Archive Page 31

İntikamcılar Gelirken: The Incredible Hulk (2008)

The Avengers filmi öncesinde bu filmde buluşan kahramanların ayrı ayrı hikayelerini anlatan filmlere bakmaya 2008 tarihli The Incredible Hulk ile devam ediyoruz. Bu yazıların filmi izleyenlere bir hatırlatma, kaçıranlara da aradaki bağlantıları kurma açısından yardımcı olma amacı taşıdığı için filmin sonuna dair bilgiler içerdiğini hatırlatalım.

Ang Lee’nin yönettiği 2003 yapımı Hulk, çizgi roman severleri tatmin eden bir uyarlama olmamıştı. Bu filmin adı her geçtiğinde belirttiğim gibi kişisel olarak o filmin çok iyi bir uyarlama olduğunu düşündüğümü söylemeliyim. Elbette benim gibi düşünen kişilerin sayısı az olduğu için bu fikrimiz Marvel Studios tarafından çok önemsenmiyordu. 2008 yılında yepyeni bir kadro ile bir önceki filmden bağımsız bir Hulk uyarlaması izliyorduk. Bu film yeni oluşan Marvel dünyasının ikinci filmi olacaktı.

Bu filmde Hulk’un doğuş hikâyesini başlangıç jeneriği sırasında izliyorduk. Dr. Bruce Banner’ın ne şekilde Hulk olduğu, Betty Ross ile aşkını ve onun babası General Thunderbolt ile düşmanlıkları ve Banner’ın kaçmak zorunda kalması birkaç dakika içinde hızlı bir şekilde gözlerimizin önünden geçiyordu. Bu olaylardan beş yıl sonra Bruce Banner, Rio de Janerio’da saklanmakta ve kendisini olaylar karşısında sakin olup Hulk’a dönüşmemeye zorlamaktadır. Ama General Ross onun yerini bir şekilde tespit eder ve onu yakalaması için Emil Blonsky adlı askeri peşinden gönderir. Hulk’a dönüşen Banner, Blonsky ve askerlerinden rahatlıkla kaçar.

Bu olay sonrası Amerika’ya geri dönen Banner, Betty ile tekrar buluşurken, Blonsky de güçlenmek ve Hulk’la başedebilmek için önce süper-asker serumu sonra da Banner’ın kanından alınan bir örneği alarak giderek güçlenir. Ancak bu iki maddenin birleşimi sonucu o da Abomination adı verilen bir yaratığa dönüşür. Bu yaratık Hulk’dan daha güçlüdür ama insana dönüşme şansı da yoktur. Filmin finalinde Hulk ve Abomination büyük bir kavgaya tutuşurlar ve bu kavganın galibi Hulk olur. Bu olay sonrasında Banner, Hulk’a dönüşmenin zaman zaman bir ihtiyaç olabileceğini anlayarak artık Hulk’dan tamamen vazgeçmek değil, bu değişimin kendi kontrolü altında olması hedefine yönelir.

Filmin jenerik sonrası sahnesinde ise bu kez Tony Stark’ı görürüz. General Ross ile buluşan Stark ona bir takım oluşturmakta olduklarını söyler.

2003 yapımı filmde Eric Bana iyi bir Bruce Banner olmuştu. Burada senaryoya da katkıda bulunan Edward Norton da her zamanki gibi çok iyi bir performans çıkarıyordu ve Eric Bana’yı aratmıyordu. Tim Roth ve William Hurt gibi isimler de elbette başarılıydı. Liv Tyler da üzerine düşeni yapıyordu ama film, yönetmen Louis Leterrier’in ne kadar fazla aksiyon, o kadar iyi film anlayışının kurbanı oluyordu. Böyle olunca yönetmenin diğer filmlerinde olduğu gibi bu film de bir aksiyon karmaşasına dönüşüyordu. Aslında hem Norton hem de Leterrier, filmin hikâyesine daha detaylı yer ayırılabilmesi için 20 dakika kadar uzun olması gerektiğini düşünüyorlardı ama bu da stüdyo tarafından kabul görmedi. Belki öyle olsaydı daha iyi bir film ortaya çıkabilirdi.

Bu filmin de The Avenges ile bağlantılarına bir göz atalım:

  • Filmin The Avengers ile en büyük bağlantısı çıkartılmış sahnelerden birindeydi aslında. O sahnede Banner, Captain America’nın donmuş bedeni ile karşılaşıyordu.
  • Televizyon dizisinde Hulk’u canlandıran Lou Ferrigno, bu filmde de Hulk’un sesiydi. The Avengers filminde de öyle oldu.
  • Filmin açılış jeneriğinde pek çok ufak detay mevcut. Örneğin bir dokümanda Nick Fury adını görmek, bir başkasında Richard Jones adına rastlamak mümkün (Rick Jones çizgi romanda Banner’ın en yakın arkadaşıdır, aslında filmde de olması düşünülmüş ama sonradan senaryodan çıkarılmış). Ayrıca silahların çizimleri ile ilgili bir başka dokümanın da Stark Industries’e ait olduğunu yakalayabiliyoruz.

Bu filmle ilgili son not olarak her ne kadar Marvel’in sinemadaki ortak evreninin ikinci filmi olsa da ayrıntılara dikkat edilirse olayların üçüncü film olan Iron Man 2 filminden sonrasına sarktığını fark etmek mümkün. Bir sonraki yazımız bu filmle ilgili olacak.

Not: The Avengers ülkemizde Yenilmezler adı ile gösterime girdi. Oysa biz çizgi roman tutkunları, onları İntikamcılar olarak tanıyoruz. Bu nedenle başlıkta İntikamcılar olarak kullandım. Ancak çoğunlukla İngilizceleri bilindiği için yazının içinde karakter ve film isimlerini bu şekilde kullanmayı tercih ettim. Bilginize.

Bu yazı, Gölge e-Dergi’nin Mayıs 2012 sayısında yayınlanan yazının gözden geçirilmiş bir bölümüdür.

İntikamcılar Gelirken: Iron Man (2008)

The Avengers filminin DVD ve Blu-Ray’inin piyasaya çıkması nedeniyle bu filmle ilgili hazırlamış olduğum, farklı mecralarda yayınlanmış olan yazıları Sinema Manyakları’ndan paylaşmaya karar verdim. Avengers’a yol açan ve Marvel’in sonradan Phase 1 olarak tanımladığı gruptaki filmlere dair yazdığım yazılardan başlayalım.

Öncelikle The Avengers filminin fikrinin ortaya çıkışı ve bu yoldaki ilk film olan Iron Man.

İntikamcılar Gelirken

Çizgi roman dünyasının en büyük yayınevlerinden Marvel Comics’in yayınladığı çizgi romanlar uzunca bir süredir televizyon ve sinema dünyasında çeşitli uyarlamalarla karşımıza çıkıyor. Her ne kadar çizgi romanla çok ilgisi olmasa da 1944 yılındaki Captain America filmleri bunların ilk örnekleri. Ancak Marvel uzunca bir süre film uyarlamaları konusunda en büyük rakibi DC Comics’in bir adım gerisinde kalmıştı. 1960’lardan itibaren Batman dizisi, Superman ve Batman filmleri ile sinema uyarlamaları konusunda DC Comics kahramanlarını başarılı filmlerde görürken, Marvel’in 2000’lerin başına kadar bu alanda tek akılda kalan işi Bill Bixby ve Lou Ferrigno’nun Bruce Banner ve Hulk’u canlandırdıkları The Incredible Hulk dizisi olmuştu. Marvel kahramanlarının sinema maceraları ise genellikle başarısız denemeler olmuştu.

2000’lerle birlikte bu durum değişmeye başladı (aslında1998 yılında gösterime giren Blade’i de başarılı bir Marvel uyarlaması olarak sayabiliriz ama o çok bilinen kahramanlardan biri olmadığı için gözardı da edebiliriz). X-Men ve Spider Man serileri, özellikle ilk iki filmleri ile hem eleştirmenlerden hem de çizgi roman fanlarının büyük bir kısmından tam not aldılar. Daredevil, Hulk ve Fantastic Four gibi kahramanlar da 2000’lerde beyazperdede yerini alan, kimi yönleri beğenilen, kimi yönleriyle sıradan bulunan yapımlar oldular. Ama iyisiyle kötüsüyle her yıl birkaç Marvel kahramanını sinemada görür olduk.

Ancak çizgi roman fanlarının aklında artık başka bir şey vardı. Farklı kahramanları aynı filmde görmek. Ne de olsa yıllarca çizgi romanlarda bu kahramanları bazen birbirlerine destek olurken, bazen de kapışırken görmeye alışmıştık. Hatta tümüyle farklı kahramanların toplandığı birlikler bile kurulmuştu. Ancak tüm bu karakterlerin sinema hakları farklı farklı stüdyolara verildiği için bunun gerçekleşmesi mümkün değildi. Hakları aynı stüdyoya verilen kahramanlar için bile onların hikâyeleri apayrı birer proje olarak düşünüldüğü için böyle bir şansımız yine olmuyordu.

Aslında 2004 yılından beri Marvel’in, Marvel Studios kapsamında kendi evrenini kurmak ve belli başlı karakterlerini buluşturmak planları vardı. Bu kapsamda her ne kadar filmleri yapılmamış olsa da hakları farklı stüdyolarda olan kahramanları bünyelerinde toplamaya başladılar. 2006 yılında Marvel Studios’un ilk bağımsız (bağımsız derken yapımda ve dağıtımda başka stüdyolarla ortaklıları vardı yine ama filmin ana ortağı ve tüm yaratıcı kararları alan kurum Marvel Studios idi) yapımı olarak Iron Man duyuruldu. Iron Man o güne kadar animasyon serisi dışında sinema ve televizyonda karşımıza çıkmayan bir karakter olduğu için sinema uyarlaması bir heyecan yarattı ama asıl önemlisi Marvel Studios’un bunun pek çok kahramanın buluşacağı İntikamcılar (The Avengers) filmi için ilk adım olduğunu açıklaması oldu. Mayıs 2008’de gösterime giren Iron Man ile birlikte aynı evrende geçen toplam 5 film izledik ve aradan 4 yıl geçtikten sonra Mayıs 2012’de beklediğimiz gün geldi, The Avengers filmini sinemalarımıza konuk ettik. Şimdi de İntikamcılar‘ı evlerimizde konuk edeceğiz.

Bu vesileyle Marvel evrenindeki filmleri bir gözden geçirelim, kısaca konularından, önemli noktalardan ve bu filmleri birbirine bağlayan ayrıntılardan bahsedelim istedik. Filmlerin hepsini izleyenlere bir hatırlatma, eksikleri olanlara da bilgilerini tamamlama fırsatı olur.

Iron Man (2008):

(Bu yazı filmin sonu ile ilgili gelişmeleri ele vermektedir)

Bu film Iron Man serisinin ilk filmi olduğu için beklenebileceği gibi karakterin doğuş öyküsüne tanıklık ediyoruz. Babasından kalan Stark Industries’i yöneten Tony Stark, muhteşem servetini gününü gün ederek harcamaktadır. Keyifli bir yaşam sürmeyi seven, kafasına hiçbir şeyi takmayan bu multimilyoner, şirketin yeni geliştirdiği bir silahı tanıtmak için Afganistan’da iken kaçırılır ve bu sırada ciddi şekilde yaralanır. Tony Stark bir keyif adamı olsa da aynı zamanda iyi de bir bilim adamıdır. Orada tanıştığı başka bir bilim adamı, vücudundaki şarapnel parçalarının kalbine ulaşmasını engelleyecek bir cihaz yapar ve onu Stark’ın vücuduna monte eder. Bu arada beraberce teröristler için silah yapar gibi gözükerek bir yandan da oradan kaçabilmek için bir zırh inşa ederler. İşte bu zırh Iron Man’in ilk modelidir. Arkadaşının ölümü pahasına teröristlerin elinden kaçan Stark, Amerika’ya döndüğünde artık şirketinin silah endüstrisine yatırım yapmayacağını açıklar. Babasının en yakın arkadaşı Obadiah Stane ise Stark’ın bu kararının yanlış olduğunu düşünmektedir.

Bu arada Tony Stark da zırhı ve kendisini ölümden koruyan düzeneği geliştirir ve kendisini kaçıran örgütün bir köyü yok etmesini engeller. Ama bu sırada Iron Man de Amerikan ordusu tarafından keşfedilmiş olur. Stark yakın arkadaşı Yarbay James Rhodes’a kimliğini açıklamak zorunda kalır. Aynı zamanda sekreteri Pepper Potts da olan bitenden haberdardır. Hatta Potts, Obadiah Stane’in Stark’ın arkasından bir takım dümenler çevirdiğini, onu şirketin başından indirmek hatta öldürmek istediğini keşfeder. İşin içine S.H.I.E.L.D. adlı bir devlet kuruluşundan gelen ajanlar da dâhil olmuştur.

Filmin finali Tony Stark ve Obadiah Stane arasındaki dövüş sahnesi ile yapılır. Her ikisi de zırhlarını kuşanmış olan bu iki kişi şehrin altını üstüne getirirler ve sonuçta elbette galip Iron Man olur. Artık Iron Man tüm Amerikan halkının merak ettiği bir kahraman olmuştur. Onun Tony Stark olduğuna dair dedikodular da başlamıştır. Bu söylentileri yalanlamak için yapılan basın toplantısında Stark anlık bir kararla Iron Man olduğunu açıklar ve film biter…

Acaba gerçekten biter mi? Marvel Studios’un The Avengers filmine doğru giden yolda her filmin son jeneriğinin sonrasına bir sahne koyması bir gelenek oldu adeta. Bu sahneler belki filmlere çok şey katmıyordu ama diğer filmlerle bağlantısının kurulması ve çizgi roman severlerin seveceği ayrıntıların verilmesi açısından önemli sahnelerdi. Iron Man’in sonunda gördüğümüz sahnede gölgelerin arasından çıkan bir figür olarak ilk kez Nick Fury’yi görüyor ve onun Avengers’dan bahsettiğini duyuyorduk. Bu sahneyi gören çizgi roman fanlarının heyecanlanmaması imkânsızdı.

Genel olarak filme baktığımızda Robert Downey Jr.’ın oyunculuğunun filme çok şey kattığını söyleyebiliriz. Karakteri ele alış biçimi, Tony Stark’ın yüksek egosu ve kayıtsız kişiliğini çok iyi yansıtıyordu. Karşımızdaki çizgi romandakinden biraz daha eğlenceli bir karakterdi belki ama kökenlerine ihanet etmeyen bir Tony Stark tiplemesi çıkmıştı ortaya. Gwyneth Paltrow da kendisini uzun zamandır görmediğimiz kadar hoştu Pepper Potts olarak. Kötü adam kontenjanında Jeff Bridges’in Obadiah Stane’i ise biraz sönük kalmıştı ama bu zaten Iron Man’in doğuşunu anlatan bir hikâye olduğu için ağırlığın onda olması normaldi. Jon Favreau’un dinamik yönetimi ve filmin başarılı senaryosu Iron Man’i iyi çizgi roman uyarlamaları arasına sokuyordu.

Bir de bu filmin The Avengers, serinin diğer filmleri ve çizgi romanlarla bağlantılarının bir kısmına bakalım:

  • Elbette jenerik sonrası sahnede Nick Fury’in gözükmesi en büyük bağlantı idi.
  • Clark Gregg’in canlandırdığı S.H.I.E.L.D. ajanı Coulson’u ilk kez bu filmde görüyorduk. Aynı karakteri daha sonra Iron Man 2, Thor ve nihayet Avengers’da da görecektik.
  • Yarbay Rhodes’un kullanılmayan zırhlardan birine bakıp “bir dahaki sefere” demesi onu bir sonraki filmde War Machine karakteri olarak göreceğimizin bir göstergesiydi. Nitekim öyle de oldu.
  • Bir sahnede Tony Stark’ın laboratuvarında Captain America’nın kalkanını görüyorduk. Bu sahne fark edildiği anda fanlar arasında hemen popüler oldu zaten.

Çizgi romanlarda Iron Man’in en büyük düşmanlarından biri Mandarin’dir. Her ne kadar filmde onu görmesek de terör örgütünün adı Mandarin’in her parmağındaki farklı yüzüklere atıf yaparcasına “The Ten Rings” idi. Üçüncü Iron Man filminde Mandarin’in kendisini görmeyi de bekliyoruz.

İncelemelerimiz 2008 tarihli The Incredible Hulk  ile devam edecek.

Not: The Avengers ülkemizde Yenilmezler adı ile gösterime girdi. Oysa biz çizgi roman tutkunları, onları İntikamcılar olarak tanıyoruz. Bu nedenle başlıkta ve yazıda İntikamcılar olarak kullandım. Ancak çoğunlukla İngilizceleri bilindiği için yazının içinde karakter ve film isimlerini bu şekilde kullanmayı tercih ettim. Bilginize.

Bu yazı, Gölge e-Dergi’nin Mayıs 2012 sayısında yayınlanan yazının gözden geçirilmiş bir bölümüdür.

Metin Erksan (1929-2012)

Türk sinemasına pek çok başyapıt armağan eden Metin Erksan’ı geçtiğimiz Cumartesi günü (4 Ağustos 2012) kaybettik. 1929’da doğan Erksan, 1947’de sinema yazıları yazmaya başladı. 1952 yılında Aşık Veysel’in hayatını anlattığı Karanlık Dünya filmiyle yönetmenliğe başlayan Erksan, 50’lerin sonlarında çeşitli belgesel filmlere de imza attı. En verimli dönemi diyebileceğimiz 1960’larda ardı ardına Yılanların Öcü, Susuz Yaz, Suçlular Aramızda, Sevmek Zamanı ve Kuyu gibi çok başarılı filmleri sinemamıza kazandırdı. Bu filmler dönemin Türk sinemasının çok ötesinde, Avrupa filmleri ile rahatlıkla karşılaştırılabilecek seviyede filmlerdi. Nitekim Susuz Yaz, 1964 yılında Berlin Film Festivali’nde Altın Ayı ödülünü kazanarak, 2010 yılında Bal filminin aynı ödülü kazanmasına kadar Altın Ayı ödüllü tek filmimiz olarak kaldı.

1970’lerde daha ticari filmler çekmek durumunda kalan Erksan, bu dönemin sonunda çektiği Hamlet’in kadın bir karaktere dönüştürüldüğü ve bu yönüyle belki de dünya sinema tarihine geçmesi gereken Kadın Hamlet filmi ile ne yazık ki sinemaya veda etti. Ayrıca bu dönemde çektiği Exorcist uyarlaması Şeytan filmini de her ne kadar Erksan’ın tarzına uymasa da kült film sevenlerin atlamaması gerektiği hatırlatalım.

Erksan’ın filmografisindeki önemli bir parçanın da 1974-1975 yılları arasında TRT için çektiği Türk yazarlarının öykülerinden uyarladığı televizyon filmleri olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. 80’lerde de kimi televizyon filmleri çeken usta, film çekmeye devam etseydi bugün belki de sinema tarihimizde bir kaç tane daha çok yenilikçi filmler görmüş olacaktık.

Ustanın filmlerinin çok az bir kısmının DVD’de çıkmış olduğunu üzülerek belirterek bu önemli ismin filmlerini kendine yaraşır güzellikte versiyonlarla ev sinemasında görmek istedeğimizi söyleyelim.

Metin Erksan’ı sinemamızın belki de en iyi filmi Sevmek Zamanı‘ndan bir sahne ile saygıyla uğurluyoruz.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 7. Gün

Bamteli, Fas sinemasından gelen ve hayallerini gerçekleştirmeye çalışan genç bir müzisyeni anlatan bir film. İşin içinde bir aşk ve ayrılık hikayesi de var ama ağırlık müzikte. Bölgenin geleneksel müzikleri modern yaklaşımla ele alınıyor. Film olarak çok çok başarılı değil belki ama keyifle izleniyor. Başrol oyuncusu da aslında müzisyen olmadığı halde bunu hiç çaktırmamış.

Aykırı kişiliklerin gerçek hayat hikayelerini anlatan filmler işin başında yola avantajlı başlıyorlar. Güney Afrikalı şair Ingrid Jonker’in hayatını anlatan Siyah Kelebekler de böyle bir film. Jonker’in fırtınalı aşk yaşamı, ırkçılığa karşı duruşu, babası ile ilişkileri, akıl hastanesi günleri ve ihtiharı film için yeterli malzeme oluşturmuş. Yönetmen Paula van der Oest, çok ışıltılı olmasa da eli yüzü düzgün bir üslüp tutturunca ortaya iyi bir biyografi filmi çıkmış. Başrolde Carice van Houten’ın aksamayan oyunu da filme değer katıyor. Festivalin iyi filmlerinden biriydi.

Naomi Kawase’nin yeni filmi Kırmızı (Hanezu) bir kaç katmanda okunabilecek bir film. Japon tarihi ve geleneklerine yapılan referansları ve defalarca tekrarlanan dağların aşkı metaforu tam kavrayamadığımı itiraf etmeliyim. Ama geri kalan kısmı da filmi sevmeme yetti. Ön plandaki iki erkek arasında kalan kadının hikayesi ilk bakışta çok bildik. Ancak karakterlerin hayata karşı duruşlarını gördükçe film ilginçleşiyor. Filme adını veren kırmızının tonlarının filme yayılışı da hoş. Zaten görsel yanı çok kuvvetli filmin. Hikaye ile de uyum sağlayınca ağır temposuna rağmen ilgiyle izleniyor.

Festivalin son gününde izlediğim filmlerden genel olarak memnun kalmışım. Festivalde son izlediğim filmi Unutulan Topraklar‘ı da sevdim. Çernobil’deki patlamanın olduğu gün bölgeye çok yakın olan Prypiat’da yaşananları ve 10 yıl sonra aynı bölgede neler olduğunu anlatıyor film. Filmin asıl güçlü yanı patlamanın olduğu gün yaşananların anlatıldığı kısım. O gün evlenen çiftin aynı zamanda beraber son günleri olması ve sızıntının farkında olup umutsuzca çevresindeki insanları korumaya çalışan, kendisi bölgede kalsa da ailesini uzaklaştıran adam etkileyici hikayeler. 10 yıl sonrasının hikayesi o kadar başarılı değil ama ilk yarı filmi kurtarıyor. Ayrıca Olga Kurylenko’yu da güzel kadın kontenjanı dışında izlediğimiz ender filmlerden (yine güzel o ayrı da güzelliği için oynatılmamış).

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 6. Gün

Festivalin bitmesine bir gün kala izlediğimiz Ivan’ın Kadını güzel bir sürpriz oldu. Film, küçük yaşta kaçırılan bir kız çocuğunu anlatıyor. Daha doğrusu kız ve onu kaçıran adamın ilişkilerini. Böyle bir filmde adamı sapık, kızı da çaresiz bir kurban olarak çizmek çok kolay olurdu. Halbuki burada adamın çaresizliği ve zavallılığı ve hürriyeti kısıtlanmış olsa da kızın zaman zaman ipleri ele alması çok başarılı verilmiş. İkili arasındaki ilişkinin dengesi zaten çok enteresan bir noktada, bir de kızın ergenlik dönemi işin içine girince denge iyice değişiyor. Yönetmenin dediği gibi ilişkinin kaçıran-kaçırılan tarafı ile sevgili tarafı var. Bir taraf yükselince öbür taraf iniyor. Filmin bazı seyircileri rahatsız edecek sahneleri olduğunu da söylemeli. Cinselliği yeni keşfeden bir kızın bunu kendisini kaçıran adamla yaşaması bıçak sırtı bir durum. Ama yönetmen konuyu ince ince ve kapsamlı bir şekilde işlemiş. Söyleşide hiç farketmediğim kimi ayrıntılar üzerinde de düşündüğünü anladım. Filmi izledikten sonra 3 FIPRESCI adayım arasına girmişti. Jüri de beğenmiş ki, bir gün sonra ödülü de aldı.

Rif Aşıkları, adında aşk geçip de hikayesindeki aşka beni inandıramayan filmlerden biri oldu. Ana karakterimizin aşkı araması, kendisini Carmen ile özdeşleştirmesi tamam da uyuşturucu işindeki birine aşık olması inandırıcı gelmedi. Filmin hikayesi seyirciyi yakalamayınca başarılı görüntü yönetimi ya da tarzı da çok önemli olmadı benim için. Kötü bir film diyemem ama muhtemelen ilerde festivalin hatırlayacağım filmlerinden biri olmayacak.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 5. Gün

İspanya, adını aldığı ülkeyi bir sahnede bile görmediğimiz bir film. Film, İspanya’ya gitmeye çalışan ama bir kaza sonucu Avusturya’da kalan bir adamı anlatıyor. Yine bir göçmen hikayesi yani. İşin içine bir de bir kadın ve onun eski kocası da girince ilginç bir aşk hikayesi de başlıyor. Bir de tefecilere borçlanmış, para bulmak için sürekli kumar oynayan ama iyice batan bir adamın hikayesi var ortada. Bu hikaye diğerinden çok kopuk ilerliyor. Ama sadece görünüşte öyle. Yönetmen finalde bir hamle yaparak hikayeleri bağlıyor ve filmin değerini yükseltiyor.

Tek Aşk, 3 kişilik bir aşk hikayesi. Yıllar önce bir kıza tutulan iki sıkı arkadaş var merkezde. Bu üçlü, orta yaşlarında bir kez daha karşılaşıyorlar. Hem ilk gençlikte hem de orta yaşta yaşanan aşkların farklı duyarlılıkları başarıyla işlenmiş. Özellikle genç oyuncular gayet iyi. Yine de son dönem izlediğimiz filmlerden Elveda İlk Aşk’ın gençlik aşkı ve sonrasını daha iyi anlattığı söylenebilir.

Kumların Fısıltısı 2001 yapımı bol ödüllü bir filmdi. Ümitliydim aslında ama bana pek hitap eden bir film olmadı. Film, ülkelerindeki çatışmalar dolayısıyla evlerini terk etmek zorunda kalan bir anne kızın öyküsü. Açıkçası Endonezya gibi farklı bir coğrafyadan gelmesi dışında beni çok fazla ilgilendiren bir tarafı olmadı. Hatta; festival itirafları no:2: evet, bu filmde de uyukladım bir miktar.

Jan Açılıyor, 50 yaşından sonra lezbiyen olduğunu farkeden bir kadının toplumda farklı noktalardaki lezbiyenlerle yaptığı söyleşiler toplamından oluşan bir belgeseldi. Zaman zaman eğlenceli bir yapım ama bir belgesel olarak doyurucu olduğu söylenemez. Toplumda rol model olan lezbiyenlerle konuşmak gibi bir iddiası var ama benim aralarında tek tanıdığım Meredith Baxter idi. Ayrıca özellikle lezbiyen dünyasına özel deyimlerle ilgili bölüm fazlasıyla uzun tutulmuştu.

Sakallı Adam, kendisini erkek gibi hissettiğini babasına nasıl açıklayacağını düşünen bir kız üzerine orta karar bir kısa film. Onun da bol ödülü var ama çok da iyi değildi doğrusu.

Şeytan, Polonya’dan gelen ilginç bir filmdi. Bir manastırdaki genç bir rahibeyi merkeze alan film, önce daha geleneksel düşünen baş rahibe ile modern düşünen rahip araındaki çekişmeyi odağına alıyordu. Ama film ilerledikçe, gelen yeni rahip dini kendine göre yorumlayarak inançlı insanları kendi isteğine göre yönlendiriyor (tanıdık mı geldi…). Daha başarılı bir film olabilirdi belki ama körü körüne bir inancın ne kadar farklı yönlere doğru yönlendirilebileceği üzerine önemli bir yapım. Festivalin konuklarından olan yönetmen Barbara Sass da asıl derdinin din değil manipülasyon meselesi olduğunu söyledi zaten. Filmdeki olayların büyük ölçüde gerçek olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 4. Gün

İzledikten sonra Unutmaktan Korkuyorum‘da fena halde bir tv filmi havası var diyordum ki IMDB’den baktım, gerçekten de tv filmiymiş. Tv filmi derken sinema filmleri ile aşık atacak kadar başarılı kimi yapımlardan sözetmiyorum ama. Kastettiğim, ele aldığı konuyu yüzeysel olarak işleyen, ortalama seyirci seviyesini hedefleyen ve kolay anlaşılıp, çabuk tüketilen yapımlar. Yoksa filmin ele aldığı 45 yaşında Alzheimer hastası olan karakterin hikayesinden çok daha etkileyici bir film çıkabilirmiş. Bu haliyle bu hastalık üzerine hoş bir film olarak kalmış.

Aynalarla Yüzleşmek, baş karakterlerden birinin trans olması nedeniyle İran’dan geldiğine hayret edilebilecek bir film. Aslında İran’da ameliyatın yasal olduğu ve ameliyat sonrası kişiye yeni kimlik hatta doğum belgesi bile verildiği düşünülürse şaşmamak lazım. Yönetmen de yasal olarak kabul gören bir konuyu anlattığından zorlukla karşılaşmadığını söyledi ama eşcinsel bir karakteri anlatmaya kalksam büyük zorluk yaşardım, büyük ihtimalle şimdi İran’a giremezdim dedi. Film, kocası hapisdeyken taksi şöförlüğü yapmak zorunda kalan bir kadınla, babası tarafından bir adamla zorla evlendirilmek istenen trans bir kadının dostluğunu anlatıyor. Başarılı sayılabilecek bir film. Özellikle başrolde Shayesteh Irani çok iyi. Açıkçası filmi izlerken erkek sanmıştım onu. Söyleşi sırasında gördük ki böyle sanmamız onun oyunculuktaki başarısından kaynaklanıyormuş.

Gökteki Yıldızlar festivalin en sevdiğim filmlerinden biri oldu. Film, 3 farklı zaman diliminden aynı evde yaşayan 3 farklı kuşak kadını anlatıyor. 1940’lar, 1970’ler ve günümüzde geçen olaylar iç içe verilmiş. Hikayelerin birbirleri ile bağlantıları, zaman geçişleri başarılı kurulmuş. Yönetmen bazı yerlerde farklı dönemlerden karakterleri aynı sahne içinde kullanmış, güzel de sonuç almış aslında. Filmin başında hangi karakterin hangi döneme ait olduğunun biraz karıştığı söylenebilir ama film ilerledikçe yerli yerine oturuyor. Yine de bazı seyircilerin olayı hiç anlamadığını da belirtmeliyim. 1-2 koltuk yanımdaki ablalar bu konuda film sırasında panel yaptılar çünkü. Filmi izledikten sonra yönetmen Saara Cantell’in festivaldeki diğer filmlerini izlemediğime pişman oldum doğrusu.

Amerika, çok bildik bir aile içi şiddet hikayesi. Kocasından şiddet gören bir kadın evden kaçar ama kocası peşindedir ve olaylar gelişir. Bu filmin farkı kaçışın Porto Riko’dan Amerika’ya doğru olması. Böyle olunca işin içine göçmenlik meselesi de giriyor. Amerika için kötü bir film diyemem ama çok öne çıkan bir özelliği de yoktu. Özellikle dizilerden tanıdığımız pek çok oyuncuyu görmek keyifliydi. Hatta her ne kadar beraber sahneleri olmasa da Edward James Olmos ve James Callis’i aynı filmde görmek bir Battlestar Galactica Reunion duygusu uyandırdı. Edward James Olmos aynı zamanda filmin yapımcılarından biriydi zaten. Hatta kataloğu olurken farkettim ki başrol oyuncusu da karısıymış. Hoş bunu filmi izlerken tahmin etmeme imkan yoktu. Zaten Olmos onun babası tarzı bir roldeydi. Eh Olmos 65, karısı 34 yaşındaymış şu anda. Şöyle bir şey de var. Yönetmen söyleşide filmin çekildiği dönemde başrol oyuncusunun da aile içi şiddete uğramakta olduğunu söyledi. Bu konuda bir haber bulamadım ama sevgili Amiral Adama’mız karısını dövüyorduysa gözümden düştü, ayıpladım kendisini. Eğer söyleşi sırasında bu karı-koca olayını biliyor olsaydım bu bilgiyi doğrulatmak için sorardım kesin ama geçti artık.

Hür, bir hapishanede çektiği film sırasında mahkumlardan birine aşık olan bir yönetmenin öyküsü. Aslında her ikisi de bir şekilde tutsak olarak yaşayan (adam zaten hapiste, kadınsa HIV+) bu iki karakterin aşkı etkileyici. Asıl etkileyici olansa hikayenin tümüyle gerçek ve yönetmenin başından geçmiş bir hikaye olması. Ne olduğunu söylemeyelim ama hikaye ne yazık ki kötü bitiyor. Festivalin konuklarından olan yönetmen Brigitte Sy, hikaye çok kendinden olunca bazı sorulara cevap vermekte zorlanıyordu adeta. Filmi çekmek çok daha zor olmuştur sanırım. Bu arada filmdeki yönetmeni oynayan Ronit Elkabetz her zamanki gibi çok iyi.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 3. Gün

Teresa Villaverde’nin filmlerini sevemeyeceğim galiba. Bir kaç yıl önce FIPRESCI alan Trans’ı da çok sevmemiştim, bu yıl Kuğu da öyle oldu. Kuğu, turnesinin son ayağı olan Lizbon’da kendisine eşlik etmesi için anketle bir hayranını seçen bir şarkıcıyı anlatıyor. Bir yanda da evde kalan gerçek aşkı var. İşin içine bir ölüm olayı da karışıyor. Film çok kapalı geldi bana, hikayeyi takipte de zorlandım. Film adına en olumlu söyleyebileceğim şey, başroldeki Beatriz Batarda başarılı oyunculuğu idi. Ne yazık ki Beatriz’in eşi jaz piyanisti Bernardo Sassetti birkaç gün önce hayatını kaybetmiş, Villaverde de bu yüzden festivale katılamadı. Biz de filmi Bernardo Sassetti anısına izledik.

Habibi (Sevgili), Gazze’de geçen modern bir Leyla ile Mecnun uyarlaması. Film öncesinde epey olumlu duyumlarım vardı. Belki de beklenti yükselince umduğumu bulamadım. Kötü bir film diyemem ama çok da bayılmadım. Film beni iki karakter aralarındaki aşka inandıramadı. Bir de fazla edebi gibi bir eleştiri yapacağım ama belli ki yönetmenin tercihi bu. Belki de tam da istediği gibi olmuş ama bu durum beni filmden uzaklaştırdı.

South Solitary (Deniz Feneri) küçücük bir adada sıkışıp kalmış iki yalnız insanın aralarındaki ilişkiyi başarılı bir şekilde anlatmış. Filmin başında sanki aşk hikayesi farklı iki kişinin arasında geçecekmiş gibi geliyor ama kısa sürede yolunu buluyor. Filmin ilk kısımlarının yıldızı ufak kız çocuğu ama filmin asıl güzel yanı adada iki kişi kaldıktan sonra ortaya çıkıyor. Miranda Otto, 30’lu yaşlarında olup da bir kaç yıl önce başına gelmiş olaydan çok genç ve naiftim diye bahseden karakteri çok iyi çıkartmış.

Anduni: Yersiz Yurtsuz kimlik bunalımındaki bir karakteri anlatıyor. Baş karakter Belinda, Alman-Türk ve Ermeni. Tüm kültürlerin izlerini de az ya da çok üzerinde taşıyor. Film de bu karakterin hem kendi içindeki hem de fiziksel yolculuğunu anlatıyor. Doğruya doğru, daha iyi bir film olabilirdi ama yine de izlenebilir bir yapım. Bazı karakterler tam bizden. Mesela kızlarına ya da yeğenlerine koca bulmaya çalışan kadın karakterini çok iyi tanıyoruz.

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 2. Gün

Son Kullanma Tarihi, polisiye bir hikayeyi üç farklı karakterin bakış açısından anlatan bir kara komedi. Ancak üç karakterin hikayesini de izleyince gerçekte ne olduğunu tam anlamıyla anlayabiliyorsunuz. Belki çok önemli bir film değil ama keyifle izleniyor, zekice bir senaryosu var ve oyuncuları da iyi. Tavsiye edilir.

Kazablanka ciddi bir hayal kırıklığı oldu. Yönetmen bir kayıp olayı çevresinde Fas’ın adalet sistemindeki yanlışlıkları ele almış. Bir şeylerin iyiye gitmesini istiyorsak ülkemizi terketmeden mücadele etmeliyiz şeklinde bir mesajı da var filmin. Ama iyi niyetli olması ve doğru mesajlarının olması filmi başarılı yapmıyor ne yazık ki. Açıkçası filmin hikayesi de anlatımı da orta kararı aşamıyor. Hele bir de hemen her sahnenin arkasında yer alan müzik var ki hiç gerek yokmuş.

Alacakaranlık Portresi‘ni teknik sorunlardan dolayı 50 dakika gecikmeli izledik ama değdi doğrusu. Daha festivalin başları sayılır ama Alacakaranlık Portresi FIPRESCI ödülünü alırsa şaşırmam. Anlattıklarına bakınca alacakaranlık değil, zifirikaranlık portresi adeta. Filmde olumlu tek karakter yok gibi. Tecavüzcü polisler, tacizci babalar, yalancı çocuklar, içten pazarlıklı arkadaşlar. Böyle bir dünyada tek olumlu karakter baş kahramanımız Marina gibi gözüküyor ama o da kendisine tecavüz eden polislerden birine aşık oluyor. Filmin bu yönü çok tartışılabilir. Açıkçası keşke yönetmen konuk olsaydı da kadının bu dönüşümü konusunda ona soru sorsaydık dedim.

Return (Dönüş), iyi bir Amerikan bağımsızı. Kadın bir askerin ülkesine döndükten sonra yaşadıklarını anlatıyor. Karakterin psikolojik bunalımlarını anlatırken bu tip filmlerin klişe çözümlerine başvurmuyor. Örneğin baş karakterimizin nereye gittiği belli değil, orada travma sebebi olacak özel bir olay yaşamamış, yaşamış olsa da arkadaşları gibi bunu seyirci de bilmiyor. Filmin en büyük güçlerinden biri Linda Cardellini’nin başarılı oyunu. Çok öne çıkmaz ama sevdiğim bir oyuncudur zaten.

Prensesim, konusunu okuyunca tartışma yaratabilecek olduğunu belli eden filmlerden biriydi. 1970’lerde henüz 10 yaşındaki kızının erotik fotoğraflarını çekip sergileyen bir annenin hikayesi ilgi çekici gerçekten. Tam da filmdeki gibi yönetmenin annesinin de çocukken onun erotik fotoğraflarını sergilediği düşünülürse daha da ilgi çekici. Üstelik gerçek fotoğraflara bakınca filmdekilere çok benzediğini görüyorsunuz (gerçek fotoğraflar filmdekinden daha açık). Belli ki filmdeki otobiyografik öğeler oldukça fazla. Zor ve aykırı rollerin kadını Isabelle Huppert, anne olarak yine çok başarılı. Zaten kötü olduğu filmi bulmak zor. Annenin de, olaya önce bir oyun gibi yaklaşan ve annesinin ilgisini çektiği için hoşuna giden kızın psikolojisi de başarılı verilmiş. İşin şöyle bir kafa karıştırıcı yanı var ama. Eğer yönetmen kendi deneyimlerinden rahatsızsa (ki filmin sonunda geldiği noktadan anlaşılan o) şu anda 10 yaşında olan bir kızı böyle bir rolde oynatması ne kadar doğru?

15. Uçan Süpürge Twitter Günlükleri – 1. Gün

15. Uçan Süpürge Kadın Filmleri Festivali’ni yine yoğun bir programla takip ediyorum. Ankara Film Festivali’nde yaptığım gibi bu yılki Uçan Süpürge’yi de Twitter’a filmlerle ilgili yaptığım yorumları düzenleyip, ufak da eklemeler yaparak buradan paylaşarak takip edeceğim. İşte ilk gün izlediğim üç film.

Hikayeler, sadece 11 yaşlı insanın yaşamakta olduğu, zamanın adeta durduğu bir köye genç bir fotoğrafçının gelmesiyle yaşananları anlatıyor. Köyde 1976’dan beri kimse ölmemiş (en azından mezarlığa bakınca öyle gözüküyor), herkesin rutin olarak yaptığı işler var. Bu rutinin sürekli olarak tekrarlanması ve altının çizilmesi filmin iyi bir sinematografisi olsa da bir süre sonra sıkıcı oldu benim için. Evet itiraf ediyorum festivalin ilk filmi biraz uyukladığım bir film oldu ama bunun yorgunlukla da ilgisi var tabii.

Programı yaparken dikkat etmemiştim ama hemen arkasındaki film Girdap da yine yaşlı insanlar ve ölüm ile ilgili bir filmdi. Üstelik her iki film de Brezilya’dan geliyordu. Ama bu film daha çok ilgimi çekti. Başkarakter olan ve neredeyse kendini oynayan 81 yaşındaki Bastu gerçekten ilgi çekici bir karakter. Zaten yönetmenler de 2003 yılında onunla tanışmaları sonucu bu filmi yapmaya karar vermişler ve anlatılanlar da çoğunlukla gerçek hikayelermiş. Filmin girişinde Bastu’nun kocasının ölümü önceden yazılmış bir konu imiş ama o da filmin çatısını oluşturuyor ve Bastu’nun hayat dolu oluşunu vurguluyor. Filmin yönetmenlerinden Clarissa Campolina festivalin konuğuydu ve film sonrasındaki söyleşide filmin yapımından söz etti ama salonda çok az kişi kalması ve soru çıkmaması biraz ayıp oldu.

Aşk Hakkında Her Şey, rahat izlenen keyifli bir romantik komediydi ama bir yandan da bir tv filmi havası vardı. Tabii lezbiyen ve biseksüel karakterleriyle bizim televizyonlarımızda asla göremeyeceğimiz bir filmdi o ayrı. Film, iki eski sevgilinin aynı dönemde hamile kalıp birbirleriyle karşılaşmaları ile başlıyor. İşin içine bebeklerin babaları ve bir başka lezbiyen çift de girince 2 bebek, 4 anne ve 2 babadan oluşan bir aile çıkıyor ortaya. Aslında ilgi çekici bir konu, aile kavramına bakışıyla da ilginç ama sanki eşcinsellikten rahatsız olabilecek seyirciyi uzaklaştırmamak için riskli alanlardan kaçılmış. Öyle olunca da biraz sabun köpüğü kalmış. Yine de izlenebilir bir film.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.767 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.