Archive Page 71

!f Ankara İzlenimleri – Başka Aşk: Çarpık Aşk, Ploy

Festivalin Başka Aşk bölümünde gerçekten izlenmesi zor ve aşk olarak tanımlanması güç ilişkilerle ilgili filmler vardı. Hele bu filmlerden birini festivalin son filmi olarak izlemek festivalin zihinde bıraktığı tadı ilginç bir noktaya taşıdı.

Çarpık Aşk (Rohtenburg/Grimm Love): Almanya’da gerçekten yaşanmış bir olayı anlatıyor Çarpık Aşk. Biri eşcinsel diğeri ise, filmde gördüğümüz kadarıyla, seksle herhangi bir ilgisi olmayan iki yetişkin erkek. Biri bir insanı yemek istiyor (yanlış okumadınız), diğeri ise yenilmek (bunu da yanlış okumadınız!). İnternet’te bir yamyamlık sitesine gönderdikleri mesajlar sayesinde tanışan bu iki kişi tam birbirlerine göre olduklarını kısa gürede anlıyorlar ve birlikte bir gece geçiriyorlar. Bu gecenin sonunda ikisinin de rızasıyla istedikleri gerçekleşiyor. Bu arada filmin konusunu açık ediyor değilim burada, zaten filmin en başında bu olay anlatılıyor. Bu film söz konusu olayı tez çalışması için incelerken takıntı haline getiren Amerikalı bir genç kızı merkezine alarak bu iki karakterin psikolojilerini çözmeye soyunuyor. Aslında esas öykü o kadar güçlü ve etkileyici ki bu genç kız karakterine hiç gerek yokmuş. Film baştan sona yemek ve yenmek isteyen iki karaktere odaklansaymış çok daha etkili olabilirmiş. Sanırım bu rolü oynayan Keri Russell’ın popülerliğinden faydalanılmak istenmiş biraz da. Aslında yine de yeterince etkili bir film var karşımızda. Bu filmden sonra The Hills Have Eyes II gibi gereksiz bir filme imza atan yönetmen Martin Weisz burada popüler korku filmi kurallarına pek kulak asmayan, gereksiz korku unsurları kullanmayıp daha dipten ve derinden giden ve seyirciyi çok daha fazla huzursuz eden bir film ortaya çıkarmış. Zorlu bir deneyim ama gözünü karartıp izleyenleri iyi bir film bekliyor.

Ploy: Sanırım festivalde izlediğim filmler arasında sinema olarak en başarılı bulduğum film Ploy. Yıllar sonra bir cenaze için ülkelerine geri dönen ama artık ülkelerinde bir evleri olmadığı için bir otelde kalan, artık birbirleri ile iletişimleri sıfıra inmiş bir çift, adamın otelin barında tanıştığı ve annesini beklediğini öğrendiğinde odalarına davet ettiği gencecik bir kız ve oteldeki başka bir odada filmin neredeyse başından sonuna kadar sevişen otelin barmeni ve kat görevlisi. Temelde ilk 3 karakter üzerinden gelişen film sürekli değişik bir türe doğru kayıyor. Kimi zaman bir romantik film iken bazen bir evlilik sorgulamasına bazen de bir gerilime dönüşüyor adeta. Ayrıca film gerçekle rüya arasında bir atmosferde geçiyor. Örneğin film boyunca sevişen çift tümüyle rüya olabileceği gibi barda tanışılan genç kız bile gerçek olmayabilir (filme adını veren Ploy’un bu kızın adı olduğunu da eklemek gerek). Daha önce Hayalet Dalgalar filmi ile de bu tip atmosferler yaratmakta başarılı olduğunu gördüğümüz yönetmen Pen-Ek Ratanaruang bu kez de başarılı bir iş çıkartarak takip edilmesi gereken yönetmenler listeme adını yazdırdı.

!f Ankara İzlenimleri – Gezegen, İnsan: Görünmeyenler, Karanlığa Taksi

Bu yılki !f Bağımsız Filmler Festivali’nde belgesel ağırlığı epey fazlayıdı. Dünyamızın bugününden çeşitli coğrafyalardaki durumları sorgulayan Gezegen, İnsan bölümündeki filmlerin de neredeyse hepsi belgesellerden oluşuyordu. Bu bölümden Ankara’ya uğrayan filmler arasından ikisini izleme fırsatı buldum.

Görünmeyenler (Invisibles): Javier Bardem’in Sınır Tanımayan Doktorlar’ın çalışmalarından etkilenerek yapımcılığını üstlendiği bu film, beş farklı yönetmenin dünyanın çeşitli bölgelerindeki insanın içini acıtan olayları anlatan beş kısa film/belgeselinden oluşuyor. Win Wenders ve Isabel Coixet gibi isimlerin yönetmenleri arasında yer aldıkları filmde pazar payı olmadığı için tedavi edici ilaçları geliştirilmeyen hastalıklar, savaş ve benzeri dönemlerde tecavüze uğrayan kadınlar, çocuk yaşta ellerine silah verilen ve bir sadakat testi olarak akrabalarını öldürmeleri istenen çocuk askerler gibi konular anlatılıyor. Belgesel, dünyanın halini biraz takip edenler için bilinmeyen konular koymuyor ortaya belki ama bu trajedileri gerçekten yaşamış insanların ağzından dinlemenin daha etkili olduğu bir gerçek. Her ne kadar aşağıdaki fragman filmi daha neşeli gibi gösterse de izledikçe insanın boğazına bir yumru oturuyor ve ister istemez dünyada bunların da olduğunu ve muhtemelen de olmaya devam edeceğini düşünüyor.

Karanlığa Taksi (Taxi To The Dark Side): Bu yılın Oscar alan belgeseli olma özelliğini de taşıyan Karanlığa Taksi, Afganistanlı bir şöförün gözaltına alındıktan 5 gün sonra ölmesinden yola çıkarak Amerika’nın müdahale ettiği her yerde sistematik bir şekilde işkence uyguladığı yönünde bir tez sunuyor ve bunu çeşitli belgelerle destekliyor. Bu belgelerin en çarpıcıları olarak, Afgan şöförün ölüm raporunda homicide yani cinayet yazması ama ailenin İngilizce bilmemesi yüzünden ancak bir gazetecinin araştırması sonucu ortaya çıkması, Irak’ta ortaya çıkan ve medyada gördüğümüz çeşitli işkence fotoğraf ve videolarının televizyonlarda göremeyeceğimiz kadar vahimleri ve kimi resmi yazışmaların altına düşülen notlarda adeta işkenceye vize verilmesi sayılabilir. Belki de daha vahimi bu tip eylemlerin ortaya çıkmasından sonra bir kaç düşük rütbeli askerin günah keçisi olarak ilan edilerek hapse atılması. Oysa ki filmde bu askerlerle yapılan söyleşiler de var ve onlar, üstlerinin bu uygulamaların farkında olduğunu açık açık söylüyorlar. Karanlığa Taksi gerçekten çarpıcı bir belgesel, tek zayıf yanı olarak bir süre sonra aynı şeyleri tekrarlıyor olması gösterilebilir. Ancak öne sürdüğü tezlerin doğru olduğunu göstermesi açısından aynı şeylerin farklı kaynaklardan doğrulanmasının da önemli bir nokta olduğu söylenmeli.

!f Ankara İzlenimleri – !f Çocuk: Üç Haydut

Festivalde çocuk filmlerine de yer verildi. İşte çok keyifli bir tanesi:

Üç Haydut (Die Drei Räuber/The Three Robbers): Üç Haydut, Almanya’dan gelen ve zaten çok popüler olan bir çocuk kitabından uyarlanan çok sevimli ve keyifli bir çizgi film. Filmin başında yetim kaldığını gördüğümüz sevimli Tiffany’nin filme adını veren Üç Haydut ile karşılaşması ve onları bir aile gibi benimsemesi ile gelişen olayları anlatan filmde, ilk izlenimin aksine Üç Haydut gayet sevimli karakterlere dönüşürken filmin kötü karakteri yetimhanenin müdiresi oluyor. Filmi Türkçe seslendirmeli olarak izledik. Demek ki büyük ihtimalle gösterime girecek, en azından DVD’sinin çıkacağına kesin gözü ile bakılabilir. Eğer çocuğunuz yetim kalma ya da yetimhanede çocuklara kötü davranılması gibi konulardan çok etkilenmezse (ki filmin büyük bir kısmını oluşturmuyor bunlar) bu keyifli filmi izleyebilir. Ayrıca Türkçe seslendirmesi de çok başarılı. Film bittiğinde salondaki koca koca adamlar haydutların söylediği şarkıya eşlik ediyor, salonu terkederken şarkının temposu ile oynayarak merdivenlerden iniyorlardı.

!f Ankara İzlenimleri – Yaşama Sanatı: Annie Leibovitz: Objektiften Yansıyan Bir Yaşam

Festivalin Yaşama Sanatı bölümden tek bir film izlemişim:

Annie Leibovitz: Objektiften Yansıyan Bir Yaşam (Annie Leibovitz: Life Through A Lens): Bu yılki festivalde pek çok belgesel izleme fırsatı buldum. Bu da onlardan biri. Annie Leibovitz ismini, bu filmden önce özellikle Vanity Fair dergisinin her yıl sonu o yılın öne çıkan oyuncuları ile yaptığı çekimleri yapan fotoğrafçı olarak biliyordum. Halbuki bu isim yıllar boyunca belleğimize kazınmış pek çok fotoğrafın da yaratıcısı imiş. Herhalde ne ünlüsü de John Lennon vurulmadan bir kaç saat önce Yoko Ono ile birlikte çekilmiş meşhur fotoğrafı olsa gerek. Kızkardeşinin yönetmenliğini yaptığı bu belgesel Leibovitz’in Rolling Stone’da başlayıp Vanity Fair’e doğru yol alan meslek yaşamının gelişimi, ünlülerin fotoğrafları ve dergi çekimleri yanında daha sıradan insanları çektiği “sanat” fotoğrafları arasındaki denge, Susan Sontag ile olan yakın arkadaşlığı (hatta arkadaşlıktan öte aralarındaki aşk diyelim) ve onun ölüm sürecini fotoğraflaması gibi pek çok konuya değinen ve zevkle izlenen bir yapım. Çok çarpıcı bir belgesel olduğunu söylemek mümkün değil ama izledikten sonra Annie Leibovitz’in çektiği fotoğrafları görmek isteyeceğiniz kesin. Bunun için de ufak bir Google araması yeterli esasen.

!f Ankara İzlenimleri – Sesli Yaşam: Joy Division, Scott Walker: 30 Yüzyıllık Adam

Bu yılın !f Ankara festivalinde izlediğim filmler ile ilgili düşüncelerimi yavaş da olsa eklemeye devam ediyorum. Sıra Sesli Yaşam bölümünde.

Joy Division: 1976’da kurulan ve kariyerlerinde sadece 2 albüm yapmalarına karşın bir efsane niteliğine bürünen Joy Division grubunun kurulma, ünlenme ve solistleri Ian Curtis’in henüz 23 yaşındaki intiharı ile çökme sürecini (kalan elemanlar New Order adı ile müzik yapmaya devam ettikleri için tam olarak bir çökme de denemez aslında) anlatan bir belgesel karşımızdaki. Grubun hayatta kalan üyeleri ve gruba yakın insanlar ile Curtis’in sevgilisi ile yapılan görüşmeler filmin ana iskeletini oluşturuyor. Bu görüşmelerde grup üyelerinin sorulara samimiyetle cevap verdikleri belli oluyor. Curtis’in eşi ise belli ki filme röportaj vermekten kaçınmış, sadece yazılı bir kaç metin ile katkısı oluyor. Ama filme belki de asıl değerini veren görüntüler o dönemden gelen televizyon ve radyo kayıtları ile konserler sırasında izinli ya da izinsiz olarak çekilen kimi görüntüler ve Joy Division ile adı beraber anılan Manchester şehrinin o günlerden bu günlere değişimini gösteren fotoğraflar. Gruba ilgisi olanların kaçırmaması, bir rock efsanesini tanımak isteyenlerin ise mutlaka bir gözatması gereken bir film.

Scott Walker: 30 Yüzyıllık Adam (Scott Walker: 30 Century Man): Bu belgeseli izlemeden önce Scott Walker ismi bana hiç bir şey ifade etmiyordu doğrusu. Halbuki 60’larda popülerlik açısından Beatles ile karşılaştırılan The Walker Brothers grubunun solisti imiş kendisi (Walker Brothers grubunu oluşturan hiç kimsenin soyadının Walker olmadığını ve kardeş de olmadıklarını belirtmeli bu arada). Zamanla dağılan grup sonrası Walker 3 yılda 4 solo albüm çıkarmış ancak özellikle son albümü dönemine göre epey yenilikçi işler barındırsa da (belki de bu yüzden) hiç satmamış. Bunun üzerine kendi içine kapanan Walker yaklaşık 10 yıllık periyodlarda albüm çıkarmaya başlamış ve kendini deneysel bir müziğe vermiş. Yaptığı müzikte, ses üreten çok farklı materyallerden faydalanan (çöp kutusu, et parçaları vs.) Walker, enstrüman kullandığında da akortsuz gitar kullanmak gibi gibi denemelere girişmiş. Filmde gördüğümüz gibi bugün yaptığı müziğe artık müzik denemeyeceğini söyleyenler olduğu gibi Radiohead gibi onu esin kaynakları arasında gösterenler de var. Belgesel tüm bunları detaylı bir şekilde anlattığı gibi Walker ile uzun yıllar sonra ilk kez yapılmış bir söyleşiyi de içeriyor. Benim açımdan en önemli yanı, hiç tanımadığım bir ismin yaptığı müziği dinleme isteği uyandırması oldu.

!f Ankara İzlenimleri – Fantastik Filmler: Derinliklerden, Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri

Festival izlenimleri Fantastik Filmler kuşağından 2 animasyon ile devam ediyor.

Derinliklerden (De Profundis/From the Sea): Denizin ortasında bir ev, evde müzisyen bir kadın, denizde bir gemi, gemide tayfalar, tayfalardan biri kadının ressam olan sevgilisi ve kimi zaman sakin kimi zaman öfkeli ama her zaman zengin bir deniz. Derinliklerden, tüm bunları barındıran ama tek kelime söz içermeyen, tamamen müziklere dayalı sıradışı ve rüya gibi bir animasyon. Aslında sıradışı da değil ama Hollywood’un bilgisayarı son derece fazla kullandığı üç boyutlu animasyonlarını sıkça izlediğimiz, Avrupa’nın da Hollywood’a öykündüğü bir ortamda sıradışı gibi gözüküyor. Aslında tam da animasyonun el emeği göz nuru olduğu dönemleri hatırlatan bir film. Ayırca animasyonun sadece çocuklar için olmadığını bir kez daha hatırlatıyor. Herhangi bir çocuk bu filmde son derece sıkılacak ama klasik müzik sever bir yetişkin pek keyif alacaktır.

Yemek Kuyruğundakilerin Acayip Öyküleri (Tachiguishi Retsuden/The Amazing Lives of the Fast Food Grifters): Tek kelimeyle (daha doğrusu tek cümleyle); festivalin en büyük hayal kırıklığı. Unutulmaz Ghost In the Shell’in yönetmeni Mamoru Oshii, kendi geliştirdiği yeni bir animasyon tekniği ile çektiği bu filminde 2. Dünya Savaşı’ndan günümüze Japonya’nın geçirdiği değişimi, sokaklardaki yemek büfelerinin müdavimleri üzerinden anlatıyor. Farklı animasyon tekniği ve bir tarihi anlatmakta bulunan yol için peşinen bir alkış. Ama film boyunca sürekli konuşan dış ses bir süre sonra fazlası ile yıpratıcı ve yorucu oluyor ne yazık ki. Altyazı takip etme çabasından perdeye yansıyanları takip etmek mümkün olamıyor. Zaten perdeye yansıyanlar da animasyon tekniğine alıştıktan sonra tekdüze ve sıkıcı hale geliyor. Biraz daha az geveze bir film olsa, bir kısa film, hatta kısa film serisi olarak başarılı olabilirmiş ama bu film için 104 dakikalık bir süre çok uzun doğrusu.

!f Ankara İzlenimleri – Keş!f: Canım, Pembe, 3×3

!f Ankara izlenimlerine bu sene ilk kez festivale eklenen Keş!f bölümü ile devam ediyorum. Bu bölümdeki filmler aynı zamanda yarışmaya da katıldılar.

Canım (Darling): İsveç sinemasının taze bir örneği olan Canım, genç, güzel, havalı, soğuk ama etrafı arkadaşlarla dolu ve üst sınıfa mensup bir kadınla, orta yaşlı, sıradan, sevecen fakat yalnız ve orta sınıfa mensup bir adamın hayatlarının bir döneminde yaşam çizgilerinin kesişmesini anlatıyor. Belli ki yönetmen özellikle üst sınıfa dahil insanlar arasındaki arkadaşlığın ne kadar sahte olduğuna vurgu yapmış ve esas olan yalnızlıktır demiş adeta. Bunu yapaken de özellikle bu iki karakterin yaşamlarındaki benzerlik ve farklılıklara dikkat çekmiş. Filme kötü sıfatını yakıştırmak mümkün değil ama benzerlerini çok izlediğimiz ve ayırt edici bir tarafı olmayan bir film. Hele ki adı Keş!f olan bir bölüm için gayet de sıradan bir film olarak buldum. Bu arada başroldeki Michelle Meadows’un da gerçekten çok güzel bir kadın olduğunu eklemek lazım. Filmi izlemek için yeter sebep olabilir belki de.

Pembe (Roz/Pink): Keş!f bölümünün en iyi film ödülünü alan Pembe, bir takım yan öyküleri kenarda bırakırsak, 20’li yaşların başındaki bir adamla, 10’lu yaşların başındaki bir kızın arasındaki çok güçlü dostluğu, o dostluğun tehlikeli bir aşka dönüşmesi ihtimalini de gözardı etmeyerek güçlü bir duyarlılıkla anlatıyor. Her iki karakterin de kendi iç dünyalarında yaşadıkları ve bunu dışarıya yansıtma biçimleri, koca dünyada bir tek birbirlerinden gerçek desteği bulabilmeleri başarılı bir şekilde anlatılmış. Özellikle kızın kendine yarattığı dünya ayrıca ilgi çekici. İyi bir film olduğu kesin ama beni çok fazla etkilediğini de söyleyemem. Ancak festival takipçilerinden hayatlarında izledikleri en iyi 5 filmden biri olduğunu söyleyenler olduğunu da duyduğumu eklemeliyim.

3×3 (The Nines): Go, Big Fish, Corpse Bride gibi dikkat çekici filmlerin ve Charlie’s Angels gibi sabun köpüğü filmlerin senaryo yazarı olarak tanınan John August bu ilk uzun metrajlı yönetmenlik denemesinde aynı oyuncuları kullanarak üç farklı öykü anlatıyor. Ryan Reynolds, Hope Davis ve Melissa McCarthy bu üç hikayenin de baş oyuncuları ama film izlenince görüleceği gibi bu üç hikaye birbirinden bağımsız değil. Film hakkında ne dense spoiler olacağı için çok fazla açıklamak şu noktada doğru değil. Ancak kafa yoran ilginç bir hikayesi olduğunu söylemek gerek. Ancak sonda bağlanış şeklinin biraz basit olduğunu da eklemeli. Ayrıca August iyi bir fikir bulmuş ama yönetmenliği yine başkasına bıraksa çok daha iyi bir film çıkabilirmiş ortaya. Yine de özellikle bu tip gizem filmlerinden hoşlananlar için izlenmesi gereken bir film.

!f Ankara İzlenimleri – Hit Filmler: Sürgün, Bir Zamanlar, Pofuduk Koltuk, Siz Yaşayanlar

Her ne kadar bu yılki !f İstanbul ve !f Ankara festivalleri bitmiş olsa da festivalde izlediğim filmler hakkındaki kısa yorumlarımı yavaş yavaş buraya eklemek istiyorum. Bir kısmının gösterime girebileceği söyleniyor zaten, diğerleri de DVD gibi formatlarda da piyasaya çıkabilir büyük ihtimalle.

Festivalin filmleri ayırdığı çeşitli bölümler var. Ben de bu bölümlere sadık kalacak şekilde izlediğim filmlerden bahsetmek istedim. Önce Hit Filmler bölümü:

Sürgün (Fong juk/Exiled): Johnny To’nun bu stilize aksiyon filmi, kanundışı işlere bulaşmış 5 eski arkadaşın aralarından birinin yıllar sonra geri gelmesi üzerine önce o geri gelenin öldürülmesinin istenmesi, sonra mecburen tekrar birlikte bir takım işler yapmaları üzerinden gelişen bir öykü. Filmi izlemeden önce okuduğum yorumlarda Spagetti Western tatları ile Uzakdoğu aksiyonunu harmanlayan başarılı bir film olduğunun söylendiğini görmüştüm. Her iki türü de seven biri olarak filmi büyük beklentilerle izledim ve ilk yarım saatinden büyük keyif aldım. Geri dönen arkadaşın beklenişindeki gerilim ve ilk çatışma sahnesi çok başarılı idi. Ancak film ilerledikçe konunun ve çekimlerin bildik uzakdoğu filmlerinin çok dışına çıkamayışı filmi sıkıcı hale getirdi ve filmi daha sıradan bir kulvara soktu. Yine de türün meraklılarının keyif alabileceği bir film.

Bir Zamanlar (Once): Geçtiğimiz günlerde bu yılın en iyi şarkı Oscar’ını da alan Once, festivalde seyrettiğim filmler arasında en iyisi değildi belki ama en keyifli izlediğim film oldu kesinlikle. İrlanda’da bir sokak şarkıcısı ile bir göçmenin topu topu bir haftalık aşk hikayesini anlatan film, bir anlamda bir müzikal. Ama öyle klasik anlamda oyuncuların gerçeklikten bir anda kopup gittikleri, sokaklarda dans edip şarkı söyledikleri bir müzikal değil. Zaten bu aşk süresinde ortaya çıkan şarkıların bir stüdyoda kaydedilmesi de filmin önemli bir parçası. Onun dışında da en fazla karakterler sokakta yürürken walkmen’den dinledikleri şarkılara eşlik ediyorlar. Tam bir bağımsız sinema örneği olan film sıcak, samimi, eğlenceli, duygusal gibi sıfatları hakediyor. Gösterime de girebileceği söylenen film en azından DVD formatında yayınlanacaktır diye düşünüyorum. Kesinlikle kaçırmamak lazım.

Pofuduk Koltuk (The Puffy Chair): Bağımsız sinema tanımını en iyi yansıtan filmlerden biri. Adeta iki kardeş ellerine bir kamera almış, senaryoyu da kendileri yazmış, biri başrolde bile oynamış. Onun dışında oynayanlar da arkadaşları ve anne babaları zaten. Hikaye de çok basit aslında. İlişkilerinde sorunlar yaşayan bir çift, yanlarına birinin kardeşini de alıp kardeşlerin babalarına bir doğumgünü hediyesi almak için yollara düşüyorlar. Çok önemli olmayan bir romantik komedi ve yol filmi denebilir film için, ama hem bildik klişelerden uzak kalması hem de renkli karakterleri filmi çekici kılıyor. Ayrıca muhtemelen amatör hissini vermek için yapılan çektiği kişiye odaklanamayan kamera, savruk bir çekim tekniği de filme ayrı bir hava da katıyor.

Siz, Yaşayanlar (Du Levande/You, The Living): Roy Andersson’un bu yeni filmi, konusunu burada anlatarak tanımlanabilecek bir film değil. Daha doğrusu anlatılabilecek net bir konusu yok. Soğuk ve donuk bir şehirde yaşayan bir grup insanın yaşamından kesitler görüyoruz filmde. Neredeyse haraketsiz bir kamera objektifinden gördüğümüz sahnelerde bazen bir kadın kimsenin onu anlamadığından şikayet ediyor, bazen bir öğretmen öğrencileri karşısında ağlayarak kocasının ona önceki gece ettiği hakaretten bahsediyor, kocası da aynı konudan müşterileri önünde dert yanıyor, bazen bir müzisyeninin enstürümanını çalmasına tanıklık ederken bazen sadece yaşlı bir adamın perdeyi soldan sağa yavaş yavaş geçmesini izliyoruz. Ama tüm bu sahneler bir yerlerinde absürd bir yan taşıyor, kimi zaman bir gülmeseye yol açarken kimi zaman kahkaha attırıyor, bazen de hüzünlendiriyor. Herkesin seveceği bir film olmadığı açık, hatta sevenlerin neden sevdiğini bile tarif etmesi çok kolay olmayabilir ama ilginç bir sinema deneyimi olduğunu söylemek gerek. Kişisel olarak festivalde izlediğim etkileyici filmlerden biri idi.

80. Oscar Ödülleri Sahiplerini Buldu

Türkiye saati ile bu sabaha karşı 80. Oscar ödülleri de sahiplerini buldu ve bir ödül sezonu daha sona erdi. Ödül törenini izlemek için yine sabahladım ama sanki her yıl Oscar ödüllerini izlemek daha bir sıkıcı oluyor. Verilen ödüller açısından zaten Oscar’ları hiç bir zaman fazla önemsememek gerekli. Ama birilerini gönülden destekleyip onlarla sevinir, onlarla üzülürdüm eskiden (Juliette Binoche’nin kazandığı Oscar’da havalara sıçradığımı hatırlarım). Şimdi ya Oscar öncesi ödüller, kazanacak olan adayı iyice öne çıkarıyor ya da bende o eski heyecan kalmadı. Ödül töreninin kendisi için de aynı şey geçerli. Sanki törende eski görkem yok artık ya da bende bir problem var. Ama hala bir ritüel olarak sabahlamayı seviyorum.

 Mutlu sona, beklendiği gibi en iyi film, yönetmen, uyarlama senaryo ve yardımcı erkek oyuncu Oscar’larını alan No Country for Old Men ulaştı. Her iki erkek oyuncu ödülü de beklenen isimlere gitti. Kadın oyuncularda ise ufak bir sürpriz yaşandı. Marion Cotillard, evet çok iyi oynamıştı ama Fransız bir oyuncu olarak alacağına pek ihtimal vermiyordum, Tilda Swinton ise 5 aday arasında kazanacağına en az ihtimal verdiğim isimdi. Her ne kadar ben tahminlerimde pek başarılı olamasam da (tahmin yaptığım 21 dalın 11’ini bilmişim) diğer ödüllerin de az çok tahmin edilen isimlere gittiğini söylemek mümkün.

Oyuncu Oscarları

 Törene gelince, Jon Stewart’ın sunuculuğu gayet iyiydi. Ne çok uzattı ne kısa kesti. Yerinde ve güzel espiriler yaptı genellikle. Ödüllerin sunuşlarındaki metinler ise sanki önceki yıllardan kopya gibiydi. Her zamanki gibi bu sene de animasyon bir karakter sunum yaptı. İlk başlarda belki orijinal bir fikirdi ama artık çok sıkıcı bir uygulama oldu o da. Sanırım bir tek Halle Berry ve Judi Dench’in yaptığı sunum(!) akıllarda kalıcı ve orijinaldi.
Kısa belgesel sunumunu Irak’taki Amerikan askerlerine yaptırmak ise kurnazca bir fikirdi. Madem belgesellerin bir kısmı Irak’taki Amerikan müdahalesine karşı, biz de dengeyi böyle bulalım dediler herhalde.
Yılın şarkı adaylarının sunumu ise pek bir sönüktü, hele Enchanted filmini izlerken pek beğendiğim “Happy Working Song” şarkısı için hiç bir koreografi yapılmamış olması tam bir düşkırıklığı idi. Amy Adams’ı sahnenin ortasına koyup bir başına bıraktılar adeta.

Ödül töreninin en güzel anı ise en iyi şarkı ödülünü alan Glen Hansard, Markéta Irglová ikilisinden Irglová’nın teşekkür konuşması yapma çabasının müzikle kesilmesinin ardından reklam arasından sonra tekrar sahneye davet edilerek konuşma yaptırılması idi. Senelerdir izlediğim Oscar törenlerinin hiçbirinde böyle bir olay hatırlamıyorum.

Cate Blanchett

Bir de malum kim şık küm rüküş olayları var. Pek anladığım bir konu değil ama adettendir değinmeden geçmeyelim. En güzel giyinenler Marion Cotillard, hamileliklerinin güzelliğini sergileyen Cate Blanchett ve Nicole Kidman, Hilary Swank, Amy Adams ve Amy Ryan idi. Diablo Cody ise herhalde gecenin en dikkat çekici elbiselerinden birini giymişti.

Amy Ryan

Kazananların tam listesi ise şu şekilde:

En İyi Film: No Country for Old Men
En İyi Kadın Oyuncu: Marion Cotillard (La Vie en Rose)
En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis (There Will Be Blood)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (Michael Clayton)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Javier Bardem (No Country for Old Men)
En İyi Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen (No Country for Old Men)
En İyi Orijinal Senaryo: Juno (Diablo Cody)
En İyi Uyarlama Senaryo: No Country for Old Men (Joel Coen & Ethan Coen)
En İyi Animasyon (Uzun Metraj): Ratatouille (Brad Bird)
Yabancı Dilde En İyi Film: The Counterfeiters (Avusturya)
En İyi Belgesel (Uzun): Taxi to the Dark Side
En İyi Belgesel (Kısa): Freeheld
En İyi Görüntü Yönetmeni: There Will Be Blood (Robert Elswit)
En İyi Sanat Yönetimi: Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street
En İyi Kostüm: Elizabeth: The Golden Age
En İyi Kurgu: The Bourne Ultimatum (Christopher Rouse)
En İyi Ses Miksajı: The Bourne Ultimatum
En İyi Ses Kurgusu: The Bourne Ultimatum
En İyi Makyaj: La Vie en Rose
En İyi Müzik: Atonement (Dario Marianelli)
En İyi Şarkı: Falling Slowly (Once filminden söz/müzik Glen Hansard, Markéta Irglová)
En İyi Görsel Efekt: The Golden Compass
En İyi Kısa Film (Animasyon): Peter & the Wolf
En İyi Kısa Film (Kurmaca): Le Mozart des Pickpockets

Oscar Tahminleri

Ödüllere saatler kala buradan Oscar tahminlerimi de ileteyim. Sadece kısa filmleri buralarda hiç bir şekilde izleme fırsatımız olmadığı ve çok fazla yorumlar da okuyamadığımız için onlar hakkında tahmin yapmıyorum.

Ayrıca adaylıklar ile ilgili daha detaylı yorumlar için Gölge e-Dergi’nin 5. sayısında yer alan yazım okunabilir.

En İyi Film: No Country for Old Men
En İyi Kadın Oyuncu: Julie Christie (Away from Her)
En İyi Erkek Oyuncu: Daniel Day-Lewis (There Will Be Blood)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Amy Ryan (Gone Baby Gone)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Javier Bardem (No Country for Old Men)
En İyi Yönetmen: Joel Coen & Ethan Coen (No Country for Old Men)
En İyi Orijinal Senaryo: Juno (Diablo Cody)
En İyi Uyarlama Senaryo: Atonement (Christopher Hampton)
En İyi Animasyon (Uzun Metraj): Ratatouille (Brad Bird)
Yabancı Dilde En İyi Film: The Counterfeiters (Avusturya)
En İyi Belgesel: No End in Sight
En İyi Görüntü Yönetmeni: The Diving Bell and the Butterfly (Janusz Kaminski)
En İyi Sanat Yönetimi: Atonement
En İyi Kostüm: Atonement
En İyi Kurgu: The Bourne Ultimatum (Christopher Rouse)
En İyi Ses Miksajı: The Bourne Ultimatum
En İyi Ses Kurgusu: Transformers
En İyi Makyaj: La Vie en Rose
En İyi Müzik: Atonement (Dario Marianelli)
En İyi Şarkı: That’s How You Know (Enchanted filminden müzik Alan Menken, söz Stephen Schwartz)
En İyi Görsel Efekt: Transformers


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.614 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.