Kasım 2007 için arşiv



Film+ Güz Film Festivali: Grev

Gezici Festival’in başlaması ile Film+’daki film yoğunluğunu azaltmış oldum. Geçtiğimiz gün Film+’da sadece bir film izledim ama çok önemli bir film.

Grev (Stachka): Bir Eisenstein filmi izlemek her zaman kısmet olmuyor. Festivalin bu yılki önemli kazançlarından biri de 1925 yapımı, Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı’ndan hemen önce çektiği, Grev’i izlemek oldu. Tam bir klasik izlemenin yanında neredeyse 85 yıllık bir filmin kimi açılardan hala eskimemiş olduğunu görmek de şaşırtıcı (aslında Potemkin Zırhlısı’nı bilenler için o kadar da şaşırtıcı değil). Belki oyunculuklar o günün tarzına uygun olarak fazlasıyla abartılı ya da filmin işçi sınıfı dışındaki sınıflara bakışı fazla kalın çizgili ya da vermek istediği mesajları fazlaca üzerine basa basa veriyor ama Eisenstein’ın geliştirdiği kurgu kuramı sayesinde film hala hiç sıkılmadan, keyif ve heyacanla izleniyor. Bugünden bakınca işin trajikomik tarafı, fikir açısından tamamen ayrı uçlarda yer alsalar da Eisenstein’ın ilk olarak bu filmde geliştirdiği kurgu kuramı bugün Hollwwood sinemasının en temel unsurlarından birisi. Sadece tarihi önemi için bile izlenmesi gereken bir film.

Gezici Festival: Kısa İyidir-1, Almanya Sıfır Yılı, Küçük Oyunlar

Bu yılki Gezici Festival’in ilk gününde bir grup kısa film ve çocukları merkezine alarak hikayelerini oluşturmuş iki film izledim:

Kısa İyidir-Avrupa Panaroması-1: Gezici Festival’in kısa filmlere verdiği önemi malum. Yine iyi bir seçki olduğu gibi, festivalin adeti olduğu üzere tüm kısa filmler de 35mm. baskılardan gösteriliyor. Bu sene bir kötü taraf var ne yazık ki. Kısa film gösterimleri sinemada değil Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nin küçük perdesinde yapılıyor. Bu olumsuzluğu gözardı edersek festivalin ilk gününde yine başarılı 8 kısa film izledik. Her biri ile ilgili yorum yazmak zor olacak ama kendi adıma öncelikle balık tutmanın yöntemlerini anlatacakmış gibi başlayan ama bir anda bir işkence nasıl yapılır kılavuzuna dönüşen, Eric Ledune’nin Kullanma Kılavuzu (Do-It-Yourself) ve geçtiğimiz yılın Oscar adaylarından Helmer ve Oğlu filmleri festivalin ilerleyen duraklarında karşınıza çıkarsa kaçırmayın derim.

Almanya Sıfır Yılı (Germania Anno Zero): Festivalin Haneke’nin seçtikleri bölümünde yer alan Almanya Sıfır Yılı, bir filmin çekildikten 60 yıl sonra bile ne kadar etkili olabileceğinin canlı bir örneği. 2. Dünya Savaşı sonrası yıkıntılarla dolu bir Almanya’yı küçük bir çocuğun gözünden anlatan film Rosselini’nin Yeni Gerçekçilik akımının her türlü özelliğini taşıyor ve karşımıza iç acıtan bir Almanya resmi getiriyor. Filmin sinema tarihine geçmiş finali ise hala insanın tüylerini diken diken etmeye yetiyor. Festivalin kaçırılmaması gereken filmlerinden biri.

O meşhur final sahnesi aşağıdaki videoda yer alıyor. Ama dediğim gibi sinemada izleme fırsatını kaçırmayın siz yine de.

Küçük Oyunlar (Sztuczki): Festivalin yeni filmlerinden Küçük Oyunlar, günümüz Polonya’sından yine küçük bir çocuğun gözünden bir hikaye getiriyor karşımıza. Babası o daha çok küçükken evi terk edip gitmiş olan Stefek çocukken belki hepimizin yaptığı gibi bazı ufak hareketleri tekrarlarsa istediği şeylerin olacağına inanmaktadır. Mesela ellerini sürekli yumruk halinde tutarsa ablasının işe gireceği gibi. Ama en büyük isteği hiç tanımadığı babasının eve dönmesidir. Yönetmen ve senaryo yazarı Andrzej Jakimowski bu hikayeyi gayet sıcak ve eğlenceli bir şekilde karşımıza çıkarıyor. Çok büyük iddiası olmayan ama izlendğine de asla pişman olunmayacak bir film.

Festival Mevsimi Başladı-5: 13. Avrupa Filmleri Festivali-Gezici Festival

Sonbaharla birlikte başlayan festival mevsimi tüm hızıyla devam ediyor. Bugün de Gezici Film Festivali bir başka deyişle Avrupa Filmleri Festivali’nin 13.sü Ankara’da başlıyor. 8 Kasım’a kadar Ankara’da devam edecek olan festival, 9-15 Kasım arası Kars’ta, 17-20 Kasım arası Samsun’da, 21-25 Kasım arası ise Saraybosna’da olacak.

Programda gayet güzel filmler var. Özellike Bergam’ın Persona’sı ve Antonioni’nin Batan Güneşi olmak üzere tüm eski tarihli filmler birer klasik. Haneke’nin filmlerini önceden izlemiş olma ihtimali çok olsa da özellikle Ölümcül Oyunlar’ın orijinal versiyonu önümüzdeki sene gelecek olan Amerikan versiyonuna bir ön hazırlık olarak tekrar izlenebilir. Festivalin yeni filmleri de genellikle ülkelerinin Oscar’a gönderdiği filmlerden seçilmiş. Keşfetmeye değer filmlerdir mutlaka. Gezici Festival’in benim açımdan en önemli noktalarından biri de kısa filmlere vardiği önemdir. Her zaman için seçtikleri kısa filmlere özen gösterdiklerini, önlerine gelen her filmi seçmediklerini hissettirirler. Bu yıl da çok iyi bir kısa film seçkisi yaptıklarından eminim. Festival ile ilgili ayrıntılı bilgi http://www.europeanfilmfestival.com/ adresinde.

Film +’da olduğu gibi yine izledikçe filmlerle ilgili görüşlerimi buraya yazmaya çalışacağım.

Film+ Güz Film Festivali: Kitera’ya Yolculuk, Sonraki Sayfa, Besle Kargayı

Gezici Festival’in Ankara ayağı da başlamak üzere iken Film +’daki son yoğun günümde 3 film daha izledim. Bundan sonra yoğunluğu Gezici’ye vermeyi düşünüyorum.

Kitera’ya Yolculuk (Taxidi sta Kithira/Voyage to Cythera): Yine bir Angelopoulos filmi ve ben yine hemen hemen aynı şeyleri yazmak durumundayım. Angelopoulos’un uzun çekimleri ve durgun temposunu sevenlerin seveceği, sevmeyenlerin de uzak durması gereken bir film. Bu kez yıllar süren bir sürgün hayatından sonra Yunanistan’a geri dönen bir adamı, bir yandan da benzer bir öyküyü anlatmaya çalışan bir yönetmenin öyküsünü koşut bir şekilde, yine bildik üslubu ile anlatıyor Angelopoulos. Benim gibi yönetmeni tanıyan ve sevenler mutlaka izlemiştir. Bu filmin festivalde son gösterimiydi ama festivali en az bir Angelopoulos filmi izlemeden kapatmamak lazım.

Sonraki Sayfa (La Tourneuse de Pages): Önceden tanımadığım yönetmen Denis Dercourt bu filmiyle beni beklemediğim kadar etkiledi. Bir gerilim filmi diyebileceğimiz Sonraki Sayfa, çocukluğunda bir müzik yarışmasında ödül almasını engelleyen bir piyanistin yanında işe giren bir genç kadının çeveresinde gelişen bir öykü anlatıyor. Dercourt filmin başından beri öyle bir atmosfer kurmuş ki her an genç kadının ne yapacağını büyük bir tedirginlik duygusuyla izliyorsunuz. En ufak bir piyano çalma hatta yemek pişirme sahnesi bile acaba altından ne çıkacak diye izleniyor. Bu başarıda Déborah François’nın soğuk ve etrafından adeta bir duvarla ayrılmış oyunculuğu da büyük etken. Festivalde daha iyi filmler var belki ama bu film çok şey beklemeden gittiğim için benim için çok iyi bir sürpriz oldu.

Besle Kargayı (Cría Cuervos): Carlos Saura şimdiye kadar izlediğim hiç bir filmi ile beni hayal kırıklığına uğratmamış bir yönetmen. Kimi zaman müzik ve dansa ağırlık verip görsel ve işitsel bir şölen sunuyor, kimi zaman da çok sağlam bir öyküyü yine çok sağlam bir sinema diliyle anlatıyor. Bu kez küçük bir kız çocuğunun önce annesini bir süre sonra da babasını kaybetmesinin ardından geçirdiği bir yazı çok duyarlı bir şekilde anlatıyor. Tüm film bir kızın ölümle yüzleşmesi olarak okunabileceği gibi İspanyol tarihini anlatan bir allegori olarak da okunabilir. Her iki durumda da çok iyi bir film var karşımızda. Daha on yaşındaki Ana Torent’in de çok iyi bir oyunculuk sergilemiş olduğunu da eklemek lazım. Filmde hem annesini hem de kendisinin büyümüş halini canlandıran Geraldine Chaplin’e müthiş benzerliği de cabası.

Not: Aşağıdaki videoya özellikle filmin fragmanını değil, filmde defalarca duyulan hatta yazılar bitip ekran karardıktan sonra da çalmaya devam eden “Porque te Vas” şarkısının yer aldığı filmden bir sahneyi koydum.

Film+ Güz Film Festivali: Afrika Büyüsü, İtiraf, Satılık Aşk, Trompet, Kelebek ve Dalgıç Giysisi

Film + Güz Festivali devam ediyor. Geçtiğimiz iki günde izlediğim beş film hakkında yazmaya devam.

Afrika Büyüsü (Moolaadé): Festivallerin bir güzel yanı da bazen yakın zamanda kaybettiğimiz ustaları bize tanıtması oluyor. Bu yıl içinde kaybettiğimiz Ousmane Sembene’yi de Afrika Büyüsü filmi sayesinde tanıma fısatı bulduk. Sembene bu son filminde kız çocuklarının sünneti gibi Afrika’nın kimi yörelerinde çokça karşılaşılan bir uygulamayı konu ediyor. Bu uygulamaya gayet sert bir şekilde karşı çıkarken hiç de asık suratlı bir film yapmıyor. Her anında bir mizah duygusu, cıvıvl cıvıl renkler ve müzikler film içinde yer alıyor. Tek bir kadının bu uygulamaya direnişi ile başlayıp toplu bir kadın direnişi haline gelen hikaye izlenmeye değer. Ancak sonunda konunun bağlanışı biraz naif geldi bana. Keşke gelenekler ve dine dayandırılan bu tip uygulamalardan kurtulmak bu kadar kolay olsa. Ancak film boyunca radyo ve televizyon gibi araçların bu tip uygulamaların olduğu yerlerde aydınlanma için çok önemli olduğu mesajını veren yönetmen biraz da bu filmin de eğitici bir yanı olmasını da istemiş belli ki.

İtiraf (L’aveu): Sıkıyönetim filminden bir kaç gün sonra izlediğimiz İtiraf, Costa Gavras’ın yine gayet politik bir filmi (Aslında bu film Sıkıyönetim’den 2 sene önce çekilmiş). Ama o filmde hedefine Amerika’yı alan Gavras bu kez oklarını kominist partiye döndürmüş. Bu sefer de partinin batı ile en ufak bir ilişki şüphesi olan herhangi bir kişiye bile zorla bir itiraf imzalattırılıp vatana ihanetle suçlanabileceğini gayet çarpıcı bir şekilde anlatıyor. Yine de Gavras partinin başında iktidar tutkusu taşıyan kişilerden kaynaklı yanlış uygulamaların buna yol açtığını söyleyip halka dayalı bir iktidardan yana olduğunu da belirtmeyi unutmuyor.

Satılık Aşk (O Céu de Suely): Festivalin yeni filmlerinden biri olan Satılık Aşk, çocuğuyla bir başına kalan genç bir kadının çıkış arayışlarını anlatıyor. Çıkış yolu olarak kadının bulduğu yol oldukça ilginç. Bir çekiliş düzenleyip büyük ikramiye olarak kendisi ile geçirilecek bir geceyi koyuyor. Satılık Aşk için kötü bir film demek mümkün değil. Özellikle başroldeki kadın oyuncu gayet başarılı. Ancak birbirinden iyi filmler izlediğimiz festivalde bir miktar zayıf kaldığını söylemeliyim. Dikkatimi çeken bir ufak not, oyuncuların gerçek isimleri ile filmde canlandırdıkları rollerin adları aynı.

Trompet (Gucha): Bu festivalde Gatlif’in filmini önceden izlediğim için, Kusturica’nın filmini de daha sonra izlemeyi planladığım için programıma almamıştım. Ama balkan müziğine doyacağımız başka bir film daha varmış: Trompet. Yönetmen Dusan Milic bu filminde tabir yerindeyse bir light Kustrica havası veriyor. Bu yüzden Kusturica’nın filmin yapımcılarından biri olduğunu görmek hiç de şaşırtıcı olmadı. Filmde Balkanlarda geçen modern ve orijinali gibi trajik olmayan bir Romeo-Juliet hikayesi anlatıyor aslında. Zaten filmdeki genç aşıkların adları da Romeo ve Julianna. Filmin sonunda aşıkların biraraya gelebilmesi için gereken şey trompet festivalinde Romeo’nun, Julianna’nın babasını yenmesi. Film boyunca bolca dinlediğimiz balkan müziği özellikle finalde tam bir ziyafete dönüşüyor. İyi bir film izlemek isteyenler dışında geçtiğimiz günlerde Goran Bregoviç konserine gelip de mest olup çıkanlara da şiddetle tavsiye edilir.

Kelebek ve Dalgıç Giysisi (Le Scaphandre et le Papillon): En baştan söylemeli ki festivalin yenileri arasında şu ana kadar izlediğim en iyi film. Bu yıl Cannes’da da en iyi yönetmen ödülünü alan Julian Schnabel filmin büyük bir kısmını kamerayı tüm vücudu felçli bir adamın tek sağlam yeri olan sol gözü yerine geçirmeyi seçerek zaten zor bir yükün altına girmiş. Üstelik böyle bir adamın sadece sol gözünü kullanarak bir kitap yazması zaten tamamen başlı başına çarpıcı ve gerçek bir hikaye iken. Bir de üstelik önce ölmekten başka bir şey düşünmeyen, sonra kitap yazma düşüncesi ile hayata bağlanan bu adamın hikayesinde seyirciyi sonuna kadar zorlayıp gözyaşlarına boğmak mümkün iken film hiç bir şekilde bu yola da sapmıyor. Hatta kimi zaman komik anları da var filmin. Ama her türlü erdemine karşın beni en çok çarpan yeri o sol gözün yerine geçen kamera oldu. Burada herhalde Schnabel kadar, uzun zamandan beri ilk kez Spielberg dışında bir yönetmenle çalışan görüntü yönetmeni Janusz Kaminski de takdiri hakediyor (ki kendisi 3-5 favori görüntü yönetmenimden biridir). Zaman zaman bulanıklaşan, renklerin birbirine karıştığı görüntüler, çarpık ve kimi zaman karşısındaki kişiyi kadraj dışında bırakan kamera açıları çok müthiş. Festivalde bir gösterimi daha olduğu gibi vizyonda gösterime de girecek bu film. Sanırım en az bir kez daha izleyeceğim. Gösterime girdiği zaman biraz daha detaylı bir şeyler de yazarız kısmetse.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 286.184 hits
Kasım 2007
P S Ç P C C P
 1234
567891011
12131415161718
19202122232425
2627282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.

%d blogcu bunu beğendi: