Archive Page 35

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 4. Gün: Bahar İsyancıdır 1, Bahar İsyancıdır 2, Uygunsuzlar, Geriye Kalan

Bahar İsyancıdır 1:

Arap Baharı olarak adlandırılan olaylarla ilgili Bahar İsyancıdır bölümünün ilk seçkisinde bir kısa film ve bir belgesel vardı. Duvar (Le Mur / The Wall) adlı yapım, duvara çizilen bir resimden yola çıkarak 5 dakikalık süresinde Tunus’daki olayları özetleyen orta karar bir kısa filmdi.

Tahrir: Özgürlük Meydanı (Tahrir Liberation Square) ise Mısır’da, Tahrir meydanında yaşanan olayları anlatan bir belgesel. Mısır’daki olayların merkezi ve simgesi olan Tahrir meydanında yaşananları bir kaç kişiyi takip ederek tam da olayların içinden anlatan belgesel, olaylara tanıklık eden bir yapım olarak başarılı. Meydanda toplanan halkın düşündüklerini, belki de orada birbirlerinden aldıkları güçle nasıl ilerlediklerini, aynı amaç için birleşen bu kalabalık topluluğun içinde aslında Mısır’ın geleceği ile ilgili farklı farklı fikirlerde olan insanları görüyoruz.

Ancak belgeselin eksik kaldığı nokta, olayların asıl nedenini irdelemek, yıllar içinde ne şekilde bu noktaya gelindiğini göstermek oluyor. Daha da önemlisi olaylar çok yeni olduğu için sonrasında nelerin olduğu doğal olarak eksik kalmış. Yine de belgeselin sonunda Mübarek’in devrilmesi ile her şeyin bitmediği vurgulanmış. Döneme öncesiyle ve sonrasıyla daha bütünlüklü bir bakış için bir kaç sene daha beklemek uygun olacak sanırım.

Bahar İsyancıdır 2:

Bahar İsyancıdır bölümünün bu ikinci seçkisinde bir kısa film ve iki belgesel yer alıyordu. Gençlerin Devrimi (Revolution of Youth) adlı kısa film, Mısır’daki olayların bir gününü bir ailenin üç kuşağı üzerinden anlatan eğlenceli bir kısa filmdi. Filmde, baba devrimi televizyondan izlemeyi tercih ederken, dede ve torun sokaklardaydı.

Kahire Merkez (Cairo Downtown) ve Devrim Görüntüleri (Images of Revolution) için birbirini tamamlayan iki belgesel denebilir. Her ikisi de Arap Baharı’nda çokça sözü edilen İnternet’in olaylardaki rolüne eğiliyor. İlki blog yazarlarının özgürce her istediklerini yazarak muhalif bir sesi duyurduklarından bahsederken bizleri de farklı blog yazarları ile tanıştırıyor. İkincisi ise olaya daha çok Facebook ve Twitter gibi sosyal medya ortamları tarafından yaklaşıyor. Çoğunlukla da günümüzde herkesin cep telefonları ve dijital fotoğraf makineleri ile kayıt yapabilmesinin ve bunları İnternet’ten rahatça paylaşabilmesinin getirdiği etkiler üzerinde duruyor. Tutuklanan bir kişi polislerin onu almaya geldiklerini son ana kadar Twitter’dan duyurabilirken masum ve silahsız bir göstericinin öldürülmesi çok da politik tarafı olmayan iki genç kız tarafından kayda alınıp İnternet’ten paylaşılabiliyor ve önemli bir yankı uyandırabiliyor.

Elbette Tunus ve Mısır’da gelişen olayların tek nedeni olarak İnternet ve sosyal medyayı göstermek abartılı bir yorum olur ama bunun süreci hızlandırdığı ve kolaylaştırdığı, insanların örgütlenmesini kolaylaştırdığı da görülüyor. İlk seçki için yaptığım yoruma benzer şekilde bu konuda da daha sağlıklı bir değerlendirme için yine üzerinden biraz zaman geçmesi gerekiyor gibi gözüktüğünü söyleyebilirim.

Uygunsuzlar (The Misfits):

Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerin bir diğeri John Huston’un Uygunsuzlar filmi idi. Film öncesinde Demirkubuz’ın bir sunumu oldu. Bu sunumda öncelikle bizim vizyonda çoğunlukla Amerikan sinemasının en ticari ve kötü örneklerini gördüğümüzü ama aslında Amerikan sinemasının bir derya olduğunu, sinema tarihinin en önemli filmlerinden bir kısmının da bu sinemadan çıktığını vurguladı. Sonra da Uygunsuzlar‘ı kendisinin de her filminde anlatmaya çalıştığı insan doğasını başarılı bir şekilde anlattığı için sevdiğinden bahsederken, sadece Clark Gable’in filmin finaline doğru gerçekleşen at yakalama sahnesinin bile filmi unutulmazlar arasına sokabileceğini belirtti.

Uygunsuzlar, Arthur Miller’ın şahane senaryosu ile bir grup kaybeden karakter üzerinden Amerika’nın kaybolan değerlerine hüzünlü bir veda adeta. Filmin ana karakterleri Clark Gable’ın canlandırdığı yaşlı kovboy Gay Langland, Montgomery Clift’in canlandırdığı daha genç ve dinamik kovboy Perce Howland ve Marilyn Monroe’nun canlandırdığı yeni boşanmış ve erkeklerin ilgisini üzerinde toplayan Roslyn Taber. Her ne kadar yan karakterler olarak görünse de Eli Wallach ve Thelma Ritter’ın canlandırdığı karakterleri de yabana atmamalıyız. Bu 5 karakter de farklı farklı nedenlerden dolayı hayatın darbesini yemiş, gelişen dünyaya ayak uyduramamış ya da ayak uydurmamayı seçmiş karakterler, bir anlamda Uygunsuzlar (filmde bu terim aslında uçsuz bucaksız doğada, özgürce koşan atlar için kullanılıyor ama aynı zamanda bu beş kişilik grubu da nitelediği çok açık).

Film karakterleri tanıdığımız giriş bölümünde biraz yavan ilerliyor gibi görünse de özellikle rodeo sonrası geçirilen ve herkesin biraz alkollü olduğu geceden itibaren asıl kıvamını buluyor. Özellikle o gece yapılan konuşmalar Miller’ın yeteneğini bir kez daha gösteriyor.

Demirkubuz’un değindiği final ise hem perdede görünenler hem de ifade ettikleri açısından gerçekten çok etkili. Uygunsuzlar daha önce de bir kaç kez izlediğim bir filmdi, en iyi hatırladığım kısmı da bahse konu olan finaliydi ama yine de beyazperdede izlemek insanın tüylerini tekrar diken diken etmeye yetiyordu.

Film çekildiği dönemde setteki sorunlarıyla, sonrasında ise Monroe ve Gable’ın son filmleri olmasıyla anıldı çoğunlukla. Gable filmin çekimlerinin bitmesinden neredeyse bir hafta sonra ölüyor, kaçınılmaz olarak bu şekilde anılması normal aslında. Ama tüm bunlardan bağımsız düşündüğümüzde ortada gerçekten iyi bir film, bir klasik var. Mutlaka izlenmeli.

Geriye Kalan:

Bu yıl Antalya’da Çiğdem Vitrinel’e en iyi yönetmen ödülünü kazandıran Geriye Kalan, Gezici Festival’in merak ettiğim filmlerinden biriydi. En baştan şunu söylemeliyim, filmi izleme süreci bir hayal kırıklığı oldu. Ama hayal kırıklığı filmle ilgili değil, filmi çok kötü bir kopyayla izlediğimiz içindi. Belli ki filmin 35mm kopyası yoktu festivalin elinde ama gösterilen hdcam kopya o kadar kalitesizdi ki renkler birbirine giriyor, pek çok ayrıntı seçilmiyordu. Pek çok festivalin DVD’den gösterdiği kısa filmleri bile mutlaka 35mm kopyadan gösteren Gezici Festival’e yakışmadı doğrusu. İlla 35mm olması gerekmiyor ama en azından daha kaliteli bir kopya olsaydı keşke. Açık söyleyeyim, filmin yönetmeni olsam filmimin bu şekilde gösterilmesini kabul etmezdim.

Filme gelecek olursak, aslında belki de yüzyıllardır anlatılan üçlü bir aşk hikayesinin konu olarak seçildiğini görüyoruz. İyi-kötü bir evlilik sürdürmekte olan bir karı-koca ve diğer kadın. Genel olarak hikayenin kuruluşunda çok fazla bir farklılık yok aslında ama bu tip filmlerde ikinci kadının ya fettan, evliliği yıkıcı bir kadın olduğunu ya da her ne kadar daha ender olsa da adama çok daha uygun, gerçek aşkı yaşadığı kişi olduğunu görürüz. Burada iki yola da sapılmıyor. Kadının aslında adamın evliliğini yıkmak, onu elde etmek gibi bir derdi yok. Yaşadıklarının çoğunlukla cinsellik temelli olduğu görülüyor. Aslında her ikisi de birbirlerine aşık değil. Belki adamın bir saplantısı var ama ona da aşktan ziyade aşırı bir sahiplenme duygusu denebilir.

Aslında filmdeki diğer ilişki olan karı-koca ilişkisi de bir aşk ilişkisi değil. Adam zaten karısını daha önce de bırakmak istemiş ama zorunluluklardan beraber olmaya devam ediyor, kadın ise belli ki bir erkeğe ihtiyaç duyduğu için onunla birlikte.

Film üç karakteri de başarılı bir şekilde çizmiş ama filmin yönetmenlik tarafı o kadar sağlam gelmedi bana. Bu anlamda filmin senaryosunu yönetmenliğinden daha sağlam buldum. Geriye Kalan aynı zamanda Antalya’da en iyi kadın oyuncu ödülünü de almıştı. Evlilik dışı ilişkideki kadını canlandıran Devin Özgün Çınar, ödül aldığı bu rolde başarılıydı aslında ama takıntılı ve içe kapanık Sevda rolünde Şebnem Hassanisoughi daha zor bir rolde daha başarılı bir oyunculuk sergiliyordu bence. Yine de film hakkındaki görüşlerim daha iyi bir kopyadan izlediğim takdirde değişebilir. Bu yüzden gösterime girdiğinde fırsat yaratabilirsem tekrar izlemeyi düşünüyorum.

Film sonrasında filmin yapımcısı ve senaryo yazarlarından biri olan Şebnem Vitrinel ile bir söyleşi yapıldı (aynı zamanda filmin yönetmeni olan Çiğdem Vitrinel’in ablası kendisi). Söyleşi için çok fazla vakit yoktu aslında. Vitrinel seyircilerin karakterler ile ilgili sorularını cevapladı. Filmdeki aldatma olayını herhangi bir karakterin suçu gibi göstermek istemediklerini belirtti. Bir erkek seyircinin kadın kocasının onu aldattığını çok kolayca anlıyor, inandırıcı gelmedi şeklindeki görüşüne de katıldığı gösterimlerde genelde erkek seyircilerden bu yorumu aldığını ama kadınların gerçekten de aldatıldıklarını bu kadar kolay anladıklarını söyleyerek cevap verdi.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 3. Gün: Gül Hasan, Öfke, Bisikletli Çocuk

Gül Hasan (Lyckliga Vi…):

Tuncel Kurtiz’i usta bir oyuncu olarak tanıyoruz. Ama her ne kadar unutulmaya yüz tutmuşsa da yönettiği uzun metrajlı bir film de var. Gezici Festival sayesinde bu filmi izleme fırsatı bulduk. Gül Hasan adlı bu filmde Kurtiz, yönetmen olmanın yanısıra filmin senaryo yazarlarından da biri aynı zamanda. Bu görevleri üstlenmek onu oyunculuktan da geri bırakmamış. Filmin başrolünde de o var.

İsveç’te çekilen bu filmde (ki kaynaklarda İsveç filmi olarak geçiyor zaten) İsveç’te yaşayan düzenbaz bir ekibin, filmde oynayacaksınız diyerek vatandaşlarımızı dolandırması konu ediliyor. Dolandırıcı ekibin başındaki yönetmeni Tuncel Kurtiz canlandırırken, yapımcı rolünü de Müjdat Gezen canlandırmış. Aslında bu grubun içinde gerçekten sinema yapmak isteyenler de var. Filmin bu tarafı Kurtiz’in sinema dünyasının belli bir kısmına kızgınlığını da dile getiriyor adeta. Onlara dolandırıcı dediğini söylemek doğru olmaz ama sinemadan kazandığı paraları başka işlerde harcayanlara, yapımcının sevgilisini filmlerinde oynatanlara ya da çok büyük, çok sanatsal filmler çektiklerini sanıp havalara giren sinemacılara bolca dokundurma yapıyor.

Filmin diğer bir yanı da göçmenlerle ilgili. İsveç’teki Türk işçilerinin neden oraya gittikleri, oradaki durumları üzerine de önemli şeyler söylüyor Gül Hasan. Özellikle bu konuda günün politik söylemine göre şekillenen sahneler var. Bu sahnelerin biraz fazla mesaj yüklü olduğu söylenebilir ama filmin 1979 yapımı olduğu düşünülürse politik söylemin öne çıkması anlaşılabilir. Zaten filmin tümü düşünüldüğünde çok abartılı sayılmaz.

Gül Hasan, değindiği konuların ağırlığı bir yana eğlenceli bir film aslında. Zaten bir türe sokmak gerekirse komedi diyebiliriz. Kimi karakterlerin abartılı olarak çizilmesi gibi sorunları var. Ayrıca bazı karakterleri de bir yerden sonra unutuyor adeta. Yine de izlenmesi gereken bir film.

Öfke (La Rabbia):

Pier Paolo Pasolini İtalyan sinemasının iz bırakan isimlerinden. Ama sadece sinemanın değil İtalyan kültür hayatının ve politik yaşamının da önemli isimlerinden biriydi. Aynı zamanda bir şairdi elbette. Onun tüm bu özelliklerini topladığı söylenebilecek bir belgesel izlemek ilginç oldu.

1963 yapımı Öfke, o günün gerçek görüntülerinin farklı bir kurgusu ve üzerine Pasolini’nin yaptığı yorumlardan oluşuyor. Aslında 1963 yılında aynı filmin ilk kısmını sol kanattan Pasolini’nin, ikinci kısmını ise sağ kanattan Giovanni Guareschi’nin yönettiği bir film olarak tasarlanmış Öfke. Ama bizim festivalde izlediğimiz kopya sadece Pasolini’nin çektiği kısımdı. Belki de bugün yaşasaydı onun isteği de bu olurdu.

Bu filmde Pasolini, yakın tarihin Kore savaşı, Kongo devrimi, Cezayir savaşı, atom bombası gibi önemli politik olaylarını arka arkaya sıralarken bir yandan da İngiltere kraliçesinin taç giyme töreni, Marilyn Monroe’nun ölümü gibi popüler kültürün çok önemli olaylarına da değinmeden geçmiyor. Ama bunu yaparken bildik bir belgeseldeki gibi bir dış sesle olayları anlatmaktan ziyade şair kimliğini ön plana çıkarıyor ve tüm film boyunca dış sesin (ki Pasolini’nin sesi zaten) adeta bir şiir okuduğunu görüyoruz.

Bu farklı belgeselin adı Öfke belki ama Pasolini’nin çektiği film öfkeden çok hüzün içeriyor. İşin asıl düşündürücü ve üzücü tarafı Pasolini bugün yaşasa ve benzer bir film yapmak isteseydi daha güncel görüntüler üzerine hemen hemen aynı metni kullanabilirdi. Aradan geçen neredeyse 50 yılda belki pek çok teknolojik gelişme yaşandı, dünyanın dengeleri değişti ama Pasolini’nin söyledikleri büyük ölçüde geçerli hala. Filmi izledikten sonra insan kendini bunları düşünürken buluyor.

Öfke ile ilgili temel sıkıntı haber görüntüleri izlediğimiz kimi konuların ne olduğunu her seyircinin bilmeyişi. Muhtemelen Pasolini zaten çok güncel konuları ele aldığını düşünerek görüntüleri açıklama ihiyacı hissetmemiş. Hoş bir açıklama bölümü olsa bu sefer de filmin o şiirsel yapısı bozulacaktı. Bu yüzden bu haliye filmin daha iyi olduğunu söylemek mümkün. Sadece o dönemi çok iyi bilmeyen seyirciler filmin ele aldığı konular üzerine biraz okuma yapıp filmi izleseler daha iyi olabilir.

Bisikletli Çocuk (Le Gamin Au Vélo / The Kid with a Bike):

Bu yıl Gezici Festival’de Dardenne kardeşlerin filmlerinin toplu gösterisi vardı. Bu filmler arasında daha önce izlemediğim tek film, en yeni filmleri olan Bisikletli Çocuk‘tu. Bu filmlerinde Dardenne kardeşler, filmin isminden de rahatça anlaşılabileceği gibi daha önce pek çok kez yaptıkları gibi hikayenin merkezine bir çocuğu yerleştiriyorlar. Cyril adındaki bu çocuk bir yetiştirme yurdunda kalmakta ve babasının bir gün gelip onu oradan alacağı umuduyla yaşamaktadır. Ancak film ilerledikçe anlarız ki babası oğlunu bırakıp yeni bir hayat kurma peşindedir. Bu dönemde Cyril tutunacak bir liman aramaktadır. Karşısına da onu koruyup kollamak isteyen kuaför bir kadınla, onu soygunlarda kullanmak isteyen mahallenin çetesi çıkar.

Dardenne kardeşlerin filmleri çoğunlukla karakterlerini katı bir gerçekliğin içine yerleştirip karamsar bir tablo çizer. Omuz kamerası da değişmez özelliklerinden biridir. Doğruyu söylemek gerekirse bu filmde bu iki özelliğin de biraz törpülendiği söylenebilir. Karakterlerimiz yine bir gerçekliğin içindeler ama özellikle kuaför Samantha, böyle bir gerçeklik için fazlasıyla iyi, karşılıksız veren bir karakter. Çocuğu ilk gördüğü anda benimsiyor, tüm yaptıklarına rağmen ondan vazgeçmiyor ve onun uğruna erkek arkadaşından bile ayrılmayı göze alıyor. Filmde onun bu davranışlarının arkasındaki neden de hiç bir şekilde belirtilmiyor. En basit açıklama olarak akla hemen çocuk sahibi olmasının mümkün olmadığı ya da çocuğunu kaybettiği geliyor ama filmle ilgili biraz araştırma yapınca Dardenne’lerin filmi bir peri masalı olarak kurduklarını, Samatha’nın da çocuğa yardım eden peri olduğunu söylediklerini görüyoruz. Tam da bundan dolayı Bisikletli Çocuk için Dardenne’lerin en iyimser filmi demek mümkün. Final yine de gerçek hayatta olduğumuzu hatırlatsa da izleyenler görecektir, film çok daha karamsar bir şekilde bitebilecekken son anda dönüyor.

Dardenne’lerin diğer özelliği olan omuz kamerasının da bu filmde önceki filmlerine göre daha az kullanıldığını söyleyebiliriz. Özellikle Söz (La Promesse) ve Rosetta filmlerindeki omuz kamerası kullanımı tüm filme yayılmış durumda idi. Bu kullanım seyri zorlaştırıyordu bir miktar ama filmin atmosferine de çok uygundu. Burada daha dengeli bir kullanım var. Bu nedenle daha seyirci dostu bir film. Ama benim için halen en iyi filmleri Söz ve Rosetta olarak görülüyor. Ülkemizde bir kaç festivalde gösterilen bu film aynı zamanda 16 Aralık 2011 tarihinde vizyona da girdi. Festivallerde izleme fırsatı olmayanlar vizyonda kaçırmasın ve kendi kararlarını versinler derim.

Son olarak filmde Cyril’in babasını canlandıran Jérémie Renier’in Söz filminin başrolündeki çocuk olduğunu da bir not olarak belirtmiş olalım. Zaten Dardenne kardeşlerin hemen her filminde karşımıza çıkan bir isim Renier. Bir de biri 60, diğeri 57 yaşındaki bu iki kardeşin yazdıkları senaryoda Assassin’s Creed ve Resident Evil göndermeleri olmasının dikkat çekici olduğunu da belirtmeliyim. PS3 oynamayı seven bir çocuğu anlatırken bu oyunlardan bahsetmek güzel bir detay olmuş.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 2. Gün: Kısa İyidir 2, Kısaca Finlandiya, Nana, Melankoli

Kısa İyidir 2:

8 filmden oluşan Kısa İyidir bölümünün ikinci kısmında yine güzel filmler izledik. Seçkinin en eğlenceli filmi Trafik Lambası (Ampelmann / Lights) idi. Küçük bir kasabada kendisine hiç iş düşmediği için kendisini kötü hisseden bir polisin trafik lambasına uymayanları takibe almasını anlatan film, kısa film mantığına son derece uygun bir yapımdı. Kedi ve Fareler (Kattenkwaad / Cat and Mice) de kayıp kedileri bularak hayatını kazanan bir adamın başına gelenleri anlatan, sonu ile dikkat çeken bir filmdi.

Taze Açan Nilüferler (Vannliljer I Blomst / Water Lilies in Bloom), tüm bir senkronize yüzme takımının ölümüne sebep olan koçlarının tekniklerini kilo vermek isteyen kadınlar üzerinde kullanmasını anlatan ve Isaac Newton’un yerçekimi teorisine karşı bir film olarak dikkat çekiyordu.

Son olarak bu seçkide yer alan deneysel filmlerden bahsetmek isterim. Striptiz (Strips), ilk günkü seçkide yer alan Yok Edici gibi, eski bir filmin görüntü ve ses kaydı ile oynayarak oluşturulmuş ilgi çekici bir yapımdı. Pek Yakında Çekim Alanında (Coming Attractions) ise hem sinema tarihine hem de reklamcılığa göndermeler yapan bir yapımdı. Ancak doğruyu söylemek gerekirse ne kadar ilgi çekici olursa olsun deneysel filmlerin uzun olması fazlasıyla zorlayıcı oluyor. Bu film de 25 dakikalık süresi ile bir kısa film için oldukça uzundu. Film sırasında salonu terkedenler oldukça fazlaydı. Bittiğinde ise salondan “nihayet bitti” nidaları duyduk.

Kısaca Finlandiya:

Bir ülkenin farklı dönemlerden gelen kısa filmlerine yer veren seçkiler genellikle o ülkenin en iyi kısa filmlerinden oluştuğu için izlenmeye değer oluyor. Bu bölümde de Finlandiya’dan gelen ve 1981-2010 yılları arasına yayılmış 8 kısa film vardı.

Doğrusunu söylemek gerekirse bu seçkideki filmlerden beklediğim kadar memnun kalmadım. Yine de sevdiğim filmler de oldu elbette. Elsa adlı kısa film sadece 5 dakika sürmesine rağmen seçkinin en iyisiydi bence. Son anına kadar doğal yaşam üzerine bir belgeselmiş gibi gözükürken son saniyelerinde bombasını patlatıyordu.

Bunun dışında Tutku Pizzası (Pizza Passionata) şehir yaşamının yalnızlaştırdığı insan üzerine başarılı bir animasyon, Pyongyang Robogirl ise Kuzey Kore’de trafik polisliği yapan kadınlar üzerine hoş bir deneysel filmdi.

Boş Havuz (Telakka / The Dry Dock) filminin de bir yılı sadece 11 dakikaya sığdıran yapısı ile adını anmadan geçmeyelim. Belgesel türüne dahil edebileceğimiz bu film, Helsinki’de bir gemi havuzunun doğal olaylar karşısında yaşadığı değişimi hızlı bir çekimle anlatıyordu.

Nana:

Nana filminden söz etmeden önce bu filmin öncesinde gösterilen kısa filmden söz edelim. Festivalin ilk günü ile ilgili izlenimlerimi yazarken Kısa İyidir 1 bölümündeki son filmi diğer seansa yetişmek için izleyemediğimden bahsetmiştim. Sanki festival yönetimi beni duymuş da izleyemediğim Las Palmas filmini bu seansın başına koymuşlar (aslında program kitapçığında yazıyormuş ama ben farketmemişim). Las Palmas tatil yöresindeki bir barda yaşananları kuklalarla anlatıyor. Ama bu kısa filmin başrol oyuncusu sadece bir yaşında bir kız çocuğu. Bu kız çocuğunun sevimliliği de filmin son derece keyifli olmasını sağlıyor zaten.

Gelelim Nana filmine. Aslında öncesinde gösterilen kısa filmle bir ortak noktaları var. Nasıl o filmin başrolünde bir yaşında bir kız çocuğu varsa, Nana’nın da başrolünde dört yaşında bir kız çocuğu var. Yönetmen Valérie Massadian’ın öncelikli başarısı da bu kız çocuğunu başarıyla oynatabilmesi aslında. Filmin hemen hemen her dakikasında kamera karşısında olan bu çocuk o kadar doğal oynuyor ki abartarak oynamanın iyi oyunculuk olduğunu düşünen bazı yetişkin aktörlerin bundan ders alması gerekebilir. Ayrıca bir an bile bize bir filmde oynuyor olduğu hissini vermiyor.

Aslında filmin konusu da oyunculukları kadar doğal. Annesi ve dedesi ile yaşayan bir kız çocuğunun doğayla içiçe yaşadıklarını anlatıyor film. Bu arada bu küçük kız çocuğunun yavaş yavaş büyümesine de tanıklık ediyoruz. Doğayla iç içe yaşam ve filmin içinde karşımıza çıkan ölüm teması, geçtiğimiz sezon izlediğimiz Belma Baş’ın Zefir filmini hatırlattı bana. Aslında Zefir, bu temaları çok daha derinlikli işleyen ve daha fazla sinema duygusu barındıran bir filmdi ama Nana da izlenmeye değer bir film olarak dikkat çekiyordu.

Melankoli (Melancholia):

Lars von Trier’in filmleri hemen her zaman seyirciyi de eleştirmenleri de ikiye bölmüştür. Belli ki bu durum Trier’in pek sevdiği bir şey. Melankoli de farklı olmadı. Cannes’da filmin basın toplantısında Trier’in söylediklerinin yarattığı fırtına bir yana sadece film olarak bakıldığında da karşıt fikirler var. Baştan söylemeli, Trier seven biri olarak Melankoli‘den de gayet memnun ayrıldım ben. Trier fazlasıyla ego sahibi, tartışma yaratmayı seven bir yönetmen olabilir ama gerçek bir sinema duygusuna sahip olduğu da unutulmamalı.

Trier, Melankoli‘de dünyanın sonunu kendi bakış açısından anlatıyor. Melancholia gezegeni Dünya’ya yaklaşmaktadır ve pek çok kişi bu yaklaşmanın iki gezegenin birbirine çarpması ile sonuçlanacağını düşünmektedir. Film de böyle bir dönemde iki kızkardeşin yaşadıklarına odaklanıyor.

Filmin açılışı Trier’in bir önceki filmi Antichrist‘ı anımsatıyor fena halde. Yine bir klasik müzik parçası eşliğinde yavaş çekimde gösterilen bir bölüm izliyoruz. Antichrist‘ın tersine bu kez izlediklerimiz kendi başına bir hikaye anlatmıyor, filmin devamında göreceklerimizin bir önizlemesi oluyor adeta. Ama bu bölüm yine kendi başına bir kısa film olabilecek kadar güçlü.

Filmin geri kalan kısmı ise iki bölüme ayrılmış durumda. Her iki  bölüm de kızkardeşlerden birinin adını taşıyor. Justine adını taşıyan bölümde Kirsten Dunst’ın canlandırdığı Justine’in düğün gecesini izliyoruz. Bu bölüm aslında dünyanın yokolması teması ile çok da ilgili değil. Çoğunlukla bir ailenin biraraya gelip mutlu mesut bir gece geçirmeyi planlarken aile içi çatışmaların gün yüzüne çıktığı yapımları anımsatıyor. Özellikle de Trier’in dogma dönemindeki kankası Thomas Vinterberg’in Festen filmini. Belli ki bu bölüm küçük burjuvanın bir türlü mutlu olamaması üzerine çekilmiş bir bölüm. İkinci bölüm ise Charlotte Gainsbourg’ün canlandırdığı Claire karakterinin adını taşıyor. Burada ilk bölümde işaretleri hissedilen Melancholia gezegeninin artık iyiden iyiye Dünya’ya yaklaştığını görüyoruz ve başta Claire’in olmak üzere tüm ailenin bu olaya nasıl tepki gösterdiklerini izliyoruz.

İki bölüm arasındaki temel farkın filmin gerçekçiliği olduğunu söylemek mümkün. İlk bölüm son derece gerçekçi bir havada ilerlerken ikinci bölüm benzer tarzda çekilmiş olsa da dünyanın sonu yaklaştığında karakterlerden gerçekte beklenenden daha farklı tepkiler alıyor ve gerçeklikten uzaklaşıyor. Ama belli ki bu bölümde Trier’in esas meselesi dünyanın sonundan çok, karakterlerin kriz anında verdikleri tepkilere odaklanmak. Bu krizi daha küçük bir boyuta taşırsak karakterlerin tepkileri daha inandırıcı oluyor.

Son bir söz de oyunculuklar için. Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülü alan Kirsten Dunst, en başta sadece yüzünde yapmacık bir gülümsemeyle ve aynı yapmacıklıkta bir vücut diliyle oynuyor gibi gözüküyordu. Ama film ilerledikçe o gülümsenin ve vücut dilinin zaten yapmacık olması gerektiği, karakterin belki kendi kendine bile mutluluk yalanını söylediği ortaya çıktı. Bu nedenle Dunst’ın bu oyunculuğu yerli yerine oturdu. Charlotte Gainsbourg bu filmde Antichrist‘a göre biraz daha geride kalsa da yine başarılıydı. Ufak rollerde karşımıza çıkan pek çok önemli oyuncu da film içinde hiç sırıtmıyordu. Özellikle nicedir Jack Bauer rolü dışında karşımıza çıkmayan Kiefer Sutherland aksi koca rolünde gerçekten başarılıydı.

13 Ocak 2012’de gösterime girmesi planlanan Melankoli‘yi büyük ekranda izlemek gerek. Özellikle giriş ve final bölümlerini. Bu nedenle seyircilerin bu filmi sinemada izleyip kendi yorumlarını yapmasını umuyorum.

Gezici Festival 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Kısa İyidir 1, Onun Geldiği Gün, Geceyarısı Kovboyu, Volkan

Kısa İyidir 1:

Gezici Festival’in kısa film seçkilerini beğendiğimi hep belirtiyorum. Az ve öz filmler seçiyorlar. Bu yılki festivalin ilk kısa film seçkisinde de gayet güzel filmler vardı. Bazılarını daha önceki festivallerde görüp beğenmiştik. Örneğin bence bu bölümün en iyi filmi olan Savaş Nedeni (Casus Belli), Mart ayındaki Ankara Film Festivali’nde de izlediğimiz bir kısa filmdi. Yunanistan’dan gelen bu filmde farklı mekanlarda sıra bekleyen insanları görüyoruz ama bu sıralar bir şekilde birbirine bağlanıyor. Zekice ve eğlenceli bir film. Büyük Yarış (La Gran Carrera / The Great Race) de daha önce izlediğimiz, 1910’larda geçen bir at yarışına farklı bir açıdan bakan bir filmdi.

Yeni izlediğimiz filmlerden Altın Madeni (La Mina De Ora / The Gold Mine), İnternet’ten aşkı bulanlara dair yine zekice kurulmuş bir filmdi. Filmde sürekli bir tekinsizlik seziyor ama ne olduğunu anlayamıyordunuz. Sonunda ise her şey yerli yerine oturuyordu.

Kısa film seçkilerinin olmazsa olmazlarından biri de deneysel filmlerdir. Bu seçkide yer alan Tırmanış (Stick Climbing) ve Yok Edici (Liquidator) bu türün örnekleriydi. Genellikle herkese göre olmayan bu filmler zaman zaman ilgi çekici olabiliyor. Açıkçası Tırmanış‘ı çok sevmediğimi söyleyebilirim ama Yok Edici, 1922’den kalan bir sessiz filmin görüntüleri ile oynayarak ve arkaya farklı sesler katarak oluşturulmuş ilgi çekici bir denemeydi.

9 filmden oluşan bu seçkinin öne çıkan filmlerini böyle sıralayabiliriz. Ancak seçkinin son filmi olan Las Palmas‘ı diğer filme yetişmek için izleyemediğimi belirtmeliyim.

Onun Geldiği Gün (Book Chon Bang Hyang / The Day He Arrives):

Güney Kore yapımı bu siyah-beyaz film, bir yönetmenin arkadaşı ile buluşmak üzere gittiği şehirde geçirdiği bir günü anlatıyor. Yönetmen bu günde arkadaşı ile buluşmadan önce eskiden tanıdığı bir kadın oyuncu, sinema öğrencileri ve eski sevgilisi ile buluşuyor, arkadaşı ile buluştuğunda ise onun yanında eski sevgilisine son derece benzeyen başka bir kadın buluyor. Gün, yönetmenin bu karakterlere tekrar karşılaşmaları, oturup uzun uzun konuşmaları ile devam ediyor.

Doğrusu bu basit özetin bir noktası tartışmaya açık. Tüm bu olanların aynı gün mü olup bittiği, yönetmenin aynı günü farklı şekillerde defalarca mı yaşadığı (bkz. Groundhog Day) belirsiz. Tüm olanların birbirini takip eden bir kaç güne yayıldığı da söylenebilir.

Filmin zamanla ilgili bu meselesi dışında fena halde kişisel bir film olarak görülebilir. Zaten ana karakterin yönetmen olarak seçilmiş olması hemen akla yönetmenin bir alter-egosu olduğunu getiriyor. Bu ne kadar doğrudur bilinmez ama bir bunalım anında sinema öğrencilerine “beni taklit etmeyin” şeklinde bağırması bu düşüncemi güçlendiriyordu (filmde aslında yönetmenin sigara içmesini taklit etmekten bahsediliyor ama farklı bir bağlantı kurmak elbet mümkün). Ancak yönetmenin fazlaca kendi dertlerini anlatması filmi çok kişisel kılmış. Görsel olarak da fazla çekici bir yapısı olmayınca (hemen her sahnede kullandığı zoom olayını analım yine de) festivalin çok iz bırakan filmlerinden biri olmadı benim için.

Geceyarısı Kovboyu (Midnight Cowboy):

Bu yıl Gezici Festival’in en dikkat çekici bölümlerinden biri, Zeki Demirkubuz’un “Kıskandığım Amerikan Filmleri” başlığı altında seçtiği filmlerdi. Bu bölümün ilk filmi Geceyarısı Kovboyu idi. John Schlesinger’in 1969 yapımı bu filmi daha önce izlemiş olsam da yine beni etkileyen bir film oldu. Jon Voight’un New York’da jigolo olarak paraya para demeyeceğini düşündüğü taşralı bir genci, Dustin Hoffman’ın ise büyük şehrin hayatına uyum sağlamış Ratso’yu canlandırdığı film, şehrin arka sokaklarında takılıp kalmış bu iki karakterin zamanla oluşan dostluğu çerçevesinde şehirdeki sınıfsal ayrımı insanın canını acıtacak bir hikayeyle anlatıyordu.

Geceyarısı Kovboyu‘nu bir kez daha izlemek klasik olmuş filmlerin neden bu başlığı hakettiklerini, defalarca izlemekle değerlerinden hiç bir şey kaybetmeyeceklerini bir kez daha gösteriyordu. Bu kısa alan, bu filmden hakkıyla söz etmek için pek dar. Festival öncesinde yazdığımı tekrarlayayım. Eğer festivalin uğradığı şehirlerden birinde değilseniz ve bu filmi hala izlemediyseniz bu yazıyı okumayı bir yana bırakın ve bir şekilde bu filmi bulup izleyin (çıkıp DVD’sini alın demek isterdim ama ne yazık ki bu filmin DVD’si ülkemizde çıkmamış).

Volkan (Eldfjall / Volcano):

Volkan, İzlanda’dan gelen hüzünlü bir film. Film, İzlanda’daki volkan patlamasının arşiv görüntüleri ile başlıyor. Bu patlama yüzünden halkın büyük kısmı farklı yerlere yerleşmek zorunda kalmışlardır. Film bu şekilde açılıyor, adı da Volkan ama filmin devamında bu patlamaya değinilmediğini söyleyebiliriz. Ama filmin atmosferine bu patlamanın sonuçlarının sinmiş olduğu söylenebilir.

Filmimizin ana karakteri Hannes, bir okulda uzun yıllar hademelik yaptıktan sonra emekli oluyor. Her ne kadar Hannes’in işinde ne kadar mutlu olduğu tartışılır bir durum olsa da emekli olup evde kalmak zorunda olunca karısıyla ve çocuklarıyla olan sorunları daha fazla göze batmaya başlıyor. Film Hannes’in emekli olduğunda düştüğü boşluğu, dışardan aksi ihtiyar klişesine gayet uymasına rağmen aslında karısına duyduğu sevgiyi başarılı bir şekilde anlatmış.

Hannes’in karısı Anna’nın hastalanması filmi farklı bir boyuta taşıyor. Filmin geri kalan kısmında Anna’nın hastalığı ve Hannes’in ona bakma çabasını izliyoruz ve film, karakterleri tanıyınca şaşırtıcı olmayan bir sonuca doğru ilerliyor. Filmin finalinde Hannes’in yaptığı seçim kimi seyirciler tarafından çok olumsuz bir şekilde yorumlansa da bence hem karaktere son derece uygundu hem de bunu sevgiden dolayı yaptığı çok açıktı.

Volkan, karakterlerini detaylı bir şekilde tanıtan, onları seyirci ile özdeşleştirmese de yaşadıklarını anlamamızı sağlayan ve sakin ama tutarlı bir sinema anlayışına sahip bir filmdi. Yine de filmin ikinci yarısındaki hastalık meselesinin özellikle böyle bir deneyimi yaşamış seyirciler açısından izlemesi oldukça rahatsızlık verici olabileceğini belirtmiş olalım.

En İyi Avrupa Filmi Melankoli

Yıl sonu yaklaştıkça 2011’in en iyi filmlerine verilen ödüller de devam ediyor. 24. Avrupa Film Ödülleri de geçen hafta sahiplerini bulmuştu. Elbette Avrupa’da verilen ödüller Amerika’dakilere göre epey farklı oluyor. Lars von Trier’in yeni filmi Melankoli (Melancholia), sekiz dalda aday olduğu ödüllerden en iyi film dahil üçünü alarak gecenin galibi oldu. Melonkoli‘nin aldığı diğer ödüller ise en iyi görüntü yönetmeni ve sanat yönetmeni dallarında oldu.

En iyi yönetmen ödülünü şaşırtıcı diyebileceğimiz bir kararla Daha İyi Bir Dünyada (Hævnen / In A Better World) filmi ile Susanne Bier kazanırken en iyi  oyuncu ödülleri Colin Firth ve Tilda Swinton’ın oldu. En iyi senaryo ödülünü ise Bisikletli Çocuk  (Le Gamin Au Velo / The Kid With A Bike) filmiyle Dardenne kardeşler kazandı.

En iyi belgesel ve kısa film ödüllerinin de iki ustaya gittiğini vurgulayalım. Wim Wenders, Pina ile en iyi belgesel ödülünü alırken, Terry Gilliam da The Wholly Family filmiyle en iyi kısa film ödülünü aldı.

Ödül kazanan tüm filmler ya ülkemizde gösterime girdi ya da girmesi planlanıyor. Festivaller sağolsun kendi adıma ben hepsini şimdiden izlemişim. Bu nedenle ödüller hakkında ufak bir yorum yapabilirim. Herkesin çok sevmediğini biliyorum ama Melankoli benim de başarılı bulduğum bir film. Bu nedenle kazandığı ödülleri gayet haklı buluyorum, özellikle en iyi görüntü yönetmeni ödülünü. Hatta bence en iyi yönetmen ödülünü de Trier almalıydı (adaylar arasında yer alan Bela Tarr’ın Torino Atı filmini izlemediğimi belirtmeliyim). Susanne Bier’ın en iyi yönetmen ödülü alması hele rakiplerinin Trier, Tarr, Dardenne kardeşler ve Kaurismäki olduğu düşünüldüğünde oldukça ilginç. Colin Firth ve Tilda Swinton’ın performansları son derece başarılıydı, bu nedenle onların ödüllerinde de itiraz edecek bir taraf yok. Sadece Colin Firth geçen sezonun ödüllerini toparladığı için burada tekrar sahneye çıkması şaşırtıcı oldu. Bu da Avrupa Film Ödülleri’nin kapsadığı dönemden kaynaklanıyor. Bu yılın öne çıkan filmlerinden The Artist‘in aldığı tek ödül ise en iyi müzik dalında oldu ki bir sessiz film olarak baştan sona müzik eşliğinde ilerlediğini düşündüğümüzde son derece haklı bir ödül ve önümüzdeki günlerde de Ludovic Bource bu çalışması ile ödül almaya devam edecektir diye düşünüyorum.

24. Avrupa Film Ödülleri’nin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Melancholia
En İyi Yönetmen: Susanne Bier (Hævnen / In A Better World)
En İyi Erkek Oyuncu: Colin Firth (The King’s Speech)
En İyi Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (We Need To Talk About Kevin)
En İyi Senaryo: Jean-Pierre & Luc Dardenne (Le Gamin Au Velo / The Kid With A Bike)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Manuel Alberto Claro (Melancholia)
En İyi Kurgu: Tariq Anwar (The King’s Speech)
En İyi Sanat Yönetmeni: Jette Lehmann (Melancholia)
En İyi Müzik: Ludovic Bource (The Artist)
Keşif Ödülü: Adem (Oxygen)
Yılın Yapımcısı: Mariela Besuievsky
En İyi Belgesel: Pina
En İyi Animasyon: Chico & Rita
En İyi Kısa Film: The Wholly Family
Yaşam Boyu Başarı Ödülü: Stephen Frears
Onur Ödülü: Michel Piccoli
Dünya Sinemasında Avrupa Başarısı Ödülü: Mads Mikkelsen
Seyirci Ödülü: The King’s Speech

National Board of Review’ın En İyisi Hugo

Ankara’da festivaller üst üste gelince sinema haberlerinden biraz uzak kaldık. Ama önümüzdeki hafta Altın Küre ödüllerinin adayları açıklanmadan önce biraz gecikmeli de olsa geçtiğimiz haftalarda verilen ödüllere bakmaya devam edelim.

Eleştirmen birliklerinin verdiği ödüller adasında önemli bir yeri olan National Board of Review ödüllerinde en iyi film olarak Martin Scorsese’nin bence de çok çok başarılı filmi Hugo en iyi film olarak seçildi. Scorsese de aynı zamanda en iyi yönetmen seçildi. Bakalım önümüzdeki diğer ödüllerde Hugo adını daha sık duyacak mıyız?

George Clooney ve Tilda Swinton’un en iyi oyuncu seçildikleri ödüllerde dikkatimi çeken diğer bir ödül de Rango‘nun en iyi animasyon seçilmesi oldu. Sene başında gösterime girmiş olması nedeniyle bu güzel filmin unutulabileceğini sanıyordum. Neyse ki es geçilmemiş. En iyi yabancı film ödülünü de bir kez daha İran filmi Ayrılık (A Separation) aldı.

National Board of Review ödüllerinin önemli bir tarafı da sadece en iyi filmi seçmemesi, bunun yanında en iyi filmler, bağımsız filmler, belgeseller ve yabancı filmlere dair listelere de yer vermesi. Bu filmlere baktığımızda Altın Küre ve Oscar’larda adlarını duyacağımız filmler olduğunu söyleyebiliriz.

Ödüllerin tam listesi şu şekilde:

En İyi Film: Hugo
En İyi On Film (Alfabetik Sırayla): The Artist, The Descendants, Drive, The Girl with the Dragon Tattoo, Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2, The Ides of March, J. Edgar, The Tree of Life, War Horse
En İyi Yabancı Film: A Separation
En İyi Beş Yabancı Film (Alfabetik Sırayla): 13 Assassins, Elite Squad: The Enemy Within, Footnote, Le Havre, Point Blank
En İyi Belgesel: Paradise Lost 3: Purgatory
En İyi Beş Belgesel (Alfabetik Sırayla): Born to be Wild, Buck, George Harrison: Living in the Material World, Project Nim, Senna
En İyi On Bağımsız Film (Alfabetik Sırayla): 50/50, Another Earth, Beginners, A Better Life, Cedar Rapids, Margin Call, Shame, Take Shelter, We Need To Talk About Kevin, Win Win
En İyi Erkek Oyuncu: George Clooney (The Descendants)
En İyi Kadın Oyuncu: Tilda Swinton (We Need to Talk About Kevin)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Shailene Woodley (The Descendants)
En İyi Oyuncu Kadrosu: The Help
Çıkış Yapan Oyuncu: Felicity Jones (Like Crazy), Rooney Mara (The Girl with the Dragon Tattoo)
En İyi Yönetmen: Martin Scorsese (Hugo)
En İyi Yönetmen (İlk Film): J.C. Chandor (Margin Call)
En İyi Uyarlama Senaryo: Alexander Payne, Nat Faxon & Jim Rash (The Descendants)
Spotlight Ödülü: Michael Fassbender (A Dangerous Method, Jane Eyre, Shame, X-Men: First Class)
En İyi Orijinal Senaryo: Will Reiser (50/50)
En İyi Animasyon: Rango
Özel Ödül: Harry Potter serisi (kitap serisinden sinemaya uyarlamanın başarısı için)
Düşünce Özgürlüğü Özel Ödülü: Crime After Crime, Pariah

New York’lu Eleştirmenlere Göre 2011’in En İyisi The Artist

2011’in sonuna yaklaştığımız bu günlerde yılın en iyi filmlerinin belirleneceği bir dizi ödül de verilmeye başlandı yavaş yavaş. Önce eleştirmen birlikleri en iyilerini açıklayacak, sonra BAFTA’lar, Altın Küre’ler, Bağımsız Ruh Ödülleri ve Oscar’lar. Bu ödül döneminde her yıl olduğu gibi önemli gördüğümüz ödülleri biz de buradan paylaşıyor olacağız.

Ödül sezonunun New York Eleştirmenler Birliği’nin (New York Film Critics Circle) verdiği ödüllerle açıldığını söyleyebiliriz. New York’lu eleştirmenler bu yıl ödüllerde adını sıkça duyacağa benzediğimiz Fransız filmi The Artist‘i en iyi film seçtiler. Bu filmin yönetmeni Michel Hazanavicius da en iyi yönetmen seçildi. Ödüllerin gediklisi Meryl Streep de Margaret Thatcher rolüyle en iyi kadın oyuncu seçildi. 17. Oscar adaylığına şimdiden kesin gözüyle bakabiliriz herhalde. Amerika’da yılın sevilen filmlerinden Moneyball da en iyi senaryo ödülü ile birlikte Brad Pitt’e de en iyi erkek oyuncu ödülünü getirdi. Pitt bu ödülü Tree of Life‘daki performansı da dikate alınarak kazandı. Herkese göre olmayan Tree of Life, Jessica Chastain’e de bir en iyi yardımcı kadın oyuncu ödülü kazandırırken (ama onun da üç filme bu ödülü aldığını vurgulamalıyız), çok hakedilmiş bir de en iyi görüntü yönetmeni ödülü aldı.

En iyi yabancı film ödülünü ise Ayrılık (A Separation) filmi kazandı. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir Zamanlar Anadolu’da filminin daha büyük başarılar kazanmasını da isterim ama galiba Oscar’a giden yolda Ayrılık‘ın daha çok şansı var.

New York’lu eleştirmenlerin en iyilerinin toplu listesi aşağıda yer alıyor. Bu filmlerin hemen hepsini sinemalarımızda görme şansımız olacağını ekleyelim. Ayrılık zaten uzunca bir zaman önce gösterime girmişti, hatta DVD’si de piyasaya çıktı. The Tree of Life ve Margin Call az sayıda salonda olsa da halen gösterimde. En iyi film seçilen The Artist de gösterime girecek ama Ankara, Sinop ve İzmir’li sinemaseverler bu filmi Gezici Festival’de de izleyebilirler.

En İyi Film: The Artist
En İyi Yönetmen: Michel Hazanavicius (The Artist)
En İyi Erkek Oyuncu: Brad Pitt (The Tree of Life, Moneyball)
En İyi Kadın Oyuncu: Meryl Streep (The Iron Lady)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Albert Brooks (Drive)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Jessica Chastain (Take Shelter, The Help, The Tree of Life)
En İyi Senaryo: Aaron Sorkin, Steven Zaillian (Moneyball)
En İyi Görüntü Yönetmeni: Emmanuel Lubezki (The Tree of Life)
En İyi Yabancı Film: A Separation (Jodaeiye Nader az Simin)
En İyi İlk Film: Margin Call
En İyi Belgesel: Cave of Forgotten Dreams
Özel Ödül: Raoul Ruiz

17. Gezici Festival Başlıyor

Bu yıl 17. kez düzenlenecek olan ve 2-8 Aralık tarihleri arasında Ankara’ya, 9-12 Aralık tarihleri arasında Sinop’a, 14-18 Aralık tarihleri arasında ise İzmir’e konuk olacak olan Gezici Festival bu gece Ankara Büyülü Fener sinemasında yapılacak açılış töreni ile başlıyor. Bu yıl yine ilgi çekici filmlerin yer aldığı Gezici Festival programı her zaman olduğu gibi çeşitli söyleşi ve atölye çalışmaları ile de zenginleştirilmiş durumda. Gezici Festival’in bölüm başlıkları şu şekilde belirlenmiş:

– Dünya Sineması
– Türkiye 2011
– Zeki Demirkubuz: Kıskandığım Amerikan Filmleri
– Dardenne Kardeşler
– Bahar İsyancıdır
– Tuncel Kurtiz’in Göçmenleri
– Sınıf – Yakın Plan
– Mieke Bal: ‘Kültürün Susturduğu’
– Kısa İyidir
– Kısaca Finlandiya
– Kuzeyin Kovboyları: Aki Kaurismäki
– Çocuk Filmleri

Bu bölümlerde gösterilecek filmlerle ilgili detaylı bilgiye ve festival programına http://gezicifestival.org adresinden ulaşabilirsiniz. Ayrıca benim festival ile ilgili tanıtım yazım ve festivalin düzenleyicilerinden Ahmet Boyacıoğlu ile yaptığım bir söyleşi de festivalin bu yılki basın destekçilerinden Gölge e-Dergi‘nin Aralık sayısında yer alacak.

Festival izlenimlerim ise yine Sinema Manyakları’nda olacak, gelecek ay ise yine Gölge e-Dergi’de festival günlüğü olarak da okuyabilirsiniz.

Festivalin bu yılki çok hoş tanıtım filmini de buradan paylaşalım:

KuirFest 2011 İzlenimleri – 1. Gün: Erkek Gibi Ölmek

Erkek Gibi Ölmek (Morrer Como Um Homem / To Die Like a Man):

Erkek Gibi Ölmek filmi artık yaşlanmakta olan bir drag-queen olan Tonia’nın öyküsünü getiriyor karşımıza. Bir zamanlar çalıştığı gece klübünün dolup taşmasına sebep olan Tonia’nın artık çok fazla takipçisi yoktur. Seyirciler sahnede daha gençleri görmek istemektedir. Tonia bu durumdan dolayı kötü bir durumdayken hayatında bir de genç sevgilisi vardır. Ancak film ilerledikçe görürüz ki bu genç çok dengesiz bir kişiliktir ve Tonia’nın bu aşkı kendisine zarar verebilecek bir noktaya doğru gitmektedir. Hikayeye bir de Tonia’nın yılalrdır görmediği oğlu dahil olur ve olayları iyice karıştırır. Tüm bunların yanında Tonia bir de cinsiyet değiştirmek için ameliyat olmayı düşünmektedir (filmin başlarında doktorun operasyonu anlatmak için bir kağıt parçasından penis yapıp onu katlayarak vajinaya çevirmesi filmin başarılı sahnelerinden biriydi).

Doğrusunu söylemek gerekirse Erkek Gibi Ölmek gayet başarılı bulduğum bir film olarak başladı. Tonia’nın durumu, arkadaşı, sevgilisi ve oğlu ile ilişkileri başarılı bir şekilde veriliyordu. Filmin en başında iki askerin göründüğü sahnenin filme ilgisinin kurulması da başarılıydı. Ancak zamanla filme ilgim azalmaya başladı. Özellikle ormanda geçen kimi sahneler fazla uzun geldi bana. 133 dakikalık film biraz daha kısa tutulsa ortaya daha iyi bir yapım çıkabilirmiş.

Başroldeki Fernando Santos’un performansından bahsetmeden geçmemek gerekli. Tonia karakteri abartılı oynamaya çok yatkınken son derece dengeli bir oyunculuk tarzı benimsemiş. Böyle olunca filmin ayaklarının yere basmasına da yardımcı olmuş.

Lütfi Ömer Akad (1916-2011)

Bugün bir Türk sinemasından bahsediyorsak bunu sinemamızın ilk kuşak usatalarına borçlıyuz. İşte Ömer Lütfi Akad da bu ustaların en önemlilerinden biriydi ve o güne kadar tiyatro etkisinde kalmış olan sinemamızın kendi dilini oluşturmasında önemli katkıları olmuştu. Ustayı geçtiğimiz gün 95 yaşında kaybettik.

Akad sinemaya 1947 yılında yarım kalan Damga filminin eksik sahnelerini çekerek adım attı. 1949 yılında daha ilk filmiyle Vurun Kahpeye gibi zor bir projenin altına giren usta bu işten başarıyla çıkmayı bilerek Türk sinemasının önemli eserlerinden birine imzasını attı. Akad’ın ilk dönemine baktığımızda Ayhan Işık ile çokça çalıştığını görüyoruz. İngiliz Kemal, Kanun Namına, Öldüren Şehir ve Katil bu dönemin önemli filmleri arasındaydı. Özellikle Kanun Namına, Türk sinemasında belki de ilk defa kamerayı sokakağa indirerek ayrı bir görsel yapı kuruyordu.

60’larada ise Lütfi Akad’ın Yılmaz Güney ile beraber yaptığı çalışmalarına tanık oluyoruz. Hudutların Kanunu ve Kızılırmak Karakoyun filmlerinin bazı açılardan halen aşılamadığını söyleyebiliriz. Akad aynı dönemde Vesikalı Yarim ile Türk sinemasının bir başka klasiğine daha imza atıyordu.

Akad, belki de o dönem sinemanın geldiği nokta nedeniyle 70’lerde sinemaya erken denebilecek bir yaşta veda ediyordu. Ama sinemaya veda filmleri bir üçleme olarak planladığı Gelin, Düğün ve Diyet filmleriydi. Üç filmin de başrolünü Hülya Koçyiğit’e veren Akad, bu üçleme ile sinemaya veda ederken arkasında başyapıt olarak anılabilecek üç film bırakıyordu.

Türk sineması dendiğinde her zaman adından sözedilecek olan Lütfi Ömer Akad’ı saygıyla anıyoruz.


Kategoriler

Arşiv

Twitter’da ben…

Blog Stats

  • 320.528 hits
Nisan 2026
P S Ç P C C P
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
27282930  
Sinema Manyakları blog'u Hasan Nadir Derin tarafından hazırlanmaktadır.