Archive Page 30

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 3. Gün: Kevser, Kraliçe, Ayı, Turksib

Kevser (Kausar):

Kevser için tam anlamıyla bir kadın filmi demek yanlış olmaz. Bu Kazak filminin yönetmeni ve yapımcısı kadın. Konu olarak da bir hastanede doğum yapmak üzere olan kadınları anlatıyor. Ana karakter 15 yaşında tecavüze uğrayarak hamile kalan Aynur. Ancak film her biri farklı hikayelere sahip diğer kadınlara da yeterli zamanı ayırıyor ve toplumun farklı kesimlerinden farklı şekillerde hamile kalan kadınlar ile geniş bir panorama çizmeyi amaçlıyor. Fikir iyi belki ama karşımızdaki çok da iyi bir film değil. Hem yönetmenlik, hem de oyunculuklarda belli amatörlükler göze çarpıyor. Kimi rüya sahneleri de çok iyi çekilmemiş. Belli ki yönetmen henüz yolun çok başında. Bu arada bu yıl festival filmlerine epey ilgi vardı ama bu film çok boş kaldı. Hani neredeyse söyleşi için gelen film ekibi seyirciden daha kalabalıktı. Zaten söyleşi de çok kısa sürdü.

Kraliçe (Queen):

Kraliçe, İran-Irak savaşının son günlerinde İran cephesinden bir kaç arkadaşın yaşadıklarını anlatıyor. Başarılı ve görkemli sahneleriyle sahneleriyle dikkat çeken film, hüzünlü bir senaryoya da sahip. Kendi adıma başında dikkatimi kaybedince sonrasından da çok keyif alamadığım bir film oldu. Kimi yerlerine de anlam veremedim. Mesela ateşkes sonrası yaşanan büyük çatışmanın nedenini anlayamadım. Her festivalde yorgunluktan güme giden 1-2 film oluyor. Kraliçe de o kategoride oldu benim için.

Ayı (Khers / The Bear):

Günün ikinci İran filmi Ayı yine İran-Irak savaşı ile bağlantılı bir hikayeyi anlatıyordu. Bu kez savaşta öldüğü zannedilen ama yıllar sonra geri dönen bir adamın hikayesi konu ediliyor. Adam kayıpken karısı tekrar evlenmiş, her ne kadar eşiyle sorunlar yaşasa da ondan çocukları da olmuştur. Yıllar sonra adam geri gelince işler değişir. Ne de olsa kadın hala onu seviyordur ama çocuklar nedeniyle yeni kocasını da terk etmesi zordur. Yasalar da yeni kocasının tarafında gibi gözükmektedir.

Birbirinden çok farklı iki adam. Her ikisi de kendi açılarından haklılar ve onların arasında kalan kadın iyi bir hikaye oluşturmuş. Oyunculuklarda da bir aksama olmayınca ortaya iyi bir film çıkmış. Özellikle ikinci koca bir yandan üzüntü bir yandan öfke patlamaları yaşayan psikolojisi ile iyi çizilmiş ve iyi oynanmış bir karakter. Ancak filmin finali daha iyi çözülebilirdi, yine de uluslararası yarışmanın iyi sayılabilecek filmlerinden.

Bu arada filmle ilgili söyleşiye gelen yönetmen ana dili olmayan ve çok hakim olmadığı İngilizce’den çevrilmek zorunda kalınınca bir “Lost In Translation” durumu yaşadık. Söyleşiden aklımda kalanlar salonda pek çok kişinin aklında olan, karakterlerden birinin neden hapse girmiş olduğunu sorusu oldu. İran yasalarının farklılığından dolayı olduğunu öğrendik. Bir de dün de belirttiğim gibi bir kez daha yabancı yönetmenlerin tanıdıkları Türk yönetmen olarak Nuri Bilge Ceylan dediklerini duyduk. Hoş bu defa Semih Kaplanoğlu’nun adı da anıldı. Hakkını yemeyelim, yönetmen en sevdiği Türk filminin Yol olduğunu da ekledi.

Turksib:

Altın Portakal’ın Pelikülün İzinde bölümünde sessiz filmleri canlı müzik eşliğinde gösterme uygulaması bu yıl da devam ediyor. Bu yıl 1929 yapımı Turksib belgeseli canlı müzik eşliğinde gösterildi. Film o yıllarda inşa edilen Türkistan-Sibirya demiryolunun yapılış sürecini ele alıyor. Aslında halen kullanılmakta olan bu demiryolunun yapımını yüceltmek için yapılmış bir propaganda filmi karşımızdaki ama iyi bir film. Önce yerel halkın taşımacılık yaparken doğayla mücadelerini anlatarak demiryolunun gerekliliğini vurguluyor, sonra inşaat sürecini gösteriyor. Özellikle doğa ile mücadeleye ayrılmış kısım son derece etkileyici idi. Her ne kadar bir kısmı önceden kaydedilmiş olsa da filme eşlik eden canlı müzik de hiç fena sayılmazdı.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 2. Gün: Gülümse, Balkanlarda Herhangi Bir Adamın Ölümü, Demir Gökyüzü, Baikonur

Gülümse (Keep Smiling):

Gülümse, bir anneler güzellik yarışmasında yaşananları anlatan bir Gürcü filmi. Gürcistan’da gerçekte de böyle bir yarışma varmış. Yönetmen fikri de buradan almış zaten. Toplumun fakir kesiminden gelen yarışmacıların büyük kısmı bunu hayatlarını değiştirecek bir fırsat olarak görüyor. Büyük ödül olan iyi bir para ve bir apartman dairesi gerçekten de hemen hepsinin hayatını değiştirebilecek bir ödül. Bazıları yıllardır eski bir hastane binasını yerleşim yeri olarak kullanıyorlar örneğin.

Film komedi tarzında başlasa da hem Gürcistan’ın politik durumu hem de günümüz medyası üzerine epey ciddi ve acı şeyler söylüyor. Güzellik yarışmasında yapılanlar bizim televizyonlarımızda da yayınlanan türlü çeşitli yarışma programlarında yapılanlardan farklı değil.

Film sonrasında söyleşiye katılan yönetmen bazı kişilerin finali idealist bulduğunu söyledi. Ben de onlardanım. Finalde ne olduğunu açık etmeyeyim ama bence de gerçekte daha farklı olurdu. Gürcistan bu yıl Oscar’a da bu filmi göndermiş. Şansı olması çok zor ama en azından yaşananları onlar da tanıdık bulacaktır.

Balkanlarda Herhangi Bir Adamın Ölümü (Smrt Coveka na Balkanu /Death of a Man in the Balkans):

Filme geçmeden önce Cem Özer ve seyircilerden birinin jürinin gecikmesi ile ilgili yaşadığı polemikten bahsedelim. Film jüriye yer ayarlama çabaları nedeniyle bir miktar geç başladı. Bu tip yarışmalı organizasyonlarda jüri gelmeden filmin başlamaması zaman zaman beni de sinirlendirir. Aslında burada çok da gecikmediler ama geldiklerinde onları oturtacak yer ayarlanması epey zahmetli oldu. Şöyle diyelim, jüri 4 dakika geciktiyse, film 14 dakika geç başladı. O arada Cem Özer kendisinin de dahil olduğu uluslararası yarışma ana jürisinin daha iyi yere oturması için gençlik jürisini kaldırmak isteyince seyircilerden biri itiraz edip “bu kadar kolay teslim olmayın” dedi ve kısa süreli bir polemik yaşandı. Aslında jürinin yeri net bir şekilde belli olsa gecikme çok daha kısa süreli olacaktı. O yüzden gecikmenin nedenini organizasyona bağlamak lazım. Yine de Cem Özer, günde 3 film izliyoruz arada yemek de mi yemeyelim savunmasına girmeseydi keşke. Bir önceki filmde de kendileri ile aynı salondaydık, arada net 1.5 saatleri vardı yemek için.

Bu filmle ilgisiz girişten sonra filme gelecek olursak, öncelikle biçimsel yapısı ile dikkat çekiyor. Tüm film 80 dakika boyunca sadece bir kez hareket eden bir kamera önünde geçiyor. O hareket de kameraya çarpıldığı için oluyor zaten. Bir webcam önünde intihar eden bir adam öldükten sonra da kamera çalışmaya devam eder. Biz de bu kameradan herşeyi izleriz. Yani karşımızda 80 dakikalık, neredeyse hareketsiz tek bir çekim var. İntihar sonrası eve komşular, cenazeci, polisler ve pizzacı gibi karakterler geliyor. Doğrusu bir kara komedi için ilginç bir fikir ama karşımızda orta karar bir film var. Film sonrası söyleşide senaryo ve oyunculuklar epey övgü aldı ama bence her ikisi de daha iyi olabilirdi.

Söyleşi sırasında yönetmen filmin ön hazırlığının 2 ay sürdüğünü, izlediğimiz filmin de 12. çekim denemesinde ortaya çıktığını belirtti. Hikayeyi de yaşadığı çeşitli olaylardan yola çıkarak oluşturmuş. Örneğin bir bilardo oyunu sırasında kalp krizi geçirerek ölen bir kişi için ambulans beklenirken insanların oyuna devam etmesi ya da başka bir olayda ambulanstan önce cenaze arabasının gelmesi filmin oluşmasına yol açan bazı olaylar olmuş. Söyleşinin bombasıysa bir seyircinin filmden Nuri Bilge Ceylan tadı aldığını söylemesi oldu. Yönetmen ve görüntü yönetmeni de ne diyeceğini bilemedi buna karşı ve sonunda bunu iltifat kabul ederiz diyerek geçiştirdiler. Bu arada bir kez daha gördük ki yabancı yönetmenlere sorulan standart Türk sinemasını tanıyor musunuz sorusuna eskiden Yılmaz Güney cevabı verilirdi, artık Nuri Bilge Ceylan deniyor.

Demir Gökyüzü (Iron Sky):

Iron Sky, çok eğlenceli bir bilim-kurgu komedi. 1945’de aya kaçan naziler 2018 yılında Amerikan başkanlık seçimleri döneminde dünyaya geri dönerler. Seçimler sırasında savaşta olursa kazanacağına inanan başkan (ki Sarah Palin’den esinlenilmiş bir başkan olduğu açık) da savaş için elinden geleni yapıyor. Çok iyi espriler var filmde, Chaplin’den Kubrick’e onlarca filme göndermeler, politik dokundurmalar da cabası. Nazilerin bir kısmı çok barışçı olduklarına inanıyor. Chaplin’in Great Dictator’u onlar için Hitler’i öven 10 dakikalık bir kısa film. Filmin Türkiye hakları herhangi bir şirkette mi bilmiyorum ama gösterime girerse seyirci çekebilir. Filmin en az iki devam filminin geleceğini de belirtelim.

Söyleşiye gelen Udo Kier çok konuşkan, eğlenceli ve canayakın bir kişilik. Söyleşi sırasında bir an bile susmadı. Hemen her konuda esprili cevaplar verdi, aralara Blade’den replikler sıkıştırdı vs.vs. Udo Kier’in tavrı bizim bazı kasıntı oyuncularımıza örnek olsun isterim. Dünya çapında bir kariyeri olan bir isim ve hiç tepelerden bakmıyor. Bu arada pek samimi olduğu Trier’in nazi olmadığını da belirtti, yakın zamanda sağda solda Trier’in porno filmi olarak anılan (hoş Kier de öyle niteledi) Nymphomaniac’da oynamış. Kötü haber (iyi de olabilir, bakış açısına bağlı) onun seks sahnesi yokmuş. Belirtmen gereken bir nokta da çevirmenin başarısıydı. Bu tip organizasyonlarda gördüğüm en seri ve doğru çeviren kişiydi. Kier de doğruluğunun olmasa da seriliğinin farkına vardı ve çevirmeni övdü. Son olarak “Allah Büyük” (Udo Kier’in Türkçe’de öğrendiği ilk cümle imiş)…

Baikonur:

Baikonur, Kazakistan’da bir uzay üssünün bulunduğu bölgenin adı. Yıllar önce Yuri Gagarin de buradan uzaya çıkmış. Bölgedeki halkın geçim kaynaklarından biri de uzaya giden araçların geride bıraktığı parçaları toplayarak satmak. Bölgede yaşayan Kazak gençlerinden biri kafayı fazlasıyla uzaya takmış. Baikonur’dan kalkan bir mekikte yer alan Fransız kadın astronota da uzaktan uzağa ilgi duyuyor. Hikaye bu ya, kadın astronot onun köyüne zorunlu iniş yapınca üstelik bir de hafızasını kaybedince aralarında bir ilişki başlıyor. Bu arada köyde bir de oğlana ilgi duyan bir kız var. Fazla tesadüflere bağlı bir öykü yorumu yapılabilir ama yönetmenin önceki filmleri de masalsı öyküler anlatmaya meyilini gösteriyordu. Genel olarak çok iyi bir film değil belki ama yine de eğlenceli ve romantik bir yapım. Müziklerini de Goran Bregoviç’in yaptığını ekleyelim.

49. Antalya Altın Portakal İzlenimleri – 1. Gün: Zoraki Misafir, Özgürlük Operasyonu, Yaşasın Dünya

Zoraki Misafir (Un Cuento Chino / Chinese Take-Away):

Zoraki Misafir, iki farklı kültürden gelen, birbirlerinin dilinden anlamayan iki adamın zamanla gelişen dostluklarını anlatan hoş bir komedi. Roberto, hayatını belli kurallara göre yaşayan (mesela her gece tam 23:00’da ışığını kapatarak uyuyan), gayet dürüst ve haksızlığa hiç tahammülü olmayan sert mizaçlı bir Arjantinli. Jun ise absürd bir kaza sonucu nişanlısını kaybetmiş, Arjantin’e gelip dayısını arayan bir Çinli. Çince’den başka dil bilmeyen Jun’a sadece Roberto yardım ediyor ve olaylar gelişiyor. Sonlara doğru epey duygusala bağlasa da keyifli bir komedi. Bazı seyircilerin epey kahkahaya boğulduğunu söyleyebilirim (bana biraz fazla geldi hatta). Bana en çok kahkaha attıran sahne ise bir DVD muhabbetinde yarım saatte bir altyazı giren bir Rus filminden bahsetmeleri oldu. DVD kapağını tam göremesem de tahminim bir Tarkovski filminden bahsettikleri yönünde.

Türkçe altyazı filmin üstüne gömülüydü. Demek ki gösterime girmesi muhtemeldir. Tavsiye edilir. Bu arada filmin başında gördüğümüz ve filmin çıkış noktası olan absürd olayın da gerçekte olmuş bir olayın çok benzeri olduğunu görüyoruz. Filmin sonunda gerçek olayın haber bültenlerindeki görüntüleri de mevcut.

Özgürlük Operasyonu (Operation Libertad):

Özgürlük Operasyonu, bir karakterin kamera ile herşeyi çektiği film formatının dönemsel politik film türünde kullanılmış hali. Genellikle korku filmlerinde karşılaştığımız bu formatla artık pek çok filmde karşılaşıyoruz. Ancak bu filme tam anlamıyla “buluntu film” demek mümkün değil. Görüntüleri çekenin yıllar sonra üzerine yaptığı yorumları duyuyoruz. Üstelik eğer yanılmıyorsam dış ses dışında zaman zaman filme eşlik eden bir müzik de vardı.

Bu İsviçre filmi 70’lerin gençlerine nostaljik ve keyifli bir bakış gibi başlıyor ama zamanla epey ciddi bir ton alıyor. Gençler ideallerini eyleme dökmeye başladıklarında olaylar karışıyor ve iç çatışmalar başlıyor. Bu noktada filmin mesajı ile ilgili karasızım. Bir yandan o gençlik günlerindeki idealleri hala savunuyor gibi, bir yandan da zaten o ideallerin gerçekleşmesi mümkün değildi ve ancak 20 yaşında savunulabilirdi diyor gibi. Filmin sonunda duyduğumuz “no more heroes” şarkısı da benzer şekilde iki türlü de yorumlanabilir. Doğru bir yorum için bir kez daha izlemek lazım belki de ama buna değecek kadar iyi bir film mi tartışılır.

Yaşasın Dünya (¡Vivan las Antipodas!):

Yaşasın Dünya, orijinal bir fikirden yola çıkan çok başarılı bir belgesel. Hiç dış ses anlatımı içermeden görüntüler ile derdini anlatıyor. Bulunduğunuz yerden dünyanın merkezinden geçen bir doğru çekin ve dünyanın diğer ucundan çıkın, kuvvetle muhtemel denizle karşılaşacaksınız. Yaşasın Dünya, her iki tarafında da yaşam olan 8 noktada (4 çift de denebilir) yaşananları müthiş bir görsellikle aktarıyor.

Bu noktalara antipod adı veriliyor. Antipodlar arasında kimi zaman zıtlıklar, kimi zaman benzerlikler dikkat çekiyor. Ama filmin en büyük özelliği dediğim gibi görselliği. Filmin başında yazıyla alıntı yapılan Alice Harikalar Diyarında kitabında Alice benzer şekilde dünyanın öbür ucundan çıkılırsa başaşağı yürüyen insanlarla karşılaşacağını söyler. Burada da benzer bir mantıkla pek çok görüntüyü tersten görüyoruz.

Bildik anlamda bir anlatım yapısı olmadığı için kimi seyirciye sıkıcı geldi ve çıkanlar oldu ama tadına varılırsa kesinlikle iyi bir yapım. Bu arada belgeselde özel efekt kullanımı olur mu sorusunun cevabının da yerli yerinde kullanılırsa evet olduğunu gördük. Dünyanın iki ucunu aynı görüntüde birleştirmenin başka bir yolu yok zaten.

49. Antalya Altın Portakal Film Festivali Başlıyor

49. Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali bugün yapılacak açılış töreni ile başlıyor. Açılış töreninde Türkan Şoray’a sanatta sosyal sorumluluk ödülü verilecek. Ayrıca yönetmen Duygu Sağıroğlu, yapımcı Necip Sarıcı ve oyuncular Güler Ökten, Salih Güney ve Meral Zeren’e de yaşam boyu onur ödülü verilecek.

Bu yılki ana teması “Mizah, Muhalefet ve Demokrasi” olarak belirlenen festival, 12 Ekim 2012 tarihine kadar devam edecek.

Festivalin en önemli bölümlerinden biri her yıl olduğu gibi Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması. Bu bölümde yarışmaya katılacak filmler şunlar:

  • Çağatay Tosun’un yönettiği “Derin Düşünce”
  • Ahmet Sönmez’in yönettiği “Elveda Katya”
  • Dilek Keser, Ulaş Güneş Kacargil’in yönettiği “Evdeki Yabancılar”
  • Hüseyin Tabak’ın yönettiği “Güzelliğin On Par’ Etmez”
  • Ersin Kana’nın yönettiği “Hile Yolu”
  • Ali Aydın’ın yönettiği “Küf”
  • Rezzan Tanyeli’nin yönettiği “Pazarları Hiç Sevmem”
  • Ali Adnan Özgür’ün yönettiği “Toprağın Çocukları”
  • Tunç Okan’ın yönettiği “Umut Üzümleri”
  • Erdem Tepegöz’ün yönettiği “Zerre”

Ayrıca ulusal kısa metraj ve belgesel film yarışmaları dışında uluslararası uzun metraj film yarışması da festivalin diğer yarışmalı bölümleri. Altın Portakal’ın diğer bölümlerinin ana başlıkları ise şu şekilde sıralanıyor:

  • Öteki Ses
  • Savaşa Karşı
  • Kahkahanın Zaferi
  • Ustaların Gözünden
  • Özel Gösterimler
  • Yıldızlı Geceler
  • Anısına

Son bir kaç yılda olduğu gibi Sinema Manyakları olarak Altın Portakal’ı yerinde takip edeceğiz ve festival ile ilgili izlenimlerimizi de buradan paylaşıyor olacağız. Antalya’daki tüm sinemaseverlere şimdiden iyi seyirler.


Türkiye Kısaları Sitges Film Festivali’nde

Dünyanın en eski ve ünlü fantastik film festivali Sitges Fantastik Film Festivali (Festival Internacional de Cinema Fantàstic de Catalunya) Türkiye Kısa Film Seçkisi’ni ağırlamaya hazırlanıyor.

puruli kültür sanat tarafından hazırlanan, fantastik, bilimkurgu ve korku/gerilim türündeki kısa filmleri içeren seçkide beş film yer alıyor: Bir Anadolu efsanesinden uyarlanan canlandırma Alageyik Efsanesi (Alican Meydan, 2010), şeytanın insanoğlunu baştan çıkarışına dair fantastik öykü Elmanın Laneti (H. Doğan Ercan, 2010), en mahrem anıların bile kontrol edildiği post apokaliptik bir dünyayı tasvir eden Gelecekten Anılar (Hüseyin Mert Erverdi, 2010), eski bir hatıranın gün ışığına çıktığı tekinsiz bir sohbete kamerasını çeviren Microcassette Recorder (Dünay Kılıç, 2010) ve insanların sanal gerçeklikte sanal deneyimler yaşayabildikleri distopik bir gelecekte geçen Perspective (Mehmet Can Koçak, 2011). Seçki 5 Ekim 2012 Cuma günü gösterilecek.

“Dünyanın sonu”na doğru

4-14 Ekim 2012 tarihleri arasında İspanya’nın Sitges kasabasında 45. kez düzenlenecek olan festivalin bu seneki teması “Dünyanın Sonu”. Tema, Maya kehanetlerine göre 2012 yılı dünyanın sonuna işaret ettiği için seçilmiş.

Kıyametten kaçış yok. Ünlü olsanız bile…

Bu sene Kim Ki-Duk, David Cronenberg, Takeshi Kitano, Alain Resnais, Takashi Miike gibi yönetmenlerin son filmlerini seyirciyle buluşturacak olan Sitges Fantastik Film Festivali’nin onur konuğu Quentin Tarantino. Tarantino ile birlikte Neil Jordan, Elijah Wood ve Eli Roth gibi isimler de festivali ziyaret edecek.

Seçki ve festival hakkında daha fazla bilgi için:

http://sitgesfilmfestival.com/eng/brigadoon

3. Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası Başladı

Ankara İtalyan Kültür Merkezi ve Çankaya Belediyesi’nin katkıları ile düzenlenen 3. Çağdaş İtalyan Filmleri Haftası, dün (1 Ekim 2012) yapılan açılış töreni ve Ferzan Özpetek’in Serseri Mayınlar filminin gösterimi ile başladı. 5 Ekim’e kadar sürecek olan etkinlikte yakın döneme ait 7 İtalyan filmi gösterilecek. Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde yapılacak olan gösterimlerin programı şu şekilde (filmlerin adlarının üzerine tıklayarak IMDB sayfalarına erişilebilir):

2 Ekim 2012 Salı
16:00 – Sakin Ol (Scialla!)
18:00 – Gianni ve Kadınlar (Gianni e le Donne)
19:45 – Esaretten Kaçış (A Cavallo Della Tigre)

3 Ekim 2012 Çarşamba
16:00 – İş Adamı (L’industriale)
18:00 – Ne İşim Var Benim Burada! (Ma Che Ci Faccio Qui!)
19:45 – Kriptonit (La Kryptonite Nella Borsa)

4 Ekim 2012 Perşembe
16:00 – Esaretten Kaçış (A Cavallo Della Tigre)
18:00 – İş Adamı (L’industriale)
19:45 – Sakin Ol (Scialla!)

5 Ekim 2012 Cuma
16:00 – Kriptonit (La Kryptonite Nella Borsa)
18:00 – Gianni ve Kadınlar (Gianni e le Donne)
19:45 – Ne İşim Var Benim Burada! (Ma Che Ci Faccio Qui!)

Bu arada her ne kadar sinema ile doğrudan ilgili olmasa da aynı tarihlerde Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde Uçan Süpürge ekibinin düzenlediği bir sergi olduğunu da belirtelim. Kim Gitti / Geride Ne Kaldı? başlıklı sergide 40 kadın sanatçı göç olgusu ve bunun kadınlık deneyimlerine olumlu/olumsuz etkileri konusundaki çalışmalarını sergiliyorlar. İtalyan filmlerini izlemeye giden sinemaseverler bu sergiyi gezmeyi de ihmal etmesin.

64. Emmy Ödülleri Sahiplerini Buldu

64. Emmy Ödülleri bu gece yapılan ödül töreni ile sahiplerini buldu. Doğrusu Jimmy Kimmel’ın sunuculuğu tatsız, sonuçların çoğu da rahatlıkla tahmin edilebilir olunca sıkıcı bir tören oldu. Julia Louis-Dreyfus ve Jon Stewart’ın ödül alırken yaptıkları espriler törene keyif katan anlar oldu. Bizim çok da fazla izleme şansımız olmayan ve çok da ilgilenmediğimiz reality ve variety kategorilerini bir yana bırakırsak 3 ana kategoride şu sonuçlar alındı.

Komedi dizisi olarak geçtiğimiz yıllarda olduğu gibi Modern Family’nin hakimiyeti vardı. Zaten beklenen bir durumdu bu ve kimseyi şaşırtmadı. Modern Family en iyi komedi dizisi ödülü yanında Eric Stonestreet ve Julie Bowen ile yardımcı oyuncu ödüllerini ve en iyi yönetmen ödülünü aldı. En iyi oyuncu ödülleri ise Veep ile Julia Louis-Dreyfus ve her nedense Two and a Half Men ile Jon Cryer’ın oldu.

Drama dizisi kategorisinde ise ilk sezonu ile Homeland ödülleri toparladı. O da en iyi drama dizisi dışında, Claire Danes ve Damian Lewis’ en iyi oyuncu ödülünü kazandırdı. Ayrıca ilk bölümü ile en iyi senaryo ödülünü de aldı. Bu kategoride yardımcı oyuncu ödüllerini ise Aaron Paul ve Maggie Smith kazandı.

Mini dizi/tv filmi kategorisinin belirgin galibi ise Game Chance idi. Diğer kategorilerin galipleri gibi o da 4 büyük ödül kazandı. En iyi mini dizi/tv filmi yanında Julianne Moore’a en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandırırken en iyi senaryo ve yönetmen ödülleri de bu yapıma gitti. Hatfields & McCoys ise bir zamanların popüler iki aktörü Tom Berenger ve Kevin Costner’a birer Emmy kazandırması ile dikkat çekti.

Gecenin ödül listesi şu şekilde:

En İyi Komedi Dizisi: Modern Family
En İyi Drama Dizisi: Homeland
En İyi Mini Dizi ya da Televizyon Filmi: Game Chance
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi Dizisi): Jon Cryer (Two and a Half Men)
En İyi Erkek Oyuncu (Drama Dizisi): Damian Lewis (Homeland)
En İyi Erkek Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Kevin Costner (Hatfields & McCoys)
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi Dizisi): Julia Louis-Dreyfus (Veep)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama Dizisi): Claire Danes (Homeland)
En İyi Kadın Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Julianne Moore (Game Change)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Komedi Dizisi): Eric Stonestreet (Modern Family)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Drama Dizisi): Aaron Paul (Breaking Bad)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Tom Berenger (Hatfields & McCoys)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Komedi Dizisi): Julie Bowen (Modern Family)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Drama Dizisi): Maggie Smith (Downton Abbey)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Jessica Lange (American Horror Story)
En İyi Yönetmen (Komedi Dizisi): 
Steven Levitan (Modern Family – Baby on Board bölümü ile)
En İyi Yönetmen (Drama Dizisi): Tim Van Patten (Boardwalk Empire – To the Lost bölümü ile)
En İyi Yönetmen (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Jay Roach (Game Change)
En İyi Senaryo (Komedi Dizisi): 
Louis C.K. (Louie – Pregnant bölümü ile)
En İyi Senaryo (Drama Dizisi): Alex Gansa, Howard Gordon, Gideon Raff (Homeland – Pilot bölümü ile)
En İyi Senaryo (Mini Dizi ya da Tv Filmi): Danny Strong (Game Change)

İntikamcılar Gelirken: Thor (2011)

Geçen hafta The Avengers öncesi bu gurubun üyelerini oluşturan kahramanların kişisel filmlerini incelemeye başlamıştık. Sıra 2011 tarihli Thor filminde. Bu yazı da diğer yazılar gibi filmi hatırlatmak ve diğer filmlerle bağlantılarına bakmak için yazıldığından filmin sonundaki gelişmeleri açık etmektedir.

Avengers’ın önemli üyelerinden biri olan Thor 2011 yılında kendi filmine kavuştu. Serinin diğer filmleri mitolojik ve doğaüstü olaylara çok girmeden bilimsel olayların yol açtığı süper kahraman hikâyelerine odaklanırken işin içine Tanrılar girince ne olacağı merak konusuydu. Bu sorunu Asgard’ı ayrı bir dünya, Thor, Odin ve Loki’yi de o dünyadan gelen güçlü varlıklar olarak çizerek biraz daha gerçeğe uydurmuş oldular.

Film Thor’un Dünya’ya geliş hikâyesini anlatıyordu. Film, babası Odin’in emirlerine karşı çıkan Thor’un efsanevi çekici Mjolnir’in elinden alınması ve Asgard’dan Dünya’ya sürgün edilmesi ile başlıyor. Dünya’ya düştüğü yerde Dr. Erik Selvig ve ekibi ile karşılaşan Thor ile ekipten Jane Foster arasında bir yakınlık kurulur. Güçlerini kaybettiğini ve ancak çekicini bulduğunda güçlerine kavuşabileceğini düşünen Thor, çekicin nerede olduğunu öğrenmeye çalışır ve Iron Man 2’nin sonunda öğrendiğimiz üzere çekicin S.H.I.E.L.D.’ın elinde olduğunu öğrenir ve onu ele geçirmeye çalışır. Ne var ki bu denemesi başarılı olmaz.

Bu arada Asgard’da Thor’un üvey kardeşi olan Loki, babasının yıllarca ona yalan söylediğini keşfeder ve onu öldürmek için düşmanları ile işbirliği yapar. Odin de olayların gelişimi ile yüzyıllar sürecek bir uykuya dalmıştır ve Asgard’ı Loki yönetmeye başlar. Bu durumdan memnun olmayan Thor’un arkadaşları onu geri getirmek için Dünya’ya gelirler ancak Loki de arkalarından dev bir robot (Destroyer) gönderir. Thor’un arkadaşlarını kurtarmak için kendini feda etme noktasına gelmesi onun Mjolnir’i kullanmayı hak ettiği anlamına gelir ve Mjolnir sayesinde Destroyer’ı ortadan kaldırır.

Jane’e istemeye istemeye veda eden Thor, işleri yoluna sokmak için Asgard’a döner. Thor ve Loki’nin kapışmaları sırasında Odin de uyanır ve sonuç Loki’nin savaşı kaybetmesi olur. Artık Thor ve Odin’in arası düzelmiştir. Ama Thor’un aklı Dünya’da ve Jane’de kalmıştır.

Jenerik sonrasında doğrudan The Avengers’a bağlanacak olan bir sahne izleriz (ki bu sahneyi bizzat The Avengers’ın yönetmeni Joss Whedon çekmişti). Bu kez S.H.I.E.L.D. üssünde Nick Fury’nin Dr. Selvig’e gizemli bir obje gösterdiğini ve Loki’nin de görünmez olarak orada olduğunu görürüz. Bu objenin Kozmik Küp olduğunu Captain America filminde öğrenecektik (çizgi roman severler zaten biliyordu).

Filmin yönetmeni olarak Kenneth Branagh seçildiğinde bu Shakespeare ustasının Asgard sahnelerine bir Shakespeare eseri gibi yaklaşacağını tahmin ediyorduk zaten. Nitekim karşımıza çıkan sonuç da böyle oldu. Sanki bu sahneler Branagh’ın çok daha hoşuna gitmiş ve daha keyifle çekmişti. Bu durum da aksiyon sahnelerinin biraz zayıf kalmasına neden oluyordu. Açıkçası Thor ve Jane arasında birkaç güne sıkışmış aşk hikâyesi de çok inandırıcı olamıyordu ne yazık ki. Thor olarak Chris Hemsworth görünüm olarak Thor’a çok uygundu ama oyuncu olarak çok yeterli gözükmüyordu. Neyse ki Odin olarak Anthony Hopkins ve Loki olarak Tom Hiddleston bu boşluğu dolduruyordu. Bu haliyle filme yarım bir başarı diyebiliriz.

Artık The Avengers filmi çok yaklaştığı ve kadrosu ve yönetmeni belli olduğu için Thor filminde daha önceki filmlerdeki gibi ufak göndermelerden ziyade daha belirgin bağlantılar vardı Avengers ile ilgili. Mesela:

  • Diğer filmlerin kötü adamları sadece o filmlere özelken, filmin son sahnesinde gördüğümüz gibi Loki ölmemişti ve The Avengers’ın da kötü adamı o olacaktı.
  • Thor’un Mjolnir’i ele geçirmeye çalıştığı sahnede onu izleyen keskin nişancı elbette Hawkeye idi. Jeremy Renner’ın canlandırdığı karakter bu filmde sadece o sahnede gözüküyordu ama The Avengers’ın ana karakterlerinden biri olacaktı.
  • Destroyer Dünya’ya inerken onun Tony Stark olabileceği yönünde tartışan S.H.I.E.L.D. ajanları görüyorduk.
  • Bir sahnede Dr. Selvig gamma ışınlarında uzman bir bilim adamından bahsediyordu. İsim vermiyordu ama kim olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerek.

Böylece The Avengers öncesi tek bir filmimiz kaldı. Captain America: The First Avenger filmi ile ilgili yazımızı da yakında Sinema Manyakları’nda bulacaksınız.

Not: The Avengers ülkemizde Yenilmezler adı ile gösterime girdi. Oysa biz çizgi roman tutkunları, onları İntikamcılar olarak tanıyoruz. Bu nedenle başlıkta İntikamcılar olarak kullandım. Ancak çoğunlukla İngilizceleri bilindiği için yazının içinde karakter ve film isimlerini bu şekilde kullanmayı tercih ettim. Bilginize.

Bu yazı, Gölge e-Dergi’nin Mayıs 2012 sayısında yayınlanan yazının gözden geçirilmiş bir bölümüdür.

19. Adana Altın Koza Film Festivali Başladı

Bu yıl programına aldığı filmlerle dikkat çeken Adana Altın Koza Film Festivali bugün (17 Eylül 2012) başladı. 23 Eylül’e kadar sürecek olan festivalin ana bölümlerindeki filmlere bir göz atalım.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması:

  • Ana Dilim Nerede
  • Araf
  • Ateşin Düştüğü Yer
  • Aziz Ayşe
  • Babamın Sesi
  • Devir
  • Gözetleme Kulesi
  • Lal Gece
  • Rüzgarlar
  • Siirt’in Sırrı
  • Şimdiki Zaman
  • Yabancı
  • Yeraltı
  • Yük

Ferzan Özpetek Retrospektifi:

  • Harem Suare
  • Cahil Periler
  • Şahane Misafir
  • Serseri Mayınlar
  • Karşı Pencere

Anılarına:

  • Kadın Hamlet
  • Kuyu
  • Vesikalı Yarim
  • Sisli Manzaralar
  • Soğuktu ve Yağmur Çiseliyordu
  • Sevmek Zamanı
  • Günahkar Gönüller
  • Tepenin Ardı
  • Bizim Büyük Çaresizliğimiz
  • Tatil Kitabı
  • Apartman

Dünya Sineması:

  • Tanrının Komşuları
  • Violeta Cennete Gitti
  • Sessizlik
  • Paris Gözaltında
  • Mustafa’nın Tatlı Rüyaları
  • Matem
  • Koşulsuz Sevgi
  • Kauwboy
  • Kara Perşembe
  • Hayatımın Kararı
  • Gecikme
  • Duvar
  • David
  • Cennetteki Çöplük
  • Bir Dilek Tuttum
  • Bir Balık Masalı
  • Aşkın Sonu
  • 38 Şahit
  • Sezar Ölmeli
  • Sevmek Gibi
  • Aşk

Avrupa Sineması:

  • Barbara
  • Jerichow
  • Yella
  • Hayaletler
  • İçinde Bulunduğum Durum
  • Namus
  • Kentin Kıyılarında
  • Yaşam Sırası Bende
  • Düğün Fabrikası

Sessiz Sinema:

  • Şehir Işıkları
  • Altına Hücum
  • Şarlo Kırlarda
  • Şarlo Asker
  • Köpek Hayatı
  • Lui Kolejde
  • En Sonra Güven
  • Sayın Billy Blazes
  • Babana Sor
  • Uyuyan Paris
  • İstimbot Bill, Jr.

Çocuklar İçin:

  • Mutluluğa Boya Beni

Festival programında bu filmler dışında kısa filmler ve belgeseller de yer alıyor. Görüldüğü gibi bu yıl Altın Koza’nın programı oldukça zengin. Festival ve filmlerle ilgili detaylı bilgiye http://www.altinkozafestivali.org.tr/ adresinden erişilebilir.

Sinema Manyakları olarak festivali uzaktan takip etmekle yetineceğiz ne yazık ki. Festivalin ödülleri açıklandığında ya da yeni haberler geldiğinde yine bu siteden duyurmaya çalışacağız. Adana’da olanlara iyi seyirler.

İntikamcılar Gelirken: Iron Man 2 (2010)

The Avengers’ın DVD ve Blu-Ray’inin çıkması nedeniyle bu filmin öncesindeki filmlerle ilgili yazılarımız Iron Man 2 ile devam ediyor. Bu yazıların filmi izleyenlere için hatırlatma, kaçıranlar için de aradaki bağlantıları kurma açısından yardımcı olma amacı taşıdığı için filmin sonuna dair bilgiler içerdiğini tekrar hatırlatalım.

İlk Iron Man filminin aldığı iyi eleştiriler ve elde ettiği gişe gelirinden sonra yenisinin gelmesi kaçınılmazdı. Zaten The Avengers filmi için basamak oluşturmak için de gerekli bir filmdi.

İkinci Iron Man filminde Tony Stark’ın gizli kimliğini açıklamış olmasına rağmen ilk filmdeki hayat tarzından bir şey kaybetmediğini görüyoruz. Yine gösterişi seven, egosu yüksek bir karakter çizilmiş. Ama bu kez Pepper Potts ile bir gönül ilişkisine de girdiği için o Playboy havaları biraz törpülenmiş durumda. Yine de film boyunca güzel kadınlardan hoşlandığını görüyoruz. Iron Man teknolojisi herkes tarafından bilinince hükümet de Stark’ın bu teknolojiyi kendilerini devretmesi gerektiğini düşünüyor. O ise aynı fikirde değil. Bu arada kendisini hayatta tutan teknolojinin bir yandan da kendisini zehirlediğini öğreniyor ve buna bir çözüm yolu aramaya başlıyor.

Filmin kötü adamı ise Mickey Rourke’un canlandırdığı Ivan Vanko ya da Whiplash. Vanko, babasının sefalet içinde ölmesinden dolayı Stark ailesini suçlar ve kendisi de bir bilim adamı olarak geliştirdiği cihazlarla Iron Man’in karşısına çıkar. Vanko’nun tek kişilik mücadelesi Stark’ın rakiplerinden birinin Iron Man’e karşı bir ordu oluşturması için onu işe almasıyla büyür.

Bu arada öleceğine inanan Stark’ın doğum günü partisinde sarhoş olup Iron Man olarak işi çığırından çıkarması üzerine Yarbay Rhodes da ilk filmde giymek istediği zırhı bu kez üzerine geçirerek Tony’ye engel olur. Biz de War Machine karakteri ile tanışmış oluruz.

Filmde karşılaştığımız bir diğer karakter de Natasha Romanoff. Scarlett Johansson’un canlandırdığı bu karakter filme Stark’ın yeni sekreteri olarak dâhil olur ancak kısa süre sonra onun Black Widow olarak adlandırılan S.H.I.E.L.D. ajanı olduğunu öğreniriz. Filmin ilerleyen kısımlarında o da Whiplash’e karşı girişilen savaşta Iron Man’e yardım edecektir.

Filmin finali Iron Man ve War Machine’in önce Whiplash’in oluşturduğu orduya, sonra da kendisine karşı mücadelesi ile gelir. Galibin hangi taraf olduğunu belirtmeye gerek yok herhalde. Bu arada Tony elbette zehirlenmesine karşı bir çare bulmayı da başarır. Mutlu son, Stark ve Potts’un öpüşmeleri ile gelir.

Jenerik sonrası sahnede ise serinin bir sonraki filmine doğrudan bir bağlantı görürüz. İlk filmden de tanıdığımız S.H.I.E.L.D. ajanı Coulson çölün ortasında bulunan büyük bir çekici incelemek üzere çağırılır. Hepimizin bildiği gibi o çekiç Thor’a aittir.

Iron Man 2, ilk filmin hem kamera önü hem kamera arkası kadrosunun büyük çoğunluğunu bir araya getiriyordu (Terrence Howard’la yaşanan anlaşmazlık sonucu Yarbay Rhodes’u bu filmde Don Cheadle’ın canlandırdığını belirtmeden geçmeyelim). Bu nedenle ilk filmin başarılı olmasını sağlayan tüm unsurlar bu filmde de mevcut. İlk filmden biraz daha zayıf olduğu söylenebilir yine de. Mesela kötü adam yine çok güçlü bir figür değil. İlk film bir doğuş hikâyesi olduğu için bu normaldi ama burada daha baskın bir kötü adam olabilirdi. Black Widow ise film öncesi beklentileri boşa çıkaracak kadar az görünüyordu filmde. Scarlett Johansson sayesinde çok güzel görünüyordu ona diyecek bir şey yok ama filmin ana karakterlerinden biri gibi lanse edilmişken hayal kırıklığına uğratıyordu. Ama yine de genel olarak The Avengers öncesi filmlerin iyilerinden biriydi.

Bu filmin çizgi roman ve The Avengers ile bağlantılarından bir kaçı:

  • İlk Iron Man filminin jenerik sonrası sahnede görünen Nick Fury ilk kez bu filmde tam olarak hikaye dahil oluyordu.
  • Filmin sonlarında arka planda televizyonda The Incredible Hulk filmindeki olayları görmek mümkündü.
  • Çizgi romanda bir dönem Tony Stark’ın ciddi bir alkolizm problemi vardı. Doğum günü sahnesinde olanlar buna gönderme olarak görülebilir.
  • Tony, babasının eşyalarını incelerken içinde Captain America çizgi romanı bulur. O zaten film serisi gerçekliğinde bir kahramanken nasıl çizgi romanının olabildiğini kendi filminde göreceğiz.

Serideki diğer film Thor ile yazılarımız devam edecek.

Not: The Avengers ülkemizde Yenilmezler adı ile gösterime girdi. Oysa biz çizgi roman tutkunları, onları İntikamcılar olarak tanıyoruz. Bu nedenle başlıkta İntikamcılar olarak kullandım. Ancak çoğunlukla İngilizceleri bilindiği için yazının içinde karakter ve film isimlerini bu şekilde kullanmayı tercih ettim. Bilginize.

Bu yazı, Gölge e-Dergi’nin Mayıs 2012 sayısında yayınlanan yazının gözden geçirilmiş bir bölümüdür.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.766 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.