Archive Page 72

Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards) de Açıklandı

JunoOscar’lardan önce verilen son ödüller olan Bağımsız Ruh Ödülleri (Independent Spirit Awards) de sahiplerini buldu. Her ne kadar Oscar’lar ile farklı bir film yelpazesi olsa da bazı filmler Oscar’lar ile ortak. Hatta belki kazananların bazılarını yarın Oscar alırken de göreceğiz. Özellikle en iyi film dahil 3 önemli ödül alan Juno’nun senaryosunu yazan Diablo Cody yarın muhtemelen Oscar podyumuna da çıkacak. Ödül kazanan filmlerden sadece Diving Bell and the Butterfly Türkiye’de gösterime girdiği için herhangi bir yorum yapmak mümkün değil. Yine de diğer filmleri görmeden bile Diving Bell and the Butterfly’ın kazandığı yönetmen ve görüntü yönetmeni ödüllerini hakettiğini söyleyebiliriz.

Kazananların tam listesi şöyle:

En İyi Film: Juno
En İyi Kadın Oyuncu: Ellen Page (Juno)
En İyi Erkek Oyuncu: Philip Seymour Hoffman (The Savages)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Cate Blanchett (I’m Not There)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Chiwetel Ejiofor (Talk to Me)
En İyi Yönetmen: Julian Schnabel (Diving Bell and the Butterfly)
En İyi Senaryo: Tamara Jenkins (The Savages)
En İyi İlk Senaryo: Diablo Cody (Juno)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Janusz Kaminski (Diving Bell and the Butterfly)
En İyi İlk Film: The Lookout
En İyi Yabancı Film: Once
En İyi Belgesel: Crazy Love
John Cassavetes Ödülü: August Evening
Robert Altman Ödülü: I’m Not There
IFC Kurgudan Daha Gerçek (Truer Than Fiction) Ödülü: The Unforeseen
Gelecek Vaad Eden Yetenek Ödülü (Someone to Watch Award): Ramin Bahrani (Chop Shop filminin yönetimi ile)
Yapımcı Ödülü: Neil Kopp (Paranoid Park ve Old Joy)

28. Altın Ahududu Ödülleri Sahiplerini Buldu

Geleneksel olarak Oscar’lardan bir gün önce yılın en kötülerine verilen Altın Ahududu Ödülleri sahiplerini buldu. Lindsay Lohan’ın başrolünde oynadığı I Know Who Killed Me filmi, ödüllerin çoğunu kazandı (buna kazanmak denirse tabii ki). Kalanları da, ki genelde oyunculuk ödülleri oluyor, Norbit toparlamış.

I Know Who Killed Me tartışmasız kötü filmdi kabul de o kadar da değil. En azından yönetmen renk kullanımı ile bir şeyler yapmaya çalışmıştı. Sanırım Lindsay Lohan’ın son zamanlarda toparladığı kötü şöhret nedeniyle aldı bu ödülleri. Liste şöyle:

En Kötü Film: I Know Who Killed Me
En Kötü Erkek Oyuncu: Eddie Murphy (Norbit’deki Norbit rolüyle)
En Kötü Kadın Oyuncu: Lindsay Lohan (I Know Who Killed Me’deki Aubrey ve Dakota rolleri ile)
En Kötü Yardımcı Kadın Oyuncu: Eddie Murphy (Norbit’deki Rasputia rolüyle)
En Kötü Yardımcı Erkek Oyuncu: Eddie Murphy (Norbit’deki Mr. Wong rolüyle)
En Kötü İkili: Lindsay Lohan ve Lindsay Lohan (I Know Who Killed Me’deki Aubrey ve Dakota rolleri ile)
En Kötü Yeniden Çevrim ya da Çalıntı(Rip-Off için “çalıntı” dedim): I Know Who Killed Me
En Kötü Devam Filmi: Daddy Day Camp
En Kötü Yönetmen: Chris Siverston (I Know Who Killed Me)
En Kötü Senaryo: Jeffrey Hammond (I Know Who Killed Me)
Bir Korku Filmi İçin En Kötü Özür (Bu da “Worst Excuse for a Horror Movie”nin çevirisi): I Know Who Killed Me

Hollywood’un Gotik ve Aykırı Adamı

Tim BurtonTim Burton, 1958 yılında bir California sabanına gözlerini açtığında ailesi Hollywood sinemasının en kendine özgü sanatçılarından birini dünyaya getirdiklerini tahmin edebiliyorlar mıydı acaba? Muhtemelen hayır. Ama herhalde kısa zamanda hem ailesine, hem çevresine hayal gücü ne kadar yüksek ve zıpır bir çocuk olduğunu göstermişti. O yaşlarda neler neler yaptı hepsini bilmiyoruz ama kardeşi ile birlikte düzmece bir balta ile adam öldürme sahnesi tezgâhlayıp komşularının polis çağırmasına neden olmaları herhalde çokça azar işitmelerine neden olmuştu. Bu azar onu korkutmamış olmalı ki farklı yerlerde aynı şakayı defalarca yapmışlar. Bugünkü Tim Burton’a bakıldığında tam da filmlerine denk düşen bir şaka aslında. Demek ki çocuk Tim’den bugüne çok şey değişmemiş. Zaten yönetmen Tim Burton da (birkaç istisna dışında) ne kadar büyük bütçe ile çalışırsa çalışsın, patronlarının azarlarını(!) dinlemeyip kendi bildiğini yapma yolunda ilerledi hep.

Yine o çocukluk günlerinde korku filmlerinden ve düşük bütçeli filmlerden daha fazla keyif alması Burton’un kariyerinde belirleyici bir rol oynayacaktı. Hele ki o zamanlar hayran olduğu Vincent Price daha ilk kısa filmine hem adını verecek hem de seslendirmesine katkıda bulunacaktı.

VincentLise sonrası Disney’in verdiği bir bursla California Institute of the Arts’a kabul edilen Burton, mezuniyetinden hemen sonra da Disney’de animatör olarak çalışmaya başladı. Ama Disney’in o çok naif çizgileri ona uymamış olacak ki The Fox and the Hound gibi filmler için yaptığı çizimler asla kullanılmadı. Yine de bu süreçte bazı Disney filmlerinde animatörlük yaptı. Ama bu dönemde kendi filmografisinde çok önemli sayılan iki kısa filme de Disney adına imza atmayı başardı. Daha önce de adını andığımız Vincent ve Frankenweenie isimli bu iki kısa filmin ilkinde Edgar Allen Poe şiirlerine benzer bir şiir eşliğinde (ki Tim Burton’un kendisi yazmıştır) Vincent Price gibi olmak isteyen bir çocuğun hikâyesini izleriz. Bu şiiri Vincent Price’ın ta kendisinin seslendirmesi de herhalde Burton’un kendisine ne kadar hayran olduğunu anlatması sonucu olmuştur. Burton’un yıllar sonra çekeceği The Nightmare Before Christmas’ın da ilk kıvılcımları bu filmde rahatlıkla görülebilir. Diğer kısa filmi Frankenweenie ise serbest bir Frankenstein uyarlaması idi. Disney, bir kaza sonucu ölen bir köpeğin hayata döndürülmesini ve ondan sonra gelişenleri anlatan bu filmi çocuklar için fazlasıyla korkutucu bulacak ve herhangi bir şekilde seyirciye sunmayacaktı. Ama aynı Disney, Burton’la yollarını ayırmalarına neden olan bu filme Burton ünlendikten sonra sahip çıkacak ve ev sineması formatlarında izleyiciye sunacaktı.

Neyse ki bu film geniş izleyici kitlesine ulaşmasa da sinemacılar arasında bir şekilde dolaştı ve Burton’ın çeşitli teklifler almasına neden oldu. Hayata geçmeyen birkaç film projesinden sonra Paul Reubens’ın kendi popüler karakteri Pee-wee Herman’ın ilk uzun metrajlı filmini yönetecek uygun ismin Tim Burton olduğuna karar vermesi ile henüz 20’li yaşlarındaki Burton bir anda gişe getiren bir yönetmen oldu. Burton açısından bu filmin bir diğer önemi de daha önce sadece kardeşinin bir filmine müzik yapmış olan Oingo Boingo grubunun elemanlarından Danny Elfman ile çalışmaları oldu. İlerleyen yıllarda Burton’un hemen hemen her filminin müziğini Elfman yapacak, kendine de önemli bir film müziği kariyeri oluşturacaktı.

Pee-wee’s Big Adventure filminden sonra televizyona birkaç iş yapan Burton, 1988’de Michael Keaton ve Winona Ryder ile ilk çalışmaları olan Beetlejuice ile henüz ikinci filminde kendine özgü bir dünya yaratabilen bir yönetmen olduğunu gösteriyordu. Öteki dünya ve yaşadığımız dünya arasında gidip gelen bu fantastik filmde sonradan Burton dünyasında çokça karşılaşacağımız imgeler bulunmaktaydı. Bu film de sonradan kült niteliği kazandığı gibi gösterime girdiğinde de hatırı sayılır bir gişe başarısı kazanmıştı. Kendini toplum dışında gören ilginç ve gotik Burton karakterleri bu filmle birlikte iyice ortaya çıkmaya başlamıştı.

Batmanİlk iki filmiyle başarılı bir gişe elde etmesi sonucunda Warner Bros’un en iddialı projelerinden biri Burton’a teklif edildi: Batman. İlerleyen yıllarda da sıkça görüleceği gibi daha önce çalıştığı oyuncularla çalışmayı seven Burton, stüdyonun karşı çıkışına rağmen daha önce bir aksiyon filminde oynamamış olan Michael Keaton’ın Batman’a hayat vermesi konusunda ısrarcı oldu ve dediğini de kabul ettirdi. Burton özellikle fazlasıyla iri yapılı, vücut yapmış bir oyuncunun Bruce Wayne olmaması konusunda baştan beri ısrarlıydı. Ne de olsa o çok zengin olmanın dışında sıradan bir insandı o. Ortaya çıkan sonuç çok başarılı oldu. Elbette müthiş bir Joker portresi çıkaran Jack Nicholson’un da filme katkısını inkâr etmemek gerek. Ama filmin bir başka yıldızı da çizilen şahane Gotham kenti portresi idi. Yine Burton’un temel esin kaynaklarından beslenen bir şehirdi burası.

Burton tam kendi tarzında bir Batman yarattı derken, 3 yıl sonra tümüyle kontrolün kendine olması şartı ile devam filmini yönetmeyi kabul eden Burton asıl burada kendi tarzında bir Batman nasıl olur gösterecekti. Bu kez çok daha karanlık bir atmosfer ve Catwoman özelinde tehlikeli bir cinsellik sunan Burton bir kez daha çocuklar için uygun olmayan bir film yaptığı iddiasıyla karşı karşıya kalıyordu. Bu filmi kimi Batman hayranları çizgi romandan uzaklaşıldığı gerekçesiyle pek sevmezken, kimileri de karanlık atmosferi nedeniyle tercih ederler (ki bu satırların yazarı da halen en iyi Batman filmi olarak bu filmi görür).

Burton, iki Batman filmi arasına çok kişisel ama bir o kadar da başarılı bir film sıkıştırmıştı. Edward Scissorhands isimli elleri makas şeklinde olan, toplumdan dışlanmış bir karakterin öyküsüydü bu. Edward tümüyle çok tipik bir Burton karakteriydi. Hatta film çoğunlukla Burton’un kendi çocukluğunu anlatan bir film olarak da görülür. Burton bu filminde bir kez daha Winona Ryder ve Vincent Price ile çalışacak ama başrolü film kariyerinde çok fazla bir başarısı olmayan, televizyon dizileri ile ünlenmiş genç bir aktöre verecekti. Bu aktör Johnny Depp’ti. Depp’le kimyaları uyuşan Burton bugüne kadar birlikte toplam 6 film yaptılar. İlerleyen yıllarda da bu birliktelik devam edecek gibi görünüyor.

ChristmasKronolojik olarak gidersek burada The Nightmare Before Christmas filminden bahsetmeden geçmek olmaz. Her ne kadar Burton bu filmin yönetmeni olmasa da hem filmin hikâyesini yazması hem de yapımcısı olup her şeyi denetlemesi ile filme damgasını vurdu. Zaten bu film her zaman bir Burton filmi olarak kabul gördü. Gerçekten de daha Burton’un ilk kısa filmi Vincent ile akrabalıkları olan bu film Yılbaşı ile Cadılar Bayramını karşı karşıya getiren şahane bir stop-motion animasyondu. Burton bu filmin yönetmeni Henry Selick ile bir süre sonra James and the Giant Peach isimli bir animasyonda daha benzer bir işbirliği yapacaktı.

1994’de o güne kadar hep fantastik dünyalar yaratmış olan Burton ilk bakışta ilginç bir şey yapıyor ve bir biyografiye imza atıyordu. Ama hayatını anlattığı isim Ed Wood gibi “tüm zamanların en kötü yönetmeni” olarak anılan bir isim olunca Burton’ın neden bu seçimi yaptığı anlaşılıyordu. Söz konusu yönetmen hem Burton’a gerçek dünya içinde fantastik bir atmosfer yaratmasına izin veriyor hem de yine geniş kitleler tarafından dışlanan bir karakteri ele alma fırsatı veriyordu. Başrolde yine Johnny Depp şahane bir oyunculuk sergiliyordu. Filmle ilgili bir not da bir önceki çalışmalarına Danny Elfman’la Burton arasına kara kedi girmesi sonucunda bu filmin müziklerini Howard Shore’un yapması olarak belirtilmeli. Ama ikili Burton’ın bir sonraki filminde yine bir araya gelecekti.

O bir sonraki film yine Burton’ın çocukluğunda çok sevdiği B sınıfı bilim kurgu filmlerine bir saygı duruşu niteliğinde olan Mars Attacks! idi. Pek çok ünlü oyuncunun tuhaf rollerde karşımıza çıktığı bu film Burton’ın ne yapmaya çalıştığını anlayanlar için pek keyifli ve eğlenceli olsa da onun esin kaynaklarını bilmeyenler tarafından çok sevilmedi. Hâlbuki Burton bir yandan B sınıfı bilim-kurgu filmlerinin tüm kurallarına uygun bir film yaparken bir yandan da türün parodisini yapıyordu.

Burton bir sonraki filminde mizah öğelerini de elden bırakmadan tam bir gotik korku filmi çekecekti. Sleppy Hallow isimli bu filmde bir kez daha Depp ile çalışıyor ve yine ortaya hem çok iyi bir film çıkarıyor hem de bir kez daha gişe başarısına ulaşıyordu (son iki filmi daha kişisel projeler olduğu için çok fazla gişe yapmamıştı).

Gişedeki başarısını bir kez daha ispat eden Burton, 2001’de yine büyük bir projenin başına geçiyor, Planet of the Apes’in yeniden yapımının yönetmen koltuğuna oturuyordu. Ancak belki de ilk defa fanlarını mutsuz ediyordu. Zaten çok iyi bir film olan Planet of the Apes’in yeniden yapımını zaten gereksiz bulanlar, Burton’ın kendi dünyasını filme yansıtması durumunda ortaya yine de ilginç bir film çıkabileceği umudundaydı ama hemen her filmine kendi damgasını vuran Burton burada adeta bir memur yönetmen havasında bir film çıkarmıştı ortaya. Sonradan Burton’ın filmin çekimi sırasında stüdyo ile pek çok sorun yaşadığı ortaya çıkacaktı.

Ancak bu filmin Burton’ın hayatında daha önemli bir rolü vardı. Sonradan kendisine iki çocuk verecek olan Helena Bonham Carter ile bu film sayesinde tanıştılar. Bu filmden sonra bu tarihe kadar çektiği tüm filmlerde de hayat arkadaşına bir rol verdi Burton. İşin ilginci Planet of the Apes’de Burton’ın o zamanki kız arkadaşı Lisa Marie’nin de oynaması idi. Ki o da dört Burton filminde ufak rollerde oynamıştı.

Burton bir sonraki filminde yine kişisel bir konuya dönecek, dokunaklı bir baba oğul hikâyesi anlatacaktı. Big Fish isimli, yine gerçek dünya ile fantastik bir dünyanın başarılı bir karışımı olan bu film kimilerince Burton’ın en iyi filmi olarak görülmesine rağmen ne hikmetse bizim sinemalarımızda gösterime girmedi. Üstelik fragmanları sinemalarda dönmesine, afişleri gelecek program panolarında yer almasına rağmen.

Burton’ın bir sonraki projesi ilginç bir şekilde yine bir yeniden yapımdı. Ancak bu kez turnayı gözünden vuruyor, Charlie and the Chocolate Factory ile bu kez tam kendine göre bir film yapmayı başarıyordu. Bu defa çok daha renkli ve eğlenceli bir film yapan Burton belki de Pee-Wee Herman’ı çektiği yıllara geri dönüyor, bu kez ortaya tam da çocuklara uygun olduğu bu kez tartışılmayacak bir film çıkartıyordu. Elbette bunda Willy Wonka rolünde bir kez daha beraber çalıştıkları Johnny Depp’in, Michael Jackson’dan etkilenerek oluşturduğu söylenen performansının da büyük rolü vardı.

Depp ve Burton aynı yıl içinde bir kez daha beraber çalışıyorlar, bu kez Depp sadece sesi ile Burton’a katkıda bulunuyordu. Çünkü sırada The Nightmare Before Christmas ile aynı kaynaklardan beslenen Corpse Bride isimli animasyon vardı. Yine gerçek dünya ile öbür dünya arasında gidip gelen bir aşk üçgenini anlatan film defalarca izlenebilecek bir animasyon başyapıtı idi. Ama bir kez daha ülkemizin film dağıtımcıları Burton hayranlarını üzüyor ve filmi 1-2 sinemada gösterime sokuyorlardı.

Sweeney Todd

Ama sanırız bir sonraki Burton-Depp ortaklığı bu ay çok sayıda sinemada gösterime girerek bizlere bir şölen yaşatacak. Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street isimli bu filmde bu kez Burton bu kez bir müzikale imza atıyor (kimi filmleri müzikale fazlası ile yaklaşıyordu zaten). Ama konusuna bakınca yine tam Burton’a göre bir film olduğu görülebilir. Ortada seri katil bir berberin hikâyesi var çünkü. Üstelik hiç de bildik müzikallerin o steril dünyasına benzemediği daha şimdiden bol kanlı bir film olduğunun söylenmesinden belli. Ayrıca, bu filmin daha şimdiden Burton’a bir Altın Küre adaylığı getirmesi, bu tip ödüllerle pek arası olmayan Burton’ın adını ödül sezonunda bolca duyabileceğimizin bir göstergesi adeta.

Henüz sadece 49 yaşında olan Burton’dan daha nice iyi filmler izleyecek olduğumuza inancımız tam, yeter ki pek sevgili dağıtımcılarımız daha kişisel filmlerini de atlamayıp bizleri sinema perdesinde Burton filmleri izleme zevkinden mahrum bırakmasınlar.

Not: Bu yazı ilk defa Gölge e-Derginin 4. sayısında yayınlanmıştır.

!f İstanbul Devam Ediyor, Ankara Gösterimleri Sırada

!f İstanbul14 Şubat’ta başlayan !f İstanbul Bağımsız Filmler Festivali, 24 Şubat’a kadar tüm hızıyla devam ediyor. Hit Filmler, Keş!f, Meksika Dalgası, Fantastik Filmler, Sesli Yaşam, Yaşama Sanatı, !f Çocuk, Gezegen/İnsan, Başka Aşk, Gökkuşağı, Nöbetçi Sinema ve !f Kısalar bölümlerinden oluşan festivalde birbirinden güzel filmler sinemaseverlerin keşfetmesini bekliyor. Pek çok seansta da salonların dolduğu ya da dolmaya yaklaştığı söyleniyor.

 İstanbul’da 7. yılını kutlayan festival, Ankara’da da 3. yılına giriyor. 28 Şubat-2 Mart arasında toplam 4 gün Afm Cepa sinemasında ve Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde gerçekleşecek gösterimler için biletler 22-24 Şubat’tan itibaren www.mybilet.com‘dan, 25 Şubat’tan itibaren de Ankara’daki AFM sinemalarından satılmaya başlayacak.

Festivalin hem İstanbul, hem Ankara programı ve filmlerle ilgili detaylı bilgi için http://www.ifistanbul.com/ adresine girilebilir.

Oscar’lar Yaklaşıyor, BAFTA’lar da Sahiplerini Buldu

80. Oscar ödüllerinin verilmesine sayılı günler kalmışken Oscar’lar açısından son değerlendirmelerin yapılabileceği, İngilizlerin Oscar’ları sayılan BAFTA ödülleri de geçtiğimiz hafta sahiplerini buldu. En iyi film ödülünü Atonement almış olsa da, bu filmin bir İngiliz filmi olduğunu ve desteklerini fena halde aldığını söylemek gerek. Bu yüzden en iyi filmi alması şaşırtıcı değil. Ancak en iyi yönetmen ödülünü İngilizler bile Coen kardeşlere verdilerse Oscar’da başkasının hiç şansı yok. Aynı şey erkek oyuncu kategorisinde James McAvoy’u geçen Daniel Day-Lewis için de geçerli. Ayrıca zaten Javier Bardem yardımcı erkek Oscar’ını kaptırırsa bu yılki Oscar’ların en büyük sürprizi olacak. Kadın oyuncu kategorileri ise hala o kadar net değil.

BAFTA’ları kazananların tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: ATONEMENT – Tim Bevan/Eric Fellner/Paul Webster
En İyi İngiliz Fİlmi: THIS IS ENGLAND – Mark Herbert/Shane Meadows
En İyi İlk Film (Yönetmen, Yazar ya da Yapımcıya verilir): MATT GREENHALGH (Yazar) – Control
En İyi Yönetmen: NO COUNTRY FOR OLD MEN – Joel Coen/Ethan Coen
En İyi Orijinal Senaryo: JUNO – Diablo Cody
En İyi Uyarlama Senaryo: THE DIVING BELL AND THE BUTTERFLY – Ronald Harwood
İngilizce Dışında Bir Dilde Çekilmiş En İyi Film: THE LIVES OF OTHERS – Quirin Berg/Max Wiedemann/Florian Henckel von Donnersmarck
En İyi Animasyon: RATATOUILLE – Brad Bird
En İyi Erkek Oyuncu: DANIEL DAY-LEWIS – There Will Be Blood
En İyi Kadın Oyuncu: MARION COTILLARD – La Vie en Rose
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: JAVIER BARDEM – No Country for Old Men
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: TILDA SWINTON – Michael Clayton
En İyi Müzik: LA VIE EN ROSE – Christopher Gunning
En İyi Görüntü Yönetmeni: NO COUNTRY FOR OLD MEN – Roger Deakins
En İyi Kurgu: THE BOURNE ULTIMATUM – Christopher Rouse
En İyi Sanat Yönetmeni: ATONEMENT – Sarah Greenwood/Katie Spencer
En İyi Kostüm: LA VIE EN ROSE – Marit Allen
En İyi Ses: THE BOURNE ULTIMATUM – Kirk Francis/Scott Millan/David Parker/Karen Baker Landers/Per Hallberg
En İyi Görsel Efekt: THE GOLDEN COMPASS – Michael Fink/Bill Westenhofer/Ben Morris/Trevor Wood
En İyi Makyaj/Saç: LA VIE EN ROSE – Jan Archibald/Didier Lavergne
En İyi Kısa Metraj Animasyon: THE PEARCE SISTERS – Jo Allen/Luis Cook
En İyi Kısa Film: DOG ALTOGETHER – Diarmid Scrimshaw/Paddy Considine
Çıkış Yapan Oyuncu Özel Ödülü: SHIA LABEOUF

Roy Scheider (1932-2008)

Roy ScheiderJaws filminin unutulmaz Şef Brody’si Roy Scheider 75 yaşında hayata veda etti. Scheider bir nesli ilk kez sinema ile tanıştıran filmlerden biri olan Jaws ile tanındığı için o nesilde her zaman yeri ayrıydı. Son dönemlerde çok önemli filmlerde oynamamış olsa da bir dönemin saygın isimlerinden biriydi. Zaten oynadığı filmler iyi olmasa bile karizmasını hep sağlam tutardı. Jaws dışında Marathon Man, The French Connection, Blue Thunder ve özellikle All That Jazz yer aldığı önemli filmlerden birkaçıydı. 90’lardaki SeaQuest isimli Tv dizisi de unutulmamalı. Usta aktörü anmanın en iyi yolu herhalde All That Jazz’in kapanış sahnelerini bir kez daha izlemek olacak:

Sinetek Avrupa Şubat-2008 Filmleri

Sinetek Avrupa filmleri bu ay da Ankara Ankapol sinemasında devam ediyor. Ancak bu kez sadece Perşembe’leri değil Salı günleri de gösterim var. Böylece sinemaseverler izlemek istedikleri filmler için bir fırsat daha yakalamış olacaklar. Hem bu defa bir de gece sineması var, burada da filmleri toplu olarak izlemek mümkün olacak. Gece sineması dışındaki gösterimler yine 19:30’da. Ayın programı aşağıdaki gibi. Filmlerle detaylı bilgi her zamanki gibi http://www.askfest.org/ adresinde.

7 Şubat 2008:
BATI RÜZGARI (PONIENTE)

İspanya, 2002, 96′
Yönetmen: Chus Gutiérrez

14 Şubat 2008-19 Şubat 2008:
AŞK VS. (LOVE ETC.)

Fransa, 1996, 105′
Yönetmen: Marion Vernoux

21 Şubat 2008-26 Şubat 2008:
SWING

Fransa, 2002, 90′
Yönetmen: Tony Gatlif

28 Şubat 2008:
ZOR ZAMANLAR (MALAS TEMPORADAS / HARD TIMES)

İspanya, 2005, 117′
Yönetmen: Manuel Martin Cuenca

Ayrıca 23 Şubat Cumartesi gecesi düzenlenen gece sinemasında saat 24:00’den itibaren arka arkaya Aşk Vs., Zor Zamanlar ve Swing filmleri izlenebilecek.

Directors Guild ve Screen Actors Guild Ödülleri

Coen kardeşlerHafta sonunda Oscar yolundaki en büyük göstergelerden sayılan Directors Guild (Yönetmenler Birliği) ve Screen Actors Guild (Oyuncular Birliği) 2007’nin en iyilerine verdikleri ödülleri açıkladılar. Özellikle Coen kardeşler, Javier Bardem ve Daniel Day-Lewis’in Oscar gecesinde de ödüle erişme ihtimali iyice güçlemiş oldu.

Yönetmenler Birliği’nin sinema dalındaki ödülleri No Country for Old Men ile Joel ve Ethan Coen’e gitti. 1949’dan sadece 6 istisna dışında Yönetmenler Birliği’nin ödülünü kazanan her yönetmenin Oscar’ı da aldığı düşünülürse Coen kardeşlerin şansı daha iyi anlaşılabilir.

Oyuncular Birliği’nin ödülleri ise şu şekilde:

Film Kategorisinde:

Javier BardemErkek Oyuncu: DANIEL DAY-LEWIS (There Will Be Blood)
Kadın Oyuncu: JULIE CHRISTIE (Away From Her)
Yardımcı Erkek Oyuncu: JAVIER BARDEM (No Country For Old Men)
Yardımcı Kadın Oyuncu: RUBY DEE (American Gangster)
En İyi Oyuncu Topluluğu (filmdeki tüm oyunculara beraberce veriliyor): NO COUNTRY FOR OLD MEN

Televizyon Kategorisinde:
Erkek Oyuncu (Tv Filmi/Mini Dizi): KEVIN KLINE (As You Like It)
Kadın Oyuncu (Tv Filmi/Mini Dizi): QUEEN LATIFAH (Life Support)
Erkek Oyuncu (Drama Dizisi): JAMES GANDOLFINI (The Sopranos)
Kadın Oyuncu (Drama Dizisi): EDIE FALCO (The Sopranos)
Erkek Oyuncu (Komedi Dizisi): ALEC BALDWIN (30 Rock)
Kadın Oyuncu (Komedi Dizisi): TINA FEY (30 Rock)
En İyi Oyuncu Topluluğu (Drama Dizisi): THE SOPRANOS
En İyi Oyuncu Topluluğu (Komedi Dizisi): THE OFFICE

Ayrıca sinema ve televizyon dalında dublör gruplarına da ödül verilmiş. Bu dalda da ödüller THE BOURNE ULTIMATUM ve 24’e gitmiş.

Bir Bedende Esir Kalmak

Diving Bell and the Butterfly PosterHerhangi bir nedenle bedensel ya da zihinsel bir özre sahip olan insanların hikâyesi oldum olası sinemaya çekici gelmiş bir konu. Her ne kadar kimi zaman Rain Man gibi kurmaca örneklerini görsek de genellikle söz konusu hikâye yaşanmış bir olaya dayanıyorsa film daha da etkileyici oluyor. Ne de olsa özürlerinin üstesinden gelip hayatta bir takım başarılara imza atmış birisinin gerçek öyküsü herkesin ilgisini çeker. Bu tip filmler özellikle oyunculuk açısından da zorlu bir sınav olduğu için söz konusu özürlü karakteri canlandıran oyuncu açısından da önemli bir fırsat olur. Genellikle bu tip oyunculukları seven ve daha incelikli performansları çok da takdir etmeyen jürileri de etkilemek için birebirdir bu performanslar.

Kelebek ve Dalgıç (Le Scaphandre et le Papillon) filmi de konu seçimi olarak bu tip filmlerin genel eğilimini yansıtır gibi gözüküyor. Film, Fransız Elle dergisinin editörü Jean-Dominique Bauby’nin henüz 43 yaşında geçirdiği bir hastalık sonucu sadece ve sadece sol gözünü oynatabilmesini ve buna rağmen bir kitap yazmasının öyküsünü anlatıyor. Sadece sol gözünü oynatabilen ve dünya ile tek iletişimi de bu olan bir insanın durumu, üstelik bu haliyle bir de kitap yazabiliyorsa gerçekten anlatmaya değer. Film de zaten Bauby’nin kendi durumunu anlattığı bu kitabın bir uyarlaması. Bauby’nin kitabı piyasaya çıktıktan iki gün sonra ölmesi de öyküye ticari sinemanın çokça kullandığı duygusallık boyutunu da fazlasıyla katmak için yeterli. Bu uyarlama bir şekilde bildik memur Hollywood yönetmenlerinden birinin eline düşse idi başrole tanınmış bir star konur (aslında başrolün az daha Johnny Depp tarafından canlandırılacağını da belirtelim), Hollywood kurallarına uygun bir şekilde seyircinin duyguları ile sonuna kadar oynanır ve Bauby’nin hastalıktan önceki yaşamına da önemli bir yer ayrılırdı.

Çok sık film çekmeyen ve aslında ressam olan Julian Schnabel, tıpkı kitabın bu durumdaki bir insanın yaşadıklarını okuyucuya ortak ettiği gibi, filminde de seyirciyi Bauby’nin yaşadıklarına ortak etmeye soyunmuş. Bunu yaparken yukarda belirtilen türün kurallarına tamamen sırt çevirdiğini söylemek mümkün olmasa da filmin büyük bir bölümünde kamerayı Bauby’nin gözü haline getirerek seyirciyi de onunla özdeşleştirmesi filmin seviyesini çok yukarılara taşıyor. Kameranın bir karakterin gözü haline gelmesi ilk kez kullanılan bir yöntem değil elbette.  Ancak bu filmdeki kadar baskın kullanılması bir yana, özellikle filmin başında Bauby’nin görmede yaşadığı tüm sorunlar, kafası her zaman belli bir açıda durduğu için gördüğü çarpık görüntüler aynen perdeye yansıyor. Bir sinema makinistine netlik ayarı konusunda kâbuslar yaşatabilecek olan bu sahnelerdeki renk ve ışık kullanımı, kimi zaman karşısındaki kişiyi kadraj dışında bırakan çerçeveler, Schnabel’in belki de ilk kez görsel açıdan resim sanatıyla da ilinti kuran bir film yaptığını düşündürüyor. Bu sahnelerin hayata geçirilmesinde ise uzun zamandan beri ilk defa Steven Spielberg dışında bir yönetmenle çalışan Janusz Kaminski’nin teknik ustalığının da büyük payı var belli ki. Zaten çalıştığı pek çok filmde renk paletiyle ve ışıkla oynamayı seven bir isim Kaminski (elbette bunu yönetmenin de isteği üzerine yapıyordur). Burada işi neredeyse deneysel bir noktaya taşıyacak kadar ilerletmiş ve çok başarılı olmuş. Kamera Bauby’nin tek sağlam gözünün yerine geçerken filmin ses bandından da sürekli onun beyninden geçenleri duyuyoruz. Filmin büyük kısmında kullanılan bu teknik, seyirciyi hastanenin yatağına ya da tekerlekli sandalyeye bağlanıp kalmış hissettiriyor adeta.

Yaklaşık yarım saat boyunca bu teknikten hiç taviz vermeyen yönetmen, tam da tüm filmi bu şekilde götürecek gibi gözükürken, yavaş yavaş Bauby’nin dışardan görünüşüne ve anılarına da yer vermeye başlayarak iki kullanımı dengeliyor. Başroldeki başarılı oyuncu Mathieu Amalric ise ancak bu sahnelerde karşımıza gelebiliyor. Elbette tüm film boyunca sesini duyduğumuzu da unutmamalıyız. Bauby’nin hastalığının şekli ve yönetmenin yukarıda bahsedilen anlatım tercihi nedeni ile oyuncunun ön plana çıkması çok fazla söz konusu olamıyor burada. Örneğin benzer rollerle büyük övgüler alan Daniel Day-Lewis ya da Javier Bardem’in avantajına sahip değil Amalric. Ancak bu Amalric’in kötü bir performans sergilediği anlamına da gelmiyor elbette. Ama filmin oyunculuk olarak en başarılı isminin Max Von Sydow olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Bauby’nin babasını oynayan usta aktör onun hastalıktan önce ve sonra oğlu ile ilişkilerini gösteren sahnelerde son derece başarılı. Biraz da Sydow sayesinde bu kısacık baba-oğul ilişkisi çok etkili bir ana dönüşebiliyor. Filmin çok etkili sahnelerinden bir diğeri de Bauby’nin karısı (Emmanuelle Seigner) yardımı ile sevgilisi ile iletişim kurduğu sahne. Bu sahne Bauby’nin karısına odaklanacak bir hikâyenin de en az anlatılan hikâye kadar güçlü olabileceğini gösteriyor adeta.

Kameranın Bauby’nin gözü olduğu anlardan bahsettik yukarıda, bu sahnelerin filmin adındaki dalgıç giysisini (diving bell) temsil ettiği düşünülürse, kameranın kelebeği temsil ettiği anlarda da Bauby’nin zihninin yerine geçtiğini ve zaman-mekan tanımadan sınırsızca hareket ettiği söylenebilir. Bu kullanımda da Schnabel-Kaminski ikilisinin çalışmaları son derece başarılı sonuçlar vermiş.

Filmin bir diğer başarılı yanıysa, seyirciyi yerli yersiz ağlatma gibi bir amaç gütmeyip, Bauby’nin hayatta kalma tutkusunun ve her ne olursa olsun hayata tutunmak gerekliliğini öyle süslü, ağdalı ve ders verir gibi cümleler kurmadan vurgulayabilmeleri. Özellikle hastalığının ilk dönemlerinde ölümü isterken bile Amalric’in önündeki televizyonun kapatılmasına verdiği kendi içindeki tepki ya da karşısındaki kadın doktorları çekici bulması çok küçük ayrıntılar olsa da zihin kapanmadan hayatın bitmediğini gösteren önemli noktalar aslında.

Kelebek ve Dalgıç hem yönetmenlik, hem de konunun incelikli işlenişi açısından mutlaka izlenmesi gereken bir film. Umarız Schnabel bundan sonra yönetmenlik kariyerine de daha sık zaman ayırır ve yeni filmlerini aradan 6-7 yıl geçmeden izleriz.

65. Altın Küre Ödülleri Sahiplerini Buldu

Golden GlobesBu yıl yazarlar sendikasının grevi nedeniyle geçmiş yıllardaki törenlerden farklı olarak sade bir basın toplantısı ile açıklanan Altın Küre ödülleri dün gece sahiplerini buldu. Açıklanış şekli ne olursa olsun Altın Küre Ödülleri halen Oscar yolunda önemli bir gösterge olarak kabul görüyor. Ödüllerin sonucunda herhangi bir filmin öne çıktığını söylemek mümkün değil. 4 film 2’şer ödül alarak ödülleri paylaştılar. Belki şimdiye kadar pek çok eleştirmen birliğinin ödülünü alan Coen’lerin No Country for Old Men’i, en iyi film ödülünü alsaydı artık Oscar’ı alacağına da kesin gözüyle bakılabilirdi. Drama dalında en iyi film ödülünü alan Atonement (Kefaret) böylece tekrar ümitlenmiş oldu.

Televizyon dalında da belirgin bir şekilde öne çıkan bir yapım olduğu söylenemese de  aldığı 3 ödülle Longford isimli Tv filminin ve 2 ödülle e2’de izleme fırsatını bulduğumuz Mad Men’in adını anmak gerek.

Ödül listesi şöyle:

Film Dalında:

En İyi Film – Drama: ATONEMENT
En İyi Kadın Oyuncu  – Drama: JULIE CHRISTIE (Away From Her)
En İyi Erkek Oyuncu– Drama: DANIEL DAY-LEWIS (There Will Be Blood)
En İyi Film – Komedi/Müzikal: SWEENEY TODD: THE DEMON BARBER OF FLEET STREET
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi/Müzikal: MARION COTILLARD (La Vie En Rose)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi/Müzikal: JOHNNY DEPP (Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street)
En İyi Animasyon: RATATOUILLE
Yabancı Dilde En İyi Film: THE DIVING BELL AND THE BUTTERFLY
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: CATE BLANCHETT (I’m Not There)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: JAVIER BARDEM (No Country for Old Men)
En İyi Yönetmen: JULIAN SCHNABEL (The Diving Bell and the Butterfly)
En İyi Senaryo: ETHAN COEN & JOEL COEN (No Country for Old Men)
En İyi Müzik: DARIO MARIANELLI (Atonement)
En İyi Şarkı: “GUARANTEED” — INTO THE WILD (Söz ve Müzik: Eddie Vedder)

Televizyon Dalında:

En İyi Dizi – Drama: MAD MEN
En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi: GLENN CLOSE (Damages)
En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi: JON HAMM (Mad Men)
En İyi Dizi – Komedi/Müzikal: EXTRAS
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi/Müzikal Dizisi: TINA FEY (30 Rock)
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi/Müzikal Dizisi: DAVID DUCHOVNY (Californication)
En İyi Mini Dizi/Tv Filmi: LONGFORD
En İyi Kadın Oyuncu – Mini Dizi/Tv Filmi: QUEEN LATIFAH (Life Support)
En İyi Erkek Oyuncu – Mini Dizi/Tv Filmi: JIM BROADBENT (Longford)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi/Mini Dizi/Tv Filmi: SAMANTHA MORTON (Longford)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi/Mini Dizi/Tv Filmi: JEREMY PIVEN (Entourage)


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.615 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.