Archive for the 'Sinema' Category



Altın Koza 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Islah Sınıfı, İki Gün, Bir Gece, Cesaret, Çıkış

Islah Sınıfı (Klass Korrektsii / Corrections Class):

Islah Sınıfı (Klass Korrektsii / Corrections Class)

Çeşitli fiziksel rahatsızlıkları olan gençler için kurulmuş bir sınıf çevresinde yaşananları anlatan Islah Sınıfı, yeni gelen bir öğrencinin sınıf üzerindeki etkileri ile iyi bir başlangıç yapıyor. Film boyunca özürlü gençleri eksik bir birey olarak görenlerin sadece uzak çevredekiler değil, öğretmenleri ve aileleri de olduğunu görüyoruz. Hatta bazı ailelere göre onların cinsellik yaşamaya bile hakları yok. Zaten bacakları tutmayan ya da sadece boyu kısa olan gençlerin bu sınıfa dahil edilmesini anlamak güç. Öğrenme zorluğu olsa kabul edilebilir ama belki de onlar “normal” sınıftakilerden daha hızlı öğreniyor.

Okulun bazı şeyleri sadece göstermelik olarak yapması da filmin içine yedirilmiş. Filmin belli bir bölümünde arka planda tekerlekli sandalye için rampa yapıldığını görüyoruz. Nihayet rampa bittiğinde hiçbir işe yaramadığı ortaya çıkıyor. Yerden 10-15 santim yukarda olunca tekerlekli sandalye oraya çıkamıyor çünkü. Ama lafa gelince size rampa yaptık deniyor işte.

Böyle bir ortamda filizlenen bir ilk aşk ve bunun arkadaşlık ortamına etkisi de filme başarılı bir şekilde yansımış. Filmin iyi yanlarından biri olarak genç oyuncuların başarılı performanslarını da övmek lazım. Ama finale doğru yaşanan şiddet olayı o ana kadar tanıdığımız karakterlerin özellikle bazılarından hiç beklemediğimiz bir hareket. Karakter ile hiç uyumlu değil. Çarpıcı bir final için zorlama olarak yazılmış bir sahne gibi.

İki Gün, Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night):

İki Gün, Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit / Two Days, One Night)

Bilen bilir. Festivallerde genellikle sonradan vizyona gireceğini beklediğim filmleri pek izlemem. Ama Dardenne kardeşlerin İki Gün, Bir Gece filmleri programıma uyunca bir istisna yaptım. Zaten konusunu duyduğum andan beri merak ettiğim bir filmdi. Patronunuz size, fazla param yok, ya şu arkadaşını işten çıkartacağım ya da senin ikramiyeni keseceğim, hangisini yapacağıma da sen karar vereceksin derse ne yaparsınız sorusu düşündürücü. Açık konuşalım, böyle bir sorunun kolay bir cevabı yok. İşe karşı taraftan bakarsak sizin hakkınızda böyle bir konuda oylama yapılması durumu da zor. Böyle bir durumda kendinizi dilenci gibi hissetmeden arkadaşlarınıza benim işte kalmam için ikramiyenden vazgeçer misin demek de en az o kadar sıkıntılı. İşte Dardenne kardeşler her zamanki tarzları ile bu ikilem içindeki karakterleri tüm doğallığıyla anlatıyor.

Tipik bir Dardenne üslubu ile kameranın bir an bile yalnız bırakmadığı Sandra (Marion Cotillard) tüm film boyunca iş arkadaşlarını tek tek ziyaret edip onlardan ikramiyelerinden vazgeçmelerini istiyor. Aslında Dardenne kardeşlerin tarzları için Marion Cotillard kadar tanınmış bir oyuncu ile çalışmak önemli bir risk. Oyuncunun tanınmışlığı karakterin önüne geçerse Sandra karakteri yerine Cotillard’ı izliyor oluruz. Ama Cotillard bu işin altından kalkmayı, kendini karakter içinde eritmeyi başarmış. Diğer oyuncuların önemli bir kısmı ise Dardenne’lerin, ekibi topluyoruz, gelin bakalım diye çağırdığı, onların filmlerinde görmeye alışık olduğumuz isimler. Zaten bu tarza alışıklar. İşin ilginci filmde sürekli olarak aynı şey oluyor aslında ama bu çok fazla bir tekrar duygusu yaratmıyor. En iyi Dardenne’lerden biri değil belki (Rosetta hala daha etkili bir film mesela) ama kesinlikle izlenmeli.

Cesaret (Difret):

Cesaret (Difret)

Cesaret, Etiyopya’da evlenmek için kendisini kaçırıp tecavüz eden adamı vuran 14 yaşında bir kızın hukuk mücadelesini anlatıyor. Ülkede, özellikle kırsal kesimde, kızın rızası olmasa bile beğendiğin kızı kaçırmak ve onunla evlenmek bir gelenek haline gelmiş. Kız ergenliğe girmişse yaşının da çok önemi yok. Bu nedenle kızın yaptığı hareketin cezası da ölüm olarak görünüyor. Neyse ki idealist bir avukat ona yardım ediyor.

Gerçek bir olaydan alınan bu hikâye Etiyopya’daki kadın hakları hareketi için önemli bir yer tutuyor belli ki ama sinemasının iyi olduğunu söylemek güç. Kendini bu davaya adayan idealist kadın avukat başta olmak üzere tüm karakterlerin ne yapacağı, hikâyenin nasıl gelişeceği filmin en başından belli. Bunun dışında senaryoda da açıkta kalan çok nokta var. Yönetmen de hikâyesini anlatırken genel olarak bildik yolları kullanmış, farklı alternatifler denememiş. Ama film sinemasal yanından çok içeriği ve mesajı ön planda tutularak çekilmiş zaten. Angelina Jolie de tam bu nedenden filmin yapımcılardan biri belli ki. Etiyopya sinemasının bu dördüncü uzun metrajlı filmi, bizim bazı bölgelerimizde yaşananlarla da ortaklıklar içermesi nedeniyle izlenebilir ama çok şey beklememek lazım.

Çıkış (Cesta Ven / The Way Out):

Çıkış (Cesta Ven / The Way Out)

Çıkış, Çek Cumhuriyeti’nde yaşayan Roman bir çiftin hayata tutunma mücadelesini anlatıyor. Belgesel kökenli olan yönetmen Petr Václav, ikisi de işsiz olan bu çifti anlatırken gerçekçi ve başarılı bir anlatım tutturmuş. Bir kaç yerde klişelere sapacakmış gibi gözükse de çok çabuk toparlıyor, hatta bununla dalga geçiyor. Örneğin bir hırsızlık meselesi var ki film o yönde ilerlerse örneğini çok gördüğümüz, yoksulluktan kurtulmak için yasa dışı yollarla para kazanmaya çalışan ama eline yüzüne bulaştıranlar hikâyesine dönüşebilirdi. Ya da finale yakın bir şey oluyor ki, ben içimden “hayır, böyle bitirme işte” derken ana karakterimizin “böyle ölsek çok saçma olur, değil mi” demesi hoşuma giden bir ayrıntı oldu. Yönetmen gerçeklik dışına çıkmadan, karakterlerin ufak gibi gözüken sorunlarının tek tek çıkışsızlığı büyüten yeni bir tuğla olduğunu gösteriyor. İzlenebilecek bir film, yine de günün dördüncü filmi olmasının ve filmin atmosferinin ağırlığının da etkisi olabilir ama sonlara doğru filmin biraz yorduğunu ve dikkatimi vermekte zorlandığımı da söylemeliyim.

Altın Koza 2014 İzlenimleri – 1. Gün: Yaz Gecesi Tangosu, Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off, İnadına Film Çekmek

Blog yazılarına bir süre ara vermiştim. Adana Altın Koza ile festival sezonu ile birlikte blog güncelleme sezonu da açıldı diyebiliriz. İşte festivalin ilk gününde izlediğim dört belgesel (aslında festivalin ikinci günü ama benin için ilk günü):

Yaz Gecesi Tangosu (Mittsommernachtstango / Midsummer Night’s Tango):

Yaz Gecesi Tangosu (Mittsommernachtstango / Midsummer Night's Tango)

Yaz Gecesi Tangosu bol müzikli, keyifli bir belgesel. Film genellikle Güney Amerika’dan çıktığı kabul edilen tangonun aslında Finlandiya’da doğduğu tezini ortaya koyarak başlıyor. Aslında film devam ettikçe bu tez üzerinde çok fazla durmuyor ama bu çok da önemli değil. Zaten yönetmenin asıl niyeti bir müzik tarihi belgeseli yapmaktan ziyade, Finlandiya’yı gezen üç Arjantinli müzisyeni takip eden bir yol filmi yapmak. Bu yolculuk sırasında iki farklı kültürden gelen ama benzer müzik yapan insanları bir araya getiren ortak noktaları görüyor, bolca müzik de dinliyoruz. Filmin başındaki teoriyi dillendiren Aki Kaurismäki de filmin bonusu.

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek:

Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek

Gezi belgeselleri arasında çok fazla iyi örnek izleyememiştik. Yeryüzü Aşkın Yüzü Oluncaya Dek, sevdiğim bir yapım oldu. Film her ne kadar Gezi olaylarına ortasından bir yerlerden girse de farklı insanlar üzerinden süreci iyi takip etmiş. Bu anlamda niçin bizim böyle bir Gezi belgeselimiz yok dediğimiz Meydan’ı anımsatıyor biraz. Doğrudan film için çekilmemiş kimi arşiv görüntülerini yerli yerinde kullanması, yaptığı kimi görsel ve işitsel seçimler de başarılı. Bir belge olarak da önemli. Filmin en büyük sıkıntısı süresinin fazla uzun olması ve zaman zaman kendini tekrarlaması. Özellikle farklı görüşten insanlar olarak bir aradaydık, önyargılarımızı kırdık mesajı veren kısmı biraz fazla kaçmış.

Sanırım bundan sonra bu tip belgesellerin eğileceği alan, böyle günler yaşadık, hiç bir şey eskisi gibi olmayacak dedik ama devam eden süreçte ne oldu, sonraki iki seçimde neden bu sonuçlar alındı kısmı olmalı. Açıkçası direnişin içinde ya da yanında olan bizler toplumun pek çok kesiminin aynı görüşte olduğunu düşündük. Ya öyle değilmiş ya da sonradan kaybetmişiz belli ki. Festivalde filmin konusunu bilmeden filme giren (henüz festival kataloğu yok, festivalin web sitesinde de bu filmle ilgili bilgi yok), Gezi direnişi ile ilgili olduğunu anlayınca ilk 15 dakikada salonu terk eden çok sayıda kişi bu konuda iyi bir gösterge olabilir.

Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off (Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema):

Motör, Nam-ı diğer Remake, Remix, Rip-Off (Remake, Remix, Rip-Off: About Copy Culture & Turkish Pop Cinema)

Remake, Remix, Rip-Off festivalin merak ettiğim belgesellerindendi. Çoğunlukla bir dönem Yeşilçam sinemasının B-sınıfı filmlerini konu alan belgeselin zaman zaman konuyu biraz dağıttığı söylenebilir ama gayet tatminkârdı yine de. Yokluklar içinde, bir yandan sinema aşkı, bir yandan aile geçindirme derdiyle sinema yapmanın nasıl bir şey olduğunu hissettiriyordu seyirciye. Yönetmen Cem Kaya da sağlam bir arşiv çalışması yapmış ve bu arşiv çalışmasında bulduğu filmleri başarılı bir şekilde kurgulamış. Özellikle dönemin birbirine çok benzer sahnelerini arka arkaya dizdiği sekans çok başarılıydı.

Filmin zaman zaman konuyu biraz dağıttığından bahsettim. Buna örnek olarak da başlı başına bir belgesele konu olabilecek Emek Sineması’nın yıkılma sürecinin ya da Yılmaz Güney figürünün ele alınmasını verebiliriz. Bu konular hem filmin ana konusu içinde biraz ekleme gibi duruyordu hem de kısaca bahsedince hakkı verilemiyordu. Bunun yanında bir dönemin Yeşilçam filmleri ile bugünün televizyon dizileri arasında kurulan ortaklık gayet başarılıydı.

Belli ki filmdeki söyleşilerin çekimleri de epey uzun bir zamana yayılmış. Metin Erksan, Halit Refiğ (üstelik bu iki büyük isim yan yanaydı), Rekin Teksoy gibi nice özlemle andığımız isimler vardı filmde. Konuyla ilgili farklı belgeselleri izleyenler ya da Çetin İnanç, Yılmaz Atadeniz ve Kunt Tulgar gibi isimlerin söyleşilerini takip edenler için tekrarlar vardı ama döneme ilgi duyanlar kaçırmamalı. Sadece ve sadece sabit kameranın Yeşilçam’da nasıl şaryo haline getirildiğini görmek için bile izlenebilir.

İnadına Film Çekmek:

İnadına Film Çekmek

İnat Hikayeleri filminin çekimlerini anlatan İnadına Film Çekmek nicedir merak ettiğim bir filmdi, kısmet Adana’yaymış. Çoğunluk açılış törenindeyken ben bu filmi izliyordum. Film topu topu iki kişiyle film çekmeye girişmek gibi zorlu bir işi anlatıyor. 2003 yılında yönetmen olarak Reis Çelik, oyuncu olarak da Tuncel Kurtiz Çıldır’a giderek İnat Hikayeleri’ni çekiyorlar. Ortada ne bir senaryo var, ne de başka bir profesyonel oyuncu. Diğer tüm oyuncular bölge halkından seçildiği gibi teknik ekip de onlardan. İşte İnadına Film Çekmek de bunun belgesi.

Film kamera arkasını anlattığı zamanlarda gayet ilgi çekici. Sürekli tekrarlanmak zorunda kalan bir sahne, bu sahnede sürekli rakı içen Kurtiz ve karşısında rakıyı susuz götüren, 105 yaşında ilk defa oyunculuk yapan bir abimiz filmin en keyifli yanlarıydı. Bunun yanında kar fırtınası içinde fedakârca çalışan yöre halkını görmek de ilgi çekiciydi. Fakat filmin şöyle bir sıkıntısı var. Zaman zaman belgesel olduğunu unutup İnat Hikayeleri’ndeki hikayeleri anlatmaya girişiyor. Hâlbuki o filmi zaten izlediysek o hikâyeleri de biliyoruz. Bu belgeseli İnat Hikayeleri’nin tamamlayıcısı ve sadece kamera arkası öykülerini anlatan bir yapım olarak görmek daha doğru olurdu.

Tayfa Açık Hava Sinema Günleri Başlıyor: “Gülüp Geçme!”

Tayfa Kitapkafe’nin düzenlediği açık hava sinema günleri 30 Haziran’da başlayacak ve yaz boyunca devam edecek.

Yıl boyunca gerçekleştirdiği sinema etkinliklerine açık hava gösterimleriyle devam eden Tayfa Kitapkafe, Temmuz ayında usta yönetmenlerin sinema tarihine damga vurmuş komedi filmlerini perdeye taşıyor.  “Gülüp Geçme!” temalı film programı Stanley Kubrick’le başlayıp Woody Allen’le tamamlanıyor. Her pazartesi 20.00’de gerçekleşecek etkinlik kapsamında tüm film gösterimleri ücretsiz olacak.

Program Ayrıntıları:

30 Haziran  Pazartesi – 20:00
Dr. Strangelove (Dr. Garipaşk)
Yön: Stanley Kubrick
1964, 95 dk.

Dr. Strangelove, Soğuk Savaş döneminin en gerilimli ve buhranlı döneminde, Küba krizinin hemen sonrasında, “Nükleer Çağ”ın başlangıcında Amerika ve SSCB arasındaki gerilime dair mizahi bir yaklaşım getirebilmesiyle Kubrick’in en önemli filmlerindendir.

14 Temmuz Pazartesi – 20:00
The Party ( Tatlı Budala)
Yön:  Blake Edwards
1968,  99 dk.

Hrundi V. Bakshi, Hollywood’da başarılı olamamış sakar bir aktördür. Hint asıllı Bakshi, son oyunculuk denemesinde film setini hava uçurunca kovulur ve işsiz kalır. Bir yanlışlık sonucu, ünlü bir Hollywood yapımcısının evindeki jet sosyete partisine davet edilen Bakshi, unutulmaz bir partiye sebep olacaktır.

21 Temmuz Pazartesi – 20:00
Monty Python and the Holy Grail (Monthy Python ve Kutsal Kadeh)
Yön: Terry Gilliam, Terry Jones
1975,  91dk.

Ortaçağ İngilteresi’nde, Efsane Kral Arthur ve şövalyeleri ile karşı karşıyayız. Ancak, bu kez zihinlerdeki katı ortaçağ betimlemelerinden uzakta fantastik bir absürd komedinin içinde. Öykü, kral ve şövalyelerinin Tanrı’nın emri ile İsa’nın kaybettiği kutsal kaseyi bulmak için görevlendirilmeleri üzerine gelişiyor…

28 Temmuz Pazartesi – 20:00
Annie Hall
Yön: Woody Allen
1977, 93 dk.

New York’lu komedyen yazar Alvy Singer (Woody Allen) aşkın peşinden gitmek istese de, yaşadığı entellektüel ortamda aradığını bulabileceği konusunda oldukça umutsuzdur. En az kendisi kadar nörotik olan şarkıcı Annie Hall (Diane Keaton) ile tanışması ise önyargılarını sona erdirir. Yoğun olduğu kadar farklı olan bir ilişki yaşamaya başlarlar.


Tayfa Kitapkafe
Adres: Selanik Cad. 82/32 Kızılay/Ankara
Tel: 0312 424 11 99

25. Ankara Film Festivali’nde Günün Programı (11 Haziran 2014)

Kusursuzlar

“Ulusal Uzun Film Yarışması”ndan filmler:
-Kusursuzlar, 16:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda… (yönetmenin katılımıyla)
-Bi Küçük Eylül Meselesi, 19:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda… (yönetmen ve oyuncuların katılımıyla)

——————————–

“Dünya Festivallerinden” filmler:
-Evden Eve – Bir Hayalin Kronolojisi/Die Andere Heimat – Chronik einer Sehnsucht, 11:30 & 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…
-Kız Arkadaş Erkek Arkadaş/Girlfriend Boyfriend, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…
-Ten Rengi: Buğday/Coleur de Peau: Miel, 16:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…
-Tom Çiftlikte/Tom A La Ferme, 19:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…

——————————–

“Güney’den” Kel Dağ/Serra Pelada, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…

——————————–

“I. Dünya Savaşının 100. Yılı” bölümünden Oh! Bu Ne Güzel Savaş/Oh! What A Lovely War, 11:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

——————————–

“Usta İşi” filmlerden:
-3 X 3D, 16:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…
-Ölümü Beklerken/La Mort en Direct, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

——————————–

“Sinemanın Yeni Yıldızı: Romanya Sineması” bölümünden:
-Öteye Yolculuk/Cruclic – Drumul Spre Dincolo, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…
-Noosfera & 24 Kova, 7 Fare, 18 Yıl adlı iki Romanya belgeseli, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…

——————————–

“Avustralya Genç Sineması”ndan Zoe Nerede?/Zoe.Misplaced, 19:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…

——————————–

Ulusal Kısa Film ve Belgesel Film Yarışması filmlerinin gösterimleri 10 Haziran’da başladı. Bugün de gösterimler sabah 10’dan itibaren Goethe Enstitüsü’nde. Ayrıca FESTİLAB kapsamında yer alan Deneysel Film & Canlı Konser “Yürümek ve Yok Olmak” 19:30’da yine Goethe Enstitüsü’nde. Enstitü’deki tüm etkinlikler ücretsizdir…

——————————–

“Gökyüzüne Bakmak” adlı video sergisi 13 Haziran Cuma gününe kadar Goethe Enstitüsü’nde sizleri bekliyor…

25. Ankara Film Festivali’nde Günün Programı (7 Haziran 2014)

“Dünya Festivallerinden” filmler:
-Wadjda, 11:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda
-Ben, Kendim ve Annem, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda
-Evden Eve-Bir Hayalin Kronolojisi, 16:30 & 19:00 seanslarında Kızılay Büyülü Fener 1.Salonda
-Mürid/Larjungen, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-

Orson Welles’in İzinde” filmler:
-Othello , 16:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…
-Coherence, 14:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-
Kırmızı Balon
“Çocuk Festivali” kapsamında Kırmızı Balon ve Beyaz Yele, 7 Haziran 11:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 3. Salonda…

————————-

“Sinemanın Yeni Yıldızı: Romanya Sineması”dan Al Doilea Joc, 7 Haziran 21:30’da Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda…

————————-

İki “Usta İşi” film 7 Haziran’da festivalde: Walesa, 19:00 seansında Kızılay Büyülü Fener 4. Salon – Brazil, 21:30 seansında Kızılay Büyülü Fener 1. Salonda…

————————-

FESTİLAB, 7 Haziran’da Mariusz Wilczynski ile Masterclass etkinliğiyle devam edecek. Etkinlik 11:00’dan itibaren Kızılay Büyülü Fener de… (ücretsizdir.)

————————-

İlk günkü Polonya Kısaları’nın ardından, Polonya Canlandırmaları 7 Haziran Cumartesi 16:30’da Kızılay Büyülü Fener 4. Salonda… (ücretsizdir.)

————————-

Goethe Enstitüsü’nde 12:30’da Dünyadan Kısalar, 15:00’dan itibaren ise Türkiye’de Video Sanatının 40 Yılından 40 Video sizlerle… (ücretsizdir.)

25. Ankara Film Festivali ile İlgili Öneriler

Dün gece (5 Haziran 2014) düzenlenen açılış töreni ile başlayan 25. Ankara Uluslararası Film Festivali ile ilgili blogdan şimdiye kadar hep basın bültenleri paylaştık. Festival süresince fırsat buldukça film değerlendirmeleri de yazacağım ama festival öncesinde de özgün içerik yazmamış olmayalım dedim ve program yaparken göz önünde tuttuğum bazı noktaları paylaşırken bir yandan öneriler de yapmak istedim. Buyrunuz:

Brazil

  • Festivalde bolca klasik film var, ne güzel. Bazılarını defalarca izlemiş olsak da beyazperdede izlemenin tadı bir başka olacak. Ama bir yandan da yoğun festival programındaki bir seansı klasik olsa da önceden izlenmiş bir filme ayırmakla yepyeni bir film izlemek konusunda da kafalarda bir soru işareti oluşmuyor değil. Yine de, Terry Gilliam’ın Brazil’ini, restore edilmiş bir kopyadan Orson Welles’in Othello’sunu ya da her daim sinema tarihinin en iyileri listelerinde kendine yer bulan Harp Esirleri’ni (La Grande Illusion ya da Büyük Yanılsama diyelim, daha rahat hatırlanabilir) beyazperdede izleme arzusuna engel olabileceğimi sanmıyorum. Bunun yanında Bertrand Tavernier’in 1980 yılında çektiği halde adeta günümüz reality şov mantığını yerden yere vuran Ölümü Beklerken ve yine aynı yönetmenin 1996 yapımı Kaptan Conan’ını da es geçmemek lazım.
  • Kendi adıma Ulusal Uzun Film yarışmasındaki 10 filmden 9’unu izlemişim (istisna Kazım Öz’ün Bir Varmış Bir Yokmuş’u). Vizyona girdiğinde ya da diğer festivallerde gösterildiğinde kaçıranlar için Kusursuzlar’ı kesinlikle tavsiye ediyorum. Şarkı Söyleyen Kadınlar’a ben çok ısınamasam da neticede bir Reha Erdem filmidir, izlenmelidir. Cennetten Kovulmak, Mavi Dalga ve Gözümün Nuru da izleyin diyebileceğim filmlerden. Diğerleri, diğerleri kategorisinde artık.
  • Ulusal Belgesel Film yarışmasındaki filmler hakkında çok yorum yapabilirim aslında. Neticede iki hafta içinde onlarca filmi izleyip programda görülen 11 filme indiren üç kişilik ön jüriden biriydim. Yarışma sonuçlanmadan şu filmi çok beğendim, şu o kadar da iyi değildi demek ayıp olur şimdi. Belgesel merakınız varsa, siz 11 filmi de izleyin, pişman olmazsınız. Pişman olursanız gelin beni bulun…
  • Programdaki üç film (Tom Çiftlikte, Sevgilinin Ardından ve Yüksek Risk) Başka Sinema Haziran programında da yer alıyor. Ama bunlardan sadece Tom Çiftlikte’nin Ankara’da gösterileceği kesin. Diğerleri için vizyonu beklemek riske girmek olur, festivalde izlemeli. Sonraki aylarda Başka Sinema programında yer alacak filmler de var ama onları da ertelememek lazım.

Pamuk Prenses

  • Önceki festivallerde görmeyi beklediğimiz kimi filmler biraz gecikmeli olarak bu festivale kalmış. Örneğin Pamuk Prenses (Blancanieves), 24. Festivalin ilk açıklanan programında yer alıyordu, bir yıl gecikti diyebiliriz. Benzer şekilde Tabu, Walesa ya da Vecide gibi filmler de daha önce Ankara’da görmeyi umduğumuz filmlerdi. Geç olsun da güç olmasın diyoruz ama umarım bu filmleri bekleyenler yeterince sabredemeyip şimdiye kadar başka yollarla bu filmleri izlememişlerdir.
  • Festival programında 225 dakikalık Evden Eve – Bir Hayalin Kronolojisi adlı bir film var. Filmin ne olduğu çok önemli değil, böyle bir filmi sadece festivalde izleyebiliriz diyerek programa aldım.

3x3D

  • Geçen yıl Filmekimi’nde gösterilen 3x3D nihayet Ankara’da. Çok iyi eleştiriler almadı ama Greenaway ve Godard üç boyutlu birer bölümle filme katkıda bulundular cümlesi filmi izlemek için yeterli sebep. Ha bu arada filmin üçüncü bölümünü çeken Edgar Pêra kimdir, bu iki baba yönetmen arasına nasıl girmiştir, onu da tam bilemiyoruz.
  • Çok yakın zamanlarda başka festivallerde izlediğim için Komşu Sesler, Hannah Arendt ve Ten Rengi: Buğday filmlerini kendi programım dışına aldım ama özellikle ilk ikisini öneriyorum.
  • “Türkiye’de Video Sanatının 40 Yılından 40 Video” başlıklı bölüm festivalin heyecan verici bölümlerinden biri. Bir şekilde vakit uydurup izlemeli. Yürümek ve Yokolmak başlıklı deneysel film ve ona eşlik eden konser de öyle.

Festivalde buluşmak üzere.

“En Kısa” Festival

25. Ankara Uluslararası Film Festivali

Ankara Uluslararası Film Festivali bir ilke imza atarak, herkesin katılabileceği bir kısa film gösterimi düzenliyor. Herkes akıllı telefonlarından çekeceği videolarla bu festivale katılabilecek.

5-15 Haziran tarihleri arasında düzenlenen Ankara Uluslararası Film Festivali, kısa film dalına en büyük önemi veren festivallerin başında geliyor. Festival bünyesinde düzenlenen Ulusal Kısa Film yarışmasında, “Kurmaca”, “Deneysel” ve “Canlandırma” dallarında 57 film yarışacak. Bunların dışında Almanya’dan, İngiltere’den, İran’dan, Polonya’dan, Romanya’dan, Fransa’dan ve Türkiye’den başka kısa filmler özel gösterimlerde festival izleyicileriyle buluşacak.

Festivalin en ilginç bölümlerinden biri ise “En Kısa Festival” bölümü olacak. Bu bölümde, herkesin katılabileceği, akıllı telefonlardaki Vine uygulamasıyla çekilecek 6 saniyelik videolar daha sonra bir toplu gösterimle izleyicilere sunulacak. Bunun için çekilen videoların #enkisafestival hashtag’ine yüklenmesi yeterli olacak.

25. Ankara Film Festivali Biletleri Satışa Çıktı

25. Ankara Uluslararası Film Festivali

Bu yıl 5 – 15 Haziran tarihleri arasında yapılacak Ankara Uluslararası Film Festivali’nin biletleri satışa çıktı. Türkiye sinemasından 10 uzun metraj yarışma filmi ile yine Türkiye ve dünya sinemasından 50 seçkin filmin yeralacağı festivalin biletleri Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda satılacak.

Festivalde bunların dışında gösterilecek 90 kısa, 20 belgesel filmin ve 57 video sanatı gösterimi ise ücretsiz olarak izleyicilere sunulacak. Yine festival süresince yapılacak workshoplar, açıkoturumlar, söyleşiler, özel gösterimler, masterclasslar, deneysel konserler, atölyeler, çocuk şenliği ve performanslar da ücretsiz olacak.

Film gösterimleri festivalin sponsorlarından Kızılay Büyülü Fener Sineması ile Goethe Enstitüsü’nde (Alman Kültür Merkezi) yapılacak. Kızılay Büyülü Fener Sineması’ndaki gösterimlerde bilet fiyatları 11.30 seansları için 5 lira, 14.00-16.30 seansları için 9 lira, 19.00-21.30 seansları için ise 11 lira olarak belirlendi. Bilet fiyatlarında “öğrenci” ve “tam” ayrımı yapılmayacak. Öte yandan Halkbank da “Paraf” kartla bilet alanlara, “bir bilet alana ikinci bilet bedava” uygulaması yapıyor.

ASKIDA BİLET

Festivalde ayrıca, Türk Eğitim Derneği’nin katkılarıyla “askıda sinema bileti” uygulaması da yer alacak. Özellikle parasızlık nedeniyle festival filmlerini izleyemeyen gençler için düzenlenen uygulamayla, festival boyunca Kızılay Büyülü Fener Sineması’nda ilk üç seansta “askıda bilet” uygulaması yapılacak. Bilet alamayacak gençler için gişelere bu seanslar kapsamında “askıya” bilet çıkarılacak. Bunun dışında festival izleyicileri de kendi adlarına istedikleri kadar “askıda bilet” alarak gişelere bırakabilecekler.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 2. Gün: Bal, Beton, Aşk Hakkında Konuşmak, Sessizliğin 40 Günü, Vurgun

Bal (Miele / Honey):

Bal (Miele / Honey)

Oyuncu olarak tanıdığımız Valeria Golino, yönetmen olarak ilk uzun metrajlı filminde zorlu bir konuya el atmış. Bal lakabı ile tanınan ana karakterimiz tabir yerindeyse bir ölüm meleği. Ölümcül bir hastalığa sahip insanlara yardım ederek ölmelerini sağlıyor. Ama bunu yaparken akla duygularından arınmış, soğuk bir kişilik gelmesin. Tam tersi, karşısındaki insanı huzurla ölüme göndermeye çalışırken son dakikalarını yakınları ile huzurla geçirmesini de sağlıyor. Ayrıca son ana kadar vazgeçmek isteyip istemediğini de soruyor. Hasta kararlıysa ona köpekleri uyutmak için kullanılan bir zehri içirip ölmesini sağlıyor. Bu işlemi yaparken her zaman hastanın yanında oluyor ama bir gün kendisine bu işleri ayarlayan adamdan farklı bir iş geliyor. İşlemin nasıl yapılacağını anlatacak ama hasta bu işi yaparken yanında olmayacaktır. Şüpheye düşse de bunu kabul ediyor, prosedürü anlatıp zehri bırakıyor ve anlaştıkları parayı alıyor. Birkaç gün sonra adamın aslında hasta falan olmadığını, sadece hayattan bıktığını ve intihar etmek istediğini anlayınca işler karışıyor. Hastaları öldürürken vicdan azabı çekmeyen Bal, bu kez vicdanı ile hesaplaşmak durumunda kalıyor ve adamı intihardan vazgeçirmeye çalışıyor.

Ötenazi, İtalya’da diğer Avrupa ülkelerine göre çok daha tabu halinde bir kavram. Ne de olsa Katolikliğin merkezinde yer alan bir ülke. Valeria Golino, bu konuyu ele alırken belirgin bir şekilde taraf tutmuyor aslında. Ötenazinin yanında olanlar için de karşısında olanlar için de yeterli argümanları sunuyor. Daha çok, sınırın ne kadar belirsiz olduğunun vurgulandığı söylenebilir. Filmin ana karakterinin tüm hayatının bu işten ibaret şeklinde çizilmemiş olması da olumlu. Bal adını kullandığında bu işi yapıyor olsa da Irene olarak o hayatın tadını çıkaran genç bir kadın. Yukarda bahsettiğim olay olmadan önce de Bal ve Irene’i mümkün olduğu kadar birbirinden uzak tutmaya çalışıyor zaten. Bu rolde Valeria Golino’nun gençliğini de biraz andıran Jasmine Trinca tüm filmi sürüklemeyi başarıyor. Zaten bu rolle çeşitli ödüller de almış.

Valeria Golino’nun bu işte devam etmeyi seçmesi durumunda iyi bir yönetmenlik kariyeri de olabileceğini müjdeleyen Bal, karakterlerin motivasyonlarını göstermekteki kimi eksikliklerine rağmen izlenebilir bir film. Finalin İstanbul’da olduğunu da ufak bir not olarak belirtelim.

Beton (Betoniyö / Concrete Night):

Beton (Betoniyö / Concrete Night)

Bazen festivallerde çok sevmeseniz, ısınamasanız da bu film izlenmeli dediğiniz filmler olur. İşte Beton bu filmlerden biri. 1981’de yayınlanan bir romanın uyarlaması olan film, anneleri ile yaşayan iki kardeşin Helsinki’de yaşadıkları kâbus gibi bir günün hikayesi. Kâbus dememiz boşa değil, film küçük kardeş Simo’nun gördüğü bir kâbus ile açılıyor zaten. Bu ilk sahnede film siyah-beyaz görselliği ile dikkat çekiyor. Tüm film boyunca da o çarpıcı görsellikten hiç taviz vermiyor. Her ne kadar bu görselliğin rüya/kâbus sahnelerine daha çok uyum sağladığını düşünsem de diğer sahnelerde de kendini gösteriyor. Özellikle filme adını veren beton denizi gibi bir Helsinki atmosferi gayet iyi verilmiş.

Bunun yanında bir roman uyarlaması olmasına rağmen filmin hikâyesine girmekte zorlandım. Bazı karakterlerin neyi niçin yaptıklarını tam kavrayamadığımı söyleyebilirim. Filmi izledikten sonra festival kataloğuna baktığımda yönetmen Pirjo Honkasalo’nun bir görüntü yönetmenliği geçmişi olduğunu gördüm. Filmin görüntü yönetmenliğinden yönetmenliğe geçen isimlerde zaman zaman gördüğümüz bir sorundan mustarip olduğunu söyleyebiliriz o halde. Görselliğe fazlaca önem verip hikâyeyi biraz boşlamak. Her şeye rağmen en başta belirttiğim gibi festivalin görülmesi gereken filmlerinden biri. Hatta güçlü görselliği nedeniyle Fipresci ödülü için şansı da olabilir.

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don’t Talk About When They Talk About Love):

Aşk Hakkında Konuşmak (Yang Tidak Dibicarakan Ketika Membicarakan Cinta / What They Don't Talk About When They Talk About Love)

Engelliler ile ilgili filmlerin bıçak sırtında bir durumu oluyor. Bu konuyu ele alan pek çok film, karakterlerin hikâyelerini kapsamlı bir şekilde anlatmak yerine kolay yolu seçip seyircinin göz pınarlarını harekete geçirmeye çalışıyorlar. Son bir yıl içinde sinemamızda da engelli karakterleri konu olan pek çok film izledik, ne yazık ki pek çoğu bu kolay yolu tercih ediyordu. Bu konuda yakın zamanda izlediğim en iyi filmlerden biri Imagine idi. Endonezya yapımı Aşk Hakkında Konuşmak o seviyede değil belki ama dengeyi iyi tutturduğu söylenebilir. Film, görme ve işitme engelli gençlerin ilk aşklarını anlatırken çok rahatlıkla sapabileceği duygu sömürüsü yoluna kaymadan karakterlerin günlük yaşamlarındaki detaylara da yer vererek devam ediyor.

Biri çok az da olsa yakınındaki objeleri görebilen, diğeri doğuştan görme engelli olan iki kız arkadaş Fıtri ve Diana karakterleri hafif bir aşk hikâyesi bağlamında anlatılıyor belki ama genellikle engelliler ile için göz ardı ettiğimiz bir konuyu, onların da cinselliği yaşadıklarını başarılı bir şekilde anlatmış film. Hatta karakterlerden birinin diğer arkadaşlarına göre daha geç regl olmasının onu görme engelinden daha fazla üzdüğünü görebiliyoruz. Film belki bir yerden sonra bildik aşk hikâyesi kalıplarına fazlaca teslim oluyor ama karakterlerine yaklaşımı açısından doğru yerde duruyor. Endonezya sineması açısından da keşfe değer bir yapım.

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence):

Sessizliğin 40 Günü (Chilla / 40 Days of Silence)

Bir filmin hikâyesinin 40 günlük bir sessizlik yemini etmiş bir kadının bu sürecini anlattığını okuduğunuzda karşınıza çıkacak filmin oldukça sessiz ve yavaş bir film olacağını tahmin edersiniz. Nitekim Sessizliğin 40 Günü filmi de bu düşünceyi boşa çıkarmıyor. Sadece festivallerde görebileceğinizi bildiğiniz, ticari gösterime çıkması çok güç filmler vardır. İşte bu da onlardan biri.

Film, hayatının zor bir döneminde kendini sorgulamak için 40 günlük bir sessizlik yemini eden Bibicha karakteri ve ailesinin çevresinde anlatılan bir büyüme hikâyesi. Farklı kuşaktan 4 kadından oluşan bu aile (ki hafızam beni yanıltmıyorsa film boyunca bu 4 kişiden başkasını görmüyoruz zaten) Orta Asya’da yerleşim yerlerine uzak bir mekânda yaşıyorlar. Büyükanne bir anlamda bilgeliği temsil ederken gençliğinde kendisi de 40 günlük sessizlik yemine girmiş ama bitirememiş olan anne karakteri de ne olursa olsun buradan kaçıp gitmenin peşinde. Bu arada filmin günümüzde geçtiğinin net şekilde anlaşıldığı tek unsur annenin elinden düşürmediği cep telefonu. O olmasa film 50 yıl önce geçiyor dense itiraz etmezdim.

Sessiz ve yavaş yapısına rağmen film kendini izlettirmeyi başarıyor. Hatta yönetmenin kimi deneysel dokunuşları da hiç olmasaymış, film çok daha sakin akıp gitseymiş çok daha iyi olabilirmiş. Her bünyeye göre bir film olmadığı açık ama festivalin izlenmesi gereken filmleri arasına adını yazdım.

Son olarak bu sessizlik yemininin bir yas tutma ya da pişmanlık anlamında olmadığını ekleyelim. Orta Asya’da hala uygulanan bir gelenek olarak, kişinin kendini bulmasına yönelik bir ritüel.

Vurgun (Bends):

Vurgun (Bends)

Hong Kong yapımı Vurgun, bir yandan bölgedeki hiç bilmediğimiz (ya da benim bilmediğim diyelim) bir konudan yola çıkarak farklı ekonomik sınıftan kişiler arasındaki benzerlik ve karşıtlıklarla birlikte ülkedeki sosyal sorunları da merceğine alıyor. Ama bunu kişisel iki hikâye çevresine yedirerek kuru kuruya bir politik film olmaktan da uzaklaşıyor.

Daha önce bilmiyordum dediğim mesele şu: Hong Kong yönetimi bir süredir Çin’den gelen hamile kadınların özel durumlar dışında Hong Kong’da doğum yapmasına izin vermiyor. Çünkü bu konuda bir doğum turizmi oluşmuş durumda ve çocuklarının Hong Kong vatandaşı olmasını isteyen anne-babalar da bu yolu zorluyorlar. Ama bu durumun hali hazırda Hong Kong’da yaşayan Çinlilere (ya da bir Çinli ile evlenmiş Hong Kong’lulara) yansıması farklı oluyor. Hong Kong’da oturmuş bir hayatları olan Çinliler ya işlerini güçlerini bırakıp geri dönmek zorunda kalıyorlar ya da bir şekilde doğum izni almaya çalışıyorlar (eş-dost yardımı ya da rüşvetle genellikle).

Filmimizin iki ana hikâyesinden biri Çinli eşi ikinci çocuğuna hamile olan ve şoförlük yaparak hayatını kazanmaya çalışan Fai’nin bu sorunu çözme çabası üzerinden gelişiyor. Fai’nin esas amacı para bulmak, en kötü ihtimalle Çin’e geri dönecekler. Diğer hikâye ise Fai’nin şoförlüğünü yaptığı zengin bir kadın olan Anna’nın hikâyesi. Film ilerledikçe anlıyoruz ki aslında onun mensup olduğu sınıf da çok farklı değil, onun zenginliği kocasından geliyor. Günün birinde kocası ortadan kaybolunca alıştığı hayat standartlarından taviz vermemek için çeşitli çözüm yolları aramaya başlıyor. Bu noktada kendi ihtiyaçlarından çok çevreden nasıl görüldüğü onun için daha önemli. Örneğin çok az parası varken arkadaşlarıyla gittiği lüks bir yemeğin parasını, bakın ne kadar zenginim ben dercesine ödeyebiliyor.

Bu iki karakter üzerinden ilerleyen film başarılı senaryosu ve iyi oyunculukları ile dikkat çekiyor. Görüntü yönetmeninin Christopher Doyle       olduğunu da atlamayalım. Festivalin güzel sürprizlerinden biri oldu benim için.

Uçan Süpürge 2014 İzlenimleri – 1 Gün: Ağustos Şakası, Histeri

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools):

Ağustos Şakası (Mieletön Elokuu / August Fools)

2013 Finlandiya yapımı Ağustos Şakası, soğuk savaşın en gerilimli dönemlerinden birinde, 1962’de Helsinki’de yapılan gerçek bir festival sırasında, sıradan insanların yaşadıklarını komedi çerçevesinde anlatan bir film. Festival, dönemin doğu bloku ülkelerinin kendilerini batı gençliğine tanıtmak, fikirlerini benimsetmek amacıyla düzenledikleri bir festival. Finlandiya tarafsız sayılabilecek bir ülke olarak seçilmiş. Ama bu festival, dünyanın ikiye bölündüğü bir dönemde iki taraftan insanların yüz yüze geleceği ender olaylardan biri olunca dünyanın her yerinden casuslara buraya üşüşmüş. Bu arada Sovyetler Birliği’nden festivale gelecek sanatçılara da batının tuzaklarına kapılmamaları için sıkı sıkı uyarılar yapılmış.

Filmimiz, 2. Dünya Savaşı sonrası zorunlu olarak ayrılmış ve yıllar yılı birbirini görememiş (hatta kadın, adamı ölmüş sanıyor zaten) Çek bir müzisyen ve Finli bir şapka dükkânı sahibinin birbirlerini bulması sonucu alevlenen aşkları çevresinde gelişiyor. Hikâyenin bir de her ikisinin de yanında yer alan karşı tarafla hiç karşı karşıya gelmemiş gençler arasında geçen aşk tarafı da var. Dünyanın gözünün üzerinde olduğu bir ortamda sıradan insanların hikâyelerini anlatmak güzel bir seçim. Doğrusu her iki aşk hikâyesi de gayet güzel işlenmiş. Oyuncular da rollerine iyi oturmuş. Özellikle çoğunlukla Aki Kaurismäki filmlerinde gördüğümüz Kati Outinen her zamanki farklı havasıyla filme ayrı bir tat katıyor. Filmin hoş noktalarından biri de dönemin ünlü bazı isimlerini ufaktan hikayeye dâhil etmesi. Yuri Gagarin bu konuda beklenen isimlerden biri olabilir ama Lee Harvey Oswald’ı da görmek ilginç (bu arada film sonrası yönetmen söyleşisinde Oswald’ın gerçekten festival sırasında orada olduğu söylendi).

Filmin küçük, sıcak hikâyesi güzel, dönemin doğu blokundaki totaliter rejimi eleştirmek için mizahı kullanması da doğru bir seçim aslında. Ancak o mizahın zaman zaman biraz fazlaca karikatür düzeyinde olduğunu düşünüyorum. Evet izlerken gayet eğleniyorsunuz, hatta kahkahalar atıyorsunuz ama biraz daha ince bir mizahı tercih ederdim sanırım. Hoş yine yönetmenin söylediğine göre eğitim sistemlerinde batılı gençlerin sürekli sarhoş gezdiği ya da kola ile zehirlendikleri söylenen bir kuşağın bir dans ile beyinlerinin yıkanacağına inanmaları belki de çok karikatürize değildir.

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress):

Histeri (Døden er et Kjærtegn / Death is a Caress)

Uçan Süpürge’nin en güzel taraflarından biri, sinema tarihinden gelen hiç adını duymadığımız ilginç kadın yönetmenleri bizimle tanıştırması. Bu yıl sırada 1949-1959 yılları arasında 10 film yönetmiş olan Norveçli yönetmen Edith Carlmar var. Carlmar’ın ilk filmi olan Histeri, aynı zamanda Norveç’in de ilk kara filmi olarak kabul ediliyor.

Filmde genç ve güzel nişanlısı ile evlilik planları yapan yakışıklı araba tamircisi Erik’in evli bir kadın olan Sonja ile tanıştıktan sonra değişen hayatı anlatılıyor. Filmi kara film olarak kabul edersek Sonja’ya da femme fatale dememiz gerek. Ancak çoğunlukla Amerikan noir filmlerinde gördüğümüz femme fatale tiplemesine çok da uymuyor. Bir kere ilk bakışta erkeği etkileyecek çarpıcı bir güzelliği yok. Üstelik kendisi zengin ve parasını erkek için harcıyor. Ama neredeyse erkeğe posta koyan tavırlarıyla Bjørg Riiser-Larsen karaktere o havayı katmayı başarmış. Larsen ne yazık ki çok az filmde oyunculuk yapmış.

Filmde her ne kadar özellikle kimi uzun diyalogsuz sekanslarda kendini gösteren başarılı hatta sıradışı görüntü seçimleri olsa da belki de yapıldığı yıl itibariyle genel bir fotoroman havasından da kendini kurtaramamış, belli sınırları da zorlamak isteyip zorlayamamış sanki. Belki de yönetmenin ileriki yıllarda çektiği filmlerden biri olsaydı daha başarılı bir yapım olabilirdi.

Bu arada film sınırları zorlayamamış falan dedim ama o yıllarda bazı sinemaların filmi göstermeyi reddettiğini, yönetmenin de bu filmden dolayı ölüm tehditleri aldığını da eklemek gerek. Aslında o yıllar için sınırları zorlamış demek ki. Festival boyunca Carlmar’ın diğer filmlerini de izleyip hakkında daha kesin bir yargıya varacağız herhalde.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.332 hits
Şubat 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
232425262728  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.