Archive Page 34

84. Oscar Ödülleri Adayları Açıklamadan Son Tahminler

84. Oscar Ödülleri’nin adayları yarın Türkiye saatiyle 15:30’da açıklanacak. Daha önce verilen ve adayları açıklanan eleştirmenler ve meslek birlikleri ödüllerinden hareketle belli tahminler oluşturmak mümkün. Ana kategoriler olarak düşünebileceğimiz 8 kategori için benim aday tahminlerim aşağıda yer alıyor.

Not 1: Sıralama en fazla adaylık şansı olduğunu düşündüğüm adayı üst sıralara yerleştirmek suretiyle yapılmıştır.

Not 2: Yeni kurallar gereği bu yıl en iyi film adayları 10 adet olmayabilir. 5 film kesinlikle aday olacak. Sıralamada daha altta yer alan filmlerin aday olabilmesi için akademi üyelerinin en az %5’inin bu filmleri birinci sırada göstermesi gerekiyor. Ben yine de 10 film aday olacakmış gibi bir tahmin yaptım.

Not 3: Bu tahmin listem sinema bloggerlarının tahminlerini toparlayan http://theoscarboy.com/ sitesine de gönderilmiştir. 21 blogun ortak tahmin listeleri http://theoscarboy.com/2012/01/23/84-akademi-odulleri-sinema-bloggerlarinin-aday-tahminleri/ adresinde yer almaktadır.

En İyi Film:
1. The Artist
2. Hugo
3. The Descendants
4. The Help
5. Midnight In Paris
6. The Ides of March
7. Moneyball
8. The Girl with the Dragon Tattoo
9. Bridesmaids
10. War Horse

En İyi Yönetmen:
1. Martin Scorsese (Hugo)
2. Michel Hazanavicius (The Artist)
3. Alexander Payne (The Descendants)
4. Woody Allen (Midnight In Paris)
5. David Fincher (The Girl with the Dragon Tattoo)

En İyi Erkek Oyuncu:
1. Jean Dujardin (The Artist)
2. George Clooney (The Descendants)
3. Brad Pitt (Moneyball)
4. Michael Fassbender (Shame)
5. Leonardo DiCaprio (J. Edgar)

En İyi Kadın Oyuncu:
1. Meryl Streep (The Iron Lady)
2. Michelle Williams (My Week with Marilyn)
3. Viola Davis (The Help)
4. Tilda Swinton (We Need to Talk About Kevin)
5. Rooney Mara (The Girl with the Dragon Tattoo)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
1. Christopher Plummer (Beginners)
2. Albert Brooks (Drive)
3. Kenneth Branagh (My Week with Marilyn)
4. Jonah Hill (Moneyball)
5. Nick Nolte (Warrior)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
1. Jessica Chastain (The Help)
2. Octavia Spencer (The Help)
3. Melissa McCarthy (Bridesmaids)
4. Berenice Bejo (The Artist)
5. Janet McTeer (Albert Nobbs)

En İyi Uyarlama Senaryo:
1. Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash (The Descendants)
2. Steven Zaillian, Aaron Sorkin, Stan Chervin (Moneyball)
3. Tate Taylor (The Help)
4. Bridget O’Connor, Peter Straughan (Tinker Tailor Soldier Spy)
5. George Clooney, Grant Heslov, Beau Willimon (The Ides of March)

En İyi Özgün Senaryo:
1. Woody Allen (Midnight In Paris)
2. Michel Hazanavicius (The Artist)
3. Diablo Cody (Young Adult)
4. Will Reiser (50/50)
5. Kristen Wiig, Annie Mumolo (Bridesmaids)

Yapımcıların En İyisi The Artist

Oscar’a doğru giden ödül sürecinde Amerikalı meslek birlikleri son bir aydır sırayla adaylarını açıklıyorlardı. Meslek birlikleri içinde ödüllerini açıklayan ilk grup yapımcılar oldu. Yapımcılar Birliği Ödülleri’nin (Producers Guild Award) Oscar’da en iyi film için de önemli bir gösterge olduğunu söyleyebiliriz.

Yapımcılar yılın en iyi filmi olarak The Artist‘i seçtiler. Böylece The Artist‘in Oscar yolunda önü iyice açılmış oldu. Benzer şekilde The Adventures of Tintin‘in de yapımcılar tarafından en iyi animasyon seçilmesi önemli.

Yapımcılar sadece sinema filmlerini değil, televizyon yapımlarını da değerlendiriyorlar. Farklı ödül  törenlerinde bol bol ödül alan Modern Family, Boardwalk Empire ve Downton Abbey yapımcıların da gözdesi olmuş.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: The Artist
En İyi Belgesel: Beats Rhymes & Life: The Travels of a Tribe Called Quest
En İyi Animasyon: The Adventures of Tintin
En İyi Dizi – Komedi: Modern Family
En İyi Dizi – Drama: Boardwalk Empire
En İyi Mini Dizi/Televizyon Filmi: Downton Abbey
En İyi Tv Programı (NonFiction): American Masters
En İyi Canlı Yayın/Talk Show Programı: The Colbert Report
En İyi Yarışma Programı: The Amazing Race
En İyi Haber Programı: 60 Minutes
En İyi Spor Programı: 30 for 30
En İyi Çocuk Programı: Sesame Street
En İyi Web Serisi: 30 Rock Presents Jack Donaghy, Executive Superhero

SİYAD 2011′in En İyi Yabancı Filmler Listesini Açıkladı

Geçtiğimiz gece verilen 44. SİYAD Ödülleri’nde derneğin, yılın en iyi yabancı filmi olarak İran yapımı Bir Ayrılık (A Separation / Jodaeiye Nader Az Simin) filmini seçtiği açıklanmıştı. Geleneksel olarak SİYAD üyelerinin verdiği oylarla belirlenen 2011 yılında ülkemizde gösterime girmiş en iyi 20 yabancı film de açıklandı. Artık eskisi gibi sinemalarda SİYAD’ın seçtikleri başlıklı gösterimler düzenlenmiyor ama bu filmlerin büyük bir kısmı DVD olarak piyasada şu anda, bazıları da halen gösterimde. Bu 20 filmin her birinin tekrar tekrar izlenmeyi hakettiğini vurgulayarak listeyi verelim:

1- Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader Az Simin / A Separation)
2- Hugo
3- Ömrümüzden Bir Sene (Another Year)
4- Bisikletli Çocuk (Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike)
5- Siyah Kuğu (Black Swan)
6- Hayat Ağacı (The Tree Of Life)
7- Benim Adım Aşk (Io Sono L’amore / I Am Love)
8- İçimdeki Yangın (Incendies)
9- Aşk Ve Küller (Blue Valentine)
10- Bıutıful (Biutiful)
11- Yağmuru Bile (También La Lluvia / Even the Rain)
12- Paris’te Geceyarısı (Midnight In Paris)
13- Pina
14- Zoraki Kral (The King’s Speech)
15- İmkansızın Şarkısı (Noruwei No Mori / Norwegian Wood)
16- Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone)
17- Çölde Kutup Ayısı (De Helaashaid Der Dingen / The Misfortunates)
18- Ölümüne Kaçış (Essential Killing)
19- Üç (Drei / Three)
20- Başka Bir Yerde (Somewhere)

Bu vesileyle 2011 yılında gösterime girmiş yabancı filmler içinden kendi seçtiğim ilk 10 listesini de vermek isterim. Doğrusunu söylemek gerekirse listeyi oluştururken epey zorlandım. Yıl içinde pek çok vasat hatta kötü diyebileceğimiz film izlediğimiz için 2011 yılını genel olarak çok iyi hatırlamıyordum ama iş liste oluşturmaya gelince 2011’de epeyce iyi filmin de vizyona girdiğini gördüm ve film sayısını ona indirmek epey güç oldu. Öyle ki SİYAD’ın listesinin zirvesindeki Bir Ayrılık benim ilk 10 filmin içinde yer alamadı. Bu film dışında Benim Adım Aşk, İçimdeki Yangın, Pina, Üç ve İçinde Yaşadığım Deri filmlerini de listeye alamadığım huzursuz olduğumu belirterek ilk 10 listemi vereyim:

1- Hugo
2- Siyah Kuğu (Black Swan)
3- Hayat Ağacı (Tree of Life)
4- Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go)
5- Gerçeğin Parçaları (Winter’s Bone)
6- Paris’te Gece Yarısı (Midnight in Paris)
7- Aşk ve Küller (Blue Valentine)
8- Ömrümüzden Bir Sene (Another Year)
9- Zirveye Giden Yol (The Ides of March)
10- Rango

44. SİYAD Ödüllerinin Galibi Bir Zamanlar Anadolu’da

44. SİYAD ödülleri dün gece yapılan tören ile sahiplerini buldu. Gecenin galibi beklendiği gibi Bir Zamanlar Anadolu’da oldu. Nuri Bilge Ceylan bu filmle en iyi yönetmen ödülünü de aldı. Bir Zamanlar Anadolu’da aynı zamanda en iyi senaryo, görüntü yönetmeni, kurgu ve yardımcı erkek oyuncu ödüllerini de alarak 6 ödülün sahibi oldu. İlginç bir not olarak Nuri Bilge Ceylan’ın filmin senaryo yazarlarından ve kurgucularından biri olarak geceden doğrudan kendine verilmiş 3 ödül ile ayrıldığını ekleyelim.

En iyi erkek ve kadın oyuncu ödülleri Saç filminin oldu. Ayberk Pekcan ve Nazan Kesal bu filmdeki rolleri ile bu ödülleri kazandılar. Yine ilginç bir not olarak bu filmle ödül alan Nazan Kesal ile Bir Zamanlar Anadolu’da ile yardımcı erkek oyuncu ödülünü kazanan Ercan Kesal’ın karı koca olduğunu da belirtmiş olalım.

En iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü Press ile Asiye Dinçsoy’un olurken, Mircan Kaya Kar Beyaz ile en iyi müzik, Haluk Ünlü ise Dedemin İnsanları ile en iyi sanat yönetmeni ödüllerini kazandı. Atlıkarınca‘da zor bir rolün üstesinden başarıyla kalkan Zeynep Oral da umut veren sanatçı ödülünü kazandı.

Bunun yanında SİYAD üyelerine göre 2011’de ülkemizde gösterime giren en iyi yabancı filmin de İran yapımı Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) olduğu açıklandı. Sanırım her yıl olduğu gibi önümüzdeki günlerde ilk 20 yabancı film de açıklanacaktır.

En iyi belgesel ödülü, Ekumenopolis: Ucu Olmayan Şehir, en iyi kısa film ödülü ise Birgünbirgünbir…Evedegelmişkimseyok adlı yapımların oldu.

Dün adayları listelerken bana göre en iyileri de yazmıştım. SİYAD’ın seçimleri ile benim seçimlerim sadece 3 dalda örtüşüyor (film, yönetmen, görüntü yönetmeni) ama kazananların hiçbirine de itirazım yok. Hepsi gerçekten başarılıydı.

Aslında tüm ödülleri kimlerin aldığından bahsetmiş oldum ama tam liste de şu şekilde:

En İyi Film: Bir Zamanlar Anadolu’da
En İyi Yönetim: Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo: Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Nazan Kesal (Saç)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Ayberk Pekcan (Saç)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: Asiye Dinçsoy (Press)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Ercan Kesal (Bir Zamanlar Anadolu’da)
En İyi Görüntü Yönetimi: Gökhan Tiryaki (Bir Zamanlar Anadolu’da)
En İyi Müzik: Mircan Kaya (Kar Beyaz)
En İyi Kurgu: Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)
En İyi Sanat Yönetimi: Haluk Ünlü (Dedemin İnsanları)
Ahmet Uluçay Umut Veren Sanatçı Ödülü: Zeynep Oral (Atlıkarınca)
En İyi Belgesel: Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir
En İyi Kısa Film: Birgünbirgünbir…Evedegelmişkimseyok
En İyi Yabancı Film: Bir Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation)

44. SİYAD Ödülleri Sahiplerini Buluyor

Altın Küreler sonrası bu kez sıra Türk sinemasının önemli ödüllerinden SİYAD’ın (Sinema Yazarları Derneği) verdiği ödüllerde. 2011 yılında gösterime giren yerli filmler dikkate alınarak verilen SİYAD ödülleri bu gece sahiplerini bulacak. Ödüller öncesi adayları tekrar hatırlayalım:

En İyi Film:
Bir Zamanlar Anadolu’da
Gelecek Uzun Sürer
Gölgeler Ve Suretler
Press
Saç

En İyi Yönetim:
Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Çağan Irmak (Dedemin İnsanları)
Tayfun Pirselimoğlu (Saç)
Ümit Ünal (Nar)
Derviş Zaim (Gölgeler Ve Suretler)

Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo:
Ebru Ceylan, Nuri Bilge Ceylan, Ercan Kesal (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Ümit Ünal (Nar)
Tayfun Pirselimoğlu (Saç)
Sedat Yılmaz (Press)
Derviş Zaim (Gölgeler Ve Suretler)

Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı:
Demet Akbağ (Eyyvah Eyvah 2)
Nesrin Cavadzade (Yangın Var)
Hazar Ergüçlü (Gölgeler Ve Suretler)
Nazan Kesal (Saç)
Nergis Öztürk (Atlıkarınca)

En İyi Erkek Oyuncu Performansı:
Taner Birsel (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Serkan Ercan (Gişe Memuru)
Ayberk Pekcan (Saç)
Osman Sonant (Yangın Var)
Muhammet Uzuner (Bir Zamanlar Anadolu’da)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı:
Popi Avraam (Gölgeler Ve Suretler)
Gökçe Bahadır (Dedemin İnsanları)
Asiye Dinçsoy (Press)
İdil Fırat (Nar)
Nergis Öztürk (Gişe Memuru)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı:
Rıza Akın (Saç)
Ercan Kesal (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Rıza Kocaoğlu (Kaybedenler Kulübü)
Fırat Tanış (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Ahmet Mümtaz Taylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)

En İyi Görüntü Yönetimi:
Feza Çaldıran (Gelecek Uzun Sürer)
Emre Erkmen (Gölgeler Ve Suretler)
Ercan Özkan (Saç)
Gökhan Tiryaki (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Mehmet Y. Zengin (Zefir)

En İyi Müzik:
Mustafa Biber (Gelecek Uzun Sürer)
Selim Demirdelen (Nar)
Mircan Kaya (Kar Beyaz)
Marios Takoushıs (Gölgeler Ve Suretler)
Cavit Ergün, Erdem Tarabuş, Can Göksu (Kaybedenler Kulübü)

En İyi Kurgu:
Haluk Arus (Kaybedenler Kulübü)
Bora Gökşingöl, Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Çiçek Kahraman, Evren Luş, Tolga Karaçelik (Gişe Memuru)
Erdinç Özyurt (Saç)
Aylin Tinel (Gölgeler Suretler)

En İyi Sanat Yönetimi:
Dilek Yapkuöz Ayatuna (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Nevim Doğan (Press)
Elif Taşçıoğlu (Gölgeler Ve Suretler)
Haluk Ünlü (Dedemin İnsanları)
Natali Yeres (Saç)

En İyi Belgesel:
Anadolunun Son Göçerleri: Sarıkeçililer
An
Bedensiz Ruhlar
Bir Avuç Cesur İnsan
Diren-İş
Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir
Ofsayt
Ölücanlar

En İyi Kısa Film:
Kırmızı Alarm
Pera Berbangê
Birgünbirgünbir…Evedegelmişkimseyok
Fazla Mesai
Nolya

Ödül töreni öncesi bir de eğer oy verme şansım olsaydı hangi filmlere oy verirdim onu da paylaşayım (kazanacağını tahmin ettiklerim değil, benim isteklerim). Bakalım gece sonunda benim istediğim filmler kazanmış olacak mı? Bu arada bir not olarak bazı dallarda yılın en iyilerinin bu listede yer almadığını düşünüyorum ama adayları göz önüne alarak bir değerlendirme yaptım. Ayrıca belgesel ve kısa film dalındaki tüm filmleri izlemediğim için bu kategorilerde bir değerlendirme yapmayı uygun bulmadım.

En İyi Film: Bir Zamanlar Anadolu’da
En İyi Yönetim: Nuri Bilge Ceylan (Bir Zamanlar Anadolu’da)
Mahmut Tali Öngören En İyi Senaryo: Ümit Ünal (Nar)
Cahide Sonku En İyi Kadın Oyuncu Performansı: Demet Akbağ (Eyyvah Eyvah 2)
En İyi Erkek Oyuncu Performansı: Serkan Ercan (Gişe Memuru)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Performansı: İdil Fırat (Nar)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Performansı: Fırat Tanış (Bir Zamanlar Anadolu’da)
En İyi Görüntü Yönetimi: Gökhan Tiryaki (Bir Zamanlar Anadolu’da)
En İyi Müzik: Mustafa Biber (Gelecek Uzun Sürer)
En İyi Kurgu: Haluk Arus (Kaybedenler Kulübü)
En İyi Sanat Yönetimi: Dilek Yapkuöz Ayatuna (Bir Zamanlar Anadolu’da)

69. Altın Küre Ödüllerinin Galipleri The Artist ve The Descendants

69. Altın Küre ödülleri bu gece yapılan ödül töreni ile sahiplerini buldu.

Drama dalında en iyi film ödülü The Descendants‘ın oldu. George Clooney de bu filmdeki rolü ile en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı. Meryl Streep, The Iron Lady ile beklendiği gibi en iyi kadın oyuncu seçildi. En iyi yardımcı oyuncu ödülleri de drama filmlerine gitti. Tecrübeli aktör Christopher Plummer, 82 yaşında ilk Altın Küre ödülünü Beginners ile kazandı. Oscar’ı da kazanması beklenebilir. Yardımcı kadın oyuncu ödülü ise The Help ile Octavia Spencer’ın oldu. Onu da Oscar’da aday olarak göreceğimiz kesin ama hala onun yerine aynı film ile Jessica Chastain’in kazanabileceğini düşünüyorum.

Komedi/müzikal filmi dalında The Artist‘in tartışmasız üstünlüğü vardı. Bu dalda en iyi film ve erkek oyuncu ödülü bu filmin oldu. Ayrıca en iyi müzik ödülünü de The Artist aldı. Genellikle Altın Küreler’in komedi/müzikal dalı gölgede kalır ve Oscar’larda drama tarafında ödülü kazanan filmler ön plana çıkar ama bu yıl böyle olmayacak sanırım. The Artist‘in Oscar’larda da aynı üç ödülü alacağını tahmin ediyorum.

En iyi yönetmen ve senaryo ödüllleri drama ya da müzikal olarak ayrılmıyor. Bu nedenle önemli ödüller ve Oscar’ları daha iyi yansıtıyor. Bu iki dalda da iki usta ödül kazandı. En iyi yönetmen ödülü Hugo ile Martin Scorsese’nin, en iyi senaryo ödülü ise Midnight in Paris ile  Woody Allen’ın oldu. Elbette Woody Allen yine törene katılmadı. Oscar’lara da aday olacağına kesin gözüyle bakabiliriz. Bakalım oraya katılacak mı?

En iyi yabancı film ödülünü İran yapımı Ayrılık (Jodaeiye Nader az Simin / A Separation) kazanırken Oscar yolunda da önemli bir adım atmış oldu.

Ödüllerin televizyon tarafında en iyi drama dizisi ödülü Homeland‘in oldu. Drama dalında en iyi kadın oyuncu ödülünü de aynı dizi ile Claire Danes kazandı. En iyi erkek oyuncu ödülünü ise Steve Buscemi, Bryan Cranston ve Jeremy Irons gibi adayları geride bırakarak Kelsey Grammer’ın alması en azından benim için şaşırtıcı oldu. Aslında drama ve komedi/müzikal olarak ayrıma tabii tutulmayan yardımcı oyuncu ödüllerini de iki drama dizisi kazandı. Game of Thrones ile Peter Dinklage hakedilmiş bir ödül alırken, Jessica Lange de American Horror Story ile onu ne kadar özlediğimizi hatırlattı.

Komedi dalında ise beklenen oldu ve Modern Family ödülü kimselere bırakmadı. Ama oyuncu ödülleri Enlightened ile Laura Dern’e ve Episodes ile Matt LeBlanc’a gitti.

Mini Dizi/Tv Filmi dalında ise zafer Downton Abbey‘nin oldu. Son dönemde hangi ödüle aday olsa kazanan Kate Winslet’ın Mildred Pierce ile en iyi kadın oyuncu seçilmesi kendisi dahil hiç kimseyi şaşırtmadı. Idris Elba da Luther ile bu kategorinin en iyi erkek oyuncu ödülünü kazandı.

Ödül töreninden genel notlara gelecek olursak, merakla beklenen Ricky Gervais’in sunumu bana geçen yılki kadar eğlenceli gelmedi. Geçen yıl sınır tanımadan sağa sola saydıran Gervais bu sene kendini biraz törpülemiş ya da öyle yapmak zorunda kalmış gibiydi. Gecenin en fazla kahkaha attıran anları ise komedi dizisi kadın oyuncu adayları okunurken Tina Fey’in Amy Poehler’ın arkasından kadraja girmesi, Seth Rogen’ın Kate Beckinsale ile yaptığı sunumda yaptığı “ereksiyonumu saklamaya çalışıyorum” şakası (ki bu şaka Kate Beckinsale’i de fazlasıyla güldürdü) ve George Clooney’nin Michael Fassbender’a yaptığı iltifattı (artık onun da neyle ilgili olduğunu yazmayalım, filmi bilen zaten anlamıştır). Ödüller çok fazla sürpriz içermediği için genel olarak çok heyecanlı bir tören olduğu söylenemez. Ödül konuşmalarında da öyle çok orijinal bir taraf yoktu. Kıyafetler de her zaman alışık olduğumuz şıklık  düzeyinde olunca (ne çok kötü ve de çok iyi olarak ilerde hatırlayacağımız bir kıyafet olmadı) sönük geçen bir Altın Küre ödül töreni olduğu söylenebilir.

Gecenin bizim için ilginç anlarından biri de Meltem Cumbul’un sahneye çıkışıydı. Önceden Yabancı Film ödülünü sunacağı söylenen Cumbul, bir reklam öncesinde ufak bir konuşma için sahneye çıktı. Saniyeler süren bu konuşmada Altın Küre ödül töreninin Türkiye de dahil dünyanın pek çok ülkesinde yayınlandığını söyleyen Cumbul, “Yurtta Barış, Dünyada Barış” diyerek sözlerini tamamladı. Açıkçası Cumbul’u o salondakilerin hemen hemen hiçbiri tanımadığı için sahneye çıkışı kim bu kadın etkisi yarattı ve neden o konuşmayı yaptığı anlaşılamadı. Ama bir yandan da oraya çıkmak da kolay iş değil. O yüzden eleştirelim mi sevinelim mi ben de kendi içimde kararsız kaldım doğrusu. Umarız ilerde bir Türk oyuncusunu ya da yönetmenini oralarda ödül verirken ya da alırken de izleriz.

Kazananların tam listesi şu şekilde:

Sinema:

En İyi Film – Drama: The Descendants
En İyi Kadın Oyuncu – Drama: Meryl Streep (The Iron Lady)
En İyi Erkek Oyunucu – Drama: George Clooney (The Descendants)
En İyi Film – Komedi ya da Müzikal: The Artist
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Michelle Williams (My Week with Marilyn)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal: Jean Dujardin (The Artist)
En İyi Yönetmen: Martin Scorsese (Hugo)
En İyi Animasyon: The Adventures of Tintin
En İyi Yabancı Film: Jodaeiye Nader az Simin / A Separation (İran)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer (The Help)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners)
En İyi Senaryo: Woody Allen (Midnight in Paris)
En İyi Müzik: Ludovic Bource (The Artist)
En iyi Şarkı: “Masterpiece” söz-müzik: Madonna, Julie Frost ve Jimmy Harry (W.E.)
Cecil B. DeMille Ödülü: Morgan Freeman

Televizyon:

En İyi Dizi – Drama: Homeland
En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi: Claire Danes (Homeland)
En İyi Erkek Oyuncu – Drama Dizisi: Kelsey Grammer (Boss)
En İyi Dizi – Komedi ya da Müzikal: Modern Family
En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Laura Dern (Enlightened)
En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi: Matt LeBlanc (Episodes)
En İyi Mini Dizi ya da Tv Filmi: Downton Abbey
En İyi Kadın Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Kate Winslet (Mildred Pierce)
En İyi Erkek Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi: Idris Elba (Luther)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Jessica Lange (American Horror Story)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi: Peter Dinklage (Game of Thrones)

69. Altın Küre Ödülleri Yarın Sahiplerini Buluyor

69. Altın Küre Ödülleri (Golden Globe Awards) yarın gece yani 15 Ocak’ı 16 Ocak’a bağlayan gece Türkiye saati ile 03:00’da başlayacak olan ödül töreni ile sahiplerini bulacak. Ödüllerin açıklanmasından önce aday listesine tekrar bir göz atalım dedik.

Bilindiği gibi Altın Küreler sinema ve televizyon dalında verilen ödüllerden oluşuyor. Her iki dalda da kategoriler drama ve komedi/müzikal olarak ayrılmış durumda. Sinema tarafındaki adaylara bakacak olursak komedi/müzikal dalında The Artist‘in öne çıktığını görüyoruz. Muhtemelen bu daldaki en iyi film ve en iyi erkek oyuncu ödülleri bu filme gidecektir. Ayrıca bir sessiz film olarak filme başından sonuna kadar eşlik eden başarılı müzik çalışmasının da bir ödül alacağını tahmin ediyorum. En iyi kadın oyuncu olarak ise Marilyn Monroe rolüyle Michelle Williams şanslı gözüküyor.

Drama dalında ise her ne kadar The Artist kadar net olmasa da Hugo‘nun en iyi film seçilmesi beklenebilir. Ama The Descendants da gayet mümkün. Meryl Streep ve Brad Pitt’in ödülleri de kesin gözüküyor (yine de George Clooney’yi bir köşeye atmayalım).

Asıl soru ise drama ve komedi/müzikal olarak ayrılmayan en iyi yönetmen ödülünde. Bakalım bu ödülü Martin Scorsese mi Michel Hazanavicius mu kazanacak? Benim gönlümden geçen Martin Scorsese ama belli de olmaz. İstikrarlı olarak her yıl film çeken Woody Allen’ı bu dalda aday olarak görmek hoş. Yönetmen olarak bir şansı olmasa da senaryo yazarı olarak kazanması beklenebilir.

Yardımcı oyuncularda ise tahminim Jessica Chastain ve Christopher Plummer yönünde. En iyi animasyon olarak her ne kadar gösterime çıktığında çok fazla bir etki yaratmasa da kişisel olarak çok sevdiğim Rango‘nun ödülü kazanmasını umuyorum.

Televizyon dalındaki adaylar için ise pek fazla yorum yapamıyorum. Genellikle seyretmediğim diziler aday (toplam 10 dizi adayından sadece Game of Thrones‘u izlediğimi söyleyecek olursam bu konudaki cehaletim anlaşılır sanırım, hatta mini dizi ve tv filmlerini de işin içine katarsak 15’de 1 olacak o rakam). Yine de herkesin pek sevdiği Kate Winslet’ı Mildred Pierce ile bir kez daha sahnede göreceğimizi tahmin edebilirim.

Altın Küre Ödülleri açıklanırken eş zamanlı olarak kazananların listesini Sinema Manyakları’nda bulabileceğinizi hatırlatalım. Aday listesinin tümü şu şekilde:

Sinema dalındaki adaylar:

En İyi Film – Drama:
The Descendants
The Help
Hugo
The Ides of March
Moneyball
War Horse

En İyi Kadın Oyuncu – Drama:
Glenn Close (Albert Nobbs)
Viola Davis (The Help)
Rooney Mara (The Girl with the Dragon Tattoo)
Meryl Streep (The Iron Lady)
Tilda Swinton (We Need to Talk About Kevin)

En İyi Erkek Oyunucu – Drama:
George Clooney (The Descendants)
Leonardo DiCaprio (J. Edgar)
Michael Fassbender (Shame)
Ryan Gosling (The Ides of March)
Brad Pitt (Moneyball)

En İyi Film – Komedi ya da Müzikal:
The Artist
Bridesmaids
50/50
Midnight in Paris
My Week with Marilyn

En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal:
Jodie Foster (Carnage)
Charlize Theron (Young Adult)
Kristen Wiig (Bridesmaids)
Michelle Williams (My Week with Marilyn)
Kate Winslet (Carnage)

En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal:
Jean Dujardin (The Artist)
Brendan Gleeson (The Guard)
Joseph Gordon-Levitt (50/50)
Ryan Gosling (Crazy, Stupid, Love.)
Owen Wilson (Midnight in Paris)

En İyi Yönetmen:
Woody Allen (Midnight in Paris)
George Clooney (The Ides of March)
Michel Hazanavicius (The Artist)
Alexander Payne (The Descendants)
Martin Scorsese (Hugo)

En İyi Animasyon:
The Adventures of Tintin
Arthur Christmas
Cars 2
Puss in Boots
Rango

En İyi Yabancı Film:
Jin Líng Shí San Chai / The Flowers of War (Çin)
In the Land of Blood and Honey (ABD)
Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike (Belçika)
Jodaeiye Nader az Simin / A Separation (İran)
La Piel Que Habito / The Skin I Live In (İspanya)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu:
Bérénice Bejo (The Artist)
Jessica Chastain (The Help)
Janet McTeer (Albert Nobbs)
Octavia Spencer (The Help)
Shailene Woodley (The Descendants)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu:
Kenneth Branagh (My Week with Marilyn)
Albert Brooks (Drive)
Jonah Hill (Moneyball)
Viggo Mortensen (A Dangerous Method)
Christopher Plummer (Beginners)

En İyi Senaryo:
Michel Hazanavicius (The Artist)
Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash (The Descendants)
George Clooney, Grant Heslov, Beau Willimon (The Ides of March)
Woody Allen (Midnight in Paris)
Steven Zaillian, Aaron Sorkin, Stan Chervin (Moneyball)

En İyi Müzik:
Ludovic Bource (The Artist)
Trent Reznor, Atticus Ross (The Girl with the Dragon Tattoo)
Howard Shore (Hugo)
John Williams (War Horse)
Abel Korzeniowski (W.E.)

En iyi Şarkı:
“Hello Hello” müzik: Elton John söz: Bernie Taupin (Gnomeo & Juliet)
“The Keeper” söz-müzik: Chris Cornell (Machine Gun Preacher)
“Lay Your Head Down” müzik: Brian Byrne söz: Glenn Close (Albert Nobbs)
“The Living Proof” müzik: Thomas Newman, Mary J. Blige, Harvey Mason, Jr., Damon Thomas söz: Mary J. Blige, Harvey Mason, Jr., Damon Thomas (The Help)
“Masterpiece” söz-müzik: Madonna, Julie Frost ve Jimmy Harry (W.E.)

Cecil B. DeMille Ödülü: Morgan Freeman

Televizyon dalındaki adaylar:

En İyi Dizi – Drama:
American Horror Story
Boardwalk Empire
Boss
Game of Thrones
Homeland

En İyi Kadın Oyuncu – Drama Dizisi:
Claire Danes (Homeland)
Mireille Enos (The Killing)
Julianna Margulies (The Good Wife)
Madeleine Stowe (Revenge)
Callie Thorne (Necessary Roughness)

En İyi Erkek Oyuncu – Drama Dizisi:
Steve Buscemi (Boardwalk Empire)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Kelsey Grammer (Boss)
Jeremy Irons (The Borgias)
Damian Lewis (Homeland)

En İyi Dizi – Komedi ya da Müzikal:
Enlightened
Episodes
Glee
Modern Family
New Girl

En İyi Kadın Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi:
Laura Dern (Enlightened)
Zooey Deschanel (New Girl)
Tina Fey (30 Rock)
Laura Linney (The Big C)
Amy Poehler (Parks and Recreation)

En İyi Erkek Oyuncu – Komedi ya da Müzikal Dizisi:
Alec Baldwin (30 Rock)
David Duchovny (Californication)
Johnny Galecki (The Big Bang Theory)
Thomas Jane (Hung)
Matt LeBlanc (Episodes)

En İyi Mini Dizi ya da Tv Filmi:
Cinema Verite
Downton Abbey
The Hour
Mildred Pierce
Too Big to Fail

En İyi Kadın Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi:
Romola Garai (The Hour)
Diane Lane (Cinema Verite)
Elizabeth McGovern (Downton Abbey)
Emily Watson (Appropriate Adult)
Kate Winslet (Mildred Pierce)

En İyi Erkek Oyuncu – Mini Dizi ya da Tv Filmi:
Hugh Bonneville (Downton Abbey)
Idris Elba (Luther)
William Hurt (Too Big to Fail)
Bill Nighy (Page Eight)
Dominic West (The Hour)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi:
Jessica Lange (American Horror Story)
Kelly Macdonald (Boardwalk Empire)
Maggie Smith (Downton Abbey)
Sofía Vergara (Modern Family)
Evan Rachel Wood (Mildred Pierce)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi, Mini Dizi ya da Tv Filmi:
Peter Dinklage (Game of Thrones)
Paul Giamatti (Too Big to Fail)
Guy Pearce (Mildred Pierce)
Tim Robbins (Cinema Verite)
Eric Stonestreet (Modern Family)

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 7. Gün: Nefes, Artist, Yakuza

Nefes (Atmen / Breathing):

Bu yıl Gezici Festival’de aslında oyuncu olarak tanıdığımız kimi isimlerin ilk yönetmenlik denemelerine şahit olduk. Karl Markovics de bu isimlerden biri. En çok Kalpazanlar filmi ile tanınan ama kariyerinde özellikle televizyon yapımları olmak üzere pek çok farklı iş bulunan aktör, Nefes filminde hem yönetmen hem de senaryo yazarı olarak yer alıyor.

Nefes, işlediği suçlardan dolayı ıslahevinde kalan bir gencin yaşamına götürüyor bizi. Daha bebekken annesi tarafından terkedilen Roman, dışarıda bulduğu işlerde çalışarak para kazanma şansına sahip. Ama bir türlü bir işte dikiş tutturamıyor. Günün birinde Viyana şehir morgunda bir iş buluyor ve ölülerle ilgilenmeye başlıyor. Daha ilk günlerde karşısına kendi soyadını taşıyan bir kadın geliyor ve onun annesi olup olmadığı sorusu ile yüzyüze kalıyor. Sonradan olmadığı anlaşılınca annesini arama çabasına girişiyor.

Nefes için, genç bir insanın annesi ile beraber kendisini de bulma çabasını anlatıyor da denebilir. Markovics bu konuya mesafeli bir bakışla yaklaşmış. Film, ölüm gibi gayet duygusal olabilecek bir mesele ile yoğrulurken, anne-oğulun yıllar sonra tekrar karşılaşması gibi göz pınarlarına yönelik sahneler içerebilecekken bu yollara hiç sapmıyor. Su altındaki bir kaç sahne dışında görsel açıdan gösterişli sahneler de içermiyor. Gayet temiz bir film.

Senaryonun da gayet incelikli yazılmış olduğu filmin adındaki “nefes” kelimesinin filmde kullanıldığı yerlere bakıldığında hissediliyor. Yüzmeyi çok seven Roman’ın dalarken nefesini uzun süre tutmak zorunda olması, morgda da benzer bir durumu yaşaması bir yana, finale doğru bebekliğinde annesinin onu bırakmasına neden olan olaya ve gençliğinde işlediği suçun nedenine baktığımızda karşımıza yine “nefes” ile ilgili olaylar çıkıyor (ne olduklarını filmi izlemek isteyenleri düşünerek açık etmiyorum).

Bu yıl Avusturya’nın en iyi yabancı film Oscar’ı için gönderdiği film olan Nefes gizemlerini yavaş yavaş açık eden başarılı bir yapım. Oscar için çekiştiği rakipleri epey güçlü, o yüzden ilk beşe kalması çok zor ama Markovics açısından yönetmenliğe başarılı bir ilk adım olduğu söylenebilir.

Artist (The Artist):

Artist bir Fransız filmi. Ama genelde Amerikan filmlerini ön plana taşıyan Oscar’larda epey söz sahibi olacak gibi gözüküyor. Yabancı filmleri çok da sevmeyen Amerikan seyircisinin de beğenisini toplamış gibi gözüküyor (elbette öyle gişe rekorlarından bahsetmiyorum, bu tip bir film için iyi bir seyirci sayısına ulaştı sadece). Bunun nedenlerinden biri, altyazı okumayı sevmeyen Amerikan seyircisinin bu filmde böyle bir mecburiyetinin olmaması. Çünkü Artist sessiz bir film. Sessiz filmlerde gördüğümüz aralardaki yazılar ise İngilizce hazırlanmış. Her iki başrol oyuncusu da Fransız olmasına rağmen yardımcı rollerde John Goodman ve James Cromwell gibi Amerikalı seyircinin sevdiği isimler var. Zaten film de Amerika’da çekilmiş.

Ama tüm bunlar filmin Amerika’da sevilmesinin ancak yan unsurları olabilir. Asıl neden sessiz sinemanın tamamen Amerika ile özdeşleşmiş bir dönemine saygı duruşunda bulunması ve tümüyle Amerika (ya da Hollywood diyelim) işi bir hikaye anlatması. Aslında filmin hikayesi çok basit. Temel yapı ilki 1937’de olmak üzere 3 kez sinemaya aktarılmış olan Bir Yıldız Doğuyor filminin (ki pek çok farklı adda uyarlamasını da bulmak mümkün, bizim sinemamızda da var) hikayesi olan unutulmakta olan erkek yıldız ile yükselişte olan kadın yıldız adayının aşkı üzerine kurulmuş. Bu filmlerde hep olduğu gibi hikayenin başında erkek şöhretli, kız ise henüz piyasaya yeni girmekte olan bir isimken filmin ikinci yarısında erkek herkesin unuttuğu, kız ise artık herkesin tanıdığı biri haline geliyor. Bu genel yapı bir yandan da Singing in the Rain‘de konu edilen sessiz sinemadan sesli sinemaya geçiş dönemi üzerine oturtulunca ortaya çok özgün olmasa da her zaman etkili bir hikaye çıkıyor.

Artist‘in asıl özelliği sessiz sinema dönemini anlatırken filmin de o yılların teknik özelliklerine göre çekilmiş olması. Karşımızdaki siyah-beyaz ve sessiz bir film (biri şahane çekilmiş bir kabus sahnesi olmak üzere iki yerde ses işin içine giriyor yine de). Hatta filmin görüntü formatı bile artık hiç rastlamadığımız 1.33:1 formatı. Yönetmen Michel Hazanavicius belli ki ele aldığı dönemi hem teknik, hem senaryo yapısı hem de oyunculuk tekniği açısından son derece iyi etüd etmiş ve ortaya o dönem için kusursuz denebilecek bir film çıkarmış.

Oyunculuk tekniği denince bu yıl başroldeki Jean Dujardin’in adını da anmadan geçmemeli elbette. Bu yıl Cannes’da bu rolü ile en iyi erkek oyuncu ödülünü almıştı. Fransız popüler sinemasının son dönem başarılı oyuncularından olan Dujardin bu rolü ile sırayla pek çok ödüle de aday olmakta. Oscar adaylığına da kesin gözüyle bakabiliriz. Kazanma şansı da hiç az değil. Tüm filmi tek kelime etmeden sürükleyen ve sessiz sinema dönemi oyunculuğunu başarılı bir şekilde tekrar eden performansı gerçekten başarılı.

Filmin geneli için de söylenebilecek şey bu aslında. Sessiz sinema dönemine şahane bir saygı duruşu ve izlemesi son derece keyifli bir film. Ama son tahlilde sessiz sinema döneminden popüler bir filmin o zamanki teknik özelliklerle yeniden çekilmesinden de çok farklı değil aslında. O yüzden yılın en iyilerinden biri saymak bana biraz abartılı geliyor. Üstelik sinema tarihine saygı duruşunda bulunan bir film aranıyorsa ortada Hugo var ki Artist‘ten çok daha iyi bir film.

Ama bu keyifli film kesinlikle izlenmeyi hakediyor. 27 Ocak 2012’de gösterime girecek bu filmi festivallerde kaçıranlar vizyonda kaçırmasın derim.

Yakuza:

Sydney Pollack’ın yönettiği Yakuza, Gezici Festival için Zeki Demirkubuz’un seçtiği filmlerden sonuncusuydu. 1974 yapımı film, yönetmeni Pollack, senaryo yazarları Paul Schrader (Taxi Driver) ve Robert Towne (Chinatown) olmasına rağmen bugün çok da fazla adı duyulmayan filmlerden biri. Demirkubuz sunum konuşmasında filmdeki kadınlık ve erkeklik duygusuna ve filmin sonunda gerçekleşen olaya dikkat çekti. Hoş filmi daha önce izlememiş olanları düşünerek o son sahneyi açık açık söylemese daha iyiydi.

Yakuza, zamanında Japonya’da bulunan ve orada bir sevgilisi olan Amerikalı bir adamın Japon mafyası (Yakuza) ile sorunları olan bir arkadaşına yardım etmek için yıllar sonra Japonya’ya geri dönmesi sonrasında yaşanan olayları anlatıyor. Burada eski sevgilisi ve onun erkek kardeşi ile karşılaşması kaçınılmaz elbette. Bu arada arkadaşı ile Yakuza arasındaki ilişkinin ilk bakışta görünenden daha farklı olduğunun farkına varıyor. Aynı zamanda sevgilisi ve kardeşi ile ilgili bilmediği şeyler olduğunu da öğreniyor.

Yakuza iki kültürden iki adamın biraraya gelerek yasadışı adamlara karşı mücadele ettiği filmlerin bir örneği. Doğrusu en sonda Demirkubuz’un da bahsettiği sahnenin etkisi dışında filmin çok fazla bir özelliğini göremediğimi söyleyebilirim kendi adıma. Elbette bir de Robert Mitchum’u sinema perdesinde görmenin keyfi var. Bizim kuşağın yakalayabildiği bir şans değil bu (kendi adıma bir tek Scorsese’nin Cape Fear‘ında bu fırsatı yakalamıştım). Bu özelliği ile seyre değerdi ama özellikle Demirkubuz’un seçkisi içinde en hafif kalan film olduğu da bir gerçek.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 6. Gün: Köpekler, Yurt, Ödül

Köpekler (Straw Dogs):

Sam Peckinpah’ın 1971 yapımı Köpekler filmi için onun başyapıtlarından biri demek yanlış olmaz sanırım. Zaten filmin yapım tarihi yönetmenin en verimli olduğu döneme denk geliyor. Filmde, sessiz sakin matematikçi David (Dustin Hoffman) ve karısı Amy (Susan George) huzurlu bir yerde yaşamak ve David’in bilimsel çalışmalarına zaman ayırabilmek için Amerikan’dan İngiltere’ye, karısının doğup büyüdüğü kasabaya giderler. Kasabalılar özellikle David’e tam bir yabancı gibi davranırlar. Amy ise güzelliği ve rahat tavırları ile kasabalı erkeklerin dikkatini çekmektedir. Çift Amy’nin ailesinin eski evine yerleşir ama evde tamirat gerekmektedir. Amy’nin gençlik yıllarındaki sevgilisi de tamirat için tutulan grubun içinde yer almaktadır.

Hikayenin kasabalı grubunun çiftimize saldırısı ve onların kendilerini koruma çabaları ile devam edeceğini tahmin etmek zor değil. Bu şekilde bir özet Köpekler‘in sıradan bir gerilim filmi olduğu izlenimi verebilir. Ne de olsa 1971’den bu yana bu tip pek çok film izledik. Hatta bu filmin 2011 yapımı yeniden çevrimi de muhtemelen öyle bir film (henüz izleme fırsatı bulamadım, önyargılı bir yorum bu biraz). Ama işte burada Peckinpah’ın hem senaryo yazarı hem de yönetmen olarak ustalığı ortaya çıkıyor. Her ne kadar Peckinpah şiddetin sinemacısı olarak bilinse de, bu film döneminde aşırı şiddet içerdiği yönünde eleştirilere konu olsa da, hatta bazı sahneleri kesilmek zorunda kalınsa da görünür anlamdaki şiddet filmin neredeyse son yarım saatine kadar ortaya çıkmıyor. O noktaya kadar karakterleri, aralarındaki ilişkileri yavaş yavaş tanıyarak olayların neden şiddetin tepe noktası yaptığı hale geldiğini daha iyi anlıyoruz. Elbette şiddet sadece fiziksel olmak zorunda değil. Bu bakış açısı ile baktığımızda filmin tümüne yayılmış gizli bir şiddetin olduğunu da söylemek mümkün.

Köpekler, Zeki Demirkubuz’un Gezici Festival için seçtiği filmlerden bir diğeri idi. Filmin gösterimi öncesinde yine bir sunum konuşması yapan Demirkubuz, filmin öneminden bahsederken her zaman olduğu gibi insan doğası üzerine önemli şeyler söylediğini vurguladı ve filmin belli yerlerine kadın karakter üzerinden bakılmasının ilginç olabileceği şeklinde yorumladığım cümleler kurdu. Köpekler‘i bir kaç defa izleyen biri olarak çoğunlukla erkek karakter David tarafından bakmıştım hikayeye. Sürekli pasif durumda olan bir karakterin hangi noktada içindeki canavarı ortaya çıkarabileceği, hepimiz için böyle bir sınır noktasının olup olmadığı sorusu hep ilginç gelmiştir. Ama bu kez Demirkubuz’un da etkisiyle hikayeye daha çok kadın karakter Amy açısından bakmaya çalıştım. Gerçekten de onun film içinde geldiği nokta ve değişimi de David’den aşağı kalır değil hatta belki daha da komplike. Özellikle Demirkubuz’un da bahsettiği tecavüz sahnesindeki durumu, farklı hisleri gerçekten dikkat çekici. Zaten bu sahne filmin de zamanında en tartışma yaratan sahnelerinden biriydi. Sahnenin şiddetinden çok kadının tecavüzden zevk alıyor olabileceği imasını taşıyan anlar tartışma yaratıcıydı. Hatta 1984-2002 yılları arasında filmin İngiltere’de ev sinemasında piyasaya sürülmesinin yasak olduğunu da ekleyelim. Bu arada bizim festivalde izlediğimiz kopya da ikinci tecavüzün bir kısmının kesilmiş olduğu bir kopyaydı.

Köpekler de üzerine çok şey söylenebilecek hatta hemen her sahnesinin karakterlerin psikolojileri içindeki yerinin irdelenebileceği bir film. Yine Gezici Festival’de izlediğimiz Geceyarısı Kovboyu ile beraber düşündüğümüzde Dustin Hoffman’ın oyuncu olarak ne kadar geniş bir alanda güçlü performanslar verebildiğini de gösteriyor. Bu filmin kesintisiz halinin DVD’si ülkemizde de piyasaya çıkmış durumda. İzlememiş olanların kaçırmaması gerek. Eğer dil sorununuz yoksa her ne kadar artık piyasada olmasa da ebay’de falan bulunabilecek Criterion baskısını çok daha fazla tavsiye ederim.

Yurt:

Muzaffer Özdemir’i Nuri Bilge Ceylan’ın ilk dönem filmlerinin oyuncusu olarak tanıyoruz. Yurt filmi ile yönetmen kimliği ile de karşımıza çıktı. Ayrıca filmin senaryosunu da yazan Özdemir ufak bir rolde de oynuyor bu filmde.

Yurt, İstanbul’da mimarlık yapmakta olan Doğan’ın psikoloğunun tavsiyesi üzerine büyükşehirden uzaklaşıp Karadeniz’deki memleketinde doğayla iç içe geçirdiği bir kaç güne götürüyor bizi. Filmin temel derdi belli ki HES’ler ile hesaplaşmak. Zaten film sonrasında yapılan söyleşide de Özdemir filmi biraz da küfür etmek için çektiğini söyledi. Ama bunun sessiz sakin bir küfür olduğunu söylemek lazım. Film HES’lere karşı çıkarken bunu bağırarak değil, doğanın güzelliklerini göstererek, HES projeleri devam ederse günün birinde tüm bunların kaybolacağını göstererek yapıyor aslında.

Film bir yandan da ana karakterinin karşısına bölgeden farklı karakterler de çıkarıyor. Define arayıcıları, onu yabancı biri olarak görüp kimliğini isteyen askerler ve İstanbul’da bir projede yanında çalışmış ama şimdi hiç hatırlamadığı ustabaşı bunlardan bazıları. Doğruyu söylemek gerekirse bu karakterler ile yaşananlar ana hikayeye pek fazla bir şey katmayan, kopuk kopuk anekdotlar gibi kalmış. Bu sahnelerde galiba yörenin insanları oyuncu olarak kullanılmış. Bu nedenle bu sahnelerdeki oyunculuk da biraz zayıf gözüktü bana.

Film sonrasında Özdemir ile bir söyleşi yapıldığından bahsetmiştim. Seyircilerin büyük çoğunluğunun filmi epey sevdiğini gözledim. Her ne kadar Özdemir sürekli olarak kendisine soru sorulmasını istese de genellikle övgü cümleleri duyduk. Gelen bir kaç soru filmde yöre halkının HES’lere karşı tepkisizliğinin vurgulanmasına yönelik idi. Halbuki HES’lere karşı yapılan pek çok eylem görmüş, çeşitli belgesellerde izlemiştik. Özdemir ise bölgeden yetişmiş bir sinemacı olarak yöre insanının aslında konuya o kadar da duyarlı olmadığını, kendi bölgesindeki durum düzeldiğinde karşı köydeki durumu pek de önemsemeyeceğini belirtti.

Yurt az sayıda salonda da olsa gösterime de girecek. Aslında salonda heyecanla daha fazla salonda gösterilmesini ve daha fazla seyirciye ulaşmasını isteyenler vardı. Ama Özdemir’in de söylediği gibi iyi bir film olsa da çok seyirci çekecek bir film olmadığı açık. Umarım festivalde gördüğü ilginin bir kısmını vizyonda da görür diyelim.

Ödül (El Premio / The Prize):

Ödül, yönetmen Paula Markovitch’in ilk filmi. Bu filmde Markovitch çoğunlukla özyaşamsal bir öykü anlatmış. Film annesi ile birlikte yaşayan yedi yaşındaki Ceci’nin gözünden Arjantin’deki askeri yönetim dönemini anlatıyor. Filmin başında anladığımız kadarıyla anne-kız sık sık seyahat etmekteler ve sakladıkları bir şeyler var. Özellikle anne sürekli tedirgin durumda, kızını okula göndermekten bile çekiniyor, göndermeye karar verdiğinde ise ona babasını sorarlarsa ne diyeceğini tek tek tembihliyor.

Zamanla anlıyoruz ki Ceci’nin babası tutsak edilmiş, ailesinden öldürülenler olmuş, annesi ve o ise kaçmak zorunda. Günün birinde okulda bir kompozisyon yarışması düzenleniyor ve çocukların ordu hakkında bir kompozisyon yazmaları isteniyor. Birinci olan kompozisyona büyük bir ödül verilecek ve kalabalık bir topluluk önünde okunacak. Ceci de annesi bu konuda kendisine bir öğüt vermediği için ordu hakkında düşündüklerini açık açık yazıyor ve olaylar gelişiyor.

Aslında Ödül anne ve kızın yalnızlıklarını ve bekleyişlerini vermesiyle, yarattığı atmosferle ve hatta fondaki müziğiyle bile özenli ve güzel bir çalışma (müzik kulağı benden daha iyi olan bir arkadaş film boyunca arkadaki müziğin akortsuz olmasına takıldığını söyledi, aslında filmin sonunda anlaşılıyor ki müziğin akortsuz olmasının bir anlamı varmış). Ancak filmin hikayesi ve nereye doğru gittiği çok belli idi ve bir yerden sonra tekrara düşüyordu. Bu yüzden filmin 115 dakikalık süresi hikaye için biraz fazla gibi gözüktü. Hatta belki de kısa ya da orta metrajlı bir film olsaydı daha vurucu olabilirdi.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 5. Gün: Cesaret, Bahar İsyancıdır 3, Deliliğin Uzun Tarihi, Akasyalar

Cesaret (Wymyk / Courage):

Polonyalı yönetmen Greg Zglinski’nin Cesaret filmi birbirinden çok farklı iki kardeşin hikayesini getiriyor karşımıza. Filmin başında kardeşlerden biri görünüşte çok daha cesur, gözünü budaktan sakınmayan  bir karakterken, diğeri ise daha pasif ve çekingen biri olarak gözüküyordu. Ancak günün birinde metroda bir grup gencin tacizine uğradığını gördükleri genç bir kadını kurtarmak için daha pasif gibi görünen kardeş kendini tehlikeye atarken diğeri ise hiç bir şey yapamadan donar kalır. Bu olay sonucunda kardeşlerden biri hastanelik olurken diğeri de kendisi ile başbaşa kalır ve kardeşinin başına gelenlerin kendi suçu olduğunu düşünmeye başlar. Çevresine olayları farklı aktarsa da bir süre sonra olayın videosu İnternet’e düşer ve herkes gerçekleri öğrenmeye başlar.

Cesaret aslında gayet basit bir konu üzerinden giderek insan psikolojisini detaylı bir şekilde irdeleyen bir film olmayı başarıyor. Bunu yaparken sadece cesaret/korkaklık duyguları etrafında dolaşmıyor, bir insanın vicdan muhasebesi, karısıyla, anne ve babasıyla ve hatta çevresiyle ilişkilerinin bu olaydan etkilenişi üzerinde de duruyor. Yönetmen bunları anlatırken gayet dengeli ve etkileyici bir sinema dili tutturmuş ve oyuncuların yüksek performansından da destek almış.

Benim için festivalin en keyif verici keşiflerinden biri olan Cesaret‘in yönetmeni Greg Zglinski’nin adını bir köşeye yazdım. Festival kataloğunda Kieslowski’nin öğrencisi olarak da anılan Zglinski, daha önce çoğunlukla televizyon dizileri yönetmiş ama bu performansı devam ederse ilerde adını çokça duyabiliriz.

Bahar İsyancıdır 3:

Arap Baharı’na ayrılan bu bölümün son seçkisinde iki belgesel yer alıyordu. Bu belgesellerden ilki olan Cuma Hareketi (Friday of Departure), bir önceki gün izlediğimiz Tahrir: Özgürlük Meydanı filmini akla getiriyordu. Bu film de aynı yerde yaşanan olayları biraz daha farklı bir açıdan ele alıyor, daha çok medyanın olaylara yaklaşımı üzerinde duruyordu. Yine de diğer filmin üzerine çok şey koyduğunu söylemek pek mümkün değil.

Diğer belgesel, İnşallah Laik Olacağız! (Laïcité, Inch’Allah! / Neither Allah, Nor Master!) ise seçkideki belgeseller içinde farklı bir yerde duruyordu. Bu film doğrudan olaylara odaklanmak yerine müslüman ülkelerde dinin hayata etkisi üzerinde duruyordu. Çoğunlukla Ramazan’da çekilen filmde gördüğümüz şey müslüman sayılan kişilerin dini kurallara uygun yaşaması zorlanırken yabancıların ya da müslüman olmadığı düşünülen kişilerin daha serbest olması. Mesela bir lokantada geçen bir bölüm var ki Ramazan’da müslümanlara servis yapılmadığı ama yabancıların istedikleri gibi yemek yiyebildikleri bir yer olarak iyi bir örnekti. Üniversitede gençlerle yapılan bir söyleşide de büyük bir kısmının dinin yaşama etkisi konusunda kafasının karışık olduğunu görüyorduk.

Aslında çoğunlukla görülen şey insanların zorunluluktan “miş gibi” yapıyor oldukları idi. Evde ya da farklı ortamlarda dini kurallara uygun davranmayanlar dışarıya çıktıklarında farklı davranmak zorunda kalabiliyorlardı. Film de Arap Baharı adı altında yaşananların bu durumu değiştirip değiştiremeyeceğini sorguluyordu zaten. Şimdilik bir şey söylemek için erken ama bu filmin yönetmeni Nadia El Fani’nin filmin gösterimi sonrası televizyona verdiği bir söyleşide açıkça ateist olduğunu söyleyebilmesi bir şeylerin değiştiğinin işareti gibi.

Deliliğin Uzun Tarihi (A Long History of Madness):

Festivallerde günde 4-5 film izleyince zaman zaman dikkatinizi toplamakta zorlandığınız ve içine giremediğiniz filmler olabiliyor. Başka zaman olsa keyifle izleyebileceğiniz bir film, o yoğunlukta güme gidebiliyor. Hollanda’lı akademisyen, eleştirmen ve sinemacı Mieke Bal’ın Deliliğin Uzun Tarihi adlı filmi de bu filmlerden oldu benim için.

Aslında enteresan bir çıkış noktası var filmin. Bir psikanalistin hastalarından birinin ölmesi üzerine kendini suçlu hissetmesi ile başlayan film, çok farklı noktalara gidiyor. Bir noktadan sonra o kadar farklı şeyden bahsediyor ve o kadar dallanıp budaklanıyor ki takip etmesi zorlaşıyor. Filmin beş ülkede çekilmesi, hikayesinin altı asıra yayılması ve filmde 12 farklı dilin kullanılması izlemeden önce merak uyandırmıştı ama izlerken bu fazla bilgi bombardımanı fazla geldi doğrusu.

Yine de filmi izlerken dikkatim fazlasıyla dağıldığı için yapacağım yorumlar çok sağlıklı olmayabilir. O yüzden ilgisini çekenler filme bir şans verebilirler diyelim sadece.

Akasyalar (Las Acacias):

Akasyalar filmini anlatmak için sadece saf bir yol filmi demek mümkün. Film, bir kamyon şoförünün biraz da gönülsüzce göçmen bir kadını ve bebeğini Buenos Aires’e götürmesini anlatıyor. Ama gerçekten de sadece bunu anlatıyor. Üç insan, kamyon ve yol. Filmin temel unsurları bunlar. Yan karakterler bile filmde neredeyse hiç görünmüyor, çok da önemli değiller zaten.

Filmin bu kadar sade yapıda olması seyircilerden bir kısmı için sıkıcı oldu belki. Kendi adıma da her zaman bu kadar sade yapıda olan filmleri sevmediğimi söyleyebilirim. Ama bu kez karşımızda gerçekten başarılı bir film vardı. Filmin bu yapısı iki insan arasındaki ilişkinin yavaş yavaş oturmasına, onlar birbirini tanırken bizim de seyirci olarak bu sıradan insanların katmanlarını tek tek aralayarak içlerine girmemizi sağlıyordu. Farklı bir film (özellikle bir Amerikan filmi) bu iki karakteri ilk görüşte aşık eder, ilk mola yerinde sevişmelerini sağlar, yolun geri kalanında da karşılarına kötü adamlar çıkarırdı. Burada ise karakterler arası ilişki tam da gerçek hayatta olabileceği şekilde ilerliyor ve filmin sonunda ancak birbirlerine açılabiliyorlar. Ki o da son derece kısıtlı oluyor zaten.

Herkese göre olmasa da bu tip filmleri severim diyenlerin mutlaka izlemesi gereken bir film. Sürekli festival seyircilerinden bir kısmının bu yılki festivalin en iyisi olarak niteledikleri bir filmdi Akasyalar.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 319.769 hits
Mart 2026
P S Ç P C C P
 1
2345678
9101112131415
16171819202122
23242526272829
3031  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.