Archive Page 19

Ankara Engelsiz Filmler Festivali Başladı

Ankara’da festival mevsimi bu yıl ilki düzenlenen Engelsiz Filmler Festivali ile başladı. Dün gece (3 Eylül 2013) Cer Modern’de yapılan açılış töreni ile başlayan festival 8 Eylül’e kadar Cer Modern ve Cinemaximum Armada’da yapılacak olan gösterimlerle devam edecek. Festivalin en büyük özelliği filmlerin görme engelliler için sesli betimleme ve işitme engelliler için ayrıntılı altyazı ve işaret dili eşliğinde gösterilecek olması. Filmler çoğunlukla geçtiğimiz yıl içinde vizyona çıkmış filmler. Ama hemen hepsi çok iyi filmler olduğunu için vizyonda kaçırmış olan tüm seyircilere bu filmleri festivalde izlemelerini tavsiye ederim.

Festival tarafından gönderilen basın bülteni festival içeriğini daha güzel özetleyecektir:

————————

Tüm filmlerin görme engelliler için sesli betimleme, işitme engelliler için ayrıntılı altyazı ve işaret dili eşliğinde gösterileceği Ankara Engelsiz Filmler Festivali, 3 Eylül Salı akşamı Cer Modern’de gerçekleştirilecek Açılış Töreni ile başladı. Festival’in açılış filmi Rezan Yeşilbaş‘ın 65. Cannes Film Festivali Kısa Film Yarışması’nda Altın Palmiye ödülü alanSessiz Be Deng (2012) adlı kısa filmi oldu. Festivaldeki diğer filmler gibi, bu film de sesli betimleme, işaret dili ve ayrıntılı altyazı ile gösterildi.
Engelli seyircilerin engeli olmayan seyircilerle birlikte programdaki tüm filmleri izleyebilecekleri, söyleşi ve atölyelere katılabilecekleri Festival’de, geçtiğimiz senelerin yeni yapımlarından usta yönetmenlerin başyapıtlarına, kısa ve belgesel filmlerden çocuk filmlerine uzanan geniş bir yelpazede filmler izleyicilerle buluşacak. Tüm gösterimler ücretsiz olacak.03-08 Eylül 2013 tarihleri arasında kapılarını sinemaseverlere açacak Ankara Engelsiz Filmler Festivali görselliğe ve işitselliğe dayalı bir sanat dalı olan sinemada bile, gerekli düzenlemeler yapıldığında göremeyen veya işitemeyen seyircilerin diğer seyircilerle aynı seyir zevkini alabileceğini ortaya koymayı, görme ve işitme engellilerin toplumsal yaşama daha eşit katılımına katkı sağlamayı amaçlıyor.Festival Puruli Kültür Sanat tarafından Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın himayesinde gerçekleşiyor.Ödüller Sahiplerini Bekliyor 

Festival‘de Türkiye’de ilk kez gerçekleştirilecek Engelsiz Yarışma, engelli seyircilere bir film festivalinde yarışma takip etmenin heyecanını tattıracak.

Pelin Esmer’in Gözetleme Kulesi (2012), Reha Erdem’in Jîn (2013), Yusuf Pirhasan’ın Kurtuluş Son Durak (2012), Reis Çelik’in Lal Gece (2012), Emin Alper’in Tepenin Ardı (2012) ve Erdem Tepegöz’ün Zerre (2012) filmleri Engelsiz Yarışma kapsamında seyircilerin beğenisine sunulacak. Jürinin En İyi Film, En İyi Yönetmen ve En İyi Senaryo ödüllerini dağıtacağı Engelsiz Yarışma, seyircilerin gösterimler sonrası filmleri oylayarak Seyirci Özel Ödülü‘nü belirlemesine de fırsat verecek.Engelsiz Yarışma jürisinde yönetmen Ezel Akay, oyuncu Şebnem Sönmez ve sinema yazarı Çağdaş Günerbüyük bulunuyor.Engelli seyircilerin güncel Türkiye sinemasını takip etme fırsatı yakalayacağı Engelsiz Yarışma, Halkbank’ın sponsorluğunda gerçekleştiriliyor. Yarışmanın ödülleri 8 Eylül Pazar günü Cer Modern‘de gerçekleştirilecek Ödül Töreni ile sahiplerini bulacak.Çağdaş dünya sinemasının en iyileri Festival’de 

Festival yarışmanın yanı sıra Türkiye ve dünya sinemasının geçtiğimiz senelerdeki en başarılı yapımlarını seyirci ile buluşturuyor.

Yayınlandıktan kısa süre sonra bir fenomene dönüşen Leyla ile Mecnun dizisinin yönetmeni Onur Ünlü’nün Altın Koza Film Festivali’nden En İyi Film ve En İyi Senaryo ödülleriyle dönen Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi ve yönetmen Yüksel Aksu’nun rüya sahnesini görme engelli sinema öğrencisi Devrim Tarım ve görme engelli fotoğraf sanatçısı Civan İlci ile beraber çektiği Entelköy Efeköye Karşı Türkiye Sineması bölümünde izlenebilecek.

Dünyadan bölümünde ise Woody Allen sinemasının tüm bilindik elementlerini taşıyan ve 64. Cannes Film Festivali’nin açılış filmi olan Paris’te Gece Yarısı (Midnight In Paris); Gary Oldman, Tom Hardy, Colin Firth, Mark Strong gibi güçlü bir kadroya sahip, türü içerisinde yepyeni bir klasik olarak tanımlanan Köstebek (Tinker, Tailor, Soldier, Spy); evli bir çiftin hayatını bir yılın dört mevsimi süresince takip eden ve Rolling Stone, The New York Times ve Entertainment Weekly gibi yayınların ilk on listelerinde yer alan Mike Leigh’ninson filmi Ömrümüzden Bir Sene (Another Year) ve Wes Anderson’ın Tenenbaum Ailesi (RoyalTenenbaums) filminden beri istikrarlı şekilde sürdürdüğü estetik anlayışını zirveye taşıyan Yükselen Ay Krallığı (Moonrise Kingdom) yer alıyor.
Engel Tanımayan FilmlerFestival engellilik hakkında farkındalık yaratmak amacıyla bu temaya sahip filmlerden bir seçki de hazırladı. Engel Tanımayan Filmler bölümünde izleyeceğimiz  800 Km Engelli (Yönetmen: Murat Erün, 2012) filminde fiziksel engelli iki arkadaşın bir motosiklet ve ona takılı yolcu sepetiyle İstanbul’dan Muğla’ya yaptığı on üç günlük yolculuğa tanık olacağız. Can Dostum (Intouchables) (Yönetmen: Olivier Nakache, EricToledano, 2011) filminde ise bir kaza sonrası tekerlekli sandalyeye mahkum olmuş bir aristokrat ile Paris’in kenar mahallelerinden işsiz bir gencin sıradışı dostluk hikayesini izleyeceğiz. Film, İngilizce dışında yabancı bir dilde tüm zamanlarda en fazla gişe hasılatını elde eden yapım olarak sinema tarihine geçmişti.Uzun Lafın KısasıAnkara Engelsiz Filmler Festivali‘nde bir festivalin olmazsa olmazlarından kısa filmler de seyirci karşısına çıkacak. Son dönem Türkiye sinemasının genç yönetmenlerinin çektiği filmlerden oluşan bir seçki Festival programında yer alıyor. Seçkideki H. Mert Erverdi’nin Aralık, Aysel Pınar Necef’in Bir Dilim Hayat, Barış Çorak’ın Birlikte, Şafak Türkel’in Bodrum Rüyası, Mert Tügen’in Kanatları Olmayan Kuş, Rezan Yeşilbaş’ınSessiz, Nazlı Elif Durlu’nun Sonra adlı filmleri kısa film severleri bekliyor olacak.

Çocuklar için Filmler ve Canlandırma Atölyesi

Festival’in çocuklara özel hazırladığı film seçkisi, engelli çocukların engelsiz yaşıtlarıyla birlikte film seyretmelerine imkan verecek. Bu bölümde yer alan ve sinemanın yaşayan ansiklopedisi Martin Scorsese’nin yönettiği Hugo, sadece çocukların değil her yaş grubundan seyircilerin görmesi gereken bir başyapıt. Küçük seyirciler için programdaki diğer film ise animasyon evrenine armağan ettiği efsanevi Wallace ve Gromit filmiyle tanınan Aardman Stüdyoları’nın yeni animasyonu Korsanlar! (ThePirates!).Festival kapsamında çocuklara yönelik bir diğer etkinlik Canlandırma Atölyesi. 7 Eylül Cumartesi günü saat 13:00 – 17:00 arasında Cer Modern Çocuk Atölyesi’nde gerçekleşecek Canlandırma Atölyesi’nde 9-12 yaş grubundan işitme engelli çocuklar, animasyon (canlandırma) sanatı ile tanışacak. Atölyede İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 6 yıldır animasyon dersleri veren Berat İlk, küçük katılımcılara öncelikle temel animasyon bilgisi ve animasyonun kısa tarihi hakkında bilgi verecek. Katılımcılar farklı canlandırma teknikleri ile üretilmiş filmlerden eğlenceli örnekler izledikten sonra çevrelerindeki oyun hamuru, kalem, silgi gibi farklı malzemeleri bir karakter gibi hareket ettirerek kısa animasyon denemeleri yapma şansını yakalayacaklar, atölyeden kendi yarattıkları karakterler ve geliştirdikleri öykülerle evlerine dönecekler.Etkinlik sınırlı sayıda katılımcı için uygun ve ücretsiz olacak. Başvuru ve ayrıntılı bilgi için event@puruli.co adresine mail atabilirsiniz.Festival Destekçileri

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın himayesinde Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın katkılarıyla gerçekleşen Ankara Engelsiz Filmler Festivali’nin Engelsiz Yarışma sponsorluğunu Halkbank, gösterim sponsorluğunu Cinemaximum, ulaşım sponsorluğunu Peugeot, tanıtım sponsorluğunu Outdoor TV, Outbox ve Üniversite Medya üstleniyor.

Armada AVM, Mövenpick Ankara, Ares Film, Elmalma Marka İletişim Hizmetleri, Marko Paşa, Kalender Zebra ve Teppanyaki Festival destekçileri arasında yer alıyor.
Festival’in medya sponsorluğunu ise NTV, Star TV, CNBC-e, Birgün, Evrensel, Habertürk, Hürriyet Daily News, Radikal, Star Gazete, Ankara Life, Arkadaş Kültür Sanat, Kültür Mafyası, Kültür Sanat Haritası, MAG, Nouvelle Magazine, arkapencere.com, bianet.org, Eksisinema.com, Sadibey.com, Radyo Hacettepe ve Radyo Vizyon yapıyor.

Avustralya’nın önemli film festivallerinden The Other Film Festival, Festival Partneri olarak destek veriyor.

Program ve etkinlikler hakkında ayrıntılı bilgiye Festival’in web sitesinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Direnen Filmler

Sinema Manyakları blogunu en son Uçan Süpürge döneminde güncellemişiz. Sonrasında gelen Gezi olaylarının yarattığı ruh hali ve yaz aylarında sinema gündeminin zayıflığı nedeniyle ne içimden güncellemek geldi, ne de güncelleme yapacak çok fazla gündem vardı. Sonbahar yaklaştı, sinema gündemi de hareketlendi. Sinema Manyakları’nın da güncelleme zamanaı geldi. Tabiri caizse sezonu açarken uygun olan yazının geride bıraktığımız yaz aylarının etkisiyle Gölge e-Dergi’ye yazmış olduğum “Direnen Filmler” yazısı olduğunu düşündüm. O halde  biraz güncellenmiş bir”Direnen Filmler” yazısı ile yeni bir sinema sezonuna merhaba diyelim:

—————————————

Geçtiğimiz aylarda Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçların kesilerek bir alışveriş merkezi yapılma isteğine karşı çıkılması ile başlayan ve bu ülkenin tarihinde pek görülmemiş bir protesto hareketine evrilen olayları hep birlikte takip ettik. Ülkedeki her insanın olaylara farklı bir bakış açısı olmuştur elbette. Bu yazı kapsamında kendi bakış açımızla bu olayların hatırlattığı filmlerin şöyle bir üzerinden geçeceğiz. Bu eylemlerin en önemli özelliklerinden biri şimdiye kadar apolitik olarak nitelenen genç kuşağın da olaylara dahil olması, bunun sonucunda da çok zekice duvar yazıları ve tweet mesajları da eylemin uzun zaman hatırlanmasına yok açacak bir yönü oldu. Bu genç kuşak söz konusu yazılarda sevdikleri filmlere göndermeler de yaptılar. Bu yazıda doğrudan bir direniş filmi olmasa da eylemlerde adına rastladığımız filmlerden de bahsedeceğiz.

Elbette ilk bahsetmemiz gereken film V for Vendetta. Yakın bir gelecekte geçen bu filmde baskıcı ve faşist bir rejimle yönetilen İngiltere’de maskeli bir direnişçinin başını çektiği direniş ateşinin tüm ülkeye yayılması anlatılıyordu. Filmde anlatılanlar bir yana filmin Gezi Parkı direnişi ile en büyük ilintisi elbette filmde kullanılan maskenin direnişin simgelerinden biri olmasıydı. Gezi Parkı’ndaki pek çok direnişçi bu maskeyi takarken o günlerde Ankara sokaklarında kendi halinde yürüyüş yapan bir ailenin çocuklarında bile bu maskeyi gördüğümü hatırlıyorum. Sadece bizde değil dünyanın pek çok yerinde farklı amaçlarla yapılan eylemlerde de bu maske bir simge haline geldi ve maskenin popülerliği filmi çok aştı. Bu arada söz konusu maskenin de 1570-1606 yılları arasında yaşamış olan ve dönemin İngiltere kralına karşı düzenlenen başarısız suikast girişimi içinde yer alan Guy Fawkes’i temsil ettiğini de hatırlatalım.

V for Vendetta ile ilgili hatırlatmamız gereken bir diğer nokta ise bu filmin bir çizgi roman uyarlaması olması. Alan Moore’un yazdığı ve David Lloyd’un çizdiği bu çizgi romanın 1980’lerde yayınlandığı düşünülürse bir Thatcher dönemi eleştirisi olarak da okumak mümkün. Filme göre daha sert ve daha başarılı olduğunu düşündüğüm bu çizgi roman daha önce okunmuş olsa bile bugünlerde tekrar üzerinden geçilmesi gereken bir kitap.

Direnişte adı geçen filmler üzerinden gitmeye devam edersek Star Wars da karşımıza çıkan filmlerden bir diğeri. Özellikle orijinal üçlemenin hikâyesinin tüm galaksiyi demir yumrukla yöneten bir imparatora karşı direnen asilerin (ki filmde de “rebels” olarak tanımlanıyorlar zaten) hikâyesi olduğunu düşünürsek duruma cuk oturduğunu söylemek mümkün. Zaten bu süreçte Star Wars karakterleri ile olaylarda öne çıkan figürlerin eşleştirildiği çeşitli paylaşımlar da gördük. Hatta günlerden bir gün İstanbul sokaklarında Darth Vader kostümünde bir direnişçi bile karşımıza çıktı. İlk anda Darth Vader’ın sinemanın efsane kötü karakterlerinden biri olarak asiler tarafında yer almaması gerektiği düşünülebilir ama finalde imparatorun nasıl yok edildiğini düşünürseniz Darth Vader’ın nihayetinde isyancıların tarafında yer aldığını kabul etmek gerek. Zaten en baştan beri güce denge getirecek figür de odur.

Aslında pek çok bilim-kurgu filminde baskıcı bir rejime karşı çıkan direnişçi figürleri bulmak mümkün. Bu filmlerde baskıcı iktidar kimi zaman insanlar, kimi zaman uzaylılar, hatta kimi zaman da robotlar oluyor. Fahrenheit 451, Equilibrium, The Matrix hatta Terminator filmlerini bu kategoride örnek göstermek mümkün. Ancak bu konuda en ilginç örneklerden biri Planet of the Apes (Maymunlar Cehennemi) serisi. Bu seride bir zamanlar kendilerine türlü eziyetler yapılan bir grubun iktidara geldiğinde çok daha beterini yaptığını görüyoruz. Bu durum bir anlamda ülkemizdeki duruma da denk düşüyor. Şu an iktidardaki düşüncenin geçmişte yaşadıklarının ne olduğu tartışılabilir ama kendilerini geçmişte ikinci sınıf görülmüş bir grup olarak konumlandırdıkları ve bu konumlandırmanın da iktidara gelmelerinde önemli rol oynadığını kabul etmek gerekli. Bu anlamda Maymunlar Cehennemi de bugünlerde farklı bir bakış açısı ile izlenebilecek filmlerden.

Gezi Parkı protestolarının ilk günlerinde karşımıza çıkan duvar yazılarından biri de beşinci günün şafağında gelmesi beklenen bir kurtarıcıya aitti. Genç nesil bir kez daha sevdikleri bir filme gönderme yapmışlardı. Bu kez söz konusu olan The Lord of the Rings (Yüzüklerin Efendisi) filmindeki Gandalf’tı. Beşinci günün şafağında Gandalf gelmemişti belki ama o güne kadar gençler zaten bir kurtarıcıya ihtiyaç duymadıklarını, kendi başlarına da seslerini duyurabileceklerini anlamışlardı. Bu hareketin en önemli özelliklerinden biri de buydu zaten. Belirli bir lideri yoktu ama halkın içinden pek çok kahraman çıkardı. Kırmızılı kadın, siyahlı kadın, duran adam gibi figürler hareketin simgeleşen figürleri oldular. Tüm bu figürlerin bir araya getirildiği ve Yenilmezler olarak tanımlandığı çizimler de The Avengers filmine bir gönderme idi.

Bir kez daha Yüzüklerin Efendisi serisine dönersek filmlerin (ve kitap serisinin elbette) kötü adamlarından biri olan Saruman’ın bol bol ağaç kestiğini bunun üzerine ormanın konuşan ve yürüyen yaşlı ağaçları Ent’lerin de Saruman’a karşı ayaklandığını da hatırlayabiliriz. Bu anlamda bu filmle de Gezi Parkı arasında paralellikler kurmak mümkün. İnternet gençliği de elbette bu paralelliği kurmakta gecikmedi. Saruman ile İstanbul valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun birbirine benzer fotoğrafları ile Taksim Meydanı ile Yüzüklerin Efendisi’nden bir sahnenin bir araya getirildiği sahneler sosyal medyada dolaşmaya başladı.

Victor Hugo’nun unutulmaz eseri Sefiller’in de final kısmı da Fransa’daki çeşitli özgürlük hareketlerinden biri olan Haziran Devrimi’nde geçer. Gençlerin başını çektiği bu hareket çok iyi sonuçlanmadı belki ama bu dev romanın en önemli parçalarından biri oldu. Bu romandan uyarlanan pek çok film ile Gezi Parkı hareketi ile benzerlikler kurulabilir ama hafızalarda en taze olan uyarlama, henüz bu yıl içinde sinemalarda izlediğimiz müzikal uyarlaması idi. Hugh Jackman’ın başarılı bir Jean Valjean olduğu bu uyarlamanın söz konusu devrim sahneleri insanın tüylerini diken diken ediyordu. Ve elbette bu sahnelerdeki “Do You Hear the People Sing?” şarkısı da ülkemizde yaşananlara çok denk düşüyordu. Nitekim yaratıcılığın da üst düzeye çıktığı bu günlerde, bu şarkı da hemen yaşanan olaylara aşağıdaki sözlerle uyarlandı:

Duyuyor musun sesi, işte bu halkın öfkesi
Olmayacak hiçbir zaman bir başkasının kölesi
Sanki kalp atışları karışıyor davullara
Yürüyoruz gururla yeni bir yarına
Sen de gel katıl bize, diren bütün bu baskıya
Durur koca dünya barikatın arkasında
Sen de özgürlüğün için diren omuz omuza!
Duyuyor musun bizi, işte çapulcunun sesi
Olmayacak hiçbir zaman bir başkasının kölesi
Sanki kalp atışları karışıyor davullara
Yürüyoruz gururla yeni bir yarına
Yarınlara…

Fransa bu tip halk hareketleri açısından zengin bir tarihi olan bir ülke. Elbette sinemasında da yaşanan olaylar yoğun şekilde yer bulmuş. 1990’ların başında Zaire’li bir göçmenin polisler tarafından öldürülmesi sonrası başlayan ve tüm Fransa’ya yayılan olaylar bir kuşağın hafızasında tazedir. Tam da o günlerde çekilen ve yaşanan atmosferi tam da içerden çok başarılı bir şekilde anlata La Haine genç kuşağın öfkesine ışık tutan bir filmdi. Yönetmen Mathieu Kassovitz’in halen bu filmin seviyesinde başka bir film çekemediğini söyleyebiliriz.

Gezi Parkı’nda yaşananlar bir yönüyle de akla kaçınılmaz olarak Paris Komünü’nü getirdi. Halkın kendi kararını forumlarda kendi başına alması, parkta her şeyin paylaşıldığı ve ücretsiz olduğu 3 haftalık süre, Fransa’da 1871’de iki ay boyunca iktidarda kalan halk hareketi ile kimi benzerlikler taşıyordu. Paris Komünü’nün sonu çok kanlı bir şekilde gelmişti. Her ne kadar Gezi Parkı olayları sırasında da ölümler olsa da neyse ki o kadar feci noktaya varmadı. Yine de Paris Komünü’nün yok edilmesi sonrasındaki açıklamayı yorumsuz olarak buraya koyuyorum: “Paris sakinlerine. Fransız ordusu sizi kurtarmaya geldi. Paris artık özgür! Saat 4 itibariyle askerlerimiz son isyancı noktasını da ele geçirdi. Bugün savaş sona erdi. Düzen, çalışma ve güvenlik yeniden sağlandı.”

Sosyalizmin belki de gerçek anlamda iktidara geldiği tek olay olan Paris Komünü sinemada çok fazla yer bulmadı. Ancak birkaç yıl önce festivallerde izleme fırsatı bulduğumuz altı saatlik La Commune (Paris, 1871) filmi dönemi anlatan çok başarılı bir filmdi. Uzunluğuna rağmen dönemi çok başarılı bir şekilde anlatıyor, bir yandan da sağlam bir medya eleştirisi yapıyordu. Filmde o günlerde televizyon olsaydı acaba ne olurdu deniyordu. Ortada sürekli olarak yaşananları çarpıtan bir devlet televizyonu ile devrimcilerin kurduğu komün televizyonu vardı. Bizde de iktidar yanlısı ana akım medya ve alternatif kanallar arasında gözlerimizle gördüğümüz farkı hatırlatmaya gerek yok sanırım. Bu filmi festival seyircileri dışında fazla kişinin izlediğini sanmıyorum. Bir şekilde bulursanız mutlaka izleyin derim. Altı saatlik süresi de gözleri korkutmasın, gayet akıcı bir film.

Yaşadığımız olaylarda polis şiddeti de oldukça öne çıkan ve tartışılan konulardan biri oldu. Aslında yukarda adını andığımız filmlerden pek çoğunda direnişin polis ya da askerin güç kullanımı ile sonlandırıldığını, hatta bazen çok trajik sonuçlara yol açtığını görüyoruz. Yine de iktidarın resmi ya da resmi olmayan güçleri tarafından uygulanan şiddet ile ilgili birkaç film örneği daha verelim. Usta yönetmen Costa-Gavras’ın Z filmi iktidarın görüşlerine karşıt görüşler ortaya koyan bir politikacının bir kargaşa anında öldürülmesi sonrasında suçlunun aranması sürecinde tüm delillerin yok olmasını, şahitlerin ortadan kaldırılmasını ve olayı soruşturanlara görevden el çektirilmesini anlatır. Hikayesi herhangi bir direnişle ilgili olmasa da geçen yıl Gezici Festival’de izlediğimiz, Her Türlü Kuşkunun Ötesinde Bir Yurttaş Hakkında Soruşturma da burada adını anmamız gereken filmlerden biri. Bu filmde sevgilisini öldüren bir polis şefi, bilerek ve isteyerek olay yerinde kendisine işaret eden her türlü delili bırakır, çevredeki kişilere kendini gösterir. Bunları yaparken kendisinin şüpheli olarak bile görülmeyeceğinden emindir ve bunda da haklı çıkar.

Direniş dediğimizde tarihte çeşitli hareketlere öncülük etmiş olan iki simge isim ve bunların hayatlarına dair yapılmış filmleri de anmadan geçmeyelim. Roma’ya karşı kölelerin ayaklanmasının lideri Spartacus ile ilgili filmler özgürlük uğruna ölümü göze alanların hikayesini anlatır bizlere. Her ne kadar yeni nesil Spartacus’u daha çok, yakın zamanda ekrana gelen ve şiddet ve cinsellik dozu epey yüksek dizi ile hatırlasalar da bir kuşak için Spartacus, Kirk Douglas ile özdeşleşmiştir. Stanley Kubrick’in 1960 yapımı bu görkemli filminde Douglas tam bir özgürlük savaşçısıdır. Spartacus etkileyici bir film olsa da filmlerinin en ince detayında bile söz sahibi olmak isteyen Kubrick’i çok memnun etmemiştir. Zaten bu filmdeki deneyimleri sonrası diğer filmlerinde en baştan filme dair ne varsa kontrolüne almıştır. Bu yüzden bu filmi sevmekle beraber Kubrick bu projeye yirmi-otuz yıl sonra el atsaydı ortaya nasıl bir başyapıt çıkardı diye düşünmekten de kendimi alamam.

Spartacus’un doğası gereği gayet kanlı isyanının tam tersine pasif direnişin tarihteki simge ismi ise Mahatma Gandhi’dir elbette. Bir suikasta kurban giden bu barışçı kişiliğin hayatı 1982 yapımı Gandhi filmine konu olmuştu. Richard Attenborough’un yönettiği ve Ben Kingsley’in tümüyle Gandhi kişiliğine büründüğü bu film (her iki isim de bu filmle Oscar aldı bu arada) bugün bakınca biraz ağdalı bulunabilir ama 80’lerin sinema atmosferine çok uygun bir yapımdı.

Direniş her zaman büyük bir topluluğun sokaklara çıkması ile olmaz tabii ki. Bazen insanlar kendi bedenleri dışında ortaya koyabilecek bir şeyleri kalmayınca onu da direniş aracı olarak kullanabiliyorlar. Açlık grevleri bunun en dramatik örneklerinden biri. Zaten yukarıda bahsettiğimiz Mahatma Gandhi’nin de kullandığı yöntemlerden biriydi açlık grevi. Özellikle İrlanda’da gerçekleştirilen açlık grevleri doğrudan ya da dolaylı olarak sinemada sıkça konu edilen eylemlerden biri olmuştu. Bu konuda en başarılı örneklerden biri Michael Fassbender’in ne kadar iyi bir aktör olduğunu ilk kez gördüğümüz Hunger oldu. Eylemin önde gelen isimlerinden Bobby Sands’i canlandıran Fassbender, insanın içinde bir şeyleri düğümleyen bu filmde müthiş bir performans sunuyordu. Elbette aynı dönemi bir annenin bakış açısından anlatan Some Mother’s Son filmini de anmadan geçmemek gerek. Ülkemizde de açlık grevlerinin dönem dönem çok dramatik sonuçlara yol açtığını biliyoruz. Özellikle “Hayata Dönüş Operasyonu” gibi oldukça ironik bir biçimde adlandırılmış operasyonda yaşananların toplumsal hafızamızdan silinmesi çok zor. Doğrudan bu olayları anlatmasa da açlık grevlerine katılmış, operasyonun etkilerini yaşamış bir karakterin hapisten çıktıktan sonra evine dönmesini anlatan Sonbahar son yıllarda sinemamızdaki en yetkin örneklerden biri. Bir belgesel olarak da Simurg’un son derece başarılı olduğunu söyleyebiliriz.

Gezi Parkı eylemlerinde kadınların da çok öne çıktığını gördük. Peki sinema tarihinde kadın direnişçiler yok muydu? Kendi adıma çok fazla hatırlayamadım ama Brigitte Bardot ve Jeanne Moreau gibi Fransız sinemasının en etkileyici kadınlarından ikisinin başrollerde olduğu Viva Maria akla gelen örneklerden biri. Bardot ve Moreau’nun canlandırdığı Maria adındaki iki kadın Orta Amerika’da bir ülkede sosyalist bir devrim peşindedirler. Karşısında oldukları liderin lakabının “El Dictador” olması bir tesadüf olmasa gerek. Diktatör deyince elbette Chaplin’in The Great Dictator’ünü da es geçmemek gerek. Henüz 1940 yılında özel olarak Hitler’le ilgili ama genel olarak tüm baskıcı ve faşist rejimlerle ilgili şahane bir taşlama ortaya çıkaran Chaplin’in bu müthiş filmini her sinemasever izlemeli.

Bu yılın sonlarında gösterime girecek olan Hunger Games’in yeni filminde de baskıcı bir rejime karşı iki gencin ateşlediği bir devrim hareketini izleyeceğiz. Film gösterime girdiğinde Gezi Parkı olayları ile bağlantıların kurulacağını tahmin ediyorum. Fragmanında yer alan “her devrim bir kıvılcımla başlar” cümlesi de hemen dikkat çekiyor zaten.

Bu yazıda söz ettiğimiz filmler dışında Gezi Parkı olaylarının akla getirdiği başka filmler de elbette vardır. Biz burada sadece bir giriş yapmak istedik aslında. Son aylarda yaşadıklarımızın belgeselleri ve kurmaca filmleri de mutlaka yapılacaktır. Hatta belgesel yapımlar yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı bile. Üzerinden zaman geçtikçe daha olgun yapımlar da ortaya çıkacaktır mutlaka. Umarım yaşadığımız günlerin ruhuna uygun, başarılı filmler ortaya çıkar.

Not: Filmler konusunda fikir jimnastiği yaparak bana yardımcı olan Nilgün Öner ve Fazlı Can’a teşekkürler. Vakitsizlikten ötürü bazı önerilerini değerlendiremedim ama ilerde bu yazı güncellenirse onları da dikkate alacağım.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 7. Gün: Montrö Kraliçesi, Tomurcuk, Anne, Güzel Yurdum, Kızlar

Montrö Kraliçesi (Queen of Montreuil):

Montrö Kraliçesi yurtdışında tatil yaparlarken kocasını kaybeden ve evine onun külleri ile dönen bir kadının bunu atlatma sürecini anlatıyor. Bu tek cümlelik özetten çok ağır ve acıklı bir film beklenebilir. Ama yönetmen Sólveig Anspach bunun tam tersinde bir yöne gitmiş. Montrö Kraliçesi bu yas sürecinden son derece sevimli bir komedi çıkartmayı başarmış. Bunda en büyük pay Agathe’nin evine dönerken havaalanında karşılaştığı ve kalacak yerleri olmadığı için evine aldığı İzlandalı anne oğul. Tümüyle özgür bir ruha sahip olan Anna ve oğlu Ulfùr, önceden hiç tanımadıkları bu kadına varlıkları ile güç veriyorlar belki de. Anna’nın bir vinç operatörü ile arkadaş olması ve orada çalışması, Ulfùr’un ise bir fok balığı bulup ona bakması da ana hikayeye bağlanan yan hikayeler olarak gayet iyi çalışıyor. Filmin adı nereden geliyor onu da belirtelim. Eskiden kalan bir deyişte eşini kaybeden bir kadın bu acının üstesinden gelirse o artık bir kraliçedir denirmiş. Bu anlamda filmde de bir kraliçeyi izliyoruz aslında.

Uçan Süpürge’nin son gününde izlediğimiz Montrö Kraliçesi’nin aynı günün gecesinde festivalin büyük ödülü olan Fipresci’yi aldığını da belirtelim. Gayet keyifle izlediğim bu film bence yarışma filmleri arasında en iyisi değildi ama yine de bu karara ciddi bir itirazım yok.

Tomurcuk (Grzeli Nateli Dgeebi / In Bloom):

Tomurcuk, 1990’ların başlarında Gürcistan’da yaşamak ve bir genç kız olmak üzerine bir film. Festival kataloğunda belirtildiğine göre yönetmen Nana Ekvtimishvili’nin hatıralarından izler de taşıyan film gerçekten de yoğun bir gerçeklik hissi taşıyor. Zaten yönetmen de o yıllarda filminin iki baş karakteri ile aynı yaşlardaymış.

Filmde Natia ve Eka adlı çok yakın iki kız arkadaşın aileleri ile sorunlarına, okulda ve sokaklarda yaşadıkları zorluklara tanıklık ederken bir yandan da bir iç savaş ortasında büyümenin etkilerini yaşamalarını da görüyoruz. Çevrelerinde ne olursa olsun onlar birer genç kız ve yaşlarının gerektirdiği gibi hareket ediyorlar. Ancak ortam öyle bir ortam ki genç bir erkek hoşlandığı kıza hediye olarak gerçek bir silah hediye edebiliyor.

Filmde özellikle bir iki genç kız arasındaki inişli çıkışlı arkadaşlık ilişkisi çok başarılı bir şekilde kurulmuş. Her ikisinin de ilk oyunculuk deneyimleri olduğunu gördüğümüz Lika Babluani ve Mariam Bokeria’nın oyunculukları da gayet başarılı. Yan karakterler biraz daha detaylandırılsa daha iyi olabilirdi belki ama yönetmen bu iki genç kızı odağına olarak onların yaşadıklarını ön plana çıkarmayı yeğlemiş. Kısaca iyi ama daha iyi olabilecek potansiyeli de olan bir film diyelim Tomurcuk için.

Anne (Yema / Mother):

Djamila Sahraoui’nin yazıp yönetmekle kalmayıp aynı zamanda başrolü de üstlendiği Cezayir yapımı olan Anne ne yazık ki dünyanın pek çok yerinde yaşanabilecek bir trajediyi anlatıyor. İki oğlundan birini kaybetmiş olan bir anne. Bunun acısını içinde hissederken acısını arttıracak bir şey daha var. Oğlunu öldüren kişi muhtemelen diğer oğlu. Bir anne bu durumla nasıl başa çıkabilir? Bir oğlunun yasını tutarken diğer oğlunu affedebilir mi? Peki ya bir gün yaşayan oğlu da yaralı olarak kapısına gelirse ne olur? Bu soruların bambaşka yanıtları olabilir elbette. Bu filmdeki anne için çözüm giderek içine kapanmak, konuşmamak ve tarlası ile ilgilenmek olmuş. Bu arada evden dışarı çıkmaması için başına bir nöbetçi diktiklerini de unutmamalı. İstese de dışarıyla ilişki kurabilecek bir durumda değil ama böyle bir isteği de yok zaten. Yaşayan oğlunu ise ölmüş sayıyor kendi gözünde, onu görmek bile istemiyor.

Film sessizlikler içindeki trajediyi vermeyi başarmış. Son derece az diyalogla çok şey anlatabiliyor. Anne-oğul arasındaki ilişkinin dışında anne ile ona gardiyanlık yapan ve bir kolunu patlamada kaybeden genç adam arasındaki ilişki de çok iyi kurulmuş. Ancak filmin hikayesinde çeşitli sorunlar var, en azından seyirci tarafından tam olarak anlaşılamayan noktalar. Örneğin bir grup festival müdavimi olarak, annenin ev hapsine alınmasının makul bir nedenini bulamadık. Hatta finalde gardiyanın gerçekleştirdiği eylemin nedeni de tam olarak anlaşılamıyor. Nedeni anlaşılsa da zamanlaması çok anlamlı değil. Sanki filmin süresi bitti, artık şu işi yapalım gibi olmuş.

Bu nedenle sessizliği kullanımı ve karakterler arasındaki ilişkiler açısından güçlü, senaryo açısından zaman zaman zayıf ya da eksik bir film diyebiliriz Anne için. Ne olursa olsun etkileyici bir film olduğu kesin.

Güzel Yurdum (Die Brücke am Ibar / My Beautiful Country):

Güzel Yurdum, 90’larada Sırplar ve Arnavutların savaşta oldukları dönemde iki taraf arasındaki sınıra yakın bir köyde geçen bir film. Danica kocasını kaybettikten sonra iki çocuğu ile beraber yaşamaktadır. Küçük oğlu babasını kaybettiği günden beri konuşmamaktadır, büyük oğlu ise bisiklet almak için para biriktirmektedir. Bir gün evlerine karşı taraftan yaralı bir asker sığınır. Danica her ne kadar çocuklarına bir zarar verebileceğinden endişelense de insanlık adına ona yardım eder. Beklenebileceği gibi Ramiz adındaki bu askerle zamanla aralarında bir yakınlık başlar. Ama savaş ortamında hiçbir şey göründüğü kadar kolay değildir.

Güzel Yurdum, yapay sebeplerle ayrılmış ama gerçekte birbirine çok yakın olan iki halkın gerçekleştiği bu savaşın ne kadar anlamsız olduğunu bir kez daha gösteriyor. Son derece etkileyici bir film ancak senaryo sanki bir matematik formülüne dayanırcasına beklendik şekilde gidiyor. Danica ve Ramiz arasındaki yakınlaşma, Ramiz’in çocuklar için bir baba figürü haline gelmesi, tam bu noktada işler yolunda giderken gerçekleşen bir terslik ve olayların tersine dönmesi vb. olaylar ile finale doğru gerçekleşen birkaç dramatik olay filmin senaryosunun sanki bir senaryo dersinde belli kurallara uysun diye yazılmış olduğunu hissettiriyor. Bunu çok kötü anlamda kullanmıyorum aslında, vizyonda izlediğimiz pek çok filmde bu his var ama bunu bile beceremiyorlar. Güzel Yurdum’da senaryo beklenebilir hamleler yapsa da hemen hiç tökezlemiyor ve tıkır tıkır işliyor. Oyuncular da üstlerine düşeni yapınca ortaya ibretle izlenen bir film çıkıyor. Hatta kimi sahnelerde seyircilerin bir kısmını ağlattığını bile söyleyebilirim.

Kızlar (Flickorna / The Girls):

Festivalin son filmi olarak Mai Zetterling ile üçüncü randevu. Daha önceki günler hakkındaki yorumlarımı okuyanlar yönetmenin Aşık Çiftler’ini çok sevmesem de Gece Oyunları’nı çok başarılı bulduğumu hatırlayacaklardır. Kızlar yapı olarak daha çok Aşık Çiftler’e yakın bir film. Filmde Aristofanes’in savaş karşıtı oyunu Lysistrata’yı sahneye koyan bir tiyatro topluluğunun peşine takılıyoruz. Bir yandan oyunu izlerken bir yandan da geri dönüşlerle tiyatro topluluğundaki kadınların hikayelerini izliyoruz birer birer. Hem tiyatro oyununda hem de kadınların hikayelerinde yoğun bir feminist altyapı var ancak yeteri kadar derinleştirilememiş gibi geldi bana.

Kızlar kötü bir film değil belki ama bugünden bakınca mutlaka izlenmesi gereken bir film olarak nitelendiremiyorum (Zetterling’in filmleri arasından bu nitelemeyi Gece Oyunları için rahatlıkla kullanacağımı bir kez daha belirteyim). Yine de Bibi Andersson, Harriet Andersson ve Erland Josephson gibi çoğunlukla Bergman filmleri ile tanıdığımız muhteşem oyuncuları izlemenin zevki var.

Bu arada bilmemek benim eksikliğimmiş elbette ama başta bizim Şener Şen ve Müjde Ar’lı Şalvar Davası olmak üzere farklı ülkelerden gelen en az beş filmde gördüğüm erkekleri ikna etmek için seks grevine giden kadınlar temasının yüzyıllar önce yazılmış bir oyuna dayandığını öğrenmek de filmin kazandırdığı ekstra bir bilgi oldu.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 6. Gün: Saraybosna’nın Çocukları, Üç Ayrı Dünya, Seni Gördüğümde, Gece Oyunları, Bakireler

Saraybosna’nın Çocukları (Djeca / Children of Sarajevo):

Saraybosna’nın Çocukları bir kez daha karşımıza ailesini kaybetmiş iki kardeşi getiriyor. Bir önceki gün izlediğimiz Kız Kardeş filminin tersine bu filmde abla, ikilinin hayata tutunabilmesi için çabalayan karakter olarak dikkat çekiyor. Rahima, genç yaşında kendisini kardeşi Nedim’in yetimhaneye dönmesini engellemeye adamış gibi gözüküyor. Belki tek başına yaşasa kendine farklı bir hayat kuracak ama adeta bir anne gibi Nedim’e bakmaya çalışıyor. Bu yüzden kendisinden hoşlanan erkeklere de yüz vermiyor. Nedim ise okulda türlü kavgalara karışan, yavaş yavaş suç dünyası ile yakınlaşan bir karakter olarak çizilmiş. Rahima bir yandan da kardeşinin bu dünyaya girmemesi için de uğraşıyor.

Yönetmen ve senaryo yazarı Aida Begic, güçlü bir kadın karakter yaratırken her ne kadar korumacı ve güçlü bir anne gibi davranmaya çalışsa da ufak ayrıntılarla onun da aslında bir genç kız olduğunu hatırlatmayı başarmış. Ayrıca olaylar her ne kadar Bosna’daki savaştan yıllar sonra geçse de savaşın etkilerinin hala sürdüğü de hissettiriliyor. Begic, Rahima’nın başını kapatma seçimini de bir alt motif olarak işlemiş. Filmin çeşitli anlarında bu konu devreye giriyor, hatta bir yerde kardeşi “sen başını kapatmadan önce kimse bana kötü davranmıyordu” gibi bir cümle de kuruyor. Ancak bu konu çok derinleşememiş.

Film görsel yapısını Dardenne kardeşlerden ödünç almış diyebiliriz. Her ne kadar artık pek çok yönetmende gördüğümüz bir teknik olsa da omuz kamerası ile ana karakterin arkasına takılıp takip etmek fikri Dardenne kardeşlerde çok sık gördüğümüz bir kullanım olduğu için onların adı ile anıyoruz. Begic de filmin büyük kısmında uzun kesintisiz kamera hareketleri ile ana karakterini takip ediyor ve bizi onunla özdeşleştiriyor adeta.

Semih Kaplanoğlu’nun da yapımcıları arasında yer aldığı Saraybosna’nın Çocukları, geçtiğimiz günlerde Çocuklar adı ile vizyona da girdi. Her ne kadar kopya sayısı çok az olsa da zaman içinde farklı illerdeki sinemaseverler de filmi yakalayabilirler. Tam bir başarı diyemesem de izlemeye değer bir film.

Üç Ayrı Dünya (Trois Mondes / Three Worlds):

Catherine Corsini’nin önceki filmi İhanet (Partir) yılın başarılı filmlerinden biriydi. Üç Ayrı Dünya filmi de yönetmenin insan duyguları ve çelişkileri içine ustalıkla nüfuz etmeyi başardığını bir kez daha gösteriyor. Filmin ana karakterleri bir gece arkadaşları ile eğlenmeye giderken bir adama çarpıp kaçan Al, olaya şahit olan Juliette ve ölen adamın karısı Vera. Çok daha basit bir filmde zaten patronunun karısı ile evlenmek üzere olan Al, çıkarları için her şeyi yapan bir canavar olarak çizilebilirdi. Halbuki burada bir anlık yanlış bir kararla kaza yerinden kaçan, sonradan buna pişman olsa da bir türlü bunu açıklayamayan ve suçluluk duygusu ile kıvranan bir karakter olarak çizilmiş. Benzer şekilde diğer karakterler de çok boyutlu. Örneğin Vera, kocasının katilinin cezasını çekmesi isteği, belki de cezayı kendisinin vermesi isteği ile para karşılığı her şeyi unutma duygusu arasında bocalarken Juliette de şahit olduğu olayı çözmek üzere kendi başına harekete geçince olayın iki tarafına da yakınlaşıyor ve kelimenin tam anlamıyla iki arada bir derece kalıyor.

Corsini’nin ilk başarısı tıkır tıkır işleyen bir senaryo yazması olmuş. Tüm karakterleri çok dengeli bir şekilde kurmuş. Özellikle karakterlerin birbirleri ile karşılaştıkları sahneler çok iyi yazılmış ve oynanmış. Tüm film boyunca yalnızca Al ve Juliette’nin birlikte oldukları sahneyi fazla buldum. Bir sırrı paylaşan iki kişi olarak yakınlaşmaları normal olabilir ama o ana kadar tanıdığımız Juliette belli bir noktadan ileri gitmezdi diye düşünüyorum.

Yönetmenlik stili olarak ise Corsini çoğunlukla kendini geri çekerek hikayenin akmasını ve karakterlerin öne çıkmasını tercih eden bir anlayış seçmiş. Doğrusu bu seçim filmin lehine işlemiş. Üç Ayrı Dünya, pek gösterişli olmasa da dipten ve derinden işleyen yapısıyla festivalin en iyi filmlerindendi kanımca.

Seni Gördüğümde (Lamma Shoftak / When I Saw You):

Sinemalarımızda Filistin’den gelen çok fazla filme rastlamıyoruz. Seni Gördüğümde bu açıdan önemli bir film. Filmde 1967’de Filistin Kurtuluş Örgütü’nün ilk yıllarında yaşananlara bir çocuğun gözünden bakılıyor. Daha önceki yazılarda da belirttiğim gibi bu festivalde çokça gördüğümüz gibi bir döneme bir çocuğun bakış açısından bakan bir film. Film, savaş nedeniyle babasından ayrı kalmış, annesi ile birlikte Ürdün’de bir mülteci kampında yaşamak durumunda kalan Tarek’in hikâyesi. Yönetmen film boyunca yoğun bir özlem hissini seyirciye geçirmeyi başarmış ancak benzer yapıdaki filmlerin klişelerini kullanmaktan da kaçınmamış. Bu nedenle film bir izlenmişlik hissinden kurtulamıyor. Yine de ele aldığı konunun ve dönemin öneminden dolayı izlemek gereken bir film. Filistin’in Oscar aday adayı olduğunu da unutmamalı.

Bu arada film sonrasında anneyi canlandıran Ruba Blal ile bir söyleşi de yapıldı. Söyleşide özellikle Tarek’i canlandıran küçük oyuncunun başarısından söz edildi. Onun dışında filmden çok Filistin’deki durum, yıllar öncesi ile bugün arasındaki farklar konu edildi. Filmin konusu halen sıcak bir konu olunca söyleşinin filmden çok gerçek olaylara kaymasını doğal karşılamak lazım.

Gece Oyunları (Nattlek / Night Games):

Kendi adıma Mai Zetterling ile ilk tanışmam çok iyi geçmemişti. Önceki gün izlediğim Aşık Çiftler’i çok beğenmediğimi yazmıştım. Doğrusu yönetmenin diğer filmlerini izleyen festival müdavimleri de çok sevmediklerini söylüyorlardı. Bu nedenle Gece Oyunları’nı izleyip izlememek konusunda kararsızdım ama filmi izleyince gördüm ki Zetterling sırf bu filmiyle bile usta yönetmenler arasına konabilecek bir isimmiş.

Filmde nişanlısını doğup büyüdüğü eve getiren bir adamın geri dönüşlerle annesi ile olan ilişkilerini hatırlamasını izliyoruz. Ancak filmin anlatımı bu tip geri dönüş öykülerinde olduğu gibi gördüğümüz şeylerin mutlaka gerçek olması gerektiğini düşündürmüyor. Tam tersi, gördüklerimiz gerçeklerin adamın bugün hatırladığı halleri sadece. Gerçeğin belki tümüyle ta kendisi, belki de gerçekle ilgisi yok denecek kadar az. Filmin ana temalarından biri çocuğun annesine karşı duyduğu cinsel hisler. Bugün bile belki bazı seyircileri rahatsız edebilecek yerleri var. 1966’da Venedik’te gösterildiğinde polisin gösterimi halka kapattığı ve jürinin özel bir gösterimde izlediği söyleniyor. Ancak bugünden bakınca bu Freudyen konuyu gayet sağlam ve incelikli bir şekilde anlattığını düşünüyorum.

Aslında film bir yandan da anne ve çevresindeki kişiler üzerinden yozlaşmış bir sınıf portresi de getiriyor karşımıza. Zaman zaman Fellini’yi anımsatan aşırılıklara varan sahneler görüyoruz. Örneğin doğum olayı tümüyle herkesin izleyip yorum yaptığı, eğlendiği bir ritüele dönüştürülmüş.

Final hakkında da bir yorum yapmadan geçemeyeceğim. Ne olduğunu çok açık etmeden şöyle diyelim. Tüm filmin zaten bir takım semboller üzerinden ilerlediğini düşünürsek son kısımda olan olay da sembolik anlamı düşünülmeden yorumlanırsa yanlış olur. Yapılan eylem adamın geçmişi ile yüzleşip bağlarını koparması olarak yorumlanmalı. Aslında yönetmen bence bunu belirgin bir şekilde vurguluyor ama film çıkışında pek anlaşılmadığını görerek şaşırdığımı söylemeliyim.

Sonuç olarak Mai Zetterling’den pek iyi bir şeyler izlemeyeceğimizi düşünürken gerçekten güzel bir sürpriz oldu Gece Oyunları. Festivalin en iyileri arasına adını yazdım kendi adıma.

Bakireler (Die Jungfrauenmaschine / Virgin Machine):

Festivalin bu yılki toplu gösterilerinden diğeri Monika Treut’a ayrılmıştı. Dört filmi gösterilen yönetmenin ne yazık ki ancak bir filmini izleyebildim. Festivalin konuklarından olan Treut filmin başında bir tanıtım konuşması yaptı. Bakireler Almanya’da çekilen bir lezbiyenin ana karakter olduğu ilk filmlerden biriymiş (1988 yapımı olduğunu belirtelim). Bu nedenle belli bir tepkiyle karşılanmış. Hatta bunun izledikleri en kötü Alman filmi olduğunu söyleyenler olmuş. Bunun sonucunda da yönetmen Almanya’daki dağıtımcısını kaybetmiş. Ancak Treut bunu başına gelen en iyi şey olarak tanımladı. Çünkü bu durum sonrasında Amerika’ya taşınmış ve bu da bir sinemacı olarak önünde yeni ufuklar açmış. Treut bir de filmi siyah-beyaz çekmesinin nedeninden bahsetti. Filmin ilk yarısı Almanya’da, ikinci yarısı ise Amerika’da çekilmiş. Bu iki ülke arasında var olan belirgin renk tonu farklılıklarının hissedilmemesi için filmi siyah-beyaz çekmiş ve bu farklılığı olabildiğince törpülemeye çalışmış.

Filme gelecek olursak; Almanya’da yaşayan bir gazeteci olan Dorothee’nin buradaki ilişkileri de çıkmaza girdikçe uzun süredir kayıp olan ama Amerika’da yaşamakta olduğunu bildiği annesini arama fikri güçlenir ve kendisini San Francisco’da bulur. Araştırmaları Dorothee’yi San Francisco’nun yeraltı dünyasına götürür ve lezbiyenlerin arasına girerek kendini de keşfetmeye başlar.

80’ler çok eski zamanlar değil ama o yıllardan beri yaşanan değişiklikleri bu filmi izlerken görmek mümkün. O yıllar için tepki ile karşılaşan bu film bugün o kadar da aykırı bir yerde durmuyor (elbette muhafazakâr bir kesimde gösterilmesi yine tepki yaratabilir, o ayrı bir konu). Ancak yine filmin başında Treut’un belirttiği gibi film belli bir kesimde kült film niteliği kazanmış. Bunun nedenlerini anlamak da zor değil. Film belli ki çok küçük bir bütçe ile çekilmiş, en azından o yıllar için tartışmalı bir konuya el atmış, kullanılan siyah-beyaz grenli görüntü tercihi filme farklı bir hava kazandırmış. Ayrıca filmde Treut’un belgesellerinde de ele aldığı kimi gerçek kişilikler de kullanılmış ki onlar da San Francisco’daki lezbiyen grubu içinde bilinen isimler belli ki. Tüm bunlar filmin küçük bir kült filme dönüşmesi için yeterli olmuş ama bugünden bakınca çok ilgimi çektiğini söyleyemem. Ancak ilginç bir film olduğu kesin. Ayrıca genç sinemasever arkadaşlardan filmi çok sevenlerin de olduğunu eklemeliyim.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 5. Gün: Kız Kardeş, Aşık Çiftler, Kuleli Ev, Bir Hayalimiz Vardı: Ginger and Rosa

Kız Kardeş (L’enfant d’en Haut / Sister):

Yönetmen Ursula Meier’in ilk filmi Ev (Home) yine Uçan Süpürge’de izleyip sevdiğimiz bir filmdi. Hatta hafızam beni yanıltmıyorsa o yılın Fipresci ödülünü de kazanmıştı. Yönetmenin ikici uzun metrajlı filminin de beklentileri karşıladığını söylemek mümkün. Meier filmde önce bize henüz 12 yaşında olmasına rağmen hayatın yükünü omuzlarında hisseden Simon’ı tanıtıyor. Simon bir kayak merkezinde ufak hırsızlıklar yaparak, sonra da bunları satarak hayatını sürdürmeye çalışıyor. Bir süre sonra Simon’ın bu yaşam mücadelesini tek başına sürdürmediğini görüyoruz. Zaman zaman onunla birlikte yaşayan, zaman zaman erkek arkadaşları ile beraber bir yerlere giden ablası Louise’e de Simon bakıyor aslında. Kazandığı bu parayla onun da ihtiyaçlarını karşılamaya çalışıyor.

Meier iki kardeşin ilişkilerini ince ince örerken bir yandan da ikilinin tüm ihtiyaçlarını karşılayan Simon’ın aslında henüz sevgiye ihtiyacı olan küçücük bir çocuk olduğunu da unutturmuyor. Bu anlamda Simon’ın Louise’e sarılıp uyumak için ona para vermesi filmin etkileyici sahnelerinden biriydi. Louise’in erkek arkadaşı ile olan sorunları biraz abartılı verilmiş olsa da çok da rahatsız etmiyordu. Bu arada filmin akıllıca kurulmuş ve hiç tahmin etmediğim bir sürprizi de var aslında. Filmi izleyecekler için açık etmeyeyim ama bu durumun iki kardeş arasındaki ilişkinin dinamiklerini daha iyi anlamamızı sağladığını söylemek mümkün.

Filmin tek meziyeti konusu değil. Meier’in dağ başında kurduğu atmosfer Simon’ın yalnızlık duygusunu sinemasal olarak da yansıtmakta başarılı oluyor. Bu yıl Uçan Süpürge’de pek çok çocuk oyuncunun başarılı performanslarına tanık olduk. Bu filmde de Meier’in ilk filminde de gördüğümüz Kacey Mottet Klein başarılı bir çocuk oyuncu olarak ön plana çıkıyor.

Aşık Çiftler (Älskande Par / Loving Couples):

Festivalin bu yılki toplu gösterilerinden biri İsveçli yönetmen Mai Zetterling’e ayrılmıştı. Yönetmenin en azından ilk filmlerinde Ingmar Bergman’dan etkilendiği açık. Zetterling’in yönetmen olarak imza attığı ilk film olan Aşık Çiftler’de Harriet Andersson ve Gunnar Björnstrand gibi Bergman oyuncuları ile çalışması hatta bununla da yetinmeyip görüntü yönetmeni olarak da Bergman’ın değişmez görüntü yönetmeni Sven Nykvist’i seçmesi benzerlikleri arttırıyor. Durum sadece ekip benzerliği de değil. Filmin herhangi bir nedenle bir araya gelmiş kadınların hikâyelerini anlatması da özellikle ilk dönem bazı Bergman filmleri ile benzerlikler gösteriyor. Bu nedenle İnternet’te bir yorumda belirtildiği gibi Aşık Çiftler’i bir kadın yönetmen tarafında çekilmiş bir Bergman filmi olarak nitelemek mümkün.

Aşık Çiftler, bir hastanenin doğum bölümünde bekleyen üç kadının hikayelerini geri dönüşlerle anlatıyor. Beklenebileceği gibi kadınların geldikleri çevreler ve hamile kalma hikâyeleri birbirlerinden çok farklı. Biri eşcinsel bir sanatçıyla evli, biri cinsellikten zevk almadığı halde kocasının tecavüzü sonucu hamile kalmış, diğeri de gayrimeşru bir çocuk doğurmak üzere. Görüldüğü gibi aynı zamanda farklı açılardan kadın sorunlarına değinen bir film Aşık Çiftler. Neyse ki bunu yoğun bir mesaj verme kaygısı ile yapmıyor. Ancak filmin genelinin de beni çok çekmediğini söyleyebilirim. Kimi enteresan kamera hareketleri ve çerçeveler dışında dikkat çekici bir noktasını bulamadım hatta sıkıldığımı da eklemem lazım.

Kuleli Ev (Dom s Bashenkoy / House with a Turret):

Bu yıl festivalde çocuk karakterler üzerine kurulu filmlerin sayısının oldukça yüksek olduğundan bahsetmiştik. Kuleli Ev de odağına sekiz yaşında bir çocuğu yerleştiriyor. Film boyunca adını hiç öğrenemediğimiz bu çocuk annesi ile birlikte büyükbabasına gitmek üzere yoldayken, annesi tifüsten ölünce bir başına kalıyor. Dönem savaş yılları, mekan da savaştan bitkin düşmüş bir Sovyetler olunca tek başına kalan bir çocuk çok fazla kişinin umurunda olmuyor, o da büyükbabasına gitmek için yola devam etmek zorunda kalıyor.

Kuleli Ev festival öncesi en ümitli olduğumuz filmlerden biriydi. Bu ümitlerimizi de boşa çıkarmadığını söyleyebiliriz. Yönetmen Eva Neymann, siyah-beyaz görüntüler ile yarattığı atmosfer ile bir yandan insanın üzerine çöken bir dünya yaratmış ama çocuğun özelinde umut duygusunu da bir kenara atmamış. Elde duygu sömürüsü yapmaya çok uygun bir materyal varken o yola gitmemiş olması da takdir edilmesi gereken bir tutum. Ayrıca Neymann’ın Fridrikh Gorenshtein’ın (ki kendisi Solaris’in senaryosuna katkıda bulunan bir isim) romanından uyarladığı senaryo da gayet sağlam. Festivalin iyi filmlerinden. Hatta benim Fipresci ödülü için birkaç favorimden biriydi.

Bir Hayalimiz Vardı (Ginger & Rosa):

Uçan Süpürge çoğunlukla yeni keşiflere açık bir festival oluyor. Elbette usta kadın yönetmenlerin yeni filmlerini seyirci ile buluşturmak da festivalin bir başka misyonu. Sally Potter da usta kadın yönetmenler arasında sayabileceğimiz bir isim. Bu nedenle Bir Hayalimiz Vardı bu yılki festivalin merakla beklediğimiz filmlerinden biri idi. Ayrıca Elle Fanning, Christina Hendricks ve Annette Bening gibi oyuncuları da merak uyandırıyordu. Film sırasında, muhtemelen sinemadaki teknik sorunlardan dolayı, sürekli olarak arka plandan gelen bir uğultu sesi dışında memnun kaldığım bir film oldu.

Filmde çocukluktan genç kızlığa geçme dönemindeki iki yakın arkadaş Ginger ve Rosa ile tanışıyoruz. 1945 yılında Hiroshima’ya atılan atom bombaları ile eş zamanlı olarak doğan bu iki genç kız zamanla çok yakın arkadaş olmuşlar. 60’ların Londra’sına geldiğimizde her ikisi de yetiştikleri çevre nedeniyle politik olarak duyarlı gençler haline gelmişler. Amerika’nın Küba misil krizi tüm dünyayı olduğu gibi onları da etkilemiş ve nükleer güce karşı protesto eylemlerine katılmaya başlamışlar. Her ne kadar filmin başında ana konu bu gibi gözükse de bir süre sonra Ginger’ın anne babasının hikayedeki rolü artıyor. Özellikle tümüyle özgürlüğü savunan, bunun için aile değerlerini de çok önemsemeyen babanın Ginger ve Rosa’nın hayatındaki rolü ve etkisi ilginç noktalara varıyor.

Ginger & Rosa iyi bir dönem draması. Ancak Sally Potter gibi filmografisinde Orlando ve Evet (Yes) gibi filmler olan bir yönetmenden gelince insan daha etkileyici bir film de bekliyor. Yine de Potter’ın zaten her filminde aynı performansı tutturamadığını da unutmadan Ginger & Rosa’yı yönetmenin filmografisinde bunların hemen arkasına koymak mümkün.

Oyunculuklara gelince Ginger rolünde Elle Fanning’den başlamamız gerek. Amerikan sinemasında gişe başarısını hedefleyen popüler rollerle hayatlarına gayet rahat devam edebilecek olan Fanning kardeşlerin bu gibi rollerin yanında daha şimdiden oyunculuk yelpazelerini çeşitlendirmek adına daha zor rolleri tercih etmelerini takdir ediyorum. Üstelik burada şöyle ilginç bir durum da var. Çoğunlukla filmlerde gençlik çağındaki karakterler daha büyük yaşlardaki oyuncular tarafından canlandırılır ve bu da inandırıcılığı zedeler. 30’lu yaşlardaki oyuncuların lise öğrencisi oynadığına sıkça şahit olmuşuzdur. Halbuki Elle Fanning bu filmde oynadığında henüz 13 yaşında iken 17 yaşında bir karakteri canlandırmış. Yani tam tersine bir durum söz konusu. Gerçek yaşını düşününce Fanning’in başarısı daha iyi belli oluyor. Diğer başrol oyuncusu Alice Englert da gayet iyi bir performans sunuyor ama hem onun rolü biraz daha kısa hem de canlandırdığı karakter ile yaşının aynı olması karakteri kavramasını kolaylaştırmıştır diye düşünüyorum. Englert’in bir başka önemli kadın yönetmen, Jane Campion’ın kızı olduğunu da bir not olarak düşelim. İlk oyunculuk deneyimlerini de annesinin kısa filmlerinde gerçekleştirmiş zaten. Baba rolünde Alessandro Nivola’nın da rolü önemli ama filmdeki diğer ünlü oyuncuların konuk oyuncu olmaktan çok öteye gitmediğini söylemeliyiz.

Sonuç olarak Ginger & Rosa’nın kesinlikle seyre değer bir film olduğunu söyleyebiliriz ama işi sonunda bir aile dramasına bağlamasa daha başarılı olabilirmiş.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 4. Gün: Sabah Yıldızı, Savaşın Gölgesinde, Marussia, Sessiz Şehir, Şimdiki Aklım Olsa

Sabah Yıldızı (L’étoile du Jour / Morning Star):

Sabah Yıldızı daha filme girmeden önce oyuncu kadrosuyla dikkat çeken bir film. Denis Lavant, Tchéky Karyo, Béatrice Dalle ve Natacha Régnier’in her birisi bir filmi sırtlayabilecek isimler. Iggy Pop’u ise oyuncu olarak pek fazla tanımıyoruz belki ama karizma sahibi bir isim olduğu tartışılmaz. Bu kadroyu bir arada görmek filmi sevmek için yeterli diyorsunuz ama en azından benim için böyle olmadı.

Film karşımıza bir sirkte geçen bir hikâyeyi getiriyor ve doğrusunu söylemek gerekirse bekleyebileceğiniz her türlü klişeyi kullanıyor. Ortam sirk ortamı olunca filmde eksantrik kişilikler olması çok beklenebilecek bir durum. Hatta hikâyenin kahramanının palyaço, baş kadınının dansçı, kötü adamının ise sirkin yöneticisi olması bile aynı şekilde ilk anda akla gelebilecek çözümler. Filmin özetini okuduğunuzda karakterler arasında bir de çingene olduğunu gördüğünüzde oyuncu kadrosundan Béatrice Dalle ile bu rolü eşleştirmeniz de çok zor olmuyor. Yine ilk akla gelen çözüm. Filmin sıkıntılı yanlarından biri de Iggy Pop’un oynadığı fantastik, hayallerde görülen karakter. Evet, Iggy Pop karizmasını role yansıtıyor, onun çıktığı sahnelerin sinematografik açıdan bir çekiciliği de var ama filme ne katıyor? En azından benim için çok katkısı olmadı.

Lafı çok uzatmadan iyi oyuncu kadrosunu klişelere feda etmiş bir film diyebiliriz Sabah Yıldızı için.

Savaşın Gölgesinde (Lore):

İkinci Dünya Savaşı ile ilgili her yıl birkaç film izliyoruz. Bazılarının birbirine çok benzediğini söylemek mümkün ama olaya farklı yönlerden bakan yapımlar görünce üzerinden neredeyse 70 yıl geçmiş olmasına ve hakkında onlarca hatta yüzlerce film yapılmasına rağmen halen üzerine bir şeyler söylenebilir bir dönem olduğunu görüyoruz. Savaşın Gölgesinde filmi savaşın son dönemlerinde Hitler’in öldüğü, Almanya’nın savaşı kaybetmekte olduğu bir dönemde anne babaları Nazi olan beş kardeşin öyküsünü getiriyor önümüze. Filmin orijinal adı olan Lore de bu kardeşlerin en büyüğünün adı zaten.

Savaşın son döneminde hem babalarından hem de annelerinden uzak kalan kardeşler çok güzel bir yaşam sürdükleri evlerinden ayrılmak ve epey uzaktaki büyükannelerinin evine gitmek için yola çıkmak zorunda kalıyorlar. Film bu yolculuğu anlatıyor.

Beş kardeşten bir tek Lore’nin etrafında tam olarak neler olduğunu anladığını söylemek mümkün. Yaşları çok küçük olan kardeşler için Nazi demek yanlış olur ama Yahudi düşmanlığı ile yetiştikleri açık. Olayların onların yetiştiği dönem ve ortamın tam tersine dönmesi, üstelik bir de Yahudi gencin onlara yardım etmesi sonucunda yaşananlar çarpıcı.

Avustralya’nın 2013 yılı Oscar aday adayı olan film, etkili konusu yanında başrolde Saskia Rosendahl’ın başarılı oyunculuğu ve özellikle başarılı görüntü çalışması ile dikkat çekiyor. Her ne kadar çocuklar üzerinden belli bir dönemi anlatmak çok sık karşımıza çıkan bir durum olsa da iyisi olunca izlenebilir bir film oluyor. Lore de böyle bir film. Eğer değişmezse 16 Ağustos 2013’de ülkemizde de gösterime girmesi beklenen film tavsiye edilir.

Marussia:

Marussia yine odak noktasına çocuk bir karakteri koyan ve filmin adını da bu karakterin ismi yapan filmlerden biri. Bu kez sadece altı yaşında bir kız ve annesi ile karşı karşıyayız. Altı yaşındaki Marussia ve annesi Lucia, Fransa’da yaşayan Rus bir anne-kız. Filmin başında onları kaldıkları evden çıkmak zorunda kaldıklarında tanıyoruz. Evsiz kalan bu ikili bazen devlet tarafından evsizlere yapılan yardımlardan yararlanarak başlarını sokacak bir yer buluyorlar, bazen de tanıdık kişilerden yardım alıyorlar. Ancak karşılarına her defasında bir takım kurallar engel olarak çıkıyor. Nihayet Rusya’ya geri dönme şansı ortaya çıkınca Marussia buna karşı çıkıyor ve Fransa’da kalmak istiyor.

Doğrusunu söylemek gerekirse Marussia, benzerlerini izlediğimiz göçmen sorununu konu eden filmlerden çok farklı bir yerde durmuyor ve yeni bir şeyler söylemiyor. Ancak şunu kabul etmek lazım, Marussia’yı canlandıran Marie-Isabelle Stheynman hem çok sevimli bir çocuk, hem de gerçekten o yaşta çok başarılı bir oyunculuk çıkartmış. Sırf onun için bile izlenebilecek bir film. Bu arada filmde Denis Lavant’ı da kısa bir rolde gördüğümüzü meraklısı için ekleyelim.

Sessiz Şehir (Silent City):

Sessiz Şehir, yönetmen Threes Anna’nın yıllar önce Japonya’da yaşadıklarından hareketle yazdığı romandan yine kendisinin uyarladığı bir film. Film, tıpkı yönetmen Anna gibi Hollandalı bir kadın olan Rosa’nın bir balık restoranında bu işin en büyük ustalarından olan Üstad Hon’dan işin inceliklerini öğrenmek üzere Japonya’ya gitmesini ve burada geçirdiği süreyi konu ediyor. Japonya dışından hemen hemen kimsenin kabul edilmediği bu çıraklık sürecine Rosa’nın kabul edilmesi bile başlı başına bir olayken Rosa yavaş yavaş şefin gözüne girmeye başlıyor. Ancak balık restoranında işler yavaş da olsa iyiye doğru giderken Rosa’nın günlük yaşamı ise giderek kötüye doğru gidiyor.

Filmin asıl derdi dillerini anlamadığı, kendisini de anlatamadığı bir şehirde Rosa’nın yaşadığı yalnızlık ve terk edilmişlik hissi ve tüm filme damgasını vuran iletişimsizlik. Yönetmen bu hissi vermeyi başarmış fakat filmi izlerken bugünkü Japonya’nın bu kadar da dışa kapalı olmaması gerektiğini düşünüyorsunuz. Örneğin Rosa’nın kalabalık bir meydanda İngilizce konuşan tek bir kişi bile bulamaması çok inandırıcı gelmiyor. Festivale konuk olan yönetmen Threes Anna ve başrol oyuncusu Laurence Roothooft da beraberce katıldıkları söyleşide dolaylı olarak bunu doğruladılar aslında. Yönetmen, Japon oyunculardan anne babalarının 25 yıl önce davrandıkları tarzda davranmalarını istemiş. Tam da bu yüzden enteresan olaylar da yaşamışlar aslında.

Sessiz Şehir için iyi çekilmiş ve keyifle izlenen bir film diyebiliriz. Bazı anlarda inandırıcılığı zayıflasa da izlenmeye değer bir yapım. IMDB’den baktığımızda bu filmin ilk uzun metrajlı filmi olduğunu gördüğümüz başrol oyuncusu Laurence Roothooft da başarılı bir performans sunmuş. Roothooft için bir not daha vermek isterim. Genellikle festival konukları kendi filmlerinin söyleşilerine katılmak dışında 3-4 filmden fazlasını izlemezler. Roothooft, festivaldeki filmlerin büyük kısmını izledi. Takdir ettim.

Şimdiki Aklım Olsa (Camille Redouble / Camille Rewinds):

Camille, kocası ile 25 yılı devirmiş ama ilişkilerinde çeşitli sorunlar yaşamakta olan orta yaşlı bir kadındır. Bir gün aralarındaki sorunlar iyice üst noktalara taşınır ve ayrılmaya karar verirler. Bir yılbaşı öncesi verilen bu karardan sonra yılbaşına girerken bayılan Camille, gözlerini açtığında kendisini 16 yaşında olarak bulur. Henüz müstakbel kocasıyla tanışmamış, anne babasını kaybetmemiştir. Önce duruma uyum sağlamakta zorluk çeker ama sonra giderek bu işi lehine çevirmeye çalışır. Belki annesini ölümden kurtarabilecektir ya da kendisini hayal kırıklığına uğratacağını bildiği kocasının onu bir daha üzmesine izin vermeyecektir.

Orijinal ismi Camille Redouble olan filmin Türkçe isminin (Şimdiki Aklım Olsa) güzel seçilmiş bir isim olduğunu söylemeli. Gerçekten de film, Camille’in çok daha deneyimli bir kadınken, her şeyi daha kapsamlı olarak düşünürken gençliğine döndüğünde aynı hataları bir kez daha yapıp yapmayacağı, hayatını değiştirip değiştirmeyeceği üzerine bir film.

Orta yaşlı bir karakterinin kendisini gençliğinde bulması çok orijinal bir konu değil. Hatta popüler Hollywood filmlerinde bile sıkça karşımıza çıkan bir konu. Bu konudaki en bilinen ve en iyi örneğin Peggy Sue Got Married filmi olduğunu söylemek mümkün. Ne yazık ki Şimdiki Aklım Olsa, bu filmin yanına koyabileceğimiz seviyede bir film değil. Her ne kadar senaryo çok aksamasa da yaratılan karakterlerin seyirciyi eline alabilecek karakterler olduğunu söylemek zor. İki başrol oyuncusu arasında iyi bir kimya da bulamadım açıkçası. Ayrıca filmde Jean-Pierre Léaud ve Mathieu Amalric gibi iki önemli oyuncunun canlandırdığı roller de nedense fazlaca abartılı bir şekilde canlandırılmış. Her ne kadar bu yıl Cesar ödüllerinde en iyi film ve yönetmen de dahil 13 dalda aday olmuş bir filmden bahsediyor olsak da kendi adıma hoş ama boş bir filmden ötesini göremedim karşımda.

Yönetmen Belmin Söylemez Tayfa Kitapkafe’de

Yılın en sevilen filmleri arasında gösterilen ve birçok festivalde ödüller alan Şimdiki Zaman’ın yönetmeni Belmin Söylemez’in iki belgeseli Ankara Tayfa Kitapkafe’de gösterilecek. 20 Mayıs Pazartesi 19:30’da gerçekleşecek belgesel gösteriminin ardından yönetmen Belmin Söylemez’le filmleri üzerine bir de söyleşi gerçekleştirilecek.

Kültür sanat etkinlikleri ve söyleşileriyle dikkat çeken Ankara Tayfa Kitapkafe bu ay Belmin Söylemez’i konuk ediyor. Yönetmenin 2007 yılında İstanbul merkezli film kolektifi Filmist’le birlikte çektiği “Bu Ne Güzel Demokrasi!” ve 2000 yılında yapımcılığını da üstlendiği “Bıyık” filmleri gösterilecek.

2007 Genel seçimlerinde altı kadın milletvekilinin aday olma sürecini anlatan “Bu Ne Güzel Demokrasi!” belgeseli bir yandan kadınların meclise girmek için verdikleri mücadeleyi anlatırken diğer yandan da günümüz Türkiyesi’ne ayna tutuyor.

Türkiye’de yaşayan erkeklerin bıyık konusundaki görüşlerini yansıtan “Bıyık” belgeselinde ise bıyığın toplumsal, tarihsel, siyasi ve estetik önemi, erkeklerin gözünden anlatılmaktadır.

20 Mayıs Pazartesi günü 19.30’da başlayacak olan belgesel gösteriminin ardından sinema yazarı Sinan Yusufoğlu moderatörlüğünde yönetmen Belmin Söylemez’le filmleri ve Türkiye’de belgesel yapımı üzerine bir söyleşi gerçekleşecektir.

Gösterim ücretsizdir.

Tayfa Kitapkafe; Selanik Caddesi. 82/32 Çankaya-Ankara

Canlandıranlar Festivali İstanbul’dan Sonra Ankara’da!

Canlandıranlar Derneği tarafından, Puruli Kültür Sanat işbirliğiyle 24-28 Nisan 2013 tarihleri arasında İstanbul’da izleyiciyle buluşan Canlandıranlar Festivali, 16-19 Mayıs 2013 tarihleri arasında Ankara’da canlandırmaseverlerin karşısına çıkıyor.
Nelson Shin’e Yoğun İlgi 

İstanbul gösterimleri seyircinin yoğun ilgisiyle karşılanan Festival’in özel konuğu Nelson Shin seyircilerin ve basının büyük ilgisini çekti. Star Wars serisindeki “ışın kılıcı”nın yaratıcısı, The Transformers: The Movie ve Empress Chung filmlerinin yönetmeni, The Simpsons Movie’nin yapımcısı Shin, 25 Nisan’da İstanbul Modern’de yaptığı konuşma ile sinema serüvenini seyircilerle paylaştı. 26 Nisan’da ise bağımsız canlandırmacılar ve canlandırma stüdyolarıyla Reklamcılar Derneği’nde gerçekleşen PRODAY’de bir araya geldi.İstanbul’da kaldığı süre boyunca hiç durmadan gezen ve fotoğraf çeken Shin, Türkiye’de animasyonun geleceğinin çok parlak olduğunu, Canlandıranlar Festivali’nin bu anlamda önemli bir amaca hizmet ettiğini ve ilerleyen yıllarda daha fazla desteklenmesi gerektiğini söyledi.Nâzım Hikmet Canlandırmaları İlk Kez Seyirci İle Buluştu 

Festivalin en çok ilgi gören gösterimlerinden biri de senaryosu Nâzım Hikmet tarafından yazılan Sevdalı Bulut (1959) ve Hanene Huzur Dolsun (1962) adlı iki canlandırma filmdi. Yoğunluk yüzünden bazı seyircilerin yere oturarak izlediği gösterim öncesi, filmleri günışığına çıkaran M. Melih Güneş, filmlerin bulunması hikayesini seyircilerle paylaştı.Nâzım Hikmet’in 111. doğum yıldönümüne adanan bu çok özel gösterim Ankara’da da tekrarlanacak. Ankara’daki gösterimde M. Melih Güneş yine bir sunum yapacak. Güneş’e Anadolu Üniversitesi Çizgi Film Bölüm Başkanı Fethi Kaba ve İletişim Yayınları editörü, yazar ve senarist Levent Cantek eşlik edecek. Sunumun moderatörlüğünü Berna Gençalp üstlenecek.Hırvat Canlandırmacı Bordo da İstanbul’da idi

Bordo adıyla bilinen Hırvat canlandırma ustası, karikatürist, ilüstratör, tasarımcı ve yazar Borivoj Dovniković de festivalin özel konukları arasındaydı. Bordo’nun 1965 – 1989 yılları arasında çektiği ve Cannes, Berlin gibi festivallerden ödüller almış 8 kısa canlandırma Festival’de gösterilirken, gösterimler sonrası Bordo seyircilerin sorularını yanıtladı. Bordo ile birlikte ASIFA’nın genel sekreteri, ASIFA Hırvatistan’ın başkanı ve Zagreb’de düzenlenen World Festival of Animated Films’in başkan yardımcısı Vesna Dovniković de İstanbul’daydı. Dovniković 26 Nisan’da Bahçeşehir Üniversitesi Karaköy Binası’nda öğrencilerle buluştu ve “Animasyon Nereye?” başlıklı bir sunum gerçekleştirdi.

Ankara’daki programda neler var? 

Festivalin İstanbul programındaki tüm filmler Ankara’da Kore Kültür Merkezi‘nde seyredilebilecek.


Festivalin öne çıkan seçkileri arasında Nelson Shin’in filmleriyle birlikte festival için özel olarak seçtiği filmler bulunuyor. Shin’in yönetmeni olduğu, The Transformers: More than Meets the Eye sloganı ile belleklerimizde yer eden, ünlü yönetmen Orson Welles’in Unicron karakterini seslendirdiği The Transformers: The Movie ile yine Shin’in yönetmeni ve yapımcısı olduğu, Kuzey Koreli ve Güney Koreli animasyon sanatçılarının birlikte çalıştığı Empress Chung isimli bağımsız uzun metraj animasyon filmi ve Shin’in kariyerinin ilk yıllarında çizer olarak çalıştığı Pembe Panter Kısaları’ndan çok özel bir seçki Festival’de sinemaseverlerle buluşacak.Canlandıranlar Festivali programında Shin’in filmlerinin yanı sıra Festival için hazırladığı dört seçki de var.ABD, Brezilya, Bulgaristan, Çin, Hırvatistan, Mısır, Polonya, Portekiz, Rusya ve Yunanistan canlandırma sinemasından, son iki yılın en iyi on altı kısa filmi ASIFA’nın En İyileri başlığı altında izleyiciyle buluşacak.

Son dönemin en iyi Kore canlandırmaları ASIFA Kore başlığı altında izlenebilecek. 9 filmlik seçkide farklı tekniklerle çekilmiş canlandırmalar seyircilere renkli dünyaların kapılarını aralayacak.

Nelson Shin’in Festival için hazırladığı diğer iki seçki ise Hırvat usta Bordo’ya (Borivoj Dovniković) ve ilk uzun metrajlı İngiliz canlandırması kabul edilen Animal Farm’ın yönetmeni olarak tanınan John Halas’a ait.

Ulusal ve uluslararası festivallerde otuzdan fazla ödül toplayan Canlandıranlar Yetenek Kampı Filmleri, Türkiye’de canlandırma tarihine toplu bir bakış niteliği taşıyan Türkiye’den Canlandırmalar başlıkları altında pek çok canlandırma film de festival programında yer alıyor.

A.B.D. Büyükelçiliği ve Kore Kültür Merkezi’nin katkılarıyla gerçekleşen Canlandıranlar Festivali’nin tanıtım sponsorluğunu Bahçeşehir Üniversitesi, TV sponsorluğunu Cnbc-e ve e2, radyo sponsorluğunu Radyo Vizyon üstleniyor. Arkapencere.comBant-MagKültür MafyasıKültür Sanat Haritası ve Level dergi sponsoru olarak Festival’e destek verirken, beyazperde.combugunbugece.com,eksisinema.comgrizine.com ve otekisinema.com ise internet sponsorluğunu üstleniyor.

Program ve etkinlikler hakkında ayrıntılı bilgiye festivalin web sitesinden ulaşabilir, Facebook ve Twitter hesaplarından duyuruları takip edebilirsiniz.

Uçan Süpürge İzlenimleri 2013 – 3. Gün: Hayvan Cenneti, Benim Çocuğum, Rağmen 3, … Adına, Yaz

Hayvan Cenneti (Le Paradis Des Bêtes / Beast Paradise):

Hayvan Cenneti kadına karşı şiddetin gelişmiş ülkelerde de uç noktalara kadar varabildiğini çarpıcı bir şekilde gösteren bir yapım.  Dominique ve Cathy iki çocukları ile birlikte yaşayan bir çift. Filmin en başında da gördüğümüz üzere Dominique her fırsatta karısını aldatan bir adam olsa da bir yandan da karısının herhangi bir erkekle en ufak bir konuşmasından bile bambaşka sonuçlar çıkarabilen kıskançlıkta bir adam. Zaten bu yüzden karısının çalışmasına da hiç izin vermemiş. Geçirdiği kıskançlık nöbetlerinde de karısını sık sık dövüyor. Sonrasında ise gerçekten de bu yaptığına üzülüyor ama bu üzüntünün bir faydası yok, bir gün sonra aynı şeyi bir kez daha yapabiliyor. Cathy artık dayanamayıp evini terk ettiğinde ise işler daha da kötü bir hale geliyor ve Dominique bu kez karısını hastanelik edene kadar dövüp çocukları da kaçırıyor.

Filmde Dominique bir yandan çok sorunlu bir tip olarak çizilmiş ama karısı ve çocuklarını sevdiğini de görüyorsunuz. Zaten asıl sorun bu hastalıklı sevgi duygusunda. Onun gerçekten sevdiği bu insanlara yaptıklarına sağlıklı bir insanın akıl sır erdirmesi mümkün değil ama ne yazık ki bu gibi durumlar hemen her gün yaşadığımız olaylar. İşin ilginci filmde Dominique’in ablası da çok sorunlu bir karakter olarak çizilmiş. Çok kısa bir ara bahsedilip geçiyor ama onların da çocukluklarının pek iyi geçmediği ortada.

Film boyunca Stefano Cassetti’nin başarılı performansını izliyoruz. Karakterini korkunç bir canavar gibi çizmeyip gidiş gelişlerini verebilmesi başarılı olmuş. Ayrıca iki çocuk oyuncu da gayet iyiler. Yine de film benzerini izlediğimiz diğer yapımların yanında çok yukarda bir yerde durmuyor. Örneğin yıllar önce galiba yine ilk kez Uçan Süpürge’de izlediğimiz Gözlerimi de Al çok daha iyi bir filmdi. Yine de özellikle finalde yarattığı duygu yoğunluğu ile izlemeye değer bir film.

Benim Çocuğum:

Can Candan’ın yönettiği Benim Çocuğum son dönemin en çok adı anılan belgesellerinden biriydi. Sezon biterken Uçan Süpürge sayesinde bu filmi de izleyebilmiş olduk. Filmde çocukları gay, lezbiyen ya da trans olan ailelerle tanışıyoruz. Filmin başında uzun bir süre her bir anne ve baba tek tek çocuklarının durumları ile karşılaşmanın nasıl bir deneyim olduğunu anlatıyor. Bazıları durumu hemen kabul etmiş, bazıları çocuklarının durumunu önceden fark ettikleri halde bunu kendilerini itiraf etmeye bile çekinmişler. Bazıları bu durumu sürekli olarak gizlemeye çalışırken, bazıları da en baştan herkesin gözü önünde benim çocuğum böyle deme cesaretini göstermiş. Ama geldikleri noktada her biri çocuklarına destek oluyorlar. Filmin ilerleyen kısımlarında ise ailelerin beraberce yaptıkları işleri görüyoruz. Bu ailelerin her birinin Listag (LGBTT Aileleri İstanbul Grubu) bünyesinde bir araya geldiğini, aileler arasında düzenli olarak toplantılar düzenlediklerini, yeni ailelere yardımcı olduklarını görüyoruz. Bunun dışında meclise gidip LGBTT hakları için yürüttükleri çalışmalar, katıldıkları eylemler de filmde izlediğimiz olaylar arasında.

Film boyunca ailelerin çocuklara destek olmasının ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Ne olursa olsun bir şekilde geleneksel düşünce yapısı ile yetişmiş olan anne babaların ne kadar açık fikirli olursa olsun çocuklarının eşcinsel ya da trans olduğunu öğrendiklerinde ilk anda şok geçirmesi normal ama önemli olan bu şoku çabuk atlatıp, durumun gayet normal olduğunun farkına varıp çocuklarını desteklemek. Film tümüyle bunu vurguladığı için filmde çocuklarını kabul etmeyen, hatta onları reddeden ailelere yer verilmemesi bir eksiklik olarak düşünülmemeli. Ancak neredeyse tümüyle Listag kapsamında kalınması ailelerin kapalı ve birbirine benzer bir çevreden gelmesi sonucunu doğurmuş. Keşke daha muhafazakar çevreden gelip çocuklarının durumunu kabullenip ona destek olan ailelere de yer verilseymiş.

Yine de Benim Çocuğum gayet başarılı ve etkileyici bir belgesel. Finalde ana fikrini şu şekilde verdiğini söyleyebiliriz: “Benim oğlum ya da benim kızım değil, ne olursa olsun benim çocuğum.”

Bu arada filmin önümüzdeki sonbaharda vizyona girmesi için çalışmalar devam etmekteymiş. Ben peşin peşin tavsiyemi yapayım, gün geldiğinde tekrar öneririz.

Rağmen 3:

Festivalin bu yılki teması olan “Rağmen” başlığı altındaki bu bölümde bir belgesel, bir de kısa film izledik.

Aslan Kadınlar (Løvekvinner / Lion Women), İran’da şahın devrildiği günlerden beri kadınların özgürlük ve demokrasi için verdiği mücadeleyi anlatarak İran’daki kadınların önde gelen isimlere yapılan söyleşilere yer veriyor. Elbette bu mücadele dikkatle izlenmesi ve desteklenmesi gereken bir mücadele. Ancak bu belgeseli fazlasıyla taraflı buldum. Özellikle Ahmedinejad yönetimine karşı çok belirgin olarak muhalif bir tutumu var filmin. Bir belgesel yaparken tarafsız olunması gerektiğini savunacak değilim. Elbette bir fikriniz vardır ve bunu savunursunuz ama bunu yaparken fazla tek taraflı gözükünce filmin savunduğu görüşleri destekleseniz bile çok inandırıcı bulamıyorsunuz ve bir karşı propaganda filminden farkı kalmıyor. Örneğin Ahmedinejad’a karşı, zamanında şaha karşı yapılan devrime benzer bir devrimin ayak seslerinin duyulduğu argümanı çok inandırıcı gelmedi bana. Bu eleştiriyi getirirken filmin sonunda resmi yetkililerle de söyleşiler yapılmak istendiğini ama bunun kabul görmediği notunun olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Bu söyleşi talepleri kabul edilse film bu kadar tek taraflı olmazdı belki de.

Bu bölümde yer alan kısa film ise RAE adını taşıyordu. Bir kadın sığınma evinde geçen bu kısa filmin sabah izlediğimiz Hayvan Cenneti filmi sonrası Belçika’dan gelen bu kısa film de kadına karşı şiddetin dünyanın her yerinde bir sorun olduğunu gösteriyordu.

… Adına (W imie… / In the Name Of …):

Bu yıl festivaldeki Polonya filmi sayısı epey çok. Polonya sinemasını seven bir seyirci olarak bundan şikayetçi değilim. … Adına filmi de her kadar beklentilerimi tam olarak karşılamasa da belli bir düzeyin üzerinde bulduğum bir film oldu.

Filmde Polonya’nın küçük bir köyünde çalışmaya başlayan bir rahiple tanışıyoruz. Rahip Adam, köyde pek çok işe yardımcı oluyor, asıl önemlisi sorunlu çocuklar için bir merkez oluşturuyor ve onları topluma kazandırmak için çalışmalar yapıyor. Köy halkı rahibi seviyor ve destekliyor ancak zaman geçtikçe yavaş yavaş rahibin kendine bile itiraf etmekte zorlandığı duyguları açığa çıkıyor ve olaylar değişmeye başlıyor. Köyden bir kadının kendisi ile birlikte olma talebini reddettikten sonra erkeklere karşı duyduğu ilgi giderek kendini hissettirmeye başlıyor.

Filmin olumlu tarafı, eşcinsel bir rahibi anlatırken bunu taciz meselesi gibi klişe bir yola saparak yapmaması. Rahip Adam söz konusu gençlik merkezini açarken amacı genç erkeklere yakın olmak değil. Öyle olsa çok basit bir çözüm olurdu zaten. Film daha çok rahibin yalnızlık, yalnız bırakılmışlık ve suçluluk duygularına odaklanıyor. Görsel yapısını da iyi kurduğu söylenebilir ancak filmin bütününde de bir eksiklik duygusu hissettiğimi söylemeliyim. Senaryo daha sağlam olsa film de çok daha iyi olabilirdi.

Yaz (Del Lado del Verano / The Summer Side):

Antonia San Juan’ı Almodovar’ın Annem Hakkında Her Şey filmi ile tanıyoruz çoğunlukla. Çeşitli İspanyol filmlerinde de karşımıza çıkmışlığı vardır. Yönetmen olarak imza attığı bu ikinci uzun metraj filminde Almodovar’dan etkilendiğini söylemek yanlış olmaz sanırım. Filme genel olarak light Almodovar demek mümkün.

Filmin hikâyesi genç bir kadın olan Tana’nın çevresinde ilerliyor. Açılışta Tana’nın babası ölünce aile karışıyor. Aile tipik bir kalabalık İspanyol ailesi, her birinin farklı dertleri olan çok sayıda çocuk, oğlunun ölümünden ve başına gelen her şeyden gelinini sorumlu tutan cadı bir kaynana, birbirini çekemeyen teyzeler ve daha niceleri. Film de bunların her birine ve sorunlarına ufak da olsa vakit ayırmayı başarmış. Antonia San Juan, filminin 100 dakikalık süresinde bir ailede yaşanabilecek aklınıza gelebilecek hemen her konuya değinmiş. Aldatmadan eşcinselliğe, alkol ve uyuşturucu probleminden aşk hikayesine kadar her şey var filmde. Böyle olunca da bu temalar üzerinde çok derinleşemeden sadece bir değinmiş olarak geçmiş kalmış. Ama bir yandan da film çok keyifli ve eğlenceli. Özellikle Antonia San Juan’ın kendisinin canlandırdığı nefes alamadan konuşan karakteri görmek lazım. Keyifli ama çabuk unutulacak bir 100 dakika geçirmek için ideal.

Bu arada film başladıktan 10-15 dakika sonra gelip birkaç koltuk yanıma oturan, filmde geçen neredeyse her cümle sonrası kahkaha atan ama film bitmeden 10-15 dakika önce de kalkıp giden abladan bahsetmeden geçemeyeceğim. En azından film kadar ilginçti…

Uçan Süpürge’de bu yılın ‘Genç Cadı’sı kim olacak?

Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde bu yıl Genç Cadı kim olacak? Festival seyircileri ve Uçan Süpürge dostlarının bu hafta en merak ettiği konu bu. 16 yıldır düzenlenen festival bu kez beşinci kez bir kadın oyuncuya “Genç Cadı Ödülü” verecek. Acaba ödül kime gidecek?

“Genç Cadı Ödülü” için Festival Yönetimi, son bir yıl içinde Türkiye sinemasında gösterime girmiş filmlerde oynayan genç kadın oyuncular arasında bir tercih yapıyor.

Sinemamızda kadın oyuncuları desteklemek, güçlü kadın rolleri yazılmasını teşvik etmek için verilen bu ödülü sırasıyla Elit İşcan (Reha Erdem’in ‘Hayat Var’ filmiyle), Damla Sönmez (İnan Temelkuran’ın ‘Bornova Bornova’ filmiyle), Esme Madra (Seren Yüce’nin ‘Çoğunluk’ filmiyle), ve Ezgi Mola (Onur Ünlü’nün ‘Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi’ filmiyle) almışlardı.

Bu sene ödülün kime gideceği festivalin kapanış töreninde açıklanacak ve ödül sahibini bulacak. 16. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nin kapanış töreni 16 Mayıs Perşembe akşamı Kızılırmak Sineması’nda yapılacak.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.753 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.