğru ilerliyor film. Gerçekten güçlü bir yapım olduğu söylenmeli. Zaman zaman Hristiyanlık ile ilgili çok fazla imge olması ve Alman askerlerinin katıksız kötü olarak çizilmesi dışında çok fazla rahatsız edici bir tarafı olmadı.

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Uluslararası Özel Gösterim: Bitmeyen Yaz

Bitmeyen Yaz (Kak ya Provyol Etim Letom / How I Ended This Summer):

Küçük bir ada ve üzerinde meteorolojik çalışmalar yapan iki adam. Biri bu konuda deneyimli, diğeri yeni mezun bu iki kişi günlerini, haftalarını hatta aylarını rutin işlerini yapmakla geçirirler. Yine de günlerini renklendirmek için bir şeyler de yaparlar. Yaşlı adam arada balığa çıkarken genç adamsa bol bol müzik dinler, adadaki çeşitli materyaller ile kendine oyunlar uydurur. Günler böyle geçip giderken gelen bir telefon olayları değiştirir. Aslında festivalin en iyilerinden olan bu film söz konusu telefon konuşmasında bahsedilen olay olmayıp da sadece iki adamın rutin hayatlarına odaklanmış olsaydı da gayet başarılı olacaktı. Çünkü çoğunlukla bulundukları durumun yarattığı his üzerine giden bir film. Sadece iki oyuncunun göründüğü ve çoğunlukla tek bir mekanda geçen bir film çekmek zor iş. Hem de bu kişiler arasında geçen diyalog miktarı da son derece azken. Üstelik filmin 120 dakikalık uzunca bir süresi var. Ama yönetmen Aleksei Popogrebsky bu işin altından başarıyla kalkmayı bilmiş. Yine de tam da belirttiğim nedenlerden dolayı herkese göre bir film olmadığını söylemeli.

Antalya Altın Portakal 2010 İzlenimleri – Uluslararası Yarışma: Suskun Ruhlar, Gökkuşağının Yankısı, Tumen Nehri, Hitler Hollywood’da, Vittorio Meydanı’nda Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması, Ateşkes

Bu yıl uluslararası uzun metrajlı film yarışmasında 6 film izleme fırsatı buldum:

Suskun Ruhlar (Ovsyanki / Silent Souls):

İki yakın arkadaş uzun bir yolculuğa çıkarlar. Aralarından birinin karısı ölmüştür ve onu geleneklerine uygun bir şekilde toprağa vermek istemektedirler. Bu yolculuk boyunca iki arkadaş pek çok şey paylaşırlar. Başarılı bir hikayesi olsa da Suskun Ruhlar’ın temel özelliği bizi hiç bilmediğimiz bir kültürün ritüelleri ile tanıştırması. Rusya’da yaşayan Merya adlı topluluğun pek çok ilginç geleneği olduğunu görüyoruz film boyunca. Ancak bu gelenekleri bilenler de filmden zevk alacaklardır. Çünkü son derece başarılı çekilmiş sahneleri var. Örneğin kadının defnedilmek üzere hazırlanırken baştan aşağı temizlenip süslendiği tek planlık sahne görülmeye değer bir sahneydi. Doğrusu Suskun Ruhlar ödüllerde de pay sahibi olabileceğini düşündüğüm bir filmdi. Ama olmadı. Yine de sadece festivallerde görülebilecek bu film, başka bir festivalde yakalanırsa kaçırmamalı.

Gökkuşağının Yankısı (Sui Yuet San Tau / Echoes of the Rainbow):

1960’ların sonlarında İngiliz himayesindeki Hong-Kong. 4 kişilik bir aile olan Law ailesi. Yuvasına her şeyden çok değer veren ayakkabıcı bir baba, güçlü bir karaktere sahip otoriter bir anne, hem derslerinde başarılı hem başarılı bir sporcu olan ve herkesin hayran olduğu bir oğul ve ara sıra çevreden bir şeyler aşıran, dışarıdan kendini soyutlamak istediğinde kafasına bir cam fanus geçirip etrafta dolaşan bir ufaklık. Film boyunca bu ailenin kimi zaman eğlenceli, kimi zaman trajik hayatına ailenin en küçüğü “Big Ears”ın gözünden tanıklık ederken bir yandan da dönemin küçük bir panoramasını görüyoruz. Gayet iyi çekilmiş bir popüler film örneği ama keşke finaline doğru giderek duygu sömürüsü tarafına kaymasaymış.

İzlendikten sonra iz bırakacak bir film değil Gökkuşağının Yankısı ama film sonrasında yapımcı ile yapılan söyleşide filmin yönetmen/senaryo yazarı Alex Law için ayrı bir önemi olduğunu öğrendik. Dikkat edilirse yönetmen ve filmdeki ailenin soyadı aynı. Zaten filmi bakış açısından izlediğimiz “Big Ears” yönetmenin ta kendisi imiş ve filmin büyük kısmı da onun anılarına dayanıyormuş.

Tumen Nehri (Dooman River):

Filme adını veren Tumen Nehri, Kuzey Kore ve Çin arasındaki sınırı oluşturuyor. Kuzey Koreli pek çok insan para kazanmak ümidiyle bu sınırı geçip Çin’de kendilerine bir şans yaratmaya çalışıyorlar. Tıpkı dünyanın pek çok yerindeki benzer öykülerde olduğu gibi bu durum hüzünlü hikayelere yol açıyor. Bu filmde de bu sınır noktasında yolları birbiriyle kesişen üç çocuğun hikayesini görüyoruz. Hasta kardeşine bakabilmek için Çin’e geçen küçük bir çocuk, orada arkadaş olduğu Çinli bir çocuk ve onun dilsiz ablası. Filmin hikayesi bu üçlü etrafında şekilleniyor. Yarışmada en iyi film ödülünü de paylaşan filmlerden biri olan Tumen Nehri için kötü bir film demek mümkün değil ama kişisel olarak çok içine giremediğim ve beni çok etkilemeyen bir film olduğunu söylemem lazım. Kimi zaman çocuklar üzerinden sosyal bir durumun anlatılması olayını biraz kolaya kaçmak olarak buluyorum. Doğrusu bu film için de benzer bir durum geçerli oldu benim için. Yine de bu tip filmleri sevenler izlemeli elbette.

Hitler Hollywood’da (Hitler à Hollywood / Hitler in Hollywood):

Festivalin ya da yarışmanın en iyi filmi değil belki ama bir sinemaseverin mutlaka hoşlanacağı bir film Hitler Hollywood’da. Filmde Pulp Fiction ile tanıdığımız Maria de Medeiros, bir belgesel çekerken Luis Aramchek adlı bir yönetmenin 1939’da çektiği ama bugün kaybolmuş bir filmin bazı görüntülerine ulaşır ve bu filmin izini sürerken işin içine Hitler’in de girdiği gizemli olayların perdesini indirmeye başlar. Kimi gerçek karakterlerin kullanıldığı kurmaca bir film bu. Hikaye olarak gerçekmiş gibi yapsa da görsel açıdan kurmaca bir filmde olduğumuzu sürekli olarak hissettiriyor. Zaten filmin sonunda yapılan söyleşide yönetmen Frédéric Sojcher de filmin başrol oyuncularının fazlasıyla renkli, arka planın ise neredeyse siyah/beyaz gözükmesinin nedeninin bu olduğunu açıkça söyledi. Filmin asıl derdi sürükleyici bir hikayeyi anlatırken Amerikan Sineması ile Avrupa Sinemasını karşı karşıya getirmek. Zaten pek çok Avrupalı yönetmen ve oyuncu da filmde kendilerini canlandırarak katkı vermişler. Aslında gösterime girse meraklısının ilgi gösterebileceği başarılı bir film, izlenmeli.

Vittorio Meydanı’nında Bir Asansörde Medeniyetler Çatışması (Scontro di Civiltà per un Ascensore a Piazza Vittorio / Clash of Civilization Over an Elevator in Piazza Vittorio):

Sadece adları ile ilk anda ilgi çeken kimi filmler vardır. Bu uzun isimli film de onlardan biriydi. Belki de bu yüzden festivalde yer alan yabancı filmler arasında en çok izlenenlerden biri oldu. Ama sonuç da hiç de hayal kırıklığı değildi neyse ki. Filmde Vittorio Meydanı’nda yer alan bir apartmanda yaşayan bir grup insanla tanışıyoruz. İçlerinde İtalyanlar olduğu gibi hatta onlardan daha da fazla, farklı farklı ülkelerden gelip İtalya’da ikamet eden insanlar var. Aralarında hem kişiliklerinden hem de milliyetlerinden doğan bazı çekişmeler varken bazen sıkı dostluklar hatta aşklar doğduğu da oluyor. Filmin başında bir süre karakterleri tanıyoruz, sonrasında aralarından birinin ölümü ile hikaye iyice şekillenmeye başlıyor. İyi yazılmış hikayesi ve başarılı karakterleri ile (bu karakterlerden İranlı Nurit’i Serra Yılmaz’ın canlandırdığını da ekleyelim) benim için uluslararası yarışmanın en iyi filmi idi. Tabii ki izlediklerim arasında (bu aradan gençlik jürisinin değerlendirmesinin de bu yönde olduğunu eklemeliyim).

Ateşkes (Waffenstillstand / Ceasefire):

Ateşkes, Irak’ta 24 saatlik bir ateşkes sürecinde Felluce’ye yardım götürmek isteyen beş kişilik bir grubu konu ediyor. Grupta iki gazetecinin olması, benzer savaşlarda gazetecilerin hikayelerini anlatan kimi Amerikan filmlerini akla getiriyor doğrusu. Zaten film de hareketli Amerikan aksiyon filmlerini andırıyor sıklıkla. Elbette ele aldığı konu, dönem ve mekan nedeniyle politik dokunuşları da var ama bunların üzerinde çok fazla da durmuyor. Açıkçası politik sosları da olan iyi bir aksiyon filminden daha öteye gitmediğini düşündüğüm bu filmin en iyi yönetmen ödülünü alması şaşırttı beni kendi adıma.

Bu filmlerin yanında yarışmaya Türkiye’den katılan Denizden Gelen filmini vizyona girdiğinde izlemiştim. Nesli Çölgeçen’in bu yeni filminin çok da başarılı olmadığını söylemekle yetineyim.


Sinema Manyakları, Gezici Festival'i destekliyor.

Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 262.217 hits
Ekim 2010
P S Ç P C C P
« Eyl   Kas »
 123
45678910
11121314151617
18192021222324
25262728293031
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.
Reklamlar

%d blogcu bunu beğendi: